orijinal adı: brief einer unbekannten
yazar: stefan zweig
yayım yılı: 1922
kitap, bir kadının kendisini tanımayan lakin büyük bir sevgi duyduğu adama yazdığı mektuplardan oluşuyor. rastlantılara sıklıkla rastlayacağınız kitapta insan psikolojisine dair betimlemelerin sağlamlığı ile keyifli bir okuma geçirebilirsiniz.
yazar: stefan zweig
yayım yılı: 1922
kitap, bir kadının kendisini tanımayan lakin büyük bir sevgi duyduğu adama yazdığı mektuplardan oluşuyor. rastlantılara sıklıkla rastlayacağınız kitapta insan psikolojisine dair betimlemelerin sağlamlığı ile keyifli bir okuma geçirebilirsiniz.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "armysuzy" tarafından 05.12.2020 20:03 tarihinde açılmıştır.
41.
bir insanın kendi etrafında haberi olmadan neler yaşanabilir bu kadar burnunun ucunda neler olabilir sınırı nedir gibi soruları akla getiren müthiş bir kısa roman
devamını gör...
42.
büyük budapeşte oteli filmini izledim. sonunda mı başında mı "stefan zweig kitaplarından derlenmiştir" gibi bir ifade yazıyordu.
bu yaşıma geldim hala bu yazarı niye duymadım deyip birkaç kitabını aldım. ucuzmuş ve sayfası da azmış. ilk bu kitabını okudum. filmde aldığım tadı alamadım.
bir kadının bir erkeğe bu kadar aşık olmuşken, erkeğin ise hiç bu aşkı farkedemeyeceğini anlayamıyorum. ama şöhret, kibir insanları ne hale getiriyorsa demek ki diyerek yorumladım.
bu yaşıma geldim hala bu yazarı niye duymadım deyip birkaç kitabını aldım. ucuzmuş ve sayfası da azmış. ilk bu kitabını okudum. filmde aldığım tadı alamadım.
bir kadının bir erkeğe bu kadar aşık olmuşken, erkeğin ise hiç bu aşkı farkedemeyeceğini anlayamıyorum. ama şöhret, kibir insanları ne hale getiriyorsa demek ki diyerek yorumladım.
devamını gör...
43.
stefan zweig'ın yine döktürdüğü hikayelerinden biri. freulin(yanlış yazmış olabilirim) isimli bir kadının sevdiğine yazdığı bir mektup bizleri karşılıyor. kitabın bütününü bu mektup oluşturuyor.
kitapta fark ettiğim, sigmund freud'un psikanalitik kuram'ından esintiler görmek mümkün. erkek karakterin cinselliğe yönelim dönemi olan yine freud'un psikoseksüel gelişim kuramı'nın genital dönem'e saplantıda olduğunu düşünebiliriz. ek olarak kaçınan kişilik tipi de bulunma ihtimali çok yüksek. kadın karakterin de sevgi, ilgi ve özellikle baba sevgisi ihtiyacının doyurulmamış oluşu benim gördüğüm psikolojik çıkarımlar olmakta. stefan zweig da zaten psikolojik etmenleri bilen ve iyi faydalanan bir yazar.
kitabı akıcı bir şekilde okuduğumu söylemeliyim. güzel bir anlatımı var. belli noktalarda toplumsal konulara da değiniş bulunuyor.
tek düşüncem kitabın aşk hikâyesi amaçlı okunmaması gerektiği yönünde.
kitapta fark ettiğim, sigmund freud'un psikanalitik kuram'ından esintiler görmek mümkün. erkek karakterin cinselliğe yönelim dönemi olan yine freud'un psikoseksüel gelişim kuramı'nın genital dönem'e saplantıda olduğunu düşünebiliriz. ek olarak kaçınan kişilik tipi de bulunma ihtimali çok yüksek. kadın karakterin de sevgi, ilgi ve özellikle baba sevgisi ihtiyacının doyurulmamış oluşu benim gördüğüm psikolojik çıkarımlar olmakta. stefan zweig da zaten psikolojik etmenleri bilen ve iyi faydalanan bir yazar.
kitabı akıcı bir şekilde okuduğumu söylemeliyim. güzel bir anlatımı var. belli noktalarda toplumsal konulara da değiniş bulunuyor.
tek düşüncem kitabın aşk hikâyesi amaçlı okunmaması gerektiği yönünde.
devamını gör...
44.
senin için bir hiç olduğumu, bana ait herhangi bir hatıranın en hafif biçimde bile seni etkilemediğini bilseydim eğer, herhalde soluk bile alamazdım!
çok önceden okuduğum bir kitaptı bu. okurken bir yandan kadına üzülürken bir yandan da ne kadar hastalıklı bir durum diye düşündüğümü hatırlıyorum. tek oturmada biten güzel bir kitaptı.
devamını gör...
45.
efsane bir kitap ince ama anlamı çok derin insanı derin derin ince detaylarıyla düşündürüyor ruhunu okşaması da ayrı bir şey benim cok severek ve sindirerek okuduğum bir kitaptı herkes okumalı bence defalarca okumaya değer bir kitap bence sevgiler .
devamını gör...
46.
yine realist bakış açısıyla yazılmış bir kitap.
klasikler arasındadır. stefan zweig birçok kitabında olduğu gibi yine kurgudan uzak, basit ve yalın bi dille ele alıp bitirmiş. kitap boyunca bi şey beklersiniz; bi ivme, hareket, romantik bir bakış, söz, olay...
hatta bilinmeyen bu kadınla yakınlaştıklarında işte şimdi çapkın adam dönecek, aşık olacak gibi düşüncelere kapılırsınız. kadın, pencereden her baktığında adam, kadını hatırlayacak sanırsınız... ve bu, böyle sürer gider. taki kitap bitene kadar.
şaşar kalırsınız. bu da bizim yıllardır, kurguya olan doymuşluğumuz ve romantizm temelli yazı ve içeriklere ne kadar alıştığımızı gösterir. tıpkı cüneyt arkın'ın dediği gibi: canımın içi, böyle şeyler ancak romanlarda olur... biz de roman ve öykülerden keza filmlerden o kadar alışmışızdır ki bu kitapta da kurgu bekleriz... ama kitap bizi yanıltır. iyi ki de yanıltır. çünkü böylelikle gerçek hayatın ne olduğu ya da olmadığının da ayırdına varırız. cüneyt arkın haklıdır bana göre... gülseren budayıcıoğlu'nun eserlerinin de, dizi sektöründe değişmesinin * yegane sebebi budur. bizler çok romantiğiz halbuki gerçek hayat öyle değil. stefan zweig de bunu anlatmış. çok da güzel yapmış. gerçek hayatta bi adam için ölmek, başka birine ne kadar saçma ve gereksiz hayatına yazık etmiş, halbuki başka bir hayat mümkün olabilirdi, dünya akarken sen onu görmezsin, değmez gibi düşüncelere sebep oluyorsa; kitapta da öyledir... bu da kitabın okunurluğunu artırır ama akılda kalıcı olur mu? derseniz. bilmiyorum.
pek sanmıyorum. unutup yeniden okuyacakken hatırlar elinizden bırakırsınız ancak... insan doğası böyledir. tıpkı bilinmeyen bir kadının mektubu'nda olduğu gibi. nafileyiz, nafile...
klasikler arasındadır. stefan zweig birçok kitabında olduğu gibi yine kurgudan uzak, basit ve yalın bi dille ele alıp bitirmiş. kitap boyunca bi şey beklersiniz; bi ivme, hareket, romantik bir bakış, söz, olay...
hatta bilinmeyen bu kadınla yakınlaştıklarında işte şimdi çapkın adam dönecek, aşık olacak gibi düşüncelere kapılırsınız. kadın, pencereden her baktığında adam, kadını hatırlayacak sanırsınız... ve bu, böyle sürer gider. taki kitap bitene kadar.
pek sanmıyorum. unutup yeniden okuyacakken hatırlar elinizden bırakırsınız ancak... insan doğası böyledir. tıpkı bilinmeyen bir kadının mektubu'nda olduğu gibi. nafileyiz, nafile...
devamını gör...
47.
kitabı okurken karakterin hislerini çok içselleştirmiştim ve kitabı bitirdikten sonra bile bunun gerçekten aşk mı yoksa takıntı mı olduğuna karar verememiştim, sonrasında bunun aşk kavramına nasıl bir anlam yüklediğine göre değişebileceğini fark ettim, eğer aşkı bir insanın herşeyini bilip onu sevmekle olduğunu tanımlıyorsak kadının adama hissettiği şey aşk değildi, kadın kendi kafasında kurduğu bir adama aşık oldu, aynı insanların yaşamak için bir tanrı inancına ihtiyaç duyması gibi kadın adamı kendi tanrısı haline getirmişti, tanrı’dan kastım tapması değil onu kutsallaştırmış ve gözünde ulaşılamayacak bir yere koymuş olmasıydı, belkide adamı gerçekten tanıyor olsa bunca hislerini ve ömrünü feda etmeye değmeyecek biri olduğunu düşünüp ondan vazgeçebilirdi, ne kadar kabul etmesek bile insanlar hayatı boyunca kendini adayacak birşey ararlar, bu bazen bir insan, bazen bir inanç, bazen para gibi nesnel şeyler bile olabilir, diyeceğim şu ki kitabı okuduktan sonra acaba benim de böyle körü körüne inanıp gerçeğin ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadan hayatım boyunca savunup gözümü kapattığım şeyler var mı diye bir düşündürdü, okumaya değer ve kadının hislerinin güzel yansıtıldığı bir kitaptı, bazıları kadının bu şekilde hayatını ziyan etmesini ve adama takıntılı olmasına sinir olsa bile atladıkları nokta kadının bunca zaman boyunca bu durumdan mutlu olmasıydı, hayatta çoğu şeyi mutluluğu elde etmek için yapıyoruz, ve kadının bu yaptığı takıntı olsa bile onu mutlu eden birşey olduğu için aslında hayatını ziyan etti terimi kullanmanın bile yanlış olabileceğini fark ediyorum, yinede bu kadar silik yaşamaktansa hayatta biryerlerde iz bırakan bireyler olmamızı umuyorum.
devamını gör...
48.
tüm arkadaşlarıma okutturarak sadece ben mi içselleştirdim yoksa herkes benim gibi mi düşünüyor sorusuna cevap aradığım kitap.yazarın kendisini birinin bu kadar sevdiğini hayal ederek yazdığı bir kitap bence.ben de abartıyor olabilirim.
devamını gör...
49.
okurken acaba stefan zweig bir kadın mı diye sorgulatan kitabı. kendisi bir erkek olduğu halde bir kadının iç dünyasını ve ruhunu bu kadar iyi yansıtabilmesi mükemmel.
bilinmeyen bir kadının ölümüne yakın kaleme aldığı eski aşkını anlattığı 60 sayfalık eserdir.

ve senin bakışlarından anlıyordum ruhunda ufacık da olsa iz bırakmadığımı
bilinmeyen bir kadının ölümüne yakın kaleme aldığı eski aşkını anlattığı 60 sayfalık eserdir.

ve senin bakışlarından anlıyordum ruhunda ufacık da olsa iz bırakmadığımı
devamını gör...
50.
kadının aşkı nasıl başlıyor nasıl sona eriyor, çok üzücüydü.
adam tarafından hatırlanmayacağını ve belki de kötü gözle bakacağını bile bile yaptığı özsaygıyı parçalayıcı hareket.
kadının duyguları çok yoğun, kendinden geçirmişçesine, mantığının önünü kestirecek kadar. aşık olunca hayat bize kapı deliği kadar küçük ve önüne sevdiğimiz insanı koyacak kadar acımasız davranıyor. hayat hep ondan ve de sadece ondan ibaretmiş gibi. içinde yaşattığı duygularla seni öldüren bir katilden farksız.
üç harflik kelime, zehirli bir sarmaşıktan türetildiği gibi. bu hissin ortası da yok. sana ya cehennemi ya da cenneti sunar. arafta da sadece daha aşık olamamışları tutar.
güzel görüntüsünün ardında böyle şeyler de yatıyor. o yüzden biraz korkutucu.
ağlayıp ağlamadığımı hatırlamıyorum ama bazı yerleri mahvetmişti. ağlamaktan beter olmuşta olabilirim...
adam tarafından hatırlanmayacağını ve belki de kötü gözle bakacağını bile bile yaptığı özsaygıyı parçalayıcı hareket.
kadının duyguları çok yoğun, kendinden geçirmişçesine, mantığının önünü kestirecek kadar. aşık olunca hayat bize kapı deliği kadar küçük ve önüne sevdiğimiz insanı koyacak kadar acımasız davranıyor. hayat hep ondan ve de sadece ondan ibaretmiş gibi. içinde yaşattığı duygularla seni öldüren bir katilden farksız.
üç harflik kelime, zehirli bir sarmaşıktan türetildiği gibi. bu hissin ortası da yok. sana ya cehennemi ya da cenneti sunar. arafta da sadece daha aşık olamamışları tutar.
güzel görüntüsünün ardında böyle şeyler de yatıyor. o yüzden biraz korkutucu.
ağlayıp ağlamadığımı hatırlamıyorum ama bazı yerleri mahvetmişti. ağlamaktan beter olmuşta olabilirim...
devamını gör...
51.
stefan zweig'ın okuduğum ilk kitabı. uzun zamandır kütüphanemde bekleyen kitaplarından en merak ettiğime bu akşam bir fırsat verdim ve yaklaşık 2 saatte, film izlercesine bir dram okudum. kitabı bitirdikten sonra kütüphaneme kaldırırken, içindeki ayracın ne kadar gereksiz olduğunu düşündüm fakat bir yandan da ayraç koleksiyonuma bir yeni parçayı eklemenin mutluluğunu yaşıyorum. gereksiz dedim çünkü ayracı kullanma ihtiyacı pek duymayacaksınız. birkaç saatte bitebilecek derecede çerez, lâkin bitirmeden bırakmak istemeyeceğiniz kadar sürükleyici bir eser.
âşık yerine saplantılı demeyi tercih ettiğim bir kadının tek taraflı duygularını ölümün eşiğindeyken, uzunca bir mektup aracılığıyla aşkının/saplantısının nesnesi olan adama açıklamasını anlatan, yer yer hüzünlendirip, yer yer ağlatmayı başarabilen bir kitap.
saplantı diyorum çünkü kadının hissettikleri bana tamamen babasızlığının ve dul kalmış (belki de depresyondaki) bir annenin ilgi göstermediği çocuğunun duyduğu sevgi açlığı sonucu ortaya çıkmış bir durum gibi geliyor. hatta karakter daha çocuk yaşta o kadar ilgisiz kalmış ki birileri onu tanısın, bilsin, kâle alsın istiyor! mektubunda sürekli adamın kendisini hatırlamasını, tanımasını arzulaması da bu yüzden diye düşünüyorum.
durumunuz iyiyken babanızı kaybediyorsunuz, anneniz ilgisiz ve siz karşı komşunuz olan yakışıklı, havalı(?!) ve durumu yerinde, yalnız yaşayan (bir uşakla) bir genci merak ederek ona karşı duyduğunuz hislerin adına ‘aşk’(?) diyorsunuz. ki bu kişinin pek de hoşlanmadığınız tavırlarına rastladığınız ve sürekli farklı kadınlarla gördüğünüz hâlde!
bir insanı gördüğünüzde etkilenebilirsiniz elbette ama aşkın, sevginin karşınızdakini tanıdıkça oluştuğunu düşünen biri olarak kitaba ‘saf âşık bir kadının dramı’ şeklinde bakamıyorum. fakat ‘çocuğunu kaybeden bir annenin dramı ve hezeyânları’ dersek daha doğru olur sanırım. zirâ daha ikinci sayfada geçen “çocuğum öldü dün - o narin, körpe canı kurtarmak için üç gün üç gece ölümle mücadele ettim…” ifadelerini okumak gözlerimi yaşartmaya yetti ve kitabın son sayfalarında yine evladının kaybını anlatışı beni ağlatmayı başardı.
tüm detaylı anlatıma rağmen mektubun muhatabı erkek karakterin kadını hatırlayamayışı ve kadının kendisinin olmasa bile oğlunun bir fotoğrafını göndermemiş olması fazlasıyla can sıkıcıydı.
yine de oturup bir film izlemek yerine, anca o kadar vaktinizi alacak, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
âşık yerine saplantılı demeyi tercih ettiğim bir kadının tek taraflı duygularını ölümün eşiğindeyken, uzunca bir mektup aracılığıyla aşkının/saplantısının nesnesi olan adama açıklamasını anlatan, yer yer hüzünlendirip, yer yer ağlatmayı başarabilen bir kitap.
saplantı diyorum çünkü kadının hissettikleri bana tamamen babasızlığının ve dul kalmış (belki de depresyondaki) bir annenin ilgi göstermediği çocuğunun duyduğu sevgi açlığı sonucu ortaya çıkmış bir durum gibi geliyor. hatta karakter daha çocuk yaşta o kadar ilgisiz kalmış ki birileri onu tanısın, bilsin, kâle alsın istiyor! mektubunda sürekli adamın kendisini hatırlamasını, tanımasını arzulaması da bu yüzden diye düşünüyorum.
durumunuz iyiyken babanızı kaybediyorsunuz, anneniz ilgisiz ve siz karşı komşunuz olan yakışıklı, havalı(?!) ve durumu yerinde, yalnız yaşayan (bir uşakla) bir genci merak ederek ona karşı duyduğunuz hislerin adına ‘aşk’(?) diyorsunuz. ki bu kişinin pek de hoşlanmadığınız tavırlarına rastladığınız ve sürekli farklı kadınlarla gördüğünüz hâlde!
bir insanı gördüğünüzde etkilenebilirsiniz elbette ama aşkın, sevginin karşınızdakini tanıdıkça oluştuğunu düşünen biri olarak kitaba ‘saf âşık bir kadının dramı’ şeklinde bakamıyorum. fakat ‘çocuğunu kaybeden bir annenin dramı ve hezeyânları’ dersek daha doğru olur sanırım. zirâ daha ikinci sayfada geçen “çocuğum öldü dün - o narin, körpe canı kurtarmak için üç gün üç gece ölümle mücadele ettim…” ifadelerini okumak gözlerimi yaşartmaya yetti ve kitabın son sayfalarında yine evladının kaybını anlatışı beni ağlatmayı başardı.
tüm detaylı anlatıma rağmen mektubun muhatabı erkek karakterin kadını hatırlayamayışı ve kadının kendisinin olmasa bile oğlunun bir fotoğrafını göndermemiş olması fazlasıyla can sıkıcıydı.
yine de oturup bir film izlemek yerine, anca o kadar vaktinizi alacak, bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.
devamını gör...
52.
ve sanırım beni ölüm döşeğimden çağırsan, birden ayağa kalkıp sana gelecek gücü bulurdum.
aşk mı, saplantı mı olduğunu anlayamadığım hisler bırakan eserdir. bir insanı bu denli kuvvetle severken, bir taraftan meçhul olmak sanırım derin bir yalnızlık yaratır. ben okurken o hislerde boğuldum.
devamını gör...
53.
izmir kitap fuarında arkadaşım 'sen okumuştun bunu nasıl kitap?' diye sorunca 'oturup sabah aksam aşk dizisi izlemiyorsan okuma, üç sayfa sonra balkondan aşağı atarsın kitabı' demiştim de standdaki kız heyecan sinir arası bi ifadeyle 'size hitap etmemiş bi kere çok güzel kitaptır!' demişti. geçen aklıma gelince yine göz atayım dedim, daha da rezalet geldi gözüme.
devamını gör...
54.
bazen bir kitabı bitiriyorsun, kapağı kapatıyorsun ama içindeki o ağırlık bir türlü gitmiyor. sanki sayfalar arasında bir yerlerde, senin de bir parçan kalmış gibi. stefan zweig’ın bu kitabını her okuduğumda -evet, birkaç kez okudum, çünkü bazı metinler tek seferde sindirilemiyor- aynı hisle karşılaşıyorum.
insan kendi hayatını nasıl bu kadar sessizce, bu kadar gönüllüce bir başkasına teslim edebilir? ve o başkası, yani adam, bunu nasıl fark etmez? bu yazı, o hissi biraz daha kazıyarak dökmek istedim içime. müzik dinlerken notaları takip ettiğim gibi, burada da duyguların peşine takıldım. çünkü zweig tam da bunu yapıyor, büyük orkestralar kurmadan, tek bir kemanın ince sesiyle insanın içini oyuyor.
hikâye, bir mektupla başlıyor. ölüm döşeğindeki bir kadından, hayatının tek odağı olmuş adama yazılmış bir mektup. adam ise o mektubu okurken kadını hatırlamıyor bile.
ilk bakışta “karşılıksız aşk” diye etiketleyebilirsiniz ama işin özü çok daha derin. burada aşk, bir nehrin akışı gibi tek yöne doğru ilerliyor. nehir kendi yatağını kendisi kazıyor, taşları yuvarlıyor, kıyıları aşındırıyor ama öteki kıyıdaki ormandan habersiz.
kadın, adamı ilk gördüğü anda aslında bir karar veriyor. viyana’nın o eski apartmanlarından birinde, merdivenlerde ya da koridorda karşılaşılan sıradan bir an. dışarıdan bakan için hiçbir şey yok. ama kadının içinde bir pusula iğnesi kırılıyor. artık kuzey sadece o adam. hayatının her saniyesi, onun varlığına göre ayarlanıyor. kendi zamanını, kendi hayallerini, kendi kimliğini yavaş yavaş o pusulanın gösterdiği yöne bırakıyor.
bu bağlılık, bir gölge gibi başlıyor. masum, zararsız, neredeyse fark edilmez. sonra gölge uzuyor, koyulaşıyor, kadının bütün bedenini kaplıyor.
adam puro içiyor, izmariti yere atıyor; kadın o izmariti bir hatıra gibi saklıyor.
adam kapı tokmağına dokunuyor; kadın o tokmağa parmak uçlarıyla değiyor, sanki dokunuşu tenine sinmiş gibi.
bunlar abartılı jestler değil. tam tersine, o kadar küçük, o kadar gizli ki dışarıdan bakan biri “ne saçmalıyor bu kadın” bile diyebilir. ama birikiyorlar. zamanla birikiyor ve kadının içini tamamen dolduruyor.
dışarıdan hayatı normal görünüyor: gri bir rutin, belki biraz yalnızlık, belki biraz melankoli. ama içeriden? içeriden bir tek kişilik tiyatro sahnesi gibi. sahnedeki tek ışık o adam ve kadın, o ışığın altında rolünü ezberlemiş, repliklerini kendi kendine mırıldanıyor.
zweig’ın en usta yanı, dramatik patlamalar yaratmaması. hiçbir yerde gözyaşı selleri yok, kapılara dayanıp yalvarmalar yok, büyük kavuşmalar yok. her şey sinsi, neredeyse fark edilmez adımlarla ilerliyor. kadın dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat sürüyor. ama içeriden bakınca, kendi yarattığı bir labirentte dolaşıyor ve o labirentin çıkışında sadece o adam var. zamanla bu bağlılık, sevgiden öte bir şeye dönüşüyor. bir tür varoluş nedeni.
kadın artık “ben” demiyor içinden; “onun gölgesinde yaşayan” diyor. kendi aynasına baktığında sadece adamın yansımasını arıyor. onun olmadığı bir hayatı hayal etmek, boş bir tuvale bakmak gibi geliyor; renk yok, anlam yok. bu, saplantı mı? belki. ama zweig öyle doğal anlatıyor ki, okurken “deli mi bu kadın?” demiyorsun. “belki ben de bir yerlerde böyle bir labirente girebilirdim” diyorsun.
şimdi o adam tarafına gelelim. çünkü kitap, narsist bir ruhun portresini de ustalıkla, neredeyse hiç bağırmadan çiziyor. adam, kadınların hayatına girip çıkan, hepsini biraz ısıtan ama hiçbirine gerçekten dokunmayan bir tip. kadınlar onun için kısa süreli konuklar; bazıları bir yaz gecesi gibi geçip gidiyor, bazıları bir kış sabahı gibi soluk. o ise hepsini kendi etrafında döndürüyor, kendi merkezinde kalmaya devam ediyor.
kadın ona ömrünü veriyor, ondan bir çocuk doğuruyor, her şeyi sessizce yaşıyor. adam içinse o, yüzlerce yüz arasından silik bir anı bile değil.
mektupta geçen o cümleler var ya:
“bütün dünya, benim için yalnızca seninle ilintili olduğu ölçüde varlık kazandı.”
bu, bir itiraf değil; bir tür iman. kadın kendi dinini kurmuş, tapınağını kendi elleriyle yapmış. adam ise o tapınağın tanrısı bile olduğunun farkında değil. narsistlik tam da burada değil mi? başkalarının sana adadığı her şeyi kendi egonun aynasında parlatmak, ama aynanın arkasındaki karanlığı hiç görmemek.
bugüne taşısak iş daha da çarpıcı hale geliyor. o kadın şimdi yaşasaydı, belki kapısına dayanmazdı. ama telefonuna her baktığında o adamın profilini kontrol eder, story’lerini izler, mesaj yazar siler, “fazla mı kaçtım, yanlış anlar mı?” diye kendi kendine işkence çekerdi. ekranlar araya girdi diye mesafe azalmadı; tam tersine, o tek taraflı bağlılık hali daha da kolaylaştı. zweig 1920’lerde yazmış bunu ama sanki bugünün en karanlık köşelerini de görmüş gibi. çünkü obsesif bağlılık çağdan bağımsız. bir virüs gibi bulaşıyor, seni kendi merkezinden uzaklaştırıyor, kendi ışığını söndürtüyor. ve sen fark etmeden, kendi mezarını kazıyorsun.
kadının kimliği zamanla tamamen eriyor. ilk başta masum bir merak. sonra sabırlı bir bekleyiş. ardından derin bir takıntı. ve en sonunda? en sonunda o takıntı, kadının ta kendisi oluyor. artık sevmiyor sadece; var oluyor o sevgi üzerinden. mektubu yazarken bile biliyor ki adam bunları okuyunca omuz silkecek, belki bir kahve içecek ve unutacak.
ama yine de yazıyor. çünkü bazen tek kurtuluş, yıllardır ciğerlerinde biriken o ağır havayı dışarı salmak. o sessiz odanın kapısını aralamak. içerideki toz, küf, birikmiş yalnızlık… hepsini kelimelere dökmek. okunmayacak belki. anlaşılmayacak belki. ama en azından artık sadece kendi içinde kalmayacak.
zweig burada büyük bir ustalık gösteriyor: insanın iç dünyasını darmadağın etmeyi, bağırmadan, bağırtmadan, sadece fısıltıyla yapıyor. okurken fark ediyorsun ki bu kitap sadece tek taraflı aşkın öyküsü değil. duygusal bir dengesizliğin, fark edilmeyen bir fedakârlığın, narsist bir ruhun bilinçsizce yarattığı boşluğun da öyküsü. hepimiz bir şekilde birilerinin gölgesinde durmuşuzdur. bazımız farkında olmadan, bazımız bile bile. ve bazı gölgeler o kadar derin ki, bir daha çıkamıyorsun.
kitabı bitirdiğimde aklımda kalan tek şey şu: aşk bazen en büyük özgürlük, bazen de kendi ellerimizle ördüğümüz en dar kafes. zweig bunu o kadar incelikle anlatıyor ki, fısıltısı günlerce kulaklarında çınlıyor. belki de bu yüzden her okuduğumda biraz daha derine iniyorum. çünkü o “bilinmeyen kadın”, aslında hepimizden bir parça taşıyor.
peki, o mektubu okuduktan sonra adam gerçekten hiçbir şey hissetmedi mi, yoksa zweig bize sadece kadının penceresinden mi gösterdi her şeyi? bence ikincisi. çünkü en büyük acılar, en sessiz olanlardır.
ve bu mektup, o sessiz acının en çıplak, en dürüst kaydı.
insan kendi hayatını nasıl bu kadar sessizce, bu kadar gönüllüce bir başkasına teslim edebilir? ve o başkası, yani adam, bunu nasıl fark etmez? bu yazı, o hissi biraz daha kazıyarak dökmek istedim içime. müzik dinlerken notaları takip ettiğim gibi, burada da duyguların peşine takıldım. çünkü zweig tam da bunu yapıyor, büyük orkestralar kurmadan, tek bir kemanın ince sesiyle insanın içini oyuyor.
hikâye, bir mektupla başlıyor. ölüm döşeğindeki bir kadından, hayatının tek odağı olmuş adama yazılmış bir mektup. adam ise o mektubu okurken kadını hatırlamıyor bile.
ilk bakışta “karşılıksız aşk” diye etiketleyebilirsiniz ama işin özü çok daha derin. burada aşk, bir nehrin akışı gibi tek yöne doğru ilerliyor. nehir kendi yatağını kendisi kazıyor, taşları yuvarlıyor, kıyıları aşındırıyor ama öteki kıyıdaki ormandan habersiz.
kadın, adamı ilk gördüğü anda aslında bir karar veriyor. viyana’nın o eski apartmanlarından birinde, merdivenlerde ya da koridorda karşılaşılan sıradan bir an. dışarıdan bakan için hiçbir şey yok. ama kadının içinde bir pusula iğnesi kırılıyor. artık kuzey sadece o adam. hayatının her saniyesi, onun varlığına göre ayarlanıyor. kendi zamanını, kendi hayallerini, kendi kimliğini yavaş yavaş o pusulanın gösterdiği yöne bırakıyor.
bu bağlılık, bir gölge gibi başlıyor. masum, zararsız, neredeyse fark edilmez. sonra gölge uzuyor, koyulaşıyor, kadının bütün bedenini kaplıyor.
adam puro içiyor, izmariti yere atıyor; kadın o izmariti bir hatıra gibi saklıyor.
adam kapı tokmağına dokunuyor; kadın o tokmağa parmak uçlarıyla değiyor, sanki dokunuşu tenine sinmiş gibi.
bunlar abartılı jestler değil. tam tersine, o kadar küçük, o kadar gizli ki dışarıdan bakan biri “ne saçmalıyor bu kadın” bile diyebilir. ama birikiyorlar. zamanla birikiyor ve kadının içini tamamen dolduruyor.
dışarıdan hayatı normal görünüyor: gri bir rutin, belki biraz yalnızlık, belki biraz melankoli. ama içeriden? içeriden bir tek kişilik tiyatro sahnesi gibi. sahnedeki tek ışık o adam ve kadın, o ışığın altında rolünü ezberlemiş, repliklerini kendi kendine mırıldanıyor.
zweig’ın en usta yanı, dramatik patlamalar yaratmaması. hiçbir yerde gözyaşı selleri yok, kapılara dayanıp yalvarmalar yok, büyük kavuşmalar yok. her şey sinsi, neredeyse fark edilmez adımlarla ilerliyor. kadın dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat sürüyor. ama içeriden bakınca, kendi yarattığı bir labirentte dolaşıyor ve o labirentin çıkışında sadece o adam var. zamanla bu bağlılık, sevgiden öte bir şeye dönüşüyor. bir tür varoluş nedeni.
kadın artık “ben” demiyor içinden; “onun gölgesinde yaşayan” diyor. kendi aynasına baktığında sadece adamın yansımasını arıyor. onun olmadığı bir hayatı hayal etmek, boş bir tuvale bakmak gibi geliyor; renk yok, anlam yok. bu, saplantı mı? belki. ama zweig öyle doğal anlatıyor ki, okurken “deli mi bu kadın?” demiyorsun. “belki ben de bir yerlerde böyle bir labirente girebilirdim” diyorsun.
şimdi o adam tarafına gelelim. çünkü kitap, narsist bir ruhun portresini de ustalıkla, neredeyse hiç bağırmadan çiziyor. adam, kadınların hayatına girip çıkan, hepsini biraz ısıtan ama hiçbirine gerçekten dokunmayan bir tip. kadınlar onun için kısa süreli konuklar; bazıları bir yaz gecesi gibi geçip gidiyor, bazıları bir kış sabahı gibi soluk. o ise hepsini kendi etrafında döndürüyor, kendi merkezinde kalmaya devam ediyor.
kadın ona ömrünü veriyor, ondan bir çocuk doğuruyor, her şeyi sessizce yaşıyor. adam içinse o, yüzlerce yüz arasından silik bir anı bile değil.
mektupta geçen o cümleler var ya:
“bütün dünya, benim için yalnızca seninle ilintili olduğu ölçüde varlık kazandı.”
bu, bir itiraf değil; bir tür iman. kadın kendi dinini kurmuş, tapınağını kendi elleriyle yapmış. adam ise o tapınağın tanrısı bile olduğunun farkında değil. narsistlik tam da burada değil mi? başkalarının sana adadığı her şeyi kendi egonun aynasında parlatmak, ama aynanın arkasındaki karanlığı hiç görmemek.
bugüne taşısak iş daha da çarpıcı hale geliyor. o kadın şimdi yaşasaydı, belki kapısına dayanmazdı. ama telefonuna her baktığında o adamın profilini kontrol eder, story’lerini izler, mesaj yazar siler, “fazla mı kaçtım, yanlış anlar mı?” diye kendi kendine işkence çekerdi. ekranlar araya girdi diye mesafe azalmadı; tam tersine, o tek taraflı bağlılık hali daha da kolaylaştı. zweig 1920’lerde yazmış bunu ama sanki bugünün en karanlık köşelerini de görmüş gibi. çünkü obsesif bağlılık çağdan bağımsız. bir virüs gibi bulaşıyor, seni kendi merkezinden uzaklaştırıyor, kendi ışığını söndürtüyor. ve sen fark etmeden, kendi mezarını kazıyorsun.
kadının kimliği zamanla tamamen eriyor. ilk başta masum bir merak. sonra sabırlı bir bekleyiş. ardından derin bir takıntı. ve en sonunda? en sonunda o takıntı, kadının ta kendisi oluyor. artık sevmiyor sadece; var oluyor o sevgi üzerinden. mektubu yazarken bile biliyor ki adam bunları okuyunca omuz silkecek, belki bir kahve içecek ve unutacak.
ama yine de yazıyor. çünkü bazen tek kurtuluş, yıllardır ciğerlerinde biriken o ağır havayı dışarı salmak. o sessiz odanın kapısını aralamak. içerideki toz, küf, birikmiş yalnızlık… hepsini kelimelere dökmek. okunmayacak belki. anlaşılmayacak belki. ama en azından artık sadece kendi içinde kalmayacak.
zweig burada büyük bir ustalık gösteriyor: insanın iç dünyasını darmadağın etmeyi, bağırmadan, bağırtmadan, sadece fısıltıyla yapıyor. okurken fark ediyorsun ki bu kitap sadece tek taraflı aşkın öyküsü değil. duygusal bir dengesizliğin, fark edilmeyen bir fedakârlığın, narsist bir ruhun bilinçsizce yarattığı boşluğun da öyküsü. hepimiz bir şekilde birilerinin gölgesinde durmuşuzdur. bazımız farkında olmadan, bazımız bile bile. ve bazı gölgeler o kadar derin ki, bir daha çıkamıyorsun.
kitabı bitirdiğimde aklımda kalan tek şey şu: aşk bazen en büyük özgürlük, bazen de kendi ellerimizle ördüğümüz en dar kafes. zweig bunu o kadar incelikle anlatıyor ki, fısıltısı günlerce kulaklarında çınlıyor. belki de bu yüzden her okuduğumda biraz daha derine iniyorum. çünkü o “bilinmeyen kadın”, aslında hepimizden bir parça taşıyor.
peki, o mektubu okuduktan sonra adam gerçekten hiçbir şey hissetmedi mi, yoksa zweig bize sadece kadının penceresinden mi gösterdi her şeyi? bence ikincisi. çünkü en büyük acılar, en sessiz olanlardır.
ve bu mektup, o sessiz acının en çıplak, en dürüst kaydı.
devamını gör...
