ölmek. bu kadar.
devamını gör...
sürekli aranan lakin bir türlü tatmin olmadığımız için bulunamayan şey.
devamını gör...
hayatın tek bir anlamı yoktur. yaşama, ancak bir süreliğine, doğacak, olgunlaşacak ve ölecek bir anlam kazandırılabilir.

"iklimler sana benzer, üşüdükçe ben yağmura.
tüm yollar sana benzer, yürüdükçe ben adımlara" sözlerindeki gibi bir pencere açmaktır bütün mesele. iklimler, dört tanedir. gelir geçer, yaşarız ve hissetmeyiz. şair ise, iklimleri sevdiği kadına benzetir ve ona yepyeni bir anlam kazandırır. söz gelimi kasımın on sekizinde kalbine kor düşmüş biri için, mart ya da eylül ayının hatta kasım ayının bir anlamı yoktur. on sekiz kasımın anlamı vardır. ona anlam kazandırmıştır yaşananlar.

hayat da böyledir işte. ona anlam kazandıracak olan insandır. üç ay sonra, hayatını değiştirecek kadar büyük bir sınava hazırlanan insanın hayatı anlamlıdır. günleri, saatleri anlamlıdır bu adamın. yine sözgelimi birilerinin bir yerlerden acıyarak baktığı, inandığı devrimi gerçekleştirmek için gece gündüz çalışan adamın hayatı anlamlıdır. hala yaşamın bir süre sonra fiziksel olarak da ruhsal olarak da geri dönüşüm sürecine sokacağını anlayamadan, büyük bir arzuyla mal, mülk satın almaya, beş, on yıllık yatırımlar yapmaya çalışan yaşlı insanların sefillikle suçladığı insanların hayatı anlamlıdır aslında.

yaşamda zaman zaman şöyle bir tökezlediğimiz oluyor. her şey anlamını kaybediyor. bir, bir vazgeçişe doğru sürükleniyor insan. neden vazgeçtiğini, kimden vazgeçtiğini bile bilmiyor. bu zamanlarda yaşam anlamını kaybediyor. böyle zamanlarda, bir noktada perdenin aralandığı olur. bir yapay bilgelik peydah olmuştur insanda. iyi kötü yaşananlar ele alınmıştır, yaşam adamakıllı değerlendirilmiştir ve anlamsızlığında karar kılınmıştır.

ihtiyacımız olan şey detaylara inmektir. amacı sorgulanacaksa, yaşamı bir bütün olarak değil, parçalara ayırarak bakmak gerekir. her bir parçada gidilecek bir yol mutlaka vardır. o yolları yürüyerek ölüme ulaşırız. eğer bir yol yoksa, bir duvarsa karşımızda duran, bu bir uyarıdır aslında. zaman geçiyor, hayat yaşanmıyor demektir. görülecek yeni şeyler görülmüyor, söylenecek sözler söylenmiyor, duyulacak şeyler duyulmuyordur. zaman gidiyor, yol açılmıyor, kişi geç kalıyordur.

geç kalırsınız yaşama. bir zaman geçer ve bir amaç edinirsiniz; yaşama anlam katan bir güneş doğmuştur hayatınıza. o duvar bir anda kalkmıştır ve siz o duvarın arkasında, karanlıktayken, kilometrelerce yol gidildiğini görürsünüz. zaman yürümüştür ve yolu açmıştır; insanlar yürümüştür yollardan, sağda solda izler bırakmışlardır. eski zamanlarda bir yerlerde sizden çok geride olanlar, sesinizi duyamayacak kadar ilerlemişlerdir. yürüyebilenler yürümüştür, kalanlar gecikmiştir bir şeylere. sonra siz devam edersiniz. sağda solda kendi duvarlarını çekmiş insanlar görürsünüz. size yapıldığı gibi, siz de onlara farklı cümlelerle "yık şu duvarı, çık şu yola" dersiniz.

hayatın anlamı sır değil. hayatın anlamı, ellerinde çiçekle, sevdiği kadına yürüyen adamın parlayan gözlerindedir. evet, bu kadar ortadadır.
devamını gör...
yol filmlerini severim. karakterlerin heyecanla, merakla bir hedef koyup yola çıktıklarını izleriz. her birinin hedefleri farklı olabilir. yola çıktıklarında başlarına plan dışı bazı olaylar gelir ve doğaçlama olarak yol değişmeye başlar. bazen kötü olaylar onları kendi potansiyellerini aşmaya zorlar. bazen güzel bir şey görürler ve hayata bakışları değişir. yolun sonunda hedefledikleri amaçlara ya ulaşamazlar ama önemsemezler. ya da ulaşırlar ama yolculuktan aldıkları tatminin amacın önüne geçtiğini fark ederler. işte benim bu filmlerden ve de yaşadığım hayattan anladığım şey her zaman çocuksu merakımızı koruyarak hem mecaz hem gerçek anlamda yola düşüp amaçlarımızın peşinde koşmamız gerektiğidir. bu yollar bize hayatın anlamını direkt söylemese de mutlu ve anlamlı bir hayata götürür bizi.
devamını gör...
yoktur.
devamını gör...
ilhan şeşen "aşk" demiştir buna şarkısında.
devamını gör...
bir gün bitecek bir şey illa bir anlama sahip olmalı mı emin değilim.
devamını gör...
şu sıralar aldığımız nefese şükretme durumudur.
devamını gör...
(bkz: 42) (bkz: hitchhiker's guide to galaxy)
devamını gör...
aşk dostlarım.
devamını gör...
hayatın anlamını aramak patatesin anlamını aramak kadar saçmadır. patates sadece patatestir, düz patates işte.
devamını gör...
herkesin yaşadığı hayatın farklı olmasına bağlı olarak hayatın anlamı da farklılık gösterir.
bazen durgun deniz, bazen dalgalı deniz, bazen fırtınalı hava, bazen güneşli gökyüzü, bazen sağanak yağmurlu, bazen karadelik, bazen bir girdabın içinde olmak, bazen gökkuşağına dokunabilmek, bazen mucize, bazen imkansızlık, bazen umut, aslında her şeyi içinde barındıran çelişkiler dünyasıdır.
devamını gör...
keyif almak olduğunu duymuştum. belkide bu yüzden hala tam anlamını bulamıyoruz.
devamını gör...
merak sen ben.
devamını gör...
herkes için farklı olan durumdur.
şöyle ki, bir mülteciye sorsan belki ülke özlemidir ya da kavuşma hayali. ya da onkoloji servislerinde yatan küçücük bedenlerin sağlıkla yiyebildikleri sadece bir dilim pasta. sürekli diyalize girmek zorunda olan yaşlı bir kadının bir çay bardağından fazla su içebilme isteğidir belki. annesi olmayan bir insanın babasında aradığı şefkat. bulma ümidiyle tabii. ya da artık göremese de babasının mezarına dokunabilmek. bilmem kaç yıl önce mardin'de kazılan hendeklerin içini suyla doldurup kağıttan yaptıkları gemileri er geç görebilme isteğidir bir çocuğun. ( lâf değil bunlar, gördüm) ya da ne bileyim daha 9 yaşındayken büyümemiş olmayı dilemek. keşke hep çocuk kalabilseydim neden bu kadar erkenden hastalandın ve beni bir abla hatta anne yaptın be kardeşim dememek için zamanı durdurabilmek. isyan noktasına gelmişken bile buna da şükür diyebilmek. komaya giren evladının hala yaşadığı için bir anne ve babanın gözlerinin gülmesi de olabilir hayatın anlamı. belki de hiçbiri. sadece kocaman bir hiç.
devamını gör...
hayatın bir anlamı yok. her birimizin bir anlamı var ve onu hayata geçiriyoruz. (bkz: joseph campbell)
devamını gör...
hayatın anlamı anlamsızlığıdır bu sayede kendi anlamınızı yaratabilir ve hayata bir misyon kendinize de bir vizyon yükleyebilirsiniz. iyi ki anlamsızlık var. mutlak derin her yere uzanan ve her yere bulaşan ve her zaman kendini hatırlatan. evet iyi ki var
devamını gör...
doğa ile uyumlu yaşamak ve bilgi
devamını gör...
bir anlamı yok. gerçekten yok.
devamını gör...
#tartışma
hayatın anlamı: analizim ve düşüncelerim...

bu, insanlar ilk bilinçli akıllı varlıklar olduklarından beri sorulan bir sorudur. felsefedeki tartışmasız en güçlü sorudur ve onunla en sık ilişkilendirilen sorudur. tarih boyunca bu soruya çok farklı cevaplar verildi. farklı filozoflar, bilim adamları ve tarihçiler, hepsi “yaşamın anlamı nedir?” sorusuna benzersiz bir dönüş yapmaya çalıştılar. bugünkü gönderide, bu fikirlerden bazılarını inceleyeceğim, soruyu daha küçük parçalara ayıracağım ve bu felsefi araştırmaya kendi cevabımı ifade edeceğim.

bu yolculuğa başlamadan önce, iki önemli ve ilgili terimi tanımlamalıyız; “yaşam” ve “anlam” kavramları.

önce "hayat" kelimesinin üç tanımına bakalım:

büyüme, üreme, fonksiyonel aktivite ve ölümden önceki sürekli değişim kapasitesi de dahil olmak üzere hayvanları ve bitkileri inorganik maddelerden ayıran durum.

bireysel bir insan veya hayvanın varlığı.

bir canlının, özellikle de bir insanın doğumuyla ölümü arasındaki dönem.

şimdi “anlam” kelimesinin üç tanımına bakalım:

bir kavramla ne kastedilmektedir?

bir kavramın önemi nedir?

bir kavramın önemli veya değerli niteliği nedir?

şimdi her iki kavramı da tanımladığımıza göre, işleri daha da parçalayalım.

“hayatın anlamı nedir?” diye sorduğumuzda aslında şu 3 soruyu soruyoruz:

hayat nedir?

hayatın önemi nedir?

insan hayatı en iyi şekilde nasıl yaşar?

bu soruları cevapladıktan sonra, tüm fikirlerimizi sentezleyebileceğiz ve bu makalenin konusu olan soruya bir cevap oluşturabileceğiz.

hayat nedir?

daha önce bahsedildiği gibi, yaşam, büyüme, üreme, fonksiyonel aktivite ve ölümden önceki sürekli değişim kapasitesi dahil olmak üzere hayvanları ve bitkileri inorganik maddelerden ayıran durumdur.

bu özelliklerin bazılarına daha derinden dalalım.

organizasyon. canlılar son derece organizedir, yani özel, koordineli parçalar içerirler. tüm canlı organizmalar, yaşamın temel birimleri olarak kabul edilen bir veya daha fazla hücreden oluşur.

metabolizma. canlılar büyümek, üremek ve vücutlarının yapısını korumak gibi yaşamı sürdüren kimyasal reaksiyonları gerçekleştirmek için enerji kullanmalı ve besinleri tüketmelidir.

homeostaz. değişen bir dış ortam karşısında bile sabit bir iç ortamın korunması, homeostaz olarak bilinir.

büyüme. canlı organizmalar düzenli bir büyümeye maruz kalırlar.

üreme: canlı organizmalar, yeni organizmalar oluşturmak için kendilerini çoğaltabilirler.

tepki: canlı organizmalar, çevrelerindeki uyaranlara veya değişikliklere tepki verdikleri anlamına gelen "sinirlilik" gösterirler.

evrim: canlı organizma popülasyonları evrim geçirebilir, yani bir popülasyonun genetik yapısı zamanla değişebilir.

bu özellik listesini anlamak, hayatımızı nasıl düşündüğümüz ve yaşadığımız konusundaki günlük çerçevemizi büyük ölçüde etkilemeyecek olsa da, canlı bir organizma ile cansız varlık arasındaki farkı bilmek yine de önemlidir.

bir sonraki soru, hayat nasıl başladı?

birçok bilim insanı, kimyasal reaksiyonların, dünya üzerinde kendini kopyalayan ve insanlar da dahil olmak üzere daha gelişmiş yaşam biçimlerine yol açan evrim sürecini başlatan ilk molekül olan rna'ya yol açtığına inanıyor.

artık hayatın genel olarak nasıl başladığını bildiğimize göre, insan için hayatın nasıl başladığını inceleyelim.

insanlar, homo erectus olarak bilinen bir türden evrimleşmiştir. ayrıca, insanlar şempanzelerle ortak bir ataya sahiptir. tür tarihimizin çoğunda, bugün olduğumuz baskın güç değildik; hayvansal besin zincirinin ortasında bir yerdeydik. 70.000 ila 30.000 yıl önce meydana gelen bilişsel devrim sırasında her şey değişti.

ateşi keşfettik, araçlar yarattık ve dil geliştirdik. yaptığımız en önemli şey, din, siyaset ve kapitalizm gibi fiziksel olarak var olmayan fikirleri yaratmak ve bunlar etrafında bağlantı kurmaktı. bu hayal gücü ve bilinç düzeyi, başka hiçbir canlı varlığın sahip olmadığı bir şeydir. bilişsel devrim sayesinde bugün kendimizi bildiğimiz baskın, zeki ve bilinçli varlıklarız ve bilincimiz sayesinde “yaşamın anlamı nedir?” gibi sorular sorabiliyoruz. .

bir başka büyük sorumuz da evrenin nasıl başladığı sorusudur.

big bang teorisi buna en yaygın olarak kabul edilen cevaptır.

big band teorisi, gözlemlenebilir evrenin varlığını, daha sonraki büyük ölçekli evrim yoluyla bilinen en eski dönemden açıklayan hakim kozmolojik modeldir. model, evrenin başlangıçtaki yüksek yoğunluk ve sıcaklıktan nasıl genişlediğini açıklar.

son yıllarda string teorisi adı verilen başka bir teori oldukça popüler hale geldi.

string teorisinde, çoklu evren, çoklu evrenlerin varsayımsal bir grubudur. birlikte, bu evrenler var olan her şeyi içerir: uzay, zaman, madde, enerji, bilgi ve onları tanımlayan fiziksel yasalar ve sabitler. çoklu evren içindeki farklı evrenlere “paralel evrenler”, “diğer evrenler”, “alternatif evrenler” veya “birçok dünya” denir.

artık canlı organizmaları inorganik maddeden hangi özelliklerin ayırdığını, yaşamın nasıl başladığını, insanların nasıl evrimleştiğini ve insanların diğer canlı organizmalardan neden farklı olduğunu anlıyoruz. ayrıca, evrenin ne olduğunu ve nasıl başladığını biraz anlayabiliyoruz.

ancak hala birçok soruyla karşı karşıyayız.

özel miyiz? evrendeki veya çoklu evrendeki tek akıllı ve bilinçli varlıklar biz miyiz? herhangi bir şey “gerçek” mi, yoksa bir simülasyonda mı yaşıyoruz? tanrı var mı? ölümden sonra hayat var mı? evrenin tüm karmaşıklıkları nasıl çalışır? yaşamın daha derin bir amacı var mı yoksa bizler rastgele ve bizi umursamayan bir dünyada yaşayan sadece karbon cisimleri miyiz?

ne yazık ki bu soruların objektif cevapları yok. ne kadar derine inersek, o kadar çok sorumuz olur. bilim ancak bu kadarını yanıtlayabilir. hayat, varoluş ve evren hakkında anlayabileceğimiz çok şey var. sicim teorisi 11 boyut olduğunu söylüyor. insanlar bu boyutlardan sadece 4'ünü deneyimleyecek ve anlayacak donanıma sahiptir. bununla birlikte, son birkaç yüz yılda kaydettiğimiz ilerleme dikkate değerdir. geçen her yıl, evren ve kendimiz hakkında biraz daha fazla şey anlıyoruz.

meraklı varlıklarız ve keşfetmek, soru sormak ve dünyanın gizemlerine cevap bulmaya çalışmak için yaratılmışız.

hayatın önemi nedir?

bahsedildiği gibi, uçsuz bucaksız, kayıtsız ve rastgele bir evrende yaşayan sadece karbon cisimleri olup olmadığımızı veya yaşamlarımızın ve varlığımızın daha derin bir amacı olup olmadığını asla bilemeyeceğiz. bununla birlikte, hayat hala anlamlı ve önemlidir ve nasıl olduğunu anlamanın en iyi yolu, insan olarak nasıl bağlandığımızı analiz etmektir.

makinelerin ve robotların belirli şekillerde düşünmek ve davranmak için nasıl kablolu olduklarına benzer şekilde, insanlar da belirli şeyleri istemeye ve arzulamaya programlanmıştır. bu bölümde vurgulamak istediğim bir şey varsa, o da son 100 yılda teknoloji ve kültür büyük ölçüde ilerlemiş olsa da, binlerce yıl önce sahip olduğumuz arzuların aynısını hala taşıdığımız ve biyolojik olarak çok fazla değişmediğimizdir. zaman aralığı. bugün ile iki bin yıl öncesi arasındaki tek fark, artık arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı daha yeni ve daha karmaşık yollarla tatmin ediyor olmamızdır.

fiziksel hayatta kalma.

hayatta kalma, sahip olduğumuz en derin ve en önemli içgüdüdür. bu makalenin başlarında bahsedildiği gibi, türümüzün tarihi boyunca hayvansal besin zincirinin ortasında bir yerdeydik. iyi bir sağlık ve iyi bir çevre olmadan hayat zordur ve acılarla doludur. hiçbir bebek pes etmeye ve intihar etmeye hazır doğmaz. bir insanın bu noktaya gelmesi için yolsuzluk ve acılarla dolu bir süreç gerekiyor. insanlar ve hayvanlar yaşamak istemeye programlanmıştır. abraham maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde belirttiği gibi, fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları piramidinin temelidir.

fiziksel hayatta kalma, bir kaplandan kaçma veya bir mağaraya sığınma eylemi iken, bugün batı dünyasında fiziksel hayatta kalma, sağlıklı beslenmek, para kazanmak, yatırım yapmak, spor salonuna gitmek, nüfuz ve güç kazanmak, iyi uyumak vb. .

üreme.

üreme, farklı bir biçimde hayatta kalmaktır; genlerimizin ve türümüzün hayatta kalması. biz üremek istemek için kabloluyuz. evrim, seks eylemini zevkli hale getirdi. üreme arzumuz değişmedi. değişen şey, daha yeni teknolojilerin, emniyet ve güvenliğin ve dünya hakimiyetinin bir sonucu olarak, insanlar çocuklara bakmanın zaman alıcı bir yaşam tarzı olduğunu fark ediyor ve önce diğer ihtiyaç ve hedeflerine odaklanmayı seçiyor, çocuk arzusunu olduğu gibi tutuyor. hayatlarında daha sonra keşfedecekleri bir şey. doğum kontrolü ve kürtaj gibi teknolojik gelişmeler sayesinde, insanlar yaşamları üzerinde daha fazla kontrol sahibi oluyorlar ve sonuçları olmadan seksin faydalarından yararlanabiliyorlar.

aidiyet ve aşk.

insanlar sosyal hayvanlardır. izolasyon içinde yaşamak istemiyoruz. büyük ölçüde, öğrenme, kendimizi ve dünyayı anlama, sağlığımızı ve akıl sağlığımızı koruma, sorunları düşünme ve çözme yolu, başkalarıyla iletişim kurmak ve işbirliği yapmaktan geçer. dunbar'ın sayısı olarak bilinen bir kavram var. esasen, insanların bir seferde 150'den fazla arkadaşlık ve bağlantı kuramayacağı iddiasıdır. yuval noah harari'nin “sapiens” adlı kitabında bu konuyu detaylı bir şekilde anlatıyor.

yuval, istikrarlı sosyal ilişkiler sürdürebileceğimiz insan sayısındaki bilişsel sınırımıza rağmen, büyük gruplar halinde işbirliği yapabilmemizin ve dünyaya hükmedebilmemizin nedeninin, paylaşım inançları etrafında bağlantı kurma yeteneğimizden kaynaklandığını açıklamaya devam etti. stoacılık, hıristiyanlık, kapitalizm, para vb. bu, başkalarıyla bağlantı kurmanın bizim için ne kadar önemli olduğunu gösterir. aslında, başkalarıyla iletişim kurma ve bağlantı kurma yeteneğimiz, hayvansal besin zincirinin ortasında olmaktan bugün olduğumuz medeni ve baskın insanlara geçmemizin en büyük nedenlerinden biridir.

bu başkalarıyla bağlantı kurma arzusuyla bağlantılı olarak, sevmek ve sevilmek istemek için de kabloluyuz. bir çocuğun gelişimi için sevgi çok önemlidir. hassas ve kritik dönemlerde erken yaşta yeterli sevgi olmadan çocuklar, hayatlarının geri kalanında onları etkileyebilecek bağlanma sorunları geliştirirler. bu, sevginin bizim için ne kadar önemli olduğunu gösterir. büyüyüp genç ve yetişkin olduğumuzda bile, ait olma ve sevgi için özlem duyarız. lisede kaygılanmak kadar basit bir şey olabilir çünkü iyi arkadaşlarımız varmış gibi hissetmiyoruz. yakın bir aile üyesi vefat ettiği için depresyona girme deneyimi olabilir ve onlara onları ne kadar çok sevdiğimizi söylemediğimiz için pişmanız. onlara ne kadar değer verdiğimizden dolayı en iyi arkadaş veya kardeş için eğlenceli bir sürpriz doğum günü partisi düzenliyor olabilir.

sevme ve sevilme arzumuz ve ihtiyacımız, hayatımız boyunca kendini çeşitli şekillerde gösterir. christopher mccandless ölmeden önce “mutluluk ancak paylaşıldığında gerçektir” diye yazmıştı. bu, tüm hayatı boyunca insanlıktan kaçan ve son günlerini vahşi doğada tecrit altında yaşayan bir adamdan geliyordu. insanları hayatı boyunca kendinden uzaklaştırmasına rağmen, mccandless, ölümünden birkaç dakika önce, sevdiklerimizle çevrili değilsek hayatımızın anlamsız olduğunu fark etti.

sevginin bir diğer önemli şekli de kendini sevmektir. günün sonunda hayatımızın her anında yanımızda olacak tek kişi kendimiziz. bu nedenle, kendimizle iyi bir ilişkiye sahip olmak çok önemlidir. biz kendimizi sevemezsek, başkalarının bizi sevmesini nasıl bekleyebiliriz? ayn rand bu fikri şu alıntıyla çok güzel ifade etmiştir: "'seni seviyorum' demek için önce 'ben' demeyi bilmek gerekir."

merak.

3 ağustos 1492 akşamı columbus, üç gemiyle avrupa'dan ayrıldı. atlantik okyanusu boyunca dört seferi tamamlayan kaşif ve denizci, bugün tarihin en önemli isimlerinden biri olarak biliniyor ve yaygın avrupa keşiflerinin ve amerika'nın sömürgeleştirilmesinin yolunu açıyor. keşifleri, karayipler, orta amerika ve güney amerika ile ilk avrupa temasıydı.

kristof kolomb ve tarih boyunca merak ve keşif uğruna hayatlarını tehlikeye atan binlerce insan, bunu insanlığın sonsuza kadar coğrafya ve cehaletle sınırlandırılmasını istemedikleri için yaptılar. 20 temmuz 1969'da aya inen apollo ay modülü kartalı, insanoğlunun ufkunu genişletmeye çalışmasının bir başka örneğidir. tarih her alanda öncüler ve devlerle doludur; socrates, ısaac newton, leonardo da vinci, martin luther king jr, albert einstein, steve jobs, elon musk vb. gibi insanlar.

konfor alanlarımızdan çıkmak, risk almak, yaratıcı olmak, ufkumuzu genişletmek, meraklı olmak, soru sormak, yeni şeyler denemek, dünyayı ve uzayı keşfetmek içimize işlemiş bir şeydir. keşfetme ve merak etme arzumuz bizi diğer tüm canlılardan ayıran bir özelliktir; bizi benzersiz yapan şey bu.

merak her zaman aya ayak basmak veya amerika'yı keşfetmek gibi dünyayı değiştiren olaylara yol açmak zorunda değildir. bazen merak, oturup ilginç bulduğumuz bir konu hakkında yazı yazmak kadar basit bir şey olabilir. merak, tatile çıkma ve hiç görmediğimiz ülkeleri ve kültürleri ziyaret etme deneyimi olabilir. merak, iyi alışkanlıklara kapılma ve ilk başta neden olabilecekleri rahatsızlıklara rağmen bunlara bağlı kalma kararı olabilir. merak, tutkulu olduğumuz bir fikir üzerinde bir iş kurma süreci olabilir. merak her yanımızdadır ve sahip olduğumuz en temel içgüdülerden biridir. merakımızı ve keşfetme arzumuzu kucaklayalım ve gurur duyacağımız hayatlar yaratalım.

miras.

daha önce de belirtildiği gibi, bizi motive eden içgüdülerden biri hayatta kalma içgüdüsüdür. bu yazıda zaten iki hayatta kalma biçiminden bahsetmiştik; fiziksel hayatta kalma ve genlerimizin ve türümüzün hayatta kalması. hayatta yaptığımız şeylerin çoğunu kontrol eden üçüncü bir hayatta kalma biçimi vardır; manevi hayatta kalma. ölümsüzlük bizim için öncelikli bir arzudur. bizde bilinç armağanı var, ama aynı zamanda onun laneti. kendi ölümünü hayal edebilen ve düşünebilen tek canlı organizma biziz. ölmek istemiyoruz. hayatta kalmayı istemek doğamızda var. bu nedenle, mümkün olduğunca uzun süre sağlıklı kalmaya ve fiziksel olarak hayatta kalmaya çalışıyoruz.

bununla birlikte, fiziksel hayatta kalma genellikle yeterli değildir. bedenlerimizin artık çalışamayacağı bir zamanın geleceğini bilinçli olarak anlıyoruz. bir gün fiziksel olarak öleceğimizi anlıyoruz. bu nedenle bazı insanlar dine ve allah'a yönelirler ve belirli emirlere göre ve belirli davranışlarda bulunurlarsa cennete gideceklerine ve ebediyen yaşayacaklarına inanırlar. diğerleri, öbür dünyanın bizim tam olarak anlamadığımız bir şey olduğunu anlıyor. ahiret var mı ölümden sonra ne olur? fiziksel ölüme rağmen, ruhlarımız ve ruhlarımız yaşayacak mı?

bunların hepsi ilgili sorular. kontrol edemediğimiz bazı şeyler olduğu görüşüne sahibim. öldükten sonra başımıza gelenleri kontrol edemeyiz. ancak bu hayatta ne yaptığımızı kontrol edebiliriz. cennet vaadini garanti etmiyoruz. bu nedenle, dikkatimizi elimizden gelen en iyi mirası oluşturmaya yöneltmeliyiz. belki de adımız nesiller boyu yaşayacak. belki de insanlığa vereceğimiz değer, ruhumuzu ölümsüzleştirmede rol oynayacaktır. belki de arzu ettiğimiz miras, çocuklarımıza, ailemize ve sevdiklerimize geride bıraktıklarımızdır.

tarihin en büyük ve en hırslılarından bazılarının isimlerini hala hatırlamamızın bir nedeni var. sokrates'i, onun sokratik sorgulama yöntemini ve ölüm karşısında gösterdiği onuru hâlâ hatırlamamızın bir nedeni var. julius caesar'ı, kurduğu imparatorluğu ve imparatorluğunun modern hükümetin gelişiminde nasıl büyük bir rol oynadığını hala hatırlamamızın bir nedeni var. galileo'yu hatırlamamızın bir nedeni var, ona neden gözlemsel astronominin babası diyoruz, neden ona bilimsel yöntemin babası diyoruz ve onun inançları için nasıl ayağa kalktığı ve tahıllara karşı çıkmanın mümkün olduğu bir zamanda nasıl muhalif olduğu. birini öldürtün. elon musk'ı öldükten çok sonra, elektrikli araçlara, uzay yolculuğuna ve temiz enerjiye katkılarını hatırlamamızın bir nedeni var.

miras arzusu büyüktür; peşinde bulunabilecek pek çok anlam var. prestij, başarı, rekabet ve statü arzusu, sahip olduğumuz en temel arzulardan bazılarıdır. önde gelen psikolog abraham maslow, ihtiyaçlar hiyerarşisinin bir parçası olarak saygınlık ihtiyaçlarını ve kendini gerçekleştirmeyi içerir.

sadece birkaçının isimlerini ve eserlerini yüzyıllar boyunca ölümsüzleştirebileceğini anlamak önemlidir. bunun bizi raydan çıkarmasına izin vermeyelim. önemli olan nihai ürün değil. burada çok önemli olan, kendimizden daha büyük bir şey üzerinde çalışma sürecidir. büyük bir miras inşa etmek için başkalarına yardım etmek, değer sağlamak ve insanlığı ileriye götürmeye çalışmak önemlidir.

bazı insanlar, büyük bir miras için çalışma arzusunun aptalca olduğunu tartışacaklar. bir gün insanların neslinin tükeneceğini ve bu gerçekleştiğinde kimsenin galileo, napoleon, einstein veya adını vermek istediğimiz herhangi bir kişiyi tanımayacağını iddia edecekler. bu güçlü bir mantıksal argümandır. ancak bu görüşe katılmamamın nedeni, mantığın bir tartışmada her zaman en önemli faktör olmamasıdır. bu makalede açıklığa kavuşturmak istediğim bir şey varsa, o da anlamın ve amacın önemidir. nihilizmde anlam nerede? önemsiz olduğumuza ve bundan milyonlarca yıl sonra hayatımızın hiçbir şey ifade etmeyeceğine inanmanın amacı nerede?

bu ifadelerin her ikisi de mantıksal olarak doğru olsa da, bu makalede dile getirmeye çalıştığımız şey, günlük hayatımızda yardımcı olacak bir çerçevedir. miras arzusu içimizde sadece derinlere bağlı değil, aynı zamanda kendimizi daha iyi hale getirmeyi ve dünyayı daha iyi hale getirmeyi istemek de onurlu bir duygudur. aile biçiminde, yazı biçiminde, sanat biçiminde, icat biçiminde, keşif biçiminde ya da başka herhangi bir ortamda kim olduğumuzdan bir parça bırakmak istemek onur vericidir. biz seciyoruz.

bilgiyi elde etmek ve gelecek nesillere aktarmak.

tarihin bize öğrettiği bir şey varsa, o da türümüzün bilgisini korumanın ve nesiller boyunca başarılı bir şekilde aktarmanın önemidir. bu, hayatta kalma arzumuza ve daha spesifik olarak türümüzün hayatta kalmasına yönelik arzumuza kadar uzanır. bilgimizi korumazsak, insan türünün ilerleyeceğinden nasıl emin olabiliriz? tarihten ders alacağımızdan ve geçmişte yaptığımız hataları yapmayacağımızdan nasıl emin olabiliriz? yapamayız. bu yüzden kitaplar her zaman değerli olmuştur.

bir kütüphanede yürümek, yaşanabilecek en gerçeküstü şeylerden biridir. bir kütüphanede, insanlık tarihinin en büyük zihinlerinden okuma yeteneğine sahibiz; platon, aristoteles, albert einstein, stephen hawking, will durant, vb. bir ömür boyu yetecek kadar çok kitabımız ve bilgeliğimiz var. ayrıca beynimiz bir kastır ve eğitilmesi gerekir. günlerimizi düşüncesizce sosyal medyayı kaydırarak ve beynimizi kullanmayarak geçirirsek, daha sonra yaşamda zihinsel problemler geliştiririz ve sahip olduğumuz potansiyelin bir gramını bile gerçekleştirememiş oluruz.

bilgi edinmek, elimizden geldiğince öğrenmek ve bu bilgiyi uygulamaya koymak bizim görevimizdir. tüm zamanların en büyük düşünürlerinden bazılarının kitaplarına ve bilgeliğine sahip olmamıza rağmen, dünyamız ve toplumlarımız hala birçok sorunla karşı karşıya. her çağın kendine özgü bir takım sorunları vardır ve elimizden geldiğince çok şey öğrenmek ve bilgimizi pratik eyleme dönüştürmek bizim sorumluluğumuzdur. ayrıca türümüzün ve kişisel bilgimizin çocuklarımıza ve gelecek nesillere çağın zorluklarıyla baş edebilecek donanıma sahip olmalarını sağlamak da bizim sorumluluğumuzdur.

esenlik.

hemen hemen tüm dinlerin, felsefelerin ve düşünce okullarının ortak bir yanı varsa, o da acıları azaltmayı ve refahı artırmayı amaçladıklarıdır.

refah, sağlık, mutluluk ve refah deneyimidir. iyi bir zihinsel sağlığa, yüksek yaşam doyumuna, bir anlam veya amaç duygusuna ve stresi yönetme becerisine sahip olmayı içerir.

stresi azaltma, mutluluğu ve refahı deneyimleme arzuları, kim olduğumuzun temelidir. türümüzün tarihi boyunca savaşlar, hastalıklar, doğal afetler vb. deneyimledik. pulitzer ödüllü bir gazeteci ve yazar olan christopher hedges şunları yazdı: “geçtiğimiz 3.400 yılda, insanlar 268 yıl boyunca tamamen barış içinde yaşadılar. ya da kayıtlı tarihin sadece yüzde 8'i”. bu büyüleyici bir istatistik.

daha önce de belirtildiği gibi, rekabet ve statü arzularımız ve gruplara ayrılma içgüdümüz, bizi insan yapan şeyin bir parçasıdır. bu arzulardan gelen tüm iyiliklere rağmen, onlardan kaynaklanan birçok acı da olmuştur. dünya bazen kötülüklerle dolu acımasız bir yer olabilir. bu nedenle pek çok din ve felsefe, acıyı azaltmanın yollarını bulmaya çalışıyor.

refahın büyük bir kısmı sağlıkla ilgilidir. örneğin bağırsak sağlığı, zihinsel sağlıkla güçlü bir şekilde ilişkilidir. bu nedenle bağırsak sorunu yaşayan kişiler yaşam doyumunda sıkıntı yaşarlar. mutlu, sağlıklı ve başarılı olmak herkesin sahip olduğu hedeflerdir. bu hedeflere doğru ilerlemenin büyük bir kısmı, bu makalenin önceki bölümlerinde zaten bahsedilen birçok şeyi bir araya getirmektir. sağlıklı hayatlar mı yaşıyoruz? sürekli daha fazlasını öğrenmeye ve ufkumuzu genişletmeye mi çalışıyoruz? sevildiğimizi hissediyor muyuz ve etrafımız bize değer veren insanlarla mı dolu? miraslarımız ve bizi heyecanlandıran projeler üzerinde mi çalışıyoruz yoksa zamanımızı ve potansiyelimizi boşa mı harcıyoruz?

mutluluk, peşinden gidilmesi gereken bir şey değildir. mutluluğu ne kadar kovalarsak o kadar mutsuz oluruz. bu konuyla ilgili “duyguların dili” adlı harika bir kitap var. tüm duyguların eşit derecede önemli olduğunu ve her duygunun kendi benzersiz amacına hizmet ettiğini anlamamız bizim için önemlidir. örneğin öfke, sınırlar oluşturmamıza izin verir. üzüntü, enerjiyi serbest bırakmamızı sağlar. korku, tehlikede olduğumuzda bize haber verir. mutluluğun iyi yaşanmış bir hayatın yan ürünü olarak gelmesine izin vermeliyiz ve geldiğinde bir kuş gibi özgür olmasına izin vermeliyiz; canı istediğinde gelip gidecek.

memnuniyet, hedeflemek için çok daha iyi bir şeydir. mutlu olduğumuzda, sahip olduğumuz her şey için minnettarız. bununla birlikte, hala her gün biraz daha iyi olmaya çalışıyoruz. farkındalık da önemlidir. günümüzün aşırı uyarılma, anında tatmin ve sürekli karşılaştırma dünyasında, zamanımızın çoğunu ya gelecek hakkında stres atarak ya da geçmiş hakkında depresyonda olmak için harcamak bizim için kolaydır. geri adım atmak, şükretmek ve kendimize bugün hayatımızı iyileştirmek ve iyi alışkanlıklar oluşturmak için neler yapabileceğimizi sormak önemlidir.

son olarak, refahın her birimize özgü bir şey olduğunu anlamamız gerekir. beni motive eden ve mutlu eden şey, sizi motive eden ve mutlu edenden farklı olabilir. kendinin farkında olmak, kendimizi anlamak ve bizi neyin harekete geçirdiğini anlamak bizim sorumluluğumuzdur.

insan hayatı en iyi şekilde nasıl yaşar?

bazı ünlü düşünürlerin, felsefelerin, dinlerin ve düşünce okullarının bu konuda neler söylediğine bakalım.

stoacılık.

stoacılık, mö 3. yüzyılın başlarında atina'da citiumlu zeno tarafından kurulan bir felsefe okuludur. mantık sistemi ve doğal dünya hakkındaki görüşleri tarafından bilgilendirilen kişisel bir etik felsefesidir. öğretilerine göre, sosyal varlıklar olarak, anlam ve mutluluğa giden yol, kişinin zevk arzusu veya acı korkusu tarafından kontrol edilmesine izin vermeyerek, aklını kullanarak, kendini sunduğu gibi kabul ederek bulunur. dünyayı anlamak ve doğanın planında üzerine düşeni yapmak ve birlikte çalışarak ve başkalarına adil ve adil davranarak.

stoacılık, roma imparatorluğu döneminde birincil felsefeydi. stoacılıkla ilgili güzel olan şey, tarihteki tartışmasız en ünlü iki stoacının tamamen karşıt durumlardan ve sınıflardan gelmesidir; roma imparatoru marcus aurelius ve epictetus, köle olarak doğmuş bir adam. tamamen zıt yaşam durumlarına rağmen, hem marcus aurelius hem de epictetus, aynı stoacı erdemlerin tümü hakkında yazdı ve konuştu. son yıllarda, stoacılık yeniden canlandı. marcus aurelius'un “meditations” dergisi şu anda dünyanın en ünlü kitaplarından biri. ayrıca, ryan holiday gibi modern yazarların kitapları stoacılığı ana akım haline getirdi.

varoluşçuluk.

varoluşçuluk, insan varoluşu sorununu araştıran ve düşünen, hisseden, hareket eden bireyin yaşanmış deneyimine odaklanan bir felsefi araştırma biçimidir. varoluşçuların bakış açısına göre, bireyin çıkış noktası “varoluşsal kaygı”, görünüşte anlamsız veya saçma bir dünya karşısında bir korku, yönelim bozukluğu, kafa karışıklığı veya endişe duygusu olarak adlandırılmıştır. varoluşçu düşünürler sıklıkla insan varlığının anlamı, amacı ve değeri ile ilgili konuları araştırırlar.

fransız filozoflar jean-paul sartre ve albert camus ilk ve en önemli varoluşçulardan bazılarıydı.

sartre, varoluşçuluğun merkezi bir önermesinin, varoluşun özden önce geldiğini, yani bireylerin kendilerini var olarak şekillendirdiğini ve önyargılı kategoriler, bir “öz” aracılığıyla algılanamayacağı anlamına geldiğini savundu. bireylerin gerçek yaşamı, başkalarının onları tanımlamak için kullandığı keyfi olarak atfedilen bir öz yerine, onların “gerçek özü” olarak adlandırılabilecek şeyi oluşturan şeydir. insan, kendi bilinci aracılığıyla kendi değerlerini yaratır ve yaşamına bir anlam belirler.

epikürcülük.

epikürcülük, antik yunan filozofu epikuros'un öğretilerine dayanan mö 307 civarında kurulmuş bir felsefe sistemidir. epikuros, en büyük iyiliğin, dünyanın işleyişi ve sınırlayıcı arzular hakkında bilgi yoluyla, korkudan ve bedensel acının yokluğunda huzur ve özgürlük biçiminde mütevazı, sürdürülebilir bir zevk aramak olduğuna inanıyordu.

epicureanism, zevkin hayattaki en büyük iyi olduğunu savundu. bu nedenle, epikuros, kişinin yaşamı boyunca mümkün olan en büyük miktarda zevki elde edecek şekilde yaşamayı, ancak bu tür zevklere aşırı düşkünlüğün maruz kaldığı acılardan kaçınmak için bunu ılımlı bir şekilde yapmayı savundu. vurgu, fiziksel zevklerden ziyade zihnin zevklerine yerleştirildi. gereksiz ve özellikle yapay olarak üretilen arzular bastırılmalıydı.

nesnelcilik.

objektivizm, rus-amerikalı yazar ayn rand tarafından geliştirilen felsefi bir sistemdir. rand, objektivizmi ilk olarak kurgusunda, özellikle de the fountainhead (1943) ve atlas shrugged'da (1957) ve daha sonra kurgusal olmayan denemelerde ve kitaplarda dile getirdi. rand, objektivizmi “hayatının ahlaki amacı olarak kendi mutluluğu, en asil faaliyeti olarak üretken başarı ve tek mutlak olarak aklı olan, kahraman bir varlık olarak insan kavramı” olarak tanımladı.

yaklaşık bir yıl önce “the fountainhead” kitabının büyük bir bölümünü okumuştum ve çok beğenmiştim. aklıma takılan pasajlardan biri de bu.

“bir insanın -ya da herhangi bir canlı varlığın- pes ederek, kendi yüzüne tükürerek ve varoluşu lanetleyerek yola çıkmak doğasında yoktur; bu, hızı insandan erkeğe değişen bir yozlaşma sürecini gerektirir. bazıları ilk baskı dokunuşunda vazgeçer; bazıları satar; bazıları algılanamaz derecelerde koşar ve ateşlerini ne zaman ve nasıl kaybettiklerini asla bilmeden kaybederler. sonra bunların hepsi, onlara ısrarla olgunluğun kişinin aklını terk etmekten ibaret olduğunu söyleyen büyüklerinin uçsuz bucaksız bataklığında kaybolur; güvenlik, kişinin değerlerinden vazgeçmesi; pratiklik, benlik saygısını kaybetme. yine de birkaçı tutunur ve ateşe ihanet edilmeyeceğini bilerek, ona nasıl şekil, amaç ve gerçeklik kazandıracağını öğrenerek yoluna devam eder. ama gelecekleri ne olursa olsun, hayatlarının başlangıcında insanlar, insanın doğasına ve yaşamın potansiyeline dair asil bir vizyon ararlar.”

bu pasajı bu kadar çok sevmemin nedeni, anlam arzusunun ve gelişme ve büyüklük arzusunun kim olduğumuzun temel unsurları olduğu fikrini çok açık ve şiirsel terimlerle iletmesidir.

logoterapi.

logoterapi, nörolog ve psikiyatrist viktor frankl tarafından geliştirildi. güç veya zevkten ziyade, logoterapi, hayatta anlam bulma çabasının insanlarda birincil, en güçlü motive edici ve itici güç olduğu inancına dayanır. bu sisteme kısa bir giriş, frankl'ın en ünlü kitabı olan insanın anlam arayışı'nda verilmektedir; burada teorilerinin, holokost deneyiminden kurtulmasına nasıl yardımcı olduğunu ve bu deneyimin teorilerini nasıl daha da geliştirip güçlendirdiğini ana hatlarıyla anlatmaktadır.

frankl'a göre, “hayattaki bu anlamı üç farklı şekilde keşfedebiliriz: (1) bir eser yaratarak veya bir eylem yaparak; (2) bir şey deneyimleyerek veya biriyle karşılaşarak; ve (3) kaçınılmaz ıstıraba karşı takındığımız tutumla” ve “bir tek şey dışında bir insandan her şey alınabilir: insan özgürlüklerinin sonuncusu – herhangi bir verili koşul kümesinde kişinin tutumunu seçmesi”.

düşüncelerim.

görüldüğü gibi, birçok büyük düşünce ve felsefe okulu vardır. hemen hemen hepsinin ortak noktası, anlam arayışına verdikleri önemdir. anında tatmin, aşırı uyarılma, yanlış bilgilendirme, sansür, endişe ve korku tellallığıyla dolu bir dünyada yaşıyoruz. ayrıca, kısa vadeli zararlı zevkleri temel alan ve hazzı ertelemeyi ve anlamlı projeler ve faaliyetler sürdürmeyi zorlaştıran bir dünyada ve çevrede yaşıyoruz. yaşamımızın sorumluluğunu almak, kendimizi aşamalı olarak iyileştirmek, dünyayı iyileştirmek için çalışmak, yaşam sürecinin tadını çıkarmaya çalışmak, kendimizi sevmek ve kısa değil, anlamın peşinden gitmek bireyler olarak görevimizdir. terim zararlı zevk.

makalesinde daha önce belirtildiği gibi, cevaplayamadığımız birçok varoluşsal ve felsefi soru var. belki de bilimin ilerlemesiyle bir gün evrenin karmaşıklıklarını daha iyi anlayabileceğiz. ancak şimdilik, birey olarak neyi kontrol edebileceğimize odaklanmalı ve gelişimimize yardımcı olacak düşünme ve yaşama çerçeveleri oluşturmalıyız.

hayatın anlamının büyük bir bölümünün içgüdülerimize göre yaşamak olduğuna inanıyorum; sağlığımızı korumak, sevdiğimiz insanlarla çevrili olmak, mirasımız üzerinde çalışmak, bilgi edinmek, bilgimizi nesiller boyu aktarmak, üremek ve refahımıza büyük önem vermek. ancak, içgüdülerimiz tarafından zincirlenmediğimizi de anlamak önemlidir. her birimizin içinde bize düşünme ve yaratıcı olma yeteneği veren özel bir şey var. bu esnek olma, keşfetme, yeni şeyler deneme, büyük düşünürlerden ve filozoflardan öğrenme, rahatlık alanlarımızın dışına çıkma, risk alma, tahılın dışına çıkma, muhalif olma, yaratıcı olma, düşünme yeteneği. kutunun dışında olmak ve sürekli soru sormak ve çözüm bulmak bizi özel kılan şeydir.

viktor frankl'a dönersek, en sevdiğim alıntılardan biri şudur: “uyaran ve tepki arasında bir boşluk vardır. o boşlukta tepkimizi seçme gücümüz var. yanıtımızda büyümemiz ve özgürlüğümüz yatıyor.”

hayatın bir anlamı olduğunu ve bu anlamın her yerde bulunabileceğini bir kez daha vurgulamak istiyorum. bazen nihilizme düşmüş insanları görüyoruz. bir zamanlar nihilizme düşmüş biri olarak, belki deneyimlerime ve nihilizmin neden çekici olabileceğine biraz ışık tutabilirim.

nihilizm, tüm değerlerin temelsiz olduğu ve hiçbir şeyin bilinemeyeceği veya iletilemeyeceği inancıdır. genellikle aşırı karamsarlık ve varoluşu kınayan radikal bir şüphecilikle ilişkilendirilir.

nihilizme düşmemin nedeni, hayatımda zor bir dönemden geçiyor olmamdı. şehirleri ve okulları yeni değiştirmiştim ve tüm çocukluk arkadaşlarımı ve hayatımda değişmeyen neredeyse her şeyi geride bırakmıştım. bu genç bir gençken oldu ve hayatımın en kötü deneyimiydi. o zamanlar, duygularımı anlamakta ve sosyal kaygıyla çok mücadele ediyordum. sonunda durumumu kabullenmem ve inkardan kurtulmam aylar aldı. uzun bir süre kendimi durumumun iyi olduğuna ve her şeyin yoluna gireceğine ikna etmeye çalıştım. kaygı, depresyon ve daha birçok sorunla mücadele ettim.

bununla birlikte, hikaye mutlu bir sonla bitiyor; kapandım ve şimdi genel olarak mutlu ve motive olduğum bir hayat yaşıyorum. tüm bu hikayeyle anlatmak istediğim, bazen yaşam deneyimlerimizin bizi savunma mekanizması olarak hizmet eden felsefelere yönlendirdiğidir. nihilizm ve özgür iradenin olmadığı inancı kendime “hayat anlamsız ve durumum üzerinde hiçbir kontrolüm yok” dememe izin verdi. nihilizm bir kaçıştı. kullanmaya alışık olduğum gül rengi gözlükler artık koyu renk gözlüklere dönüşmüştü. dünyayı tamamen farklı bir mercekten görüyordum. hayatın bir anlamı olmadığını hissettiğimizde, bunun nedeni muhtemelen hayatımızda bir şeylerin çok yanlış gitmesidir.

tabii ki, bu her zaman böyle değildir. nihilizme inanan bir sürü nihilist var çünkü onun dünyayı anlamak için en mantıklı çerçeve olduğuna inanıyorlar. ancak, bu makalenin başında da bahsedildiği gibi, gerçeği aramanın ve hayatın anlamı gibi konuları incelemenin tek yolu mantık değildir; duygular ve içgüdüler bazen aynı derecede önemlidir. mantık takıntısı şüpheciliğe yol açar. david hume bunu “tümevarım problemi” ile göstermiştir. tümevarım sorunu, esasen evrendeki hiçbir şeyin kesin olarak kanıtlanamayacağını açıklar. tümevarım problemi, akıllara durgunluk veren kadar, yarın güneşin doğma ihtimalinin, güneşin yarın doğmama ihtimaline eşit olduğunu gösteriyor.

nihilizm doğal değildir çünkü dünyaya karamsar ve bozguncu bir mercekten bakar; bu, nasıl kablolu olduğumuza ve insan olarak kim olduğumuza karşıttır. hiçbir bebek nihilist olarak doğmaz. ayn rand'ın sözüne geri dönersek, “bir insanın – ne de herhangi bir canlı varlığın – işe pes ederek, kendi yüzüne tükürerek ve varoluşu lanetleyerek başlamak; bu, hızı insandan erkeğe değişen bir yozlaşma sürecini gerektirir.”

kapanışla, yaşam deneyimleriyle, yavaş yavaş iyileşme süreciyle, yasla nasıl başa çıkılacağına dair bilgilerle, yaşam ve varoluşa dair bilgilerle, bir nihilist olmaktan bugün olduğum kişiye, her zaman gerçekten sahip olduğum kişiye geçtim. olmuştur; bardağın dolu tarafından dünyaya bakan, dünyaya merakla, merakla ve sevgiyle bakan, anlama inanan, anlamın peşinden koşan, anlam dolu bir hayat yaşayan biri.

hayatın bir anlamı olduğu ve anlam arayışının doğal olduğu ve kim olduğumuzun temel bir parçası olduğu konusundaki görüşümü daha da vurgulamak için bilime bakalım. psikolog jordan peterson, çevrimiçi derslerinin çoğunda yönlendirme refleksinden bahsediyor. beynimizin dünyanın çok karmaşık bir iç modelini ürettiğini ve duyularımızın dış dünyanın bir modelini ürettiğini açıklıyor. hipokampus, bu iki modeli eşleşip eşleşmediğini görmek için izler ve eşleşmezlerse bir uyumsuzluk sinyali oluşturulur; yönlendirme refleksi.

yönlendirme refleksi, bir organizmanın çevresindeki bir değişikliğe, bu değişiklik irkilme refleksini ortaya çıkaracak kadar ani olmadığında, anında tepkisidir. yönlendirme refleksi, yeni veya önemli uyaranlara bir tepkidir.

yönlendirme refleksi esasen bizim için bir anlam pusulası işlevi görür; yaşam boyunca bize rehberlik eden bir araçtır. bu, sahip olduğumuz en derin içgüdülerden biridir. bu noktayı ifade etmenin en iyi yolu, en sevdiğim yazar ve girişimcilerden biri olan mj demarco'dan alıntı yapmaktır:

“ruhunuz, sessiz veya minimum dikkat dağınıklığı ile karşılaştığında arzularını veya hoşnutsuzluğunu yankılayacaktır; örneğin, uyumak, duş almak veya bir masaj sırasında. ruhunuzun sesine nasıl tepki veriyorsunuz? reddedildi mi? yoksayıldı mı? anlamsız çalışmanın yoğun talebiyle şaşkına mı döndünüz? bir televizyon dikkatinizi dağıttı mı? onur mu?”

zaman kaybettiğimizde ve anlamı olmayan, doğal olmayan ve büyümeye karşıt davranış ve faaliyetlere kapıldığımızda, yönlendirme refleksimiz bize haber verecektir. sesimize kulak vermek, yaptığımız hataları kabul etmek ve doğru yönde adımlar atmak bizim sorumluluğumuzdur. hayat anlamla doludur. gözlerimizi açmalı ve bu anlamı kucaklamalıyız. anlam, kim olduğumuzun temel bir parçasıdır ve bu makalede açıklanan ve analiz edilen içgüdü ve amaçlara göre yaşamalıyız. ayrıca felsefeleri ve fikirleri körü körüne ve dogmatik olarak takip etmemeli, hayat yolculuğunun ve anlam yolculuğunun her birimize özgü olduğunu anlamalıyız.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"hayatın anlamı" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim