81.
müzik hayatı boyunca sadece 2 albüm çıkaran, bazı şarkılara eşlik ettiği gitar sololarının sayesinde tanınan ve iz bırakan, intihar sonucu yaşamını yitirmiş olan rock müzisyeni.
devamını gör...
82.
en sevdiğim şarkısı: 'halıya pislemem artık aranızdaaa' olan müzisyen.
şaka bir yana iyi ki var olmuş hassas kalpli ve yetenekli adam.
şaka bir yana iyi ki var olmuş hassas kalpli ve yetenekli adam.
devamını gör...
83.
senin gibisi yok.
devamını gör...
84.
devamını gör...
85.
dedi ve gitti.
devamını gör...
86.
kimlerin kimlerin ekmek yediği müzik piyasasında tutunamamış gerçek müzisyen.
ayrıca gelmiş geçmiş en samimi şarkıcı. yaşamak istemem artık aranızda
ayrıca gelmiş geçmiş en samimi şarkıcı. yaşamak istemem artık aranızda
devamını gör...
87.
hiç beklemiyorken yavuz abi'nin adını görmek çok mutlu etti. taşıdığı ruhun güzelliği sesine yansımış, haklı isyanı ve tepkileri bazı şarkı sözlerinde hayat bulmuş. müzikal yeteneği bu dünyayı aşmış bir gitarist. ben ve benim gibi nice insana daha gençlik yaşlarında 'vay be bizim topraklarda da böyle müzikler yapılabiliyormuş' dedirten yegane insan. hayran olmamak elde değil. hazır sonbahar havalarına yavaş yavaş geçiş yaparken bu hüzünlü güzel şarkısıyla anmak istedim..
devamını gör...
88.
türkiye'nin kurt cobain'i idi.. hcö tarafından habire tacize uğramıştır ki bu da hcö ile uğraşma sebeplerimizden olmuştu.
devamını gör...
89.
parçaları en çok dave mustaine'e yakışan müzisyen. link
devamını gör...
90.
bu toprakların görmüş olduğu en büyük müzisyenlerden biri, huzur içinde uyusun dayanamadı bu dünyanın düzenine, geride olağanüstü bir sanat bıraktı.
devamını gör...
91.
srv nin türkiye şubesi...
devamını gör...
92.
devamını gör...
93.
2001 yılında, tam da bugün, 77 model peugeot'sundan indikten sonra boğaz köprüsünden kendisini bırakarak hayatına kıydı. en büyük endişesi kariyeriydi. haklıydı da, ismi yavuz değil joseph olsaydı şu an bambaşka bir kariyerden söz ediyor olurduk.
seni çok özledik be ustam fakat sen hep haklıydın, ben de yaşamak istemiyorum artık bu doymak bilmez maymunların arasında...
seni çok özledik be ustam fakat sen hep haklıydın, ben de yaşamak istemiyorum artık bu doymak bilmez maymunların arasında...
devamını gör...
94.
25 eylül (acoustic versions) albümü çıkmış iki gün önce. tam da doğum gününde.
hayatın boktan debdebesinde, hayatımıza girmiş boktan teknolojiye hatırlatma eklememe rağmen, ota boka bulanmaktan görmediğimi fark ettim.
aldım mesajı...
eyvallah yavuz!
bu herif new orleans veya ne bileyim ulan chicago'da doğsaydı ne olurdu diye düşünüyorum yorulmuş sesini dinlerken.
potansiyeli gökyüzü seviyesinde olup hep yanlış kanala ittirilen bu güzel ülkenin öğüttüğü kaçıncı hassas ruh bu diye düşünüyorum gitardan döktüğü blues esintilerini dinlerken.
bir bütünün parçaları mı olmuşuz diye soruyorum yavuz'a şarkıların sözlerini dinlerken.
tam çalmaya başlamışken bıraktığım klasik gitarım ile gene çalmaya başlayıp bıraktığım uzun sap bağlamam geliyor aklıma. şimdiki sahipleri iyi bakıyor mudur onlara?
bir de o zippo sesi çok uzun zaman önce bıraktığım sigarayı çağırıyor sanki...
çok eski bir arkadaştan haber almış gibi buruk bir huzur var.
aldım mesajı yavuz...
eyvallah...
hayatın boktan debdebesinde, hayatımıza girmiş boktan teknolojiye hatırlatma eklememe rağmen, ota boka bulanmaktan görmediğimi fark ettim.
aldım mesajı...
eyvallah yavuz!
bu herif new orleans veya ne bileyim ulan chicago'da doğsaydı ne olurdu diye düşünüyorum yorulmuş sesini dinlerken.
potansiyeli gökyüzü seviyesinde olup hep yanlış kanala ittirilen bu güzel ülkenin öğüttüğü kaçıncı hassas ruh bu diye düşünüyorum gitardan döktüğü blues esintilerini dinlerken.
bir bütünün parçaları mı olmuşuz diye soruyorum yavuz'a şarkıların sözlerini dinlerken.
tam çalmaya başlamışken bıraktığım klasik gitarım ile gene çalmaya başlayıp bıraktığım uzun sap bağlamam geliyor aklıma. şimdiki sahipleri iyi bakıyor mudur onlara?
bir de o zippo sesi çok uzun zaman önce bıraktığım sigarayı çağırıyor sanki...
çok eski bir arkadaştan haber almış gibi buruk bir huzur var.
aldım mesajı yavuz...
eyvallah...
devamını gör...
95.
ben de yaşamak istemiyorum aralarında yavuz abi.
devamını gör...
96.
adını duyduğunda, bir stratocaster’ın telleriyle konuşan o derin, hüzünlü ama bir o kadar da isyankar ses geliyor insanın aklına. sanki gitarı eline aldığında, anadolu’nun tozlu yollarından, istanbul’un boğucu gecelerine kadar taşıdığı bütün yalnızlığı, acıyı ve o tarifsiz özgürlük arzusunu notalara döküyormuş gibi.
türk rock ve blues’unun “altın çocuğu”ydu o. 31 yıllık ömrüne sığdırdığı iki albümle, binlerce hayranın kalbine kazınan bir efsane. ama hikâyesi sadece notalardan ibaret değil. hayatı, müziğiyle o kadar iç içe geçmişti ki, dinlerken bazen şarkılarını değil, kendi ruhunun yankısını duyuyordun.

1970’in 25 eylül’ünde samsun’da doğdu yavuz hilmi çetin. babası erdal çetin gazeteciydi; o yüzden çocukluğu türkiye’nin dört bir yanında, bavul hazır, yeni şehirler, yeni yüzler arasında geçti. sert bir adamdı babası, yavuz’la araları hiç ısınmadı. annesini çok küçükken kaybetti; o kayıp, küçücük bir çocuğun omuzlarına ağır bir yalnızlık yükledi. belki de bu yüzden müziğe sığındı ilk anda. on yaşında cura ile tanıştı, sonra bağlama. ama asıl yangın 15’inde akustik gitarla, 17’sinde elektro gitarla başladı. o tellere dokunduğu an, sanki yıllardır aradığı dili bulmuştu. blues’un o mavi hüznü, rock’ın asi enerjisiyle karışınca, yavuz’un içindeki fırtına da şekil buldu.

istanbul’a taşındığında her şey hızlandı. haydarpaşa lisesi’nde okurken okul arkadaşı ercan saatçi’yle “i will cry”i yaptı, hey dergisinin yarışmasını kazandı. marmara üniversitesi müzik bölümü’ne girdi ama okul bitmek bilmedi; çünkü gitarı elinden düşmüyordu.


labirent grubuyla yıldız teknik’teki yarışmalarda ödüller topladı. sonra asıl dönüm noktası: 1991’de batu mutlugil, kerim çaplı ve zafer şanlı’yla kurdukları blue blues band.

70’lerin klasik blues ve rock parçalarını çalan bu efsane grup, istanbul’un o dönemki rock barlarında kemancı’dan shaft’a geceleri aydınlatıyordu. yavuz orada sadece gitar çalmıyor, ruhunu da ortaya koyuyordu. talkbox’ı türkiye’de ilk kullanan gitarist olarak göksel’in “sabır”ında iz bıraktı, mfö’yle turnelere çıktı, teoman’dan kıraç’a kadar birçok ismin albümünde parmak izi oldu. ama o, kendi sesini arıyordu.
1997’de ilk solo albümü “ilk...” çıktı. adı gibi sade, içten ve ilk kez tam anlamıyla “yavuz”du. blues rock damarlı, yer yer psychedelic dokunuşlar taşıyan bir albümdü. “erkeğin olmak istiyorum”daki o yalın aşk itirafı, “dünya”daki erkan oğur’la kucaklaşan perdesiz gitar ve slide soloları... dinlerken hissediyordun; bu adam notaları değil, duyguları çalıyordu. gitarı ağlıyordu bazen, bazen de coşkuyla haykırıyordu. anadolu’nun geleneksel ezgilerini batı blues’una ustaca harmanlamıştı; jimi hendrix ve stevie ray vaughan’dan beslenmişti ama kopya değildi, kendi damgası vardı. o albümle “virtüöz” unvanını hak etti; stratocaster’ı memleket dahil en iyi kullananlardan biriydi. ama asıl derinlik, ikinci albümde patladı.
“satılık”... 2001’de, ölümünden üç ay sonra çıktı. adı bile yeterdi aslında; sanki kendi ruhunu, acısını, kırılganlığını satışa çıkarmıştı. kayıtlar bittiğinde ekonomik kriz yüzünden yayın ertelendi, plak şirketi “mart’ta çıkar” dedi, sonra erteledi. yavuz o gecikmeye dayanamadı. bipolar bozuklukla boğuşuyordu zaten; hastaneler, ilaçlar, o derin dalgınlıklar...
evliliği bitmişti, oğlu yavuzcan’la bağları güçlüydü ama içindeki fırtına durmuyordu.


albümde her şey daha çıplaktı. “yaşamak istemem”deki o vurucu nakarat “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider / her şey nasıl başladıysa öyle biter”, “benimle uçmak ister misin?”teki davetkâr yalnızlık, “her şey biter”deki kabulleniş... soloları dinlerken yerin ayağının altından kaydığını hissediyorsun; sanki gitar telleriyle bağırıyor “ben buradayım ama bu dünya bana dar”. blues’un klasik formunu türkçeyle buluşturmuş, sözleri sade ama kemiklere işleyen bir dille aktarmıştı. teknik ustalıkla duygusal samimiyetin mükemmel dengesiydi. dinlerken ağlatır, düşündürür, öfkelendirir ve en sonunda bir tuhaf huzur verirdi.

15 ağustos 2001’de, 31 yaşındayken boğaziçi köprüsü’nden atladı. arabası köprüde bulundu; içinde ruhsatı, ehliyeti, biraz para, ilaçlar ve yedi anahtar... not yoktu. hayranları sahneye çıkmasını beklerken haber geldi. müzik camiası yasa boğuldu. teoman’dan batu mutlugil’e, akın eldes’ten nejat yavaşoğulları’na kadar herkes “o okyanusun öbür tarafını buraya getirdi” dedi.
gerçekten de öyleydi; türkiye’de blues’u bu kadar derin, bu kadar samimi yapan nadir isimlerden biriydi. ölümünden sonra “blue” belgeseli çekildi, festivaller düzenlendi, oğlu yavuzcan gitarı eline alıp mirası taşıdı.
bugün hâlâ “satılık” dinlendiğinde, mezar taşında o şarkının sözleri yazıyormuş gibi hissediyorsun: “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider...”

yavuz çetin’in müziği, sadece dinlemek değil; hissetmekti. gitar soloları teknik bir gösteri değildi; hayatın acısını, aşkın çaresizliğini, varoluşun ağırlığını anlatan birer ağıttı. blues’u anadolu toprağına ekti, rock’ın asi ruhunu türkçe sözlerle harmanladı. kısa ömrüne rağmen bıraktığı iz o kadar derin ki, hâlâ yeni nesil gitaristleri etkiliyor. belki de en güzel yanı, kusursuz bir kahraman olmamasıydı. kırılgandı, yalnızdı, bazen dünyayı taşıyamadı. ama tam da bu yüzden müziği bu kadar gerçek, bu kadar insandı.
eğer bir akşamüstü stratocaster’ını alıp “yaşamak istemem”i ya da “benimle uçmak ister misin?”i dinlersen, o an anlarsın: yavuz çetin gitmedi. o tellerde, o sololarda, o yalın ama yürek yakan sözlerde hâlâ yaşıyor. ve her dinleyişte, “her şey nasıl başladıysa öyle biter” der gibi, bize kendi yolumuzu hatırlatıyor. ama bitmeden önce, o müziğin tadını çıkarmayı, o hüznü kucaklamayı da öğretiyor. altın çocuk gitti ama blues’u burada, içimizde kaldı. sonsuza kadar.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
türk rock ve blues’unun “altın çocuğu”ydu o. 31 yıllık ömrüne sığdırdığı iki albümle, binlerce hayranın kalbine kazınan bir efsane. ama hikâyesi sadece notalardan ibaret değil. hayatı, müziğiyle o kadar iç içe geçmişti ki, dinlerken bazen şarkılarını değil, kendi ruhunun yankısını duyuyordun.

1970’in 25 eylül’ünde samsun’da doğdu yavuz hilmi çetin. babası erdal çetin gazeteciydi; o yüzden çocukluğu türkiye’nin dört bir yanında, bavul hazır, yeni şehirler, yeni yüzler arasında geçti. sert bir adamdı babası, yavuz’la araları hiç ısınmadı. annesini çok küçükken kaybetti; o kayıp, küçücük bir çocuğun omuzlarına ağır bir yalnızlık yükledi. belki de bu yüzden müziğe sığındı ilk anda. on yaşında cura ile tanıştı, sonra bağlama. ama asıl yangın 15’inde akustik gitarla, 17’sinde elektro gitarla başladı. o tellere dokunduğu an, sanki yıllardır aradığı dili bulmuştu. blues’un o mavi hüznü, rock’ın asi enerjisiyle karışınca, yavuz’un içindeki fırtına da şekil buldu.

istanbul’a taşındığında her şey hızlandı. haydarpaşa lisesi’nde okurken okul arkadaşı ercan saatçi’yle “i will cry”i yaptı, hey dergisinin yarışmasını kazandı. marmara üniversitesi müzik bölümü’ne girdi ama okul bitmek bilmedi; çünkü gitarı elinden düşmüyordu.


labirent grubuyla yıldız teknik’teki yarışmalarda ödüller topladı. sonra asıl dönüm noktası: 1991’de batu mutlugil, kerim çaplı ve zafer şanlı’yla kurdukları blue blues band.


70’lerin klasik blues ve rock parçalarını çalan bu efsane grup, istanbul’un o dönemki rock barlarında kemancı’dan shaft’a geceleri aydınlatıyordu. yavuz orada sadece gitar çalmıyor, ruhunu da ortaya koyuyordu. talkbox’ı türkiye’de ilk kullanan gitarist olarak göksel’in “sabır”ında iz bıraktı, mfö’yle turnelere çıktı, teoman’dan kıraç’a kadar birçok ismin albümünde parmak izi oldu. ama o, kendi sesini arıyordu.
1997’de ilk solo albümü “ilk...” çıktı. adı gibi sade, içten ve ilk kez tam anlamıyla “yavuz”du. blues rock damarlı, yer yer psychedelic dokunuşlar taşıyan bir albümdü. “erkeğin olmak istiyorum”daki o yalın aşk itirafı, “dünya”daki erkan oğur’la kucaklaşan perdesiz gitar ve slide soloları... dinlerken hissediyordun; bu adam notaları değil, duyguları çalıyordu. gitarı ağlıyordu bazen, bazen de coşkuyla haykırıyordu. anadolu’nun geleneksel ezgilerini batı blues’una ustaca harmanlamıştı; jimi hendrix ve stevie ray vaughan’dan beslenmişti ama kopya değildi, kendi damgası vardı. o albümle “virtüöz” unvanını hak etti; stratocaster’ı memleket dahil en iyi kullananlardan biriydi. ama asıl derinlik, ikinci albümde patladı.
“satılık”... 2001’de, ölümünden üç ay sonra çıktı. adı bile yeterdi aslında; sanki kendi ruhunu, acısını, kırılganlığını satışa çıkarmıştı. kayıtlar bittiğinde ekonomik kriz yüzünden yayın ertelendi, plak şirketi “mart’ta çıkar” dedi, sonra erteledi. yavuz o gecikmeye dayanamadı. bipolar bozuklukla boğuşuyordu zaten; hastaneler, ilaçlar, o derin dalgınlıklar...
evliliği bitmişti, oğlu yavuzcan’la bağları güçlüydü ama içindeki fırtına durmuyordu.


albümde her şey daha çıplaktı. “yaşamak istemem”deki o vurucu nakarat “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider / her şey nasıl başladıysa öyle biter”, “benimle uçmak ister misin?”teki davetkâr yalnızlık, “her şey biter”deki kabulleniş... soloları dinlerken yerin ayağının altından kaydığını hissediyorsun; sanki gitar telleriyle bağırıyor “ben buradayım ama bu dünya bana dar”. blues’un klasik formunu türkçeyle buluşturmuş, sözleri sade ama kemiklere işleyen bir dille aktarmıştı. teknik ustalıkla duygusal samimiyetin mükemmel dengesiydi. dinlerken ağlatır, düşündürür, öfkelendirir ve en sonunda bir tuhaf huzur verirdi.

15 ağustos 2001’de, 31 yaşındayken boğaziçi köprüsü’nden atladı. arabası köprüde bulundu; içinde ruhsatı, ehliyeti, biraz para, ilaçlar ve yedi anahtar... not yoktu. hayranları sahneye çıkmasını beklerken haber geldi. müzik camiası yasa boğuldu. teoman’dan batu mutlugil’e, akın eldes’ten nejat yavaşoğulları’na kadar herkes “o okyanusun öbür tarafını buraya getirdi” dedi.
gerçekten de öyleydi; türkiye’de blues’u bu kadar derin, bu kadar samimi yapan nadir isimlerden biriydi. ölümünden sonra “blue” belgeseli çekildi, festivaller düzenlendi, oğlu yavuzcan gitarı eline alıp mirası taşıdı.

bugün hâlâ “satılık” dinlendiğinde, mezar taşında o şarkının sözleri yazıyormuş gibi hissediyorsun: “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider...”

yavuz çetin’in müziği, sadece dinlemek değil; hissetmekti. gitar soloları teknik bir gösteri değildi; hayatın acısını, aşkın çaresizliğini, varoluşun ağırlığını anlatan birer ağıttı. blues’u anadolu toprağına ekti, rock’ın asi ruhunu türkçe sözlerle harmanladı. kısa ömrüne rağmen bıraktığı iz o kadar derin ki, hâlâ yeni nesil gitaristleri etkiliyor. belki de en güzel yanı, kusursuz bir kahraman olmamasıydı. kırılgandı, yalnızdı, bazen dünyayı taşıyamadı. ama tam da bu yüzden müziği bu kadar gerçek, bu kadar insandı.
eğer bir akşamüstü stratocaster’ını alıp “yaşamak istemem”i ya da “benimle uçmak ister misin?”i dinlersen, o an anlarsın: yavuz çetin gitmedi. o tellerde, o sololarda, o yalın ama yürek yakan sözlerde hâlâ yaşıyor. ve her dinleyişte, “her şey nasıl başladıysa öyle biter” der gibi, bize kendi yolumuzu hatırlatıyor. ama bitmeden önce, o müziğin tadını çıkarmayı, o hüznü kucaklamayı da öğretiyor. altın çocuk gitti ama blues’u burada, içimizde kaldı. sonsuza kadar.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...
97.
benimle uçmak ister misin?
ed:
ed:
devamını gör...
98.
anksiyetesinin ve depresyonunun sebebi yaptığı müziğin değer görmemesiymiş. arkadaşları bu yönde ifade vermişler hep.
eğer doğruysa bazı şeylere fazla anlam yüklemiş sanki. intihara gerek yoktu bence.
eğer doğruysa bazı şeylere fazla anlam yüklemiş sanki. intihara gerek yoktu bence.
devamını gör...
99.
bugün yadettiydim rahmetliyi
devamını gör...
100.
batu mutlugil, abd'de doğsa dünya starı olurdu demiştir arkadaşı yavuz çetin için.
devamını gör...