trainspotting
irvine welsh'in aynı adlı romanından uyarlanan danny boyle'ın yönettiği 1996 yapımı film. filmin ismi bir hobiden gelir. trainspotting, grup halinde ya da tek başına tren takibi ya da tren izleme etkinliği anlamına gelir. bu filmde ise tren durmadan ilerleyen zamanı, hayatı sembolize etmektedir. karakterler ise bu hayata katılım göstermeyen, eyleme geçmeyen izleyicilerdir. hayat karakterlerin gözleri önünde bir tren misali akıp gitmektedir. karakterler eylemsizliklerine devam mı edecektir yoksa trene binmeyi seçerek (choose life!) toplumda kaybolacaklar mıdır?
devamını gör...
tık tık tık
kadın seviyordu, adam gidiyordu. belki de daha önce gitmişti adam. bilemiyordu. hayal kırıklıkları ile bakıyordu adamın gidişine, arkasından, biçare. düşündü kadın, tüm geçmişi, güzel zamanları hani.
bu adam da seviyordu onu, hatırladı, biraz daha kahroldu. adam; şiirler, hikayeler yazıyordu kadına. kulağına fısıldıyordu sevgisini, koynunda uyutuyordu kadını. deliler gibi seviştikten sonra terli, ıslak ve sıcak vücutlarıyla sonsuz huzurun kollarında uyuyorlardı birlikte. adam saçlarını okşuyordu kadının, küçük bir çocuğa anlatır gibi masallar anlatıyordu ona. kadın ise adamın sesine büyülenmiş bir şekilde dinliyor, içindeki direnme içgüdüsüne rağmen uyuya kalıyordu çaresizce. göz kapaklarının ihanetine uğruyordu kadın. adam ise şöyle fısıldıyordu kadının ruhuna " sen istesen bile bırakamam ki ben seni". kadın inanıyordu adama, inanmak istiyordu belki de.
kadın; sabah adam uyanmadan, dudaklarının arasına sızıp büyülü öpücüğünü kondurarak, gün doğmadan ayrılıyordu adamın yanından. adam biliyordu kendisi uyurken kadının gideceğini ama aynı zamanda biçare bir şekilde geri döneceğini. hep öyle olmuyor muydu zaten? kadın gelir, gözlerinin içine bakardı adamın, hiçbir söz söylemeden. çünkü ikisi de biliyorlardı ki kelimeler anlatamayacak bazı şeyleri. kadın gözleri ile dokunurdu adamın ruhuna, adam irkilirdi bir anda. sonra geçerlerdi mutfağa. bir şarkı açardı adam. ardından kahve yapan kadını büyülenmiş gibi izlerdi. arkada bir bahar esintisi tabii. camlar açık, perdeler ucuşuyor, yürekleri gibi. kadın kahve pişerken kendine büyülenmiş gibi bakan adama bakıyor, gülümsüyor. adam bu güzel gülüşte takılı kalıyor...
her akşam başka bir şarkı eşlik ediyor bu kadın ve adama. kadın sade olan kahveleri alıp balkondaki masaya, adamın karşısına oturuyor. şarkı mutfaktan bir bahar esintisi ile duyuluyor. o küçük rüzgar esameleri ulaştırıyor sanki notaları kalplerine. kadın ellerini çenesinin altına koymuş, kocaman bir gülümseme ile dinliyor adamı. adam, her zamanki gibi güzel hikayeler, anılar anlatıyor kadına. kadın üşüyor biraz ama soğuktan değil, karşısındaki adama olan uzaklığından.
adam anlıyor bunu, yanına gidiyor kadının. tutuyor elinden, içeriye sürüklüyor kadını. kadın, neden diye sormadan, neler olacağını bilerek gidiyor adamın ardından. gecenin ilerleyen saatlerinde, karanlık odada sonsuz oluyor bu iki yarım insan. o zaman anlıyor kadın; iki yarım insan birleşirse eğer, sonsuz bir ruh edermiş aslında.
sonra karanlıkta küçük bir kıvılcım beliriyor. kadının yüzü aydınlanıyor az da olsa. ardından yaktığı sigaranın zehirli dumanını hissediyor ciğerlerinde, belirli belirsiz gülümsüyor buna. adam görüyor bu gülümsemeyi. ay'ın tutulduğu gibi bir kez daha tutuluyor kadına...
ama içten içe o zehire lanetler okuyor. keşke diyor, keşke içmese şu zıkkımı. kadın sigarasını bitirince adamı göğsüne yatırıyor. gecenin karanlığında, ay'ın yalnız ışığıyla kadın adamın yüzünü ezberlemek istercesine gezdiriyor elini yüzünde. sakalları ile oynuyor adamın. gözlerinin üzerinden, her bir kirpik tanesini bile hatırlamak için gezdiriyor elini, sanki bir şeyleri biliyormuş gibi. adam, kadının göğüslerinden gelen koku ile yüzündeki yumuşak ellerin güzelliği ile sakinleşiyor. huzuru tadıyor adam*. daha sonra kadın adamın alnına küçük bir öpücük konduruyor. adam alıyor mesajı."uyumak istiyorum, bana masal anlatır mısın?" anlamına geliyor bu küçük ama anlamlı öpücük. adam kadını yatırıyor göğsüne. kulağına masallar fısıldıyor. daha iki dakika geçmeden anlıyor kadının uyduğunu. ve kulağına fısıldıyor o cümleyi, sigaradan bile zehirli olduğunu bilmeden. "bırakmam seni, sen istesen bile". adam sabah bu kadının gideceğini bilmenin hüznü ve akşam geri geleceğini bilmenin rahatlığı ile dalıyor uykuya. yarın yapacağı şeylerden habersiz...
kısa bir süre sonra uyanıyor kadın. sakin bir şekilde çıkıyor sevdiği adamın koynundan. çıplak bedeninin üzerine geçirmeye başlıyor kıyafetlerini birer birer. çünkü gitmek zorunda, yok başka çaresi. adamın yüzünü en net görebileceği yere oturuyor kadın. ardından küçük bir kıvılcım ve sigaranın dumanı görülüyor yüzünde. pür dikkat, sanki her gece yapmıyormuş gibi inceliyor adamın yüzünü,
hafızasına kazımak ister gibi, sanki bir şeyleri hissetmiş gibi... daha sigarası bitmeden kalkıyor soğuk zeminden. adamın dudaklarına eğiliyor yavaşça, son bir kez tatmak istercesine öpüyor dudaklarını. sessiz adımlarla geçiyor koridordan. eskimiş ayakkabılarını geçiriyor ayağına. kadından geriye, güzel bir adam ve içtiği sigaranın dumanı kalıyor o evde.
ertesi gece başlıyor kabus. kadın gece geliyor yine. tıklatıyor kapıyı tam üç kere. tık tık tık . bu ben geldim sevgilim demek onların dilinde. bekliyor bir müddet fakat nafile. açmıyor adam kapıyı. kadın anlıyor bir şeyler olduğunu. kafasını yavaşça yere eğiyor. yerde bir kağıt. üzerinde anlamsız birkaç kelime. "bir şekilde yapmam gerekiyordu bunu" yazıyor kağıtta. "senin iyiliğin için zor da olsa yapmam gerekiyordu".
kadın içinden okkalı bir küfür savuruyor bunun üzerine. ne yapmıştı bu adam? ardından koşarak sokağa çıkıyor kadın. etraf zifiri karanlık, göremiyor hiçbir şeyi. oysa adam hep bu şehrin griliginden yakınırdı kadına. şimdi o grilik de kalmamıştı ortada. bir umut önce sağına döndü ardından soluna. bir şey gördü ileride, bir silüet. anladı o adam olduğunu. fakat gidemiyordu adamın yanına. hıçkırıkları ve göz yaşları boğuyordu kadını, oysa bilmezdi bile ağlamayı. koşmak istiyordu kadın, koşup gitme demek istiyordu adama. ama bir şey tutuyordu kadını, gidemiyordu adamın yanına. ve son kez baktı hayal kırıklıklarıyla.
ardından kolunda bir acı hissetti kadın. ne oluyordu böyle? ardından bir sakinlik çöktü üzerine. adamın ona masal anlattığı gecelerde olduğu gibi yenildi göz kapaklarına. ardından hemşire çıktı ve kapattı kapıyı, kadını uykuya bırakarak. belki de sonsuza kadar...
bu adam da seviyordu onu, hatırladı, biraz daha kahroldu. adam; şiirler, hikayeler yazıyordu kadına. kulağına fısıldıyordu sevgisini, koynunda uyutuyordu kadını. deliler gibi seviştikten sonra terli, ıslak ve sıcak vücutlarıyla sonsuz huzurun kollarında uyuyorlardı birlikte. adam saçlarını okşuyordu kadının, küçük bir çocuğa anlatır gibi masallar anlatıyordu ona. kadın ise adamın sesine büyülenmiş bir şekilde dinliyor, içindeki direnme içgüdüsüne rağmen uyuya kalıyordu çaresizce. göz kapaklarının ihanetine uğruyordu kadın. adam ise şöyle fısıldıyordu kadının ruhuna " sen istesen bile bırakamam ki ben seni". kadın inanıyordu adama, inanmak istiyordu belki de.
kadın; sabah adam uyanmadan, dudaklarının arasına sızıp büyülü öpücüğünü kondurarak, gün doğmadan ayrılıyordu adamın yanından. adam biliyordu kendisi uyurken kadının gideceğini ama aynı zamanda biçare bir şekilde geri döneceğini. hep öyle olmuyor muydu zaten? kadın gelir, gözlerinin içine bakardı adamın, hiçbir söz söylemeden. çünkü ikisi de biliyorlardı ki kelimeler anlatamayacak bazı şeyleri. kadın gözleri ile dokunurdu adamın ruhuna, adam irkilirdi bir anda. sonra geçerlerdi mutfağa. bir şarkı açardı adam. ardından kahve yapan kadını büyülenmiş gibi izlerdi. arkada bir bahar esintisi tabii. camlar açık, perdeler ucuşuyor, yürekleri gibi. kadın kahve pişerken kendine büyülenmiş gibi bakan adama bakıyor, gülümsüyor. adam bu güzel gülüşte takılı kalıyor...
her akşam başka bir şarkı eşlik ediyor bu kadın ve adama. kadın sade olan kahveleri alıp balkondaki masaya, adamın karşısına oturuyor. şarkı mutfaktan bir bahar esintisi ile duyuluyor. o küçük rüzgar esameleri ulaştırıyor sanki notaları kalplerine. kadın ellerini çenesinin altına koymuş, kocaman bir gülümseme ile dinliyor adamı. adam, her zamanki gibi güzel hikayeler, anılar anlatıyor kadına. kadın üşüyor biraz ama soğuktan değil, karşısındaki adama olan uzaklığından.
adam anlıyor bunu, yanına gidiyor kadının. tutuyor elinden, içeriye sürüklüyor kadını. kadın, neden diye sormadan, neler olacağını bilerek gidiyor adamın ardından. gecenin ilerleyen saatlerinde, karanlık odada sonsuz oluyor bu iki yarım insan. o zaman anlıyor kadın; iki yarım insan birleşirse eğer, sonsuz bir ruh edermiş aslında.
sonra karanlıkta küçük bir kıvılcım beliriyor. kadının yüzü aydınlanıyor az da olsa. ardından yaktığı sigaranın zehirli dumanını hissediyor ciğerlerinde, belirli belirsiz gülümsüyor buna. adam görüyor bu gülümsemeyi. ay'ın tutulduğu gibi bir kez daha tutuluyor kadına...
ama içten içe o zehire lanetler okuyor. keşke diyor, keşke içmese şu zıkkımı. kadın sigarasını bitirince adamı göğsüne yatırıyor. gecenin karanlığında, ay'ın yalnız ışığıyla kadın adamın yüzünü ezberlemek istercesine gezdiriyor elini yüzünde. sakalları ile oynuyor adamın. gözlerinin üzerinden, her bir kirpik tanesini bile hatırlamak için gezdiriyor elini, sanki bir şeyleri biliyormuş gibi. adam, kadının göğüslerinden gelen koku ile yüzündeki yumuşak ellerin güzelliği ile sakinleşiyor. huzuru tadıyor adam*. daha sonra kadın adamın alnına küçük bir öpücük konduruyor. adam alıyor mesajı."uyumak istiyorum, bana masal anlatır mısın?" anlamına geliyor bu küçük ama anlamlı öpücük. adam kadını yatırıyor göğsüne. kulağına masallar fısıldıyor. daha iki dakika geçmeden anlıyor kadının uyduğunu. ve kulağına fısıldıyor o cümleyi, sigaradan bile zehirli olduğunu bilmeden. "bırakmam seni, sen istesen bile". adam sabah bu kadının gideceğini bilmenin hüznü ve akşam geri geleceğini bilmenin rahatlığı ile dalıyor uykuya. yarın yapacağı şeylerden habersiz...
kısa bir süre sonra uyanıyor kadın. sakin bir şekilde çıkıyor sevdiği adamın koynundan. çıplak bedeninin üzerine geçirmeye başlıyor kıyafetlerini birer birer. çünkü gitmek zorunda, yok başka çaresi. adamın yüzünü en net görebileceği yere oturuyor kadın. ardından küçük bir kıvılcım ve sigaranın dumanı görülüyor yüzünde. pür dikkat, sanki her gece yapmıyormuş gibi inceliyor adamın yüzünü,
hafızasına kazımak ister gibi, sanki bir şeyleri hissetmiş gibi... daha sigarası bitmeden kalkıyor soğuk zeminden. adamın dudaklarına eğiliyor yavaşça, son bir kez tatmak istercesine öpüyor dudaklarını. sessiz adımlarla geçiyor koridordan. eskimiş ayakkabılarını geçiriyor ayağına. kadından geriye, güzel bir adam ve içtiği sigaranın dumanı kalıyor o evde.
ertesi gece başlıyor kabus. kadın gece geliyor yine. tıklatıyor kapıyı tam üç kere. tık tık tık . bu ben geldim sevgilim demek onların dilinde. bekliyor bir müddet fakat nafile. açmıyor adam kapıyı. kadın anlıyor bir şeyler olduğunu. kafasını yavaşça yere eğiyor. yerde bir kağıt. üzerinde anlamsız birkaç kelime. "bir şekilde yapmam gerekiyordu bunu" yazıyor kağıtta. "senin iyiliğin için zor da olsa yapmam gerekiyordu".
kadın içinden okkalı bir küfür savuruyor bunun üzerine. ne yapmıştı bu adam? ardından koşarak sokağa çıkıyor kadın. etraf zifiri karanlık, göremiyor hiçbir şeyi. oysa adam hep bu şehrin griliginden yakınırdı kadına. şimdi o grilik de kalmamıştı ortada. bir umut önce sağına döndü ardından soluna. bir şey gördü ileride, bir silüet. anladı o adam olduğunu. fakat gidemiyordu adamın yanına. hıçkırıkları ve göz yaşları boğuyordu kadını, oysa bilmezdi bile ağlamayı. koşmak istiyordu kadın, koşup gitme demek istiyordu adama. ama bir şey tutuyordu kadını, gidemiyordu adamın yanına. ve son kez baktı hayal kırıklıklarıyla.
ardından kolunda bir acı hissetti kadın. ne oluyordu böyle? ardından bir sakinlik çöktü üzerine. adamın ona masal anlattığı gecelerde olduğu gibi yenildi göz kapaklarına. ardından hemşire çıktı ve kapattı kapıyı, kadını uykuya bırakarak. belki de sonsuza kadar...
devamını gör...
mezarlıklardan neden korkarız sorunsalı
ben her an birisi mezardan fırtlayacak düşüncesiyle korkuyorum. diğer insanları bilemem.
devamını gör...
meçhul öğrenci anıtı
bir ece ayhan şiiridir.
mor külhani şairin bu muhteşem şiirini başlık sahibi olan ve okumaktan büyük keyif aldığım ıvanmılınskı paylaşmış zaten. o yüzden ben bambaşka bir şey anlatacağım bu şiirle ilgili.
öğretmenliğe ilk başladığım yıllarda öğrencilerimle bir anlaşma yapmıştık. sonra da bu anlaşma uzun süre devam etti. ben her dersi bir şiir okuyarak açacaktım ve eğer içlerinden gelirse bazı günler dersler onların okuduğu şiirle başlayacaktı.
ilk zamanlar bir ingilizce öğretmeninin derse şiirle başlaması komik geldi çocuklara, ben şiir okurken kıkırdayanlar çok oldu. sonra alıştılar ve ben şiir okumadan başlamaya kalkınca beni uyaran onlar oldu.
günlerden bir gün ben derse meçhul öğrenci anıtı ile başladım. okudum şiiri, ben çok duygulandım, öğrencilerim de. ama mr.and miss. brown’ı bekletemezdik. hemen derse geçtik ve bir önceki cümledeki aristokrat çifti hayırlısıyla pikniğe yolladık
aradan tam 12 yıl geçtikten sonra bir gün bir kafede otururken karşıdan esmer bir gencin koşarak bana doğru geldiğini gördüm. aramızda sadece üç yaş vardı bu genç ile. o ilk yıl şiir okuduğum sınıftan bir öğrencim.
hasret giderdikten sonra neler yaptığını sorunca türkçe öğretmeni olduğunu ama bir ilçede milli eğitim müdürlüğü yaptığını öğrendim. sonra bana yüksek lisansa kabul edilme hikayesini anlattı:
yüksek lisans için mülakata girdiğinde bir tek soru sorarlar öğrencime: maveraünnehir nereye dökülür? ve benim canım öğrencim cevap verir: solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine.
bana dedi ki: hocam siz o gün o şiiri okuduğunuzda beni çok etkilemişti, hemen ezberledim ve bu şiir böyle çıktı karşıma. öğretmenlik güzel meslek. bizi pek beğenmiyor insanlar ama aldırma 128.
mor külhani şairin bu muhteşem şiirini başlık sahibi olan ve okumaktan büyük keyif aldığım ıvanmılınskı paylaşmış zaten. o yüzden ben bambaşka bir şey anlatacağım bu şiirle ilgili.
öğretmenliğe ilk başladığım yıllarda öğrencilerimle bir anlaşma yapmıştık. sonra da bu anlaşma uzun süre devam etti. ben her dersi bir şiir okuyarak açacaktım ve eğer içlerinden gelirse bazı günler dersler onların okuduğu şiirle başlayacaktı.
ilk zamanlar bir ingilizce öğretmeninin derse şiirle başlaması komik geldi çocuklara, ben şiir okurken kıkırdayanlar çok oldu. sonra alıştılar ve ben şiir okumadan başlamaya kalkınca beni uyaran onlar oldu.
günlerden bir gün ben derse meçhul öğrenci anıtı ile başladım. okudum şiiri, ben çok duygulandım, öğrencilerim de. ama mr.and miss. brown’ı bekletemezdik. hemen derse geçtik ve bir önceki cümledeki aristokrat çifti hayırlısıyla pikniğe yolladık
aradan tam 12 yıl geçtikten sonra bir gün bir kafede otururken karşıdan esmer bir gencin koşarak bana doğru geldiğini gördüm. aramızda sadece üç yaş vardı bu genç ile. o ilk yıl şiir okuduğum sınıftan bir öğrencim.
hasret giderdikten sonra neler yaptığını sorunca türkçe öğretmeni olduğunu ama bir ilçede milli eğitim müdürlüğü yaptığını öğrendim. sonra bana yüksek lisansa kabul edilme hikayesini anlattı:
yüksek lisans için mülakata girdiğinde bir tek soru sorarlar öğrencime: maveraünnehir nereye dökülür? ve benim canım öğrencim cevap verir: solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine.
bana dedi ki: hocam siz o gün o şiiri okuduğunuzda beni çok etkilemişti, hemen ezberledim ve bu şiir böyle çıktı karşıma. öğretmenlik güzel meslek. bizi pek beğenmiyor insanlar ama aldırma 128.
devamını gör...
amerikan iç savaşı
asıl sebebi birliğe yeni katılacak eyaletlerde köleliğin yasaklanmasıdır. normalde iç savaşa kadar yeni eyaletler bir slave state bir de non-slave state olmak üzere çifter çifter birliğe kabul ediliyordu. e nolacak yasaklanınca derseniz, güney kuzeye karşı federal seviyede zayıflayacaktı. daha fazla eyalet = daha fazla milletvekili. bu güç paylaşımı meselesi, ahlaki bir konu olan köle karşıtlığıyla da birleşince güneyliler çareyi birlikten ayrılmakta buldu. o zamanlar abd'nin bugünkü ab gibi daha çok konfederal bir birlik olduğunu hatırlatalım.
sonuçları açısından pamuğun önemi büyüktür. güneyde ortaya çıkan king cotton politikası özetle "bakın beyler korkmamıza gerek yok, pamuğumuz var, ekonomik olarak kendi kendimize yeteriz" demekti. olası bir pamuk ambargosuyla hem kuzeydeki tekstil endüstrisini yok edebileceklerini hem de pamuk sattıkları britanya'nın da savaşta kendilerini destekleyeceğini hesapladılar. ama evdeki hesap çarşıya uymadı. britanya'nın hem bol bol pamuk stoğu vardı hem de liberal bir ülke olarak kölelik yanlısı bir hareketi destekleyemezdi. üstelik amerikan donanmasıyla da savaşa girmek zorunda kalacaklardı.
peki britanya ne yaptı? pamuk ekilebilecek başka yerler aramaya başladı. bunlardan biri de çukurova'ydı. fakat çukurova o dönem bataklıktı ve tarımda çalışabilecek nüfusu yoktu. ingilizler kredi işini halledip bataklığı kurutsa da işgücü problemini çözmek osmanlı'ya düşüyordu. bu çatışma dolu bir tarihin başlangıcı oldu zira toroslar'da yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan yörükler ovaya inip ırgat olmayı reddediyordu.
"ferman padişahınsa dağlar bizimdir" diyen dadaloğlu'nun ortaya çıkış hikayesi de aslen budur. nihayetinde uzun uğraşlar sonunda devlet yörüklere boyun eğdirdi ve onları sivrisineklerle dolu bir bataklıkta yaşamaya mahkum etti. yetmedi ve mısır'dan pamuk tarımını bilen çiftçiler getirildi. adana'da fellah olarak adlandırılan kişiler bu şekilde geldi. bunlar daha sonra yaşar kemal'in yazdığı ince memed'e de esin kaynağı olmuştur. amerika'da çıkan bir iç savaş bizi işte böylesine derinden etkilemiştir.
sonuçları açısından pamuğun önemi büyüktür. güneyde ortaya çıkan king cotton politikası özetle "bakın beyler korkmamıza gerek yok, pamuğumuz var, ekonomik olarak kendi kendimize yeteriz" demekti. olası bir pamuk ambargosuyla hem kuzeydeki tekstil endüstrisini yok edebileceklerini hem de pamuk sattıkları britanya'nın da savaşta kendilerini destekleyeceğini hesapladılar. ama evdeki hesap çarşıya uymadı. britanya'nın hem bol bol pamuk stoğu vardı hem de liberal bir ülke olarak kölelik yanlısı bir hareketi destekleyemezdi. üstelik amerikan donanmasıyla da savaşa girmek zorunda kalacaklardı.
peki britanya ne yaptı? pamuk ekilebilecek başka yerler aramaya başladı. bunlardan biri de çukurova'ydı. fakat çukurova o dönem bataklıktı ve tarımda çalışabilecek nüfusu yoktu. ingilizler kredi işini halledip bataklığı kurutsa da işgücü problemini çözmek osmanlı'ya düşüyordu. bu çatışma dolu bir tarihin başlangıcı oldu zira toroslar'da yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan yörükler ovaya inip ırgat olmayı reddediyordu.
"ferman padişahınsa dağlar bizimdir" diyen dadaloğlu'nun ortaya çıkış hikayesi de aslen budur. nihayetinde uzun uğraşlar sonunda devlet yörüklere boyun eğdirdi ve onları sivrisineklerle dolu bir bataklıkta yaşamaya mahkum etti. yetmedi ve mısır'dan pamuk tarımını bilen çiftçiler getirildi. adana'da fellah olarak adlandırılan kişiler bu şekilde geldi. bunlar daha sonra yaşar kemal'in yazdığı ince memed'e de esin kaynağı olmuştur. amerika'da çıkan bir iç savaş bizi işte böylesine derinden etkilemiştir.
devamını gör...
saldıray abi
“üstündekileri çıkar ne dediğin belli olmuyor”
mikemmel insandı.
mikemmel insandı.
devamını gör...
öğretmenler günü
atamadıkları için kutlayamadığım hüzünlü buruk eksik hissettiren gün
devamını gör...
üstteki soruyu cevaplayıp bir soru sor
kesinlikle bencil ve bencil olmak zorunda da zaten. türünün devamını sağlamak için bencildir en başta.
zamanı somutlaştıracak olsaydınız neye dönüştürürdünüz?
zamanı somutlaştıracak olsaydınız neye dönüştürürdünüz?
devamını gör...
frank hayes
jokeyler içerisinde en bahtsız olanı kabul edilen amerika asıllı jokey.

kendisi jokeylik kariyeri boyunca hiçbir at yarışını kazanamamıştır ancak bir istinayla. *
1923 yılında yapılan bir at yarışında hayes, sağlık sorunları nedeniyle kalp krizi geçiyor ve at üzerinde ölüyor. hiç durmadan yarışa devam eden at, o yıl birincilik elde ediyor. "kara bahtlı" sözünde bahsedilen "kara bahtlı" o.
*

kendisi jokeylik kariyeri boyunca hiçbir at yarışını kazanamamıştır ancak bir istinayla. *
1923 yılında yapılan bir at yarışında hayes, sağlık sorunları nedeniyle kalp krizi geçiyor ve at üzerinde ölüyor. hiç durmadan yarışa devam eden at, o yıl birincilik elde ediyor. "kara bahtlı" sözünde bahsedilen "kara bahtlı" o.
*
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
çok utanıyorum,lakin anlatmak içinde cok hevesliyim neyse uzatmıyım.
çok sacma ama 14 yaşıma kadar babannemin adını bilmiyordum işin acı tarafı ben 10 yaşına gelene kadar hep bizde kaldı.
çok sacma ama 14 yaşıma kadar babannemin adını bilmiyordum işin acı tarafı ben 10 yaşına gelene kadar hep bizde kaldı.
devamını gör...
çakma
son zamanlardaki çalışmalarım beni türlü unsurların bir araya getiriliş çeşitleri, sentez (bireşim), eklektizm (eklektisizm de olur, ya da gelin türkçesiyle “seçmecilik” diyelim) ve senkretizm (bağdaşımcılık) üzerine okumaya ve düşünmeye sevk ediyor. tarih boyu verilen örneklerden yola çıkarak toplumumuzun, kültürümüzün birtakım ürünlerini bu kavramların kapsamında değerlendirmek mümkün elbette. ama ben, bir araya getirmenin türklere özgü bir versiyonunu geliştirdiğimizi öne sürme cüretini gösterecek ve bu akıma çakmacılık diyeceğim.
önce çerçevemizi belirleyelim: gündelik hayatta sıkça kullandığımız “çakma” sözcüğü, tdk büyük türkçe sözlüğü’nde de “taklit, sahte” anlamıyla yer alır. fakat çakma kavramı, kopyaladığı ürüne kendinden hiçbir şey katmayan, aslına kılı kırk yararcasına sadık kalmayı kendine hedef edinen, adına “salt taklitçilik” diyeceğim anlayışın ortaya koyduklarından farklıdır. bireyi ve çabasını normalize eden totaliter bir toplumun karşısında naif bir yaratıcılığın çırpınışıdır çakmacılık; önündeki örneğin “aynısını yapma” zorunluluğuna karşı fiziksel imkansızlığın körüklediği bir direniştir; kopyaladığı tabloya imzasını atamayacağını bilen, o yüzden tuvalin bir köşesine kendinden başka kimsenin fark edemeyeceği iki üç nokta koyan ressamın, “zaten bu fırçalarla bu boyalarla ancak bu kadar olur” dediği noktadaki hazzıdır. çakmacılık, birbirinden ayrı unsurların ortak bir amaç için uyumlu bir bütün oluşturduğu ama kendi kimliklerini yitirmediği bağdaşımcılıktan da, parçaların kendi yaratılış amaçları ve işlevlerini yitirip bir araya getiren kişinin zevki doğrultusunda yeniden şekillendiği seçmecilikten de nasibini almıştır ama onlardan farklıdır. bağdaştırır ama bağdaşımcılık değildir, seçmecidir fakat seçmecilik değildir.
şimdi birkaç farklı örnekte çakmacılığı somutlaştıralım:
vaka bir: yıldızlar savaşı
bu vakamız, hepimiz için kült mertebesine erişmiş olan star wars ile ilgili. 80’li yılların başında, kenner ve parker firmalarının lucasfilm lisansıyla üretmekte olduğu star wars figürleri revaçtaydı. o dönemlerde ekonomimiz böyle serbest olmadığından, ya ithal malları merkezlerinde bulabilirdiniz bu oyuncakları, ya da tahtakale’deki büyük oyuncakçılardan. fiyatları da el yakardı hani, yılbaşında bir tane alınabilirse bir sonraki yıla kadar şanslı sayardı insanlar kendini.
altı üstü birkaç plastik parçasının bu kadar para ediyor olması önce sahtecilerin, sonra çakmacıların dikkatini çekmiş olacak ki (belki de bir evrim söz konusuydu ve sahteciler, ifade yeteneklerini kullanmayı öğrenerek çakmacıya dönüştüler) çok geçmeden “stars war” markalı türk malı oyuncaklar boy gösterdi. orijinal oyuncakların kalıbı alınıyor, aynı kalıba dökülen plastikten üretilen oyuncaklar asıllarını andıracak fakat aynı olmayacak şekilde boyanıyor ve akıl almaz yaratıcılıktaki ambalajlarla piyasaya sürülüyordu. zaten kalıp alma işlemi sırasında detaylarını yitiren bu oyuncakların %90’ı için, kendi tanımlarımıza bağlı kalarak sahte demek mümkün; çünkü yaratıcılığın dokunuşu asla bir iki yerde boya farklılığından öteye geçmiyordu. sahtecilerin çakmacıya dönüşmesi, bu seriye star wars’ta olmayan iki yeni ürün kattıkları zaman gerçekleşecekti.
bunlardan ilki için, the empire strikes back filminin hemen başında, hoth’taki asi üssüne yapılan imparatorluk baskınında gördüğümüz bembeyaz (kar kıyafetli)ımperial stormtrooperları almış, beyaz yerine çivit mavisine boyadıktan sonra mavi yıldızlar anlamına gelen (bkz: blue stars) adını vermişlerdi. bu olay, o güne kadar sahte üretimlerin isimlerini telif yasasından kaçmak için kasten yanlış yazmakla yetinenlerin kendilerini aştıkları noktadır. bir ikincisi, üzerindeki kan kırmızı cüppesiyle son derece korkutucu görünen ımperial guardların cüppenin altında afrikalı bebeler gibi cılız tasarlanmış olmasından duydukları hoşnutsuzluk ve bunu gidermek için, tüm star wars figürleri arasında en tıknazlarından olan tıe fighter pilot’tan uzuv nakli yapmalarıdır. (bu çakmacılığın edebiyattaki yansıması, kemal tahir ve ertem eğilmez’in çağlayan yayınları’nda bilimkurgu kitaplarını çevirdikten sonra araya aşk ve savaş sahneleri serpiştirmeleridir.) ortaya çıkan şeyin george lucas’tan çok kendilerine ait olduğunu fark ettikleri noktada ise çakmacılarımız durmak bilmeden yola devam etmiş, böylelikle gem vurmaktan sakındıkları yaratıcılıkları şahlanmış ve yarattıkları karakteri farklı şekilde silahlandırmaya, bursa kılıç kalkan ekibine döndürmeye kadar götürmüştür onları. söz konusu figüre verdikleri isim, çakmacılığın tekkesi bir gün açılacak olursa, dervişlerinin başının ofisine yazılmalıdır: head man, yani kafa adam. bu serinin övgüye layık bir diğer başarısı ise, ımperial gunner figürünün kartonetinde ışıkları yanıp sönen bir konsol yerine, güneş enerjisiyle çalışan bir hesap makinesi, chewbacca’nın arkasına ise egzotik görünümünden ötürü kudret narı ve saksı çiçeği resmi koymalarıdır.
vaka iki: üç dev adam
ilk uzun metrajlı uzay yolu filmini abd’den önce çeviren yeşilçam, 1973 tarihli bu düşük bütçeli film için de kaptan amerika’yı, örümcek adam’ı ve meksikalı güreşçi santos’u bir araya getirmiş. bu filmdeki örümcek adam, çakmaların ilahıdır.
örümcek, çizgi romanlarından kanıksadığımız üzere bileğinden ağ atıp kötüleri pataklasa, cins-i latifle ilişikilerinde sürekli başarısız olsa, meteliğe kurşun atsa pekala “sahte” olabilirdi. nitekim filmdeki santos ve kaptan amerika öyle sayılabilir. ancak alıştığımız mavi kırmızı kostüm yerine yeşil kırmızı bir kıyafet giyen (muhtemelen kontrast renkler mevzuunu hiç duymamış olan) türk örümcek’in kaşları fırça gibidir ve maskesinin göz deliklerinden dışarı fışkırmaktadır. bu örümcek adam tepelerde bacalarda gezinmektense jant kapağı eksik bir arabaya binmeyi ve yürümeyi tercih eder. kabadayı ağzıyla konuşur, kadın döver, uluslararası bir sahtecilik çetesinin başındadır, kalp para basar, uyuşturucu kaçırır, rakiplerini çakıyla keser; boynuna kadar kuma gömdürdüğü bir kadının suratına bir sandalın dıştan takma motorunun pervanesini değdirir, gözlerine plastik boru dayadığı bir adama bu borulardan aç fareler gönderir ve hayvanları adamın gözleriyle besler. üstelik kendisine kurşun işlemez ve öldüğü zaman tekrar dirilme yeteneğine sahiptir.
netice itibariyle;
çakmacılık, yabancı kökenli içeriği içten içe çürütmeyi, bunu yaparken de kâr etmeyi amaçlayan bilinçli bir çabadır. bu açıdan, mesaj kaygısı içerir. sulandırılmış milliyetçilik içerir.
yerlileştirme ve yerelleştirme, çakmacılığın dönüşümsel enstrümanlarıdır.
toplumsal kabul görmeyen bireysel yaratıcılığın tezahürüdür ve kitlesel eleştiriden çekindiği içindir ki kendine alt kültürü (bilimkurgu, fantezi, çizgi roman vb.) mecra seçebilmiştir.
önce çerçevemizi belirleyelim: gündelik hayatta sıkça kullandığımız “çakma” sözcüğü, tdk büyük türkçe sözlüğü’nde de “taklit, sahte” anlamıyla yer alır. fakat çakma kavramı, kopyaladığı ürüne kendinden hiçbir şey katmayan, aslına kılı kırk yararcasına sadık kalmayı kendine hedef edinen, adına “salt taklitçilik” diyeceğim anlayışın ortaya koyduklarından farklıdır. bireyi ve çabasını normalize eden totaliter bir toplumun karşısında naif bir yaratıcılığın çırpınışıdır çakmacılık; önündeki örneğin “aynısını yapma” zorunluluğuna karşı fiziksel imkansızlığın körüklediği bir direniştir; kopyaladığı tabloya imzasını atamayacağını bilen, o yüzden tuvalin bir köşesine kendinden başka kimsenin fark edemeyeceği iki üç nokta koyan ressamın, “zaten bu fırçalarla bu boyalarla ancak bu kadar olur” dediği noktadaki hazzıdır. çakmacılık, birbirinden ayrı unsurların ortak bir amaç için uyumlu bir bütün oluşturduğu ama kendi kimliklerini yitirmediği bağdaşımcılıktan da, parçaların kendi yaratılış amaçları ve işlevlerini yitirip bir araya getiren kişinin zevki doğrultusunda yeniden şekillendiği seçmecilikten de nasibini almıştır ama onlardan farklıdır. bağdaştırır ama bağdaşımcılık değildir, seçmecidir fakat seçmecilik değildir.
şimdi birkaç farklı örnekte çakmacılığı somutlaştıralım:
vaka bir: yıldızlar savaşı
bu vakamız, hepimiz için kült mertebesine erişmiş olan star wars ile ilgili. 80’li yılların başında, kenner ve parker firmalarının lucasfilm lisansıyla üretmekte olduğu star wars figürleri revaçtaydı. o dönemlerde ekonomimiz böyle serbest olmadığından, ya ithal malları merkezlerinde bulabilirdiniz bu oyuncakları, ya da tahtakale’deki büyük oyuncakçılardan. fiyatları da el yakardı hani, yılbaşında bir tane alınabilirse bir sonraki yıla kadar şanslı sayardı insanlar kendini.
altı üstü birkaç plastik parçasının bu kadar para ediyor olması önce sahtecilerin, sonra çakmacıların dikkatini çekmiş olacak ki (belki de bir evrim söz konusuydu ve sahteciler, ifade yeteneklerini kullanmayı öğrenerek çakmacıya dönüştüler) çok geçmeden “stars war” markalı türk malı oyuncaklar boy gösterdi. orijinal oyuncakların kalıbı alınıyor, aynı kalıba dökülen plastikten üretilen oyuncaklar asıllarını andıracak fakat aynı olmayacak şekilde boyanıyor ve akıl almaz yaratıcılıktaki ambalajlarla piyasaya sürülüyordu. zaten kalıp alma işlemi sırasında detaylarını yitiren bu oyuncakların %90’ı için, kendi tanımlarımıza bağlı kalarak sahte demek mümkün; çünkü yaratıcılığın dokunuşu asla bir iki yerde boya farklılığından öteye geçmiyordu. sahtecilerin çakmacıya dönüşmesi, bu seriye star wars’ta olmayan iki yeni ürün kattıkları zaman gerçekleşecekti.
bunlardan ilki için, the empire strikes back filminin hemen başında, hoth’taki asi üssüne yapılan imparatorluk baskınında gördüğümüz bembeyaz (kar kıyafetli)ımperial stormtrooperları almış, beyaz yerine çivit mavisine boyadıktan sonra mavi yıldızlar anlamına gelen (bkz: blue stars) adını vermişlerdi. bu olay, o güne kadar sahte üretimlerin isimlerini telif yasasından kaçmak için kasten yanlış yazmakla yetinenlerin kendilerini aştıkları noktadır. bir ikincisi, üzerindeki kan kırmızı cüppesiyle son derece korkutucu görünen ımperial guardların cüppenin altında afrikalı bebeler gibi cılız tasarlanmış olmasından duydukları hoşnutsuzluk ve bunu gidermek için, tüm star wars figürleri arasında en tıknazlarından olan tıe fighter pilot’tan uzuv nakli yapmalarıdır. (bu çakmacılığın edebiyattaki yansıması, kemal tahir ve ertem eğilmez’in çağlayan yayınları’nda bilimkurgu kitaplarını çevirdikten sonra araya aşk ve savaş sahneleri serpiştirmeleridir.) ortaya çıkan şeyin george lucas’tan çok kendilerine ait olduğunu fark ettikleri noktada ise çakmacılarımız durmak bilmeden yola devam etmiş, böylelikle gem vurmaktan sakındıkları yaratıcılıkları şahlanmış ve yarattıkları karakteri farklı şekilde silahlandırmaya, bursa kılıç kalkan ekibine döndürmeye kadar götürmüştür onları. söz konusu figüre verdikleri isim, çakmacılığın tekkesi bir gün açılacak olursa, dervişlerinin başının ofisine yazılmalıdır: head man, yani kafa adam. bu serinin övgüye layık bir diğer başarısı ise, ımperial gunner figürünün kartonetinde ışıkları yanıp sönen bir konsol yerine, güneş enerjisiyle çalışan bir hesap makinesi, chewbacca’nın arkasına ise egzotik görünümünden ötürü kudret narı ve saksı çiçeği resmi koymalarıdır.
vaka iki: üç dev adam
ilk uzun metrajlı uzay yolu filmini abd’den önce çeviren yeşilçam, 1973 tarihli bu düşük bütçeli film için de kaptan amerika’yı, örümcek adam’ı ve meksikalı güreşçi santos’u bir araya getirmiş. bu filmdeki örümcek adam, çakmaların ilahıdır.
örümcek, çizgi romanlarından kanıksadığımız üzere bileğinden ağ atıp kötüleri pataklasa, cins-i latifle ilişikilerinde sürekli başarısız olsa, meteliğe kurşun atsa pekala “sahte” olabilirdi. nitekim filmdeki santos ve kaptan amerika öyle sayılabilir. ancak alıştığımız mavi kırmızı kostüm yerine yeşil kırmızı bir kıyafet giyen (muhtemelen kontrast renkler mevzuunu hiç duymamış olan) türk örümcek’in kaşları fırça gibidir ve maskesinin göz deliklerinden dışarı fışkırmaktadır. bu örümcek adam tepelerde bacalarda gezinmektense jant kapağı eksik bir arabaya binmeyi ve yürümeyi tercih eder. kabadayı ağzıyla konuşur, kadın döver, uluslararası bir sahtecilik çetesinin başındadır, kalp para basar, uyuşturucu kaçırır, rakiplerini çakıyla keser; boynuna kadar kuma gömdürdüğü bir kadının suratına bir sandalın dıştan takma motorunun pervanesini değdirir, gözlerine plastik boru dayadığı bir adama bu borulardan aç fareler gönderir ve hayvanları adamın gözleriyle besler. üstelik kendisine kurşun işlemez ve öldüğü zaman tekrar dirilme yeteneğine sahiptir.
netice itibariyle;
çakmacılık, yabancı kökenli içeriği içten içe çürütmeyi, bunu yaparken de kâr etmeyi amaçlayan bilinçli bir çabadır. bu açıdan, mesaj kaygısı içerir. sulandırılmış milliyetçilik içerir.
yerlileştirme ve yerelleştirme, çakmacılığın dönüşümsel enstrümanlarıdır.
toplumsal kabul görmeyen bireysel yaratıcılığın tezahürüdür ve kitlesel eleştiriden çekindiği içindir ki kendine alt kültürü (bilimkurgu, fantezi, çizgi roman vb.) mecra seçebilmiştir.
devamını gör...
ak parti'nin sattıkları tam liste
o kadar şey yazılan ama en önemli şeyi yazılmayan başlık ve tanımdır.
din yazılmamış.
din tüccarlığını hafife mi alıyoruz sorusu akıllara geldi.
din yazılmamış.
din tüccarlığını hafife mi alıyoruz sorusu akıllara geldi.
devamını gör...
özelden mesajlaşmak yerine nickaltından yazışmak
yüzde yüz şeffaf yönetim anlayışımızın gereğidir.
biz de kılıçlar er meydanında çekilir.
hieyyyttt dağılın ulen.
biz de kılıçlar er meydanında çekilir.
hieyyyttt dağılın ulen.
devamını gör...
sevgili günlük
sevgili günlük,
bugünde kara düşüncelerimi süpürdüm acı defterimin içine. bugünde kanattım bazı yaralarımı bugünde sardım teker teker onları. sevgili günlük ne zaman iyileşir yaralarım? yeniden binmek istiyorum canım acımadan bisiklete; sürmek istiyorum sonunu bilmediğim sokaklara. ne zaman iyileşirse o zaman hazır olurum yeni yaralara. söyle ne zaman geçer?
bugünde kara düşüncelerimi süpürdüm acı defterimin içine. bugünde kanattım bazı yaralarımı bugünde sardım teker teker onları. sevgili günlük ne zaman iyileşir yaralarım? yeniden binmek istiyorum canım acımadan bisiklete; sürmek istiyorum sonunu bilmediğim sokaklara. ne zaman iyileşirse o zaman hazır olurum yeni yaralara. söyle ne zaman geçer?
devamını gör...
terk edilme korkusuyla yalnızlığı yeğlemek
“beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma derdi; boş yere mağaramdan çıkarma beni. alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. tedirgin etme beni. bu sefer geride bir şey bırakmadım. tasımı tarağımı topladım geldim. neyim var neyim yoksa ortaya döktüm. beni bırakırsan sudan çıkmış balığa dönerim. bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik yapamayan zavallı köylüye dönerim. beni uyandır.”
― oğuz atay, tutunamayanlar
başka da bişey demeye gerek yok gibi.
― oğuz atay, tutunamayanlar
başka da bişey demeye gerek yok gibi.
devamını gör...
bellum omnium contra omnes
herkesin herkesle savaşı anlamına gelen thomas hobbes cümlesidir.
cümle ilk olarak thomas hobbes tarafından leviathan’da kullanılmış olsa da daha sonraları thomas jefferson ve karl marx gibi ünlü ve büyük isimler tarafından da dile getirilmiştir.
insan toplumla bir bütün olmak için sahip olduğu özgürlükleri feda etmiştir. toplumsal kurallar çerçevesinde barış içinde yaşamak için aslında kendi benliğinden vazgeçmiş ve böylelikle toplum içinde eriyip kaybolmayı tercih etmiştir.
ama toplum aslında herkesi herkesle savaştığı bir insan yığınından başka bir şey değildir. sürekli bir savaş içindedir insan toplum işinde yaşamaya başladığından beri. ve bunun getirileri de çok olumlu olmamıştır insan için.
bu kısımlar elbette benim yorumlarım. hobbes böyle dememiş olabilir ama bence toplumsal ilişkilerle hemhal olmaya başladığından beri ruhen ve zihnen kaybolmuş halde insan. yok olma tehlikesi hiç olmadığı kadar büyük. sürekli olan ve git gide büyüyen bir ölüm korkusu var artık insan ırkının içinde. saldırının nereden geleceğini bilemiyoruz. daha kötüsü ise bilsek bile buna nasıl karşı koyacağımızın bilincinde değiliz.
bir leş için kavga eden sırtlanlardan fakrımız kalmadı. toplum yararını gözetmek dediğimiz şey kendi bacağımızdan asılacağımız bir yer bulmak sadece. herkesle savaşımız kaybettiğimizde yok olacağımız bir savaş.
o halde ben tek siz hepiniz.
cümle ilk olarak thomas hobbes tarafından leviathan’da kullanılmış olsa da daha sonraları thomas jefferson ve karl marx gibi ünlü ve büyük isimler tarafından da dile getirilmiştir.
insan toplumla bir bütün olmak için sahip olduğu özgürlükleri feda etmiştir. toplumsal kurallar çerçevesinde barış içinde yaşamak için aslında kendi benliğinden vazgeçmiş ve böylelikle toplum içinde eriyip kaybolmayı tercih etmiştir.
ama toplum aslında herkesi herkesle savaştığı bir insan yığınından başka bir şey değildir. sürekli bir savaş içindedir insan toplum işinde yaşamaya başladığından beri. ve bunun getirileri de çok olumlu olmamıştır insan için.
bu kısımlar elbette benim yorumlarım. hobbes böyle dememiş olabilir ama bence toplumsal ilişkilerle hemhal olmaya başladığından beri ruhen ve zihnen kaybolmuş halde insan. yok olma tehlikesi hiç olmadığı kadar büyük. sürekli olan ve git gide büyüyen bir ölüm korkusu var artık insan ırkının içinde. saldırının nereden geleceğini bilemiyoruz. daha kötüsü ise bilsek bile buna nasıl karşı koyacağımızın bilincinde değiliz.
bir leş için kavga eden sırtlanlardan fakrımız kalmadı. toplum yararını gözetmek dediğimiz şey kendi bacağımızdan asılacağımız bir yer bulmak sadece. herkesle savaşımız kaybettiğimizde yok olacağımız bir savaş.
o halde ben tek siz hepiniz.
devamını gör...
dostoyevski'den alıntılar
duvarı yıkmaya gücüm yetmiyorsa, kendimi parçalayacak değilim elbette. ama önümde duvar var diye boyun eğmeyi de kabullenemem.
(bkz: yeraltından notlar)
(bkz: yeraltından notlar)
devamını gör...
küçürek hikaye
"cümleleri öldürdüm, kelimelerin katiliyim.
bu, satırlara sızmış faili meçhul bir cinayet."
bu, satırlara sızmış faili meçhul bir cinayet."
devamını gör...

