az önce açtığı başlığı kategorize ederken gördüm bu kişiyi. girdiği tanımı çok begenmem sonucu profiline girdim ve iyi ki de girdim. o kadar güzel tanımları var ki dostlar. kitaplara çok büyük sevgisi olan herkesin tanımlarına aşık olacağına eminim. editörlüğümun bana kazandırdığı en iyi şeylerden biri oldu bu yazarımızi keşfetmek. sadece yazdığı tanimlardan bile çokça saygımı kazanmış yazarımızdir insanolunbiraz. sevgilerimi saygılarımı iletiyor, tanimlarini büyük bir merakla takip ediyorum.
devamını gör...

sade bir dille yazılmış, oldukça akıcı bir hemingway kitabı.

kahramanımız 84 gündür balık avlayamayan yaşlı bir balıkçı. bu yüzden de küçük yardımcısını kaybetmiş. çocuğun ailesi balıkçının şanssız olduğunu düşünüp başka birinin yanına vermişler. ama çocuk artık bir tek sandalda yalnız bırakıyor onu. onun dışında yaşlı adama duyduğu bağlılığa hayran kalıyorsunuz. yemeğini, uykusunu, temiz kıyafet giymesini, oltasına takacağı yemleri, kısaca her şeyi düşünüyor bu küçük yardımcı. birini sahiden usta olarak kabul etmek böyle bir şey olsa gerek. bir gün kendisi usta dâhi olsa, yolları ayrılmış bile olsa onu ustası olarak görecek kadar bağlı. sevgi ve saygının çok ötesinde bir duygu olsa gerek.

yaşlı adam, uğurlu olacağına inandığı 85. gün tekrar açılıyor denize. bir bakıma haklı da çıkıyor. oltasına büyük bir balık takılıyor. çekmeye çalışıyor ama hem balık çok güçlü hem de balıkçı çok güçsüz. üstüne üstlük balık sandalı çekmeye başlıyor. git gide balığın gücünün tükeneceğini ve bu savaşı kendisinin kazanacağını düşünen balıkçı beklemeye koyuluyor. savaş dediysem lafın gelişi. belki ortada bir savaş var ama balıkla değil. balıkla olan sembolik kısmı. esas mücadeleyi yaşlılığı ve kurtarmak istediği itibarıyla veriyor.

bir gün geçiyor, iki gün geçiyor, güneş üçüncü kez doğuyor.. bu sırada balıkçının bedeni yorgun düşmüş, elleri kan içinde, sırtı ağrıyor, tüm bedeni ağrıyor, gözü kararıyor, bir yandan uykusuzluk ve açlıkla uğraşıyor. balık çok inatçı! bu noktada şunu düşündüm "gerçekte kim kimi yakaladı?" bu sorunun cevabı balıkçının balığı yakalamış olması mı? ikisi de oltanın birer ucunda hapsoldular. balık, derinlerde oltadan kurtulmak için ne kadar hareket ediyorsa; balıkçı da su yüzeyinde o kadar hareketsiz. ister istemez aralarında bir benzerlik meydana çıkıyor. belki de balıkçı en çok bu yüzden sevgi duyuyordu balığa. bir yandan da bu denli güçlü oluşuna imreniyordu.

"balığın yerinde olmak isterdim: ak­lıma karşılık balığın sahip olduğu her şeyin bende olmasını isterdim."

nihayet balık üçüncü günün sonunda su yüzüne çıktı ve balıkçı zıpkını tam yüreğine sapladı. "yüreğinin attığını hissettim" demişti pişmanlık anında.

"zaten her şey şu ya da bu yolla başka bir şeyi öldürüyor, diye düşündü. örneğin balıkçılık, beni hem yaşatıyor, hem de öldürüyor. çocuk yaşatıyor beni, diye düşündü. artık kandırmayayım kendimi."

balık öldü ama sandalın içine alamayacağı kadar büyüktü. o yüzden sandalın yanına bağladı. üç ya da dört kez köpek balıkları saldırdı balığa. onlarla mücadele etti ama her saldırıda balıktan bir parça eksiliyordu. en son elinde savaşacak hiçbir silahı kalmadığında balıktan da geriye yalnızca iskeleti kalmıştı.

"yendiler beni manolin."

ne kadar hüzünlendim bu kısımda. bunu dedikten sonra tekrar denize açılmak üzere çocukla konuşmaları, plan yapmaları da çok etkileyiciydi. hayat bu, diye düşündüm. yaraların kabuk bağlamadan aynı mücadeleye dönmenin düşünü kurmak. hayat bu.
devamını gör...


peder bi püsküt müsküt yok mu?
devamını gör...

çay ocağı= tea january
devamını gör...

t: insanlığını unutturan haldir.
hayatımın son 4 senesinde her yılın başlangıcında, özellikle de yeni yıla girerken, "geçen yıldan daha yalnız olamam." diye düşündüm, böyle hesap ettim. 4 senedir girdiğim her yıl bir öncekinden daha yalnız oldu.

uzun süre yalnız kalmak insanı fazlasıyla yalıtıyor. evet doğru kelime bu. yalıtılmış şekilde hayatınıza devam ediyorsunuz. bu alışkanlıktan öteye geçiyor artık. hele ki bu yalnızlık mecburiyse.

küçükken yalnız başıma bir odada yatmaya çok korkardım. ergenliğimde kabuslar başladığında bu ciddi anlamda bir sorun olmuştu benim için. kimse beni odasında istemiyordu, bende yalnız bir şekilde odada uyumak, vakit geçirmek istemiyordum. alışmak zorunda bırakılmıştım. hatta bazı dönemler ailemle kalamamış, gönderildiğim yerlerde seve seve bir odada yalnız kalmış, ne kadar korksam, tedirgin olsamda buna alışmak zorunda bırakılmıştım.

bir süre sonra korkular yerini alışkanlığa bıraktı. insanlardan rahatsız olmaya, huzursuz olmaya bıraktı.

içinde bulunduğum yalnızlık öyle bir hal aldı ki, bir keresinde tam beş gün, kendimle dahi tek kelime konuşmamıştım. zerrece bir abartı yok. bunu dışarı çıkıp, kafetaryaya gidip kulaklıklarımı çıkarıp nescafe almak istediğimde kantinci ile konuştuğum anda farketmiştim. ilk konuştuğum, kendi sesimi duyduğum an kulaklarımdan hava çekilmiş gibiydi.

böyle böyle yalnızlığı seviyor ve maalesef yakanızı kurtaramıyorsunuz. bazen gece eve geldiğimde evdekiler benimle kelam etmeye kalktığında inanılmaz huzursuz hissediyorum. iş yerimde bir konu hakkında biriyle uzun konuşmak zorunda kalırsam, uzun konuşma olmasa da gelenler yarım saatten fazla kalırsa tenim karıncalanıyor. gitsinler istiyorum. içerde bir yerde birilerinin nefes alması bana batıyor. her an saldıracak yada bağıracak gibi hissediyorum kendimi.

üniversiteden arkadaşlarım görüntülü arıyor bazen. işim geldi diye yalan söyleyip kapatıyorum. uzun konuşmaya, insan dinlemeye, hasret gidermeye dahi tahammülüm sıfır derecesinde. bu beni onların deyimiyle vefasız yapıyor. belki vefasızım bilemiyorum. içinde bulunduğum yalnızlık dışarıdan müdahele ile bozulduğunda insanlıktan çıkıyorum.
devamını gör...

gözlerini kimse unutturamıyor.
devamını gör...

otizm spektrum bozukluğu bulunan ya da kısa adıyla osbli bir bireyin hayat boyu mücadelesi, yaşadıkları, aşkları, sosyalleşme çabası, arkadaşlık ve aile ilişkilerini konu alan bir netflix dizisi.

ilk sezon 2017 yılında yayımlanmış dram, komedi, gençlik dizisi. +13 denmiş fakat bizim toplum yapısı ve aile içi özellikle çocuklar için tercih edilen izleme listelerine bakıldığında +16 dizisi gibi.

osb, bir çocuğun ya da bireyin beynindeki sosyal hayat algısını doğrudan etkileyen bir durumdur. bu nedenlerle insanlarla etkileşimi ve iletişimi doğrudan etkiler.
bu bireyler belli kalıplar ve sınırlar içerisinde devam ederler hayatlarına. yaşamları hep bir döngüdür. ne yapacakları? nasıl yapacakları önceden bellidir? bu olmadığında ya da hayatlarında ufacık dahi bir değişim olduğunda hayatları başlarına yıkılmış gibi davranırlar, büyük stres yaşar ve çevrelerindeki insanlarla iletişime tam kapanma yaşarlar.

bu bağlamda bu dizi osbli bir bireyin ve ailesinin nelerle başa çıktığını, çıkmaya çalıştığını, çıkamadığını gözler önüne serer. çevredeki insanların çomak sokma çabaları da cabası. işte bu dizi tam manasıyla bunların bir çoğuna değinmiş.

2021 dünyasında hastalığın yaşattığı zorluklar dışında çevresel faktörlerin hayatlarını bu kadar zora sokmaları, kolaylaştırmak yerine hem resmi mecraların hem insanların osbli birey ve ailelerinin yaşamlarını zorlamaları gerçekten gerçekten akıl alır gibi değil. tabi bunun detaylarına bu başlıkta devam etmek pek doğru olmayacak biz şimdi biraz diziye yoğunlaşalım.

sam gardner (keir gilchrist) kız kardeşi casey gardner (brigette lundy) annesi elsa (jennifer jason) ve babası doug (michael rapaport) birlikte küçük sayılabilecek bir şehirde yaşarlar.

elsa, aşırı korumacı bir anne. bunun aksine doug, sam'ın durumunu kabul etmeyen, bunu bilinçsiz bir şekilde umursamayan, yok saydığında yok olacağını düşünen, kötü niyetli olmayan fakat sorumluluklarının tam bilincine varamayan bir baba. elsa bu yalnızlığı yıllarca içinde yaşamış bir kadın. hatta doug, ilk teşhis konulduğunda onları terk etmeyi ve kaçmayı seçmiş. zorluklarla kimisi kalıp savaşırken kimisi kaçmayı tercih eder. kaçtıklarında ya da görmezden geldiklerinde sorunların ortadan kalkacağını düşünürler. işte doug bu yolu seçer. hayat boyu sam'ı ve sam'ın hatta elsa'nın bile yaşadıklarını görmezden gelir.

doug'ı elsa'nın başka bir adamla yaşadığı ilişki gerçekleri görmeye iter. sancılı bir süreç tabi. bu durumu öğrenmeden önce elsa'yı biraz olsun anlamaya çalışır. onları nasıl yalnız bıraktığını fark eder. sonra aldatılmanın sancılı yüzüyle karşılaşır ve elsa aileden aforoz edilir. o hep aforoz değil midir zaten? casey'in annesine sürekli nefretle yaklaşması, sam'ın her geçen gün artan sorunları, anlaşılmaz olması ve annesiyle olan iletişimini büyüdükçe sınırlandırması, doug'un sürekli yanındaymış gibi olup aslında ruhen çok uzak olması. dışarıdan aileymiş gibi görünüp aslında bir ailenin yapıtaşı olamayışı. kendisini olmayan bir aileye dahil etme çabası. çok mu dramatize ettim? işte dizinin draması sadece sam'in yaşadıkların da değildi. doug'un, casey'in ve elsa'nın da yaşadıklarındaydı. özel bir çocuğun ailesi olmak. onu kabul edebilmek, onu korumak, onu desteklemek, onu anlamanın yanında kendi hayatını yaşamakta ya da yaşayamamakta...

casey, koşuda dereceleri olan güzel bir eğitim hayatı bulunan genç bir kız. ailesinin kendisini 2. plana attığını düşünen, dışarıdan güçlü içeriden asi, küçük bir kız çocuğu. annesinden ilgi bekleyen ama aradığı ilgiyi sadece özel çocuk olan abisine verildiğinde daha çok agresifleşen ve içinde biriktirdiği ilgi açlığını annesine düşmanca davranışlarıyla belli eden bir kız çocuğu hepsi bu. anlamsız tavırları, şımarıklığı, asi kız ayakları hep bundan hep.

sam, yaşadığı zorlukları bir kenara bırakırsak meraklı, kendini zorlayan, değişim için çabalayan özellikle çevresinin desteğini aldığında başaramayacağı hiçbir hedefi olmayan biri. zorlanıyor fakat hırpalansada vazgeçmiyor. en yakın arkadaşı zahid ve kız arkadaşı paigeyle zor olsada güzel bir iletişim kurmayı başarıyor. üniversiteye gidiyor. orada bir çok arkadaş ediniyor ve hatta antartika'ya bile gitmeye çalışıyor. bunun için hedefler belirleyip adımlar atıyor.

bizlere göre hayatı daha düz görüyor sam. duyguları yönetmekte ve yeni duygularla baş etmekte biraz zorlansa da zamanla öğreniyor. empati duygusundan biraz mahrum ama bunu bile zamanla öğreniyor. sam'ın hayatı aslında bir başarı hikayesi. istendiğinde başarılamayacak hedef yoktur. yeterki iste.

gerek sam'in gerekse tüm yan karakterlerin yaşamı, bu yaşamı anlayış şekilleri, yaptıkları hataları, hayattan aldıkları dersleri bizlere kendimizi sorgulamamıza ön ayak oluyor bir yerde.

dizideki karakterler ve oyunculuk çok iyi. tüm karakterler çok gerçekçi. özellikle sam. oyuncular rollerinin hakkını veriyor.

yeni bir sezon gelir mi bilemem. aslında gelmeli. netflix için çok fazla kaliteli bir dizi. yani ben bu platforma biraz ön yargılıydım fakat bu dizi beni bu konuda şaşırttı. yeni bir sezon olması bu açıdan beni pek mutlu eder.

iyi seyirler efem...
devamını gör...

bahsi geçen yer izbe ya da şehire uzak bir yer değil. hatta tam tersi, konyadaki en merkezi yer olan zafer meydanı'nın orada. gelişime müsait, şehir için gerekli olan pek çok binanın ve yeşil alanın kurulabileceği bir alan. aynı zamanda konyada bulunan önemli 2 3 tane tarihi alan, müzeler de bu bölgede kalıyor. ama gelin görün ki tamamen malum kesimin kontrolünde. ben bu tarihi yerleri gezmek amacıyla o bölgeye gittiğimde, sokak başında "buraya yanında erkek olmadan giremezsin" dediklerinde öğrendim bu acı gerçekleri. neden? diye sorduğumda da içeriden sağlam çıkmayı bırak sağ çıkamazsın, lafını işitmiştim...
insanlarla, ırklarla, siyasetle; kısacası varlıkları sınıflandıracak herhangi bir düşünce tarzıyla işim olmaz. ama ben vatandaşı olduğum ülkede, sokak başında durdurulup oraya alınmıyorsam bi yerlerde bi şeyler yanlış gidiyor demektir.
söylenecek çok söz var ama işe yaramadıktan sonra o da fuzuli kalıyor.
devamını gör...

gün geçmiyor ki kendi yayınımda bir sürpriz ile karşılaşmayayım...
ben de yanlış anons koydum diye korkup panik yaptım, göz yaşım pıt.*
çok ama çok teşekkür ediyorum hepinize canım dünyadan uzak insanları iyi ki varsınız, hep olun lütfen. *
çok seviyorum...*
devamını gör...

montaigne'in dil bilinci hakkındaki şu kanaati altın değerindedir:

"sözün akışını bozup güzel cümleler aramaktansa güzel cümleleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. biz sözün ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize yaramalı. söylediğimiz şeyler sözlerimizi almalı ve dinleyenin kafasını öyle doldurmalı ki artık kelimeleri unutamasın. ister kâğıt üstünde olsun ister ağızdan; benim sevdiğim konuşma düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır. güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın, düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. dinleyen, her yediği lokmayı tadına vararak yesin. konuşma, sueton’un, julius, caesar’ın konuşması için dediği gibi, askerce olsun; ama ukalaca, avukatça, vaizce olmasın.
söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna çeker. gösterişin herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa; konuşmada bilinmedik kelimeler, duyulmadık cümleler aramak da bir okullu çocuk çabasıdır. ah, keşke paris’te sebze çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"

dil sürekli gelişen bir yapıdır ve temel özelliklerini koruyarak gelişir. bir takım dil uzmanları dili korumak için kurallar koymak ve yasaklar getirmek gerektiğine inanırlar. onlar okullarda edindikleri tartışma götürür bilgilerin ve nedense hiç eskimeyen yazım kılavuzlarının verdiği güvenceyle dili düzeltmeye kalkarlar. koymak istedikleri ya da savundukları kurallar genelde dilin mantığına aykırıdır. bütün bu çabalar dile iyilik de kötülük de getirmez: dil bildiğini okur.

dil toplumun duygusal ve düşünsel özelliklerine göre oluşur, sürekli dönüşen yaşam koşullarına göre kendini her an yeniden kurar. bir başka deyişle dili sürekli olarak halkın kendisi yaratır. dili yaratanlar (tıpkı yukarıda montaigne'nin pazarcı esnafından bahsettiği gibi) simitçiler, börekçiler, ayakkabıcılar, eskiciler, nineler, dedeler, çocuklardır. bunlar genelde dilin ne olup ne olmadığını düşünme gereği duymayan kimselerdir. toplumsal ve iktisadi dönüşümlere uygun olarak dilde ortaya çıkan yeniliklerde büyük payları olduğunu düşünmezler. onların yaratıcılıkları gündelik yaşamın gereklerinden kaynaklanır. anadilin güzellikleri, özellikle o güzelliklerin pırıl pırıl yansıdığı deyimler, söyleyişler, eğretilemeler ve daha birçok şey, halkın eşsiz zekâsının ürünüdür. anadilde bir ulusun kültürü yansır: anadil kültürün yuvasıdır. bu yuvada kendini yeterince yetiştirmeyen kişi, toplumun ve daha ötede insanlığın değerlerine ulaşamaz. anadilinin anlamını yeterince kavramamış kimselerin kültür planında, bilimde, felsefede, sanatta etkin ve verimli çabalar ortaya koymaları, kalıcı ürünler vermeleri olası değildir.

halkın yarattığı dil bir yanıyla bir hammaddedir. bu hammaddeyi üst düzey kültür adamları işlerler inceltilirler ve geliştirirler. tabanda dilin ve kültürün temelini kuran insanlar varsa tavanda da bu dili ve kültürü yetkinleştirecek bilgeler olacaktır. tabanda kendiliğinden ve tavanda özenle yaratılmakta olan dili toplumun dil konusunda duyarlı görünen ama dil bilinci taşımayan belli bir kesimi kötü kullanır. dili kötü kullananların başında kendilerini dil uzmanı sananlar vardır. birilerinin kötü kullanması dile zarar vermez, ona belli koşullarda yeni anlatım olanakları bile katabilir. kısacası dili bozmaya kimsenin gücü yetmez.

batı’da ulusların ortaya çıkması ve ulusal dillerin gelişmesi genelde xvıı. yüzyılı önceleyen birkaç yüzyılda oldu. xvıı. yüzyılda artık uluslar ve ulusal diller vardı. bizde bu dönüşüm üç yüzyıl sonra yani xx. yüzyılda gerçekleşti. ulusal diller gelişirken çok karmaşık görünümler ortaya koydular. dili zapturapt altına almak gerekmez miydi? dilin denetlenmesinden yana olanlar dilden sorumlu yarı resmi kurumlar tasarladılar ve bazen de kurdular. örneğin fransa’da ulusal dil çeşitli lehçelerin bir araya gelmesiyle oluşuyor ve içinden çıkılmaz görünen bir yapı gösteriyordu. dilin oturması için üst düzeyde çaba gösterenlerin başında saray şairi malherbe vardır. fransız dilinin ona ve benzerlerine çok şey borçlu olduğu bilinir. ancak devlet bu işe el atmakta gecikmemiştir: dilin doğal yoldan kendini arındırmasını beklemektense tepeden inme kararlarla dili düzenlemek daha doğru olacağı kanaatine varmıştır. kardinal richelieu’nün buyruğuyla 1635’te kurulan fransız akademisi dili arındırıyorum derken dondurmuştur. devlet gölge etmeseydi belki fransız dili daha erken ve daha sağlıklı gelişecekti.

sorun alaylı dilcilerin sandığı gibi hangi harfleri büyük yazalım ya da nereye virgül koyalım ya da iki nokta ayıp oluyor onun yerine noktalı virgül kullanalım sorunu değildir. bu, dili eğilip bükülür ve üstünde gönül rahatlığıyla oynanabilir bir madde gibi görme rahatlığını ele alalım demek değildir. ancak öncelikle dili sevmek ve dilin tadına varmak gerekir. dil bilincine ulaşmadan dilci oyunu oynamak insanı gülünç eder. dil, her koşulda halk tarafından yeniden yaratılmaktadır. bir başka deyişle yaşam geliştikçe dil de gelişir. bunu anlayalım ve kabul edelim.
devamını gör...

5-10 cm uzunluğunda sapı olan menekşe renginde mantar türü. renginden dolayı mor mantar da denir. olgunlaşınca şapkası kahverengine dönüşür. baharın habercisi olup, topraktan başını ilk o çıkartır.
devamını gör...

senin ağzından çıktığınla kulağının duyduğu aynı şey mi.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


allah devletimize zeval vermesin. dua zinciri oluşturalım lütfen.

çok üst düzey düşmanlar tarafından organize edilen ve büyük çabalarla engellenen girişim.
devamını gör...

kapanmadan önceki son çıkış, iki insan görüp kapanalım bakalım. günaydın sözlükçüm!
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

romanlarında bilinç akışı tekniğini uygulayan, manik depresif bir ruh halinde olan, annesinin ölümünden sonra ilk ve en ağır sinir krizini geçiren ve ruhsal hastalıkları tetiklenen, yirmi iki yaşından itibaren üç kez intihar denemesinde bulunan, victoria döneminden nefret eden -ki sebebi barizdir, bahsi geçen dönemde kadınlar okula bile gönderilemiyor ve erkeklerle eşit haklara sahip olamıyorlardı-, feminist bir duruşa sahip olan; dalgalar, deniz feneri, orlando, kendine ait bir oda, gece ve gündüz, varolma anları ve mrs. dalloway gibi son derece sarsıcı ve sürükleyici fakat okunması kısmen de olsa zor olan kitaplara sahip, ceplerini çakıl taşları ile doldurarak kendisini nehre bırakarak hayata gözlerini yuman ve eşine bıraktığı mektupla da bilinen, güçlü ve ilham verici kadın yazar.
sylvia plath, gabriel garcia marquez ve margaret atwood gibi yazarlara da ilham saçmıştır.

kendisi favori yazarımdır. umarım huzurludur.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ğ kalkarsa çok alarsın sonra.
devamını gör...

genelleme yapıyorsa boş olma ihtimali yüksek..

genellemeyi kadınlar üzerinde yapıyorsa kesinlikle boştur.

kafasına tıklasan yankı yapar o derece.
devamını gör...

iber yarımadasındaki son müslüman devleti.
iber yarımadasındaki hıristiyan krallıkları müslümanlara karşı kutsal savaş başlatması üzerine gırnata emirliği zor duruma düştü. bu durumdan kurtulmak isteyen gırnata emiri. osmanlı'dan yardım istemiştir. ancak bu dönemde osmanlı'nın cem sultan olayı ile uğraşması nedeniyle osmanlı dış politikada pek etkin değildi. bu nedenle osmanlı müslümanlara yardım edememiştir. saldırılar sonrası 2 ocak 1492 tarihinde gırnata şehri düşmüştür.

ispanyollar, 1 milyon müslüman 300 bin yahudiyi katletmiştir. musevilere her pazar günü hristiyan ayinlerine katılma ve katolik olmak ya da ölmek seçeneği dayatıldı. bu dönemde hızır reis ve oruç reis bölgeye donanmaları ile intikal edip bölgede yahudileri ve müslümanları istanbul'a getirmişlerdir.


ispanyolların asimilasyon politikası nedeniyle bugün bölgede çok az eser kaldı. çoğu cami, medrese ve arapça kaynak imha edil.

şu an türkiye'de yaşayan musivilerin neredeyse tamamı bu zamanda osmanlıya getirilmiş kişilerdir.

son gırnata sultanının iberyadan ayrılışı pek bir hüzünlüdür.



daha sonra, ispanyollar, gırnata şehrini de alıp müslümanları bir bir kılıçtan geçirdiler... son sultan ebu abdullah, ailesiyle birlikte gırnata’dan ayrılırken hıçkırıklara boğulur.

annesi aişe sultan o anda oğluna, tarihe geçen şu sözleri söyler:


-ağla oğlum ağla! zamanında savunamadığın vatanın için şimdi kadınlar gibi ağla!..



ffr
islamansiklopedisi.org.tr/e
devamını gör...

bir steve cutts kısa animasyon filmidir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
çocukluğumuzun çizgi film karakterleri hayatımıza belli bir zaman boyunca çok önemli yerler tutmuştur. teenage mutant ninja turtles izlediğim dönemler raphael olurdum mesela ben. ya da ne bileyim işte thunder cats izlerken tigera. herkesin de böyle çocuksu roleplayleri mutlaka vardır, olmuştur.

sonra 2018 yılında çekilen başrolünde ewan mcgregor’un oynadığı christopher robin filminde olduğu gibi o eski dostları unutup büyüyoruz. ve biz büyüdükçe her sabah uyanmamızı bekleyen çizgi film karakterleri kendi dünyaları içinde kayboluyor teker teker.

işte bu filmde ünlerini kaybeden çizgi film karakterlerinin yıllar sonraki hikayeleri ağırlıklı olarak robert zemeckis’in yönettiği who framed rogger rabbit? filminin kadın kahramanı jessica rabbit’in ağzından anlatılıyor. tabii ki yan koltukta rogger rabbit. ama sadece bu ikili değil filmde olan. şirinlerden he-man’e, super mario’dan charlie brown’a, inspector gadget’tan garfiled’a kadar herkes var bu kısa filmde ama bizim hatırladığımızdan çok farklı şekilde.

zaman herkese karşı acımasız ister zengin olan ister fakir, ister ünlü olan ister sıradan, ister insan olun ister çizgi film karakteri. zaman size istediğini yapacaktır.

where are they now?
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim