klişe youtube yorumları
müzik videolarına .... dan gelenler yazan yorumlar. bu gelenler sevmediğim/doğru bulmadığım bir yerden geliyorsa şarkıdan biraz soğuyorum hatta.
devamını gör...
itici gelen hitap şekilleri
"ya birader, kardeş, oğlum" gibi sinir bozucu sözler söyleyen tiplerin iticilikleridir.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
kendi bestelediğim minik bir parçayı sizinle de paylaşmak istiyorum swh.
vocaroo.com/31WHMsDMNmy
vocaroo.com/31WHMsDMNmy
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
albert’in yalanı
albert bir yalancıdır!
şimdi bu parmaklıklar arkasında hissedebileceğim son duygu mutluluktur herhalde. kendimi bu kadar kötü hissettiğim başka bir zaman dilimi olmamıştı hayatım boyunca. bu kadar kapana kısılmamıştım hiçbir zaman. yalnız kalmak aklıma getirebileceğim son şeydi. her zaman yanımda birileri mutlaka olurdu.
konuşabileceğim, sorunlarımı paylaşabileceğim, sevişebileceğim, kavga edebileceğim. ama mutlaka biri ya da birileri. vicdan azaplarım da her zaman gelip geçici olurdu. asla beni, şu an olduğu gibi esir almazdı, altına alıp çiğnemezdi.
albert bir yalancıdır!
hiç mutlu değilim çünkü. sevgilim beni terk etti, haklıydı da. ona kötü davranmaya, onu umursamamaya, yok saymaya başlamıştım. ona karşı hissettiğim bütün iyi, güzel duygularımı öldürmek için kendimle savaşmıştım. sanırım başarmıştım da. bunları yaparken tek istediğim mutlu bir şekilde yaşamak ve bu şekilde ölmekti. hapse tıkıldığımdan bu yana ziyaretime hiç gelmedi. onu ciddiye almamamın bir sonucuydu bu, biliyorum. yine de gelmesini isterdim ziyaretime, görmek isterdim, belki dokunmak bir kez daha. ama olmuyor işte. sadece o mu, mutlu olmak adına kırdığım bütün arkadaşlarım kaybolup gitti hayatımdan. sigara külü gibi, püff!!, yok oldular.
konuşamıyorum dört duvar arasında kimseyle, zaten bu öyküyü okumanızın nedeni de budur. bari sizinle paylaşayım bu suç öyküsünü ve nedenlerini.
aslında yalnız kalmak o kadar kötü olmayabilirdi. bu vicdan azabı dokunduğum her yerden fışkırmasaydı eğer. neden yaptım, nasıl yaptım, o an ne hissettim tam olarak bilemiyorum. ama mutlu olmak fikri sarıp sarmalamıştı beni. tetiği çektiğim an mutluluk sanki ani beliren bir güneş ışığı gibi kuşatacaktı beni. olmadı. birden namludan gelen o sağır edici ve kurşunun bir bedene saplanırken çıkarttığı korku verici ve koltuk değneklerini yere düşerken ortama saldığı mide bulandırıcı sesler beni karanlık bir kuyunun dibine doğru itti. yapmamalıydım biliyorum, şimdi olsa yapmazdım da. ama o an için o kadar doğru bir hareket gelmişti ki bana yapmasam olmazdı.
neler oldu o gün ve o günden önce?
yıllar önce yabancı bir şehirde dolaşırken tanışmıştık onunla. uzun süreli de bir dostluğumuz olmuştu. onu öldürmeseydim eğer ( bu ikinci cinayetimdi ve yargılanmadım bile) daha uzun yıllar sürecekti aramızdaki bu bağ. 1958 yılında bir bahar ayında bana elinde tuttuğu bir top kağıdı uzatıp, “bunları oku” demişti. ben de soluk almadan bir gecede okumuştum yazdığı ne varsa. defalarca okumuştum yazdıklarını. bedenim gibi zihnimin de kontrolü elimden kaçıp gitmişti yüzüncü okumamda. albert bana yapmam gerekenleri anlatmıştı. yazdığı bu metin benim için bir yol haritasıydı adeta. beni iyi tanırdı albert, mutsuzluğumu en iyi o görürdü. bu metinin yazılma amacı da buydu zaten; benim mutsuzluğum. bir sene kadar görüşmedik albert’le. yani bu metni bana verdiği günden onun öldürdüğüm güne kadar.
onunla ikinci görüşmemizden önce yapmak gerekenleri yapmıştım. birkaç sokak ötede oturan koltuk değnekleriyle yürüyen, tek ayağı diğerinden kısa olan adamı hiçbir haklı gerekçem yokken öldürmüştüm. aslında tekerlekli sandalyede olan birini aramıştım uzun süre ama maalesef yoktu çevremde böyle biri. ben de gözüme ilk kurbanımı kestirmiştim. onunla tanışmaya karar verdikten bir iki gün sonra kendimi evine davet ettirdim. eve gireceğimiz zaman tabancamı kontrol ettim. içeri girdiğimizde çok renkli bir karaktere sahip olduğunu hemen anlamıştım. evi harika dekore edilmişti. oturma odası bir renk cümbüşüydü adeta, perdeler, biblolar, tablolar, her şey uyum içindeydi. bir an onun eşcinsel olabileceği geldi aklıma ama bu tür düşüncelerle kurbanıma bir insan gibi yaklaşabilirdim. o yüzden düşüncelerimi yarım bırakıp, mutfak kapısından görünen kurbanıma doğru tek bir adım attım. silahı doğrulttum ve bana bakmasına bile fırsat vermeden iki el ateş ettim. tam anda işte kuyuya düşüşüm başladı. aklımda ne para vardı o anda ne de mutluluk. sadece oradan çıkıp gitmeyi düşünüyordum. silahı bırakmayı akıl edemedim, oysa albert bunu yapmamı özellikle belirtmişti. kapı arkamdan kapanırken beynimde hiçbir şey yoktu, sadece albert’e duyduğum nefret.
ne yapacağımı şaşırmıştım. hemen bir karakola gidip teslim olmam gerektiğini biliyordum elbet ama yapmadım. aralık ayıydı. kar yağmaktaydı. yeni yıla birkaç gün vardı. albert’i aradım, buluşmamız gerektiğini söyledim. albert küçük bir kasabadaydı o gün. bana 1 hafta sonra döneceğini o zaman görüşebileceğimi söyledi. o kadar vaktim yoktu. hemen bulunduğu küçük kasabaya gitmek için yola çıkmaya karar verdim. albert beni orda karşılayacaktı. uzun bir tren yolculuğundan sonra oraya varmıştım. bu arada onun içimde kendim için de birer tren bileti almıştım. trenler dönerken yolda işini bitirecektim. planım buydu ama olmadı. oraya vardığımda albert kendini tanıyan insanlarla meşguldü. o yüzden beni bir arkadaşı karşıladı. birlikte kaldıkları küçük otele gittik. albert beni yüzünde mutlu bir gülümsemeyle karşıladı. yüzündeki bu tomurcuk aslında onun sonunu hazırlamıştı. o an onu öldürmek konusunda en ufak bir tereddüdüm kalmamıştı.
o geceyi otelde geçirdik. onu burada öldüremeyeceğim kesindi. o yüzden geri dönüş yoluna çıkana kadar beklemem şarttı. 4 ocak dönüş tarihimizdi. o güne kadar sabretmeliydim. öyle de yaptım. dönüş tarihi gelene kadar sohbetlerimizi olabildiğince kısa tuttum, onu korkutacak bir taşkınlık yapabilirdim. aslında yaptım da ama albert bunu yorgunluğuma ve mutsuzluğuma verdi sanırım.
bir gün öğle yemeği sırasında bana verdiği metni okuyup okumadığımı sorduğunda beynimden vurulmuşa döndüm, ona saldırmamak için kendimi zor tuttum önce elimdeki bardağı kırdım, sonra da kalkıp yemek odasından dışarı çıktım. bir sigara yakıp kendimi toplamaya çalışırken albert yanıma geldi, sırtıma dostça dokundu, beni anladığını, elinden gelen her şeyi yapmak istediğini söyledi. yapacağı bir şey olmadığını söyledim, hem özür diledim hem de teşekkür ettim. dünya üzerinde en nefret ettiğim varlıktan özür dilemiştim, ama asıl özür dilemesi gereken oydu. intikam garip bir şekilde zihnimi ele geçirmişti ve 4 ocak benim için bir milat olacaktı.
4 ocak geldiğinde gidiş hazırlıkları hızlandı ama bu telaş içinde benim heyecanı belli olmuyordu, bu da benim için müthiş bir kamuflajdı. kimse benim heyecanımı yolculuk heyecanından ayrı tutmuyordu. ben de bunu kullandım, en iyi biçimde. hazırlıklara yardım ettim, ara sıra sohbetlere katıldım, kahvaltıda elimden geldiğince neşeli görünmeye çalıştım ama son anda benim geç öğrendiğim bir durum canımı fena halde sıktı. yolculuk bir arabayla yapılacaktı; facel vega marka bir araçla. benim planıma göreyse biz trenle gidecektik tren biletlerinden biri benim cebimde öteki ise albert’teydi. ama unutkanlıktan olsa gerek ya da benden şüphelendiği için albert otomobil yolculuğu yapacağımızı bana söyleme gereği duymamıştı ve öğrendiğimde ise planım alt üst olmuştu bile.
araç çalıştığında albert ile ben arkada oturuyorduk, albert’in yayıncı arkadaşıysa şoförün yanındaydı. bunu lehime kullanabilirdim. aklımdan bin bir türlü cinayet planı geçiyordu ama hiç biri uygulanacak gibi değildi. şartlar albert’i öldürmemi engellemek için el ele vermişlerdi adeta. onu bıçaklamam mümkün değildi, arabayı durdurup bir köşede öldürebilirdim ama ya diğer ikisini de öldürmek zorunda kalırdım o zaman, ya da planım toptan başarısız olurdu. albert’i arabadan itebilirdim ama bu da garanti bir ölüm olmazdı. bu düşüncelerden kurtulmak ve daha sakin düşünebilmek için kendimi yolun akışkanlığına verdim. yol çizgilerini yutan aracın çıkardığı sesleri dinleyerek daha akıllıca bir yol olarak albert’i yolculuk sonunda öldürmeye karar verdim.
tam bu kararı aldığımda büyük bir gürültüyle önce yol çizgileri sonra da içinde bulunduğumuz araç alt üst oldu. büyük bir kaza ve beklenmedik ölümler. şoför ve yayımcı önde oturmalarının şanssızlığıyla anında can verdiler. albert’in şanssızlığı ise bu yolculukta yanında oturan kişinin ben olmamdı. kaza olduğunda albert hafif bir baygınlık geçirmişti ve şans eseri ben sapasağlamdım. albert’in bu baygınlığından istifade ederek ilk yardım çantasıyla kafasına sertçe vurdum. bütün hıncımı bu vuruşta toplamıştım. albert de orada sonsuzluğa doğru akarken benim vicdanımda en ufak bir rahatlama olmamıştı. kendimi yine mutsuz hissediyordum. içimden geçen tek düşünce “keşke albert sağ olsaydı” oldu. çünkü sağ olsaydı onu bir kez daha öldürebilirdim.
şimdi bu kapalı kutunun içinde, parmaklıklarla gölgelenen yüzümü insanlardan saklayarak düşünüyorum. içeride oluşumun nedeni sakat bir adamı öldürmek. diğer cinayetimdense yargılanmadım bile. ilk cinayetim için beni suçlayabilirsiniz ama albert’i öldürmem konusunda asla çünkü;
albert bir yalancıdır!
albert bir yalancıdır!
şimdi bu parmaklıklar arkasında hissedebileceğim son duygu mutluluktur herhalde. kendimi bu kadar kötü hissettiğim başka bir zaman dilimi olmamıştı hayatım boyunca. bu kadar kapana kısılmamıştım hiçbir zaman. yalnız kalmak aklıma getirebileceğim son şeydi. her zaman yanımda birileri mutlaka olurdu.
konuşabileceğim, sorunlarımı paylaşabileceğim, sevişebileceğim, kavga edebileceğim. ama mutlaka biri ya da birileri. vicdan azaplarım da her zaman gelip geçici olurdu. asla beni, şu an olduğu gibi esir almazdı, altına alıp çiğnemezdi.
albert bir yalancıdır!
hiç mutlu değilim çünkü. sevgilim beni terk etti, haklıydı da. ona kötü davranmaya, onu umursamamaya, yok saymaya başlamıştım. ona karşı hissettiğim bütün iyi, güzel duygularımı öldürmek için kendimle savaşmıştım. sanırım başarmıştım da. bunları yaparken tek istediğim mutlu bir şekilde yaşamak ve bu şekilde ölmekti. hapse tıkıldığımdan bu yana ziyaretime hiç gelmedi. onu ciddiye almamamın bir sonucuydu bu, biliyorum. yine de gelmesini isterdim ziyaretime, görmek isterdim, belki dokunmak bir kez daha. ama olmuyor işte. sadece o mu, mutlu olmak adına kırdığım bütün arkadaşlarım kaybolup gitti hayatımdan. sigara külü gibi, püff!!, yok oldular.
konuşamıyorum dört duvar arasında kimseyle, zaten bu öyküyü okumanızın nedeni de budur. bari sizinle paylaşayım bu suç öyküsünü ve nedenlerini.
aslında yalnız kalmak o kadar kötü olmayabilirdi. bu vicdan azabı dokunduğum her yerden fışkırmasaydı eğer. neden yaptım, nasıl yaptım, o an ne hissettim tam olarak bilemiyorum. ama mutlu olmak fikri sarıp sarmalamıştı beni. tetiği çektiğim an mutluluk sanki ani beliren bir güneş ışığı gibi kuşatacaktı beni. olmadı. birden namludan gelen o sağır edici ve kurşunun bir bedene saplanırken çıkarttığı korku verici ve koltuk değneklerini yere düşerken ortama saldığı mide bulandırıcı sesler beni karanlık bir kuyunun dibine doğru itti. yapmamalıydım biliyorum, şimdi olsa yapmazdım da. ama o an için o kadar doğru bir hareket gelmişti ki bana yapmasam olmazdı.
neler oldu o gün ve o günden önce?
yıllar önce yabancı bir şehirde dolaşırken tanışmıştık onunla. uzun süreli de bir dostluğumuz olmuştu. onu öldürmeseydim eğer ( bu ikinci cinayetimdi ve yargılanmadım bile) daha uzun yıllar sürecekti aramızdaki bu bağ. 1958 yılında bir bahar ayında bana elinde tuttuğu bir top kağıdı uzatıp, “bunları oku” demişti. ben de soluk almadan bir gecede okumuştum yazdığı ne varsa. defalarca okumuştum yazdıklarını. bedenim gibi zihnimin de kontrolü elimden kaçıp gitmişti yüzüncü okumamda. albert bana yapmam gerekenleri anlatmıştı. yazdığı bu metin benim için bir yol haritasıydı adeta. beni iyi tanırdı albert, mutsuzluğumu en iyi o görürdü. bu metinin yazılma amacı da buydu zaten; benim mutsuzluğum. bir sene kadar görüşmedik albert’le. yani bu metni bana verdiği günden onun öldürdüğüm güne kadar.
onunla ikinci görüşmemizden önce yapmak gerekenleri yapmıştım. birkaç sokak ötede oturan koltuk değnekleriyle yürüyen, tek ayağı diğerinden kısa olan adamı hiçbir haklı gerekçem yokken öldürmüştüm. aslında tekerlekli sandalyede olan birini aramıştım uzun süre ama maalesef yoktu çevremde böyle biri. ben de gözüme ilk kurbanımı kestirmiştim. onunla tanışmaya karar verdikten bir iki gün sonra kendimi evine davet ettirdim. eve gireceğimiz zaman tabancamı kontrol ettim. içeri girdiğimizde çok renkli bir karaktere sahip olduğunu hemen anlamıştım. evi harika dekore edilmişti. oturma odası bir renk cümbüşüydü adeta, perdeler, biblolar, tablolar, her şey uyum içindeydi. bir an onun eşcinsel olabileceği geldi aklıma ama bu tür düşüncelerle kurbanıma bir insan gibi yaklaşabilirdim. o yüzden düşüncelerimi yarım bırakıp, mutfak kapısından görünen kurbanıma doğru tek bir adım attım. silahı doğrulttum ve bana bakmasına bile fırsat vermeden iki el ateş ettim. tam anda işte kuyuya düşüşüm başladı. aklımda ne para vardı o anda ne de mutluluk. sadece oradan çıkıp gitmeyi düşünüyordum. silahı bırakmayı akıl edemedim, oysa albert bunu yapmamı özellikle belirtmişti. kapı arkamdan kapanırken beynimde hiçbir şey yoktu, sadece albert’e duyduğum nefret.
ne yapacağımı şaşırmıştım. hemen bir karakola gidip teslim olmam gerektiğini biliyordum elbet ama yapmadım. aralık ayıydı. kar yağmaktaydı. yeni yıla birkaç gün vardı. albert’i aradım, buluşmamız gerektiğini söyledim. albert küçük bir kasabadaydı o gün. bana 1 hafta sonra döneceğini o zaman görüşebileceğimi söyledi. o kadar vaktim yoktu. hemen bulunduğu küçük kasabaya gitmek için yola çıkmaya karar verdim. albert beni orda karşılayacaktı. uzun bir tren yolculuğundan sonra oraya varmıştım. bu arada onun içimde kendim için de birer tren bileti almıştım. trenler dönerken yolda işini bitirecektim. planım buydu ama olmadı. oraya vardığımda albert kendini tanıyan insanlarla meşguldü. o yüzden beni bir arkadaşı karşıladı. birlikte kaldıkları küçük otele gittik. albert beni yüzünde mutlu bir gülümsemeyle karşıladı. yüzündeki bu tomurcuk aslında onun sonunu hazırlamıştı. o an onu öldürmek konusunda en ufak bir tereddüdüm kalmamıştı.
o geceyi otelde geçirdik. onu burada öldüremeyeceğim kesindi. o yüzden geri dönüş yoluna çıkana kadar beklemem şarttı. 4 ocak dönüş tarihimizdi. o güne kadar sabretmeliydim. öyle de yaptım. dönüş tarihi gelene kadar sohbetlerimizi olabildiğince kısa tuttum, onu korkutacak bir taşkınlık yapabilirdim. aslında yaptım da ama albert bunu yorgunluğuma ve mutsuzluğuma verdi sanırım.
bir gün öğle yemeği sırasında bana verdiği metni okuyup okumadığımı sorduğunda beynimden vurulmuşa döndüm, ona saldırmamak için kendimi zor tuttum önce elimdeki bardağı kırdım, sonra da kalkıp yemek odasından dışarı çıktım. bir sigara yakıp kendimi toplamaya çalışırken albert yanıma geldi, sırtıma dostça dokundu, beni anladığını, elinden gelen her şeyi yapmak istediğini söyledi. yapacağı bir şey olmadığını söyledim, hem özür diledim hem de teşekkür ettim. dünya üzerinde en nefret ettiğim varlıktan özür dilemiştim, ama asıl özür dilemesi gereken oydu. intikam garip bir şekilde zihnimi ele geçirmişti ve 4 ocak benim için bir milat olacaktı.
4 ocak geldiğinde gidiş hazırlıkları hızlandı ama bu telaş içinde benim heyecanı belli olmuyordu, bu da benim için müthiş bir kamuflajdı. kimse benim heyecanımı yolculuk heyecanından ayrı tutmuyordu. ben de bunu kullandım, en iyi biçimde. hazırlıklara yardım ettim, ara sıra sohbetlere katıldım, kahvaltıda elimden geldiğince neşeli görünmeye çalıştım ama son anda benim geç öğrendiğim bir durum canımı fena halde sıktı. yolculuk bir arabayla yapılacaktı; facel vega marka bir araçla. benim planıma göreyse biz trenle gidecektik tren biletlerinden biri benim cebimde öteki ise albert’teydi. ama unutkanlıktan olsa gerek ya da benden şüphelendiği için albert otomobil yolculuğu yapacağımızı bana söyleme gereği duymamıştı ve öğrendiğimde ise planım alt üst olmuştu bile.
araç çalıştığında albert ile ben arkada oturuyorduk, albert’in yayıncı arkadaşıysa şoförün yanındaydı. bunu lehime kullanabilirdim. aklımdan bin bir türlü cinayet planı geçiyordu ama hiç biri uygulanacak gibi değildi. şartlar albert’i öldürmemi engellemek için el ele vermişlerdi adeta. onu bıçaklamam mümkün değildi, arabayı durdurup bir köşede öldürebilirdim ama ya diğer ikisini de öldürmek zorunda kalırdım o zaman, ya da planım toptan başarısız olurdu. albert’i arabadan itebilirdim ama bu da garanti bir ölüm olmazdı. bu düşüncelerden kurtulmak ve daha sakin düşünebilmek için kendimi yolun akışkanlığına verdim. yol çizgilerini yutan aracın çıkardığı sesleri dinleyerek daha akıllıca bir yol olarak albert’i yolculuk sonunda öldürmeye karar verdim.
tam bu kararı aldığımda büyük bir gürültüyle önce yol çizgileri sonra da içinde bulunduğumuz araç alt üst oldu. büyük bir kaza ve beklenmedik ölümler. şoför ve yayımcı önde oturmalarının şanssızlığıyla anında can verdiler. albert’in şanssızlığı ise bu yolculukta yanında oturan kişinin ben olmamdı. kaza olduğunda albert hafif bir baygınlık geçirmişti ve şans eseri ben sapasağlamdım. albert’in bu baygınlığından istifade ederek ilk yardım çantasıyla kafasına sertçe vurdum. bütün hıncımı bu vuruşta toplamıştım. albert de orada sonsuzluğa doğru akarken benim vicdanımda en ufak bir rahatlama olmamıştı. kendimi yine mutsuz hissediyordum. içimden geçen tek düşünce “keşke albert sağ olsaydı” oldu. çünkü sağ olsaydı onu bir kez daha öldürebilirdim.
şimdi bu kapalı kutunun içinde, parmaklıklarla gölgelenen yüzümü insanlardan saklayarak düşünüyorum. içeride oluşumun nedeni sakat bir adamı öldürmek. diğer cinayetimdense yargılanmadım bile. ilk cinayetim için beni suçlayabilirsiniz ama albert’i öldürmem konusunda asla çünkü;
albert bir yalancıdır!
devamını gör...
sözlüğe davet edilen arkadaşların tepkileri
bir arkadaşım telefonda uğraşırken gördü dedi ki o nedir olm? e dedim sözlük.
lan dedi hangi kelimeyi bilmiyorsun söyle cevaplayayım.
lan dedi hangi kelimeyi bilmiyorsun söyle cevaplayayım.
devamını gör...
burçlara inanan insan
uydurulmuş 12 kalıba kendini sokmaya çalışan, hayatını buna göre yönlendiren ve buna bilim diyebilen acınası insandır.*
devamını gör...
haydar haydar
sözleri aşık sıdkı’ya, bestesi ali ekber çiçek’e ait türkü. sözlerine bir bakalım;
“ondört bin yıl gezdim pervanelikte
sıtk-ı ismin buldum divanelikte
içtim şarabını mestanelikte
kırkların ceminde dara düş oldum.”
aşık burada, 14 yıl boyunca diyar diyar gezmeyi ve sonunda kendisini bulmasını anlatır. pervanelikten, bir öğreti olarak divaneliğe. sıtk-ı ismin buldum divanelikte dediği kısım, aslında aşık olarak bir olgunluğa ermesi demektir. ve kendisine “divane” mahlası verilmesidir. o güne kadar mahlas olarak “pervane” yi kullanan aşık sıdkı, artık “divane” mahlasıyla sözlerini yazacaktır. (aşık sıdkı’ya ait bir başka güzel türküde “zülfü kaküllerin amber misali” erkan oğur seslendirmiştir.)
içtim şarabını dediği kısım ise, alevi öğretisinde önemli yer olan “kırklar cemi” nde bir üzüm tanesinin kırk kişiye eşit şekilde pay edilmesidir ki, buna “dem” denir. aşık burada şarabın değil, aşkın sarhoşluğunu anlatır.
türkünün sözleri kadar ve hatta bana göre sözleri de dinamitleyen kısmı ise bestesidir. ali ekber çiçek bu beste için iki yıl çalışmıştır. besteyi tamamladığında “ben ne yaptım?” der.
sanatçı uzun saplı bağlamayı çoğur düzeniyle kullanmaktadır bu bestede. böylece şarkının temel ezgisini bir yandan verirken diğer yandan akor örgüsüyle temel ezgiyi güçlendirme fırsatı bulur. vuruşlar aranağmelerde 16 hatta 32'lik mızrap (tezene) vuruşuna kadar çıkabilmektedir. bestenin ana nağmesinde ise mızrap sert vuruşlarla tellerde gezinmekte ve bilek ise muazzam bir dengeyle inip çıkmaktadır. şarkının duraksamaları (es) da hatırı sayılır oranda müzikal beceri istemektedir. bu nedenle haydar haydar bestesinin icrası hemen her bağlama virtüözünde bir "ölçüt" sayılır.
bağlama tellerine dokunan biri olarak şunu belirteyim; bu beste bir başyapıttır.
bir çok sanatçı tarafından icra edilmiştir. benim sevdiğim yorum ise cem adrian’dır.
erdal erzincan’nın solo bağlamasıyla transa geçen cem adrian’ı dinleyin derim.
transagider
“ondört bin yıl gezdim pervanelikte
sıtk-ı ismin buldum divanelikte
içtim şarabını mestanelikte
kırkların ceminde dara düş oldum.”
aşık burada, 14 yıl boyunca diyar diyar gezmeyi ve sonunda kendisini bulmasını anlatır. pervanelikten, bir öğreti olarak divaneliğe. sıtk-ı ismin buldum divanelikte dediği kısım, aslında aşık olarak bir olgunluğa ermesi demektir. ve kendisine “divane” mahlası verilmesidir. o güne kadar mahlas olarak “pervane” yi kullanan aşık sıdkı, artık “divane” mahlasıyla sözlerini yazacaktır. (aşık sıdkı’ya ait bir başka güzel türküde “zülfü kaküllerin amber misali” erkan oğur seslendirmiştir.)
içtim şarabını dediği kısım ise, alevi öğretisinde önemli yer olan “kırklar cemi” nde bir üzüm tanesinin kırk kişiye eşit şekilde pay edilmesidir ki, buna “dem” denir. aşık burada şarabın değil, aşkın sarhoşluğunu anlatır.
türkünün sözleri kadar ve hatta bana göre sözleri de dinamitleyen kısmı ise bestesidir. ali ekber çiçek bu beste için iki yıl çalışmıştır. besteyi tamamladığında “ben ne yaptım?” der.
sanatçı uzun saplı bağlamayı çoğur düzeniyle kullanmaktadır bu bestede. böylece şarkının temel ezgisini bir yandan verirken diğer yandan akor örgüsüyle temel ezgiyi güçlendirme fırsatı bulur. vuruşlar aranağmelerde 16 hatta 32'lik mızrap (tezene) vuruşuna kadar çıkabilmektedir. bestenin ana nağmesinde ise mızrap sert vuruşlarla tellerde gezinmekte ve bilek ise muazzam bir dengeyle inip çıkmaktadır. şarkının duraksamaları (es) da hatırı sayılır oranda müzikal beceri istemektedir. bu nedenle haydar haydar bestesinin icrası hemen her bağlama virtüözünde bir "ölçüt" sayılır.
bağlama tellerine dokunan biri olarak şunu belirteyim; bu beste bir başyapıttır.
bir çok sanatçı tarafından icra edilmiştir. benim sevdiğim yorum ise cem adrian’dır.
erdal erzincan’nın solo bağlamasıyla transa geçen cem adrian’ı dinleyin derim.
transagider
devamını gör...
en sıcak yıldız çeşidi
gözlemlenebilir evrende, atmosferi en yüksek sıcaklığa sahip olan yıldız türü.
sevgili sir came a lot'ın söylediklerine ekleme yapayım.
yıldızların rengi, sıcaklıklarının bir fonksiyonudur. evrendeki en sıcak yıldızlar mavi, en soğuk yıldızlar kırmızı görünür. evrenin en sıcak yıldızları, hiperdev mavi yıldızlardır. yani son derece büyük yıldızlar...
büyükten kasıt nedir?
güneş kütlesinin 100 katı ya da daha fazla kütleye sahip yahut güneş yarıçapının 150 katı ya da daha fazla yarıçapa sahip yıldızlardan bahsediyoruz. her ne kadar sıradan ve sıcak bir yıldızın sahip olabileceği en yüksek sıcaklıklar 35-40 bin derece civarında kabul edilse de, mesela bazı wolf - rayet yıldızlarının sıcaklığı 200 hatta 300 bin dereceye kadar çıkabilir.
---
yalnız burada bir parantez açmamız gerek. beyaz cücelerin yüzey sıcaklığı birçok yıldızınkinden çok daha yüksek olabilir ama beyaz cüceler birer yıldız değil "yıldız cesedi" olduğundan bu kıyaslamaya sokulmazlar. aynı şekilde nötron yıldızlarının da atmosfer sıcaklığı 1 milyon dereceye kadar çıkabilir ama onlar da gerçekte birer yıldız değil, yıldız kalıntısıdır.
---
son olarak, her ne kadar burada birtakım sayılar vermiş olsam da her zaman bunların ötesine geçen ekstrem durumlar olabilir. elimizde sınırlı sayıda yıldız yok. sürekli olarak var olanlara yenileri ekleniyor ve bu tür bilgiler çok sık değişebiliyor. burada değişmeyecek olan tek şey, en sıcak yıldızların genç, dev ve mavi yıldızlar olduğu bilgisi. sıcaklık değerlerine ilişkin bilgilere eklenen bilgiler ise günden güne değişebilir.
sevgili sir came a lot'ın söylediklerine ekleme yapayım.
yıldızların rengi, sıcaklıklarının bir fonksiyonudur. evrendeki en sıcak yıldızlar mavi, en soğuk yıldızlar kırmızı görünür. evrenin en sıcak yıldızları, hiperdev mavi yıldızlardır. yani son derece büyük yıldızlar...
büyükten kasıt nedir?
güneş kütlesinin 100 katı ya da daha fazla kütleye sahip yahut güneş yarıçapının 150 katı ya da daha fazla yarıçapa sahip yıldızlardan bahsediyoruz. her ne kadar sıradan ve sıcak bir yıldızın sahip olabileceği en yüksek sıcaklıklar 35-40 bin derece civarında kabul edilse de, mesela bazı wolf - rayet yıldızlarının sıcaklığı 200 hatta 300 bin dereceye kadar çıkabilir.
---
yalnız burada bir parantez açmamız gerek. beyaz cücelerin yüzey sıcaklığı birçok yıldızınkinden çok daha yüksek olabilir ama beyaz cüceler birer yıldız değil "yıldız cesedi" olduğundan bu kıyaslamaya sokulmazlar. aynı şekilde nötron yıldızlarının da atmosfer sıcaklığı 1 milyon dereceye kadar çıkabilir ama onlar da gerçekte birer yıldız değil, yıldız kalıntısıdır.
---
son olarak, her ne kadar burada birtakım sayılar vermiş olsam da her zaman bunların ötesine geçen ekstrem durumlar olabilir. elimizde sınırlı sayıda yıldız yok. sürekli olarak var olanlara yenileri ekleniyor ve bu tür bilgiler çok sık değişebiliyor. burada değişmeyecek olan tek şey, en sıcak yıldızların genç, dev ve mavi yıldızlar olduğu bilgisi. sıcaklık değerlerine ilişkin bilgilere eklenen bilgiler ise günden güne değişebilir.
devamını gör...
kronoloji
adı yunanca chronos (zaman) ve logos (söz) sözcüklerinden türetilmiş, zamanı sıralayan ve olayları meydana geldikleri sıraya yerleştirmek için kullanılan bir yöntemdir. takvim sistemleriyle yakından ilgili olan insanlık tarihini kaydetmek için kullanılan kronoloji sistemleri, bunları kullanan insanların amacına, karmaşıklık derecesine ve becerilerine göre kapsam, doğruluk ve yöntem açısından farklılık gösterir.
tüm olayları meydana geldikleri sırayla ve doğru orantılı aralıklarla sabit bir ölçekte yerleştirmeyi amaçlayan bilimsel kronoloji, birçok disiplinde kullanılmaktadır ve çok geniş çağları kapsama almak için kullanılabilir. örneğin astronomi, binlerce milyon yıldaki kozmik olayların sırasını ölçer; jeoloji ve paleontoloji, dünya'nın ve yaşamın evriminin izini sürerken, yüzlerce veya binlerce milyon yıllık dönemleri kullanmak durumundadır. bunların kapsamı, doğruluğu ve yöntemi, ayrılmaz bir şekilde bağlı oldukları takvim sistemlerine göre değişiklik gösterdiği gibi, bunları kullanan insanların amacına, karmaşıklık derecesine ve becerisine göre de değişir.
antik tarihsel kronolojileri bilimsel kronoloji ile ilişkilendirmek zordur. eski halkların referans terimleri, modern standartlara göre değerlendirildiğinde belirsiz ve tutarsızdı ve yazıt ve yazılarının çoğu kaçınılmaz olarak zaman içerisinde ortadan kaybolmuştur.
arkeolojik kazıların sonuçlarıyla kayıtlarındaki boşluklar giderek daha fazla doldurulmakta ve tutarsızlıkları giderilmektedir. bu bulgulara rehberlik eden bilim adamları, önceden geçici olarak yapılmış kronolojik yeniden yapılandırmaları doğrulayabilir, çürütebilir veya değiştirebilir. astronomik hesaplama ve radyoaktif karbon içeriğiyle tarihlendirme yöntemleri, antik kronolojileri düzeltme çalışmasında da yardımcı olmaktadır.
kaynak
devamını gör...
şükrü erbaş
sonra bir uzak bulurdu herkes
giden gidemezdi gelen gelemezdi
hayal olurdu hatıra olurdu…*
giden gidemezdi gelen gelemezdi
hayal olurdu hatıra olurdu…*
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının gördüğü en saçma rüya
devamını gör...
jean auguste dominique ingres
jean auguste dominique ıngres, 29 ağustos 1780 ve 14 ocak 1867 tarihleri arasında yaşamış fransız, neoklasist ve oryantalist bir ressamdı. aynı zamanda müzikle, keman çalmakla da uğraşıyordu.
ıngres çizime büyük önem veriyordu. ona göre resmin dürüstlüğü idi. resmi yapan şeylerin sekizde yedisi çizim idi. iyi çizilmiş bir şey, iyi yapılmış bir resim demekti. gerçeği olduğu gibi yansıtmak isteyen ıngres'e bir gün dostlarından biri, tablosuna ithafen ''bu marcel değil mi? onu olduğundan daha güzel çizmişsin'' demişti ve ıngres sert bir şekilde ''ne demek daha güzel? ben insanları olduğu gibi çizerim'' devamını vermişti. temiz ve yumuşak çizgileri ile ün kazanan ıngres için picasso'nun ''o hepimizin hocasıdır.'' dediği söylenir. keman ile de bağını koparmayan ıngres'e ithafen günümüzde bile meslek dışında yapılan sanat çalışması için ''ıngres'in kemanı'' ifadesi kullanılmaktadır.
1791 yılında babası sanatçıyı toulose'ya getirdi. ressam guillaume-joseph roques ve heykeltıraş jean-pierre vigan ile çalışan genç sanatçı, yine bir sanatçı olan babasından farklı olarak; dini, mitolojik, tarihi sahneler çizmek istiyordu. 1796 yılında fransa'ya, ünlü ressam jacques-louis david'ın atölyesinde çalışmaya gitti. burada david'in bir diğer öğrencisi, yaşamının ileriki yıllarında sanat eleştirmeni olacak olan étienne-jean delécluze (ki kendisi sevilen bir öğrenci olarak david'in fransa'daki son yemeğine katılmıştı.) ıngres hakkında çalışkanlığından, azminden ve sanatının doğruluğundan, etkileyiciliğinden ve fark edilebilirliğinden bahsetmiştir.
bir sürü ödül sahibi olan bu ressam, yaşadığı dönemlerde yeni yeni ortaya çıkan sanat tarihi konusunda, dönem sanatçıları gibi geçmişten gelen eserleri incelemek ve kullanmak yarışından geri kalmadı. hatta bu yüzden dönem ressamları tarafından geçmişi yağmalamakla suçlanmıştı. yaptığı tablolar eleştirmenlerce sert eleştiriler almış, kendisi sanatı 400 yıl geriye götürmek istemekle suçlanmış ve fırçasının bitişinden bahsedilmişti.
roma'ya geçen ve farklı tablolar yapmaya devam eden sanatçı sert eleştirilere burada da maruz kalmıştı. paris'e tablolar göndermeye devam eden ıngres akademisi'yi tatmin etmek için boyadığı eserde yine yeriliyordu. akademi'den ayrıldıktan sonra da eser üretmeye devam etti ve portreler çizerek gelirini arttırdı. bir tarih ressamı olarak bilinmek isteyen ıngres bunu kapısına gelenlere de söylüyor, burada yaşayan kişinin portreler çizen bir adam değil bir ressam olduğunu hatırlatıyordu. bu dönemde 500'den fazla portre çizdiği söylenen ıngres bir yandan keman çalmaya da devam ediyordu.
müzeye giren ilk eseri, farkı şehirlere taşınmaları, eleştirmenlerden maruz kaldığı sert sözler, ortaya koymaya çalıştığı; tekrar canlandırmaya çalıştığı sanat girişimleri ile ıngres kariyerinin anahtarını eline aldı. ödüllendirilen, académie des beaux-arts üyesi olan ve eseri övülen ıngres için yeni bir dönem başlamıştı.
fakat the martyrdom of saint symphorian eserinin eleştirileri karşısında şok olmuştu. 1824 yılında autun katedrali için sipariş edilmiş bu resmi yapması 10 yıl sürmüştü ve sanatçı resmi tüm çalışmalarının ve becerisinin bir toplamı olarak görüyordu. resim hem hem neoklasikler hem de romantikler tarafından yerildi. ıngres artık kamu komisyonlarını kabul etmeyeceğini ve salon'a (paris'te, académie des beaux-arts'da sanat eserlerinin halk ile buluştuğu yer.) çıkmayacağını söyledi. 1834 sonunda roma'ya döndü.
roma'daki fransız akademisinin direktörlüğünü yaptı, öğrenciler ve okul ile ilgilendi. sanat eserleri üretmeye devam ettiği gibi kemanı ve müziği de bırakmamıştı. nisan 1841'de paris'e döndü. eserlerini askıya aldı, tamamladı ve yenileri üretti ama artık yaşlanıyordu. en bilinen eserlerinden birini, türk hamamı'nı ömrünün sonlarına doğru yaptı. 1867 yılında zatürreden ölen ıngres'in kemanı ve 4000'den fazla eseri ıngres müzesi'ne miras kaldı.
ıngres çizime büyük önem veriyordu. ona göre resmin dürüstlüğü idi. resmi yapan şeylerin sekizde yedisi çizim idi. iyi çizilmiş bir şey, iyi yapılmış bir resim demekti. gerçeği olduğu gibi yansıtmak isteyen ıngres'e bir gün dostlarından biri, tablosuna ithafen ''bu marcel değil mi? onu olduğundan daha güzel çizmişsin'' demişti ve ıngres sert bir şekilde ''ne demek daha güzel? ben insanları olduğu gibi çizerim'' devamını vermişti. temiz ve yumuşak çizgileri ile ün kazanan ıngres için picasso'nun ''o hepimizin hocasıdır.'' dediği söylenir. keman ile de bağını koparmayan ıngres'e ithafen günümüzde bile meslek dışında yapılan sanat çalışması için ''ıngres'in kemanı'' ifadesi kullanılmaktadır.
1791 yılında babası sanatçıyı toulose'ya getirdi. ressam guillaume-joseph roques ve heykeltıraş jean-pierre vigan ile çalışan genç sanatçı, yine bir sanatçı olan babasından farklı olarak; dini, mitolojik, tarihi sahneler çizmek istiyordu. 1796 yılında fransa'ya, ünlü ressam jacques-louis david'ın atölyesinde çalışmaya gitti. burada david'in bir diğer öğrencisi, yaşamının ileriki yıllarında sanat eleştirmeni olacak olan étienne-jean delécluze (ki kendisi sevilen bir öğrenci olarak david'in fransa'daki son yemeğine katılmıştı.) ıngres hakkında çalışkanlığından, azminden ve sanatının doğruluğundan, etkileyiciliğinden ve fark edilebilirliğinden bahsetmiştir.
bir sürü ödül sahibi olan bu ressam, yaşadığı dönemlerde yeni yeni ortaya çıkan sanat tarihi konusunda, dönem sanatçıları gibi geçmişten gelen eserleri incelemek ve kullanmak yarışından geri kalmadı. hatta bu yüzden dönem ressamları tarafından geçmişi yağmalamakla suçlanmıştı. yaptığı tablolar eleştirmenlerce sert eleştiriler almış, kendisi sanatı 400 yıl geriye götürmek istemekle suçlanmış ve fırçasının bitişinden bahsedilmişti.
roma'ya geçen ve farklı tablolar yapmaya devam eden sanatçı sert eleştirilere burada da maruz kalmıştı. paris'e tablolar göndermeye devam eden ıngres akademisi'yi tatmin etmek için boyadığı eserde yine yeriliyordu. akademi'den ayrıldıktan sonra da eser üretmeye devam etti ve portreler çizerek gelirini arttırdı. bir tarih ressamı olarak bilinmek isteyen ıngres bunu kapısına gelenlere de söylüyor, burada yaşayan kişinin portreler çizen bir adam değil bir ressam olduğunu hatırlatıyordu. bu dönemde 500'den fazla portre çizdiği söylenen ıngres bir yandan keman çalmaya da devam ediyordu.
müzeye giren ilk eseri, farkı şehirlere taşınmaları, eleştirmenlerden maruz kaldığı sert sözler, ortaya koymaya çalıştığı; tekrar canlandırmaya çalıştığı sanat girişimleri ile ıngres kariyerinin anahtarını eline aldı. ödüllendirilen, académie des beaux-arts üyesi olan ve eseri övülen ıngres için yeni bir dönem başlamıştı.
fakat the martyrdom of saint symphorian eserinin eleştirileri karşısında şok olmuştu. 1824 yılında autun katedrali için sipariş edilmiş bu resmi yapması 10 yıl sürmüştü ve sanatçı resmi tüm çalışmalarının ve becerisinin bir toplamı olarak görüyordu. resim hem hem neoklasikler hem de romantikler tarafından yerildi. ıngres artık kamu komisyonlarını kabul etmeyeceğini ve salon'a (paris'te, académie des beaux-arts'da sanat eserlerinin halk ile buluştuğu yer.) çıkmayacağını söyledi. 1834 sonunda roma'ya döndü.
roma'daki fransız akademisinin direktörlüğünü yaptı, öğrenciler ve okul ile ilgilendi. sanat eserleri üretmeye devam ettiği gibi kemanı ve müziği de bırakmamıştı. nisan 1841'de paris'e döndü. eserlerini askıya aldı, tamamladı ve yenileri üretti ama artık yaşlanıyordu. en bilinen eserlerinden birini, türk hamamı'nı ömrünün sonlarına doğru yaptı. 1867 yılında zatürreden ölen ıngres'in kemanı ve 4000'den fazla eseri ıngres müzesi'ne miras kaldı.
devamını gör...
agnostiklerin kolaya kaçtığının sanılması
genelde 3 büyük dinden birine mensup insanların söylediği boş şey. görüşüm ne atesitliğe ne deistliğe uyuyor kardeşim ne yapıyım seni memnun etmek için net bir şey mi söylemem lazım. zaten net bir şeyleri savunucak olsam neden agnostik olayım.
devamını gör...
mansur yavaş'ın yks ücretlerini karşılayacağını açıklaması
reis çıkar, "yine birileri şov peşinde" der. %50 yi mansur başkan'ın şov yaptığına inandırır.
ülkede hiçbir şey değişmez; sadece bizim hoşumuza gider, konu kapanır, perde iner. umarım gençler aradaki farkı anlayabiliyorlardır.
ülkede hiçbir şey değişmez; sadece bizim hoşumuza gider, konu kapanır, perde iner. umarım gençler aradaki farkı anlayabiliyorlardır.
devamını gör...





