keşke bana yazılsaydı dediğiniz şarkı
devamını gör...
karanlıkta yürürken takip edilme ihtimaliyle arkaya bakmak
baktığımız anda da bizi takip eden hayaletin bir sokak arasına saklanma kurgusuyla devam eden sanrıdır. çoğu kişi bu hayalet tarafından takip edilmiştir. eve normalden daha hızlı gitmemizi sağlar. acaba bu psikolojinin bir ismi var mıdır?
devamını gör...
evernevergreen
tanımlarını okurken nedensiz bir şekilde, kendimi huzurlu bir akşamüzerinde güzel bir hikaye dinliyormuş gibi hissettiğim yazar. güzel tanımlarının devamını diliyorum.
devamını gör...
ikarus
yunan mitolojisinin en acıklı fakat felsefesi derin hikayelerinden biri birazdan anlatacaklarım.
girit kralı minos tahta geçince poseidon’a yalvarıp kendisine kraliyetinin sembolü olarak kar beyazı bir boğa göndermesini, bunu da tanrısına adayacağını söyler. istediği gibi bir boğa gelir fakat minos boğanın güzelliğine dayanamayıp kurban etmekten vazgeçer. bu hikayede gökten koç inmiyor ne yazık ki. tanrı poseidon, minos’un cüretkarlığına çok kızıp unutamayacağı bir ceza planlar. minos’un karısı pasiphaë’yi beyaz boğaya aşık eder. kraliçe pasiphaë, dönemin usta zanaatkarlarından daedalus efendiyi çağırtıp meramını anlatır, “bana tahtadan bir boğa yap ki beyaz boğayı kandırayım, benimle birlikte olabilsin” der. daedalus kraliçenin isteğini gerçekleştirir, boğayla kraliçenin bir çocuğu olur, fakat tövbestağfurullah ecinni gibi bir şey çıkar ortaya. insan desen insan değil, boğa desen boğa değil, “ee ad vericez ki lan buna” diye düşündüren bir şey çıkmıştır ortaya. şehrin zekilerinden biri çıkıp “beyler biz minoslu değil miyiz (minoan civilization)? burası minos şehri değil mi? e şehrin adını verelim gitsin, minoslu boğa diyelim, ne diyonuz?” diye sorar. ahali tabi alkış kıyamet, fikri çok beğenir, minos ve taurus kelimelerini harmanlayıp minotaur ismini üretirler.
bu sırada kraliçe pasiphaë yavrusunu besler, büyütür, fakat hayvan (?!) büyüdükçe insani duygulardan yoksun olduğunu görür. merhamet duygusu yoktur. öldürme güdüsü baskındır. garip de bir yaratık olduğu için neyle besleyeceklerini de bilemezler, açlıktan iyice gözü dönen minotaur insan öldürüp kendine ziyafet çekmeye başlar (otçul boğayı da insan yiyen canavara çevirmeleri ilginç bir detay olmuş). kral minos, karısı kraliçe için tahta boğayı yapan adamı çağırtır, “bu belayı başımıza sen açtın, sen temizleyeceksin. şu yaratığı hapsedebileceğimiz bir hapishane yap” der, peşine de “yıkıl karşımdan” diye ekler. daedalus ve oğlu ikarus bir labirent yapar, minotaur da bu labirentin merkezinde hapis tutulur der efsane. hatta derler ki, daedalus o kadar mükemmel bir labirent yapmış ki neredeyse kendisi bile içerde yolunu kaybedecekmiş.
tam “işler bitti, hadi biz ödemeyi alıp yolumuza gidelim sayın kralım” diyecekken minos “bi’ dakka durun bakalım. bu labirentin varlığından haberdar olan, girişini çıkışını bilen, dahası içinde kraliçenin bizzat kendi doğurduğu boğa adamın varlığını bilen sadece siz varsınız. bu bilgilerle sizi salamam. muhafızlar! kapatın bunları kuleye” der ve baba oğulu kuleye hapsettirir.
daedalus bakar ki kral minos’un ordusu gün geçtikçe daha da büyüyor, kral da daha sert davranmaya başlamış; “bize karadan kaçış yok” diyerek gözünü denize dikmiş. bakmış ki donanma da o biçim, ondan da vazgeçmiş. umudunu kaybetmek üzereyken kulenin tepesine gelip giden kuşları fark etmiş. kuşların tüylerini balmumuyla tahta bir iskelete tutturarak kanat yapan daedalus, bir çiftini oğluna verir diğer çifti kendi alır. uçmadan önce oğlunu sıkı sıkıya tembihler, “ey oğul” der. “sakın denize çok yakın uçma, kanatlarındaki tüyler ıslanır, boğulursun”. baba ya bu, nasihatlere devam eder. yine “ey oğul” der. “güneşe de çok yakın uçma, kanatların erir, çakılırsın”. ikarus tabi uçan ilk insan olacak, gencecik çocuk, heyecandan yerinde duramıyor. “he baba he” deyip babasıyla birlikte kulenin penceresinden bırakır kendini boşluğa.
piyuuuu… hezarfen uçmazdan yıllaaar yıllar önce ikarus uçmuş. o kadar uçmuş ki, sanki yıllardır uçuyormuş gibiymiş. kuşlarla yarışa tutuşmuş, bir yukarı bir aşağı dala çıka uçmaya başlamış. kendini özgürlüğün büyüsüne o kadar kaptırmış ki yükseldikçe yükselmiş. “bir fani bu kadar yükselerek bana nasıl saygısızlık edebilir” diyerek küplere binen güneş tanrısı helios, yakıvermiş ikarus’un kanatlarını. tüylerini bir arada tutan balmumu eriyince olanca hızıyla suya çakılmış, oracıkta boğularak can vermis ikarus. o günden sonra ikaria adasına ve çevreleyen denize ikarus’un ismini vermişler.
şimdi gelelim hikayenin ana fikrine. çok yüksekten uçmak (kendine çok güvenmek) ve çok alçaktan uçmak (fazla uysal olmak), ikisi de tehlikelidir. ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder. yüksekten, ya da düşmekten korkmanın yerine bugün konfor alanından çıkıp riskli bir girişimde bulunmayı da koyabiliriz (parayı dolara yatırmak gibi, borsaya girmek gibi, “ben bu işi başarırım ya ne var ki” gibi).
“limitlerimizin farkında olmak” sonucu da çıkartılabilir. ölçülü olmak, yerine göre davranmak falan gibi şeyler. mesela rains of castamere şarkısında der ki “and who are you, the proud lord said, that i must bow so low? (peki siz kimsiniz ki, dedi gururlu lord, ben önünde yerlere kadar eğileceğim?)”, bence anlatmak istediğimi çok güzel anlatıyor. saygıyı elden bırakmadan dişlerini gösteren lannister lordunun gözünden bu “kendini ezdirmemek ama çizgiyi de aşmamak” düsturunu ben görebiliyorum yani, umarım size de görünür. zorlarsak belki büyüklere, yaşlılara, tecrübelilere vs saygı, hürmet falan gibi sonuçlar da çıkarılabilir (ama hiç benim çıkartacağım sonuç değil heheh).
son olarak bahsetmezsem çarpılırım dediğim bir konu var. eskiden sakin diye bir grup vardı, bu konu üzerine bir şarkıları var.
ikarus’un (eğer başarsaydı) güneşe ulaşan ilk ölümlü olması üzerine bir şarkı. “birden susarsa bütün yenilgiler // tekil hayatlar da bir gün devrim yapar ya” der, sanki o istediğin hedefe ulaşınca geçmişteki bütün yenilgilerin kaybolacağını, hayatının ihtilalini gerçekleştireceğini, zincirlerini kıracağını söyler.
ya da ben çok fazla anlam yüklüyorum. bilemedim.
bruegel'in landscape with the fall of icarus isimli tablosunda mesela ikarus'un düştüğünü sağ altta görebilirsiniz.
ya da daha modern çalışmalarda şu şekilde de resmedildiği oluyormuş.
ya da böyle
girit kralı minos tahta geçince poseidon’a yalvarıp kendisine kraliyetinin sembolü olarak kar beyazı bir boğa göndermesini, bunu da tanrısına adayacağını söyler. istediği gibi bir boğa gelir fakat minos boğanın güzelliğine dayanamayıp kurban etmekten vazgeçer. bu hikayede gökten koç inmiyor ne yazık ki. tanrı poseidon, minos’un cüretkarlığına çok kızıp unutamayacağı bir ceza planlar. minos’un karısı pasiphaë’yi beyaz boğaya aşık eder. kraliçe pasiphaë, dönemin usta zanaatkarlarından daedalus efendiyi çağırtıp meramını anlatır, “bana tahtadan bir boğa yap ki beyaz boğayı kandırayım, benimle birlikte olabilsin” der. daedalus kraliçenin isteğini gerçekleştirir, boğayla kraliçenin bir çocuğu olur, fakat tövbestağfurullah ecinni gibi bir şey çıkar ortaya. insan desen insan değil, boğa desen boğa değil, “ee ad vericez ki lan buna” diye düşündüren bir şey çıkmıştır ortaya. şehrin zekilerinden biri çıkıp “beyler biz minoslu değil miyiz (minoan civilization)? burası minos şehri değil mi? e şehrin adını verelim gitsin, minoslu boğa diyelim, ne diyonuz?” diye sorar. ahali tabi alkış kıyamet, fikri çok beğenir, minos ve taurus kelimelerini harmanlayıp minotaur ismini üretirler.
bu sırada kraliçe pasiphaë yavrusunu besler, büyütür, fakat hayvan (?!) büyüdükçe insani duygulardan yoksun olduğunu görür. merhamet duygusu yoktur. öldürme güdüsü baskındır. garip de bir yaratık olduğu için neyle besleyeceklerini de bilemezler, açlıktan iyice gözü dönen minotaur insan öldürüp kendine ziyafet çekmeye başlar (otçul boğayı da insan yiyen canavara çevirmeleri ilginç bir detay olmuş). kral minos, karısı kraliçe için tahta boğayı yapan adamı çağırtır, “bu belayı başımıza sen açtın, sen temizleyeceksin. şu yaratığı hapsedebileceğimiz bir hapishane yap” der, peşine de “yıkıl karşımdan” diye ekler. daedalus ve oğlu ikarus bir labirent yapar, minotaur da bu labirentin merkezinde hapis tutulur der efsane. hatta derler ki, daedalus o kadar mükemmel bir labirent yapmış ki neredeyse kendisi bile içerde yolunu kaybedecekmiş.
tam “işler bitti, hadi biz ödemeyi alıp yolumuza gidelim sayın kralım” diyecekken minos “bi’ dakka durun bakalım. bu labirentin varlığından haberdar olan, girişini çıkışını bilen, dahası içinde kraliçenin bizzat kendi doğurduğu boğa adamın varlığını bilen sadece siz varsınız. bu bilgilerle sizi salamam. muhafızlar! kapatın bunları kuleye” der ve baba oğulu kuleye hapsettirir.
daedalus bakar ki kral minos’un ordusu gün geçtikçe daha da büyüyor, kral da daha sert davranmaya başlamış; “bize karadan kaçış yok” diyerek gözünü denize dikmiş. bakmış ki donanma da o biçim, ondan da vazgeçmiş. umudunu kaybetmek üzereyken kulenin tepesine gelip giden kuşları fark etmiş. kuşların tüylerini balmumuyla tahta bir iskelete tutturarak kanat yapan daedalus, bir çiftini oğluna verir diğer çifti kendi alır. uçmadan önce oğlunu sıkı sıkıya tembihler, “ey oğul” der. “sakın denize çok yakın uçma, kanatlarındaki tüyler ıslanır, boğulursun”. baba ya bu, nasihatlere devam eder. yine “ey oğul” der. “güneşe de çok yakın uçma, kanatların erir, çakılırsın”. ikarus tabi uçan ilk insan olacak, gencecik çocuk, heyecandan yerinde duramıyor. “he baba he” deyip babasıyla birlikte kulenin penceresinden bırakır kendini boşluğa.
piyuuuu… hezarfen uçmazdan yıllaaar yıllar önce ikarus uçmuş. o kadar uçmuş ki, sanki yıllardır uçuyormuş gibiymiş. kuşlarla yarışa tutuşmuş, bir yukarı bir aşağı dala çıka uçmaya başlamış. kendini özgürlüğün büyüsüne o kadar kaptırmış ki yükseldikçe yükselmiş. “bir fani bu kadar yükselerek bana nasıl saygısızlık edebilir” diyerek küplere binen güneş tanrısı helios, yakıvermiş ikarus’un kanatlarını. tüylerini bir arada tutan balmumu eriyince olanca hızıyla suya çakılmış, oracıkta boğularak can vermis ikarus. o günden sonra ikaria adasına ve çevreleyen denize ikarus’un ismini vermişler.
şimdi gelelim hikayenin ana fikrine. çok yüksekten uçmak (kendine çok güvenmek) ve çok alçaktan uçmak (fazla uysal olmak), ikisi de tehlikelidir. ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder. yüksekten, ya da düşmekten korkmanın yerine bugün konfor alanından çıkıp riskli bir girişimde bulunmayı da koyabiliriz (parayı dolara yatırmak gibi, borsaya girmek gibi, “ben bu işi başarırım ya ne var ki” gibi).
“limitlerimizin farkında olmak” sonucu da çıkartılabilir. ölçülü olmak, yerine göre davranmak falan gibi şeyler. mesela rains of castamere şarkısında der ki “and who are you, the proud lord said, that i must bow so low? (peki siz kimsiniz ki, dedi gururlu lord, ben önünde yerlere kadar eğileceğim?)”, bence anlatmak istediğimi çok güzel anlatıyor. saygıyı elden bırakmadan dişlerini gösteren lannister lordunun gözünden bu “kendini ezdirmemek ama çizgiyi de aşmamak” düsturunu ben görebiliyorum yani, umarım size de görünür. zorlarsak belki büyüklere, yaşlılara, tecrübelilere vs saygı, hürmet falan gibi sonuçlar da çıkarılabilir (ama hiç benim çıkartacağım sonuç değil heheh).
son olarak bahsetmezsem çarpılırım dediğim bir konu var. eskiden sakin diye bir grup vardı, bu konu üzerine bir şarkıları var.
ikarus’un (eğer başarsaydı) güneşe ulaşan ilk ölümlü olması üzerine bir şarkı. “birden susarsa bütün yenilgiler // tekil hayatlar da bir gün devrim yapar ya” der, sanki o istediğin hedefe ulaşınca geçmişteki bütün yenilgilerin kaybolacağını, hayatının ihtilalini gerçekleştireceğini, zincirlerini kıracağını söyler.
ya da ben çok fazla anlam yüklüyorum. bilemedim.
bruegel'in landscape with the fall of icarus isimli tablosunda mesela ikarus'un düştüğünü sağ altta görebilirsiniz.
ya da daha modern çalışmalarda şu şekilde de resmedildiği oluyormuş.
ya da böyle
devamını gör...
seri artı oy veren melek
devamını gör...
taşıt tutması
hareket hastalığının bir çeşitidir. diğer çeşitleri uzay tutması, havayolu tutması, deniz tutması ve sanal gerçeklik uygulamaları sırasındaki simulator tutmasıdır.
ucemak adlı yazar çok doğru bir noktaya parmak bastı.* provokatör uyaranlara sıklıkla maruz kalmak, hastalığın semptomlarını ciddi derece azaltır.
temel patofizyolojisi ve semptomları için (bkz: hareket hastalığı) (bkz: mal de debarquement sendromu)
ucemak adlı yazar çok doğru bir noktaya parmak bastı.* provokatör uyaranlara sıklıkla maruz kalmak, hastalığın semptomlarını ciddi derece azaltır.
temel patofizyolojisi ve semptomları için (bkz: hareket hastalığı) (bkz: mal de debarquement sendromu)
devamını gör...
namaz kılan insan hak yemez kötülük etmez
yanlış bilgidir. namaz kılan insanın hak yememesi, kötülük yapmaması gerekir olarak düzeltilmelidir. namaz dinin emri olduğu kadar, yalan söylememek, dürüst olmak, adil olmak da dinin emridir. ama bizim müslümanlarımız dinin şekilsel boyutuyla ilgilendiği için, namaz kılarken, hacca giderken görüp, kul hakkı yerken rahatsız olmadığını görebilirsiniz.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının en yaşlı özelliği
düş sokağı sakinleri dinlemeden uykuya dalamıyorum, evet... belki biraz da bülent ortaçgil.
benden ötürü mü peki?
hayır, tamamen sizden ötürü!
benden ötürü mü peki?
hayır, tamamen sizden ötürü!
devamını gör...
fuşya
çingene pembesi de denilen fosforlu tonda göz alıcı bir pembe tonu.
devamını gör...
ü
alfabemizin 26. harfidir. ayrıca yakın zamanda sosyal medya üzerinde büyük harf yazımının gülücüğe benzemesi sebebiyle "artık :) yerine ü kullanalım" kampanyasına rastladım.
fena olmaz aslında
ü
fena olmaz aslında
ü
devamını gör...
anna ahmatova
stalinist terör dönemine damga vurmuş rus kadın şair. stalin zulmüne karşı olan tavrıyla ve yaşadığı dönemin zihniyetine göre birkaç gömlek üstün olan bu feminist* kadının, yaşadığı topraklarda gördüğü acımasızlıklar ve içine düştüğü perişan durum, ama tüm bunlara rağmen elindeki "halk tarafından sevilen insan" kozunu oynayarak büyük bir cesaretle dizelerini esirgememesi, günümüzün korkaklığı ve dili tutulmuşluğu karşısında bir örnek olmalıdır.

ileride yaşayacağı büyük sıkıntıların ilki 1921'de başladı. sovyet rejimine karşı olan eşi nikolay gumilyev, sovyet hükümeti tarafından kurşunlarak öldürüldü. bu yüzden, anna ahmatova'nın oğlu olan, türk tarihçiliğine de ileride büyük bir katkı sağlayacak olan lev gumilyev babasız kaldı. tüm bunları takiben, 1940'lara kadar şiirleri ve yazıları sürekli yasaklandı durdu. sovyet rejimine karşı bir anti-bolşevik figür oldu, hükümet tarafından düşman bellendi.
1935'te yazmaya başladığı "requiem" isimli şiir kitabında, geçen birkaç yılın ardından stalin dönemi'ndeki "büyük temizlik" adı altında, halkın çektiği acıları, memleketinden uzaklara işçi kamplarına gönderilen yoldaşlarının hasretini şiirlerinde işledi. anna ahmatova'nın bu yazdıkları rusya'da o kadar çok ses getirecektir ki, hükümet bu hadiseden sonra anna ahmatova'ya karşı bir sıkı tedbir alma yoluna gidecek ve onu rusya'nın dışına sürmekte çareyi arayacak idi. böylece, 1941 yılına gelindiğinde, stalin'in emriyle birlikte içinde ahmatova da olmak üzere onun birçok diğer yoldaşı yurdun dışına, özbekistan'ın taşkent şehrine gönderilecek ve burada denetim altına alınarak yeni şiirlerini yayımlamalarına mani olunacaktır. yurdundan uzakta kalan ahmatova, uzun bir süre boyunca, bu sıkı ortamda eski popülerliğini geri kazanamayacak, fakat yine de ünlü sovyet gazetesi pravda'nın köşebaşlarında kendine tutunmak için bir yer bulacaktır. 23 şubat 1942'de üstü kapalı bir şekilde, içten içe tüm dünya toplumlarına seslendiği, ama gördüğü baskılar yüzünden "rus milliyetçisi" kılıfında yazdığı şu dizeleri yayınlanır:
" kurşun altında ölmekten korkmuyoruz,
yersiz yurtsuz kalmayacağız -
seni koruyacağız, rus dili,
güçlü rus sözü. "
( solomon volkov, 20. yüzyıl rus kültür tarihi, alfa yayınları, s. 230)
ahmatova'nın baskı altında geçen bu yılları 1956 yılından sonra nihayet son bulur. stalin'in ölümünden üç yıl sonra şiirleri tekrardan yayınlanmaya başlar. 1961 yılına değin, ölümünden beş yıl öncesine kadar requiem isimli şiir kitabını yazmaya devam eder. 1966 yılında hayatını kaybeden ahmatova'nın tüm şiirleri ve eserleri, ancak 1987'den sonra külliyen yayınlanacaktır.
naçizane yazdığım anna ahmatova'nın hikayesi de ana hatlarıyla budur işte. bugünlük bu kadar entellik yeter, çok da öyleymişim gibi durmasın...

ileride yaşayacağı büyük sıkıntıların ilki 1921'de başladı. sovyet rejimine karşı olan eşi nikolay gumilyev, sovyet hükümeti tarafından kurşunlarak öldürüldü. bu yüzden, anna ahmatova'nın oğlu olan, türk tarihçiliğine de ileride büyük bir katkı sağlayacak olan lev gumilyev babasız kaldı. tüm bunları takiben, 1940'lara kadar şiirleri ve yazıları sürekli yasaklandı durdu. sovyet rejimine karşı bir anti-bolşevik figür oldu, hükümet tarafından düşman bellendi.
1935'te yazmaya başladığı "requiem" isimli şiir kitabında, geçen birkaç yılın ardından stalin dönemi'ndeki "büyük temizlik" adı altında, halkın çektiği acıları, memleketinden uzaklara işçi kamplarına gönderilen yoldaşlarının hasretini şiirlerinde işledi. anna ahmatova'nın bu yazdıkları rusya'da o kadar çok ses getirecektir ki, hükümet bu hadiseden sonra anna ahmatova'ya karşı bir sıkı tedbir alma yoluna gidecek ve onu rusya'nın dışına sürmekte çareyi arayacak idi. böylece, 1941 yılına gelindiğinde, stalin'in emriyle birlikte içinde ahmatova da olmak üzere onun birçok diğer yoldaşı yurdun dışına, özbekistan'ın taşkent şehrine gönderilecek ve burada denetim altına alınarak yeni şiirlerini yayımlamalarına mani olunacaktır. yurdundan uzakta kalan ahmatova, uzun bir süre boyunca, bu sıkı ortamda eski popülerliğini geri kazanamayacak, fakat yine de ünlü sovyet gazetesi pravda'nın köşebaşlarında kendine tutunmak için bir yer bulacaktır. 23 şubat 1942'de üstü kapalı bir şekilde, içten içe tüm dünya toplumlarına seslendiği, ama gördüğü baskılar yüzünden "rus milliyetçisi" kılıfında yazdığı şu dizeleri yayınlanır:
" kurşun altında ölmekten korkmuyoruz,
yersiz yurtsuz kalmayacağız -
seni koruyacağız, rus dili,
güçlü rus sözü. "
( solomon volkov, 20. yüzyıl rus kültür tarihi, alfa yayınları, s. 230)
ahmatova'nın baskı altında geçen bu yılları 1956 yılından sonra nihayet son bulur. stalin'in ölümünden üç yıl sonra şiirleri tekrardan yayınlanmaya başlar. 1961 yılına değin, ölümünden beş yıl öncesine kadar requiem isimli şiir kitabını yazmaya devam eder. 1966 yılında hayatını kaybeden ahmatova'nın tüm şiirleri ve eserleri, ancak 1987'den sonra külliyen yayınlanacaktır.
naçizane yazdığım anna ahmatova'nın hikayesi de ana hatlarıyla budur işte. bugünlük bu kadar entellik yeter, çok da öyleymişim gibi durmasın...
devamını gör...
sevilen filmlerin sevilen replikleri
-meraba mülayim abi.
-meraba canım.bu herifi de hiç sevmem.
korkusuz korkak
-meraba canım.bu herifi de hiç sevmem.
korkusuz korkak
devamını gör...
fransa'da gençlere kültür harcamaları için 300 euro ödenmesi
fransa'da kademeli normalleşme adımlarının bir parçası olarak 18 yaşındaki gençlere sinema, müze, konser gibi etkinlikler için 300 euro yüklü bir kültür kartı verilecek olması.
sınırlı sayıda kapasiteyle faaliyet gösterme zorunluluğu devam ederken fransa cumhurbaşkanı emmanuel macron, sosyal medya hesabından gençlere bir duyuru yaptı.
macron’un duyurusuna göre 18 yaşındaki gençlere sinema, müze, konser gibi etkinlikler için bir kültür kartı verilecek. macron, 300 euro yükleneceğini duyurduğu kart için "nasıl isterseniz harcayabilirsiniz" dedi.
kaynak: bundle.app/JGBbW8Qu
sınırlı sayıda kapasiteyle faaliyet gösterme zorunluluğu devam ederken fransa cumhurbaşkanı emmanuel macron, sosyal medya hesabından gençlere bir duyuru yaptı.
macron’un duyurusuna göre 18 yaşındaki gençlere sinema, müze, konser gibi etkinlikler için bir kültür kartı verilecek. macron, 300 euro yükleneceğini duyurduğu kart için "nasıl isterseniz harcayabilirsiniz" dedi.
kaynak: bundle.app/JGBbW8Qu
devamını gör...
türkiye'nin yeni bir atatürk çıkaramaması
"eğer ülkeni kurtaracak bir lider beklemekteysen, ben size hiçbir şey öğretememişim demektir.”
mustafa kemal atatürk.
mustafa kemal atatürk.
devamını gör...
bir yazarın tüm entrylerini okumak
buraya geldiğimden beri yaptığım bir şey. birinin bir entry'sini beğeniyorum ve bu kafadan acaba başka hangi sesler çıkmış diyip dalıyorum profiline. pek bir keyifli.
devamını gör...
uykusuzkahve
cok mu tatlis ne?profil resmindeki kizin buyumus versiyonu olabilir. bir de kahvesini bol sutlu sevdigini dusunuyorum.
devamını gör...
pink turns blue
1985 kuruluşlu alman post-punk, new wave, darkwave yapan güzel müzikli grup. if two world kiss adlı albümleri post punk adına çok iyi bir albümdür.
şu liste dinlenesidir.
(bkz: walk away)
(bkz: walking on both sides)
şu liste dinlenesidir.
(bkz: walk away)
(bkz: walking on both sides)
devamını gör...
kafa sözlük
keşke daha önce kurulsaydı dediğim başarılı platform.ekşi denen rezillikte geçen zamana acıyorum.umarım çizgilerini bozmadan uzun yılları devirirler.
devamını gör...

