z kuşağı bilmez, bir dönemin en geçerli statü belirtisi olan tasoları.
bunların kazanmak kolay değildi öyle.
ya gidip cips paketlerini mıncıklayıp bakkal esnafını karşınıza alacaktınız.
yada sağlam bir taso oyuncusu olacaktınız.
tabi bu işin ticaretini yapanlarda vardı. kazandığı tasoları satanlar veya yaşı büyük olup alt sınıfların tasolarını dayak yolu ile alarak satan şebekeler.
parası olanlar bunlardan da taso temin edebilirdi.
ama ne olursa olsun bu işin sonu oyunda biterdi.
bazı çocuklar vardı, hiç oyun kaybetmezlerdi. ne yapar ne eder toplarlardı tasoları. onların geleceği ta o zamandan belliydi aslında.
bir de üttürenler vardı. onlara ne oldu acaba.
ilerleyen yıllar da da üttürmeye devam ettiler mi?
devamını gör...

benim de mensup olduğum türki alt kimliktir. türk tarihindeki en kafa karıştırıcı terimlerden biridir. bunun sebebi ise çeşitli coğrafyalarda birçok farklı amaçla kullanılmakta olan bir kelime olmasından dolayıdır.

ortaçağ'da, batı'da "tartar" şeklinde tüm göçebe orta asya kavimlerini kapsayacak şekilde yanlış bir şekilde kullanılmıştır. hatta hazar denizi'nden, maveraünnehir'i, tüm orta asya'yı ve mançurya'ya kazar uzanan geniş coğrafyayı kapsayan bölgenin tamamına "tartaria" adını vermişlerdir.

çin kaynaklarında "tatar" kelimesi moğollar'ın bir kabilesinin ismi olarak kullanılmıştır. hatta ünlü moğol kağanı cengiz han'ın babasını öldüren kabile de onlardır.

yine çin kaynaklarında, cengiz han döneminden daha önce çin'in batısında kalan tüm moğol toplumları için "ta-tar" kelimesi kullanılmakta idi. onları uygarlık düzeylerine göre: ak-tatar, kara-tatar ve yabani tatar olarak üç gruba ayırmışlardır.

cuci ulusu olarak adlandırılan altın orda devleti'nin halkı da tatar olarak adlandırılmaydı.

yine altın orda'da, ve de altın orda parçalandıktan sonra oluşan kırım, kazan hanlığı gibi devletlerde yaşayan müslüman türk halkını kastetmek amacıyla "tatar" kelimesi kullanılmıştır.

osmanlı devleti'nde resmi haberleri ulaştırmakla görevli olan, bir nevi postacılara "tatar" denmekte idi.

bugün ise temelde kırım ve kazan tatarları olarak, iki farklı türki lehçede konuşan halk için kullanılmaktadır. aynı şekilde osmanlı zamanında yapılan göçler, ve stalin zamanında yapılan tehcirle birlikte türkiye, romanya, bulgaristan, ukrayna, finlandiya ve rusya'nın muhtelif bölgelerine yerleşmiş diğer kırım tatarları da bu gruba dahildir.

kaynak: tdv islam ansiklopedisi
türklerin tarihi: pasifik'ten akdenize 2000 yıl - jean paul roux
hunların, türklerin, moğolların ve daha sair batı tatarlarının tarih-i umumisi - joseph de guignes
devamını gör...

isyan

bu mektubu sana yazarken gerçekten zorlandığımı söylemek isterim. sonuçta kaç senelik bir geçmişimiz var. şu an bir çöp tenekesinin başında duruyorum ve senin kokunu burnumda hissedebiliyorum. biraz hüzünlüyüm yaptığım şeylerden dolayı ama bir seçim yaptım. şimdi farkına varıyorum ve sana bir açıklama borçlu olduğumu hissediyorum, benim kötü niyetli olmadığımı anlaman için ve bütün hikayeyi öğrenebilmen için. bugün yine sessizce kapına geldim. beni fark etmemen için nefesimi bile tuttum. hala yemek kabını kapının önüne koyuyorsun. her şeyden önce dönmeyeceğimi belirtmek isterim. dışarda hayat var ve çok güzel dostluklar edindim bu iki aylık süreçte. tüm mesele ne zaman başladı biliyor musun? onu eve alınca. o ana kadar keyfim yerinde, karnım tok ve evde geçirdiğim yalnız zamanlardan gayet mutluluk duyuyordum. sen eve gelince ise birlikte uyumak, bacaklarında gezinmek, istediğim zaman istediğim yerde yatmak arada o çok sevdiğim küçük bilyelerle birlikte oyun oynamamız, beni yerden havaya kaldırıp yüzümü sıkman… bunların hepsi benim bildiğim tek gerçeklikti. beni savunmasız, tecrübesiz ve minnacıkken sokakta bulup evine davet ettiğin için minnetimi dile getirmek isterim. hani bizlerin nankör olduğunu söylerler ya hep. bu tam bir safsata. bazılarımız sadece biraz daha özgür ruhlu, bazılarımız duygusal, biraz hırçın, biraz öfkeli… tıpkı siz insanlarda olduğu gibi türlü türlü huylarımız var. mesela akşamları konuşlandığımız köprü altındaki iyi niyetli dostumuz “şef” (nam-ı diğer osman) iki haftada bir çiçekçiden bir gül çalıp, eski sahibinin kapısının önüne bırakıyor.

ne diyordum… evet o, onu getirdiğin günü daha bir dakika önce yaşanmış gibi hatırlayabiliyorum. mutfakta, soğuk seramik zemin üzerinde kendimi serinletmeye çalışırken kapı açıldı ve kafamı şöyle biraz oynatıp baktığımda bir de ne göreyim. beyaz tüyleri kirden simsiyah olmuş, incecik, benim yaşlarımda bir hem cinsim, burnu çizikler içinde ve sağ kulağında hafif bir kan lekesiyle öylece kucağında durup dik dik bana bakıyordu. onu yere bıraktığında doğruca yanıma geldi. “sen de kimsin?” dedim. “sana ne dostum” diye cevap verdi burnundan tıslayarak. sen ise ikimizin yanına gelip “bak çam, bu yeni arkadaşın maske” dedin. bir süre öylece birbirimize baktık ve ben de açıkçası kavgacı olmadığım için, söylediği terbiyesiz cevaba karşılık vermedim ve yatak odasına geçtim. birkaç saat orada kaldım, çarşafların arasında ve bu süre zarfında senin maske’yi yıkayışını, onu besleyişini duyabiliyordum. takdir edersin ki birden, gökten zembille inmiş gibi eve bir kedi getirince bütün dünyam allak bullak oldu. ilerleyen günlerde onunla kavga etmememiz benim iyi niyetli olmamdan kaynaklanıyor. sürekli tacizlerde bulunuyordu. “hey dostum burası resmen bir hapishane” ya da “ sen ne biçim kedisin dostum dışarısı inanılmaz bütün gün burada canın sıkılmıyor mu? söylesene.” diyordu. onunla kesinlikle konuşmama kararı almıştım ve cevap vermiyordum. mümkünse hiç muhatap olmuyordum. arada ön ayaklarıyla bana bir dokunup “sen ölmüşsün dostum” diyordu. onu neden evde tuttuğunu bir türlü anlam veremiyordum. ortalığı karıştırıyordu. mutfak masasının üzerine çıkıp ne var ne yok aşağıya atıyordu. ben de seviyordum eşyaları atmayı ama ancak sen yanımdayken yapıyordum. o ise, sen işe gitmek için kapıdan çıkar çıkmaz koltukların kenarlarını pençeliyor, salonun ortasında yer alan halının kenarlarını tırtıklıyor, banyodaki tuvalet kağıtlarını olduğu gibi yere seriyordu… eve geldiğinde neden kızmadığına anlam veremiyordum. aksine kucağına alıp, kulaklarını ve sırtını okşayıp yine de yemeğini koyuyordun ve o da soluksuz yiyordu. üstüne üstelik benim en çok sevdiğim ip kovalamacayı onunla da oynamaya başlamıştın. kıskançlık gibi bir huyum olduğunu o gelene kadar anlamamıştım.

bir gün sen dışarıdayken, o ise yine yemeğini nefes almadan yerken, ben de her zaman ki gibi tül perdelerin orada yatarken bana döndü ve “gücümü toparlamak üzereyim bir aya kalmaz buradan çıkacağım.” artık dayanamadım ve ben de şöyle dedim “burada bulunduğun için kendini şanslı saymalısın. dışarda geberecekken seni kurtardı, besliyor ve seviyor. senin bu yaptığın nankörlük. ama açıkçası buradan defolup gidersen gayet memnun olurum” “nankörlük mü? saçmalama dostum. mart ayı yaklaşıyor. sen hiç dışarı çıkmadın mı yoksa? ayrıca benim burada bulunmamdan neden bu kadar rahatsız oluyorsun ki? hiç konuşmuyorsun benimle. iki sohbet edelim diye laf atıyorum cevap vermiyorsun. kendi hemcinsine karşı bu ne soğukluk? yalnızlıktan beynin uyuşmuş senin” diye cevap verdi. sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. yemek kabını sürükleyerek benim yanıma getirdi. “biraz ye de, kan şekerin yükselsin” dedi. henüz yemek saatim gelmemişti ve kabım boştu ama birden önüme getirdiği çok cazip geldi ve burnumu daldırdım. “ha şöyle, korkulacak bir şey yok dostum” dedi. sonra o da daldırdı burnunu. sonra ufak bir kahkaha attı ve akabinde geğirdi. “eminim hiç geğirmemişsindir. hanım evladı seni.” dedi gülerek. “geğirdim tabii” diye cevap verdim ve sonra gerçekten de geğirdim. beni bir hanım evladı olarak görmesini istemedim sanırım. bu sefer kocaman bir kahkaha attı ve sonra şöyle dedi “biraz bana katılsan şu sıkıcı halinden kurtulursun. “öyle bir niyetim yok, kusura bakma. ayrıca sıkıcı falan değilim. mart ayı yaklaşıyorken neyi kastediyorsun?” diye sordum. “tanrım sen sevişmedin mi yoksa?” dedi. yılın bir ayında garip bir şeyler oluyordu. bir öfke kaplıyordu içimi, 13. katta bulunan dairemizin pencerelerinden bakıp durduk yere haykırıyordum ama çok umursamıyordum, zaten kısa sürüyordu. acaba onu mu kastediyordu? sevişmek kelimesi benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu. tam sevişmek ne diye soracakken arkasını döndü ve banyoya gitti. yine tuvalet kağıtlarıyla oynayacaktı. ben de olduğum yerde yatmaya devam ettim.
o akşam senin yanında yatarken uyku girmedi gözüme. kafamda sorular… dışarıda neler oluyordu? mart ayının özelliği neydi? sevişmek ne demekti? bu kedi nasıl oluyor da bu kadar kendine özgüvenli ve neşeli olabiliyordu? ertesi gün sen işe gittiğinde yine birlikte yemek yedik. “dostum senin sevişmemiş olmamana aklım ermiyor bir türlü. sen doğana ihanet ediyorsun.” dedi. o gün bir hayli sohbet ettik. bana dışarıdaki dişilerden bahsetti. dolaşılabilecek onca yerden. lezzetli yemeklerin bulunduğu restoran arkalarından. park ve bahçelerde ağaçların altında serilip, açık havada günün tadını çıkarmaktan. sokak aralarında dolaşan dolgun farelerden…

ikinci gün yaşadığı maceraları anlattı. üçüncü gün yemeğimizi yedikten sonra birlikte ortalığı karıştırmaya başladık. sen yokken koltuk kenarlarını dişlemenin nasıl bir özgürlük olduğunu onunla birlikte öğrendim. mutfak musluğunu açıp suyun akışıyla oynamanın zevkini de. böylece bir hafta geçti ve maske ile sıkı bir arkadaşlığımız doğdu. onunla konuştukça dışarıda olan hayat hakkında merakım giderek artıyordu ve gerçekten de mart ayı yaklaşmıştı. tepkiler vermeye başladım. maske ise sen işe giderken dışarı çıkmaya çalışıyordu. sen ayağınla onu geri itip içeri sokuyordun. her seferinde sana olanca küfrü ediyordu. “geri zekalı, kendi aseksüel olduğu için bizi de öyle sanıyor.” diyordu. en son dışarı çıkma denemesinde koca bir tekme yedikten sonra bana döndü ve şöyle dedi. “dostum benimle birlikte olman gerekiyor, buradan çıkmamız lazım.” dedi. ben de “ne yapabilirim ki?” diye cevap verdim. o zaman bana planını anlattı.

ertesi sabah sen işe çıkar çıkmaz başladık. belirtmeliyim ki en çok eğlendiğimiz kısım, küvetin musluğunu açarak zaten küçük olan 1+1 evinin su basmasını sağlamak ve lavabonun altından deterjanları indirip her tarafı köpüğe bulamak oldu. ah tabi bir de mutfak dolaplarından envaı çeşit bakliyatı indirmek ve hepsini dökmek. bir ara maske ile birbirimize buğday fırlatıp kahkahalar attık. eve geldiğinde karşılaştığın manzara karşısında delirdin, o sırada açık bıraktığın kapıdan çıktık işte senin de bildiğin gibi. benimle birlikte oynadığın bilyeleri yanıma almak istedim ama çok hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. mektubumu sonlandırırken şunu söylemek isterim. sen sahibimden çok benim tek bildiğim dostumdun. ama bir dost bunca senedir beni en doğal hakkımdan nasıl mahrum etti diye düşünmeden edemedim bir süre. özellikle çıktığımızın ikinci günü tam sekiz dişiyle birlikte olduktan sonra sana bir hayli öfkelendiğimi de söylemem gerekiyor. sonra affetmenin öfkeyi azalttığını söyledi şefimiz. bu yeni duygu benim için ilk başlarda zor oldu ama sonunda başarabildim. seni affediyorum. belki bir gün dışarda denk geliriz ve ben de senin bacaklarında dolanırım. şimdilik her şey yolunda. karnımızı doyurmada hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. sahil kenarında ki balıkçılar oldukça cömert. şehrin neredeyse her yerini dolaştık ve bu yeni dünyada keşfedilecek çok şey var.

sevgilerimle çam.
devamını gör...

genellikle özlü sözler paylaşarak dahil olduğum insan grubudur.
devamını gör...

durmak yok yola devam.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kırılıp bütünlüğü bozulmuş bir nesnenin parçalarını altın veya gümüş suyu/tozu kullanarak birbirine yapıştırma işlemiyle gerçekleştirilen, içinde barındırdığı felsefesiyle günümüzün ihtiyacı olan ilhami verdiğini düşündüğüm, geleneksel bir japon el sanatıdır.

çömlek kırılmıştır, eskisi gibi değildir artık. değeri acımasızca öğüten tüketim toplumunun yaptığı gibi, onu bir kenara atmaz bu sanat. zamanın, tarihin bir parçası olarak görür ve onu onarmayı amaçlar. kırılan parçalarını altın suyuyla tekrar birleştirir. kusurlarını gizlemez. bilakis daha da görünür hale getirir ve bütün olmuş haliyle onun güzelliğini ve değerini daha da ortaya çıkarır.
tıpkı bize olan gibi. kırıldıkça, ruhumuzu dönüştürerek... yaş aldıkça, bizi biz yapan kusurlarımızı sevmeyi öğrenerek... ve kırıldığımız yerlerden, altın yansımasıyla ışıldayan o çömlek gibi, biz de kendini bulmuş bir ruhla ışıldarız.


encrypted-tbn0.gstatic.com/...
devamını gör...

çevresindekileri de mutsuz eder
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kedim beni bir sal demeden beş dakika önce keyfi gayet yerinde.
devamını gör...

umutla beklediğim ve bazı beklentilerimin gerçekleşmesini istediğim bir yıl.
değişimin olacağını biliyorum. umarım güzel bir değişim olur.
devamını gör...

minnacık bir kızçenin kikirdemesi..
şahane sesiyle şarkılar söylemesi. hadi yiyosa geç uyudum deyin. enerjisini bulaştırıyor benim rengarenk kızım. *
devamını gör...

okuyunca bile üzüyor. başka ne denir ki?
devamını gör...

düşünmeyin bu kadar, telefonun ekranını kilitleyince gidiyor bu insanlar tepki gösterseler ne olacak? rahat olun ya.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ms 72 yılında vespasianus tarafından yapımına başlanmış olup ms 80 yılında titus döneminde tamamlanmış bir amfitiyatrodur. orijinal adı amphitheatrum flavium'dur. colesseum adını ise, önünde duran ve günümüze ulaşamamış olan imparator nero'nun “colossus neronis” heykelinden aldığı tahmin edilmektedir. inşasında roma nüfusunun dörtte biri kadar insan çalışmıştır. colesseum'un tamamlanması için gereken kaynak da titus'un ms 70 yılında kudüs'ü işgali ile sağlanmıştır. şehir düştükten sonra elde edilen ganimet bu devasa ölüm arenasının yapımında kullanılmıştır.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

colesseum, antik roma döneminde gladyatör dövüşlerinin yapıldığı yerdir. gladyatör dövüşlerinin yanı sıra infazlar, dramalar, meşhur savaşların taklitleri de yapılırdı. tüm bunların yanı sıra vahşi hayvanlarla dövüşler de gerçekleştirilmiştir. hatta vahşi hayvanları arenaya taşıyan bir asansör sistemi bile bulunmaktadır colesseum'da. colesseum'un açılış töreninde 5000 vahşi hayvanın öldürüldüğü kaydedilmiştir.

bu devasa amfitiyatronun oturma düzeni de belli bir hiyerarşiye göre düzenlenmiştir. en önde romalı senatörlere ayrılan bir bölüm bulunmaktadır. onun arkasındaki kısım romalı iş adamlarına ayrılmıştır. onların iki sıra arkasında da sıradan vatandaşlar oturmaktadır. en üst kısımda da en fakir vatandaşlar yer almaktadır.
devamını gör...

profil sayfamın bandista ile doldurmaya çalıştığım sağ tarafına kızıl yıldız gibi doğmuş ve beni tam etmiş rozettir.

önce radyo, sonra bu??
maaşallah 1 mayıs'a!


(bkz: değiştirmem artık rozetimi)
devamını gör...

alkol aldiginiz zaman rüya gormezsiniz, çünkü alkol uykuya daldiginizdaki hafif uyku faslini aşıp, direkt derin uyku faslina geçiş yapiyor. ruya goremiyorsunuz.
devamını gör...

"insan düşüncesini değiştirerek hayatını değiştirebilir"
william james.
devamını gör...

atilla ilhan - gidiyor musun aysel?
aysel - evet üzüldün mü?
atilla ilhan - ben ne gemiler yaktım sevgilim kıçı kırık teknenin lafı mı olur.
devamını gör...

görmem-duymam-bilmem...
devamını gör...

gerekli eleştiri.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim