lise'de tekrar tekrar okuduğum kitabın kahramanıdır.dönem ödevimdi "dönüşüm' kitabı ilk okuduğumda anlamamıştım(anlamak için çok boğuştum,ne zor kitap diye veryansın ettim)ikinci okuduğumda parçaları birleştirmiş mesajı almıştım, üçüncü okuduğumda (alışkanlık olmuştu okumak)franz kafka hayranlığımı ilan etmiştim.sağ olsun edebiyat öğretmenim saygılarımı iletirim. konu gregor samsa'ydı değil mi, o böceklerin efendisidir.
devamını gör...

meydan meyhanesi manasına gelir. onu bu kadar meşhur eden 1959 yılında tıp öğrencisi onur isimli bir gencin karşılıksız aşka düşüp izmir'in meyhaneler meydanı olan agora semtinde yazdığı mektup olmuştur.

devamını gör...

“paris, toprağın altından çıkardığı tuhaf şeye baktı… gülümsedi.
ismini troya savaşı’nın ünlü prensinden almıştı. komik olan ise, onu bugün buraya; bir antik kentin güneyinde yer alan bir roma tapınağının üzerine
inşa edilen, büyük kısmı yerle bir olmuş kiliseye getiren, ona ilham veren kişi, onun derslerine giren arkeoloji profesörü hector’du… burada aradığı şey ise,
ilyada’da söz edilen, kaybolan troyalı askerlerden bile daha ünlü bir mitti…kutsal kase.”

kayıp efsaneler serimizin ilk yazısında elbette kutsal kase var.
son zamanlarda herkes kutsal kase efsanesini az çok duymuş durumda. bunun nedenlerinden birisi, elbette ki sanat tarihçisi eşi sayesinde bizlere louvre’da koşma imkanı sunan dan brown ve ona ilham veren umberto eco ve onun sıra dışı kitabı foucault sarkacı.

kutsal kase, teoloji profesörleri tarafından oldukça tartışılan bir konu. kutsal kase’nin nerede olduğundan tutun, kutsal kase’nin ne olduğuna dair çok fazla görüş söz konusu. gelin hep birlikte, kutsal kase’nin herkes tarafından bilinen efsanesini önce dile getirelim, sonrasında ise ikonografik anlamından söz edelim.

kutsal kase, isa’nın son akşam yemeğinde kullandığı ve mucizevi güçler bahşettiğine inanılan bir kap. bu kabın, aslında bu kadar efsanevi olmasının kaynağının, sadece isa’nın son akşam yemeği olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. bu kadar efsane olmasının asıl nedeni aslında aramatyalı yusuf’un, isa çarmıha gerildikten sonra, isa’nın kanını bu kaseye akıtması…
isa’nın kanıyla sulanan bu kasenin tarihi, isa dirilip 40. günün sonunda göğe yükseldikten sonra tuhaf bir biçimde kaybolması ile başlıyor.

“kutsal kase, aslında başka bir kültürün getirisi olabilir mi?”
kelt mitolojisinde ölüleri dirilten taslar, kazanlar çokça görülür. bu şekilde, aklımıza isa’nın kanı akıtıldıktan üç gün sonra dirilmesi hadisesi geliyor. isa doğmadan yüzlerce yıl öncesinin popüler olan efsanelerinden biri haline gelmiş bu kelt kültleri, birçok teoloji profesörü tarafından kutsal kase’nin bir prototipi olarak ele alınıyor.

“ikonografi, kelime oyunlarını sever.”
sangreal, yani kutsal kasenin, son zamanlarda popüler olma sebeplerinden biri de, bahsettiğim gibi bir dan brown kitabı ve onun öncüsü eco’nun şaheseri idi. sangreal kelimesinde bir kelime oyunu gizli olabilir mi? yoksa sangreal, içine kan akıtılan bir tastan daha fazlası mı? bunu etimolojik olarak ele alma vakti geldi!
sang real, eski fransızcada “asil kan” anlamına gelen kelimeleri içeriyor. asil kan anlamına gelen bu kelimeler, kutsal kase’nin aklımıza bir başka ismi olan graal’i de birlikte getirmekte. gradalis, orta çağ latincesinde “geniş ağızlı veya kenarları alçak kap” anlamına gelmekle birlikte, bir nevi o dönemin sokak ağzı olarak nitelendirir isek, gradalis kelimesi kadın üreme organını da temsil etmekteydi.

gradalis, graal kelimesinin kökeni olduğuna göre, yoksa graal, yani kutsal kase, bir kadını mı temsil ediyordu? işte burada sang real ortaya çıkıp tekrar
kendisini gösteriyor. asil kan anlamına gelen bu sözcük, belki de isa’nın kanı, yani isa’nın kendi çocuklarını taşıyan bir kadın olabilir miydi?

“isa’nın bir çocuğu var ise, bu çocukların annesi kim?!”

ilk inciller yunanca yazılmışlardı ve o dönem yunanca, çok fazla eş anlamlar taşıyan kelimelere sahipti. bir kelime oyunu yapmaya güzel ortam sağlamakla birlikte, birçok şeyi de gizlemek için idealdi. ilk incillere baktığımızda, kayıp olduğu iddia edilen ve kabul edilen 4 incil, yani kanonik inciller dışında, kabul edilmeyen inciller olarak adlandırdığımız apokrif incillerde, fazlası ile bir kadından söz edildiği de birçok roma kaynağında yer almaktaydı.
bu kadın, bir fahişe iken, isa’nın ayaklarına kapanıp tövbe dileyen ve oradan isa’nın yakınında yerini alan, isa’nın dirildikten sonra ilk göründüğü kadın olan mecdelli meryem elbette.

bu kısım, teolojik konuda büyük sarsıntılar yaratmak ile birlikte, son zamanlarda adeta islam — hristiyan teolojisi hakkında da derin rekabete yol açmış durumda.
katolik inancın kesinlikle reddettiği bu efsane, insanın aklına soru işaretleri getiriyor.
niçin katolik inancına ters düşüyor bu mecdelli meryem ve isa’nın aşkı? aslında cevap çok basit. isa, eğer bir çocuk sahibi olacak, bir kadına aşık olacak, sevecek ve sevişecek biri ise, onun tanrısallığı ne yazık ki sorgulanır hale gelecektir. rekabet kısmına gelir isek, tahran üniversitesindeki öğrencilere da vinci şifresi okumak zorunlu hale getirildi…
ama ne var ki, bu kadın aslında bugünün hristiyan inancının, petrus ve pavlus kadar devamını sağlayan bir kadındı. isa’yı dirilmiş halde gören bu kadının ağzından dökülen “isa ölmedi!” haykırışları, bugünün kabul gören incillerinin en önemli kısımları olarak sayılabilir.

“kanonik incillerde fahişe mecdelli metinleri, ortodoks kiliselerindeki mecdelli freskleri…”
yunanca yazılmış apokrif incillerde, mecdelli meryem’in oldukça asil, herkes tarafından bilinir şekilde isa’nın eşi olduğu ve havarilerin,

“yalnızca onu dudağından öperdi” dedikleri kısımlar gözümüze çarpıyor... ama kanonik incillere baktığımızda, mecdelli’yi bir itibarsızlaştırma ve aşık olmayacak kadar insanı duygularından arınmış bir isa karşımıza çıkması ise insanı hayrete düşürür biçimde.

ıslak duvar sıvası üzerine toprak boyayla yapılan resim anlamına gelen freskler, bugün ortodoks kültürünün büyük kısmını kapsamaktadır. katolik fresklerinde mecdelli neredeyse yok denecek kadar az iken, ortodoks freskleri ve ikonalarında bol miktarda gözümüze çarpmakta. katolik fresklerinde tövbe eden bir fahişe rolünde iken, ortodoks fresklerinde gayet asil ve isa’nın yanında yer alan bir dost gibi duran mecdelli’nin önemini, ortodoks inancı, yazılan ilk incillerin yunanca olması yüzünden kavramış olabilir mi?
yüzlerce makale yazılacak bir konuya açılan bu kapı, insanın aklına binlerce cevapsız soruyu da birlikte getiriyor.

bu durumda, isa’nın kanının aktığı bu kasenin bir kadın olması ve bugün isa’nın soyunun belki de aramızda hala dolaşıyor olması, kutsal kase kadar efsane gözükse de neden olmasın diyeceğimiz bir efsane halini almış durumda.

“kutsal kase aslında tapınak şövalyeleri sayesinde vatikan’da saklanıyor olabilir mi?”
gelelim tapınak şövalyelerine. hristiyan efsaneleri arasında en az kutsal kase kadar etkili olan bu korkusuz, haçlı seferlerinin en önemli insan topluluğunun, belki de doğrudan kutsal kase ile bir bağlantıları vardı. o korkunç 13. cuma’ya, yani 13 ekim 1307 gününe gider isek, tapınak şövalyelerine, papalık tarafından büyük çaplı bir darbe yapıldığını hatırlayacağız.
hepsinin yakalanması ve öldürülmeye başlamasıyla ilerleyen sürecin nedenleri, haç’a tükürmek, saygısızlık etmek, bafomet isminde bir pagan tanrısına tapınmak ve eşcinsellik gibi suçlar atfedilmesi idi. ama belki de bunların arkasında çok farklı bir neden vardı…
haçlı seferleri sırasında, kudüs’e giden hacıları korumakla yükümlü dokuz fakir şövalye ile başlayan bu macera, daha sonra binlere ulaşmış ve korkunç derecede, bir anda gelen bir zenginlikle devam etmişti. onları zengin eden şeyin ne olduğunu binlerce sebeple açıklayabiliriz, ama hiçbiri papalığın onlara duyduğu aşırı saygının nedenini açıklamaya yetmiyor. ödü kopan papa, krallar ve daha nicesinin korkmasının nedeni, kudüs’te, süleyman mabedinde buldukları bir şey olabilir mi? bir anda güç kazanan bu topluluğa
gücünü veren şey, mucizevi güçleri olan, isa’nın kanıyla dolmuş kutsal kase olabilir miydi?

eco, foucault sarkacı kitabında tam da bundan bahsetmiş! kutsal kase sayesinde güce erişen tapınak şövalyeleri, artık krallardan ve hatta papa’dan bile üstün bir mevkiye gelmişlerdi. bugünün modern bankacılığının temelini başlatmış bu topluluk, para ve şöhret içinde yüzerken, belki de papa, onların elindeki gücü kazanmak adına onların yakalanıp öldürülmesi ve ellerindeki o büyük hazinenin ele geçirilmesini istemişti.

burada iki farklı teori mevcut. biri, papalığın bu hazineyi ele geçirdikten sonra, gücüne güç kattığı ve diğeri ise yakalanmaktan kurtulan tapınak şövalyelerinin, ellerindeki kutsal kase ile yer altına çekildikleri ve bir gün güçlerini tekrar göstermek adına yüzeye çıkacakları.

kutsal kase ister sadece sıradan, isa’nın kanının akıtıldığı bir kase olsun, ister kelt mitolojisinden çalınan bir kült, isterse isa’nın çocuklarını taşıyan bir kadın, isterse de insanlara güç veren bir mucize olsun, daha binlerce yıl insanların merak ettiği ve aramak için incilleri karıştırıp ünlü rönesans ressamlarının tablolarına göz gezdireceği bir ritüel olarak devam edecek.
devamını gör...

her insanın kendi aptallıkları durmadan gülebilmesi için yeterli bir kaynaktır diyen kadın.
devamını gör...

sarah moss kitabıdır.

hangi ülkede yaşadığınızın pek bir önemi yok aslında; dünyanın en medeni ülkesinin refah içinde yaşayan bir bireyi de olabilirsiniz, az gelişmiş bir ülkede yaşayan fakir bir işçi ailesinin bir ferdi de. sorun yaşadığınız ülkede değil, sorun insan olmayı içine sindirememekte. güçlü zayıfı ezer şiarını kabul edersek eğer, zulmün evde başlaması da kaçınılmaz olur. dünyanın her bir noktasında aile içi şiddet bir utanç halkası olarak insanların boynunda asılı duruyor.

hangi çağda yaşadığınız da önemini yitirir bu konuda ister doğrudan demokrasi uygulayan antik yunan’da, ister engizisyon ateşiyle kavrulan avrupa’nın utanç dolu orta çağında, ister sonsuz boşluğa yol almaya heveslendiğimiz uzay çağında. sorun hangi medeniyet basamağında olduğumuz değil. sorun, şiddetin herhangi bir anlaşmazlığı çözemeyeceğini anlayacak bilinç düzeyine ulaşamamamızda. aile ise şiddetin beşiği olduysa eğer, kaybedilmiş çok şeyin yasını tutmamız gerekecek.

sarah moss bir demir çağı simülasyonu içinde aile içi şiddete tanık olmamızı sağlayacak bir roman yazmış bizim için. bize de okuyup demir çağından bu yana bir arpa boyu yol alamadığımızı görmek kalmış.
devamını gör...

beklediğimiz, aradığımız heyecanlanmalar ile canlı yayınına başlayan güzide radyomuz/parçamız.

birazdan röportajımla sizlerleyim a dostlar.
devamını gör...

olay fransanın başkenti pariste yaşanmış. bir organizatörün de aralarında bulunduğu 92 kişiye ceza yazılmış. ilgili habere buradan ulaşabilirsiniz.
devamını gör...

sait faik 'in sürrealist tarafını gördüğümüz öykü kitabı.
bolca yalnızlık içerir.
...

"ben tek başıma. milyonlar içinde tek başıma.
acı git gide acıyor. kavun acısı gibi zehir gibi bir acı. yalnızlık. yalnızlık güzel. güzel değil. kavun acısı."

...
devamını gör...

leyla ile mecnun deyince en yakın arkadaşımın aklıma gelmesi. kitabı vardı iki defa okumuştu hatırladığıma göre ondan sonra zaten okul bitti kim bilir ondan sonra kaç defa okumuştur.
devamını gör...

elimde kalan, sonlardan.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

cool story ise komik değil, değilse hiç komik değil. yallah arabistan'a göç o vakit dostum. napacaz senin yazdığını translate mi edecez %99 türkçe olan sözlükte ki türkçen maaşallah çatır çatır. trollediğini düşünüyorum ama gene de cevap verdim.
devamını gör...

paranın, sevdiğinin, işinin, aşının olduğu her yaş.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


omayra sanchez garzón, tolima armero’da, nevado del ruiz yanardağının 1985 patlamasında 13 yaşındaki bir kolombiyalı kızdı. volkanik enkaz, dağın altındaki nehir vadilerine koşarak yaklaşık 23.000 insanı öldürerek armero ve diğer 13 köyü yok eden büyük laharlar oluşturmak için buzla karıştı.

13 kasımda harekete geçen yanardağ, omayra’nın yaşadığı köyü vurmuştu. daha ne oldu bilinmeden omayra’nın belden aşağısı patlayan patlayan yanardağ sebebiyle kayan toprağın altında kalmış ve yavaş yavaş su birikmeye başlamıştı. omayra yaşamak için enkaz parçasına tutunmuş ve ertesi gün bir gazeteci omayra’nın elini görmüş ve bölgedeki gönüllüleri çağırdı. omayrayı kurtarmak için büyük çaba sarf edildi. fakat bacaklarını kırmadan bulunduğu yerden çıkarmak imkansızdı. ayrıca her çıkarmaya çalıştığında çevredeki su yükseliyor ve omayra’nın nefes almasını engelliyordu. gönüllüler suyun altına baktıklarında tuğladan yapılmış kapının altında kaldığını ve o kapının altında ise ölen halısını gördüler.

omayra bu duruma rağmen çevresindekilere şarkı söyleyip, şekerleme ve gazoz istediğini söylüyordu. bu durumdan hiç şikayet etmedi. zaman geçtikçe vücut ısısı düşmeye başladığında sayıklamaya başlamıştı. fakat ortamdaki kirlilik sebebiyle bu operasyon sonucunda daha büyük acıyla öleceği de anlaşıldı. o yüzden insaflı olan davranışın onun ölmesine izin vermek olduğu düşünülmüştür.

omayra’nın son sözleri ise “anne, eğer beni duyuyorsan tahmin ediyorum benim tekrar ayağa kalkmam, yürüyebilmem ve bu insanların beni kurtarması için dua ediyorsundur. anne seni seviyorum ve babamı ve kardeşimi. elveda anne” oldu.

kapak görseli son 50 yılın en iyi fotoğrafları arasında yer almış ve fotoğrafçıya pulitzer ödülünü kazandırmıştır.

bilgileri www.kooplog.com sitesinden aldım. şimdi bu üzücü olayı bir kenara bırakıp fotoğrafa ilgisi olan bir insan olarak teknik açıdan inceleyelim(evet çok çok üzücü ama neden bu fotoğraf içimize işliyor onu anlamak için)

o gün onlarca fotoğraf çekildi ama bir tanesi ödül aldı ve hafızalara kazındı. sebeplerine bakalım. bu arada çekilen diğer fotoğraflarda harikaydı.

öncelikle çocuğun bakış açısı biraz eğik ama tutunduğu ağaç parçasıyla tam paralel bu da gözümüze tam oturmasını sağlıyor. bunu dudaklarından daha kolay teyit edebilirsiniz ama odak gözlerde olduğu için gözü baz almak daha doğru.

fotoğrafa baktığımızda çocukla göz göze geliyoruz. fotoğrafçı bizi çocukla baş başa bırakmış. diğer fotoğrafları incelerseniz genelde dışarıdan bir göz olarak olayları aktarmışlar ama bu fotoğrafta çocukla baş başa kalıyoruz ve etkileyiciliği artırıyor.

fotoğrafın yere yakınlık seviyesi çok aşağıda buda bizi çocuğun ne kadar çaresiz bir yerde olduğunu çok iyi anlatıyor. kendimizi o çukurda hissediyoruz. çocuğun seviyesine inerek bizi de çukurun içine alıyor fotoğrafçı.

fotoğrafçının çocuğa yakınlığı tam yerinde. çok yakın değil bize çevre detayları sunabiliyor. çok uzakta değil çocuğa yardım edebilecek kadar yakın ama edemiyor. yine bize çaresizliği hissettiriyor.

fotoğrafın zamanlaması çok yerinde tam elini görebileceğimiz bir anda çekilmiş. el ve yüz dokusu yan yana. o suyun neler yapabileceğini çok iyi anlatıyor. çocuk masum bir suyun içinde değil eğer elleri sudayken çekilmiş olsaydı çok daha farklı düşündürebilirdi. minicik bir dala tam dokunduğu an sahnelenmiş. bu anı kullanmak içimizi sızlatmaya yetiyor. hala çocuğun bir umudu olduğunu anlayabiliyoruz. fotoğrafçı bu anı seçmekle çocuğun mücadelesine ortak olmuş.

eğer fotoğraf üst açıdan çekilseydi muhtemelen çocuğun kolundan bir bez parçasıyla ağaca bağlı olduğunu göremeyecektir. fotoğrafın etkisini artıran bir detay. küçük bir bez hayata tutuyor.

yer su ile kaplı olduğu için çocuğun yüzüne ışık yansıyor ve doğal reflektör görevi görüyor. fotoğraf doğru saatte çekilmiş. aydınlık yüzde siyah gözler daha çok ortaya çıkıyor ve yine etkileyiciliği ikiye katlıyor. içimize işliyor. eğer fotoğrafın pozlaması düşük kalsaydı. bu fotoğraf bu kadar içimize dokunmayacaktı. ölümü daha net gösteriyor.

diyafram aralığı tahminim 2.0 civarında çekilmiş. böylece ilgimiz çocuğun gözlerinde onunla birlikteyiz ama ellerine neler olduğunu ve arka tarafta nasıl bir yerde olduğumuzu fotoğrafta bir kaç saniye geçirdikten sonra inceleyebiliyoruz. çok iyi seçilmiş bir aralık.

fotoğrafın bir çok renk versiyonu var hangisi orijinal bilemediğim için bu konuda yorum yapamayacağım. ama çok koyu saçlı olduğu için fotoğrafta karanlıkların biraz açıldığını düşünüyorum. detayları görmemizi sağlamış.

kafa boşluğu (yani kafasıyla fotoğrafın bittiği yerin arasındaki mesafe) sonuna kadar kullanılmış. biraz daha aşağı inseydi gözümüze tam oturmayabilirdi. kadraj sorunsuz yapılmış. çocuk tam ortaya alışmış. sağa ve sola olan boşluk mesafesi aynı. yine gözümüze tam oturması sağlanmış.
devamını gör...

bugünkü dozumu dört saat ile yerine getirdiğim eylem.
bu arada oldukça keyifli bir hal olduğunu belirtmek istiyorum. *
şu sıra bir makina eşliğinde gerçekleştirdiğimiz için "zeki müren de bizi görecek mi?" modu!.. *
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yazar olabilmek*
devamını gör...

altına da rakı dili ve edebiyatı'ndan methiyeler düzerse tamamdır :)
kim nasıl mutlu olacaksa öyle yaşasın. bana ne dediğimdir.
devamını gör...

boyhood filminde sergilenen oyunculuklardır. film gerçekçi olması için 12 yılda çekilmiş.
izlerken başroldeki çocuk gözünüzün önünde büyüyor siz de noluyo ya! diyorsunuz. sonradan öğreniyorsunuz neler döndüğünü.
aslında efsanevi bir oyunculuk yok filmde fakat totalde iyi bir oyunculuk örneği teşkil ediyor.
devamını gör...

1976 yapımı abd filmi. 10 dalda oscar ödülüne aday gösterilip, en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi kurgu dallarında bu ödülü kazanmıştır.

o zamanlar hiç tanınmayan bir aktör olan sylvester stallone 'nin aynı zamanda senaryosunu yazdığı ve başrolünde oynadığı film, işsiz ve parasız biri olan rocky balboa 'nın hikayesini anlatmaktadır.

--! spoiler !--

boş zamanlarında amatör boks yapan rocky, gündüzleri değişik işlerde çalışmakta, geçimini zar-zor sağlamaktadır. adrian adlı bir kızla tanışan rocky, onunla evlenmek için daha çok para kazanması gerektiğini düşünmektedir. bu sıralarda, parlak bir boksör olan apollo creed, gösteri maçı yapacak bir boksör aramaktadır. amacı, ringde kolayca pataklayacağı birini bulup, azalmaya başlayan şöhretini tekrar kazanmaktır. ancak, rocky ile yaptığı bu boks maçı, hiç beklemediği bir şekilde gelişir. boks maçı, rocky 'nin sefaletten kurtulma maçıdır.

--! spoiler !--

aslında basit bir boks filmi gibi gözükse de, alt metninde müthiş sosyolojik sorgulamalar yapan bir filmdir. hayatın herkese eşit davranmadığı, hayallerine ulaşabilmek için çok çalışmak gerektiği ancak bazen ne kadar çok çalışsan da bazı şeylere ulaşamayacağın gerçeğini anlatmaya çalışan film, bence tüm zamanların en iyi spor konulu filmidir.

2. ve 3. filminde idare eden, 4. filmle dönemin soğuk savaş unsurlarını, final de biraz da barış unsurlarını ön plana çıkartıp sunarak ve izleyiciye heyecan katarak, 5. ve 6. filmlerde ise sadece gişe filmi özelliğine kavuşan rocky, her sinemaseverin arşivinde bulunması, arada bir açıp izlenmesi gereken bir filmdir.
devamını gör...

kelimelerle arası gayet iyi yazarımız, mürekkebin bitmesin porsuk.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim