herkes hoşlandığı sözlük yazarını itiraf etsin etkinliği
yere düşen dondurma, son feci mars, nyks, mellisho, yoldaş benjamin franklin ve mahlasını unuttuğum bir çok yazar var. hepsi benim bebeklerim.
devamını gör...
sevilen kitabın en vurucu cümlesi
devamını gör...
üniversite mezunlarının iş bulamaması
anadoludaki tüm köylere üniversite yetkisine sahip okulların açılması ve dengesiz ekonomi politikalarının bir sonucudur.
devamını gör...
siz öğrenci misiniz yoksa terörist mi
ak parti'nin 5 il kongresine canlı bağlantı ile katılan cb. erdoğan'ın boğaziçi protestolarına katılan sözde* öğrencilere ilişkin söylediği sözler.
edit:
boğaziçi üniversitesi’nde gözaltına alınan 108 kişiden 79'u dhkp/c, tkp-ml dahil olmak üzere terör örgütü üyesi. (süleyman soylu)
kaynak: twitter.com/haskologlu/stat...
cumhurbaşkanı erdoğan, ak parti'nin 5 il kongresine canlı bağlantıyla katıldı. boğaziçi üniversitesi'ndeki protestoları eleştiren erdoğan, "siz öğrenci misiniz yoksa rektörün odasını basmaya kalkışan terörist misiniz?" dedi. erdoğan, "bu ülke bir gezi olayını yaşamayacak" ifadelerini de kullandı.
"terör örgütü üyesi olan bu gençleri milli ve manevi değerlere sahip gençler olarak kabul etmiyoruz. siz öğrenci misiniz? yoksa rektörün odasını basmaya çalışan, işgale kalkışan terörist misiniz? bu ülke, teröristlerin hakim olduğu ülke olmayacak, buna asla izin vermeyeceğiz. bay kemal sen terörist arkadaşlarınla yola devam edeceksen buyur devam et ama biz teröristlerle beraber olmadık olmayacağız.
lgbt yok böyle bir şey. bu ülke milli manevidir ve bu değerlerle geleceğe yürümektedir.bu ülke teröristlere teslim olmayacak. artık bu ülke, taksim'deki bir gezi olayını yaşamayacak ve yaşatmayacaktır."
kaynak: bundle.app/Sr67dVJ7
edit:
boğaziçi üniversitesi’nde gözaltına alınan 108 kişiden 79'u dhkp/c, tkp-ml dahil olmak üzere terör örgütü üyesi. (süleyman soylu)
kaynak: twitter.com/haskologlu/stat...
cumhurbaşkanı erdoğan, ak parti'nin 5 il kongresine canlı bağlantıyla katıldı. boğaziçi üniversitesi'ndeki protestoları eleştiren erdoğan, "siz öğrenci misiniz yoksa rektörün odasını basmaya kalkışan terörist misiniz?" dedi. erdoğan, "bu ülke bir gezi olayını yaşamayacak" ifadelerini de kullandı.
"terör örgütü üyesi olan bu gençleri milli ve manevi değerlere sahip gençler olarak kabul etmiyoruz. siz öğrenci misiniz? yoksa rektörün odasını basmaya çalışan, işgale kalkışan terörist misiniz? bu ülke, teröristlerin hakim olduğu ülke olmayacak, buna asla izin vermeyeceğiz. bay kemal sen terörist arkadaşlarınla yola devam edeceksen buyur devam et ama biz teröristlerle beraber olmadık olmayacağız.
lgbt yok böyle bir şey. bu ülke milli manevidir ve bu değerlerle geleceğe yürümektedir.bu ülke teröristlere teslim olmayacak. artık bu ülke, taksim'deki bir gezi olayını yaşamayacak ve yaşatmayacaktır."
kaynak: bundle.app/Sr67dVJ7
devamını gör...
herkesin hayatına kimse karışamaz
no one can interfere with everyone’s lives olarak çevirilince küresel ölçekli bir hayat mottosu olabilecek söz öbeği.
devamını gör...
nickaltı
birileri bana yazınca çok mutlu oluyorum. sanki kitap hediye etmiş, bana kar küresi almış ya da gülümsemiş gibi oluyor. bende nickaltı yazmayı çok seviyorum. taktir etmek, beğendiğimi belirtmek, bir yazarı desteklemek hoşuma gidiyor. kimseyle rekabet halinde değilim. birilerinin mutlu olmasına sebep olunca bir şeylerim eksilmiyor, kalbim daralmıyor. aksine ben daha da mutlu oluyorum. tanıdık ya da tanımadık birine içinden geldiği için iltifat etmek gibi. karşılık beklemeden sadece o an söylemek istediğin için gibi. nickaltı da öyle işte. mutlu etmek ve mutlu olmak için küçük sebeplerden birisi..
devamını gör...
90'lı yılları hatırlatan şeyler
bilye, topaç, kaset, futbolcu kartı, toz leblebi, çatapat, mantar tabanca, kız kaçıran, sulugöz sakızı, arı mayalı silgiler, şeker kız candy, heidi, tsubasa, şirinler. sokakta oynayan çocuklardık biz, toplu konut bilmezdik.
devamını gör...
tsk'de din işleri subaylığı için kadro açılması
devamını gör...
yazarların çay tercihi
son zamanlar da ofçay alıyorduk.
bu ara valide sultan karar değiştirdi, artık lipton yellow label alıyor.
daha bir güzel gibi, hafif bergamot ile karıştırınca hoş bir kokusu da oluyor.
bu ara valide sultan karar değiştirdi, artık lipton yellow label alıyor.
daha bir güzel gibi, hafif bergamot ile karıştırınca hoş bir kokusu da oluyor.
devamını gör...
içimizdeki şeytan
''belki de yeni bir başlangıç yapmanın vaktidir, yeni bir başlangıç için her şeyi yıkmanın vakti."
devamını gör...
nötron yıldızı
bir yıldız ömrünün sonuna geldiğinde süpernova ismi verilen olay ile patlar.patlayan yıldızın kütlesine bağlı olarak bir kara delik veya nötron yıldızına dönüşebilir.nötron yıldızının oluşmasına neden olan yıldızlarımız güneş'ten yaklaşık 10-25 kat büyüklükteki yıldızlardır.
devamını gör...
insanı sebepsiz yere sinir eden durumlar
benden habersiz planlar yapılıp, dahil olmamı istemeleri.
devamını gör...
yazarların gördüğü son absürt düş
sayesinde bir aksiyon filmi izlemiş kadar olduğum düştür. yine uzun ve karmaşık bir yazı olacak, ayrıca bazı kısımları kanlı ve şiddet dolu, baştan uyarayım.
rüyamda turistik bir köye, akrabalarımı ziyarete gidiyorum. köyde kaldığım sürede bir gün dışarı çıkıp eşsiz bir manzarası ve tarihi geçmişi olan bir çay bahçesine oturmaya gidiyorum. çayımı yudumlarken yan masadan gelen ingilizce konuşmalar dikkatimi çekiyor ve merakla kulak kabartıyorum. konuşanlardan biri abd için yıllardır çalışmış olan bir ajan olduğundan bahsederek söze başlıyor. yıllardır önemli hizmetler vermesine rağmen asla rütbesi yükselmemiş. gereken önemi ona göstermedikleri için amerikadan intikam almak ve daha fazla para kazanmak amacıyla elindeki önemli bir sırrı kuzey kore'ye satmak istiyor. kuzey kore tarafındaki takım elbiseliler iştahla dinliyor konuşmayı.
sır şöyle: abd, önemli operasyon bilgilerini bir algoritma vasıtasıyla netflix dizilerinin içine yerleştiriyor. dizi içerisindeki konuşmalarda geçen kelimeler, karakterlerin yaptığı hareketler ve 25. kare tekniğiyle yerleştirilmiş bazı fotoğraflar sayesinde elinde gerekli algoritma olan bir saha ajanı istediği yerden bir tıkla netflix dizisi seyrederek operasyon bilgilerine ulaşabiliyor. abd ajanı, işte bu muazzam algoritmayı yüklü bir para ve yeni bir kimlik karşılığında kuzey kore'ye vermeyi vaat ediyor. takas yeri için hong kong'daki bir eğlence merkezini seçen taraflar, yüzlerinde mutlu gülümsemelerle çay bahçesinden ayrılıyorlar.
ilginç bir konuşmaya tanık olduğumu düşünerek ben de eve gidiyorum, ama meseleyi çok düşünmüyorum. zira ben basit bir insanım, bu duyduklarımı anlattığım hiç kimse bana inanmaz. akşam uyumak için yatağa gitmek üzereyken evin hemen önünden gelen silah sesleri duyuyorum. aklıma hemen bugün dinlediğim inanması güç ajan hikayesi geliyor ve pencereden bakıp olayın ne olduğunu görmeye çalışıyorum, hatta bir an benim onları dinlediğimi fark edip beni öldürmeye gelmeleri ihtimalinden korkuyorum.
bugün görmüş olduğum abd ajanı, dört kişilik ilk kez gördüğüm bir grupla tek başına çatışıyor. ama konuşmasında anlattığı gibi yetenekli olduğu için üçünü de zorlanmadan kafalarına birer kurşun isabet ettirerek öldürüyor. geriye kalan son kişiyi ise sol bacağından iki kez vuruyor. sonuncu adam bacağını tutarak yere düşüyor ve yere düştüğünde bir an penceresinden olayları izleyen beni görüyor. gözlerinde yardım isteği var. ne yapacağımı bilemiyorum bir süre. köy evinde, duvarda asılı duran tüfeğe bakıyorum ve kararımı veriyorum. tüfeği alıp aniden kapıdan çıkıyorum ve tüfeği burun buruna geldiğimiz abd ajanının şaşkınlıkla bakan yüzüne doğrultarak hiç düşünmeden tetiği çekiyorum. hayatımda ilk kez bir silahı ateşlediğim için geri tepmeye alışkın değilim, o yüzden tetiği çekmemle beraber ben de yere düşüyorum. yerde biraz kendime gelebilmek için vakit geçirdikten sonra kalkıp yaralı adamın yanına gidiyorum.
yaralı adam öncelikle bana çok minnettar olduğunu söylüyor. sonra da olaylara bir anlam veremeyen bana gerçekleri anlatıyor. dört kişilik grup, özgürlük kartalları adını verdikleri bir oluşumun parçası. bu oluşum, teknolojiye karşı kötü hisler besliyor ve kendilerine ruhani önder olarak unabomber'ı seçmişler; aynı zamanda da kişisel özgürlüklerin korunması konusunda da pek hassaslar. ajanı başka bir nedenden dolayı takip ederlerken tesadüfen takastan haberdar oluyorlar ve ajanı öldürüp onun yerine geçmeyi planlıyorlar, ancak işler pek yolunda gitmiyor. planlarına göre sahte algoritma yüklenmiş bir telefonu karşı tarafa verecekler, böylece hem para, hem de algoritma bizim elimizde olacak. takas iki gün sonra gerçekleşecek ve adamın üç arkadaşı ölmüş durumda, kendisi de yaralı. o nedenle bu görevi bana teklif ediyor, bu fırsatın tekrar ele geçmeyeceğini belirtiyor.
benim kafam karışık, hayatımda elime ilk kez silah aldığımdan ve özel yeteneklerim olmadığından bahsediyorum. adam beni susturuyor ve "senin gözlerinde kararlılığı gördüm, bu yeterli. silah konusuna gelirsek, gözlerinle değil kalbinle nişan alırsan her mermi hedefini bulur. beni anlıyorsun ya?" diyor. "üstelik," diye de konuşmasını sürdürüyor, "sana yardımcı olmak için mutlaka oraya gelmeye çalışacağım, kendini asla yalnız hissetme." sahte algoritma yüklenmiş telefonu elime tutuşturuyor ve "haydi git şimdi" diyor.
adama teşekkür ediyorum güzel sözleri için ve teklifini kabul ederek ölen abd ajanının kan gölü içindeki cesedinin yanına gidiyorum. kafatası parçalanmış ve yüzü tanınmayacak halde, mide bulantımı zorlukla bastırıyorum. cesedin ceplerinden telefonunu, susturucusunu, cüzdanını, pasaportunu ve uçak biletini alıyorum. elindeki susturucu takılmamış silahı alıyor ve belime sokuyorum. aldığım pasaportun isim kısmına bakıyorum: "david calcy". kendi kendime ismi tekrar ediyorum ve kendi kimliğimi cesedin cebine bırakıyorum. artık ben david calcy'yim.
ertesi gün yola çıkmadan önce david calcy'nin telefonundan onun gibi kirlenmiş birkaç ajan arkadaşıyla konuşuyorum, sesimi duydukları için şaşkın gibiler, ama bunun sebebini anlayamıyorum. algoritma onların ellerinde ve gece hong kong'taki bir striptiz kulübünde buluşmak üzere anlaşıyoruz. konuşma esnasında daha önce beni hiç yüzyüze görmediklerini öğreniyorum ve rahatlıyorum, david calcy olmadığımı fark etmeyebilirler belki. telefonu kapatıyorum ve uçağa biniyorum. uçakta kendi kendime düşünüyorum, neden özgürlük kartalları'na yardım ediyorum ki, sadece bir macera arayışı mı? kuzey kore'ye gerçek algoritmayı verip parayı alabilir ve bundan sonraki hayatımı lüks içinde geçirebilirim. sadece biraz dikkatli davranmam gerekecek ama o kadar parayla her şey kolayca halledilebilir. açıkçası ne yapmam gerektiği konusunda emin değilim.
hong kong'a güneş battıktan sonra varıyorum ancak. gece ışıl ışıl bir şehir. buluşmak üzere anlaştığımız striptiz kulübünü buluyorum ve içeridekilere göz gezdiriyorum. tavırlarından oldukça tetikte oldukları anlaşılan takım elbiseli ve güneş gözlüklü üç kişi viskilerini yudumluyor bir masada, david calcy'nin arkadaşlarının onlar olduklarına karar veriyorum ve masalarına gidiyorum. kendimi onlara tanıttıktan sonra beni sanki kırk yıllık arkadaşmışız gibi çok içten karşılıyorlar. benim ünümü hep duydularını ve sonunda tanışabilmiş olmanın bir şeref olduğundan falan bahsediyorlar. ayrıca konuşma esnasında öğreniyorum ki para dörde bölünecekmiş ve takasa yalnızca ben gidecekmişim. bu durum açıkçası beni biraz rahatsız ediyor, paranın bölüneceğinden haberim yoktu. ama kafama çok takmıyorum ve bol bol içki içerek kulüpte eğleniyorum. bu arkadaşların tavrında tüm samimiyete rağmen beni rahatsız eden bir şey var ve ne olduğunu çözemiyorum.
arkadaşlardan biri lavaboya gitmek üzere yanımızdan ayrılıyor ve ben de o esnada çok içki içtiğimden dolayı tuvaletim geldiğini fark ediyorum, izinlerini isteyerek ben de lavaboya gidiyorum. mekandaki müzik sesi çok yüksek ve başımı ağrıtıyor. erkekler tuvaletine giriyorum ve bir ıssızlık dikkatimi çekiyor, içeride kimse yok sanıyorum başta ama kapalı bir tuvalet kabini kapısı görünce rahatlıyorum. ben de pisuvara geçiyorum ve işimi hallediyorum. o sırada aynadaki yansıma dikkatimi çekiyor, arkamdaki tuvalet kapısı çok yavaş bir şekilde aralanıyor. istifimi bozmadan işemeye devam ediyorum, bir yandan da yan gözle yansımayı izliyorum. kapı gittikçe aralanıyor ve arkadaşım dediğim kişi elinde bıçakla arkamdan hamle ediyor. tam zamanında kendimi yana çekiyorum ve kafasını duvara çarpıyor. sersemlemiş halinden faydalanarak kafasını tutup pisuvara vuruyorum, pisuvar parçalanıyor. adam bir köşeye yığılıyor, suratından su, kan ve idrar akıyor yere... işi bitti diye seviniyorum ancak bir anda gözlerini açıyor ve tekrar üzerime hamle yapmaya hazırlanıyor. yerinden kalkamadan belimdeki silahı çıkarıyorum ve onu kalbinden tek kurşunla vuruyorum, artık sonsuza kadar yerinde kalacak.
tuvalette silah sesi yankılanıyor ve damarlarımda kan yerine adrenalin dolaşıyormuş gibi hissediyorum. umarım müzik sesi silah sesini bastırmıştır diye dua ediyorum içimden, bir yandan da susturucuyu takmadığım için kendime küfrediyorum. elimde silahla arkamı dönüyorum ve tuvaletin çıkışına yöneliyorum. o esnada içeriye diğer iki arkadaş giriyor. hiç düşünmeden art arda iki kez tetiği çekiyorum. ilk mermi birinin kafasına isabet ediyor ve bir çöp poşeti gibi yere yığılıyor. ikinci mermi ise ne yazık ki istediğim yere gitmiyor, diğerinin sadece kolunu sıyırıyor. sağlam koluyla cebinden bıçağını çıkararak üzerime koşmaya başlıyor. tetiği tekrar çekiyorum ama silah tutukluk yapıyor, kahretsin. sağlam bir tekme savurup mesafeyi korumaya çalışıyorum, tekmem karnına isabet ediyor ve nefesini kesiyor, bir anda iki büklüm oluyor. fırsattan istifade ederek elimdeki silahın kabzasıyla başına vuruyorum, tok bir ses çıkıyor. ardından kafasını tutup aynaya çarpıyorum, ayna çatlıyor; sonrasında da kafasını hızla lavaboya indiriyorum. lavabo kırılıyor ve büyük bir parça yere düşüyor. adamı bıraktığımda yere yığılıp kalıyor, elime kırık lavabo parçasını alıp adamı dövmeye devam ediyorum ve bir yandan da adama soruyorum: "neden?"
yerde yatan adam kırık çenesiyle ve patlamış dudaklarıyla zorlukla konuşuyor ve bana hiç bilmediğim yeni şeyler anlatıyor. kuzey kore temsilcileriyle anlaşmayı sağladıktan sonra david calcy'i öldürmeyi planlamışlar, çünkü böylece para dört yerine üçe bölünecekmiş. david calcy'yi öldürmek için de özgürlük kartalları oluşumunu kullanmışlar, david calcy'nin yerini onlara bu arkadaşlar sızdırmışlar. ama benim ölmediğimi görünce plan yapıp bu akşam işi halletmeye karar vermişler. adamın anlattıklarını dinledikten sonra "neyse ki para artık bölünmeyecek" diyorum ve elimdeki kırık lavabo parçasını büyük bir hızla adamın başına indiriyorum, adam sessiz ve hareketsiz kalıyor.
üzerime sıçramış kan lekelerine bakıyorum ve yarın buluşmadan önce yeni bir takım elbise almam gerektiğine karar veriyorum. ölen arkadaşların ceplerini arıyorum ve algoritma yüklü telefonu buluyorum. işler gittikçe karmaşıklaşmaya başladı ve "umarım yarın bir sorun çıkmaz" diye düşünüyorum. bu arada ne yapacağıma hala karar verebilmiş değilim.
ertesi gün hayatımdaki en zorlu günlerden birini yaşayacağımdan habersiz bir şekilde uyanıyorum. yeni bir takım elbise aldıktan sonra takasın gerçekleşeceği eğlence merkezine gidiyorum. giriş çıkışlar bir avm aracılığıyla sağlanıyor ve tek çıkış olması benim biraz moralimi bozuyor. işler ters giderse kaçma şansım düşük. alışveriş merkezinde ve eğlence merkezinde çok fazla ajan olduğu dikkatimi çekiyor. içimde bunların tamamının kuzey kore ajanı olmadığına dair garip bir his var. telefondan çay bahçesindeki temsilcilerle görüşüyorum ve buluşacağımız odayı öğreniyorum, çatı katında gizli bir oda, asarsörde özel şifreyi girerek ulaşılıyor. şifreyi not ediyorum ve temsilcilerin orada olmayacaklarını, başka bir üst düzey yönetici tarafından karşılanacağımı öğreniyorum ve yine rahatlıyorum. eğer temsilciler orada olsaydı benim foyamı çok rahat bir şekilde ortaya çıkarabilirlerdi.
telefonu kapatıp buluşma yerine doğru gidiyorum. üzerimde beni her an izleyen bakışlar var ve kendimi çok rahatsız hissediyorum. asansöre binip şifreyi tuşladığımda derin bir oh çekiyorum. buluşma odasında beni çok güzel karşılıyorlar. üst düzey yönetici biraz yaşlı biri ve oldukça kibar. benimle daha sonra da işbirliğinde bulunmak istediğini söylüyor. ben biraz tatil yapacağımı ve belki o sırada bu konuyu düşünebileceğimi söylüyorum, anlayışla karşılıyor. sıra takasa geliyor, benim için hazırlanmış para dolu bir çantayı getiriyorlar. ben ise o sırada hala hangi telefonu vermem gerektiğini düşünüyorum; sağ cebimde gerçek algoritma, sol cebimde ise sahte algoritma var. en sonunda özgürlük kartalları'nın canı cehenneme diye düşünüp elimi sağ cebime götürmüşken beklenmedik bir şey oluyor.
bir silah sesi duyuluyor ve karşımda oturan yaşlı yöneticinin kanı üzerime sıçrıyor. korumalar hemen silahlarına davranıyorlar, ne olduğunu anlayabilmiş değilim. o sırada içeriye sis bombaları atılıyor ve çatı katının camlarından içeri özel ekipmanlı kişiler giriyor. ben hemen yere yatıp bir koltuğun arkasına saklanıyorum, içeri girenlerin konuşmalarından çinli oldukları anlaşılıyor ve çin hükümetinin de takastan haberi olduğunu düşünüyorum, saklandığım koltuğun altında bulduğum dinleme cihazı bu düşüncemi kanıtlıyor. korumalar ve çinli özel tim çatışırken ben sürünerek odadan kaçmaya çabalıyorum, ama maalesef para dolu çantayı geride bırakmak zorunda kalıyorum. çünkü çanta çok açık bir yerde ve tam ortada, kurşun yeme şansım çok yüksek.
odadan sürünerek kaçtıktan sonra bile arkamda çatışma seslerini hala duyabiliyorum. güç bela aynı kattaki güvenlik odasını buluyorum fakat içeri girdiğimde şok oluyorum, çünkü güvenlik amiri ve odadaki personellerin tamamı öldürülmüş. güvenlik kameralarına bakınca ayrı bir şok geçiriyorum çünkü tek çıkış yerim olan alışveriş merkezinin içi cehenneme dönmüş. çinliler, kuzey koreliler, hatta amerikalılar ve mağazanın güvenlik timi çatışıyor. "acaba takastan haberi olmayan var mıydı?" diye düşünüp sinirleniyorum. ortalıkta her türden silah görmek mümkün. katanalarla uzuvlar doğranıyor, nunçakularla kafalar yarılıyor, otomatik tüfekler insan bedenini sünger gibi delik deşik ediyor... ortalık tam bir kan gölü...
ölü personellerden birinin hafif makineli tüfeğini alıyorum ve önüme kim çıkarsa tetiğe basacağıma yemin ediyorum küfürler savurarak. alışveriş merkezinin içinde bir sürü çatışma yaşıyorum ve bir şekilde sağ kalıyorum ancak çok hırpalanmış duruma geliyorum. bir kurşun omzumu sıyırmış, bir kurşun kalçama isabet etmiş, güçlükle yürüyorum. tam bu esnada önüme garip biri çıkıyor. tıraşlanmış kafası dahil tüm vücudu dövmelerle kaplı ve elinde silah olarak sadece uzun bir zincir bulunan bir adam, bakışları oldukça sert... "seni öldüreceğim" diyor ve ben önce onun ellerindeki zincire, ardından benim tuttuğum hafif makineli tüfeğe bakıp gülüyorum.
nişan alıp ateş etmeye çalıştığımda ise gülmeye başlayan o oluyor. silahımın mermileri bitmiş ve yanıma yedek mermi almamıştım. "mermilerini saydım" diyor dudaklarını yalayarak. "bu gerçeği unutmamalıydın. mermiler sayılıdır, tıpkı aldığın nefesler gibi..." silahımın askısını boynumdan çıkarıp silahı bir kenara fırlatıyorum ve yakın dövüş pozisyonu alıyorum. "nefeslerimi de saydın mı o****u ç****u!" diye haykırıyorum ve ona doğru koşmaya başlıyorum. ama yüzümde soğuk bir alev gibi şaklayan zincir beni yan tarafımda bulunan raflara yapıştırıyor. dengemi kaybedip yere düşüyorum. zincir darbeleri ardı ardına bedenime iniyor, kemiklerim kırılıyor, dişlerim dökülüyor, her tarafım acıyor... "hayat... ve ölüm... bir zincirin iki ucudur..." diyor ve zinciri son kez savuruyor. boynuma dolanan zincir nefesimi kesiyor, boğulacağım ve acı içinde öleceğim...
gözlerim kararmaya başlamışken bir anda zincir gevşiyor, dövüştüğüm adam kafasına baltayla bir darbe almış... anlayamıyorum, kim bana yardım etmek ister ki? ardından bir balta darbesi daha iniyor kafasına ve kafatasından çıtırtı sesleri geliyor. zincir iyice gevşiyor, boynumdan çıkarıyorum, ucundan tutarak hızla çekiyorum ve zincir adamın elinden kurtuluyor. kalan son gücümle zinciri savuruyorum ve adamın ayağına dolanıyor ve onu yere düşürüyor ve bu esnada bana yardım eden kişi de baltayı adamın boynuna indiriyor, kafa kopuyor ve yanıma kadar yuvarlanıyor. bana yardım eden kişinin yüzüne bakıyorum, aman tanrım, bu o adam. köy evinin önünde hayatını kurtardığım özgürlük kartalları üyesi. gülümseyerek ve topallayarak yanıma geliyor ve beni kaldırıyor, kolumu onun omzuna atıyorum ve ona dayanarak yavaş yavaş çıkışa doğru ilerliyorum...
rüyamda turistik bir köye, akrabalarımı ziyarete gidiyorum. köyde kaldığım sürede bir gün dışarı çıkıp eşsiz bir manzarası ve tarihi geçmişi olan bir çay bahçesine oturmaya gidiyorum. çayımı yudumlarken yan masadan gelen ingilizce konuşmalar dikkatimi çekiyor ve merakla kulak kabartıyorum. konuşanlardan biri abd için yıllardır çalışmış olan bir ajan olduğundan bahsederek söze başlıyor. yıllardır önemli hizmetler vermesine rağmen asla rütbesi yükselmemiş. gereken önemi ona göstermedikleri için amerikadan intikam almak ve daha fazla para kazanmak amacıyla elindeki önemli bir sırrı kuzey kore'ye satmak istiyor. kuzey kore tarafındaki takım elbiseliler iştahla dinliyor konuşmayı.
sır şöyle: abd, önemli operasyon bilgilerini bir algoritma vasıtasıyla netflix dizilerinin içine yerleştiriyor. dizi içerisindeki konuşmalarda geçen kelimeler, karakterlerin yaptığı hareketler ve 25. kare tekniğiyle yerleştirilmiş bazı fotoğraflar sayesinde elinde gerekli algoritma olan bir saha ajanı istediği yerden bir tıkla netflix dizisi seyrederek operasyon bilgilerine ulaşabiliyor. abd ajanı, işte bu muazzam algoritmayı yüklü bir para ve yeni bir kimlik karşılığında kuzey kore'ye vermeyi vaat ediyor. takas yeri için hong kong'daki bir eğlence merkezini seçen taraflar, yüzlerinde mutlu gülümsemelerle çay bahçesinden ayrılıyorlar.
ilginç bir konuşmaya tanık olduğumu düşünerek ben de eve gidiyorum, ama meseleyi çok düşünmüyorum. zira ben basit bir insanım, bu duyduklarımı anlattığım hiç kimse bana inanmaz. akşam uyumak için yatağa gitmek üzereyken evin hemen önünden gelen silah sesleri duyuyorum. aklıma hemen bugün dinlediğim inanması güç ajan hikayesi geliyor ve pencereden bakıp olayın ne olduğunu görmeye çalışıyorum, hatta bir an benim onları dinlediğimi fark edip beni öldürmeye gelmeleri ihtimalinden korkuyorum.
bugün görmüş olduğum abd ajanı, dört kişilik ilk kez gördüğüm bir grupla tek başına çatışıyor. ama konuşmasında anlattığı gibi yetenekli olduğu için üçünü de zorlanmadan kafalarına birer kurşun isabet ettirerek öldürüyor. geriye kalan son kişiyi ise sol bacağından iki kez vuruyor. sonuncu adam bacağını tutarak yere düşüyor ve yere düştüğünde bir an penceresinden olayları izleyen beni görüyor. gözlerinde yardım isteği var. ne yapacağımı bilemiyorum bir süre. köy evinde, duvarda asılı duran tüfeğe bakıyorum ve kararımı veriyorum. tüfeği alıp aniden kapıdan çıkıyorum ve tüfeği burun buruna geldiğimiz abd ajanının şaşkınlıkla bakan yüzüne doğrultarak hiç düşünmeden tetiği çekiyorum. hayatımda ilk kez bir silahı ateşlediğim için geri tepmeye alışkın değilim, o yüzden tetiği çekmemle beraber ben de yere düşüyorum. yerde biraz kendime gelebilmek için vakit geçirdikten sonra kalkıp yaralı adamın yanına gidiyorum.
yaralı adam öncelikle bana çok minnettar olduğunu söylüyor. sonra da olaylara bir anlam veremeyen bana gerçekleri anlatıyor. dört kişilik grup, özgürlük kartalları adını verdikleri bir oluşumun parçası. bu oluşum, teknolojiye karşı kötü hisler besliyor ve kendilerine ruhani önder olarak unabomber'ı seçmişler; aynı zamanda da kişisel özgürlüklerin korunması konusunda da pek hassaslar. ajanı başka bir nedenden dolayı takip ederlerken tesadüfen takastan haberdar oluyorlar ve ajanı öldürüp onun yerine geçmeyi planlıyorlar, ancak işler pek yolunda gitmiyor. planlarına göre sahte algoritma yüklenmiş bir telefonu karşı tarafa verecekler, böylece hem para, hem de algoritma bizim elimizde olacak. takas iki gün sonra gerçekleşecek ve adamın üç arkadaşı ölmüş durumda, kendisi de yaralı. o nedenle bu görevi bana teklif ediyor, bu fırsatın tekrar ele geçmeyeceğini belirtiyor.
benim kafam karışık, hayatımda elime ilk kez silah aldığımdan ve özel yeteneklerim olmadığından bahsediyorum. adam beni susturuyor ve "senin gözlerinde kararlılığı gördüm, bu yeterli. silah konusuna gelirsek, gözlerinle değil kalbinle nişan alırsan her mermi hedefini bulur. beni anlıyorsun ya?" diyor. "üstelik," diye de konuşmasını sürdürüyor, "sana yardımcı olmak için mutlaka oraya gelmeye çalışacağım, kendini asla yalnız hissetme." sahte algoritma yüklenmiş telefonu elime tutuşturuyor ve "haydi git şimdi" diyor.
adama teşekkür ediyorum güzel sözleri için ve teklifini kabul ederek ölen abd ajanının kan gölü içindeki cesedinin yanına gidiyorum. kafatası parçalanmış ve yüzü tanınmayacak halde, mide bulantımı zorlukla bastırıyorum. cesedin ceplerinden telefonunu, susturucusunu, cüzdanını, pasaportunu ve uçak biletini alıyorum. elindeki susturucu takılmamış silahı alıyor ve belime sokuyorum. aldığım pasaportun isim kısmına bakıyorum: "david calcy". kendi kendime ismi tekrar ediyorum ve kendi kimliğimi cesedin cebine bırakıyorum. artık ben david calcy'yim.
ertesi gün yola çıkmadan önce david calcy'nin telefonundan onun gibi kirlenmiş birkaç ajan arkadaşıyla konuşuyorum, sesimi duydukları için şaşkın gibiler, ama bunun sebebini anlayamıyorum. algoritma onların ellerinde ve gece hong kong'taki bir striptiz kulübünde buluşmak üzere anlaşıyoruz. konuşma esnasında daha önce beni hiç yüzyüze görmediklerini öğreniyorum ve rahatlıyorum, david calcy olmadığımı fark etmeyebilirler belki. telefonu kapatıyorum ve uçağa biniyorum. uçakta kendi kendime düşünüyorum, neden özgürlük kartalları'na yardım ediyorum ki, sadece bir macera arayışı mı? kuzey kore'ye gerçek algoritmayı verip parayı alabilir ve bundan sonraki hayatımı lüks içinde geçirebilirim. sadece biraz dikkatli davranmam gerekecek ama o kadar parayla her şey kolayca halledilebilir. açıkçası ne yapmam gerektiği konusunda emin değilim.
hong kong'a güneş battıktan sonra varıyorum ancak. gece ışıl ışıl bir şehir. buluşmak üzere anlaştığımız striptiz kulübünü buluyorum ve içeridekilere göz gezdiriyorum. tavırlarından oldukça tetikte oldukları anlaşılan takım elbiseli ve güneş gözlüklü üç kişi viskilerini yudumluyor bir masada, david calcy'nin arkadaşlarının onlar olduklarına karar veriyorum ve masalarına gidiyorum. kendimi onlara tanıttıktan sonra beni sanki kırk yıllık arkadaşmışız gibi çok içten karşılıyorlar. benim ünümü hep duydularını ve sonunda tanışabilmiş olmanın bir şeref olduğundan falan bahsediyorlar. ayrıca konuşma esnasında öğreniyorum ki para dörde bölünecekmiş ve takasa yalnızca ben gidecekmişim. bu durum açıkçası beni biraz rahatsız ediyor, paranın bölüneceğinden haberim yoktu. ama kafama çok takmıyorum ve bol bol içki içerek kulüpte eğleniyorum. bu arkadaşların tavrında tüm samimiyete rağmen beni rahatsız eden bir şey var ve ne olduğunu çözemiyorum.
arkadaşlardan biri lavaboya gitmek üzere yanımızdan ayrılıyor ve ben de o esnada çok içki içtiğimden dolayı tuvaletim geldiğini fark ediyorum, izinlerini isteyerek ben de lavaboya gidiyorum. mekandaki müzik sesi çok yüksek ve başımı ağrıtıyor. erkekler tuvaletine giriyorum ve bir ıssızlık dikkatimi çekiyor, içeride kimse yok sanıyorum başta ama kapalı bir tuvalet kabini kapısı görünce rahatlıyorum. ben de pisuvara geçiyorum ve işimi hallediyorum. o sırada aynadaki yansıma dikkatimi çekiyor, arkamdaki tuvalet kapısı çok yavaş bir şekilde aralanıyor. istifimi bozmadan işemeye devam ediyorum, bir yandan da yan gözle yansımayı izliyorum. kapı gittikçe aralanıyor ve arkadaşım dediğim kişi elinde bıçakla arkamdan hamle ediyor. tam zamanında kendimi yana çekiyorum ve kafasını duvara çarpıyor. sersemlemiş halinden faydalanarak kafasını tutup pisuvara vuruyorum, pisuvar parçalanıyor. adam bir köşeye yığılıyor, suratından su, kan ve idrar akıyor yere... işi bitti diye seviniyorum ancak bir anda gözlerini açıyor ve tekrar üzerime hamle yapmaya hazırlanıyor. yerinden kalkamadan belimdeki silahı çıkarıyorum ve onu kalbinden tek kurşunla vuruyorum, artık sonsuza kadar yerinde kalacak.
tuvalette silah sesi yankılanıyor ve damarlarımda kan yerine adrenalin dolaşıyormuş gibi hissediyorum. umarım müzik sesi silah sesini bastırmıştır diye dua ediyorum içimden, bir yandan da susturucuyu takmadığım için kendime küfrediyorum. elimde silahla arkamı dönüyorum ve tuvaletin çıkışına yöneliyorum. o esnada içeriye diğer iki arkadaş giriyor. hiç düşünmeden art arda iki kez tetiği çekiyorum. ilk mermi birinin kafasına isabet ediyor ve bir çöp poşeti gibi yere yığılıyor. ikinci mermi ise ne yazık ki istediğim yere gitmiyor, diğerinin sadece kolunu sıyırıyor. sağlam koluyla cebinden bıçağını çıkararak üzerime koşmaya başlıyor. tetiği tekrar çekiyorum ama silah tutukluk yapıyor, kahretsin. sağlam bir tekme savurup mesafeyi korumaya çalışıyorum, tekmem karnına isabet ediyor ve nefesini kesiyor, bir anda iki büklüm oluyor. fırsattan istifade ederek elimdeki silahın kabzasıyla başına vuruyorum, tok bir ses çıkıyor. ardından kafasını tutup aynaya çarpıyorum, ayna çatlıyor; sonrasında da kafasını hızla lavaboya indiriyorum. lavabo kırılıyor ve büyük bir parça yere düşüyor. adamı bıraktığımda yere yığılıp kalıyor, elime kırık lavabo parçasını alıp adamı dövmeye devam ediyorum ve bir yandan da adama soruyorum: "neden?"
yerde yatan adam kırık çenesiyle ve patlamış dudaklarıyla zorlukla konuşuyor ve bana hiç bilmediğim yeni şeyler anlatıyor. kuzey kore temsilcileriyle anlaşmayı sağladıktan sonra david calcy'i öldürmeyi planlamışlar, çünkü böylece para dört yerine üçe bölünecekmiş. david calcy'yi öldürmek için de özgürlük kartalları oluşumunu kullanmışlar, david calcy'nin yerini onlara bu arkadaşlar sızdırmışlar. ama benim ölmediğimi görünce plan yapıp bu akşam işi halletmeye karar vermişler. adamın anlattıklarını dinledikten sonra "neyse ki para artık bölünmeyecek" diyorum ve elimdeki kırık lavabo parçasını büyük bir hızla adamın başına indiriyorum, adam sessiz ve hareketsiz kalıyor.
üzerime sıçramış kan lekelerine bakıyorum ve yarın buluşmadan önce yeni bir takım elbise almam gerektiğine karar veriyorum. ölen arkadaşların ceplerini arıyorum ve algoritma yüklü telefonu buluyorum. işler gittikçe karmaşıklaşmaya başladı ve "umarım yarın bir sorun çıkmaz" diye düşünüyorum. bu arada ne yapacağıma hala karar verebilmiş değilim.
ertesi gün hayatımdaki en zorlu günlerden birini yaşayacağımdan habersiz bir şekilde uyanıyorum. yeni bir takım elbise aldıktan sonra takasın gerçekleşeceği eğlence merkezine gidiyorum. giriş çıkışlar bir avm aracılığıyla sağlanıyor ve tek çıkış olması benim biraz moralimi bozuyor. işler ters giderse kaçma şansım düşük. alışveriş merkezinde ve eğlence merkezinde çok fazla ajan olduğu dikkatimi çekiyor. içimde bunların tamamının kuzey kore ajanı olmadığına dair garip bir his var. telefondan çay bahçesindeki temsilcilerle görüşüyorum ve buluşacağımız odayı öğreniyorum, çatı katında gizli bir oda, asarsörde özel şifreyi girerek ulaşılıyor. şifreyi not ediyorum ve temsilcilerin orada olmayacaklarını, başka bir üst düzey yönetici tarafından karşılanacağımı öğreniyorum ve yine rahatlıyorum. eğer temsilciler orada olsaydı benim foyamı çok rahat bir şekilde ortaya çıkarabilirlerdi.
telefonu kapatıp buluşma yerine doğru gidiyorum. üzerimde beni her an izleyen bakışlar var ve kendimi çok rahatsız hissediyorum. asansöre binip şifreyi tuşladığımda derin bir oh çekiyorum. buluşma odasında beni çok güzel karşılıyorlar. üst düzey yönetici biraz yaşlı biri ve oldukça kibar. benimle daha sonra da işbirliğinde bulunmak istediğini söylüyor. ben biraz tatil yapacağımı ve belki o sırada bu konuyu düşünebileceğimi söylüyorum, anlayışla karşılıyor. sıra takasa geliyor, benim için hazırlanmış para dolu bir çantayı getiriyorlar. ben ise o sırada hala hangi telefonu vermem gerektiğini düşünüyorum; sağ cebimde gerçek algoritma, sol cebimde ise sahte algoritma var. en sonunda özgürlük kartalları'nın canı cehenneme diye düşünüp elimi sağ cebime götürmüşken beklenmedik bir şey oluyor.
bir silah sesi duyuluyor ve karşımda oturan yaşlı yöneticinin kanı üzerime sıçrıyor. korumalar hemen silahlarına davranıyorlar, ne olduğunu anlayabilmiş değilim. o sırada içeriye sis bombaları atılıyor ve çatı katının camlarından içeri özel ekipmanlı kişiler giriyor. ben hemen yere yatıp bir koltuğun arkasına saklanıyorum, içeri girenlerin konuşmalarından çinli oldukları anlaşılıyor ve çin hükümetinin de takastan haberi olduğunu düşünüyorum, saklandığım koltuğun altında bulduğum dinleme cihazı bu düşüncemi kanıtlıyor. korumalar ve çinli özel tim çatışırken ben sürünerek odadan kaçmaya çabalıyorum, ama maalesef para dolu çantayı geride bırakmak zorunda kalıyorum. çünkü çanta çok açık bir yerde ve tam ortada, kurşun yeme şansım çok yüksek.
odadan sürünerek kaçtıktan sonra bile arkamda çatışma seslerini hala duyabiliyorum. güç bela aynı kattaki güvenlik odasını buluyorum fakat içeri girdiğimde şok oluyorum, çünkü güvenlik amiri ve odadaki personellerin tamamı öldürülmüş. güvenlik kameralarına bakınca ayrı bir şok geçiriyorum çünkü tek çıkış yerim olan alışveriş merkezinin içi cehenneme dönmüş. çinliler, kuzey koreliler, hatta amerikalılar ve mağazanın güvenlik timi çatışıyor. "acaba takastan haberi olmayan var mıydı?" diye düşünüp sinirleniyorum. ortalıkta her türden silah görmek mümkün. katanalarla uzuvlar doğranıyor, nunçakularla kafalar yarılıyor, otomatik tüfekler insan bedenini sünger gibi delik deşik ediyor... ortalık tam bir kan gölü...
ölü personellerden birinin hafif makineli tüfeğini alıyorum ve önüme kim çıkarsa tetiğe basacağıma yemin ediyorum küfürler savurarak. alışveriş merkezinin içinde bir sürü çatışma yaşıyorum ve bir şekilde sağ kalıyorum ancak çok hırpalanmış duruma geliyorum. bir kurşun omzumu sıyırmış, bir kurşun kalçama isabet etmiş, güçlükle yürüyorum. tam bu esnada önüme garip biri çıkıyor. tıraşlanmış kafası dahil tüm vücudu dövmelerle kaplı ve elinde silah olarak sadece uzun bir zincir bulunan bir adam, bakışları oldukça sert... "seni öldüreceğim" diyor ve ben önce onun ellerindeki zincire, ardından benim tuttuğum hafif makineli tüfeğe bakıp gülüyorum.
nişan alıp ateş etmeye çalıştığımda ise gülmeye başlayan o oluyor. silahımın mermileri bitmiş ve yanıma yedek mermi almamıştım. "mermilerini saydım" diyor dudaklarını yalayarak. "bu gerçeği unutmamalıydın. mermiler sayılıdır, tıpkı aldığın nefesler gibi..." silahımın askısını boynumdan çıkarıp silahı bir kenara fırlatıyorum ve yakın dövüş pozisyonu alıyorum. "nefeslerimi de saydın mı o****u ç****u!" diye haykırıyorum ve ona doğru koşmaya başlıyorum. ama yüzümde soğuk bir alev gibi şaklayan zincir beni yan tarafımda bulunan raflara yapıştırıyor. dengemi kaybedip yere düşüyorum. zincir darbeleri ardı ardına bedenime iniyor, kemiklerim kırılıyor, dişlerim dökülüyor, her tarafım acıyor... "hayat... ve ölüm... bir zincirin iki ucudur..." diyor ve zinciri son kez savuruyor. boynuma dolanan zincir nefesimi kesiyor, boğulacağım ve acı içinde öleceğim...
gözlerim kararmaya başlamışken bir anda zincir gevşiyor, dövüştüğüm adam kafasına baltayla bir darbe almış... anlayamıyorum, kim bana yardım etmek ister ki? ardından bir balta darbesi daha iniyor kafasına ve kafatasından çıtırtı sesleri geliyor. zincir iyice gevşiyor, boynumdan çıkarıyorum, ucundan tutarak hızla çekiyorum ve zincir adamın elinden kurtuluyor. kalan son gücümle zinciri savuruyorum ve adamın ayağına dolanıyor ve onu yere düşürüyor ve bu esnada bana yardım eden kişi de baltayı adamın boynuna indiriyor, kafa kopuyor ve yanıma kadar yuvarlanıyor. bana yardım eden kişinin yüzüne bakıyorum, aman tanrım, bu o adam. köy evinin önünde hayatını kurtardığım özgürlük kartalları üyesi. gülümseyerek ve topallayarak yanıma geliyor ve beni kaldırıyor, kolumu onun omzuna atıyorum ve ona dayanarak yavaş yavaş çıkışa doğru ilerliyorum...
devamını gör...
küfür etkisi yaratan ama küfür olmayan sözler
keşke doğurmasaydım...
annesini arkadaşıyla konuşurken duyan bir dostumun sonu intihara kadar uzanan hikayesinin önsözü. ulan nasıl bir insan evladına bunu söyler. neyseki intihar başarılı olmadı. ama arkadaşım da bir daha o kadınla konuşmadı. haklı.
annesini arkadaşıyla konuşurken duyan bir dostumun sonu intihara kadar uzanan hikayesinin önsözü. ulan nasıl bir insan evladına bunu söyler. neyseki intihar başarılı olmadı. ama arkadaşım da bir daha o kadınla konuşmadı. haklı.
devamını gör...
zümrüd-ü anka (yazar)
hiç sıkılmadan 4 sayfa tanım okumamı sağlamış yazar.
tanımlarının neredeyse hepsi bilgi içerikli. bilgi kategorisini renklendireceğini düşünüyorum.
yazarın profilinde kafa izninde yazısını görmemek dileğiyle.
tanımlarının neredeyse hepsi bilgi içerikli. bilgi kategorisini renklendireceğini düşünüyorum.
yazarın profilinde kafa izninde yazısını görmemek dileğiyle.
devamını gör...
hediye olarak alınmaması gereken şeyler
çiçek ve dekoratif şeyler. özellikle çiçeğe verilen paraya yazık. onun yerine bir cağ yeriz keyfimiz yerine gelir.*
devamını gör...
politelia
aksesuar meme başına verilen isim.
(bkz: barney stinson)
(bkz: barney stinson)
devamını gör...
genocide
bir ırkın bir din, veya dil mensubu bir toplumun kitle halinde yok edilmesini (exterminasyon) amaçlayan harekete denir ve diğer bir ismi de "soykırım"dır. bu hareketler, genellikle politik amaçla yapılır. jenosid bazı yönlerdenırk ayrımına benzese de amaç ve metod bakımından tamamen farklıdır. çünkü, ırk ayrımında, bir topluluğun horlanması, kötü muamele görmesi, bir kısım haklarının kısıtlanması veya kamu hayatında önemsiz durumda bırakılması varken, jenosid de bir topluluğun kökünün kazınması şeklinde yok edilmesi esas amaçtır.
tarih boyunca birçok jenosid olayları görülmüştür. en önemli olanı, nazi almanyası'nın ikinci dünya savaşı öncesi ve savaş sırasında yahudilere karşı izlediği politikadır. polonya "varşova gettos", alman topraklarında da "auschwitz, buchenwald ve dachau kampları" şeklinde anılan bu yerlerdeki uygulamalar sonucu yaklaşık 6 milyon kadaryahudinin yok edilmesi üzerine savaştan sonra harp suçlularını yargılamak üzere kurulmuş bulunan müttefiklerin nürnberg mahkemesi'nde bir kısım nazi sorumluları jenosidden yargılanarak idam ve diğer ağır cezalara çarptırılmışlardır. ayrıca, stalin devrinde savaş sırasında rusya'daki kırım tatarlarının da kitle halinde sibirya'ya ağır şartlardaki kamplara sürülmesi ve kırım'da hiç tatar bırakılmaması da bu tür savaşlardan sayılmaktadır. daha sonra kruçev devrinde bu olay bir suç olarak resmen kınanmış ve sözü geçen toplumdan arda kalan yerlerine dönme müsaadesi hükümetçe resmen verilmiştir.
1940'da birleşmiş milletlerce, jenosid hareketi resmen bir suç olarak tanınmış ve tescil edilmiştir.
tarih boyunca birçok jenosid olayları görülmüştür. en önemli olanı, nazi almanyası'nın ikinci dünya savaşı öncesi ve savaş sırasında yahudilere karşı izlediği politikadır. polonya "varşova gettos", alman topraklarında da "auschwitz, buchenwald ve dachau kampları" şeklinde anılan bu yerlerdeki uygulamalar sonucu yaklaşık 6 milyon kadaryahudinin yok edilmesi üzerine savaştan sonra harp suçlularını yargılamak üzere kurulmuş bulunan müttefiklerin nürnberg mahkemesi'nde bir kısım nazi sorumluları jenosidden yargılanarak idam ve diğer ağır cezalara çarptırılmışlardır. ayrıca, stalin devrinde savaş sırasında rusya'daki kırım tatarlarının da kitle halinde sibirya'ya ağır şartlardaki kamplara sürülmesi ve kırım'da hiç tatar bırakılmaması da bu tür savaşlardan sayılmaktadır. daha sonra kruçev devrinde bu olay bir suç olarak resmen kınanmış ve sözü geçen toplumdan arda kalan yerlerine dönme müsaadesi hükümetçe resmen verilmiştir.
1940'da birleşmiş milletlerce, jenosid hareketi resmen bir suç olarak tanınmış ve tescil edilmiştir.
devamını gör...
türk insanının umutla değil inatla yaşaması
bugün türk insanı zorla yaşıyor hatta vadesi dolmadığı için yaşıyor.
devamını gör...
