bir lars von trier filmi. bu filmde temel unsurun kaos ve kozmos çatışması olduğunu gördüm. din-bilim çatışmasını pek görebildiğim söylenemez. yani illaki böyle bir sonuç çıkarılabilir, burjuva eleştirisi de yapılabilir fakat filmdeki esas can alıcı nokta vurgulanmak istenen çaresizliktir.



filmin ilk kısmı olan evlilik kısmı'nda justine adlı gelinimizin ne kadar depresif ve melankoli içerisinde olduğunu görüyoruz. tam anlamıyla depresif bir kişiliktir ve çaresizdir. çünkü -depresyona girenler daha iyi anlayacaktır- böyle bir durumda insan asla felaketten kurtulamayacağını ve yaşamının sonsuza kadar böyle çile çekerek geçeceğini düşünür. depresyon budur aslında özünde ve insan hiçbir surette kılını kıpırdatmak istemez, çünkü anlamı yoktur. yaşanılan her şey anlamsızdır. bunları konuşmak bile. dolayısıyla depresyon hastası bir kimse elbette ki tedaviyi de umursamaz. çünkü o iyileşmeyi istemez, hasta bile değildir bazen kendince, çaresizliği kabul etmiş, yaşamı yaşamaktan vazgeçmiştir.

ilk kısımda gördüğümüz depresif justine'in aksine, kardeşi claire ise tam tersidir. otoriter, başarılı ve görece optimist bir kadındır. zengindir, güzel bir aile hayatı vardır, kocasıyla mutludur. işte burada tam bir burjuva tanımlaması yapabiliriz, yine de pek ileri gitmeye gerek yok sanıyorum çünkü filmin ekseni bir toplum eleştirisine kaymadı hiç. claire adlı karakter son derece optimisttir. ikinci kısımda melancholia adlı gezegen dünya'ya çarpmaya yakın claire aklını kaçırır. çünkü felaket üstlerine geliyordur ve her şey sona erecektir. çaresizdir. yapacak hiçbir şeyi yoktur.

son sahnede claire ve justine'in ölümü nasıl karşıladığına bakarsak daha iyi anlayabiliriz bunu. claire'in korkudan ödü koptu, ağlaya ağlaya ölmeyi bekledi. justine ise zaten pek çok zamandır çaresizdi, felaketin içindeydi ve yaşamı istemiyordu. dolayısıyla ölümü de usulca karşıladı.

john adlı karaktere gelince, tam bir burjuva alan karakter bilime o kadar inanıyordu ki en sonunda o "bilim adamları"nın "kurtulacağız" senaryolarının yanıldığını görünce intihar etti.

bu noktada din eleştirisi yapılabilir mi, belki. fakat bu noktada oldukça derin bir incelemeye ihtiyaç var çünkü film dini hiçbir öğe barındırmıyor. en azından ben göremedim. aynı şekilde bilinç dışı için de yapıyorum bu yorumu.

hayatın anlamsızlığı ve yok oluşun çözümsüzlüğü karşısında hiçbir şey yapamayız, böylece inanç denen şeye daha sağlam bakabilmemize yarayabilir bu nihai yok oluş. pek çok zamandır söylenen şeydir bu ama bir noktada da kendini avutmasıdır insanın. yok oluş var diye olası bir (filmde geçen tabir ile sihirli mağara) hakikat uydurup da buraya sığınmak anca filmdeki çocuk için geçerli olabilir. çünkü yok oluş, yok oluştur. dine inanmak bu yok oluşu bertaraf etmez, yalnızca insanın kendisini kandırması olur.

burada işte güzel bir din eleştirisi bulunabilir. yine de didikledik azıcık, olsun.

bu noktada da varoluşsal sulara inilebilir ama gerek yok. herhangi bir eseri gösterin bana, dilediğiniz kadar yorum yaparım. ama anlamsız olur. önemli olan, daha önce de söylediğim gibi, eserlere yüzeysel bakıp oradan bir hakikat çıkarabilmektir. muz çöpünün yapıştırıldığı bir tablo, bu yüzden bana kalırsa bir çöptür, başka bir şey değil.



filmdeki küçük çocuk lars von trier'e benziyordu lol.

puanım 9/10 - 4,5/5

çaresizliği hissetmek için filmin içine girebilirseniz eğer, siz de sonda gözyaşı dökebilirsiniz.
devamını gör...

lee.
devamını gör...

ağız şapırdatma sesi, musluktan damlayan su sesi.
devamını gör...

ıntihar eden insanın sağlıklı düşünebildiği kanısına nasıl vardınız?
bu yanılgıya insanları nasıl düşürürsünüz ya?
hangi şartta olursa olsun intihar etmek sağlıklı bir aklın ürünü olamaz? böbreğiniz hastalandığında doktora gidersiniz, çaresi olmaz ölürsünüz. kimse cehenneme gitti diye arkadan konuşmaz. ruhunuz hastalandığında cehennemliksiniz. hasta birini cehenneme sokacak, kendinizi allah zannedip yargılama yapacak haddi kim veriyor ya?
devamını gör...

nâzım hikmet'in vera için yazdığı "saman sarısı" şiirinde geçen dize. nâzım'ın "abidin" dediği kişi ressam dostu abidin dino.

kişisel tavsiye: nâzım'ın vera ile hikayesinin mazisini okumak isterseniz iki sevda başlığındaki şu giriyi okuyabilirsiniz: #439740

yıl 1962. nâzım ile vera bir italya gezisi sonrası paris'e giderler.* sadece 40 gün sürecek olan bu ziyaret hem nâzım açısından hem onun türk yazınına olan katkısı açısından hem de bizim onu tanıyabilmemiz açısından çok kıymetlidir.
paris ziyareti, nâzım'ın dostları ile biraraya gelebilmesi için bir tür bahane olmuştur aslında. bu 40 günde abidin dino, bedri rahmi eyüboğlu, louis aragon, hıfzı topuz, avni arbaş, pablo picasso ve daha birçok isimle buluştu şair.

paris günlerinde hıfzı topuz ile yaptığı röportaj nâzım'ın hayatına ışık tutan en önemli kaynaklardan biri günümüzde. sadece de bu da değil, bedri rahmi de nâzım'la buluşmuş, onun fotoğraflarını çekmiş, şiirlerini kendi sesinden kaydetmiştir.*

bu ziyaret sadece 40 gün sürer, zira nâzım buradan tek başına küba'ya geçecek ve dünya barış konseyi adına fidel castro'ya barış ödülü verecektir.

abidin dino ve vera ile birlikte otel odasındayken yazar nâzım, mevzu bahis şiiri:*


seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
varşova’da biristol oteli’nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir
gül açıldı ağır ağır
kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair nikolas gilyen havana’ya döndü çoktan
yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
hattâ şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
bir fırancala gibi
vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
belveder yolunda düşündüm lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
belveder yolunda düşündüm lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte kırakof şehrinde kapris barı
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakit hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
bozmağa çalışıyor kopernik’in araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor katolik öğrencilerle
vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta’nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
meryem ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
düşündüm
vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur
iskelesi gibi arkada kaldı
seher vakti habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi prag
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi prag
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için lejyonerler köprü-
sü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakitleri yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
moskova’ydı üst ranzadaki belki
duman basmış leh toprağını
irest’i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
berlin’den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş moskova’da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın mayakovski alanı’nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
istanbul’da sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara kızıl meydan’dan romorkörün kaptanına seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara kızıl meydan’dan
görmedik
girdim giriyorum moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan
bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
prag’da aldı
görmedik
vakitlerle yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
bolşoy’a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim ve sait faik’le tatlı tatlı
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını stırasnoy manastırı’nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birden tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birden tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve stırasnoy alanı’na şimdi puşkin alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim 


on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor kızıl meydan’a
konkord’a iniyor abidin’e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin’le tavan arasındaki otel
odamda
sen ırmağı da akıyor notr dam’ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum sen
ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin’le
meydanda fırdönen celâlettin’den konuşuyoruz
abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim abidin de öyle avni de levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakitleri tuvalinde abidin’in
sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını sen ırmağına
sen mişel köprüsü’nden
ömrümün bir parçası mösyö düpon’un oltasına takılacak bir sabah çiselerken aydınlık
mösyö düpon çekip çıkaracak onu sudan paris’in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
pabuç eskisine
atacak onu mösyö düpon gerisin geriye paris’in suretiyle birlikte suret
eski yerinde kalacak.
sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
abidin’e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda şehit düşenin
ve gagarin yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
genç kadının
küba’dan döndüm bu sabah
küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve mariya’nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
kübalı balıkçı nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı balıkçı nikolas’ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961’de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların balkutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor paris’te
notr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris’in bütün eski
yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
paris’te bir kestane ağacı olacak
paris’in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
istanbul’dan gelip yerleşmiş paris’e boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
alanlar alıp da seyredenler bir de abidin bir de ben bir de bir saman
sarısı, belâsı başımın.


şiirin en bilinen, en can alıcı kısmı:

***
...
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
işin kolayına kaçmadan ama,
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil,
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini.
sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin?
1961 yazı ortalarında küba'nın resmini yapabilir misin?
'çok şükür, çok şükür bugünü de gördüm, ölsem de gam yemem gayrı'nın resmini yapabilir misin üstat?
'yazık, yazık havana'da bu sabah doğmak varmış'ın resmini yapabilir misin?
...
***

ressam abidin dino, bu şiire bir resimle değil, yine bir şiirle karşılık verir:

***
kokusu buram buram tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında varna’nın tozu
yüreğinde ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun resmini
başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler…
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık türkiye’yi
bir baştan bir başa.
yattığımız yerler müze olmuş,
sürgün şehirler cennet.

işte o zaman nazım,
yapardım mutluluğun resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya…
***


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

soldan sağa resimdekiler:
avni arbaş (ressam)
güzin dino (abidin dino'nun eşi)
nâzım hikmet
abidin dino
vera tulyakova
devamını gör...

sevdiği dağlarına umarım geri dönmüştür.

t: atanamamış pkk'lı yazar.
devamını gör...

neden bu kadar yadırgandıklarını anlayamadığım sevgililer. sokak ortasında karısını, sevgilisini bıçaklayan, dövenler yerine bu sevgi dolu çiftleri görmeyi tercih ederim.

çocukların görmesinin sorun olduğunu düşünenler de var tabi. sokak ortasında sevişen sevgililer değil efenim bu bahsettiğim.

sevgi güzel şeydir vesselam, karışmayın.
devamını gör...

(bkz: biz bunları hep tanımlarımızda yazdık)

ben eksi vermeyi seven bir insan değilim. bu yüzden 2 butona çok kolay alıştım. eksi butonu gelirse ben eksi vermem çünkü ilgi çekme ihtiyacı içinde olan bazı ergen ruhlular trollük yaparak sözlüğü kullanılmaz duruma getiriyor.

bu nedenle en güzeli hiç olmaması. başlığın ve tanımın okunma sayısı gibi bir gösterge gelirse, kişi oylanmasa da gerek takipçi sayısı gerek tanımın görülme sayısı ile kendine bir yol çizer.

karma ile de desteklenirse emek verilen tanımlar yazılır. bir de son olarak asgari karakter girme şartı getirilsin. mesela 120 karakterin altında olan ve bakınız olmayan tanımlar kaydedilemesin.
devamını gör...

neşeli insan tipi, sarhoş bir magandanın sevinçli halleri kadar tehlikelidir.

ben göğsümde bir diş ağrısıyla doğdum, gülebildiğim zamanlar kendimi kaybettiğime acıdım. çoğu kez hüzünlenmekte gösterdiğim azim, ruhunu çelik gibi işleyen, bir sanatçı haline getirdi beni.

ben acılardan doğarım, zifiri karanlık bir rahimden gelen "umut" benim sahne adım. acılar kadehimde ki en taze meydir, beni sarhoş etmez güzellikler gibi. zamanın sancısıyla örtünürüm, kalbim bir değirmen taşı gibi öğütür neşeli şeyleri, un ufak eder damarlarımdaki mutluluk zehrini.
devamını gör...

bu genetik rahatsızlığa sahip kişiler için söylenen albino ismi, aslında albion'dan gelir. (bkz: albion)
devamını gör...

azdır. ama uludag'daki sayılara inanmıyorum orada sabit 250 online olmasına rağmen sol frame orada çok yavaş akarken burada sol frame müthiş hızda akıyor. umarım bir gün 500leri görürüz. evet.
devamını gör...

tüm tanımlara ek olarak;
ve bir bakkalın "gördün mü, sana nasıl da ekmek sattım? çok başarılı bir bakkalım." demesi kadar gülünçtür.
devamını gör...

iç cebinden sökülmüş şiir'im, ne yazsam d'olmuyorum.
bir uçurum yuvarlanıyor sesimden aşağı. kırk aynanın içinde kırık...
duvarlar birbirine bakıyor.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
miskinlik yükleniyor...
devamını gör...

şu an itibariyle (bkz: 2021 avrupa kadınlar voleybol şampiyonası) 3. , olimpiyat 5. , dünya sıralamasında 4. olan bir takım. hala başarısını kabullenemeyen bir kesim ne yazık hep olacak. tebrikler ve teşekkürler kızlar. gururumuzsunuz, onurumuzsunuz. nokta.
devamını gör...

hüzünleri bir kenara bırakıp kendimizi yayına attık. hoş konsept ne olursa olsun bu yayında hüzünleri bir süreliğine de olsa unutuveriyoruz. içerdeyiz, yeniden.
devamını gör...

gereksiz aktivite, mutsuzluk sebebi. herkesin yeteneği farklı aldığı eğitim farklı çevresi farklı vs. kendi içindeki cevheri ortaya çıkarmak yerine daha iyi olmaya çalışmak yerine kendini neden başkasıyla kıyaslar bir insan? bu kötülüğü neden yapar hep merak etmişimdir.
devamını gör...

"bu memleket gerizekalılarla, delilerle, ruh hastalarıyla doludur."
nihal atsız'ın sözleri.

kendisinin faşist, ırkçı düşüncelerine tamamen karşıyım ama gün geçtikçe, insanların yaptıklarını gördükçe, hak veriyorum bu sözlerine.
devamını gör...

yalnızca din bunun cevabını verebilir ve verir. istediğiniz kadar uğraşın, istediğiniz filozofun görüşlerini okuyun zerre fark etmez. sonuç altında rasyonel bir temel olmayan bir inanç olacaktır. hem bunları düşünenlerde sizin gibi beşer olacaktır. bu sorunun cevabını amasız fakatsız ancak tanrı verebilir. yaşadığım dönemin çok benzeri yaşamış tolstoy bu arayış dönemini itiraflarım adlı kitapta güzelce anlatmıştır. islam dini için bu var olma sebebi benim için muallak. allah elbette kulluk ve kendisini tanımamız için yarattı fakat melekler sorduğunda cevaplamadığı sorular var. bizim içimizde büyük bir sır gizli ve ilahi bir mesaj olduğu kanaatindeyim.
devamını gör...

anime olarak adlandırılan japon animasyonları, çizgi filmleri üreten stüdyodur.alanında birçok ilke imza atan, birçok çizere ve yapımcıya ilham olan hayao miyazaki, iş ortağı ısao takahata ile kurmuştur.başarıdan başarıya koşan adını duyuran bir stüdyo haline gelip büyük isimlerle -disney gibi- karşılaştırılmaya bile başlanmıştır.

çizmeyi ve çizenleri seven biri olarak, ghibli'nin özellikle çizimlerini hayranlıkla incelerim her gördüğümde.detayları sahnelerin arasında göze batmayacak şekilde harmanlayıp estetik bir şölen sunar.sanırım studio ghibli'yi kendisi yapan da bunlardır zaten: canlı sahneler ve göz yormayan ayrıntılar.son olarak, lütfen sizi gittikçe körleştiren ön yargılarınızı bir köşeye itip animelere bir şans verin.ghibli, yetişkin ve çocuklara aynı anda farklı mesajlar verebilen eserler koymuştur ortaya, tabi almasını bilene...

(dönüp bakıyorum da küçüklüğüm bu stüdyonun elinden çıkan filmler ile geçmiş...)
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim