gölge oyunu
yavuz turgul sinemasının en özgün örneklerinden olan, fantastik, metafizik ve biraz da tasavvufi öğeler barındıran bir yapıt. rüya pavyon isimli eğlence mekanında komedyen olarak çalışan ve birbirlerine zıt özellikler barındıran mahmut ile abidin'in, pavyona konsomatris olarak getirilen, ancak sağır ve dilsiz olduğu için kovulan kumru ile çıktıkları bir yolculuğu konu ediniyor. kumru' nun elinde bulmak istediği annesinin fotoğrafı ve arkasında okunması zor olan bir yazı vardır. fotoğrafla başlayan yolculuk, bir arayışa yöneliyor. filmin başında rüya pavyon*un saz heyeti hikaye anlatımına başlıyor.
mahmut (şevket altuğ) karakteri ahlaki değerlere sahip, utangaç ve vicdan sahibiyken, abidin ( şener şen) karakteri de düzenbaz, güven vermeyen, alçak karakterli bir adamdır. mahmut, kumru 'yu sokakta bırakmak istemediği için vicdanı temsil ediyor. ev sahibesinin ölmesiyle sokağa atılmaları, pavyon, sokaklar derken hiçbir yere ait olmadan sepetli motosiklet ile şehri dolaşmaları ve kumru'nun annesini aramaya koyulmaları, yani burada yolculuk ve arayış teması, tasavvuf felsefesini oluşturuyor. fizik ötesi özelliklere sahip evin sahibi yaşlı hanım ile insanların yüzlerini görünce öleceklerini bildiğini söyleyen fotoğrafçı da bu karakterlerdeki metafiziksel özelliklere değiniyor. filmin sonunda kumru kayboluyor ve sonra kumru'yu aramaya başlıyorlar, pavyondakilere soruyorlar, gerçekten kumru diye birini görmemişler, fotoğrafı çıkarıp göstermek istediklerinde de kumru, o fotoğraf karesinden de kaybolup gitmiştir. aklın ve gözün alabileceği bir boyut dışında olan kumru'nun varlığı. en sonunda abidin, mahmut'a şöyle bir soru sorar " iki kişi aynı rüyayı görür mü?".
mahmut (şevket altuğ) karakteri ahlaki değerlere sahip, utangaç ve vicdan sahibiyken, abidin ( şener şen) karakteri de düzenbaz, güven vermeyen, alçak karakterli bir adamdır. mahmut, kumru 'yu sokakta bırakmak istemediği için vicdanı temsil ediyor. ev sahibesinin ölmesiyle sokağa atılmaları, pavyon, sokaklar derken hiçbir yere ait olmadan sepetli motosiklet ile şehri dolaşmaları ve kumru'nun annesini aramaya koyulmaları, yani burada yolculuk ve arayış teması, tasavvuf felsefesini oluşturuyor. fizik ötesi özelliklere sahip evin sahibi yaşlı hanım ile insanların yüzlerini görünce öleceklerini bildiğini söyleyen fotoğrafçı da bu karakterlerdeki metafiziksel özelliklere değiniyor. filmin sonunda kumru kayboluyor ve sonra kumru'yu aramaya başlıyorlar, pavyondakilere soruyorlar, gerçekten kumru diye birini görmemişler, fotoğrafı çıkarıp göstermek istediklerinde de kumru, o fotoğraf karesinden de kaybolup gitmiştir. aklın ve gözün alabileceği bir boyut dışında olan kumru'nun varlığı. en sonunda abidin, mahmut'a şöyle bir soru sorar " iki kişi aynı rüyayı görür mü?".
devamını gör...
cehenneme gidildiğinde yapılacak ilk aktivite
günlük rutinime devam ederim diye düşünüyorum.
ee kul nasıl biliyorsa yaradan öyle değil miydi?
benim bilişim bu yönde.
madem cehennemimizi kendimiz yaratıyor, odunumuzu kendimiz taşıyoruz o tarafa eh bir zahmet ben de kendi yaşamımdan bir şeyler taşıyayım ötelere.
herkesin cehennemine kimse karışamaz.
saygılar...
ee kul nasıl biliyorsa yaradan öyle değil miydi?
benim bilişim bu yönde.
madem cehennemimizi kendimiz yaratıyor, odunumuzu kendimiz taşıyoruz o tarafa eh bir zahmet ben de kendi yaşamımdan bir şeyler taşıyayım ötelere.
herkesin cehennemine kimse karışamaz.
saygılar...
devamını gör...
yazarların evcil hayvanlarının fotoğrafları
kedilerini atan herkesi favorilemek istediğim başlıktır.
devamını gör...
istediğini söyleyen istemediğini işitir
bazen de istemediğini işitmemek için tutarsın sivri dilini yalnız istediğini söyleme arzusu yanıp tutuşturur içini. kendini tutamayacağını hissettiğin anda ise film kopar.hadi buyurun cenaze namazına..
devamını gör...
herkesin kitap çıkarması sorunsalı
bir gün, soğanı bile ağlatabilecek usta yazarları aklıma getiren başlık.
devamını gör...
kulak
durmadan çalışan organımızdır. kulaklarımızı asla devre dışı bırakamayız. ancak, uyurken işitiyor olsak bile, beynimiz, sesleri uyanık olduğumuzdaki gibi işlemez. bundan dolayı, ister bilinçli ister bilinçsiz olun, kulaklarınız, durumumuz ne olursa olsun, sesi her zaman işitecek ve işleyecektir.
aynı zamanda dengemizi korumamız için kulaklarımız çok önemlidir. daha önce bir kulak enfeksiyonu geçirdiyseniz, bu durumu daha iyi anlayabilirsiniz. vertigo, iç kulak enfeksiyonunun yaygın bir yan etkisidir. kulaklarımız, içindeki sıvı sayesinde dengemize yardımcı olur.
aynı zamanda insan vücudundaki en küçük kemikler bu organımızdadır.
kaynak
aynı zamanda dengemizi korumamız için kulaklarımız çok önemlidir. daha önce bir kulak enfeksiyonu geçirdiyseniz, bu durumu daha iyi anlayabilirsiniz. vertigo, iç kulak enfeksiyonunun yaygın bir yan etkisidir. kulaklarımız, içindeki sıvı sayesinde dengemize yardımcı olur.
aynı zamanda insan vücudundaki en küçük kemikler bu organımızdadır.
kaynak
devamını gör...
kürtlerin ana dilde eğitim hakkı
olmayan, hayal ürünü hede. anadilde eğitim hakkını vermek demek zaten bölünmeyi kabul etmek demektir.
devamını gör...
can sıkıntısı
aslında çok çok derin bir kavram olmasına rağmen üzerine çok çok az düşünülen bir kavram. (elbette görece.)
bu can sıkıntısı meselesini ilk kez fyodor mihayloviç dostoyevski'nin yeraltından notlar'ında kafama takmıştım. üzerinden epey vakit geçti okuyalı ama bu kavram hakkında söylemek istediklerim var.
insanın canının sıkılma nedenini varoluş savaşındaki bir avuntu olarak görüyorum. şöyle ki insan canı sıkılınca ne yapar? bir şeyler arar. yapacak bir şey bulmak ister. fakat bu şey, boş bir şey midir? hayır, anlamlı bir şey olmak zorundadır. en azından anlam kırıntısı barındırmalıdır. bana bir koridor boyu gidip gelmemi söyleseniz bunu yapmam. neticede sıkıcıdır. neden? çünkü anlamsızdır.
işte bizim varoluş savaşımızda da can sıkıntısı kavramı bizim bir avuntumuz. kendimizi can sıkıntısı adı altında avutuyoruz. çünkü bir şeylere anlam yüklemekte zorlanıyoruz. tam anlatamadım...
varoluş zaten sonu düşünülünce anlamsızdır. o yüzden de sürece odaklanılmalıdır. zaten bundan dolayı insan tüm tarihi süreç boyunca kendine oyunlar bulmuştur. elbette bu bulduğu oyunlar zaten hali hazırda olan oyunlar üzerine kuruludur. ne gibi? evrim gibi. insan bilinci ve doğa gibi. yani doğa yasaları ile insan doğası...
dolayısıyla insan kendince oyunlar türetme ihtiyacı duyar. basit bir örnekle futbol. aslında bakarsanız futbolun neticesinde hiçbir şey gerçekleşmiyor. yani aslında boş bir oyun bile denebilir. amaç ne? topu kaleye atmak basitçe. yine bir amaç var ama bu amaç sizce tüm hayat göz önüne alınırsa ne kadar büyük? hiç de büyük değil. basit ve hiç denebilecek bir şey. ama işte insanevladı can sıkıntısından, anlam arayışından dolayı bir şeylerle uğraşma derdine düşüyor. ilk başta futbol yoktu belki ama başka türlü şeyler vardı. antropologlar daha iyi anlatır herhalde bunu.
ve tabii futbol sonucu da ödüller bilmem neler veriliyor. bu da kapitalist sitemle doğan doğal bir şey. yapacak bir şey yok. insanın canı sıkılır, çünkü anlam arar. neticede futbol oynar. topa vurur, gol olur. sonra? hiçbir şey olmaz. para kazanır o futbolcu. sonra evine, çocuklarına döner. yaşamaya devam eder. ardından? ardındansa bu döngü devam eder. ta ki futbolcu ölene kadar.
aslında hayat da bundan ibaret. bu sistem bunu gerektiriyor. belki de tüm ekonomik sistemler bu can sıkıntısından doğmuştur. kim bilir?
bu can sıkıntısı meselesini ilk kez fyodor mihayloviç dostoyevski'nin yeraltından notlar'ında kafama takmıştım. üzerinden epey vakit geçti okuyalı ama bu kavram hakkında söylemek istediklerim var.
insanın canının sıkılma nedenini varoluş savaşındaki bir avuntu olarak görüyorum. şöyle ki insan canı sıkılınca ne yapar? bir şeyler arar. yapacak bir şey bulmak ister. fakat bu şey, boş bir şey midir? hayır, anlamlı bir şey olmak zorundadır. en azından anlam kırıntısı barındırmalıdır. bana bir koridor boyu gidip gelmemi söyleseniz bunu yapmam. neticede sıkıcıdır. neden? çünkü anlamsızdır.
işte bizim varoluş savaşımızda da can sıkıntısı kavramı bizim bir avuntumuz. kendimizi can sıkıntısı adı altında avutuyoruz. çünkü bir şeylere anlam yüklemekte zorlanıyoruz. tam anlatamadım...
varoluş zaten sonu düşünülünce anlamsızdır. o yüzden de sürece odaklanılmalıdır. zaten bundan dolayı insan tüm tarihi süreç boyunca kendine oyunlar bulmuştur. elbette bu bulduğu oyunlar zaten hali hazırda olan oyunlar üzerine kuruludur. ne gibi? evrim gibi. insan bilinci ve doğa gibi. yani doğa yasaları ile insan doğası...
dolayısıyla insan kendince oyunlar türetme ihtiyacı duyar. basit bir örnekle futbol. aslında bakarsanız futbolun neticesinde hiçbir şey gerçekleşmiyor. yani aslında boş bir oyun bile denebilir. amaç ne? topu kaleye atmak basitçe. yine bir amaç var ama bu amaç sizce tüm hayat göz önüne alınırsa ne kadar büyük? hiç de büyük değil. basit ve hiç denebilecek bir şey. ama işte insanevladı can sıkıntısından, anlam arayışından dolayı bir şeylerle uğraşma derdine düşüyor. ilk başta futbol yoktu belki ama başka türlü şeyler vardı. antropologlar daha iyi anlatır herhalde bunu.
ve tabii futbol sonucu da ödüller bilmem neler veriliyor. bu da kapitalist sitemle doğan doğal bir şey. yapacak bir şey yok. insanın canı sıkılır, çünkü anlam arar. neticede futbol oynar. topa vurur, gol olur. sonra? hiçbir şey olmaz. para kazanır o futbolcu. sonra evine, çocuklarına döner. yaşamaya devam eder. ardından? ardındansa bu döngü devam eder. ta ki futbolcu ölene kadar.
aslında hayat da bundan ibaret. bu sistem bunu gerektiriyor. belki de tüm ekonomik sistemler bu can sıkıntısından doğmuştur. kim bilir?
devamını gör...
yazarların karşı cins olması durumunda alacağı nickler
(bkz: köylü yazardan ironiler)
benim nick evrensel olduğu içun olan.
benim nick evrensel olduğu içun olan.
devamını gör...
dönüşüm
franz kafka'nın yazmış olduğu en güzel kitaplardan birisi diyebilirim. ilk başlarda kitabı elinize alıp okumaya başladığınız bir kaç cümle için hiçbir şey anlamayıp bırakmak isteseniz bile sakın böyle bir şey yapmayın derim. ilerleyen bir kaç cümleden sonra emin olun çok akıcı ve muhteşem bir eser olduğunu anlamanız çok kısa sürmeyecektir. öyle ki elinizden bırakamayıp şıp diye bitirebileceğiniz bir kitap olduğuna siz bile şaşıracaksınız.
kitabın konusuna gelecek olursak, romanın baş kahramanı olan gregor samsa bir sabah ne olduğunu anlayamadığı bir şekilde uyanır ve birden kendisini yatağında ufacık sert bir kabuğun içine sıkışmış bir böceğe dönüşmüş halde bulur. önce bir rüya olduğunu zannetse de aslında öyle değildir gerçekten bir böceğe dönüşmüştür. çevresindeki her şey ona o kadar yabancıdır ki en yakınları tarafından bile yok sayılacak bir raddeye gelmiştir artık bu "dönüşümü". tüm bunlar olurken bir anda ne olduğunu anlayamaz bile. spoiler olmaması adına en iyisi devamını siz okuyun.
ancak söylemeden geçemeyeceğim kitap her ne kadar hikayeleştirilmiş bir yaşamı anlatıyor olsa da alttan alta hepimizin zamanı geldiğinde ufacık bir kabuğa sıkışmış olduğu gerçeğini o kadar ustalıklı bir şekilde gün yüzüne çıkartıyor ki kitabın sonunda ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. sadece bununla kalsa iyi franz kafka'nın hayatına ne kadar hakimsiniz bilmiyorum ama onun hayatını bir kez bile okumuşsanız aslında bu kabuğa sıkışmış olanın kendisi olduğunu anlamanız çok uzun sürmeyecektir. neyse ki en yakın arkadaşı franz kafka'nın vasiyeti üzerine yazılarının hiçbirini yakmayıp bastırmış yoksa bu gün ne bu güzel eserleri ne de franz kafka'yı tanımıyor olurduk. demem o ki franz kafka'nın herhangi bir eserini okumadan önce kısa da olsa yaşam öyküsüne bir göz atın derim.
kitabın konusuna gelecek olursak, romanın baş kahramanı olan gregor samsa bir sabah ne olduğunu anlayamadığı bir şekilde uyanır ve birden kendisini yatağında ufacık sert bir kabuğun içine sıkışmış bir böceğe dönüşmüş halde bulur. önce bir rüya olduğunu zannetse de aslında öyle değildir gerçekten bir böceğe dönüşmüştür. çevresindeki her şey ona o kadar yabancıdır ki en yakınları tarafından bile yok sayılacak bir raddeye gelmiştir artık bu "dönüşümü". tüm bunlar olurken bir anda ne olduğunu anlayamaz bile. spoiler olmaması adına en iyisi devamını siz okuyun.
ancak söylemeden geçemeyeceğim kitap her ne kadar hikayeleştirilmiş bir yaşamı anlatıyor olsa da alttan alta hepimizin zamanı geldiğinde ufacık bir kabuğa sıkışmış olduğu gerçeğini o kadar ustalıklı bir şekilde gün yüzüne çıkartıyor ki kitabın sonunda ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. sadece bununla kalsa iyi franz kafka'nın hayatına ne kadar hakimsiniz bilmiyorum ama onun hayatını bir kez bile okumuşsanız aslında bu kabuğa sıkışmış olanın kendisi olduğunu anlamanız çok uzun sürmeyecektir. neyse ki en yakın arkadaşı franz kafka'nın vasiyeti üzerine yazılarının hiçbirini yakmayıp bastırmış yoksa bu gün ne bu güzel eserleri ne de franz kafka'yı tanımıyor olurduk. demem o ki franz kafka'nın herhangi bir eserini okumadan önce kısa da olsa yaşam öyküsüne bir göz atın derim.
devamını gör...
henry david thoreau
1817 abd doğumlu yazar, şair, düşünür, kölelik karşıtı aktivist ve filozoftur. thoreau, yazılarında pek çok kere kölelik karşıtlığına yer vermiş ve devlete vergi ödemeyi reddederek hapis yatmıştır.
yazarın ideal devlet ve yönetiminde çoğunluğun kararı ve doğru olan ters düşüyorsa doğru olandan vazgeçmek doğru mudur? ya da her türlü vicdani karar yasa koyucuya bırakılmalı mıdır? gibi daha pek çok sorunun irdelediği eseri ''sivil itaatsizlik ve pasif direniş'' adlı eseri gandhi'ye ilham kaynağı olmuştur.
kendisini ziyarete gelen arkadaşının ''senin gibi bir adam nasıl oluyor da hapiste anlamıyorum'' sözü üzerine ''sen nasıl hala dışardasın asıl ben anlamıyorum'' diyen thoreau'nun ve ironik dilinin en güzel eseri olan ve walden gölü kenarına inşa ettiği bir kulübede modern toplumdan uzak yaşadığı ve modern toplum eleştirisi niteliği taşıyan iki yılını kaleme aldığı ''walden'' adlı kitabı okunmaya değerdir.
''asıl problem sivil itaatsizlikte değil, sivil itaatliliktedir. vicdanını hükümet otoritesine teslim edenler felaket tehlikelidirler. unutmayın körü körüne teslimiyetçilerin olduğu yerde “derebeyleri” türer.''
yazarın ideal devlet ve yönetiminde çoğunluğun kararı ve doğru olan ters düşüyorsa doğru olandan vazgeçmek doğru mudur? ya da her türlü vicdani karar yasa koyucuya bırakılmalı mıdır? gibi daha pek çok sorunun irdelediği eseri ''sivil itaatsizlik ve pasif direniş'' adlı eseri gandhi'ye ilham kaynağı olmuştur.
kendisini ziyarete gelen arkadaşının ''senin gibi bir adam nasıl oluyor da hapiste anlamıyorum'' sözü üzerine ''sen nasıl hala dışardasın asıl ben anlamıyorum'' diyen thoreau'nun ve ironik dilinin en güzel eseri olan ve walden gölü kenarına inşa ettiği bir kulübede modern toplumdan uzak yaşadığı ve modern toplum eleştirisi niteliği taşıyan iki yılını kaleme aldığı ''walden'' adlı kitabı okunmaya değerdir.
''asıl problem sivil itaatsizlikte değil, sivil itaatliliktedir. vicdanını hükümet otoritesine teslim edenler felaket tehlikelidirler. unutmayın körü körüne teslimiyetçilerin olduğu yerde “derebeyleri” türer.''
devamını gör...
kokoreç seven kadın
babamla gece bu saatlerde smackdown izledikten sonra kokoreç yemeye gittiğimiz günler geldi aklıma.zaman çok acımasız.
devamını gör...
tehannüs
yeni öğrendiğim arapça kelime.
invizaya çekilmek anlamına geliyor.
sanırım inzivaya çekilmek çok daha kul durduğu için tehannüs o kadar kullanılmıyor.
örnek olarak, hz. muhammed peygamber için hira mağarasında tehannüs yaptığı söylenebilir.
invizaya çekilmek anlamına geliyor.
sanırım inzivaya çekilmek çok daha kul durduğu için tehannüs o kadar kullanılmıyor.
örnek olarak, hz. muhammed peygamber için hira mağarasında tehannüs yaptığı söylenebilir.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
...ve güz geldi ömür hanım.
dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
insanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
yağmur ha yağdı ha yağacak.
incecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
hüznün bütün koşulları hazır.
nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı...
ve yüzüm ömrümün atlası;
düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası.
yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ömür hanım? *
şükrü erbaş
dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul.
insanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.
yağmur ha yağdı ha yağacak.
incecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
hüznün bütün koşulları hazır.
nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı...
ve yüzüm ömrümün atlası;
düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
engebeler atlası.
yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ömür hanım? *
şükrü erbaş
devamını gör...
saç dökülmesi
ırsi bir durum varsa önüne geçmek imkansız.
ektirecekseniz eğer 35 yaşını bekleyin derim.
mavi su gibi dolandırıcılık ürünü olan şeylere de bulaşmayın, sağlığınıza yazık.
ektirecekseniz eğer 35 yaşını bekleyin derim.
mavi su gibi dolandırıcılık ürünü olan şeylere de bulaşmayın, sağlığınıza yazık.
devamını gör...
likit radyo yayını
bal porsuğu ne zaman gelecek diye merak ettiğim yayındır.
devamını gör...
robot süpürge
bence klasik süpürgeler kadar verimli olmayan ama daha ergonomik olan süpürgelerdir.
devamını gör...
tenisçi dirseği
(bkz: lateral epikondilit)
devamını gör...

