normal sözlük yazarlarının oy vermiyor olması
yeni olmama rağmen benim de aklıma takılan bir şeydi. sadece kendi tanımlarını yazıp başkalarının tanımlarını okumuyorlar diye düşünüyorum.
devamını gör...
progresif gece şiirleri
neden düşlemek ve düşünmek istemedikçe en zifiri karanlıklarımda bile dehşet saçmaya devam ediyorsun. nedir bu ansızın sezgilerle yüklü olarak yürekten fışkıran ve hüznün yumuşacık havasını estiren şey?
hâlâ bilmiyorum artık son düşümü ne zaman terk edeceğini ışığının ne zaman artık ürkütemeyeceğini düşlerimi ve geceyi
mahmurluğun ne zaman sonrasız olarak ve tek bitip tükenmez bir rüyaya dönüşeceğini. cenneti çağrıştıran bir yorgunluk hissediyorum içimde. uzak ve yorucu bir yolculuktu kutsal yüreğine yaptığım hac ziyareti. kâbenin ağırlığı eziyordu karanlık düşlerimi. ama baştan çıkaramazsın beni hatıraların yosun tutmuş karanlıklarından ayrılmam için. yalnızca yorgunluklarıma sadık kalır bu gizli yüreğim birde onun yardakçısı olan küstah sevgiye. bana gösterebilir misin sadakatini sonuna kadar koruyan bir yüreği? senin düşlerinin beni tanıyan sevgi dolu gözleri var mı? yorgunluklarımın uzanan ellerini yakalıyorlar mı? sen misin ısrarla kapısını çalan gecenin? ya da gece miydi kapıları sonuna dek yüzüne açan? fütursuzca ölümün şehvetini yaşamın hazzıyla sunabilmektesin mazinin paslanmış dizelerine. hâlâ kendime gelmem için su çarpıyor geceme geleceğin tozlu rafları. ben de her geçen gün o tozların tabakalaşmasına göz yumuyorum.
sarhoş bir yaşam dalgalanıyor içimde tüm gücüyle. yukarıdan sana aşağılara bakıyorum. oralardaki sana. bir gölge taşımakta, sönüp gitmekte parıltın. ben değil sen tüket beni ey sevgili! sonuna kadar tüket ki uykuya dalayım ve tekrar sevebileyim seni. hissedebiliyorum sevginin ölümünü. yaşıyorum karanlık vakitlerde inanç ve korkaklıkla. yapmamız gereken vatana geri dönmek. zaten terk etmek hataydı bu yüzdendir birbirine yabancılaşan şu iki devlet. nedir hâlâ alıkoyan bizi dönmekten. hangi canlı hissedebilen varlık çevresinde yayılıp giden uzamın tüm karanlık görüntülerini aydınlatan kendi mavi denizlerinde yüzen sevgiye arkasını döner ki? ama yinede tatlı bir sarhoşluk içersinde açmaktasın ruhun ağır kanatlarını. bir cenneti çağrıştırmaktalar. ne kadar yoksul ve çocukça geliyor değil mi yazılanlar ve henüz görmediğin yazılmamışlar.
hâlâ bilmiyorum artık son düşümü ne zaman terk edeceğini ışığının ne zaman artık ürkütemeyeceğini düşlerimi ve geceyi
mahmurluğun ne zaman sonrasız olarak ve tek bitip tükenmez bir rüyaya dönüşeceğini. cenneti çağrıştıran bir yorgunluk hissediyorum içimde. uzak ve yorucu bir yolculuktu kutsal yüreğine yaptığım hac ziyareti. kâbenin ağırlığı eziyordu karanlık düşlerimi. ama baştan çıkaramazsın beni hatıraların yosun tutmuş karanlıklarından ayrılmam için. yalnızca yorgunluklarıma sadık kalır bu gizli yüreğim birde onun yardakçısı olan küstah sevgiye. bana gösterebilir misin sadakatini sonuna kadar koruyan bir yüreği? senin düşlerinin beni tanıyan sevgi dolu gözleri var mı? yorgunluklarımın uzanan ellerini yakalıyorlar mı? sen misin ısrarla kapısını çalan gecenin? ya da gece miydi kapıları sonuna dek yüzüne açan? fütursuzca ölümün şehvetini yaşamın hazzıyla sunabilmektesin mazinin paslanmış dizelerine. hâlâ kendime gelmem için su çarpıyor geceme geleceğin tozlu rafları. ben de her geçen gün o tozların tabakalaşmasına göz yumuyorum.
sarhoş bir yaşam dalgalanıyor içimde tüm gücüyle. yukarıdan sana aşağılara bakıyorum. oralardaki sana. bir gölge taşımakta, sönüp gitmekte parıltın. ben değil sen tüket beni ey sevgili! sonuna kadar tüket ki uykuya dalayım ve tekrar sevebileyim seni. hissedebiliyorum sevginin ölümünü. yaşıyorum karanlık vakitlerde inanç ve korkaklıkla. yapmamız gereken vatana geri dönmek. zaten terk etmek hataydı bu yüzdendir birbirine yabancılaşan şu iki devlet. nedir hâlâ alıkoyan bizi dönmekten. hangi canlı hissedebilen varlık çevresinde yayılıp giden uzamın tüm karanlık görüntülerini aydınlatan kendi mavi denizlerinde yüzen sevgiye arkasını döner ki? ama yinede tatlı bir sarhoşluk içersinde açmaktasın ruhun ağır kanatlarını. bir cenneti çağrıştırmaktalar. ne kadar yoksul ve çocukça geliyor değil mi yazılanlar ve henüz görmediğin yazılmamışlar.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
deprem felâketi, kelimeleri boğazlarımıza düğümledi. hiçbir sözün, hiçbir tâziye ve üzüntü beyanının anlamının olmadığı bir süreci idrak ettik. yine de bazen sözcüklerimiz çaresizliğin beslediği bir öfke ile bazen de üzüntü ve katmerli elemlerin dumanıyla havaya karıştı gitti. böyle olaylarda üzüntü ve kuru tâziye mesajları her zaman kaderimiz olmamalıydı.
bu defa farklı olmalıydı. bu defa, eleştiri kazanında kaynamalı, yanlışlarımızı, hata ve eksikliklerimizi görmeliydik. birileri bu eleştiri okları ile bizleri kendimize getirmeliydi. bu defa, gereksiz yere alınganlık göstermemeli, kendimiz ve halkımızın iyiliği için hepimiz bulunduğumuz konum, sosyal statü çerçevesinde sorumluluklarımızın ne olduğunu, bu sorumluluklarımızın ne kadarını yerine hakkıyla getirdiğimizi ne kadarını ise kulak arkası ettiğimizi ortaya koymalıydık.
kısacası, bâri bu büyük felâketten, gerek bireysel anlamda, gerek toplumsal ve siyasal anlamda yararlı dersler çıkarmalıydık. çıkarmalıydık ki bir daha yaşanmasın, bir daha insanlarımız ansızın beton blokların arasında can vermesin; tedbir almalıydık ki bir daha kaçak yapılara parayla yasal izinler çıkartılmasın, müteahhitler binalarını deprem yönetmeliklerine uygun inşâ etsinler.
heyhât! heyhât! yine olmadı, yine olmadı, yine olmadı. yaşananların ‘‘kader planının bir parçası olduğu’’ hükmüne varıldı. halbuki bu hüküm eksik ve hatalı bir hükümdü. zirâ, her ne kadar nisâ sûresi 78. âyet-i celilenin meâlinde; ‘‘nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. onlara bir iyilik gelirse, ‘’bu, allah'tandır’’ derler. onlara bir kötülük gelirse, ‘’bu, senin yüzündendir’’ derler. (ey muhammed!) de ki: ‘’hepsi allah'tandır.’’ bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!’’ buyrularak, ecellerin allah’ın elinde olduğu, hayrı ve şerri yaratanın allah olduğu belirtilse de aynı sûrenin 79. âyetinin meâl-i münîfinde; ‘‘sana ne iyilik gelirse allah'tandır. sana ne kötülük gelirse kendindendir. (ey muhammed!) seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. şahit olarak allah yeter.’’ denilerek, allah’ın şerri yaratmasında sebepler dâiresinde insanoğlunun tercihlerinin de etkili olduğu vurgulanmıştı. ama, biz, düşünme ve muhâsebe yapma zahmetine katlanamamış ve karşılaşacağımız gerçeklerden korktuğumuz için onlardan kaçmaya azmetmiştik. ‘‘sünnetullâh’’ ı görmezden gelip, meydana gelen olaylardan allah’ı mes’ul tutmak kolayımıza geliyordu.
9-11 ekim 2019 tarihlerinde kahramanmaraş merkezli, hem de deprem üssü pazarcık olacak bir depremin tatbikatı yapılmış. depremin merkezi, depremin şiddeti isâbetle öngörülmüş olmasına rağmen, depremin ardından arama-kurtarma çalışmalarındaki önemli ağırlıkta göze çarpan koordinasyonsuzluk ve eksikliğe doğrusu ben bir anlam veremedim. bu deprem tatbikatına ilişkin bilgilere afad’ın resmi internet sitesinden buradan bakılabilir.
cumhurbaşkanı dahi, eksikliklerin olduğunu kabul etmiş iken bu konuda sorumluluğu olan kişilerin hesap vermelerini istemek, demokrasilerin olduğu memleketlerde gâyet tabîdir. ben de türkiye cumhuriyeti’nin onurlu bir vatandaşı olarak, deprem felâketinin öncesi ve sonrasında sorumluluğu olanların yargı önünde hesap vermesi gerektiğini düşünüyor ve istiyorum. devleti temsil eden yetkili insanların bu husustaki akıl ve bilime dayalı icraatları, ısrarlı ve istikrarlı politikaları halkımızın seçimlerdeki oyunun rengini belirleyeceği kanaatindeyim. demokratik seçimlerle iş başına gelip yine sandıkla işine son verilen hükûmetlerin tarihte pek çok örneği bulunan ülkemizde ben de bireysel anlamda oyumun gücünü biliyorum. bu gücümü, hem kendimin hem de ülkemin hayrına kullanabilecek bir şuura da hamdolsun ki sahibim. umarım, hükûmet etme yetkisini elinde bulunduranlar, bu gerçeğin farkına varırlar ve deprem felâketinin maddî ve mânevî yaralarını sağaltacak, halkımızın yüreğini ferahlatacak işlere ivedilikle girişirler.
deprem felâketinde yakınlarını, eşini, çoluk çocuğunu, arkadaşlarını kaybedenler oldu. benim de tanıdığım, sevdiğim insanlardan dâr-ı bekâya yelken açanlar oldu. üzüntümüz, üzgünlüğümüz kelimelerle anlatılacak bir şey değil. ağlaya ağlaya gözyaşlarımız kurudu. düşüne düşüne içinden çıkılmaz bir kısır döngüye hapsolduk. bir devletimiz olmalı değil miydi kederler içinde sitemlerde bulunacağımız, yüreğimizi ezen elemlerle sırtına dayanıp ağlayacağımız bir devletimiz olmalı değil miydi? devletimiz de dinlemeyecekse acılı sözümüzü, devletimiz de silmeyecekse gözümüzün yaşını, bize şefkatli yüzünü dönüp teselli ve teskin etmeyecekse bizi bu zorlu günlerde kim dinleyecek, insanımızın şikâyetine, sitemine, derdine kim ilgi gösterecek?!
söylenecek çok söz var ama dostlar ben de korkuyorum. evet, korkuyorum. depremden korktuğum kadar ve hatta ondan daha ziyâde, devletimizin yazdıklarımı dezenformasyon damgasını basıp bana ve sevdiklerime sıkıntılar yaşatabileceğinden korkuyorum.
yargıtay eski başkanı sami selçuk’un ‘‘zorba devletten hukukun üstünlüğü’ne’’ isimli kitabının başında anlattığı ilginç bir hikâyeyi şimdi hatırladım. yeri geldiği için yazarın ağzından iktibâsen nazarlarınıza sunarak yazımı sonlandırmak istiyorum: ‘‘konfüçyüs, öğrencileriyle birlikte thai dağının eteklerinde gezinirken ağlayan bir kadın görür. öğrencilerinden biri (tze-lu) kadına neden ağladığını sorar.
kadın: ‘‘- çok acı çekiyorum. bu çevrede bir kaplan var. önce kaynatamı parçalayıp yedi. sonra kocamı, şimdi de oğlumu öldürdü’’, der.
konfüçyüs söze karışır ve:
‘‘- öyleyse niçin başka yere gitmiyorsun?’’ diye sorar.
kadın şu ilginç yanıtı verir: ‘’- çünkü, burada insanlara baskı yapan bir devlet yok.’’
o zaman bilge konfüçyüs, öğrencilere şunları söyler:
‘‘- kadıncağız haklı, çocuklarım! baskı yapan devletler, kaplanlardan daha korkunçtur. bunu, hiç unutmayınız.’’
burada üzgünlüğümü, kalbimin kırıklığını ifade etmemin bir yararı olur mu bilmem. milletimin başı sağ olsun. ölen yurttaşlarımıza allah rahmetiyle muamele etsin, onların hayatta olan yakınlarına allah baş sağlığı, güzel bir sabır ve metânet versin.
bu defa farklı olmalıydı. bu defa, eleştiri kazanında kaynamalı, yanlışlarımızı, hata ve eksikliklerimizi görmeliydik. birileri bu eleştiri okları ile bizleri kendimize getirmeliydi. bu defa, gereksiz yere alınganlık göstermemeli, kendimiz ve halkımızın iyiliği için hepimiz bulunduğumuz konum, sosyal statü çerçevesinde sorumluluklarımızın ne olduğunu, bu sorumluluklarımızın ne kadarını yerine hakkıyla getirdiğimizi ne kadarını ise kulak arkası ettiğimizi ortaya koymalıydık.
kısacası, bâri bu büyük felâketten, gerek bireysel anlamda, gerek toplumsal ve siyasal anlamda yararlı dersler çıkarmalıydık. çıkarmalıydık ki bir daha yaşanmasın, bir daha insanlarımız ansızın beton blokların arasında can vermesin; tedbir almalıydık ki bir daha kaçak yapılara parayla yasal izinler çıkartılmasın, müteahhitler binalarını deprem yönetmeliklerine uygun inşâ etsinler.
heyhât! heyhât! yine olmadı, yine olmadı, yine olmadı. yaşananların ‘‘kader planının bir parçası olduğu’’ hükmüne varıldı. halbuki bu hüküm eksik ve hatalı bir hükümdü. zirâ, her ne kadar nisâ sûresi 78. âyet-i celilenin meâlinde; ‘‘nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. onlara bir iyilik gelirse, ‘’bu, allah'tandır’’ derler. onlara bir kötülük gelirse, ‘’bu, senin yüzündendir’’ derler. (ey muhammed!) de ki: ‘’hepsi allah'tandır.’’ bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!’’ buyrularak, ecellerin allah’ın elinde olduğu, hayrı ve şerri yaratanın allah olduğu belirtilse de aynı sûrenin 79. âyetinin meâl-i münîfinde; ‘‘sana ne iyilik gelirse allah'tandır. sana ne kötülük gelirse kendindendir. (ey muhammed!) seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. şahit olarak allah yeter.’’ denilerek, allah’ın şerri yaratmasında sebepler dâiresinde insanoğlunun tercihlerinin de etkili olduğu vurgulanmıştı. ama, biz, düşünme ve muhâsebe yapma zahmetine katlanamamış ve karşılaşacağımız gerçeklerden korktuğumuz için onlardan kaçmaya azmetmiştik. ‘‘sünnetullâh’’ ı görmezden gelip, meydana gelen olaylardan allah’ı mes’ul tutmak kolayımıza geliyordu.
9-11 ekim 2019 tarihlerinde kahramanmaraş merkezli, hem de deprem üssü pazarcık olacak bir depremin tatbikatı yapılmış. depremin merkezi, depremin şiddeti isâbetle öngörülmüş olmasına rağmen, depremin ardından arama-kurtarma çalışmalarındaki önemli ağırlıkta göze çarpan koordinasyonsuzluk ve eksikliğe doğrusu ben bir anlam veremedim. bu deprem tatbikatına ilişkin bilgilere afad’ın resmi internet sitesinden buradan bakılabilir.
cumhurbaşkanı dahi, eksikliklerin olduğunu kabul etmiş iken bu konuda sorumluluğu olan kişilerin hesap vermelerini istemek, demokrasilerin olduğu memleketlerde gâyet tabîdir. ben de türkiye cumhuriyeti’nin onurlu bir vatandaşı olarak, deprem felâketinin öncesi ve sonrasında sorumluluğu olanların yargı önünde hesap vermesi gerektiğini düşünüyor ve istiyorum. devleti temsil eden yetkili insanların bu husustaki akıl ve bilime dayalı icraatları, ısrarlı ve istikrarlı politikaları halkımızın seçimlerdeki oyunun rengini belirleyeceği kanaatindeyim. demokratik seçimlerle iş başına gelip yine sandıkla işine son verilen hükûmetlerin tarihte pek çok örneği bulunan ülkemizde ben de bireysel anlamda oyumun gücünü biliyorum. bu gücümü, hem kendimin hem de ülkemin hayrına kullanabilecek bir şuura da hamdolsun ki sahibim. umarım, hükûmet etme yetkisini elinde bulunduranlar, bu gerçeğin farkına varırlar ve deprem felâketinin maddî ve mânevî yaralarını sağaltacak, halkımızın yüreğini ferahlatacak işlere ivedilikle girişirler.
deprem felâketinde yakınlarını, eşini, çoluk çocuğunu, arkadaşlarını kaybedenler oldu. benim de tanıdığım, sevdiğim insanlardan dâr-ı bekâya yelken açanlar oldu. üzüntümüz, üzgünlüğümüz kelimelerle anlatılacak bir şey değil. ağlaya ağlaya gözyaşlarımız kurudu. düşüne düşüne içinden çıkılmaz bir kısır döngüye hapsolduk. bir devletimiz olmalı değil miydi kederler içinde sitemlerde bulunacağımız, yüreğimizi ezen elemlerle sırtına dayanıp ağlayacağımız bir devletimiz olmalı değil miydi? devletimiz de dinlemeyecekse acılı sözümüzü, devletimiz de silmeyecekse gözümüzün yaşını, bize şefkatli yüzünü dönüp teselli ve teskin etmeyecekse bizi bu zorlu günlerde kim dinleyecek, insanımızın şikâyetine, sitemine, derdine kim ilgi gösterecek?!
söylenecek çok söz var ama dostlar ben de korkuyorum. evet, korkuyorum. depremden korktuğum kadar ve hatta ondan daha ziyâde, devletimizin yazdıklarımı dezenformasyon damgasını basıp bana ve sevdiklerime sıkıntılar yaşatabileceğinden korkuyorum.
yargıtay eski başkanı sami selçuk’un ‘‘zorba devletten hukukun üstünlüğü’ne’’ isimli kitabının başında anlattığı ilginç bir hikâyeyi şimdi hatırladım. yeri geldiği için yazarın ağzından iktibâsen nazarlarınıza sunarak yazımı sonlandırmak istiyorum: ‘‘konfüçyüs, öğrencileriyle birlikte thai dağının eteklerinde gezinirken ağlayan bir kadın görür. öğrencilerinden biri (tze-lu) kadına neden ağladığını sorar.
kadın: ‘‘- çok acı çekiyorum. bu çevrede bir kaplan var. önce kaynatamı parçalayıp yedi. sonra kocamı, şimdi de oğlumu öldürdü’’, der.
konfüçyüs söze karışır ve:
‘‘- öyleyse niçin başka yere gitmiyorsun?’’ diye sorar.
kadın şu ilginç yanıtı verir: ‘’- çünkü, burada insanlara baskı yapan bir devlet yok.’’
o zaman bilge konfüçyüs, öğrencilere şunları söyler:
‘‘- kadıncağız haklı, çocuklarım! baskı yapan devletler, kaplanlardan daha korkunçtur. bunu, hiç unutmayınız.’’
burada üzgünlüğümü, kalbimin kırıklığını ifade etmemin bir yararı olur mu bilmem. milletimin başı sağ olsun. ölen yurttaşlarımıza allah rahmetiyle muamele etsin, onların hayatta olan yakınlarına allah baş sağlığı, güzel bir sabır ve metânet versin.
devamını gör...
4 haziran 2023 galatasaray fenerbahçe maçı
fenerbahçe manen iflas ettiği, galatasaray'ın ezip geçtiği bir maç olmuştur.
lan düşünsene şampiyon olmuşsun, yenilsen bile birşey fark etmiyor, ama gel gör ki adamlar acımıyor.
bir de demiyorlar mıydı "galatasaray'ı şampiyon yapacaklar, galatasaray'ı taşıdılar" filan...
iki derbiyi de kaybetmişsin zaten, beşiktaş'a da ezilmişsin. trabzon bile seni mahvetmiş. neyin şampiyonluğu abicim? bu derbileri kazanmadan şampiyonum diyebilir misin? diyebiliyorsan yürü git derler adama.
artık zaniolo'ya da şarkı lazım lütfen...
şimdilik (bkz: fener ağlama)
lan düşünsene şampiyon olmuşsun, yenilsen bile birşey fark etmiyor, ama gel gör ki adamlar acımıyor.
bir de demiyorlar mıydı "galatasaray'ı şampiyon yapacaklar, galatasaray'ı taşıdılar" filan...
iki derbiyi de kaybetmişsin zaten, beşiktaş'a da ezilmişsin. trabzon bile seni mahvetmiş. neyin şampiyonluğu abicim? bu derbileri kazanmadan şampiyonum diyebilir misin? diyebiliyorsan yürü git derler adama.
artık zaniolo'ya da şarkı lazım lütfen...
şimdilik (bkz: fener ağlama)
devamını gör...
bir kadının penceresinden
bir oktay rifat romanıdır.
ben şairlerin yazdığı romanlardan pek hoşlanmam. bana çok zorlama gelir bu tür romanlar. daha önce defalarca bu konuda haklı çıktığım oldu. elbette haksız çıkıp çok sevdiğim şair romanları da olmuştur ama bu roman onlardan biri değil maalesef.
yetmişli yıllarda geçen roman adının da vaat ettiği gibi bir kadının hikayesini anlatıyor. iki oğlu bir kızı olan bir kadın dünyaya karşı bir mücadele içinde ama öyle hır gürlü bir mücadele değil aslında. sessiz sakin bir direniş gibi bir durum.
eşinin serbest bir yaşam tarzı benimsemesi ve hikayemizin kahramanı olan kadına da buna dayatmaya çalışması bir psikolojik kırılma yaratıyor kadında. güzel psikolojik çözümlemeler var aslında kitapta ama gidişat o kadar belli ki.
kadının eşnin yönlendirmesi ile onu genç bir devrimci ile aldatması, tabii eğer buna aldatma denilebilirse, ve bundan sonra başlayan çözülme içinde bütün olayların nasıl gelişeceği okur için gayet ayan beyan ortada.
elbette her romanda büyük bir merak unsuru olmak zorunda değil ama bir proje gibi bu kadar sistematik yazılmış romanlar beni etkilemiyor maalesef.
kötü diyemem ama vasat bir roman.
ben şairlerin yazdığı romanlardan pek hoşlanmam. bana çok zorlama gelir bu tür romanlar. daha önce defalarca bu konuda haklı çıktığım oldu. elbette haksız çıkıp çok sevdiğim şair romanları da olmuştur ama bu roman onlardan biri değil maalesef.
yetmişli yıllarda geçen roman adının da vaat ettiği gibi bir kadının hikayesini anlatıyor. iki oğlu bir kızı olan bir kadın dünyaya karşı bir mücadele içinde ama öyle hır gürlü bir mücadele değil aslında. sessiz sakin bir direniş gibi bir durum.
eşinin serbest bir yaşam tarzı benimsemesi ve hikayemizin kahramanı olan kadına da buna dayatmaya çalışması bir psikolojik kırılma yaratıyor kadında. güzel psikolojik çözümlemeler var aslında kitapta ama gidişat o kadar belli ki.
kadının eşnin yönlendirmesi ile onu genç bir devrimci ile aldatması, tabii eğer buna aldatma denilebilirse, ve bundan sonra başlayan çözülme içinde bütün olayların nasıl gelişeceği okur için gayet ayan beyan ortada.
elbette her romanda büyük bir merak unsuru olmak zorunda değil ama bir proje gibi bu kadar sistematik yazılmış romanlar beni etkilemiyor maalesef.
kötü diyemem ama vasat bir roman.
devamını gör...
başka şirkete geçeceğim tehdidi
aramızda gezinen donanım haber ölücülerini ortaya çıkarabilecek olan başlık*
devamını gör...
dediğimi yap yaptığımı yapma
"ben yanlış yaptığımın farkındayım; beni örnek alma, sen doğru olanı yap" minvalindeki söz.
devamını gör...
kanat biti
güvercin, tavuk,hindi ve kaz gibi bilimum kümes hayvanlarında genel olarak kümes temizliğine bağlı olarak görülebilen bir tür dış parazit. kümesin çok basık olması, metrekare başına düşen canlı sayısı'nın fazlalığı bu soruna yol açar.
tavuk besleyenler bilirler, yaz günleri tavuklar kendini toprağa çok fazla buluyorsa mutlaka kanat biri mevcuttur.
önlem olarak kümesin tamamen temizlenmesi, önce ilaçlanıp ardından dip bucak yanmamış kireç atılması çok önemlidir.
gerekli önlemler alınmadığı takdirde tavuklarda hızlı biçimde zayıflama ve yumurta verimliliğinde düşüş stres,kavgacı tutum ve yamyamlık görülebilir.
tavuklarda ki bitleri nasıl giderebiliriz peki birde ona değinelim; hemen olup bitecek birşey değil öncelikle yaz aylarını beklememiz gerekiyor. öyle üstlerinden yapılan bir iki fıs ilaçla bitecek bir illet değil. sıcak suya hazırlanan ilaçlardan alıp bir tavuğun girebileceğinden büyük bir kuvet oluşturmamız gerekiyor. ardından ilaç hazırlanıp her bir tavuk bu solüsyonun içine kanatları açık olacak şekilde sokuluyor. işlemi 15 gün sonra tekrarlıyoruz ve bitlerin yumurtalarıda ölmüş oluyor.
edit; bu arada yazmayı unuttuğum birşey var, korkmayın kanatlılarda ki bitler insanlara geçmiyor.
tavuk besleyenler bilirler, yaz günleri tavuklar kendini toprağa çok fazla buluyorsa mutlaka kanat biri mevcuttur.
önlem olarak kümesin tamamen temizlenmesi, önce ilaçlanıp ardından dip bucak yanmamış kireç atılması çok önemlidir.
gerekli önlemler alınmadığı takdirde tavuklarda hızlı biçimde zayıflama ve yumurta verimliliğinde düşüş stres,kavgacı tutum ve yamyamlık görülebilir.
tavuklarda ki bitleri nasıl giderebiliriz peki birde ona değinelim; hemen olup bitecek birşey değil öncelikle yaz aylarını beklememiz gerekiyor. öyle üstlerinden yapılan bir iki fıs ilaçla bitecek bir illet değil. sıcak suya hazırlanan ilaçlardan alıp bir tavuğun girebileceğinden büyük bir kuvet oluşturmamız gerekiyor. ardından ilaç hazırlanıp her bir tavuk bu solüsyonun içine kanatları açık olacak şekilde sokuluyor. işlemi 15 gün sonra tekrarlıyoruz ve bitlerin yumurtalarıda ölmüş oluyor.
edit; bu arada yazmayı unuttuğum birşey var, korkmayın kanatlılarda ki bitler insanlara geçmiyor.
devamını gör...
korsan
denizcilerin veyahut korsanların görünüşüne pek çoğumuz tanık olmuşuzdur. filmlerde ve kitaplarda betimlemelerine tasvirlerine rastlamışızdır. uzun veya kısa saçlı, kirli ve düzensiz giyinen, elinde şişesi, belinde kılıcı ve silahı eksik olmayan kaba insanlar olarak yansıtılmıştır hep korsanlar. ve bir ayrıntı daha var, genellikle küpe takarlar!
peki merak ettiniz mi korsanlar veya denizciler neden küpe takarlardı? aslında bu konuda tek bir cevap yok, birden çok teori var. ilki yolculuklar ve seyahatler! denizcilerin, yolculuklarını veyahut seyahatlerini anmak için küpeler taktığı söyleniyor. zaferleri kutlamak için takılan bu küpelerin ekvator geçildiğinde veyahut tehlikeli sulardan canlı çıkıldığında denizcilere verildiği düşünülüyor. başarıları, ölümsüzleştiriyorlar!
bazılarına göre de batıl inançları sebebiyle takıyorlardı. küpelerdeki metallerin büyülü güçleri olduğuna inanıyorlardı. bir tılsım gibi taşıyorlardı. kötü görüşü iyileştireceğine, deniz tutmasını engelleyeceğine hatta bir adamın boğulmasını engelleyeceğine inananlar vardı. savaş sırasında kulak tıkacı şeklinde kullanılması da düşünceler arasında. üzerlerinden sarkıtılan bal mumları, olası bir top ateşi sırasında tıkaç işlevi görebilirdi gerçekten.
kimileri için de para değerler için kullanıldılar. ölen bir denizcinin, karaya vurmuş birinin cenazesini karşılayabilirdi. hatta bazı denizcilerin küpelerinin iç kısmında ev limanları yazardı. yabancı topraklara gömülmemek için veyahut düzgün bir cenaze için ailelerine gönderilebilmesinin masrafını karşılardı. evet, korsanlar da uygun bir cenaze töreni hak ediyordu ve bu mücevherler ile karşılanabilirdi.
ve birçoğumuz korsanları asi, baş kaldıran karakterler olarak biliriz. küpelerin de bunları simgelemek amacı ile takıldığını düşünenler bulunur. sınıfsal ayrımın olduğu dönemlerde düşük sınıftan erkeklerin takı takmasını, küpe kullanmasını yasaklayan yasalar çıkmıştı ve korsanlar bunları zevkle çiğnediler! yasalar, insanları giysilerine, yediklerine ve içtiklerine göre ayırıyordu.
bir diğer bariz sebep de varlıklarını korumaktı. paralarının ortasında delikler açar onları küpe, kolye, bileklik niyetine takarlardı. bu şekilde, çalınmalarını önlemiş olurlardı. tarihçiler bu para mücevherlerden bulmuş olsalar da kimileri korsanlar hakkındaki çoğun şeyin hurafe olduğunu düşünür. göz bandı veya küpe takmadıklarını, onların sadece yakın yüzyıllarda yapılmış korsan imajı için kullanıldıklarına inanırlar. en dayanıklı tez, cenaze törenlerinin halledilmesi ve hırsızlıktan korunmak istemeleri şeklinde fakat bunların hepsini çocuk kitapları için resimler çizen amerikalı howard pyle'ın eseri olduğunu düşüneneler de var. kendisi 19. yüzyılın sonlarına doğru patlama yapan yayıncılığın önemli bir ismiydi ve sanıyorum günümüzde herkesin aşina olduğu korsan imajını zihinlerimize yerleştiren ilk kişiydi.
kaynak ve daha fazlası: livescience.com, medium.com, atlasobscura.com, illustrationhistory.org, benersonlittle.blog
peki merak ettiniz mi korsanlar veya denizciler neden küpe takarlardı? aslında bu konuda tek bir cevap yok, birden çok teori var. ilki yolculuklar ve seyahatler! denizcilerin, yolculuklarını veyahut seyahatlerini anmak için küpeler taktığı söyleniyor. zaferleri kutlamak için takılan bu küpelerin ekvator geçildiğinde veyahut tehlikeli sulardan canlı çıkıldığında denizcilere verildiği düşünülüyor. başarıları, ölümsüzleştiriyorlar!
bazılarına göre de batıl inançları sebebiyle takıyorlardı. küpelerdeki metallerin büyülü güçleri olduğuna inanıyorlardı. bir tılsım gibi taşıyorlardı. kötü görüşü iyileştireceğine, deniz tutmasını engelleyeceğine hatta bir adamın boğulmasını engelleyeceğine inananlar vardı. savaş sırasında kulak tıkacı şeklinde kullanılması da düşünceler arasında. üzerlerinden sarkıtılan bal mumları, olası bir top ateşi sırasında tıkaç işlevi görebilirdi gerçekten.
kimileri için de para değerler için kullanıldılar. ölen bir denizcinin, karaya vurmuş birinin cenazesini karşılayabilirdi. hatta bazı denizcilerin küpelerinin iç kısmında ev limanları yazardı. yabancı topraklara gömülmemek için veyahut düzgün bir cenaze için ailelerine gönderilebilmesinin masrafını karşılardı. evet, korsanlar da uygun bir cenaze töreni hak ediyordu ve bu mücevherler ile karşılanabilirdi.
ve birçoğumuz korsanları asi, baş kaldıran karakterler olarak biliriz. küpelerin de bunları simgelemek amacı ile takıldığını düşünenler bulunur. sınıfsal ayrımın olduğu dönemlerde düşük sınıftan erkeklerin takı takmasını, küpe kullanmasını yasaklayan yasalar çıkmıştı ve korsanlar bunları zevkle çiğnediler! yasalar, insanları giysilerine, yediklerine ve içtiklerine göre ayırıyordu.
bir diğer bariz sebep de varlıklarını korumaktı. paralarının ortasında delikler açar onları küpe, kolye, bileklik niyetine takarlardı. bu şekilde, çalınmalarını önlemiş olurlardı. tarihçiler bu para mücevherlerden bulmuş olsalar da kimileri korsanlar hakkındaki çoğun şeyin hurafe olduğunu düşünür. göz bandı veya küpe takmadıklarını, onların sadece yakın yüzyıllarda yapılmış korsan imajı için kullanıldıklarına inanırlar. en dayanıklı tez, cenaze törenlerinin halledilmesi ve hırsızlıktan korunmak istemeleri şeklinde fakat bunların hepsini çocuk kitapları için resimler çizen amerikalı howard pyle'ın eseri olduğunu düşüneneler de var. kendisi 19. yüzyılın sonlarına doğru patlama yapan yayıncılığın önemli bir ismiydi ve sanıyorum günümüzde herkesin aşina olduğu korsan imajını zihinlerimize yerleştiren ilk kişiydi.
kaynak ve daha fazlası: livescience.com, medium.com, atlasobscura.com, illustrationhistory.org, benersonlittle.blog
devamını gör...
yaşamanın amacı
illaki bir amacı mı olmalı istemli,istemsiz yaşanıyor işte..ahmet telli'nin dizesindeki gibi "bir yolcu hüznüyle geçip gidiyor ömrümüz"
devamını gör...
enes kara’nın ölümünü dış güçlere bağlayan akp’li vekil
ben de diyordum ne zaman dış güçlere bağlanacak olay diye lakin anında akp’li vekil enes kara’nın ölümünden için, dış güçlerin ülkemiz içindeki oyunları demiş. bunlar cemaatlere laf söyletmemek için türlü şaklabanlık yapmaya devam etsinler sonra o cemaatlerden tekme yiyince iş işten geçmiş olacak… insan gerçekten hayret ediyor be, valla bak…
tbmm’de basın toplantısı düzenleyen akp'li karahocagil, gazetecilerin enes kara ile ilgili bir sorusuna “böyle baskılar doğru değil. cemaatlere mal etmek de doğru değil. cemaatlerde bir tane oluyorsa, ailelerde onlarca oluyor. kumar oynayan, içki içen ailelerde onlarca oluyor. onlar hiç gündeme gelmiyor ama burada enes kara üzerinden cemaatlere, müslümanlara vurma gayreti içerisinde. tek amaç, ‘müslümanlara nasıl vururuz’un hesabı. biz, bunu, gençlerimize ‘dış güçler’ deyince de biraz zorlarına gidiyor ama bu bir gerçek. dış güçlerin ülkemiz içindeki oyunları' dedi.
kaynak; onedio.com/haber/akp-li-vek...
tbmm’de basın toplantısı düzenleyen akp'li karahocagil, gazetecilerin enes kara ile ilgili bir sorusuna “böyle baskılar doğru değil. cemaatlere mal etmek de doğru değil. cemaatlerde bir tane oluyorsa, ailelerde onlarca oluyor. kumar oynayan, içki içen ailelerde onlarca oluyor. onlar hiç gündeme gelmiyor ama burada enes kara üzerinden cemaatlere, müslümanlara vurma gayreti içerisinde. tek amaç, ‘müslümanlara nasıl vururuz’un hesabı. biz, bunu, gençlerimize ‘dış güçler’ deyince de biraz zorlarına gidiyor ama bu bir gerçek. dış güçlerin ülkemiz içindeki oyunları' dedi.
kaynak; onedio.com/haber/akp-li-vek...
devamını gör...
normal sözlük’te kankacılık
daha sözlük açılalı ay bile olmamışken ortaya çıkmış sorundur. bu arkadaşlar genelde nick altında ortaya çıkıp kankalarına yıkama yağlama görevi üstlenirler. anonim mekânda, hayatında göremeyeceğin insana yalakalık yapmak nedir? bi insan nasıl bu kadar ezik ve vasıfsız olur anlamıyorum.
devamını gör...
frederic edwin church
1826-1900 yılları arasında yaşamış romantizm temsilcilerinden, amerikalı ressam. thomas cole ile beraber romantizm tarzında manzara ressamlığı üzerine yoğunlaşan hudson river okulu ekolündendir.
güney amerika'ya, avrupa'ya ve orta doğu'ya, hatta kuzey kutbu'na seyahat etmiş.
bu sebeple eserlerinde sizi petra'ya el khasne petra (1874),
bazen athena'ya parthenon (1871),
belki niagara şelaleleri'ne niagara (1857),
ya da suriye'ye syria by the sea (1873) götürebiliyor.

the icebergs (1861)
ya da alıyor sizi kutuplara götürüyor ve siz kutuplara gitmiş gibi etkilenerek eser karşısında kalakalıyorsunuz.
eserlerinde geniş manzaraları çok heybetli ve muhteşem bir biçimde resmediyor. oturup cidden cenneti mi çizmeye çalışmış diye sorgulatıyor insanı. herhangi bir manzaraya veya resmine zaten istisnasız hayran olan benim gibiler için paha biçilemez bir ressam. döneminde de değer gören bir ressam olmuş.

rainy season in the tropics (1866)
tanım içine 32 resim eklememek için beğendiğim başka eserlerini de iliştiriyorum:
cotopaxi (1862)
the andes of ecuador (1855)
aegean sea (1877)
the meteor of 1860 (1860)
aurora borealis (1865)
başka eserlerini incelemek isteyenler için buradan
kaynak
güney amerika'ya, avrupa'ya ve orta doğu'ya, hatta kuzey kutbu'na seyahat etmiş.
bu sebeple eserlerinde sizi petra'ya el khasne petra (1874),
bazen athena'ya parthenon (1871),
belki niagara şelaleleri'ne niagara (1857),
ya da suriye'ye syria by the sea (1873) götürebiliyor.
the icebergs (1861)
ya da alıyor sizi kutuplara götürüyor ve siz kutuplara gitmiş gibi etkilenerek eser karşısında kalakalıyorsunuz.
eserlerinde geniş manzaraları çok heybetli ve muhteşem bir biçimde resmediyor. oturup cidden cenneti mi çizmeye çalışmış diye sorgulatıyor insanı. herhangi bir manzaraya veya resmine zaten istisnasız hayran olan benim gibiler için paha biçilemez bir ressam. döneminde de değer gören bir ressam olmuş.
rainy season in the tropics (1866)
tanım içine 32 resim eklememek için beğendiğim başka eserlerini de iliştiriyorum:
cotopaxi (1862)
the andes of ecuador (1855)
aegean sea (1877)
the meteor of 1860 (1860)
aurora borealis (1865)
başka eserlerini incelemek isteyenler için buradan
kaynak
devamını gör...
laplace'ın şeytanı teorisi
şans diye bir şey olmadığını iddia eden düşünce teorisidir. laplace'ın şeytanı, pierre-simon laplace tarafından 1814'te yayınlanan bir makalede ilk kez belirtilmiştir.
hiçbir şeyin belirsiz olmadığını, her şeyin kendinden önceki bir sebenin sonucu olduğunu savunur.
örneğin bir parayı havaya attığımızda, yazı mı tura mı geleceği şansa değil bazı sebeplere bağlıdır bu görüşe göre. elimizin parayı tutuş şekli, paranın büyüklüğü, ortamın ısısı, rüzgarın hızı ve yönü ayrıca paraya uygulanan kuvvete bağlı olduğu savunulur. bu etmenleri göz önüne alarak bir sonuca ulaşabileceğimiz belirtilir. tabi insan beyninin bütün bu değişkenleri göz önüne alıp değerlendirebilmesi mümkün mü orası da ayrı bir araştırma konusu.
hiçbir şeyin belirsiz olmadığını, her şeyin kendinden önceki bir sebenin sonucu olduğunu savunur.
örneğin bir parayı havaya attığımızda, yazı mı tura mı geleceği şansa değil bazı sebeplere bağlıdır bu görüşe göre. elimizin parayı tutuş şekli, paranın büyüklüğü, ortamın ısısı, rüzgarın hızı ve yönü ayrıca paraya uygulanan kuvvete bağlı olduğu savunulur. bu etmenleri göz önüne alarak bir sonuca ulaşabileceğimiz belirtilir. tabi insan beyninin bütün bu değişkenleri göz önüne alıp değerlendirebilmesi mümkün mü orası da ayrı bir araştırma konusu.
devamını gör...
akp'nin gidici olması
biraz sonra troller başlığa dolusacaktir. ben şimdiden yazayım. gidiciler elbet, deniz bitti. ama sonrasında çok daha zor günler bekliyor bizi. diğer yandan hem ülke genelinde hem yerelde öyle pislikler sacilacak ki ortalığa bir ön yıl bunları konuşuyor olacağız sanırım.
edit : herkes, her şey bir yana en çok adalet mensuplarına çok kızgınım. bu işler geçtiğinde, kafalarını kumdan çıkartıp eski saygı ve güvenimizi beklemesinler bizden...
edit : herkes, her şey bir yana en çok adalet mensuplarına çok kızgınım. bu işler geçtiğinde, kafalarını kumdan çıkartıp eski saygı ve güvenimizi beklemesinler bizden...
devamını gör...
saça kına yakmak
yıllar öncesine 22 yaşıma aldı götürdü beni bu başlık.
saçları 3 numaraya vurduktan sonra saçlar daha güçlü olsunndiye anam çocukken saçlarıma sık sık yakardı bunu o yüzden yabancı değilimdir. zaten sarı saç mavi göz çocukken turuncu kafa siritmazdi.
fakat yillar sonra gecelerden bir gece banyoda gördüm saçlarımda kepek mi vardı işsizlikten mı neyse tuttum epeyce yaktım yine. sarışın olduğum için haliyle açık saçta bu tarz şeyler kat kat daha fazla belli eder kendini bu yüzden sabah kalktım saçı yıkadım bir baktım aynaya jesus h. christ. saç saç değil izmir mandalina festivaline dönmüş. tabi ev ahalisi görünce gözlerinden yaş gelene kadar güldüler. dedim ben insan içine nasıl çıkarım böyle!!? en son boya fikri geldi. ulan kendi saç rengimde boya tonu da bulamıyorum, bir yandan boya reyonuna bakan erkek olmanın da gurur kiriciligi ile kardeşime diyorum ben bakamam git sen bak getir. neyse buldum bir tane derken bilmem kaç kat boya sürdük saça ki saçın panayır havası gitsin.
ardından kına zayıflıyor üstteki boya zayıflıyor derken alttan epey güzel bir renk karışımı çıkmıştı. böylelikle ömrü hayatımda yaptığım son maymunluk olarak da anılarda kaldı bu hadise.
saçları 3 numaraya vurduktan sonra saçlar daha güçlü olsunndiye anam çocukken saçlarıma sık sık yakardı bunu o yüzden yabancı değilimdir. zaten sarı saç mavi göz çocukken turuncu kafa siritmazdi.
fakat yillar sonra gecelerden bir gece banyoda gördüm saçlarımda kepek mi vardı işsizlikten mı neyse tuttum epeyce yaktım yine. sarışın olduğum için haliyle açık saçta bu tarz şeyler kat kat daha fazla belli eder kendini bu yüzden sabah kalktım saçı yıkadım bir baktım aynaya jesus h. christ. saç saç değil izmir mandalina festivaline dönmüş. tabi ev ahalisi görünce gözlerinden yaş gelene kadar güldüler. dedim ben insan içine nasıl çıkarım böyle!!? en son boya fikri geldi. ulan kendi saç rengimde boya tonu da bulamıyorum, bir yandan boya reyonuna bakan erkek olmanın da gurur kiriciligi ile kardeşime diyorum ben bakamam git sen bak getir. neyse buldum bir tane derken bilmem kaç kat boya sürdük saça ki saçın panayır havası gitsin.
ardından kına zayıflıyor üstteki boya zayıflıyor derken alttan epey güzel bir renk karışımı çıkmıştı. böylelikle ömrü hayatımda yaptığım son maymunluk olarak da anılarda kaldı bu hadise.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydınlar sözlük. düşünmek zor bir sanattır. bu sebeple çoğunluk sürüyü takip eder.
carl gustav jung
carl gustav jung
devamını gör...


