ilk nickaltı yorumu bana kısmet olan yazardır. keyifle takip ediyorum efem. hoş geldiniz sefalar getirdiniz sözlüğümüze. çokça yazın çokça okuyalım sevgiler.

edit; daha sonra sohbet etme fırsatına eriştiğim mükemmel bir insan kendileri. çok genç bir kardeşimiz olduğunu öğrendiğim ve çok sevindiğim için tanımı güncellemek istedim. güzel dilli, tatlı mı tatlı, kibar bir kardeşimiz. kırmadan, dökmeden, yazmayı ve okumayı teşvik edecek şekilde yaklaşalım mümkünse kendilerine lütfen. daim olsun güzel kardeşim. hep yaz olur mu?
devamını gör...

kutu bira kapağını açmak.
bir kafeye gidip etrafı kesip, üç beş karalamak.
dostlarla sohbet.
üretmek.
yaratmak.
devamını gör...

ya arkadaslar, romalilar, guzularim! *

online gozukmuyorum diye yahut cok tanim girmiyorum diye sozluk'te olmadigimi dusunmeniz beni bir miktar uzdu....

yoldaş benjamin franklin sag olsun bir an bizi bos birakmadigi icin hate ile gizliden isler hallediyoruz, bu aramizda kalsin ama*.

bilen bilir; japon yapistiricisi ile sozluge yapisigim, gizliden bile olsa gozum hep uzerinizde*.

bot olmadigim bilgisini tekrar vererek hepinize keyifli sozlukler diliyorum efenim, bir mesaj uzaginizdayim kipss!
devamını gör...

pascal prensibi ile çalışan, sıvı ve hareketli pistonlardan oluşan bir çeşit boru sistemi.

çalışma şeklini şu resim üzerinden kısaca anlatayım:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

su cenderesinde 2 bölüm bulunur. bunlardan birinin yüzey alanı küçük, diğerininki büyüktür. küçük tarafa uygulanan f1 kuvveti, oradaki küçük piston aracılığıyla, sıvı üzerinde basınç oluşturur. bu basınç, pascal prensibinin söylediği gibi, sıvının her tarafına, her yön ve doğrultuda iletilerek büyük yüzey alanı olan tarafa da ulaşır. ancak artık bu bölgede f1'den daha büyük olan f2 kuvveti olarak kendisini gösterir. bu şekilde hareketli büyük piston yukarıya itilebilir ve küçük bir basınç kuvveti kullanılarak büyük cisimlerin hareket ettirilebilmesi sağlanmış olur.
devamını gör...

ayıp bir şey değil .önemli olan doğru ilişki ,toksik ilişki ise insanı bitirir. hayatta uğraşınız ne ise onu yapın okuyun,müzik dinleyin hayatta tek dinlenmeyi bilmek de önemli.
devamını gör...

kendisini genel olarak çiçek taksi durağının ramazan abisi olarak hatırlarız. türk sinema ve dizi tarihine adını altın harflerle yazdırmış usta bir oyuncudur. aynı zamanda oyuncu olan engin günaydın'ın da babasıdır.
devamını gör...

seks hikayeleri ,arabalar ,askerlik anıları.
devamını gör...

"işçi ne kadar çok zenginlik üretirse, üretiminin gücü ve büyüklüğü ne kadar artarsa, kendisi de o kadar yoksullaşır. ne kadar çok meta üretirse, kendisi de bir meta olarak o kadar ucuzlar. şeyler dünyasının değerinin artmasıyla doğru orantılı olarak insanların dünyası değersizleşir. emek sadece meta üretmekle kalmaz, aynı zamanda, genel olarak meta ürettiği oranda kendini ve meta olarak işçiyi de üretir."

(karl marx, economic and philosophic manuscripts, 1844)

1 mayıs işçi bayramı kutlu olsun.

hizliresim.com/6hc0ga
devamını gör...

40 yaş üstü akrabalarımın genelinin yaptığı olay. ne sazan avıydı ama diye zaman zaman düşünür ve gülerim.
devamını gör...

sarkozy
devamını gör...

mesele insanların giyinişlerine göre yargılanmaları değil, çok sıkı kurallarla düzenlenmiş bir dine göre giyinen kişinin başkalarını yargılayacak olması. dini emirleri her türlü modern hukuk kuralından üstün tutan bireyler gerçekten bu hukuk kurallarına göre, önyargısız bir yargılama yapabilecek mi?

ikincisi, hiçbir fıkıh ehline göre hakim olamayan kadınların inatla hakim olmaya çalışması ne anlama geliyor? dini inancı gereği başını örten birinin dinin yasakladığı bir işi yapması çelişki değil midir?

üçüncüsü, açıkça siyasi bir duruşu temsil eden ve diğer örtünme biçimlerinden ayrılan, siyasal islamcılar eliyle yaratılmış türbana din ve vicdan özgürlüğü kapsamında mı yaklaşmalı yoksa dinin siyasallaştırılması sürecinde bir simge olarak mı görülmeli?

dördüncüsü, türbana din ve vicdan özgürlüğü kapsamında yaklaşılsa bile belli bir dress code'u olan, önyargısız olması gereken yargıçlık mesleğine dini simgelerin karıştırılması doğru mudur?

beşincisi, islam dışında başka dinlere mensup kişiler de yargıç olduklarında dini simgelerini rahatlıkla takabilecekler mi? örneğin bir yahudi, yargıç olur ve mahkeme salonunda kepini takarsa aynı "din özgürlüğü hassasiyeti"ni yine görebilecek miyiz?

mesele öyle basit değil. 20 yılda içine düştüğümüz korkunç durumu düşünürsek hiç öyle masumane bir olay da değil.
devamını gör...

(bkz: güne iyi başlatan şeyler)

her sabah çok zor ve sinirli uyansam da gerçekten mutlu eden ve sabahları yüzümde tebessüm oluşturan nadir şeylerden birisi.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
baktıkça insanın içini huzurla dolduran klasik bir bahar fotoğrafı diyebiliriz.
devamını gör...

adını ünlü matematikçi euclid (öklid) den alır. kanıt gerektirmeyen apaçık gerçekler olarak 5 aksiyom ortaya koyar. diğer bütün önermeleri bu aksiyomlardan çıkarır. bunlar;

1) iki noktadan bir ve yalnız bir doğru geçer.
2) bir doğru parçası iki yöne de sınırsız bir şekilde uzatılabilir.
3) merkezi ve üzerinde bir noktası verilen bir çember çizilebilir.
4) bütün dik açılar eşittir.
5) bir doğruya dışında alınan bir noktadan bir ve yalnız bir paralel çizilir.
devamını gör...

"san luigi dei francesi'nin contarelli şapeli'ne girer girmez, görmek istediğim tek şeyi düşünüyordum. caravaggio'nun onlarca keşfedilmemiş tablosunun, bir kilisenin duvarında asılı olduğunu düşündükçe, caravaggio hastalığına yakalanmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu fark ettim. sonra onu gördüm. aziz matta'nın çağrısı'nı. hemen ardından heyecanlanma ve mide bulantısı eşlik etti bana. buna stendhal sendromu diyorlardı…"

caravaggio, rubens, rembrandt… yaptıkları eserler, ışık-gölge oyunları, azizler ve diğer dini semboller…

her sanat akımının yeri ve beğeni kitlesi, diğerlerine oranla farklılık gösterir. her akımın, sanat tarihçilerinin gözünde yeri ayrıdır elbette. amma velakin, bir sanat akımı vardır ki, bu sanat akımı, diğerlerinden de ayrı bir statüde, ayrı bir ölçütte yer alır.
ayrı değerlendirilmesinin nedenleri ise, bu sanat akımının yükseldiği dönemdeki politik olaylar ve bu sanat akımına katkıda bulunan ressamların başlarının sürekli derde girmesi sayılabilir kuşkusuz. tüm bunlar, bu sanat akımının en ünlü ressamlarından birinin tablolarından bir tanesinin, bir kilisenin şapelinde asılı vaziyette keşfedilmeyi beklediği hayalini de, biz sanat tarihçilerine kurduruyor.

anlatmak istediğim bu döneme başlamadan hemen önce, bu döneme olan ilgimi arttıran bir kitabı anlatarak başlamak istediğimi fark ediyorum. yıllar önce, lise öğretmenim benim sanata ve sanatın getirisi olan gizemlere kafayı taktığımı fark etmiş olsa gerek, yanıma gelip bir kitap vermişti. "caravaggio'nun kayıp tablosu" idi kitabın ismi.
kitabın yarısından fazlasını okuduğum halde, sınav dönemim yüzünden bir hafta sonunda kitabı elimde bitmemiş halde görünce, çok zaman geçirdiğimi fark edip ayıp olmaması adına öğretmenime geri götürmüştüm.
sonra da kitabı tamamlamak adına aramaya koyuldum. bulamadım. hiçbir yerde yoktu.
her yeri aradım, istanbul'da ne kadar sahaf varsa aradım, bulamadım. derken, caravaggio hastalığına yakalanmıştım. ışık-gölge kullanımına, işlediği dini hikayelere, yaşadığı hayata öylesine tutkuyla ilgi duymaya başladım ki, kendimi bir anda sanat tarihçisi olarak buldum. daha sonrasında ise bir insanın başına gelebilecek en güzel şey başıma geldi; üniversiteye başladığım ilk gün gittiğim bir sahafın arka raflarından birinde, bir caravaggio tablosu bulan sanat tarihçisi edasıyla gördüm kitabı, aldım, okudum ve kendimi tamamlanmış hissettim.
 
şimdi de bu dönemi anlatmanın zamanı geldi. başlıyoruz!
 
avrupa'nın 17. yüzyılı, geçmiş yüzyılları aratmayan biçimde devam ediyordu. yine siyasi liderler, kişisel servetleriyle gösteriş yapma meraklarını en üst seviyeye arşınlamışlardı. mücevherler, altın iplikten yapılma halılar, incelik gerektiren mimari yapılarla gündeme geliyorlardı.
bunlar olup biterken, newton ve galileo gibi bilim insanları da bilim konusunda avrupa'yı sırtlamaya çalışıyor ve daha yükseğe çıkarmaya çalışıyorlardı. tüm bunlar olurken, luther ve calvin öncülüğünde yapılan reformlar sayesinde batı kilisesi ikiye bölünmüş bir hale gelmişti. daha sonrasında ise, roma kilisesi, bu reforma bir karşı reform hareketi oluşturdu ve bunun propagandasını da; resimler, mimari yapılar gibi ilgi çekici ve farklı bir atmosfer oluşturan şeyler ile yapmaya başladı. rönesans ve barok üslubu arasındaki kısa süren geçiş üslubunun adı "maniyerizm" idi.

amaç, farklı bir atmosfer hazırlayıp, yeni bir dini coşku hissedilmesini sağlayacak görsellerin kilise içerisinde kullanılması idi.
barok kelimesi, bilindiği üzere portekizce'de "kırık, yamuk, şekilsiz inci" anlamına geliyordu. kendisinden sonraki dönemin eleştirmenleri, bu dönem barok kelimesi ile anılmaya başlandığında, bu dönemin ismini de koymuş oldular.
barok dönemini kısaca anlatmak gerekse idi, çok detaylı süslemeler, karmaşık bir tasarım, renk-ışık ve gölge kullanımı diyebilirdik.

peki ya barok'un ana vatanı neresi?

rönesans'ın parladığı, medici ailesi sayesinde sanatın çok yüksek kısımlara ulaştığı floransa dediğinizi duyar gibiyim. ne, yoksa venedik rönesansı'nın ortalığı silip süpürdüğü, giorgine, bellini gibi insanların çıkış yeri olan venedik mi? hayır. ikisi de değil. yüksek rönesans'ın altın şehri roma…
niçin roma olduğuna değinecek olur isek, bunun altında çok temel bir neden yatıyor. avrupa'nın, aslında daha çok italya'nın çeşitli bölgelerinden ressamlar, rafaello ve michelangelo'nun eserlerini incelemek ve onlar gibi çalışmak üzere, 17. yüzyıl başlarında roma'ya akın etmeye başlamışlardı… klasik antik dönem ve yüksek rönesans'a olan ilgileri sayesinde bir araya gelen bu ressamlar, bu dönem karmaşası içerisinde kiliselerde şapel süslemelerine başlamış ve ülkelerine geri döndükçe de barok döneminin üslubunu avrupa'da yaygınlaştırmaya başlamışlardı.

gelelim kuzey italya'lı caravaggıo'ya!

caravaggio da, barok döneminin en çarpıcı ressamlarından biridir kuşkusuz. onu bu kadar yükselten neydi diye düşünüyor olabilirsiniz. diğerlerinin arasından bu denli sağlam adımlarla sıyrılmasının sebebi, kendinden önceki büyük ustalardan birinin bir tekniğini geliştirmesi sayılabilir. leonardo da vinci, bir yüzyıl önce chjaroscuro isminde tuhaf bir şey yaratmıştı. bu, ışık-gölge karşıtlığı olarak işlev gören bir teknik idi.
caravaggio ise, bu tekniği alıp bir güzel geliştirmiş ve ışık-gölge kullanımı sayesinde, yaptığı tabloları ile çok farklı bir sandalyeye oturmuştu. barok dönemin kadın ressamlarından olan artemisia gentilleschi'nin de esin kaynağı idi kuşkusuz. caravaggio da, döneminin ressamları gibi kutsal kitabın hikayelerini konu alan tablolar yaptıkça, ışık-gölge kullanımı sayesinde barok dönemin dönemin popüler bir hale gelmesinde öncü sayılacak bir isim.
ama kendi yüzyılında onu farklı yapan, dini tasvirlerde kullandığı erkek fahişeler, tanrısal olayları roma'da sıradan bir insanın hayatı gibi göstermesi gibi doğalcı tutumunun getirdiği saldırgan tavırlar; onu çağdaşları arasında bir şeytana dönüştürmüş olsa gerek ki, kilise, caravaggio'nun matta şapeli için yaptığı resmi geri çevirecek kadar caravaggio'yu "persona non grata", yani "istenmeyen adam" ilan ettiler.
 
 bize göre yaptığı resim çok cesur olsa da, kiliseye göre o zamanlar bu çok aşağılayıcıdır. zira, emiş matta'yı canlandıracak figür, halkın içerisinden çıkan dinç bir yaşlı adam olamaz, bu kabul edilemez bir olaydır.
 
 onu gerçekten farklı kılan diğer bir özelliği ise, ışığı oldukça gösterişli bir şekilde dramatize ederek kullanmasından kaynaklanır.
 
 caravaggio, başroldeki figürleri ışıkla vurgulayarak onları gösterişli kılan ve aynı zamanda onlara ilahi bir etki yükleyen ilk ressamlardan biridir.
 
 caravaggio'nun sonu da aslında bir efsaneye göre onu sanat şehidi kılabilir. zira, kendisi bir kavga esnasında bir adamı bıçaklar, polisten kaçarak malta'ya ve sicilya'ya gider. yolda geçtiği yerleri yapıtlarında da anlayabiliriz. napol'de acımanın yedi yapıtı, malta'da la valetta'daki s.giovanni kilisesi için vaftizci yahya'nın başının kesilmesi, sicilya'da sepultura di s.lucia, messina kenti için de çobanların bağlılık sunuşunu yapar. ölümünden önce bilinen son yapıtları bunlardır.
hah, nerede kalmıştık? "sanat şehidi" kavramında. bir efsaneye göre, kendisi roma'ya geri dönerken, üzerinde çalıştığı son resminin (ki bu resim birçok efsaneye göre çalınmış durumda) boyalarından zehirlenerek öldüğü.
 
 ama bu efsanenin yanı sıra, ölümü roma'da ölüm kaydına malarya, yani sıtma olarak geçmişti.
 
 bir caravaggio yapıtı incelemeye ne dersiniz?
bu tablonun ismi, aziz paul'ün hristiyan oluşu.
resmin büyük kısmını atın kapladığı kuşkusuz. atın kaslı vücudunu tanımlayan güçlü ışıklandırma ile çok görkemli gözüktüğü de öyle. resimde, bu örnekte gözüktüğü gibi, beklenmedik bir kompozisyon, resmin konumu ile anlam kazanır. cerasi şapeli'nin girişinde yer alan bu resme ancak belli bir açıdan bakılabiliyor.
 
toynak ve seyisin eline bakar isek, sahnede dramatize edilen kurgu, belirsizlik hissinin kullanılması ile artmış, kompozisyonun merkezinde bulunan toynak sanki aziz paul'ü yerle bir edecekmiş gibi havaya kalkmış ve dikkati buraya verecek şekilde aydınlatılmıştır. ayrıca, seyis, olası bir kazayı önlemek için dizginleri sıkıca tutan ellerini de ışığa kaptırmış gibi!
 
aziz paul'ün yüzü… atından henüz düşen ana figür aziz paul, burada en az dikkat çeken figür gibi. yaşadığı şokun etkisini bize kollarını havaya kaldırarak göstermiş. tuhaf biçimde yatan paul'ü, sanki ilahi ışık kör etmiş gibidir. saul'ün hristiyanlık'a geçtiği andır bu. olayın kutsallığı, paul'ün kapalı gözleri, ifade yüklü jestiyle ve altın rengi ışıkla, bize o anı hissettirebilmeyi başarabilmiş caravaggio.
 
son olarak, pelerin ve kılıç… azizin, o ana kadarki yaşamını ifade eden romalı saldırgan bir asker olan saul, birçok hristiyan'ı öldüren kanlı bir savaşçı iken, ilahi bir sesin "saul, bana neden kıyıyorsun?" demesi sonrası hristiyan kilisesi'nin kurucusu aziz paul olarak anılmaya başlanmıştır. pelerin, hristiyanlık'ta ikonik değeri olan, bebek isa'nın sarıldığı örtüyü; hemen yanındaki at karşısında paul'ün aciz duruşu ve kolları ise ruhani bir yeniden doğuşu simgeler.
 
 karanlıktan gelen ışığıyla bizleri aydınlatan caravaggio ve barok sanatına katkısını az çok anladık.
ama barok en çok roma'da mı seviliyordu? hayır. cevabı, kesinlikle hayır.
roma'dan fırlayan barok akımı, hollanda'yı da etkisi altına almaya girişiyor. biz bu döneme, "hollanda'nın altın çağı" diyoruz.
hollanda cumhuriyeti, münster antlaşması sonrası bağımsızlık elde etmişti. katolik hükümdarlardan bir an önce kurtulmaya can atan flemenkler, seçim yolu ile başa getirdikleri askerler, tüccarlar ve belirlenen diğer vatandaşlar ile bir hükümet kurdular. bu hükümet, onları 17. yüzyılın en zengin ülkesi konumuna getirdi. cumhuriyetin başarısı genel olarak denizcilik ve dış ticarete dayanıyor idi, bu dönemin şartları göz önünde bulundurulur ise, burjuvazinin istekleri doğrultusunda, sanat ilgi duyulmaya ve talep edilmeye başlanmıştı.
ama bu istekler, kilise ve soyluların yerini alan orta sınıftan ısmarlandığı için, zevkler roma'ya oranla çok daha farklı idi. hollanda'da portre, natürmort, ev içi hayatı, ibadet ve diğer kutsal kitap imgelerinden daha popüler bir hale ulaşmış ve tercih edilir bir vaziyet kazanmıştı.
yeni ve özgür yaşam isteği karşısında gerek pagan gerek ise hristiyan mitlerinin anlamını yitirdiği dönemde, rembrant, tek başına dinin bayrağını taşıyan bir azize benzetilebilir. bu durumu, gerçeği şiirleştiren vermeer için de geçerlidir kuşkusuz.
kuşkusuz ki, hollandalı ressamların arasından, italyanların arasından sıyrılmış caravaggio kadar keskin bir ressam yok. bunun nedeni, hollanda'nın altın çağındaki ressamların hepsinin, rönesans italya'sı kadar ustalar ile dolu olmasıdır.
 
biz, bugünlük içlerinden kura çeker gibi yaparak, benim, onların arasından evladım gibi ayırdığım rembrandt'ı kısaca tanıyacağız.
yapıtlarında yalnızca hollanda'ya özgü öğelere yer vermeyen rembrandt, insanın tanrı ve sonsuzluk karşısındaki yalnızlığını içten bir şekilde düşünmüş, altın rengi ışığını, siyah-kahverengi gölgeleri ile harmanlamış, daha önce kimsenin yapamadığı kadar şahane bir görüntü ortaya çıkarmıştır.
 
hayatı şanssızlıklarla geçmiş olsa da, en büyük şansı, eserlerinde taklit edilemeyecek bir saygınlığa ulaşabilmesidir.
 
1606 yılında, leyden'de bir değirmencinin oğlu olarak doğan bu usta, pieter lastman'ın öğrencisi olmuş, hollanda'da bir anda inanılmaz şekilde yükselmiş, onlarca harika tablo yapmış, tüm bunlar olurken eşiyle birlikte onlarca kez kilise ile başını derde sokmuş ve 1669 yılında hayat gözlerini yummuştur.
 
birlikte bir rembrandt tablosu incelemeye ne dersiniz?
rembradnt denildiği zaman, onu bilen herkesin aklına gelen ilk tablo şüphesiz ki gece devriyesi'dir.
 
1642 yılında rembradnt kariyerinin zirvesinde iken yapılan bu tablo, gece devriyesi olarak bilinmesine rağmen, gerçek ismi yüzbaşı frans bagging cocq ve teğmen willem van ruytenburch'ün bölüğü'dür.
 
kırmızı kuşaklı, siyah kıyafetli olan yüzbaşı frans, hemen yanında ona eşlik eden ise teğmen willem'dir.
 
biraz da detaylara göz atalım!
 
silah dolduran adam… hollanda cumhuriyeti'nde muhafızlar, taşıdıkları silahlarla tanınırlardı. milis içerisinde, arkebüz olarak bilinen bu uzun namlulu silahı taşıyanlar, arkebüzcülerdi.
 
 
rembrandt'ın kendi portesi… resmin sol alt köşesine imzasını atması bir kenara dursun, kompozisyonun gerisinde kalan mızraklı askerlerin arkasına kendi portresini de koymuştur. iri burnu ile bizlere adeta göz kırpar!
 
van ruytenburch'un teğmen olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. çünkü yanında partisan, yani ucunda düz bir demir bıçağı olan silah taşımakta ve yüzbaşından emir almaktadır.
 
 yüzbaşı frans'ın arkasında çömelen, silahını henüz ateşlememiş muhafızın başına dikkat kesilelim! meşe yapraklı amblemi gördünüz mü? bu, arkebüzcülerin geleneksel simgesi olup amsterdam'a çakılan ufak bir selamdır!
 
yüzbaşının solunda, beklenmedik bir şekilde, altına bürünen kızın dikkatinizi çektiğinin farkındayım. o da birliğin maskotu rolünü üstlenmiştir. belindeki kemerde ölü bir kuş vardır. milislerin armaları, tavuk pençesi olduğuna göre, bu küçük kızımızın yaptığı gönderme, aslında eli silah tutan askerlerden daha acımasızdır.
 
hollanda resmine de kısaca göz attıktan sonra, son olarak, barok sanat hakkında verdiğim ufak çaplı bilgiler, kısaca anlattığım iki büyük ressam ile, gölge ve ışığın kullanımının, yarattığı ilahi ambians bir yana dursun, ufak bir kilise eleştirisi ile başlayan sürecin büyüyerek, adeta kelebek etkisi ile kocaman bir sanat akımı başlattığına şahit olduk.
 
bizim zamanımızdaki politik çatışmalar, kavgalar, gürültüler de acaba pozitif tarafımızı görmemizi sağlayacağımız şekilde, yeni bir sanat akımı ortaya çıkartır mı diye düşünmeden edemiyorum.
 
her ne olursa olsun, kötü olan her şey, yanında mutlaka iyiyi de getirir. umarım bize de barok kadar asil bir akım gelir!
 
caravaggio'nun fırçası kadar yaratıcı, rembrandt'ın sanat şöhreti kadar temiz kalmanız dileğiyle.
devamını gör...

ilk versiyonu binet-simon ölçeği olan testin 30 sorusu bulunmaktadır. bu 30 soru kolaydan-zora/basitten-karmaşığa doğru giden bir sistem ile ilerler. uygulanan kişinin: kısa süreli bellek,dikkat,sözel algılama ve niceliksel algılama becerilerini alt ölçekler kullanarak belirler. ilk test prototipini uygulandıktan sonra testin uygulandığı yaş gruplarının becerilerinin ortalaması alınarak, o yaş grubu için kullanılacak ''zeka yaşı'' kavramı üzerinde çalışmışlardır. örneğin : 5 yaşında ki deneklerin ilk 10 soruyu çözmesi şartı karşılandı ise çocuğun zeka yaşı da 5 kabul ediliyor.

daha sonra ki ve çok daha geliştirilmiş olan versiyonu olan stanford-binet zeka testinde ise: günlük yaşamda kullanılan sözcüklerin başkalaşımları/kullanım sıklığı/anlamlarında ki başkalaşımlar gibi faktörlerin testinde sapmaya sebep olmaması için bir dizi güncellemeler yapılmıştır fakat farklı deneyimlere/ cinsiyetlere/ırklara vs. gibi sapmaya sebep olabilecek sorular elenmiş ardından özel öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların ayırt edilmesi için özel sorular eklenmiştir. ilk defa stanford-binet zeka testinde ''ıq puanı'' kavramı kullanılmış ve normal zeka 100 puandan hesaplanmıştır.
devamını gör...

ikisini de yapamayan kız
(me)
devamını gör...

ıkisiyle saatlerce rus edebiyatının derinliklerine indiğimiz bir konuşma yapmaya hazırlanırken gerçeğin yüzüme vurmasıyla kendime gelirdim. muhtemelen dostoyevsky'i gecenin bir yarısı sokak sokak aradıktan sonra sonunda bir köşede sızmış olarak bulurdum. ve bir de üstüne bizim evi kumarda kaybettiğini öğrenirdim. olayı çat pat bildiğim rusça ile tolstoy'a anlatmaya çalışırdım. ama o beni anlamadığı için azarlayıp kapının önüne koyardı. daha sonra keşke arthur c. doyle, shakespeare ve charles dickens ile aynı eve çıksaydım diye iç geçirirdim.
devamını gör...

kendi ukdenizi doldurunca farkettiğiniz olay.

bildirim gelsin editlicem.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim