uykunun zaman kaybı gibi hissettirmesi
geç uyanıldığında gün bitmiş gibi hissettirir
devamını gör...
yazarların şu an dinledikleri şarkı
devamını gör...
pan'ın labirenti
guillermo del toro'nun 2006 yılında gösterime giren, ''büyülü gerçeklik'' tarzının başyapıtlarından birisi olan filminin türkçe adı.
orjinal adı ise''el laberinto del fauno''...
film ispanya iç savaşının henüz yeni bittiği ve franco rejiminin ispanyol halkının tepesine kabus gibi çöktüğü bir dönemi, küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatıyor. bunu öyle bir şekilde yapıyor ki, bir yandan ''ay carmelo''nun tüm melodisi kulaklarınızın içerisinde dans ederken, öte yandan ''küçük prens''in gözünden yıldızlara bakıp, yine onun gözünden yıldızların çiçek açtığını görüyorsunuz.
fantastik bir dünyayı baz alarak, gerçek bir dünyanın politik taşlaması nasıl yapılır sorusunun beyaz perdedeki yanıtı tartışmasız ''pan'ın labirenti''dir.
filmi izlemeyenler de olduğunu düşünerek, mümkün mertebe ipucu vermekten uzak durmak iyi olacak. o yüzden karakterleri ve karakterlerin kimi/neyi temsil ettiği kısmına hiç girmeyeceğim.
zira herkes, kendi dünya penceresinden bakıp, gerekli eşleştirmeleri yapacaktır diye düşünüyorum.
onun yerine filmle ilgili bir kaç anekdot aktarmak daha isabetli olacaktır sanırım.
filmin ismiyle başlayalım. yönetmen'in de altını çizdiği üzere filmin adının, ingilizce ''pan’s labyrinth'' olarak çevrilmesi aslında bir çeviri hatası.
filmin orjinal isminde geçen ''fauno'' esasen roma mitolojisindeki ''faun''. pan ile benzerlikleri olsa da, onu yunan mitolojisinde karşılayan karakter ''satir''ler. filmi izlerken bu nokta göz önünde bulundurulmalı zira filmi ilk izleyişimde ben de aynı yanılgıya düşmüştüm ve bu durumu filmdeki bir açık olarak değerlendirmiştim. tabi baltayı taşa vurduğumuzu sonrasında öğrenmiş olduk. ***
filmin müziklerini javier navarrete yapmış ki, filmden sonra dinlediğinizde bile sizi farklı diyarlara götürüyor.
''pan'ın labirenti''ni izlediyseniz, ''şeytan'ın belkemiği''ni de izlemenizde fayda olacaktır. her iki filmi izlememiş olanlar içinse mantıklı olan önce ''şeytan'ın belkemiği''ni izlemek olacaktır. böylece hem ''pan'ın labirenti'' hakkında bir sürü teori üretebilme fırsatı elinize geçecek, hem de dost meclislerinde tartışacak güzel bir mevzunuz olacaktır.
şu güzel görseli de ekler kaçarım... herkese iyi seyirler **
orjinal adı ise''el laberinto del fauno''...
film ispanya iç savaşının henüz yeni bittiği ve franco rejiminin ispanyol halkının tepesine kabus gibi çöktüğü bir dönemi, küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatıyor. bunu öyle bir şekilde yapıyor ki, bir yandan ''ay carmelo''nun tüm melodisi kulaklarınızın içerisinde dans ederken, öte yandan ''küçük prens''in gözünden yıldızlara bakıp, yine onun gözünden yıldızların çiçek açtığını görüyorsunuz.
fantastik bir dünyayı baz alarak, gerçek bir dünyanın politik taşlaması nasıl yapılır sorusunun beyaz perdedeki yanıtı tartışmasız ''pan'ın labirenti''dir.
filmi izlemeyenler de olduğunu düşünerek, mümkün mertebe ipucu vermekten uzak durmak iyi olacak. o yüzden karakterleri ve karakterlerin kimi/neyi temsil ettiği kısmına hiç girmeyeceğim.
zira herkes, kendi dünya penceresinden bakıp, gerekli eşleştirmeleri yapacaktır diye düşünüyorum.
onun yerine filmle ilgili bir kaç anekdot aktarmak daha isabetli olacaktır sanırım.
filmin ismiyle başlayalım. yönetmen'in de altını çizdiği üzere filmin adının, ingilizce ''pan’s labyrinth'' olarak çevrilmesi aslında bir çeviri hatası.
filmin orjinal isminde geçen ''fauno'' esasen roma mitolojisindeki ''faun''. pan ile benzerlikleri olsa da, onu yunan mitolojisinde karşılayan karakter ''satir''ler. filmi izlerken bu nokta göz önünde bulundurulmalı zira filmi ilk izleyişimde ben de aynı yanılgıya düşmüştüm ve bu durumu filmdeki bir açık olarak değerlendirmiştim. tabi baltayı taşa vurduğumuzu sonrasında öğrenmiş olduk. ***
filmin müziklerini javier navarrete yapmış ki, filmden sonra dinlediğinizde bile sizi farklı diyarlara götürüyor.
''pan'ın labirenti''ni izlediyseniz, ''şeytan'ın belkemiği''ni de izlemenizde fayda olacaktır. her iki filmi izlememiş olanlar içinse mantıklı olan önce ''şeytan'ın belkemiği''ni izlemek olacaktır. böylece hem ''pan'ın labirenti'' hakkında bir sürü teori üretebilme fırsatı elinize geçecek, hem de dost meclislerinde tartışacak güzel bir mevzunuz olacaktır.
şu güzel görseli de ekler kaçarım... herkese iyi seyirler **
devamını gör...
asgari ücret
tüm ürünlere gelen zam ile asgari ücrete yapılan zam kıyaslandığında, vatandaş sefaletten açlığa terkedilmiştir. not: kuru ekmek yiyebilir tabii.
devamını gör...
öğretmenlerin aşılanmaya başlayacağı tarih
meb'in yüzyüze eğitim kararına bağlı olarak aşılanma tarihleri erkene alınmış görünmektedir. daha önce belirlenen, grup sıralaması dışında bir uygulama olacaktır. buradan. eğitim sektörü 2. aşama a7 kategorisindedir. a1-a6 arasında yer alan gruplar sanırım sonraki aşamaya bırakılacaktır, zira bu hafta 65-69 yaş arası aşılanmaya başladı.
devamını gör...
ibranice
. שלום
semitik bir dil. günümüzde iletişim için kullanılan modern ibranice, 1900'lerin başlarında oluşturuldu ve kullanılmaya başlandı. oldukça yeni bir tarihi var modern ibranicenin. alfabesindeki harflerin ise davud yıldızı baz alınırak tasarlandığı söylemekte. ben bir ara merak salmıştım.
ayrıca yanılmıyorsam israil'e taşınmaya karar veren yahudiler için devlet, ücretsiz modern ibranice kursu veriyor. aslında oradaki insanlar cidden iyi arapça ve ingilizce konuşabiliyorlar ama devlet ibraniceyi yaymak ve bilinir kılmak istiyor çünkü bir dil her şeydir. dil, toplumun ne olduğunu belirler. biz de türkçeye sahip çıkmalıyız. oktay sinanoğlu ne derdi? "türkçe biterse türkiye biter."
semitik bir dil. günümüzde iletişim için kullanılan modern ibranice, 1900'lerin başlarında oluşturuldu ve kullanılmaya başlandı. oldukça yeni bir tarihi var modern ibranicenin. alfabesindeki harflerin ise davud yıldızı baz alınırak tasarlandığı söylemekte. ben bir ara merak salmıştım.
ayrıca yanılmıyorsam israil'e taşınmaya karar veren yahudiler için devlet, ücretsiz modern ibranice kursu veriyor. aslında oradaki insanlar cidden iyi arapça ve ingilizce konuşabiliyorlar ama devlet ibraniceyi yaymak ve bilinir kılmak istiyor çünkü bir dil her şeydir. dil, toplumun ne olduğunu belirler. biz de türkçeye sahip çıkmalıyız. oktay sinanoğlu ne derdi? "türkçe biterse türkiye biter."
devamını gör...
bir dizi repliği bırak
devamını gör...
sevilen filmlerin sevilen replikleri
- muzo, kaç sigaramız kaldı?
- sigaramız diye genel bir durum yok.
- sigaramız diye genel bir durum yok.
devamını gör...
#helpturkey
bu tag sayesinde ispanya yardım gönderiyor. twitter olmasa ülke tamamen çökecek.
devamını gör...
kafa sözlük
kendimi kendimce ifade edebildiğim, içimi dökebildiğim ruhumu, zihnimi dinlendirdiğim sözlük.
bir süre kafa iznindeydim. zor günler geçirdim ve hala geçirmeye devam ediyorum. döndüm geldim, olaylar olaylar...
konulara girmeyeceğim. bilmediğim, dahil olmadığım mevzular. zaten mahkeme deyyolaaa aman şahit mahit yazarlar.
yönetimin tutumu bu konularda hoşuma gitti belirtmek isterim. çizgileri durdukları yer olaylara en azından bizlere yansıyan kısmıyla duruşları pek yerinde. olayı çirkinleştirmeden tarafsız kalabilmeleri ve gereğini yerine getirmeleri takdire şayan. selamlar olsun...
arkadaşlar buraları bu kadar ciddiye almayın. evet yazıyoruz, kendimizi ifade ediyoruz, belli başlı arkadaşlıklar kuruyoruz ama bu kadar. yani fikir beyan etmeye korkar olduk. garip bir kesim var ki ağzımızdan çıkan her şeyi kendilerine vazife edip yalanlamaya, eleştirmeye, kendilerince ortaya çıkarmaya ya da dalga geçmeye and içmişler. abicim size ne ya? biz size bir şey dediysek özelinize gelip saldırdıysak sizin fikrinize tü kaka dediysek amenna ama yani ağzımızdan çıkan miniminnak bir söze bile başka biri tanımla cevap veriyor. niye abi niye? ben senin gibi düşünmek zorunda mıyım? senin gibi yaşamak zorunda mıyım? sen tanımını kendi fikrinle giremiyor musun da bana, ona, buna cevaben giriyorsun? biri bir tanım girmiş bakıyorsun başkası ona cevap vermiş. yahu sane ne adam içini dökmüş? bana çok komik geliyor bunlar. hayat burayla ibaret sanki. sürekli açık aramak sürekli anti fikir üretmek üzerine bir dünya kurmuşsunuz kendinize çok ilginç. neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz inanın anlamıyorum?
neyse genel itibariyle çizgisi çok düzgün insanlar var. bilgi edindiğim, güldüğüm, tecrübelerinden yararlandığım, beni alıp başka başka yerlere götüren yazarlar... bazen mesaj kutularını tıklıyorum zaten. keyifle takip ediyor keyifle okuyorum aman sabahlar olmasın. hepinize çok selam mucukluyorum efem.
seviyorum burayı. kendim çalıp kendim oynuyorum. açıkçası en başlarda akışta dolaşıp her türlü tanımı ve yazarı okumayı seviyordum ama son günlerde bu tutumumu değiştirdim yukarıda saydığım nedenlerden dolayı. neyse işte orta yolu bulacağız elbet. selamlar olsun herkese kısa bir aradan sonra yine ben geldim.
sevgiler, saygılar...
bir süre kafa iznindeydim. zor günler geçirdim ve hala geçirmeye devam ediyorum. döndüm geldim, olaylar olaylar...
konulara girmeyeceğim. bilmediğim, dahil olmadığım mevzular. zaten mahkeme deyyolaaa aman şahit mahit yazarlar.
yönetimin tutumu bu konularda hoşuma gitti belirtmek isterim. çizgileri durdukları yer olaylara en azından bizlere yansıyan kısmıyla duruşları pek yerinde. olayı çirkinleştirmeden tarafsız kalabilmeleri ve gereğini yerine getirmeleri takdire şayan. selamlar olsun...
arkadaşlar buraları bu kadar ciddiye almayın. evet yazıyoruz, kendimizi ifade ediyoruz, belli başlı arkadaşlıklar kuruyoruz ama bu kadar. yani fikir beyan etmeye korkar olduk. garip bir kesim var ki ağzımızdan çıkan her şeyi kendilerine vazife edip yalanlamaya, eleştirmeye, kendilerince ortaya çıkarmaya ya da dalga geçmeye and içmişler. abicim size ne ya? biz size bir şey dediysek özelinize gelip saldırdıysak sizin fikrinize tü kaka dediysek amenna ama yani ağzımızdan çıkan miniminnak bir söze bile başka biri tanımla cevap veriyor. niye abi niye? ben senin gibi düşünmek zorunda mıyım? senin gibi yaşamak zorunda mıyım? sen tanımını kendi fikrinle giremiyor musun da bana, ona, buna cevaben giriyorsun? biri bir tanım girmiş bakıyorsun başkası ona cevap vermiş. yahu sane ne adam içini dökmüş? bana çok komik geliyor bunlar. hayat burayla ibaret sanki. sürekli açık aramak sürekli anti fikir üretmek üzerine bir dünya kurmuşsunuz kendinize çok ilginç. neyi kanıtlamaya çalışıyorsunuz inanın anlamıyorum?
neyse genel itibariyle çizgisi çok düzgün insanlar var. bilgi edindiğim, güldüğüm, tecrübelerinden yararlandığım, beni alıp başka başka yerlere götüren yazarlar... bazen mesaj kutularını tıklıyorum zaten. keyifle takip ediyor keyifle okuyorum aman sabahlar olmasın. hepinize çok selam mucukluyorum efem.
seviyorum burayı. kendim çalıp kendim oynuyorum. açıkçası en başlarda akışta dolaşıp her türlü tanımı ve yazarı okumayı seviyordum ama son günlerde bu tutumumu değiştirdim yukarıda saydığım nedenlerden dolayı. neyse işte orta yolu bulacağız elbet. selamlar olsun herkese kısa bir aradan sonra yine ben geldim.
sevgiler, saygılar...
devamını gör...
ivan milinski'nin 1 milyon karma puan alması
ivan kardeş, 1 milyon puana ulaşınca ne yapacak? benjoyla hangi pazarlığı yapacak? bir hesaplayan adaun olarak elemanımız ayda neredeyse 10 bin yılda 100 bin tanım yapsa gelecek puanlar vs. derken 5 yılda o noktaya ulaşır. sonra ne olacak? bununla amacı nedir? nirvana'ya ulaşınca oradan dönüp bizlere ilginç olaylar falan mı anlatacak? ivan, gayen rotan nedir? neredeyse her hafta top on yapıyor ve diğer yazarları derin bir ümitsizliğe gark edıyorsun? bırak şu iktidar hırsını. güç yozlaştırır.
devamını gör...
paris ve londra'da beş parasız
‘ beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh,işte beş parasız kaldınız ve hala ayaktasınız’.
kitaptan alıntı ile başlamak istedim. aslında kitabın tüm özeti bu cümlede saklı. george orwell’ın belki de en esprili dille yazdığı romanı, aslında kendi yaşadıklarını anlattığı bir otobiyografi.
ingiliz bir yazarın paris’te yokluk halindeki yaşamı, para kazanmak için aşçı yamaklığı dahil işler yapması, sonrasında londra’daki bir arkadaşıyla irtibata geçip ,orada engelli bir gence öğretmenlik yapması için ülkeye dönüş yapması… dönüşünden sonra ise engelli gencin ailesiyle tatilde olması ve bir küsür ay sonra gelecek olmasıyla kelimenin tam anlamıyla beş parasız olarak ingiltere’de o fakirhane senin bu sokak benim diyerek dolaşmasını ve edindiği gözlemlediği insanları anlatmaktadır.
kitap ile ilgili şöyle bir husus var. kitabı ilk roman olarak okudum. kendi hikayesini anlattığını düşündüm elbet , çünkü fakirlik ancak yaşayan biri tarafından böyle güzel anlatılabilirdi. google’dan kitap ile ilgili yaptığım araştırmada ise bazıları kendi hayatını anlattığı bazıları ise roman olduğunu yazmıştı. aradığım cevabı yine kendi kitabı olan ‘wigan iskelesi yolu’ kitabında buldum. bu kitabın nasıl doğduğunu en ince ayrıntısına kadar anlatmış.
peki kitap nasıl doğdu?
işçi sınıfının koşulları ve fakirliğini bilen ama fiziksel olarak açlık çekmenin ne demek olduğunu bilmeyen orwell, saygıdeğer dünyasından çıkmaya karar vermiş. aşağının en aşağısı diye tabir edilen berduşlar,dilenciler,fahişeler,suçlular gibi toplum dışına itilmiş insanların arasına girmeye karar vermiş. ismini değiştirip , her şeyini satarak , hiçbir şeyi olmadan hayata baştan başlayabilirdi ama tabi ki eğitimli ve arkadaş çevresi olan biri için bu riskli bir karar olurdu. bu nedenle kapsamlı bir plan yapmış kendileri. uygun bir şekilde kılık değiştirerek, limehouse ,whitechapel gibi yerlere gidip ucuz pansiyonlarda kalacak ve biraz öncr bahsettiğim aşağının aşağısında insanlarla ahbaplık edecekti. bu süreç için sadece kılığını değil, şivesini de değiştirmesi ve onlardan biri olduğunu hissettirecek şekilde rol yapması gerekecekti. onları tanımak için aylarca,onlar gibi,onların yaşadığı koşullarda yaşayarak ‘sonunda aşağının en aşağısındakiler arasında olmanın, işçi sınıfından insanlarla bütünüyle eşit olmanın garipliği’…ni deneyimleyecekti.
bu kitaptaki anlatılanlar biraz değiştirilmiş olsa da tamamen yazarın başından geçenlerdir. kitabın son bölümlerinde berduşlar için kalınabilecek ucuz yerleri de anlattığı ve koşullarını incelediği bir bölüm de bulunmaktadır.
dili sade, esprili. yazarın her kitabını okurken sanki yanında arkadaşım duruyor ve bana anılarını anlatıyormuş gibi hissediyorum. başarılı ve tekrar okuyacağım kitaplarından biri.
kitaptan alıntı ile başlamak istedim. aslında kitabın tüm özeti bu cümlede saklı. george orwell’ın belki de en esprili dille yazdığı romanı, aslında kendi yaşadıklarını anlattığı bir otobiyografi.
ingiliz bir yazarın paris’te yokluk halindeki yaşamı, para kazanmak için aşçı yamaklığı dahil işler yapması, sonrasında londra’daki bir arkadaşıyla irtibata geçip ,orada engelli bir gence öğretmenlik yapması için ülkeye dönüş yapması… dönüşünden sonra ise engelli gencin ailesiyle tatilde olması ve bir küsür ay sonra gelecek olmasıyla kelimenin tam anlamıyla beş parasız olarak ingiltere’de o fakirhane senin bu sokak benim diyerek dolaşmasını ve edindiği gözlemlediği insanları anlatmaktadır.
kitap ile ilgili şöyle bir husus var. kitabı ilk roman olarak okudum. kendi hikayesini anlattığını düşündüm elbet , çünkü fakirlik ancak yaşayan biri tarafından böyle güzel anlatılabilirdi. google’dan kitap ile ilgili yaptığım araştırmada ise bazıları kendi hayatını anlattığı bazıları ise roman olduğunu yazmıştı. aradığım cevabı yine kendi kitabı olan ‘wigan iskelesi yolu’ kitabında buldum. bu kitabın nasıl doğduğunu en ince ayrıntısına kadar anlatmış.
peki kitap nasıl doğdu?
işçi sınıfının koşulları ve fakirliğini bilen ama fiziksel olarak açlık çekmenin ne demek olduğunu bilmeyen orwell, saygıdeğer dünyasından çıkmaya karar vermiş. aşağının en aşağısı diye tabir edilen berduşlar,dilenciler,fahişeler,suçlular gibi toplum dışına itilmiş insanların arasına girmeye karar vermiş. ismini değiştirip , her şeyini satarak , hiçbir şeyi olmadan hayata baştan başlayabilirdi ama tabi ki eğitimli ve arkadaş çevresi olan biri için bu riskli bir karar olurdu. bu nedenle kapsamlı bir plan yapmış kendileri. uygun bir şekilde kılık değiştirerek, limehouse ,whitechapel gibi yerlere gidip ucuz pansiyonlarda kalacak ve biraz öncr bahsettiğim aşağının aşağısında insanlarla ahbaplık edecekti. bu süreç için sadece kılığını değil, şivesini de değiştirmesi ve onlardan biri olduğunu hissettirecek şekilde rol yapması gerekecekti. onları tanımak için aylarca,onlar gibi,onların yaşadığı koşullarda yaşayarak ‘sonunda aşağının en aşağısındakiler arasında olmanın, işçi sınıfından insanlarla bütünüyle eşit olmanın garipliği’…ni deneyimleyecekti.
bu kitaptaki anlatılanlar biraz değiştirilmiş olsa da tamamen yazarın başından geçenlerdir. kitabın son bölümlerinde berduşlar için kalınabilecek ucuz yerleri de anlattığı ve koşullarını incelediği bir bölüm de bulunmaktadır.
dili sade, esprili. yazarın her kitabını okurken sanki yanında arkadaşım duruyor ve bana anılarını anlatıyormuş gibi hissediyorum. başarılı ve tekrar okuyacağım kitaplarından biri.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
görmezden gelenler, sessiz ve tepkisiz kalanlardan olmadığınız için teşekkürler. bu yayın için sözlük yönetimi ve @bengaripsengüzeldünyaumutlu 'ya minnettarım. bu ülkede aydın insanlar yakılarak katledildi. unutmak ne mümkün.. her yıl temmuz sıcağında yüreğimiz kor gibi yanar.. ruhları şad olsun. aziz hatıralarına sonsuz saygıyla..
devamını gör...
online 446 yazar ne yapıyor sorunsalı
biraz okuyorum,biraz yazıyorum.öyle gidiyor işte.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur.
bozuk saat- turgut uyar
devamını gör...
imrenilen sözlük yazarları
insanları gereksiz yere aşağılamayan, bencil olmayan ve güzel yazan yazarlara her zaman hayranım lakin ukalalık yapıp milletin kusurunu bulmaya çalışan yazarlara da ziyadesiyle kılım. sözlük huzurunu bozmaktan başka bir şey yapmıyorlar.
devamını gör...
hız ve sürat farkı
günlük hayatta sık sık birbirine karıştırılan iki fiziksel kavram arasındaki ayrım.
okumayı sevmeyenler için kestirmeden, çok kısa bir karşılaştırma:
sürat alınan yol ile, hız toplam yer değiştirme miktarı ile ilgilidir. bir de sürat skaler, hız vektöreldir. yani sürat için yönün bir önemi yokken, hız söz konusu olduğunda yön de önemlidir.
***
uzun karşılaştırma:
bir cisim, saatte 100 kilometrelik yol gidiyorsa, bu cismin sürati 100 km/saat olarak gösterilir. bu cisim 100 kilometrelik yolu gidip geri dönünce, yani 200 kilometrelik yol yapıp tekrar aynı noktaya gelince, cismin hız değeri 0 olur.
sürat = alınan yol / zaman
hız = toplam yer değiştirme / zaman
ilk durumda önemli olan, birim zamanda ne kadar yol aldığınızdır. ikinci durumda aldığınız yola bakılmaz, yaptığınız yer değiştirmeye bakılır. başladığı noktaya geri gelen cismin son yerinde bir değişiklik olmamıştır. bu nedenle de toplam yer değiştirmesi 0'dır. formülde bunu yerine yazdığınızda sonuç her zaman 0 olur.
***
ancak tabi ki toplam yer değiştirmeniz 0 değilse, hız ve sürat değerlerinizin birbirine eşit olduğu (bazen de olmadığı) durumlar çıkabilir karşınıza. mesela dümdüz bir yolda giderken bu iki kavramın anlık değerleri birbirine eşit olabilir.
hızın 0'a ve sürate eşit olmadığı duruma da şu örneği verebiliriz: istanbul'dan ankara'ya arabayla gelirken yaklaşık 450 kilometrelik bir yol aldığınızı düşünün. 1 saatte 100 km yol aldığınızı farz edelim. bu durumda süratiniz 450 / 4,5 = 100 km/saat olur.
bu 2 şehir arasındaki kuş uçuşu mesafe yaklaşık 350 km diyelim. bu durumda toplamda bu kadarlık bir yer değiştirme yapacaksınız demektir. yani bulunduğunuz ilk nokta ile son nokta arası 350 km olacaktır. bu durumda hızınız da 350 / 4,5 = 77,8 km/saat olur.
bu arada 4,5 nereden çıktı diyenler; 1 saatte 100 km gidiyorsanız, 450 km'yi 4,5 saatte gidersiniz. (bkz: doğru orantı)
son olarak, arabalarda bulunan göstergenin adı, her ne kadar günlük hayatta hız göstergesi şeklinde söylesek de, sürat göstergesidir.
okumayı sevmeyenler için kestirmeden, çok kısa bir karşılaştırma:
sürat alınan yol ile, hız toplam yer değiştirme miktarı ile ilgilidir. bir de sürat skaler, hız vektöreldir. yani sürat için yönün bir önemi yokken, hız söz konusu olduğunda yön de önemlidir.
***
uzun karşılaştırma:
bir cisim, saatte 100 kilometrelik yol gidiyorsa, bu cismin sürati 100 km/saat olarak gösterilir. bu cisim 100 kilometrelik yolu gidip geri dönünce, yani 200 kilometrelik yol yapıp tekrar aynı noktaya gelince, cismin hız değeri 0 olur.
sürat = alınan yol / zaman
hız = toplam yer değiştirme / zaman
ilk durumda önemli olan, birim zamanda ne kadar yol aldığınızdır. ikinci durumda aldığınız yola bakılmaz, yaptığınız yer değiştirmeye bakılır. başladığı noktaya geri gelen cismin son yerinde bir değişiklik olmamıştır. bu nedenle de toplam yer değiştirmesi 0'dır. formülde bunu yerine yazdığınızda sonuç her zaman 0 olur.
***
ancak tabi ki toplam yer değiştirmeniz 0 değilse, hız ve sürat değerlerinizin birbirine eşit olduğu (bazen de olmadığı) durumlar çıkabilir karşınıza. mesela dümdüz bir yolda giderken bu iki kavramın anlık değerleri birbirine eşit olabilir.
hızın 0'a ve sürate eşit olmadığı duruma da şu örneği verebiliriz: istanbul'dan ankara'ya arabayla gelirken yaklaşık 450 kilometrelik bir yol aldığınızı düşünün. 1 saatte 100 km yol aldığınızı farz edelim. bu durumda süratiniz 450 / 4,5 = 100 km/saat olur.
bu 2 şehir arasındaki kuş uçuşu mesafe yaklaşık 350 km diyelim. bu durumda toplamda bu kadarlık bir yer değiştirme yapacaksınız demektir. yani bulunduğunuz ilk nokta ile son nokta arası 350 km olacaktır. bu durumda hızınız da 350 / 4,5 = 77,8 km/saat olur.
bu arada 4,5 nereden çıktı diyenler; 1 saatte 100 km gidiyorsanız, 450 km'yi 4,5 saatte gidersiniz. (bkz: doğru orantı)
son olarak, arabalarda bulunan göstergenin adı, her ne kadar günlük hayatta hız göstergesi şeklinde söylesek de, sürat göstergesidir.
devamını gör...
leyla ile mecnun replikleri
erdal bakkal: sen de şu çocuğu doğuracaksan doğur artık nurten ya. biraz şey yapmıyorsun gibi geliyor, bilmiyorum.
nurten: hayırdır, ne oldu? acelen ne sabırsız bakkal.
erdal bakkal: ya kaç ay geçti doğmadı bir türlü çocuk ya. bir an evvel doğsun bu kadar da bekletilmez ki insan.
nurten: dört aylık çocuğun doğduğunu duydun mu hiç sen erdal?
erdal bakkal: bilmiyorum nurten ya ama biraz ağırdan alıyorsun, böyle biraz savsaklıyorsun gibi geliyor acele et biraz
nurten: hayırdır, ne oldu? acelen ne sabırsız bakkal.
erdal bakkal: ya kaç ay geçti doğmadı bir türlü çocuk ya. bir an evvel doğsun bu kadar da bekletilmez ki insan.
nurten: dört aylık çocuğun doğduğunu duydun mu hiç sen erdal?
erdal bakkal: bilmiyorum nurten ya ama biraz ağırdan alıyorsun, böyle biraz savsaklıyorsun gibi geliyor acele et biraz
devamını gör...
ama kafamız nasıl güzel radyo programı
mutsuzluk için dediğini
o gün nereye koymuştun ki
şimdi anlat bana bilmeden
geceyi, görmediğimiz geceyi.*
neden mutsuzuz hadi konuşalım sayın dinleyen… 23’te sözlük radyodayız bekleriz…
o gün nereye koymuştun ki
şimdi anlat bana bilmeden
geceyi, görmediğimiz geceyi.*
neden mutsuzuz hadi konuşalım sayın dinleyen… 23’te sözlük radyodayız bekleriz…
devamını gör...
alt yazılı film vs dublaj film
ben her zaman orijinal dilde izleyip eğer bilmediğim bir dil ise altyazı tercih eder iken, beraber film izleyeceğim insanın dublajlı halini tercih etmesi ile dumur olmaktayım. o da haklı belki alt yazı okumak istemiyor ama ben dublajlı filme konsantre olamıyorum. hata arıyorum sürekli
devamını gör...