kurulduğu ilk günlerde çıkmak bilmediğim bir platformdu ve harika zamanlar geçirip bilgileniyordum, şu an ise iş yoğunluğum arttığı için eskisi kadar aktif olamasam da mutlu ve nice yıllara sözlük.
devamını gör...

bana bu dünyada cennetin de yaşanabileceğini gösterdin. çok güzel zamanlarımız geçti seninle. sana yaptığım onca hataya karşın bir gün olsun ağzını açıp kötü tek bir söz bile söylemedin. nahifliğin en öldürücü silahındı. sensiz nasıl yaşanır, bilmiyorum. seni unutamadığımı her halimden anlıyorsundur eminim. dünyanın bütün zenginliklerini o küçücük yüreğinde sundun bana, şimdi iflas bayrağını çekmiş haldeyim. seni o kadar özlüyorum ki. seni özlemek bile az kalır tüm bu özlemlerin yanında. hayatta güzelliklerin de olabileceğini gözlerinde gördüm. en güzel duyguları sana harcadım, eser miktarındakini de kalbime ayırdım ki seni unutmamak için. söyledim sana, bir gün gelirsen seni bekliyor olacağım diye. seni hala bekliyorum.

son olarak da hayatındaki o kadınla mutlusundur umarım. seni üzdüğüm her an için kendimi lanetliyorum. iyi ki vardın.
devamını gör...

o kadar simülasyonun içinde denk geldiğimiz simülasyona bak diyeceğim başlıktır.
devamını gör...

kendine bunu hak görüp de hafifçe dövmeyi düşünenler; bir gece ansızın, döverken kullandıkları uzuvları eksilmiş olarak allah'larına hafif hafif, çok acı hissetmeden kavuşabilirler.
devamını gör...

thrash metal yaptığı iddia edilen fakat dibine kadar heavy metal yapan ve 1981 yılında amerika’da kurulan heavy metal grubudur. heavy metal diyorum bak thrash metal demiyorum çünkü metallica’yı metallica yapan heavy metaldir. gelelim bu şahane grubun geçmişine; 1983 yılında kill 'em all albümüyle seslerini duyurmuşlardır. grubun kurucuları davulcu lars ulrich ve vokalist/gitarist olan james hetfield bu albüme bayağı bi emek vermişlerdir. bu albümden sonra da master of puppets albümünü çıkarmışlardır, bu albümle de çok büyük bir hayran kitlesine sahip olmuşlardır.

metallica hakkında yazılacak çok şey var. zaman zaman gruptan ayrılanlar olmuş, yeni gelenler olmuş ama metallica hiçbir zaman müzik yapmaktan vazgeçmemiş aksine daha güçlü şekilde hayranlarının karşısına çıkmıştır. metal müzik kariyerleri boyunca eleştirenler de olmuş, onları arşa çıkaranlar da olmuş ama metallica metal müzik akımını başlatan gruplardan bir tanesi olduğu için kendilerini cidden çok seviyorum. pek sıkı metallica hayranı değilim lakin kült olmuş şarkılarını da severek dinlerim.

kendilerinin favori olan albümüm şüphesiz ki ride the lightning. bu albümü metal dünyasında en çok satan albümler arasına da girmiştir. içindeki şarkıların hepsi birer altın gibi adeta, çok değerli eserler. örneğin; fade to black şarkısına eriyip bitiyorum. gitar soloları olsun riffler olsun insanı çıldırtan cinsten. öyle güzel şarkı ki metalci olmayan adam bile çok rahat metalci olur zaten metalci olmayan insanlar da zaman zaman metallica dinleyebiliyorlar.

iron maiden ile kıyaslandığında bazen arada kalabiliyorum lakin şu da bir gerçek ki bazı metallica hayranları bile bu kıyaslamada iron maiden’i tercih ediyor. zevkler ve renkler tartışılmaz tabi. her neyse, yine de kendilerini sever sayar dinleriz. daha çok albüm yapmaları dileğiyle. *
devamını gör...

sağlam bir prodüksiyonla ve günümüz teknolojisiyle filme uyarlanmaması büyük ayıp. hollywood'un elinde şöyle bir materyal olsaydı şimdiye ince memed universe kurulmuştu, biz de 8. filmi izliyorduk.
devamını gör...

aşkın üç rengi
bölüm 2

prens ve prenses; maskeli yüzlerin, katrana bulanmış kalplerin, kem gözlerin, haset dolu sözlerin yarattığı karanlığı bile aydınlatacak ışığa ve umuda sahip aşklarını yaşıyorlardı. aşklarının yoğunluğu zamanın akışını yavaşlatıyordu. kalpleri bir araya geldiğinde bir zaman tutulması yaşanıyordu sanki. ayrılığı hatırlatacak hiçbir kelime akıllarının ucundan geçmiyordu. ilgilendikleri tek şey gözlerinden yansıyan, yüreklerindeki yangının görüntüsüydü. bu yangın sadece ve sadece kendilerini yakıyordu. el ele tutuştukları vakit bu yangın sönmek yerine daha da alev alıyordu. ayrıca yaşadıkları mutluluk hissi ve neşe her yere bulaşıyordu. canı yürekten gülüşüyor olmalarından mütevellit, duyan herkese hayat enerjisi aşılanıyordu. ülkeye küsen doğa bile bu iki aşık için uykusundan uyanıyordu. kuşlar onlar için şarkı söylüyor, çiçekler onlara selam vermek için boynunu eğiyordu. doğanın tüm sakinleri onlarla birlikte bir müzikaldelermiş gibi dans ediyordu. aşkın en parlak halini bulmuş olan bu iki sevenin aklından ahmed arif'in o güzel dizeleri geçiyordu. "körsem, senden gayrısına yoksam, bozuksam, can benim, düş benim, ellere nesi."

birbirlerine yüce bir aşkla bağlı olduklarından dolayı kimsenin ne dediğini umursamıyorlardı. önemsedikleri tek bir şey vardı: çipil çipil aşk dolu bakan gözlerinin, yüreklerinde bıraktığı o his. birbirine çok uzak iki krallığın varisleri olmaları nedeniyle her gün görüşemiyor olmalarına rağmen aşkları güneşin doğuşu ve batışıyla daha da büyüyordu. aslında bu uzaklıklar onları daha da yakınlaştırıyordu. sonuçta "mesafe uzaklıkta değil, mesafe fedakarlıkta"*

gökte dolunayın dünyayı sahte bir güneş gibi aydınlattığı yalancı bir gün kıyafeti giyen gecede, prenses balkondan dışarıyı seyrediyordu. aklında sevdiceğinin aşk dolu bakan gözleri, kalbinde mevsim sayısını üçe düşürecek bir yangın... onu çok özlüyordu, ömür borcunu yavaş yavaş tahsil ediyor olmasına rağmen prens gelemiyordu.
prens de aynı duyguları yaşıyordu. hasreti, tüm ülkenin görüşünü kısıtlayan ulu dağlar kadar büyüyorken artık yüreğine söz geçiremiyordu. zamanın ne kadar geç olduğuna aldırmadan, dolunayın aydınlattığı yollara kendini vuruyordu...

prenses yüreğinden: "şu an yanımda olmanı çok isterdim. ama değilsin. sen oradasın; ve orası ne kadar şanslı olduğunu bilmiyor."* diye geçiriyorken, yüreğinde hep zuhur eden o dileğinin aslında çoktan kabul olduğunu, kafasını gökten yere çevirdiği vakit prensi görünce anlıyordu. kendini o kadar mutlu hissediyordu ki, yüzünde yüzlerce çocuğun neşesine eş değer bir gülüş oluşuyordu. bu oluşan müstesna gülüş ile kanadı kırık kuşların bile uçabileceği söyleniyordu.

dolunayın sahte ışıklarını bile gölgede bırakabilecek bir ışıltıya sahip gözlerin sahibi prensesi gören prens başlıyor serenadına:
"ne alemdesin yaşama sevincim benim".*
prenses de başlıyor prensin yüreğini kelepçeleyecek güzel sözlerine: "her şey seni bekliyor, her şey gelmeni. içeri girmeni, senin elinin değmesini, gözünün dokunmasını, ve her şey tekrarlıyor; seni nice sevdiğimi..."*
prens gülümsüyor ve devam ediyor:
"dün de görüşemedik... iki yüzyıl görüşememişiz gibi geldi ve üç yüzyıllık göresim geldi seni."*
prenses: "benim aklım fikrim sende, senin gelişinde, seni ne zaman göreceğimde, seni nasıl göreceğimde, beni görür görmez ne diyeceğinde."*
prens duraksıyor çünkü kalbi krallıkta uyuyan herkesi uyandırmaya yetecek bir ses çıkarmak istercesine delicesine çarpmaya başlıyor, bu heyacanın etkisiyle söyleyeceklerini unutuyor. derin bir nefes alıyor ve yapmış olduğu serenadı şu sözlerle sonlandırıyor: "adresim oldun benim, biliyorsun değil mi, alınyazım oldun. korka korka çaldım kapını. ne yapayım sevdim seni. sensin artık ne varsa."*
prenses sevincinden yerinde duramıyordu. koşa koşa kendisine serenad yapmak için bunca yolu tepmiş olan aşığının yanına iniyordu ve birbirlerine öyle bir hasret ve tutku ile sarılıyorlardı ki, onlara uzaktan bakan biri yüzyıllar boyunca birbirlerini görememiş, geçen bu yılların etkisiyle dayanılmaz hale gelen özlemlerini azaltmak isteyen iki sevdalı görüyordu. büyük tutkularının kırmızısıyla sarf ettikleri sözler de "öyle bir aşığım, öyle bir aşığım ki ancak fuzuli şairin yüreği böyle aşkla çarpabilmiştir."* oluyordu.
tabii gece onlar için daha yeni başlıyordu. elleri sımsıkı kenetlenmiş bir şekilde bahçede yürüyüşe çıkıyorlardı. bu güzel seranad sonrası konuşmaktan, güzel güzel sözler söylemekten yorulduklarını sanmayın sakın. aksine bizim aşıkların en sevdiği şey birbirlerine güzel sözler söylemekti... kalplerinin atışı gecenin sessizliğini inletiyordu, boş olan bahçe bu iki aşığın yüreklerinin çarpma sesiyle doluyordu.
prens: "yaşlanıp öyle kolkola yürüyelim mi? ne güzel yaşlanırsın sen."*
prenses gülüyordu. gülümserken şu cevabı veriyor:
"ölmezsem, ki buna hiç niyetim yok, seninle çok güzel günler göreceğiz."*
prensin aklına bir gün önceki konuşmalarında yaşadıkları tartışma geliyordu. istemeden de olsa onu kırdığını düşünüyordu ve şu soruyu soruyordu: "son tartışmamızda seni kırmak istemememe rağmen sana karşı sesimi yükselttiğim için özür dilerim, bana çok kızdın mı?"
prenses:
-"ben sana kızsam, kendime küserim."* ama üzüldüm de açıkçası. söylediklerinden dolayı değil, özlemimden dolayı. sonra "çocuk gibi ağladım. o kadar hiç, o kadar boş, manasız. öyle haksız yere uzağım ki senden..."* oturdum, ağladım bende çok özlediğimden.
bu cevap sonrası prens daha da sıkı sarılıyor sevdiğine. tatlı bir yelin esmesiyle prenses ufak bir titreme yaşıyordu. bunu fark eden prens:
"üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim."* dedi.
prensesin ona tatlı tatlı baktığını görünce de cümlelerin arkası kesilmiyor ve yenilerini eklemeye devam ediyor:
"sevmek az gelirse korkma, sana ölürüm."*
prenses ne diyeceğini bilemiyordu. evet, biraz üşüyordu fakat prens öyle güzel sözler söylüyordu ki prensesin yüreğindeki yangını adeta körüklüyordu bu sözler ve bu sıcaklık onun tüm vücuduna yayılıyor olmasından dolayı artık hiç üşüme hissetmiyordu. sadece alev alev yanan yüreğini hissediyordu. onun da bu sıcaklığı hissetmesini istercesine daha da sıkı sarılıyordu prensine.
bu sıcaklığın etkisiyle prensesimiz başlıyordu konuşmaya:
"sana ne demeliyim bilmiyorum. güneşim desem güneş batıyor. hayatım desem, hayat kısa. gülüm desem, o da soluyor. sana 'canım' demeliyim. çünkü bu can seninle yanıyor."*
bizim prensimiz de çok romantik olduğu için aklında hep güzel sözler oluyordu. yıllarca bu aşk için biriktirdiği tüm güzel sözleri prensesinin gönül yollarına seriyordu.
prens: "sen oradan bir canım dersin. benim kalbim kaburgamın altına sığmaz burada."*
prenses yüreğinin rengini yansıtan yanaklarını gizlemek istercesine yüzünü çeviriyordu çünkü bu güzel sözler karşısında çok utanıyordu.

yürümeye devam ederlerken prenses saate bakıyor ve zamanın çok çabuk geçtiğini fark ediyordu. artık geri dönme vakti geldiği için içinde bir hüzün oluşmaya başlıyordu.
prense dönüp: "zaman sen olmayınca geçmiyor, sen olunca da yetmiyor."* dedi.
prens : üzülme sevgilim hem "seni görmek bir insan gözünün yapacağı en güzel iş"*. seni gördüğüm bu birkaç saat de bana yeter. ayrıca "şu kâinat denen nesnenin içinde en çok sevdiğim yürek, üstüne en çok titrediğim insan kalbi senin göğsündekidir."* diye cevap veriyordu.
prenses bu sözlerle mest oluyordu olmasına fakat bu sözler dönüş yolunda sessizliğe bürünmesine mani olamıyordu. o yol hiç bitmesin istiyordu. prensesin dalgın ve düşünceli olduğu gören prens ona bir sorun olup olmadığını sorduğu zaman prenses her şeyin yolunda olduğunu söyleyerek şöyle bir cevap veriyordu:
"ne var ki elimizde, yaşamaktan ve çocukça sevmekten başka"*. yaşam sevmeyince anlamsız aslında. ben "seviyorum seni. denizi uçakla ilk defa geçer gibi. istanbul'da yumuşacık kararırken ortalık, içimde kımıldanan bir şeyler gibi, seviyorum seni, 'yaşıyoruz çok şükür!' der gibi.* sensiz olmak gibi bir düşüncem yok artık. ama bazen korkmuyor da değilim. ya bu bir rüyaysa ve her şey bir anda kayıp giderse elimizden.
olumlu ve güzel sözler söylemesine rağmen prensesin üzgün bir ifadeye sahip olduğunu gören prens yüreğine bir hançer saplanmış gibi hisseder ve dilinde tuttuğu sözlere özgürlüklerini verircesine:
"lanet olsun, ne muazzam şey seni sevmek! sen benim aşkım, sen benim kızım, sen benim yoldaşım, sen benim küçük annemsin. canım, birtanem, seni sevmeden önce dünyayı sevmesini bile bilmiyormuş. bu şehir güzelse senin yüzünden, bu elma tatlıysa senin yüzünden, bu insan akıllıysa senin yüzünden."* korkma artık sende. hem keyfini çıkar bu güzel zamanların "yan yanayız ve şehir böyle mucize görmedi."* ayrıca "yaşamak ümitli bir iştir, sevgilim. yaşamak: seni sevmek gibi ciddi bir iştir."* der.
kulaktan kalbe hızlıca ulaşan bu sözler prensesin asılan yüzünün tekrardan gülümsemeye başlamasına sebep olmuştu. prens sonuna kadar haklıydı, sevince insan sevdiğine kaybetmekten korkmamalıydı. ne kadar çok korkarsa kaybetmekten sevdiğini, o kadar hızlı yaklaşırdı kaçınılmaz sona. sevmek ciddi bir duygudur ve o duygunun olduğu yerde ne korku olur ne gurur...

gecenin ortasında parlayan yıldızların yanına mutluluklar asan bu iki aşık onları uzaktan uzaktan gözleyen o kötü gözlerden habersiz özlemlerini gideriyordu. aşıklarımız bu durumu fark etmese bile bu, kötü niyetli gözlerin gizliden gizliye onları gölgeleri gibi izlediği gerçeğini değiştirmiyordu.

prensesine şatosuna kadar eşlik eden prensimizin artık geri dönme vakti geliyordu gelmesine fakat prenses onu hiç bırakmak istemiyordu. yeryüzünde sel oluşturacak bulutların içerisinde bekleyen yağmurlar gibi bekliyordu prensesin gözyaşları. hüzünlü bakışlarının arasından şu kelimeler bir bir döküldü ağzından:
"gitme. çünkü kaybolmuş gibi hissediyorum sen gidince. bilemiyorum ellerimi nereye koyacağımı. boğazım düğümleniyor, yutkunamıyorum. çünkü bir ağrı saplanıyor ciğerlerime, dayanamıyorum.
gitme. seninle güzelleşiyorum ben. kaybettiğim kimliğimi buluyorum kokunda... baharlar buluyorum, sebepler buluyorum, yarınlar buluyorum."*
prensin de gözleri doldu. sımsıkı sarıldı bir kez daha, öptü prensesi hiç bırakmak istemezcesine.
dudakları ayrılıyordu fakat bu sefer elleri bir türlü bırakamıyordu birbirini. sanki bir daha görüşemeyeceklermiş gibi hiç ayrılmak istemiyorlardı. ellerinden sonra gözleri daha da zor ayrıldı. sonuçta "ilk bakışta değil, son bakıştadır aşk. yani ayrılırken sana nasıl bakıyorsa, o kadar sevmiştir seni."* onlar da birbirlerini o kadar çok seviyorlardı. o kadar aşıklardı birbirlerine.

hem bu sadece saf değil aynı zamanda çocuksu bir aşktı çünkü ilk ve son aşklarıydı. bazen çocuklaşıyorlardı, bazen kıskanıyorlardı, bazen de küsüyorlardı ama bunların hepsi sevgilerinin içindeki küçük tatlı oyunlar gibi oluyordu. onlara ayrı bir tatlılık katıyordu. hem onlar sadece sevgili değildi. aynı zamanda da en yakın arkadaşlardı. bu yüzden belki de bu kadar bağlılardı. bakmayın onların çok iyi anlaştıklarına aslında ayrıldıkları çok konular vardı fakat onlar bunları dert etmiyordu. her farklı fikri aşk bahçelerine ektikleri yeni bir çiçek gibi görüyorlardı ve bu yüzden o bahçe bu kadar güzel bu kadar renkli ve bu kadar vazgeçilmezdi...

prenses şatoya gözleri yaşlı gidiyorken, prens evine doğru yol almaya başlıyordu. prens gözden kaybolana kadar arkasından tatlı bir tebessümle gizlice onu izliyordu prenses. içlerinden "ben bugün yine doludizgin, tasnifsiz ve çerçevesiz ağışım. ne mutlu bana."* diye düşünüyor, bir sonraki buluşmalarını heyecanla bekliyordu ikisi de.
her şey güllük gülistanlık peri masalı gibiyken o kaçınılmaz hazin olayların başladığı ana yaklaşıyorlardı...

edit: eveett merhabalar tekrardan. yazımızın ikinci bölümünün ilk kısmıyla karşınızdayız. bu aslında özel bir bölüm. dün sevgili şairlerimizden ahmed arif'in bugün de nazım hikmet'in ölüm yıldönümü. biz de hem onlara hem de şiirleri, sözleri yüreğimizi okşayan o çok sevdiğimiz şairlerimize özel bu bölümü yazdık. yeni bölümün bugün gelmesinin sebebi de buydu. onların o güzel sözlerini kullanarak bir bölüm hazırlayalım istedik ve umarım beğenmişsinizdir*.
şairlerimizi sevgi ve rahmetle anıyoruz. onlar olmasaydı edebiyat hep bir eksik kalırdı...
haftaya görüşmek üzeree.
devamını gör...

bu mesaj bana bile geldi dostlar ya. *
devamını gör...

çocukların anaokulunda yaptıkları "annemi seviyorum", "anneciğime özel sürpriz" vb. temalı kağıtlar, kartonlar, allı pullu özenle hazırlanmış mektuplar veya ebru çalışmaları.
devamını gör...

always,
sözlerimi geri alamam.
devamını gör...

meja sümer metinlerinde patates salata tanrısı olarak geçiyormuş. yani bir melekmiş ama bir patates salatasını yemeden melekliğine inanmamın imkanı yok. çünkü patates salatasını sadece melekler yapabilir.

not: mejanın benim tyler durdenım olmasını isterdim, o depresyon senin, bu anksiyete benimlere doğru dört nala koştuğum vakitler, bilimsel bilimsel konuşup beni deneyler yapmaya sevk edebilirdi. benim kavgam neden deneylerle olmasın.
devamını gör...

sene 2004’teydi sanırım izlediğimde. o karanlık dönemde video kasetçilerden böyle film kiralardık* . bu video kaset miydi cd miydi hatırlamıyorum. hatırladığım tek şry alışılagelenin aksine kutuda 2 kaset(veya cd) vardı. ee bu vesileyle filmin de süresini öğrenmiş olduk(254 dk sürüyormuş efendim).

bir iki gün önce nedense bu film aklıma gelmişken başlığını görmek, filmdeki gibi paranormal güçler varmış gibi hissettirdi*. çünkü pek adı geçen bir film değil ama hala etkisinde kaldığıma göre etkileyici bir filmdi.

filmin adında geçen rose red konağında geçiyor film. tek mekan filmi demem, bu film için haksızlık olur. çünkü yanlış hatırlamıyorsam *) ev kendi odalarını yaratıyordu. yani ev canlı efendim, sıkıldıkça eve yeni odalar ekleyip dekorunu değiştiriyor. bu eve gelen psişik güçleri olan kişilerden de kaynaklanabiliyor tabi. onların gücünden güç almış oluyor.


4 küsür saat sürdüğüne bakmayın; gerçekten sürükleyici. kitabını okumadım ama filmi bu kadar uzun tuttuklarına göre kitaba sadık kalmaları olası. filmdeki sahnelerde hayal gücü faktörü dikkate değer. basit bir korku filmi değil; yapaylık yol bir kere. tekrar izleyip yorumu güncellerim. hatırladıklarımla ancak bu kadar efendim. iyi seyirler.
devamını gör...

sevmeyen yoktur diye düşünüyorum.

sevmeyenler burada
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ayol ben bunlarla kavgaya bile gitmem geçtin sevişme falan töbest ya…

bazıları evlat olsalar bile sevilmezler açık ve net…
devamını gör...

hassas içerik!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

iki haftalık berbat bir tatilin sonunda* önümdeki yoğunluğa kısmen özlem duyuyor olsam da biraz da istemiyor gibiyim.
foto=cuk.
devamını gör...

(bkz: tüm yazarların profilinde kurucu yazması)

güzel ve yalnız ülkemizde iyi şeylerin de olabildiğinin işareti olan rejim değişikliği. yaşasın halklarin kardeşliği, yaşasın insanlık!
devamını gör...

arkadaş bu ne zulümdür. bazaları kaldır. bir sene boyunca pandemiden dolayı giyilmemiş kazakları yığ, bir sene boyunca giyilmeyecek yazlık kıyafetleri çıkar. iki tişört, iki şort ya da ne bileyim ne giyiyorsanız işte, minimum kıyafet olsun artık!
devamını gör...

asıl başlık şöyle olmalıydı : (bkz: peşinde koştuktan sonra yüz verince uzaklaşan erkek iticiliği) tam olarak istedikleri ne bilemiyorum gerçekten kadınları değil erkekleri anlamak zor, bazı adamlar dümdüz falan yaşamıyor kimse kusura bakmasın, bakınız şimdi yaşadığım olaya:
e kişisi benim liseden arkadaşımdı fakat muhabbetim yoktu, üniversiteye benim olduğum yeri yazdı gelince de sohbet muhabbet çok iyiydik flörtün bir alt modeliydik kısaca. ancak eski sevgilisi ve benim eski sevgilim birbirimizin arkadaşları olduğu için çevrenin yapacağı laflardan dolayı sevgili olma yoluna girmedik. ben sevgili yaptım. yapınca sessiz sedasız hayatımdan çıktı. bu e kişisi benim erkek arkadaşım varken storylerime de bakan biriydi yani. ben bu sevgilimden ayrıldım, yine baktığını görünce yazdım. konuşmaya başladık. normal konuşuyoruz ama bu süreçte çok eskiden konuştuğum biriyle daha konuşuyordum. bu e kişisi bununla konuşmamam gerektiğini falan söyledi ve bildiğiniz benimle tartışıyordu konuşmamam için. bense e kişisine yüz vermedim bir süre. hatta aramızda bir şey olmaması gerektiğini bile açıkça dile getirdim. bu süreçte gösterdiği ilginin alakanın haddi hesabı yok. sabahtan gecelere kadar sürekli yazmalar mı dersiniz, aramalar mı dersiniz... en sonunda karar verdim ki gerçekten ilgi gösteren ve bana kendimi değerli hissettiren e kişisiydi. diğeriyle konuşmayı kesip e kişisine yöneldim. bu sefer sevgili olma adımını da attık, milletin lafından bize ne, diyerekten. birkaç gün iyi ve daha sonrasında * gerçekten beklenen son geldi yani. ilgi alaka kesildi. neden yazmıyorsun dediğimde sürekli senle konuşamam olayına döndü. cevap olarak yahu ben de biliyorum sürekli benimle konuşamazsın zaten konuşamıyoruz dediğimde gevelemeye başlıyordu resmen. en sonunda da ayrılık bahanesi olarak e kişisi yalnızlığa alışmış ve efendime söyleyeyim ilişki ağır gelmiş, kendi problemlerini içine kendi hallediyormuş... işte tam olarak bu e kişisine denir bu başlık. neden karşılıklı değer veremiyoruz, neden karşılıklı yoğun sevgi besleyemiyoruz gösteremiyoruz, neden hep bir taraf daha çok sevmek zorunda?
devamını gör...

loser bir takıma ve loser bir başkana sahip olmak. evet bu fenerbahçe'de var galatasaray'da yok.

yıllardır yatırım yapıp hiç bir sonuç alamadığı halde kendini büyük görmek, evet buda yok çok şükür.

edit: mesut özil'de bu sezon sonuna bir galatasaray şampiyonluğu görecek, şimdiden uğurlar olsun.

not: rütbemiz farklı. 4 yıldız malum.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim