kuyucaklı yusuf
okuduğumda ağladığım ilk kitap olmuştu. sabahattin ali'ye ait, kesinlikle okunması gereken eser.
"hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi!
ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..."
"hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi!
ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..."
devamını gör...
z mobil kuşağı
tv izlerken denk geldiğim reklam.
devamını gör...
ahlat ağacı
-----------spoiler-----------------
ahlat ağacı, yalnız, ayrı bir yerde kendi başına duran, kara kuru şekilsiz bir ağaç. sinan ve babası idris ahlat ağacına benziyorlar. içinde yaşadıkları taşra toplumundan ayrı bir yerdeler. onunla uyum sağlayamıyorlar. kendilerini, o toplumun ortalamasından daha üstün, daha yetenekli, daha bilgili görüyorlar. ancak bu hor gördükleri toplum onları başarısız, işe yaramaz kişiler olarak görüyor. üstelik gerçekte de yapmak istediklerini başaramamış, hayal kırıklıkları içinde yaşayan kişiler.
idris köyde kurmak istediği örnek çiftliği, tüm o cahil köylülere hayvancılık nasıl yapılır gösterecek olan o çiftliği bir türlü kuramıyor. sinan, kitabını bir türlü bastıramıyor, kimseye bu konuda derdini anlatamıyor, ahlaksız bir şekilde bir yolunu bulup bastırsa dahi, kitabını kimse okumuyor. taşra gerçekliğinden sıyrılmak isteyen idealist ve romantik tiplerin, gerçeklik duvarına toslamasının örneklerini görüyoruz.
ceylan realizm ve idealizmi karşı karşıya getirip, romantik hayallerin, hayatın acımasız gerçekleri karşısında çaresizliğini mi vurgulamak istiyor? yaşamın sertliği ve acımasızlığı karşısında realistleşmiş, hayat okulundan mezun taşra toplumu karşısında bu gerçekliğe ayak uyduramayan, ahlat ağacı gibi ayrı bir yerde duran tipleri izliyoruz. bu realizmi aşmaya yönelik her çabaları realizmin duvarına çarpar. gerçekçi babanın tüm acı tecrübesi ile aksini iddia etmesine rağmen bahçede su olduğunu iddia edersin, kuyuyu kazdıkça kazarsın, onları cahillik ve bilmemezlik ile suçlarsın, savını bir takım bilimsel argümanlar ile desteklersin ancak haklı çıkan baban olur, bahçede su çıkmaz. kitabın çıktığında, yazdıklarının büyük bir olay olacağına, toplumda infial yaratacağına inanırsın. belki yazdıklarını kaldıramayıp seni mahkemeye vereceklerdir. ancak kitap çıktığında okuyan bir allahın kulu dahi olmaz.
bu realizm, idealizm çatışmasının sinan’ın annesi asuman ve hatice’de de cisimleştiğini görüyoruz. hatice’nin sinan’a olan meylini hissediyoruz. yanyanalarken söylediği şu sözler: “aslında arzu ettiklerimiz (sinan yani), çok yakınımızda, ancak bir o kadar da onlardan uzağız.” sonrasında ışıl ışıl caddelerden, yağmurda ıslanmaktan bahsetmesi, hatice’nin gerçekliğe boyun eğmiş bir romantik olduğunu gösteriyor. o yaşamak zorunda kaldığı kahredici taşra hayatının dışında gördüğü sinan ile o hayatın dışında olduğunu hayal ettiği şeyleri yaşamak istiyor. buna ulaştığında hayatının ne olabileceğini ise asumanda görüyoruz. asuman bu romantik hayallere bağlı benzer sebepler ile idris’i tercih etmiş ve ona kaçmıştır. ancak gerçeklik yine galip gelmiş ve kendisini bulduğu yer, mutsuz bir aile hayatı olmuştur. hatice’nin ise bu hayallerine rağmen zengin kocaya varması, gerçekliğin acımasız üstünlüğünü bir kez de kanıtlamaktadır.
bunlar göz önüne alındığında ceylan’ın hayata bakışının çok karamsar olduğu söylenebilir. gerçeklik acıdır, karanlıktır. orada yaşanan hayatlar berbat ve mutsuzdur. romantik idealler ise bu gerçekliği yıkmaya yetmez. kitabını bastıramazsın, kimse düşüncelerinle ilgilenmez. öğretmenlik sınavını kazanamaz, çevik kuvvet olmak zorunda kalırsın. bahçenden su çıkmaz. meralar hayal ettiğin gibi verimli değildir ve hayal ettiğin gibi koyunlarını beslemeye yeterli olmazlar, kışın saman almak zorunda kalırsın. kaldığın yer bakımsız, pis, soğuk ve rutubetlidir. çekilmez hayatının dışında olduğunu düşündüğün hayalindeki adam ile evlenemezsin. o seni görmez. zengin ve yaşlı kuyumcu ile evlenmek zorunda kalırsın. ıstediğin kişi ile evlendiğinde ise yine hayatın gerçekleri dönüp dolaşıp seni bulur. gerçek hayat yaşanamayacak kadar kötü, ruhsuz ve acımasızdır, romantik idealizm ise çözüm olmaktan uzaktır. bu durumda tek çözüm ya herkes gibi gerçeği kabullenmek ya da kendini bu gerçekliği kabul edemeyecek kadar önemsediğin durumda ise intihar etmek midir? sinan’ın kuyuda intihar ettiğini hayal etmesi, babasını, ahlat ağacının altında uyuyup kaldığını gördüğünde intihar ettiğini zannetmesi, böyle bir çıkış yolunu aklından geçirdiğini gösteriyor.
ancak ahlat ağacı metaforu ile özdeşleştirilen karakterlerin davranışlarına daha yakından baktığımızda başka bir nüans ile karşılaşıyoruz. aslında onların hiç de idealist olmadıklarını, sıradan gördükleri insanlardaki kusurlara pekala sahip olduklarını görüyoruz. sinan mesela, insan durumunun gerçekliğine inmek gibi bir derdi olduğunu söylemesine rağmen, yazma sebebinin bu olduğunu iddia etmesine rağmen, çevresindekiler ile gerçekten ilgilenen, onları anlamaya çalışan birisi değildir. kendisini seven kızı, hatice’yi fark etmez. parmağındaki nişan yüzüğünü fark etmez. ağlamasına anlam veremez. babası ile ilişkisi mesafelidir. onunla samimi bir diyaloğa girdiğini söyleyemeyiz. kardeşi ile ilgilendiğine hiç tanık olmayız. annesini sürekli yargılar. oluşturduğu peşin hükümler haricinde çevresindekilerden bir fikir edinme derdi yoktur. kitapçıda konuştuğu yazarı “stratejik” olarak takip eder. onunla konuşmaya başlamasının amacı kitabını bastırmaktır, aslında yazar da sinan için yayınevleri ile konuşabileceğini ima eder ancak amacını unutup yazarı eleştirmeye başlar. nezaketen sorduğu soruların cevabını dinlemez bile. kendi oluşturduğu yargıları üzerine boca etmek ile meşgüldür. atom bombası ile yok etmeyi tahayyül ettiği bir yerin yazdıklarına neden değer vereceğini düşünmez bile. kitabını bastırmak için evdeki değerli eşyaları satmayı mübah görür. hatta babasının ölümüne sevdiği av köpeğini dahi satar. babasının, köpeğini kaybettikten sonraki ruh halini ise şaşkınlıkla karşılaması, babasını dahi, kendi gibi bir ahlat ağacını dahi anlayamadığını gösterir. aslında bu yaptıkları ile kendi cehennemini kendisi yaratıyordur. bunun güzel bir örneğini satılan av köpeğinin yerine babasının aldığı çoban köpeğinin sinan’a davranışında görüyoruz. sattığı av köpeği, sinan’a yakınlık gösterdiğinde onu tekmeleyecekmiş gibi korkutuyor. babasının av köpeğinin yerine aldığı çoban köpeği ise bağlı olmasa sinan’ı parçalayacaktı.
babası için de benzer şeyler söylenebilir. oğlunun sınavı ile gerçekten ilgilenmemesi. ona sınava giderken yolda eşlik etmek bahanesi ile, asuman’ın komşundan ödünç alıp sinan’a verdiği para ile at yarışı oynamayı düşünmesi. hayalllerine ulaşmak, ya da hayatına bir anlam katmak için başvurduğu yolun at yarışı oynamak olması. bunu, karısı ve çocuklarının hayatını mahvetme pahasına yapması.
görülüyor ki idealist/romantik tipler gerçek anlamda böyle değiller. taşra gerçekliğini oluşturan cahiller olarak gördükleri kişilerin onlarda eleştirdikleri şeyleri kendileri de yapıyorlar. en önemlisi birbirlerini anlamıyorlar ancak aşağı gördükleri kişilerin kendilerini anlamamalarını kızgınlıkla karşılıyorlar.
ceylan, gerçekliğin aşılmasını hemen hemen imkansız gibi görse de, yine de elimizdeki tek çarenin mücadele olduğunu, ancak ikircikli ve içten pazarlıklı, bencil ve kendine yontan değil, tam anlamıyla idealist ve fedakar bir mücadele olduğunu söylüyor gibi.
bunu, filmin son bölümünde baba ile oğulun, yani iki ahlat ağacının birbirlerini anlamaya başlayıp, yaklaşmalarında görüyoruz. babası oğlu ile gerçekten ilgilenmeye başlayıp kitabını okuyor hatta bazı yerleri tekrar okuyor, oğlunun kitabı en iyi arkadaşı olmuş durumda. sinan da askerden dönüşünde, babasının kaldığı yere onu görmeye geliyor. babasının cüzdanında kendisi hakkında bir gazete küpürünü sakladığını gördüğünde, onunla gerçekten ilgilenen tek kişinin babası olduğunu fark ediyor. bu kez tereddütsüz ve içinden gelerek babasına yardım etmeye başlıyor. birbirlerini gerçekten dinleyerek ve anlayarak sohbet etmeye başlıyorlar. sinan bir ara babasının su bulmak umudu ile kazdığı kuyuda, kendini asarak intihar ettiğini hayal ediyor. bu kuyu acımasız gerçekliğin, hayallere galip gelmesini temsil ediyor filmde. taşra toplumunun gerçekliğini temsil eden dedenin söylediği gibi su çıkmıyor kuyudan. anca son sahnede sinan’ın büyük bir arzu ile kuyuyu kazmaya devam ettiğini görüyoruz. her şeye rağmen, tüm umutsuzluğa rağmen, mücadele devam ediyor. değişim umudu korunmuş oluyor.
hamiş: sinan’ın klasik ve reformist islamın temsilcileri olarak filmde zuhur eden imam ile köyü bir baştan başa kat ederken yaptığı uzun muhabbet var bir de. bu sahnenin uzunluğu ve dış çekim olarak, zor kareler ile kurgulanması ceylan’ın bu bölüme özel bir önem atfettiğini düşündürüyor. ancak burada sinema dilinin sınırları biraz fazla zorlanmış gibi. sinema burada yapılanı ve böyle bir anlatım tekniğini roman gibi kaldırmıyor sanki. uzun ve adeta bir metinden okurcusuna hazır diyaloglar, biraz yapmacık durmuş. bu iki imam karekteri, dinde reform, gerçekçi ve idealist din anlayışı gerilimi, inançsızlık problemi, teknolojinin din ve toplum üzerindeki etkisine de değinilecek bir ortam yaratmak için gökten zembille inmişler gibi.
-----------spoiler-----------------
ahlat ağacı, yalnız, ayrı bir yerde kendi başına duran, kara kuru şekilsiz bir ağaç. sinan ve babası idris ahlat ağacına benziyorlar. içinde yaşadıkları taşra toplumundan ayrı bir yerdeler. onunla uyum sağlayamıyorlar. kendilerini, o toplumun ortalamasından daha üstün, daha yetenekli, daha bilgili görüyorlar. ancak bu hor gördükleri toplum onları başarısız, işe yaramaz kişiler olarak görüyor. üstelik gerçekte de yapmak istediklerini başaramamış, hayal kırıklıkları içinde yaşayan kişiler.
idris köyde kurmak istediği örnek çiftliği, tüm o cahil köylülere hayvancılık nasıl yapılır gösterecek olan o çiftliği bir türlü kuramıyor. sinan, kitabını bir türlü bastıramıyor, kimseye bu konuda derdini anlatamıyor, ahlaksız bir şekilde bir yolunu bulup bastırsa dahi, kitabını kimse okumuyor. taşra gerçekliğinden sıyrılmak isteyen idealist ve romantik tiplerin, gerçeklik duvarına toslamasının örneklerini görüyoruz.
ceylan realizm ve idealizmi karşı karşıya getirip, romantik hayallerin, hayatın acımasız gerçekleri karşısında çaresizliğini mi vurgulamak istiyor? yaşamın sertliği ve acımasızlığı karşısında realistleşmiş, hayat okulundan mezun taşra toplumu karşısında bu gerçekliğe ayak uyduramayan, ahlat ağacı gibi ayrı bir yerde duran tipleri izliyoruz. bu realizmi aşmaya yönelik her çabaları realizmin duvarına çarpar. gerçekçi babanın tüm acı tecrübesi ile aksini iddia etmesine rağmen bahçede su olduğunu iddia edersin, kuyuyu kazdıkça kazarsın, onları cahillik ve bilmemezlik ile suçlarsın, savını bir takım bilimsel argümanlar ile desteklersin ancak haklı çıkan baban olur, bahçede su çıkmaz. kitabın çıktığında, yazdıklarının büyük bir olay olacağına, toplumda infial yaratacağına inanırsın. belki yazdıklarını kaldıramayıp seni mahkemeye vereceklerdir. ancak kitap çıktığında okuyan bir allahın kulu dahi olmaz.
bu realizm, idealizm çatışmasının sinan’ın annesi asuman ve hatice’de de cisimleştiğini görüyoruz. hatice’nin sinan’a olan meylini hissediyoruz. yanyanalarken söylediği şu sözler: “aslında arzu ettiklerimiz (sinan yani), çok yakınımızda, ancak bir o kadar da onlardan uzağız.” sonrasında ışıl ışıl caddelerden, yağmurda ıslanmaktan bahsetmesi, hatice’nin gerçekliğe boyun eğmiş bir romantik olduğunu gösteriyor. o yaşamak zorunda kaldığı kahredici taşra hayatının dışında gördüğü sinan ile o hayatın dışında olduğunu hayal ettiği şeyleri yaşamak istiyor. buna ulaştığında hayatının ne olabileceğini ise asumanda görüyoruz. asuman bu romantik hayallere bağlı benzer sebepler ile idris’i tercih etmiş ve ona kaçmıştır. ancak gerçeklik yine galip gelmiş ve kendisini bulduğu yer, mutsuz bir aile hayatı olmuştur. hatice’nin ise bu hayallerine rağmen zengin kocaya varması, gerçekliğin acımasız üstünlüğünü bir kez de kanıtlamaktadır.
bunlar göz önüne alındığında ceylan’ın hayata bakışının çok karamsar olduğu söylenebilir. gerçeklik acıdır, karanlıktır. orada yaşanan hayatlar berbat ve mutsuzdur. romantik idealler ise bu gerçekliği yıkmaya yetmez. kitabını bastıramazsın, kimse düşüncelerinle ilgilenmez. öğretmenlik sınavını kazanamaz, çevik kuvvet olmak zorunda kalırsın. bahçenden su çıkmaz. meralar hayal ettiğin gibi verimli değildir ve hayal ettiğin gibi koyunlarını beslemeye yeterli olmazlar, kışın saman almak zorunda kalırsın. kaldığın yer bakımsız, pis, soğuk ve rutubetlidir. çekilmez hayatının dışında olduğunu düşündüğün hayalindeki adam ile evlenemezsin. o seni görmez. zengin ve yaşlı kuyumcu ile evlenmek zorunda kalırsın. ıstediğin kişi ile evlendiğinde ise yine hayatın gerçekleri dönüp dolaşıp seni bulur. gerçek hayat yaşanamayacak kadar kötü, ruhsuz ve acımasızdır, romantik idealizm ise çözüm olmaktan uzaktır. bu durumda tek çözüm ya herkes gibi gerçeği kabullenmek ya da kendini bu gerçekliği kabul edemeyecek kadar önemsediğin durumda ise intihar etmek midir? sinan’ın kuyuda intihar ettiğini hayal etmesi, babasını, ahlat ağacının altında uyuyup kaldığını gördüğünde intihar ettiğini zannetmesi, böyle bir çıkış yolunu aklından geçirdiğini gösteriyor.
ancak ahlat ağacı metaforu ile özdeşleştirilen karakterlerin davranışlarına daha yakından baktığımızda başka bir nüans ile karşılaşıyoruz. aslında onların hiç de idealist olmadıklarını, sıradan gördükleri insanlardaki kusurlara pekala sahip olduklarını görüyoruz. sinan mesela, insan durumunun gerçekliğine inmek gibi bir derdi olduğunu söylemesine rağmen, yazma sebebinin bu olduğunu iddia etmesine rağmen, çevresindekiler ile gerçekten ilgilenen, onları anlamaya çalışan birisi değildir. kendisini seven kızı, hatice’yi fark etmez. parmağındaki nişan yüzüğünü fark etmez. ağlamasına anlam veremez. babası ile ilişkisi mesafelidir. onunla samimi bir diyaloğa girdiğini söyleyemeyiz. kardeşi ile ilgilendiğine hiç tanık olmayız. annesini sürekli yargılar. oluşturduğu peşin hükümler haricinde çevresindekilerden bir fikir edinme derdi yoktur. kitapçıda konuştuğu yazarı “stratejik” olarak takip eder. onunla konuşmaya başlamasının amacı kitabını bastırmaktır, aslında yazar da sinan için yayınevleri ile konuşabileceğini ima eder ancak amacını unutup yazarı eleştirmeye başlar. nezaketen sorduğu soruların cevabını dinlemez bile. kendi oluşturduğu yargıları üzerine boca etmek ile meşgüldür. atom bombası ile yok etmeyi tahayyül ettiği bir yerin yazdıklarına neden değer vereceğini düşünmez bile. kitabını bastırmak için evdeki değerli eşyaları satmayı mübah görür. hatta babasının ölümüne sevdiği av köpeğini dahi satar. babasının, köpeğini kaybettikten sonraki ruh halini ise şaşkınlıkla karşılaması, babasını dahi, kendi gibi bir ahlat ağacını dahi anlayamadığını gösterir. aslında bu yaptıkları ile kendi cehennemini kendisi yaratıyordur. bunun güzel bir örneğini satılan av köpeğinin yerine babasının aldığı çoban köpeğinin sinan’a davranışında görüyoruz. sattığı av köpeği, sinan’a yakınlık gösterdiğinde onu tekmeleyecekmiş gibi korkutuyor. babasının av köpeğinin yerine aldığı çoban köpeği ise bağlı olmasa sinan’ı parçalayacaktı.
babası için de benzer şeyler söylenebilir. oğlunun sınavı ile gerçekten ilgilenmemesi. ona sınava giderken yolda eşlik etmek bahanesi ile, asuman’ın komşundan ödünç alıp sinan’a verdiği para ile at yarışı oynamayı düşünmesi. hayalllerine ulaşmak, ya da hayatına bir anlam katmak için başvurduğu yolun at yarışı oynamak olması. bunu, karısı ve çocuklarının hayatını mahvetme pahasına yapması.
görülüyor ki idealist/romantik tipler gerçek anlamda böyle değiller. taşra gerçekliğini oluşturan cahiller olarak gördükleri kişilerin onlarda eleştirdikleri şeyleri kendileri de yapıyorlar. en önemlisi birbirlerini anlamıyorlar ancak aşağı gördükleri kişilerin kendilerini anlamamalarını kızgınlıkla karşılıyorlar.
ceylan, gerçekliğin aşılmasını hemen hemen imkansız gibi görse de, yine de elimizdeki tek çarenin mücadele olduğunu, ancak ikircikli ve içten pazarlıklı, bencil ve kendine yontan değil, tam anlamıyla idealist ve fedakar bir mücadele olduğunu söylüyor gibi.
bunu, filmin son bölümünde baba ile oğulun, yani iki ahlat ağacının birbirlerini anlamaya başlayıp, yaklaşmalarında görüyoruz. babası oğlu ile gerçekten ilgilenmeye başlayıp kitabını okuyor hatta bazı yerleri tekrar okuyor, oğlunun kitabı en iyi arkadaşı olmuş durumda. sinan da askerden dönüşünde, babasının kaldığı yere onu görmeye geliyor. babasının cüzdanında kendisi hakkında bir gazete küpürünü sakladığını gördüğünde, onunla gerçekten ilgilenen tek kişinin babası olduğunu fark ediyor. bu kez tereddütsüz ve içinden gelerek babasına yardım etmeye başlıyor. birbirlerini gerçekten dinleyerek ve anlayarak sohbet etmeye başlıyorlar. sinan bir ara babasının su bulmak umudu ile kazdığı kuyuda, kendini asarak intihar ettiğini hayal ediyor. bu kuyu acımasız gerçekliğin, hayallere galip gelmesini temsil ediyor filmde. taşra toplumunun gerçekliğini temsil eden dedenin söylediği gibi su çıkmıyor kuyudan. anca son sahnede sinan’ın büyük bir arzu ile kuyuyu kazmaya devam ettiğini görüyoruz. her şeye rağmen, tüm umutsuzluğa rağmen, mücadele devam ediyor. değişim umudu korunmuş oluyor.
hamiş: sinan’ın klasik ve reformist islamın temsilcileri olarak filmde zuhur eden imam ile köyü bir baştan başa kat ederken yaptığı uzun muhabbet var bir de. bu sahnenin uzunluğu ve dış çekim olarak, zor kareler ile kurgulanması ceylan’ın bu bölüme özel bir önem atfettiğini düşündürüyor. ancak burada sinema dilinin sınırları biraz fazla zorlanmış gibi. sinema burada yapılanı ve böyle bir anlatım tekniğini roman gibi kaldırmıyor sanki. uzun ve adeta bir metinden okurcusuna hazır diyaloglar, biraz yapmacık durmuş. bu iki imam karekteri, dinde reform, gerçekçi ve idealist din anlayışı gerilimi, inançsızlık problemi, teknolojinin din ve toplum üzerindeki etkisine de değinilecek bir ortam yaratmak için gökten zembille inmişler gibi.
-----------spoiler-----------------
devamını gör...
spontane radyo yayını
robnaja'nın dinleyicilerin sıkılmış olabileceğini düşünmesi firmin bilmemesinden daha büyük skandal.
firmin bilmemeyi bize bırakır mısın robcum pls. öpt. kib. by.
firmin bilmemeyi bize bırakır mısın robcum pls. öpt. kib. by.
devamını gör...
aziz nesin
türk halkının %60’ı aptaldır sözünün sahibi, halkı çok iyi analiz edebilen cesur kişilik.
devamını gör...
annelerin unutulmayan sözleri
(bkz: kalıplaşmış anne cümleleri)
devamını gör...
türkiye'de bilimin ilgi görmeme nedeni
tik tok'ta iq yoksunu çekilen videolar , yüzlerce sayfalık analizlerden ve makalelerden daha fazla ilgi görüyor.
çünkü okumayı sevmiyoruz.
bir görsele 5 sn bakınca sıkılıyoruz.
bütün gün elinde telefon , baş parmağıyla ekrandaki görüntüyü aşağı doğru kaydıran insanlardan bilime ilgi duymalarını da beklememeliyiz.
çünkü okumayı sevmiyoruz.
bir görsele 5 sn bakınca sıkılıyoruz.
bütün gün elinde telefon , baş parmağıyla ekrandaki görüntüyü aşağı doğru kaydıran insanlardan bilime ilgi duymalarını da beklememeliyiz.
devamını gör...
yüze kilo almak
devamını gör...
film izleyerek entelektüel olunur mu sorunsalı
akıllara ilber ortaylı hocamızın bir anısını aktardığı anekdotu getirmiştir.
“üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
bana ‘ne olmak istiyorsun?’ dedi.
‘entelektüel olmak istiyorum.’ dedim.
‘senden entelektüel olmaz!’ dedi.
şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla ‘dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersinizdeyim. okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?’ dedim.
tekrar ‘senden entelektüel olmaz!’ dedi.
çok kızmıştım!
‘doçentlik tezlerin konularını bile ben öneriyorum…’ dedim.
profesör gülümseyerek geriye yaslandı.
‘senden çok iyi bir araştırmacı olur; ama entelektüel olmaz! nedenine gelince; sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi ‘niçin olmaz?’ diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. yazarlık bir bilgi işidir. oysa entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. bir insanın entelektüel olması için en az üç kuşak ailesinin okuması gerekir…
okulun önüne bir baksana. hepsi son model araç dolu ve bunların çoğu hocalara ait. onlar her sene model yenilerler.
gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?
niçin bu şekilde yaşıyorlar?
çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.
entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez.
tıpkı paranın yetmediği gibi…”
“üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım.
bana ‘ne olmak istiyorsun?’ dedi.
‘entelektüel olmak istiyorum.’ dedim.
‘senden entelektüel olmaz!’ dedi.
şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla ‘dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersinizdeyim. okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?’ dedim.
tekrar ‘senden entelektüel olmaz!’ dedi.
çok kızmıştım!
‘doçentlik tezlerin konularını bile ben öneriyorum…’ dedim.
profesör gülümseyerek geriye yaslandı.
‘senden çok iyi bir araştırmacı olur; ama entelektüel olmaz! nedenine gelince; sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi ‘niçin olmaz?’ diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin. yazarlık bir bilgi işidir. oysa entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. bir insanın entelektüel olması için en az üç kuşak ailesinin okuması gerekir…
okulun önüne bir baksana. hepsi son model araç dolu ve bunların çoğu hocalara ait. onlar her sene model yenilerler.
gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı?
niçin bu şekilde yaşıyorlar?
çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar. gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez.
entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez.
tıpkı paranın yetmediği gibi…”
devamını gör...
yapılırken mantıklı görünen eylemler
ben buradan atlarım lan diye düşünmek.
e tabi sonra bacak alçıdayken aslında mantıksız olduğunu analiz etmek için yeterli vaktiniz oluyor.
e tabi sonra bacak alçıdayken aslında mantıksız olduğunu analiz etmek için yeterli vaktiniz oluyor.
devamını gör...
kaşkolnikov
bugün doğum günü olan yazar arkadaşım.
varlığını her daim hissettirip yazma isteğimi tetikleyen bir unsurdur benim için.
ya işte bu işler böyledir kaşkol, bugün ben de nickaltı övücüsü oldum.
çok yer gezmiş olmasından dolayı ben kendisine kaşkol çelebi diyorum, yeni yaşın kutlu olsun.
bu da pastan, afiyet olsun.
varlığını her daim hissettirip yazma isteğimi tetikleyen bir unsurdur benim için.
ya işte bu işler böyledir kaşkol, bugün ben de nickaltı övücüsü oldum.
çok yer gezmiş olmasından dolayı ben kendisine kaşkol çelebi diyorum, yeni yaşın kutlu olsun.
bu da pastan, afiyet olsun.
devamını gör...
tatlı hayat
türkan şoray katletse de, haluk bilginer ve asuman dabak’ın toparladığı, onlar sayesinde izlediğim diziydi. çolpan ilhan bile mükemmeldi türkan ablanın yanında.
devamını gör...
sevgiliyle yapılabilecek aktiviteler
yemek yapmak yaparken de birlikte şarap içmek. klişe değil bambaşka bir güzellik.
devamını gör...
normal sözlük yazarlık rütbeleri
10 dakikadır aralıksız gülüyorum bu rütbe meselesine. o kadar burjuvazi gömdüm sözlük gidip profilimin orta yerine kocaman bir şekilde burjuva yazdı ya.. hiç mi utanmadın sözlük?* o kadar çemkirdim sizsiniz burjuva diyerek ama güzel özellik, elinize sağlık ama rütbe sistemini biraz açmak lazım tamam ben buna iki hafta daha gülerim ama burjuva falan ayıp oluyor, kaç bin yıllık büyücüyüm ben.* kurbağa yaparım sizi öpecek prenses arar durursunuz.
edit: büyümü de yaptım gidiyorum.
"slip into bliss, you can rest in my hands
no more on this mortal coil shall you dance
you see a light
walk towards it then
you'll never see your ugly children again
or your awful wife, or your tiny house
or your measly food, or your tacky goblets
or your cracked crockery and dishes
my mockery is vicious"
edit: büyümü de yaptım gidiyorum.
"slip into bliss, you can rest in my hands
no more on this mortal coil shall you dance
you see a light
walk towards it then
you'll never see your ugly children again
or your awful wife, or your tiny house
or your measly food, or your tacky goblets
or your cracked crockery and dishes
my mockery is vicious"
devamını gör...
shutter island
oldukça etkileyici ve düşündürücü başyapıttır desem doğru telaffuz etmiş olurum bence. kesinlikle izleyin ve izlettiriniz.
filmin sonundaki o meşhur repliği de hatırlamakta fayda var:
"sence hangisi daha kötü olurdu ? canavar olarak yaşamak mı, iyi biri olarak ölmek mi?"
filmin sonundaki o meşhur repliği de hatırlamakta fayda var:
"sence hangisi daha kötü olurdu ? canavar olarak yaşamak mı, iyi biri olarak ölmek mi?"
devamını gör...
camfrog
--- alıntı ---
camfrog ağ üzerindeki kullanıcılarla iltişim kurulabilen bir video konferans yazılımıdır. sesli ve görüntülü iletişim kurulabilen programda, bünyesinde barındırdığı kanal ve chat odaları sayesinde 1000 kullanıcıya kadar konferans konuşması yapabilmeye veya kullanıcının kendi chat odası üzerinden iletişim kurabilmesine olanak sağlamaktadır.
--- alıntı --- buradan
camfrog ağ üzerindeki kullanıcılarla iltişim kurulabilen bir video konferans yazılımıdır. sesli ve görüntülü iletişim kurulabilen programda, bünyesinde barındırdığı kanal ve chat odaları sayesinde 1000 kullanıcıya kadar konferans konuşması yapabilmeye veya kullanıcının kendi chat odası üzerinden iletişim kurabilmesine olanak sağlamaktadır.
--- alıntı --- buradan
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
insanoğlu'nun keyif bahçesi, yaratıcının cennetinde olmaktansa, kendi cehennemimde olurum diye seçim yapıp dünyaya gönderileli binlerce yıl geçti. ama ilk günden beri hiç kimse alışamadı bu yaban hayata. eskiden severdi insan insanı. insanlık çok ilerlemişti. bilgi paylaşılır, dert dinlenir, hatır gönül bilinirdi, şimdi o da yok. geçen bir söz işittim radyoda: düşenin dostu olmaz derler, sanki ayakta kalanın dostu çok mu? diye soruyordu. cevaplayayım dost yok bulamazsın. eskide kalan bir kelam artık.
şimdi birbirinizden kaçıyorsunuz ya ister istemez, hiç gocunmayın. böyle olmasını siz istediniz. ağzınıza o acayip maskeleri takıp birbirinize yaklaşamıyor, bir de eski günleri özlüyorsunuz. o elinizden düşürmediğiniz cihazlarla tokalaşın, her biriniz için ayrıcalıkla hazırlanmış profillerinizde boşluğa dökün içinizi, kendi kendimizle konuşun, hem söyleyin hem dinleyin. belki beğenen üç beş kişi çıkar.
şimdi birbirinizden kaçıyorsunuz ya ister istemez, hiç gocunmayın. böyle olmasını siz istediniz. ağzınıza o acayip maskeleri takıp birbirinize yaklaşamıyor, bir de eski günleri özlüyorsunuz. o elinizden düşürmediğiniz cihazlarla tokalaşın, her biriniz için ayrıcalıkla hazırlanmış profillerinizde boşluğa dökün içinizi, kendi kendimizle konuşun, hem söyleyin hem dinleyin. belki beğenen üç beş kişi çıkar.
devamını gör...


