gerçekten enteresan yazarlardır;

böreğinde fıstık vardır, çöreğinde pastırma.
hafızı çılgın, vişnesi ise kuzguncuk'ta.
pavlov'un da köpeği yerine göbeği var.

bir de muhalefeti var ki o da gerektiğinde.
devamını gör...

ruhu boşluğa iten bir bitiş.

lise 1'de bir sınıf arkadaşım vardı. o zamanlar nöbetçilik olayı olurdu hala var mı bilmiyorum. neyse efem birbirimizi nöbet çizelgesi sayesinde tanıdık ve çok yakın arkadaş olduk. sınıfın çok sessiz, sakin bir beyefendisiydi kendisi.

nöbetçilikle başlayan serüven uzun muhabbetlere, çeşitli oyunlara, beraber ders çalışmalara dönüştü. birbirimize her şeyimizi anlatırdık. 2. sınıfa geçtiğimizde bir haber aldım. hemde o kadar ciddiyetsiz, lakayıt, sırıtarak aldığım bir haber. 'sevgilin ölmüş kız hahahah, annesi vurmuş başından.'

o an beynimden vurulmuşa döndüm. kimden bahsediyordu bu değişikler? ne demeye çalışıyorlardı? kim ölmüştü? kimi annesi beyninden vurmuştu? bu nasıl şakaydı? yanıma koşa koşa bir arkadaşım geldi o ara ağlaya ağlaya. 'banu, coşkun ölmüş' dedi. yerin ayağımın altından kaydığını hatırlıyorum. sonrası yok.

coşkun'un babası askerdi. annesi babasının beylik tabancasıyla önce yatakta uyuyan oğlunu sonra kendini vurmuş. nedenini hiç bilemedik. zaten bir problemlerinin olup olmadığını da bilmiyorduk. ara sıra annesiyle diyaloglarından bahsederdi. ama hiç dikkatimi çeken bir olay olmamıştı.

bu gidiş sorası günlerce kabus gördüm. 'coşkun' diye bağırarak uyandığım, sabahlara kadar uyuyamadığım gecelerim oldu. o iki pisliğin tavrı hep gözümün önündeydi.

hala düşündükçe çok üzülürüm. bu insanlar nasıl bu kadar kötü kalpli olabiliyor diye. gidene mi üzüleyim, kalanların pis, kokuşmuş kalbine mi?

aynı ikiliyi daha sonra müdür yardımcımızın vefat törenindede bu tarz bir tutumla anımsıyorum. hepimiz üzgün töreni beklerken onlar 'biz internet kafeye gidiyoruz kankalar siz burda ölü bekleyin puhahaha. ' diye uzaklaştı.

coşkun, benim ilk giden arkadaşım. o kadar yakın olup beni bırakan ilk arkadaşım. travmam. bu sene vefat eden sevgili veterinerim, abim de bir nevi arkadaşım sayılırdı. derdimi anlattığım, derdini dinlediğim. iki üç günde bir yanına uğrayıp, çayını kahvesini içtiğim. onun gidişi de çok hırpalamıştı beni.

ne denebilir ki? geriye sadece yaşanan güzel anılar ve özlem kalıyor.
hasretle... can arkadaşım ve güzel yürekli abim...
devamını gör...

neymiş bu diyerek merak uyandıran rozet.

kim veya neyle ilgili olduğu hakkında zerre fikrim yok ama sırf kıllık olsun diye alıyorum şimdi.

zenginlik böyle bir şey işte*.

edit: arkadaşlar yakışmış mı.
devamını gör...

yunan mitolojisinde ölüleri tartaros'a(ölüler diyarına) götüren kayıkçı. yalnız bu işi ücret mukabilinde yapar bu arkadaş. eğer ücreti alamazsa geçirmez. bu sebeple ölen kişinin ağzına akçe sıkıştırırmış yunanlılar antik devirde. zalim kharon diyolarmış adama zaten.
devamını gör...

aslında big four çok geniş bir tanım. konusunda en iyi olan x, y, z adet şey bir araya geldi mi, amerikalılar big x, big y, big z demeyi pek seviyorlar.

big four; thrash metalin dört büyük grubu olan metallica, megadeth, slayer ve anthrax için kullanılan bir tabirdir. şahsi fikrim olarak anthrax bu tanımın en zayıf halkasıdır. gönül onun yerine mesela exodus grubunu görmek isterdi ama ne bileyim benim dememle olmuyor.

kadro biraz eksikte olsa bulgaristan-sofya 22.06.2010 konserlerinde am i evil? şarkısını birlikte çalarak benim gibi garibanları sevindirmişlerdir:

devamını gör...

başta kemal sunal olmak üzere bir çok tanınmış oyuncunun rol aldığı 1999 yapımı sinema filmi.

yönetmenliğini sinan çetin yapmıştır. aynı zamanda gülin tokat ile beraber senaryoya da katkı sağlamıştır.
devamını gör...

arkadaşlar sözlük küfürsüz dendi, muhafazakar değil. ınsanlar özgürce her başlığı açıp, konuşamadıktan sonra özgürlük kelimesi askıda kalmış olur. ortada küfür, hakaret yoksa tamam. sözlüğü imam hatip lisesine çevirmenin anlamı yok.
devamını gör...

al buyur cevap:
devamını gör...

başka bir bireyin temel hak ve özgürlükleri ihlal edilmediği sürece, her birey saygıyı hak eder. sınırlarınıza saygı duyulması sizin hakkınızdır. tüm canlı varlıkların yaşam biçimlerine, dillerine, dinlerine, renklerine, düşüncelerine ve farklılıklarına saygı duymak zorundayız. sevgi kişisel saygı ise toplumsal bir şarttır.
devamını gör...

seneler süren bekleyişimin ardından nihayet izleme fırsatı bulduğum(hem de 2 kez) film. 3 eylül’de venedik film festivalinde ilk gösterimi yapılda. 15 eylül’de ise çoğu ülkede vizyona girdi. ne hikmetse aralarında ülkemizin de bulunduğu, büyük pazar payına sahip çin, amerika ve ingiltere gibi ülkelerde ise gösterim tarihi 22 ekim olarak belirlenmişti. hbo max için çıkış tarihi de 21 ekim idi. yani ilginç şekilde daha sinemada gösterilmeden, orjinalini stream platformlarında yayınladılar. değişik bir karar. yine de vardı bi bildikleri diyor ve filme geçiyorum.

2 saat 35 dakika uzunluğunda film. denis villeneuve yönetiyor ve görüntü yönetmenliğini de greig fraser yapıyor. bu arada müzikler de hans zimmer’dan çıkma. oyuncu kadrosu desen yıldızlar geçidi gibi. hal böyle iken kötü bir film tabiki de beklemiyorduk. ki on numara beş yıldız bir film olmuş. keşke sinema salonu yakın olsa da her gün gitsem izlemeye hazır vizyondayken diyorum. o derece güzel.
14 yaşından beri bir dune filmi çekme hayali olduğunu belirten denis villeneuve, yönetmenliğe de bir nevi bu yüzden karar verdiğini belirtiyor ve ekliyor; keşke frank herbert bu filmi görseydi ve romanına duyduğum eşsiz saygı ve sevgiyi bilseydi…

filmin görsellik kısmı tek kelime ile şahane. kısaca kullanılan kameradan da bahsedecek olursak, imax kamera kullanmış denis abimiz çekimlerde. peki nedir bu kamerayı değişik yapan? pek tabi ekran oranıdır efendim. teknik detaylara girmeden açıklayacak olursak, ekranın alt ve üst kısmında basıklık olmayacak şekilde bir görüntü sunuyor bize.

müziklerde hans zimmer var dedik ama orada da bir detaya değinelim. şöyle ki; kendisi dune için 3 ayrı albüm hazırlamıştır. birincisi “the dune sketchbook” adıyla 3 eylül’de çıkmıştır. ikinci ve “original motion picture soundtrack” adıyla bilinen albüm ise 15 eylül’de çıkmıştır. üçüncü ve son albüm ise 22 ekim’de çıktı. son albüm daha çok bir kitap okuma soundtrack’i olarak da görülebilir. zira “the art and soul of dune” kitabı ile beraber yayınlanmıştır.
bu soundtrack’lerden şahsi favorilerimi de belirteyim yeri gelmişken.
en çok beğendiğim iki parçadan birinin adı “song of the sisters”. bu parça bene gesserit’ler için bestelenmiş ve kadın vokallerden oluşan bir koro halinde seslendirilmiş kısımları çok çarpıcı. dinlerken o ihtişamı ve kadim yapıyı hissediyorsunuz ister istemez. bir diğeri de
“house atreides”. atreides hanedanlığını anlatan bu parçada beni kendine çeken şey ise muhteşem gayda performansı oldu. sene 10.191’de böylesi ezgiler olduğunu bilmek beni mutlu etti.

biraz da spoiler’lı anlatayım madem;


film chani’nin arrakis’te son 80 yılda yaşananları anlatması ile başlıyor. burada ilk kez bir harkonnen harvester’ı görüyoruz. görsel açıdan, canlı bir şeye yapışmış bir kene’yi andıran harvester’ın nasıl baharat hasat ettiğini ve arrakis’in yeri geldiğinde nasıl bir kabusa dönüştüğünü harika bir şekilde görüyoruz.
akıllara ister istemez kitaptaki şu dizeler geliyor;

burada ne çektiğimizi bilenler dualarınızda bizi de unutmayın.

sonrasında paul’ün, annesi ile yemek sekansını görüyoruz. bu sahnenin önemi ise ilk kez ses’i duyuyor olmamız. paul ikinci denemesinde başarıyor ve iç içe geçmiş birkaç sesi aynı anda duyuyoruz. yönetmen denis ses’in oluşturulmasındaki faktörlerden birinin de kendi bilinçaltı olduğunu belirtiyor. bence gayet iyi olmuş.

ardından “herald of change” sekansı geliyor. kitaplarda böyle bir sahne yoktu sanırım. neyse efendim bu sekansta dikkat çeken ilk şey “galach” dilini kağıt üzerinde görmemiz. bir diğer detay ise kostüm tasarımları ve arka planda bekleyen değişimlerinin ilk aşamalarında olan lonca yönbulucular olduğunu tahmin ettiğimiz kişiler. bu kişilerin kostüm tasarımı ilginç şekilde kozadan çıkmak üzere olan kelebeklere benziyor. ki bu, hayatlarının sonrasını sürekli başkalaşım geçirerek yaşayan yönbulucular için güzel bir gönderme olmuş.

bir sonraki sahnede duncan idaho’yu görüyoruz. paul’ün ısrarlarına rağmen arrakis’e yalnız gitmekte kararlı. yine paul ile aralarında çok yakın bir ilişki olduğunu anlıyoruz zira paul’ün babası ve annesiyle bile bu kadar samimi olmadığını geçmiş ve gelecek sahnelerde görmüyoruz. yalnız sekansın ilerleyen sahnelerinde iki ilginç detay beliriyor paul’ün görülerinde. birisi duncan’ın çöldeyken karşılaştığı siyah minik bir böcek. ki bu böcek tleilax işi olabilir ve hikayenin ileri kısımlarında axolotl tanklarında yeniden canlanan idaho’nun genlerinin nasıl ele geçirildiğini anlatıyor olabilir. tabiki bu çok ufak bir teori. diğer görüde ise çöle doğru yürüyen arkası dönük bir kişi. bu kişi ilk film için duncan olabilir evet ama eğer ki yönetmen 3 film çekmeyi kafaya koyduysa, bu sahnedeki kişinin paul olması da pek bir olasıdır. zira 2. kitap buna yakın bir son ile bitmekte.

hemen ardından leto’yu aile kabristanında görüyoruz. paul ile burada yaptığı konuşmada paul’ün büyükbabasının yaptığı boğa güreşinin sonuçlarını da az çok öğreniyoruz.

veee gurney halleck giriyor bir sonraki sekansta. ama öyle böyle değil. harbi harbi giriyor sahneye. paul ile ufak bir bıçak dövüşü yaptıktan sonra harkonnen’ler hakkında birkaç bilgi veriyor. ama akıllarda tek soru var; baliset sahneleri neden filmde yok??? gerçi baliset’in kendisini birkaç saniye de olsa görüyoruz ileri sahnelerde ama keşke çalsaymış diyoruz. haa unutmadan yine bu sekansta ilke kez holtzman kalkanı nasıl işler görüyoruz. bence efekt olarak baya iyi olmuş. sevdim.

geidi prime… harkonnen’lerin ana gezegeni ise bir sonraki sekansın konusu. glossu rabban’ın gemisini görüyoruz ilk olarak baron harkonnen’in kalesine girerken. rabban sinirli. sekansın diğer iki önemli unsuru ise piter ve baron harkonnen. piter’ı ilk çekimde mentat hesaplaması yaparken görüyoruz. zira gözlerinin sadece akı görünüyor. baron ise uykusundan yeni uyanmış gibi cıbıl oturuyor sisler içinde. baron harkonnen’ı ilk kez yakından görme fırsatı bu sahnede evet. öylesine etkileyici ve korkutucu bir ses tonu işe konuşuyor ki tüyler diken diken…”the emperor is a jealous man, dangerous jealous man..”

ardından o muhteşem “song of the sisters” soundtrack’inin ilk bölümü eşliğinde bene gesseritler ve rahibe ana helen mohiam büklüm gemisi ile yapılmış bir yolculuğun ardından arrakis’e iniyor ve en ikonik sahnelerden biri olan gomcebbar(gom-jabbar) sahnesini izliyoruz. oğlunun bu sınavdan canlı çıkıp çıkamayacağını bilmeyen jessica’yı “litany against fear” okurken buluyoruz. bu sahnede kendisine söz geçirmede pek bir zorlanıyor zavallıcık.
bu sekansın çoğu kütüphane gibi bir odada geçiyor. odanın ortalarında o müthiş giysisi ve siyah taşlı peçesi ile helen mohiam oturur halde karşılıyor paul ve jessica’yı. ardından birkaç beylik laf ederek jessica’yı kapı dışarı ediyor ve paul’ün üzerinde ses kullanıyor. yönetmen burada ilginç bir teknik kullanmış. zira paul’ün bulunduğu konum odanın orta yerine uzak. ses kullanımından sonra ekran kenarlardan kararmaya başlıyor. ardından bir nevi bilinç kararması yaşayan paul kendini odanın ortasında ve yere çökerken buluyor.
itiraf edeyim çok çok güzel kurgulanmış bir sahneydi.
derken o heybetli duruşu ile helen mohiam paul’e üstünlük kurduğu bir pozisyonda, elini kutuya koymasını emrediyor. ardından da o meşhur gomcabbar sahneye giriyor. paul acıdan kıvranırken zevk alır gibi bir halde duran rahibe ana, paul’ün acıyla beraber kazandığı bilinçle nasıl birdenbire daha gözü kara ve tehlikeli birine dönüştüğünü görünce eski kibrinden eser kalmıyor. aniden odadaki en güçlü ikinci kişi konumuna düşen rahibe ana’nın durumu gözlerinden anlaşılıyor. zira korkuyu görüyoruz az da olsa o gözlerde.

bir diğer ilginç benzerlik ise atreides sancak gemilerinde gözümüze çarpıyor. zira hepsi şekil olarak boğalara benziyorlar ki bu benzerlik aşırı güzel olmuş.

ve arrakis’e yolculuk başlıyor. bu sekansta kullanılmış her kostüm efsanevi. özellikle lady jessica’nın kostümüne aşık oldumm.
derken gemiler iniş yapıyor ve dune’un o müthiş aurası bizleri kuşatıyor daha ilk saniyeden. bu sahnelerde atreides muhafızlarının giydikleri siperliklerin de şahin kafasına benzediğini görüyoruz.

lisan al-gaib… arrakis hacıları, daha görür görmez paul’e bu şekilde sesleniyorlar bir ağızdan.

ah o topterler ve o müthiş kanatları… tam bir yusufçuk böceği diyor insan içinden. gerçek hayatta da olsa denilen teknolojilerdendir bana göre. bu sırada arrakeen şehrini ve kalkan duvarını görüyoruz. yapılar tam olarak eski mısırdan kalma heybetli yapılara benziyor. hele ki ana kale.

derken duncan geliyor. fremenlerle kaynaşmak ve olası bir ittifak için bir süredir çölde olan duncan, fremenleri tasvir ederken “they fight like demons” diyor. bu repliği fragmanlarda kendisi için “lets fight like demons” olarak duymuştuk. filmde bu şekilde gösterilmesine sevindim zira duncan o cümleyi kendi için kullanacak bir karakter değildi. neyse efendim kendisi beraberinde stilgar’ı da getirmiş dük ile görüştürmek için. stilgar kapıda öylesine belirince aklıma o replik geldi. “işte o an mükremin kapıda belirdi. bir insan ancak bu kadar kapıda belirebilirdi”

javier bardem bu rol için harika bir seçim olmuş. uzattığı sakalı ve daha koyu duran teni ile tam bir çöl insanı. ayrıca mavi gözleri de ayrı bir karizma.

bu sırada lady jessica shadout mapes’i tanıyor. bu sahne aşırı etkileyiciydi. mapes’in gizli bir silah taşıdığını söyleyen jessica’yı çakobsa dilini kullanırken görüyoruz. mapes ise alametler bu kadar açıkken daha fazla dayanamıyor ve basıyor çığlığı. bu sahne sinemada izlerken gerçekten aşırı etkileyiciydi. tüylerim diken diken oldu o çığlık esnasında.

derken liet keynes’ı görüyoruz. bilindiği üzere kitapta erkek olan bu karakter filmde kadın bir oyuncu tarafından canlandırıldı. bence harika bir seçim olmuş. konuşması ve duruşu ile beni etkilemeyi başardı. tebrikler diyorum kendisine.

ve çöle gidiyor ekip. baharat hasadını takip amaçlı, topterlerle yola çıkıyorlar. filmin başlarında pilot olma hayali olan leto’nun efsane şekilde topter kullandığına şahit oluyoruz. bu sahneler başlı başına bir sanat eseri. çölün büyüklüğünü ve etkileyiciliğini iliklerimize kadar hissediyoruz. derken hasat alanına varan ekip ilk kez bir solucan görüyor. şans bu ya, taşıyıcı arıza yapıyor ve leto topteri indirerek mürettebatın tahliyesine yardımcı oluyor. bu sahnenin önemi ise paul’ün ilk defa bu kadar yoğun biçimde baharata maruz kalmasıdır. sonuç olarak da derin bir trans-görü haline geçiyor ve olduğu yere yıkılıp kalıyor. sağolsun gurney yetişiyor yardıma ve son anda kurtarıyor. yine ilginç bir detay; paul burada şu şekilde konuşuyor; “i recognize your footsteps old man”. bunu gurney için de söylemiş olabir, solucan şeyh hulud için de. zira şeyh hulud da çoğu zaman “yaşlı adam” olarak anılıyor. solucan hasat toplayıcıyı yutarken liet kynes şu dizeleri mırıldanıyor; “bless the maker and his water. bless the coming and going of him. may his passage cleanse the world. may he keep the world for his people.”

ardından geidi prime’a dönüyoruz. burada rahibe ana helen mohiam imparator’dan aldığı emirleri iletiyor baron’a. yalnız o sahnenin hemen öncesinde yemek yiyen örümceğimsi bir varlık göze çarpıyor. bu varlık nedir tam çözemedim ama insan olması muhtemel zira ses’ten etkileniyor.
neyse efendim, leto’nun ölüm kalımının rahibeliğin umrunda bile olmadığını görüyoruz. onlar sadece paul ve jessica için sürgün talep ediyor. baron da hile hurda ile onlara zarar vermeyeceğini dile getiriyor ve o meşhur sözler ağzından dökülüyor akabinde; “but arrakis is arrakis, and desert takes the weak. my desert, my arrakis, my dune!”


derken paul’ü odasında görüyoruz. bir diğer film kaset izlerken daha sonra kendine verilecek o simi taşıyan bir çöl faresi(muad’dib) görüyor. nasıl da minnoş bi hayvan:3 demeye kalmıyor ki odaya bir hunter seeker giriyor. canımı sıkan tek şey ise odaya girerken güzelim duvar resiminde açtığı o deliktir. aşırı sinir oldum. halbuki ne güzeldi o.

olaylar gelişiyor falan derken konu dük leto’nun esir düşmesi, paul ve jessica’nın çöle götürülmesi, duncan’ın ise topter ile tek başına koca sardaukar taburuna kafa tutmasına geliyor.

bu sahnelerde ise holtzman kalkanlarını yine aktifken görüyoruz. görsel açıdan yine harika olmuş. bombalı saldırıların kalkanlardan sekmesi, düşen bombaların ise kalkan ike temas ettikten sonra yavaşlayarak patlamasını görmek güzeldi.

çöle götürülen paul ve jessica’yı da topterin içindeyken görüyoruz. bu sahnede göze çarpan bir detay; topter’in içinde suk okulu’nun ibaresi kazılı. buradan anlıyoruz ki ihanet eden doktor yueh aynı zamanda jessica ve paul’ün kaçışı için gerekli ortamı sağlamış. ileri sahnelerde önce paul’den sonra da jessica’dan ses’i duyuyoruz. ama yok böyle bir ses dizaynı… jessica ses kullanırken benim bile o ne söylerse yapasım geldi bir an. o derece etkileyici. umarım daha çok duyarız.

bu esnada dük leto sandalyede cıbıl şekilde uzanırken ağzında doktor yueh’nin yerleştirdiği diş bulunmakta. karşı sandalyede ise baron harkonnen hunharca yemek yiyor. daha sonra süspansörlerle süzülerek leto’nun yanına geliyor. tabi leto dişi kırınca baron’un yüzünde ilk kez korkunun izlerini görüyoruz. piter sizlere ömür, baron ise örümcek gibi duvara tırmanıp saklanarak bir şekilde hayatta kalıyor maalesef.

jessica ve paul çölde bir başlarına damıtıcı çadırda mahsur bekliyorlar yardım için. bu esnada paul daha çok görü ile artık kafayı yeme noktasında. jessica ise dük’ünün ölüm haberi ile bitap halde. neyse ki duncan yardıma geliyor ve ikiliyi, liet kynes ile birlikte eski bir imparatorluk tesisine götürüyor. burada artık paul’ün yavaş yavaş başka birine dönüşümü başlıyor. aynı zamanda fremen yaşantısına dair birkaç minik ve hoş detaylar görüyoruz. sardaukar baskını ile fremenlerin ne kadar kolay şekilde kamufle olabildiklerini anlıyoruz. gerçekten de they fight like demons… derken yine duncan ve yine o minik siyah böcek. bu kez böcek duncan’ın parmaklarında geziniyor. ve duncan, sardaukarlarla yaptığı asil dövüşten sonra hayatını kaybediyor ama beraberinde düzinelerce sardaukar’ı da götürüyor. derken kynes da aynı kaderi paylaşıyor ve suyu çöle dökülüyor. o ise beraberinde birkaç sardaukar ile birlikte şeyh hulud’a yem oluyor. onurlu bir ölüm.

olay yerinden kaçan paul ve jessica, topterle beraber bir coriolis fırtınasına balıklama atlıyor. metali bile parçalayacak güçte bu fırtınada hayatta kalmaya çalışan paul şu sözleri duyuyor görüsünde; hayatın gizemi çözülecek bir sır değil, tecrübe edilecek bir gerçekliktir.” ardından direksiyonu serbest bırakıp topteri rüzgarın kollarına bırakıyor ve sonunda sert de olsa iniş yapıyorlar. inişten kısa süre sonra bir kum davuluna basan paul, solucanın dikkatini çekiyor ve o müthiş sahne başlıyor; paul vs şeyh hulud… solucan o kadar devasa ve korkutucu ki, titrememek elde değil.

derken başka bir gümleyici duyuluyor ve solucan rotayı değiştiriyor. paul ve jessica ise bu kez fremenlerin kucağına düşüyor. stilgar ve ekibi.
stilgar ise jessica’yı gözüne kestirmiş. illa öldürecek. stilgar jessica ile dövüşürken paul ise birkaç fremen’i alt ediyor ve jessica stilgar’ı rehin alıyor.

stilgar az çok kehanetten haberdar olduğu için jessica’ya “seyyidina” olarak sesleniyor ve barış istiyor. bu esnada ise filmin başından beri gelmesi beklenen chani nihayet görünüyor. paul ile karşılaşmaları ise güzeldi. sonunda bee, dedirtti. paul’ün çocuk gibi laflarını yutması falan güzeldi.

sonlara doğru gelirken jamis yine jamis’liğini yapıyor ve paul’ün sınanmadan siyeç’e kabul edilmemesi gerektiğini söylüyor. ardından son sekans olan dövüş başlıyor ve paul yine görülere gark oluyor. bu görülerde ilginç bir ses duyuyor; “kwisatz haderach’ın doğması için paul atreides ölmeli. ölümün bir diğer yolu ise öldürmektir.” pek tabii paul chani’den aldığı billurbıçak ile jamis’i öldürüyor ve muad’dib’in macerası başlıyor.
“my roads leads to the desert” diyor ve film bitiyor. baştan sona bir sanat eseri niteliğinde olan bu film benim için hiç unutulmayacaklar arasına girdi bile.
teşekkürler villeneuve, teşekkürler zimmer, teşekkürler fraser… teşekkürler frank herbert…
devamını gör...

yıllar önce başka bir sözlükte sırf mutlu olsun diye birinin doğum gününü kutlamıştım. uzun bir arkadaşlığımızın olacağını nereden bilebilirdim?

aylarca sabahladık. sonra baktım ben bu kızdan hoşlanıyorum, yüz yüze görüşmek istedim. kabul etmedi. böyle, tarifi imkansız bir andı. bok gibi hissettiğim, aciz bir an. belki nedeni farklıydı. ama ben öyle hissetmiştim ve gerçekten çok güçlüydü. fazla sürmedi konuşmamız. sonra da koptuk.

yıllar sonra, rastladık birbirimize. baktım hala içim yanıyor, tutmadım kendimi. dolu dizgin... mutlu olacağını düşündüğüm, içimden gelen her şeyi yaptım. yine olmadı. sonra bir kaç kişi geldi geçti. gerçekten kötü şeyler de deneyimledim. ama bu kadar üzmedi beni. yani olmaması değil de, gerçekten anlaşıldığımı düşündüğüm kişinin beni anlamamış olması baya canımı sıkmıştı.

şimdi mi? şimdi ben muzun gücüne inanıyorum. altın oranda bal süt ve muz karışımı bana her şeyi yaptırabilir.
devamını gör...

kadehi dolu şarabı ters tutup şarampole karşı patinaj çekerek acı içinde ağlayarak otsbir
devamını gör...

yunan mitolojisi'nde geçen, yarı insan yarı keçi olarak tasvir edilen, satirlerin ve çobanların tanrısıdır.
kaynaklarda, ürkütücü görüntüsüne rağmen kırlarda dolaşıp flüt çalan sevimli bir yaratık olarak anlatılır.

pan'ın labirenti filminden pan karakteri:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

karadereli panda'nın da tahmin ettiği gibi; pan flüt, frigya mitolojisi'nde pan'ın icat ettiği ve elinden hiç düşürmediği alet olarak geçer.
efsaneye göre pan, syrinx isimli güzel bir periye aşık olur ama peri, pan'dan kaçarak kendini su kamışına çevirir. bundan dolayı pan, güzel periye duyduğu aşk nedeniyle bu kamışlardan biraz keser ve pan flütü yapar.

detaylı bilgi için:
kaynak 1 kaynak 2
devamını gör...

-ya bu gece gel ya da bu gece gel, ya bu gece gel ya da delirecem!

sonunda gelir ecel diyormuş fark edince aydınlanmıştım.*
(bkz: yaşar) (bkz: birtanem)

edit: sertab erener- kumsalda’yı unutmuşum.*
-bir adam var tombik.*
devamını gör...

niçin yalanırken aniden durup şaşkın bir şekilde uzaklara dalıyorsun? o sırada ne düşünüyorsun?
devamını gör...

i)
aynadaki ben değildim. bu yüz bana ait değildi. hayır, canım insan kendini tanımaz mı hiç? ben değildim işte. ben olsam bir parça gülümseme olurdu gözlerde yakalayabildiğim. ya da hüzün. bu kadının duyguları yoktu. sanki biometrik fotoğraf çekilirken hazır olmadığı bir anda patlayan flaşa şaşırmış bir büyüme var gözlerinde, o kadar. gerçi şaşkınlık da bir duygudur ya bu, o da değildi. düpedüz ruhsuz bir insan işte.
...
beni mi anlatmamı istiyorsunuz? aynaya bakmadığım zamanlarda gördüğüm kişiyi? hımm, bakalım ben nasıl görünüyordum?öncelikle sahte şeyleri pek sevmiyorum. şaşalı davranışlar, yüksek sesle konuşmak falan pek tarzım değil. çünkü bilirim ki kendini dinletmek için sesini yükseltenler genelde dinlenmediklerinin farkındadırlar.
dikkat çekme çabam da pek yok. pek yok diyorum işte, herkes kadar benim de birilerinin ilgilisini çekmek istediğim zamanlar olmuyor değil. mesela henüz küçük bir kızken kapkara gözlü, kıvırcık siyah saçlı, yakışıklı bir arkadaşım vardı. etrafında dolanmak yerine gider, grubun ortasında sohbet etmeye başlardım. orada olurdum, onun yanında ama direkt o olmazdı muhatabım. herkesle eşit konuşur, eş zamanlı kahkahalar atardık. tam olarak emin olamazdı ama gülümserken ona baktığımda bir ilgi pırıltısı yansırdı gözlerimden. işte bu kadar. zamanla baktım ki ben onun olduğu yerlere gitmediğim anlarda, o benim yanıbaşımda belirivermiş. sonra bir gün ayağımı incittim. o elimden tuttu, eve kadar bıraktı. sonra hep elimi tuttu.
...
aslında tam olarak ne anlatmam gerektiğini pek anlayamadım? ilk kendimi ne zaman kendime yabancı hissettim?
bunu çok iyi hatırlıyorum. soğuk bir kış günüydü. 19 yaşımdayım. gülüşlerim kayboldu birden benim. herkesle bıcır bıcır konuşan, kahkahaları eksik olmayan ben zamanla içime kapanmıştım. her gece kabuslar görüyor ancak gün aydınlandığında uyuyabiliyordum. neyse o soğuk kış günü dışarıya çıktım. telefonum da bozulmuştu. bir yerden annemi aradım. sesini duydum, gözlerimden yaşlar akmaya başladı. "artık dayanamıyorum. nefes de alamıyorum. her gece başka bir karabasan. artık burada kalmak istemiyorum." dedim. benim güvenli alanım, annemin kollarıydı. mümkün olsa doğmadan önceki o karna girmeyi bile isteyecek kadar kendimi hayattan kopuk hissediyordum. eve gittim, biraz zaman geçince yeniden gücümü topladım. geri döndüm. o zamanlar farkında değildim, her şey yoluna girmiş gibi geliyordu. okula gittim, tatillere gittim, okulu bitirdim, başka bir şehirde işe başladım. aradan geçen beş yıl. beş yıl boyunca hissettiklerimin üzerini bir avuç toprakla kapatmıştım. aynı karabasanlar yeni bir şehirle tekrar rüyalarımdaydı. uyuyamıyordum. bu kez eşyalarımı toplayıp eve de gidemiyordum. çünkü artık bir yetişkindim. annemin yanında olmam lazım deyip işten izin alamazdım ya.
gündüzleri yaşıyor, geceleri atlatmaya çalışıyordum. sonra bir gün fark ettim ki bunun tek bir nedeni vardı. daha doğrusu bunu bana hissettiren bir kişiydi. yıllar boyunca beni baskılamış, ruhumu eksiltmişti. ve ben buna izin vermiştim. aslında suçlu o bile değildi, bendim. kendi korkularım, hayatımın bana direttikleri idi. ve ben artık o insan olmayacaktım.
yürüdüm. ayaklarıma kapandı, çelmeler taktı, tehditler savurdu. yürümeye devam ettim.

sonra mı? zaman geçtikçe, yıllar geçtikçe aynada tekrar kendi yansımamı görmeye başladım. gözlerimde o tanıdık ışıltı vardı yeniden. hüzne bulanmış bir neşe. ama ben buydum. ve kendimi orada gördüğüm an fark ettim ki yeniden ben olmuştum.
devamını gör...

kahve falı bakılır. özellikle yaş almış teyzelere bakmak hobimdir. önce onları dinlemek * gerekir.biraz lafı dolandırmak da gereklidir; tepkiler ve mimikler çok önemlidir. arada 'cık cık cık' diyerek ortama heyecan katabilirsiniz. sonrasında zaten 'kızz maşallahh ne güzel bakıyosuun seen!' şeklinde övgülere 'valla ne görüyosam onu söylüyorum.' diye cevap verecek seviyeye gelebilirsiniz.
devamını gör...

eğer olursa kesin yazacağım dergidir.
devamını gör...

kedi olsaydı o biraz sıkardı dediğim başlık.

canım bülbülü kendi halinde bulmuşlar sürekli işe koşmuşlar. ötme bülbül, kaçma bülbül, gitme bülbül bir rahat bırakın şu minnağı arkadaş.

haklı isyan yazar arkadaşıma katılıyorum. ayıp yahu. nerede kaldı hak hukuk? sahi nerede kaldı?

neyse efem az düşün bülbülün yakasından bir özel hayat bırakmadınız hayvanda. çok sinirlendim, kendi kendimi gaza getirdim, nasıl sakinleyeceğim bilmiyorum.
devamını gör...

keşfet kısmına bakıldığında gereksiz olduğunu düşünebilirsiniz fakat göz ardı edilemeyecek bir gerçek var ki o da tekelleşen reklam piyasasının artık bu platform sayesinde çökertildiğidir.
yani orayı aile albümü gibi kullanırsak evet gereksizdir ama insanlar daha geniş kapsamlı düşünerek büyük kitlelere ulaşabiliyorlar.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim