yazarların duydukları enfes cümleler
"hani yarınlar güzel olur diyorlardı olric, bu yaşadığımız gün de dünün yarını değil mi?"
- kandırıyorlar efendimiz , kandırıyorlar
- kandırıyorlar efendimiz , kandırıyorlar
devamını gör...
kediyi köpeği eve hapsedip hayvanseverlikten dem vurmak
hayvanların doğal ortamının sokak olduğunu düşünen insan cümlesi. kusura bakmayın ama bu hayvanların doğal ortamını yok ettik. sokaklarda arabaların altında kalıyorlar, öldürülüyorlar, tecavüze uğruyorlar, aç kalıyorlar, üşüyorlar. en azından evde karınları tok, üşümüyorlar ve rahatlar. iyi ki kızımı o sokaktan almışım, iyi ki orada bırakmamışım. gram vicdan azabı duymuyorum. bu hayvanlara bir doğal ortam yaratılana kadar da vicdan azabı duymayacağım. üstelik siz evcil hayvanlar evde çok mutsuz falan sanıyorsunuz sanırım. ama değiller. evet biz de isteriz kedilerimiz köpeklerimiz kolayca yemek bulabilecekleri, koşup oynayabilecekleri ortamlarda olsunlar. lakin o ortam sokaklar değil. o yüzden şimdilik onlar için en güvenlisi bu.
devamını gör...
eyluling
akisi yenilerken kendimi gorunce afalladim, oglen saskinligi yasatan yoldasa selam olsun oyleyse.
kendini tanimlayamayan yazarimsi*
kendini tanimlayamayan yazarimsi*
devamını gör...
iyiliksever cinsiyetçilik
benevolent sexism olarak geçer. şimdi anlatıyorum.
öncelikle ben bu iyiliksever cinsiyetçilerin flama tutanı, bayrak sallayanı olabilirim zira tüm tanımlamalar karakterime cuk oturuyor.
evet, işin gerçeği şudur: erkekler ağlamaz, gülmez; kadınlar da çiçektir, yorulmaz.
yani burada cinsiyetçilik şunu söylüyor. güçlü ve daha dayanıklı olan, erkek olarak benim. yanımdaki kadın için yorulurum da, emek de veririm, ölürüm de yeter ki mutlu olsun. çünkü o bana göre daha zayıf. evet burada net bir cinsiyetçilik var arkadaşlar. cinsiyetler arasındaki ayrımı sadece bu cümleden bile görebilirsiniz.
5 adet bilimsel çalışma şunu göstermiştir; b.s. erkekler her ne kadar kadına karşı aşağılayıcı ve hükmedici bir tavır sergilese de aynı zamanda kadını koruma, kaynak sağlama ve geleceğe yönelik birliktelik sinyalleri vermektir. bu bulgular kadınların b.s.'nin zararlı yönlerinin farkında olsalar bile bunu onaylama nedenlerini açıklamaktadır.
yani işin gerçeği bizler babanız gibiyiz kızlar.
otoriter, kuralları olan, domine eden evet bunlar zor insanlar olduğumuzu gösterir.
ancak karşılığında sonsuz güven ve sevilme sunuyoruz. alışveriş gibi düşününüz.
öncelikle ben bu iyiliksever cinsiyetçilerin flama tutanı, bayrak sallayanı olabilirim zira tüm tanımlamalar karakterime cuk oturuyor.
evet, işin gerçeği şudur: erkekler ağlamaz, gülmez; kadınlar da çiçektir, yorulmaz.
yani burada cinsiyetçilik şunu söylüyor. güçlü ve daha dayanıklı olan, erkek olarak benim. yanımdaki kadın için yorulurum da, emek de veririm, ölürüm de yeter ki mutlu olsun. çünkü o bana göre daha zayıf. evet burada net bir cinsiyetçilik var arkadaşlar. cinsiyetler arasındaki ayrımı sadece bu cümleden bile görebilirsiniz.
5 adet bilimsel çalışma şunu göstermiştir; b.s. erkekler her ne kadar kadına karşı aşağılayıcı ve hükmedici bir tavır sergilese de aynı zamanda kadını koruma, kaynak sağlama ve geleceğe yönelik birliktelik sinyalleri vermektir. bu bulgular kadınların b.s.'nin zararlı yönlerinin farkında olsalar bile bunu onaylama nedenlerini açıklamaktadır.
yani işin gerçeği bizler babanız gibiyiz kızlar.
otoriter, kuralları olan, domine eden evet bunlar zor insanlar olduğumuzu gösterir.
ancak karşılığında sonsuz güven ve sevilme sunuyoruz. alışveriş gibi düşününüz.
devamını gör...
dünyanın en muhteşem üçlüleri
karşı dik kenar komşu dik kenar ve hipotenüs
devamını gör...
parasite
ilk defa amerika birleşik devletleri dışından bir ülkenin en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini almasının nedenidir parazit.
güney kore sinemasının en güzel tarafı sizi şu an güldürebiliyorsa,1 saniye sonra ağlatabiliyor. bunun birçok güzel örneği var filmlerinde
*
yönetmenliğini bong joon ho'nun yaptığı 2019 yapımı filmde oyuncular ; song kang-ho, woo-sik choi, park so-dam.
filmin orjinal ismi ise; gisaengchung
eğer bir trajediye gülebiliyorsanız bu onu kara mizah yapar...
bundan sonrasını spoi takıntısı olanlar okumasın lütfen...
film sınıfsal farkı anlatmaya çalışıyor.. bu sınıfsal farkı anlatmak için banjiha kullanılmış.
banjiha: 1968 yılında kuzey ve güney kore arasında inanılmaz bir gerginlik yaşanıyor. bu gerginlik üzerine ha savaş patladı ha patlamadı derken güney kore az katlı apartmanlar yapıyor ve bunların bodrumlarını sığınak olarak kullanma kararı alıyor. daha doğrusu apartman yapmak isteyenlere böyle bir şart koşuyor. başlangıçta bunlarda oturmak veya kiralamak yasak. ama 80'lerde öyle bir konut krizi yaşanıyor ki, banjiha mecburen birer alternatif barınma yeri haline geliyor. bu küflü, rutubetli güneş görmeyen sığınaklarda binlerce aile yaşıyor. bu ailelerden biride kim ailesi...
başlangıçta sempati duyduğumuz bu aile zaman ilerledikçe dirençli bir bakteri gibi arsızlaşacak ve soydan gelme zengin olan, başlangıçta antipatik gelen park ailesinin hayatına nüfuz edecek. kim ailesinin doyumsuzluğu ve açgözlülüğü bizi onlardan uzaklaştıracaktır.
bu park ailesinin evinde de bir sığınak vardır. ama kim ailesinin banjiha'sına benzememektedir. devasa bir sığınak... öyle ki kanundan kaçan üçüncü bir aile neredeyse yıllarca kimse fark etmeden burada yaşamıştır.
aslında bu evde herkes parazittir. park ailesinin bireyleri, kendileri yapmaları gereken işlerin sorumluluğunu yardımcılarına yıkarak sömürür... diğer iki aile ise hem birbirlerini hem de park ailesinin varlığını sömürür...
filmin sonlarına doğru komedi unsurları da bizi terk ediyor.
baba park; yanlarında çalışan insanlarla ilgili oldukça aşağılayıcı tiksindirici ifadeler kullanırken ,masa altına saklanmış baba kim'in bunu duyması, bu aşağılanma duygusu ile aslında oraya ait olmadığını fark etmesi ile bir başkaldırı başlayacaktır.
film artık gerilime evriliyor...
filmin sonunda ise birinin kızı yerde ölürken; diğerinin bayılan oğlunu hastaneye götürmek istemesi ile verdiği emirler, gerilimi doruk noktasına çıkarıyor.
ben sevdim tavsiye ederim.
bong joon ho'nun yönetmenliğini yaptığı, daha iyi bir film için; (bkz: mother) 2009
güney kore sinemasının en güzel tarafı sizi şu an güldürebiliyorsa,1 saniye sonra ağlatabiliyor. bunun birçok güzel örneği var filmlerinde
*
yönetmenliğini bong joon ho'nun yaptığı 2019 yapımı filmde oyuncular ; song kang-ho, woo-sik choi, park so-dam.
filmin orjinal ismi ise; gisaengchung
eğer bir trajediye gülebiliyorsanız bu onu kara mizah yapar...
bundan sonrasını spoi takıntısı olanlar okumasın lütfen...
film sınıfsal farkı anlatmaya çalışıyor.. bu sınıfsal farkı anlatmak için banjiha kullanılmış.
banjiha: 1968 yılında kuzey ve güney kore arasında inanılmaz bir gerginlik yaşanıyor. bu gerginlik üzerine ha savaş patladı ha patlamadı derken güney kore az katlı apartmanlar yapıyor ve bunların bodrumlarını sığınak olarak kullanma kararı alıyor. daha doğrusu apartman yapmak isteyenlere böyle bir şart koşuyor. başlangıçta bunlarda oturmak veya kiralamak yasak. ama 80'lerde öyle bir konut krizi yaşanıyor ki, banjiha mecburen birer alternatif barınma yeri haline geliyor. bu küflü, rutubetli güneş görmeyen sığınaklarda binlerce aile yaşıyor. bu ailelerden biride kim ailesi...
başlangıçta sempati duyduğumuz bu aile zaman ilerledikçe dirençli bir bakteri gibi arsızlaşacak ve soydan gelme zengin olan, başlangıçta antipatik gelen park ailesinin hayatına nüfuz edecek. kim ailesinin doyumsuzluğu ve açgözlülüğü bizi onlardan uzaklaştıracaktır.
bu park ailesinin evinde de bir sığınak vardır. ama kim ailesinin banjiha'sına benzememektedir. devasa bir sığınak... öyle ki kanundan kaçan üçüncü bir aile neredeyse yıllarca kimse fark etmeden burada yaşamıştır.
aslında bu evde herkes parazittir. park ailesinin bireyleri, kendileri yapmaları gereken işlerin sorumluluğunu yardımcılarına yıkarak sömürür... diğer iki aile ise hem birbirlerini hem de park ailesinin varlığını sömürür...
filmin sonlarına doğru komedi unsurları da bizi terk ediyor.
baba park; yanlarında çalışan insanlarla ilgili oldukça aşağılayıcı tiksindirici ifadeler kullanırken ,masa altına saklanmış baba kim'in bunu duyması, bu aşağılanma duygusu ile aslında oraya ait olmadığını fark etmesi ile bir başkaldırı başlayacaktır.
film artık gerilime evriliyor...
filmin sonunda ise birinin kızı yerde ölürken; diğerinin bayılan oğlunu hastaneye götürmek istemesi ile verdiği emirler, gerilimi doruk noktasına çıkarıyor.
ben sevdim tavsiye ederim.
bong joon ho'nun yönetmenliğini yaptığı, daha iyi bir film için; (bkz: mother) 2009
devamını gör...
palto (öykü)
müthiş bir gogol öyküsüdür.
rus edebiyatı denince nitelikli okurların aklına hep belli başlı figürler gelir. bu kaçınılmazdır. belki de her edebiyatın bu tür tekrar eden satırları vardır ama sanki bu rus edebiyatında çok daha belirgin. bana öyle geliyor da olabilir ama elime rus bir yazarın kitabını alınca sanki çok iyi bildiğim bir sokakta yürürmüş gibi bir hisse kapılıyorum.
örnek vermek gerekirse; sanki her romanda şeker alacak parası olmadığı için çayı şekersiz için birisi var, ya da çayını mutlaka votka katan birileri. kıyafetleri eskidiği için sürekli bir yerlerine yama yaptıranlar mutlaka var. oda oda kiralanan bir apartmanda çatı katında soğuktan titreyen birileri mutlaka çıkar karşımıza. daha yüksek seviyede bir memur olmak isteyen biri, soylu partilere karışmaya çalışan düşük seviyeli bir memur, bukleli saçları yanaklarına dökülen genç bir soylu, sert bakışımla soğuk ama yakışıklı bir subay...
ama tüm bunların arasında sıyrılıp çıkan tek şey, en yukarıda ışıl ışıl parlayan tek şey : palto... (bkz: dostoyevski) “ hepimiz bir paltodan çıktık” demiş... o palto’ işte bu palto...
rus edebiyatı denince nitelikli okurların aklına hep belli başlı figürler gelir. bu kaçınılmazdır. belki de her edebiyatın bu tür tekrar eden satırları vardır ama sanki bu rus edebiyatında çok daha belirgin. bana öyle geliyor da olabilir ama elime rus bir yazarın kitabını alınca sanki çok iyi bildiğim bir sokakta yürürmüş gibi bir hisse kapılıyorum.
örnek vermek gerekirse; sanki her romanda şeker alacak parası olmadığı için çayı şekersiz için birisi var, ya da çayını mutlaka votka katan birileri. kıyafetleri eskidiği için sürekli bir yerlerine yama yaptıranlar mutlaka var. oda oda kiralanan bir apartmanda çatı katında soğuktan titreyen birileri mutlaka çıkar karşımıza. daha yüksek seviyede bir memur olmak isteyen biri, soylu partilere karışmaya çalışan düşük seviyeli bir memur, bukleli saçları yanaklarına dökülen genç bir soylu, sert bakışımla soğuk ama yakışıklı bir subay...
ama tüm bunların arasında sıyrılıp çıkan tek şey, en yukarıda ışıl ışıl parlayan tek şey : palto... (bkz: dostoyevski) “ hepimiz bir paltodan çıktık” demiş... o palto’ işte bu palto...
devamını gör...
francesco hayez
1791-1882 yıllarında yaşamış romantizmin önemli temsilcilerinden, italyan ressam.
venedik'te doğan ressamın resme olan ilgisi amcası tarafından farkedilip desteklenmiş ve resim eğitimi almış. çeşitli ressamların yanında çıraklık yapmış, 1809'da burs kazanarak roma'ya gitmiş ve burada raffaello'nun eserleri üzerine çalışmış.
1859 yılında tamamladığı öpücük tablosuyla bilinen ressam, eserlerinde tarihi, dini ve mitolojik sahneleri işliyor. kadın portrelerini de sıklıkla resmettiğini görüyoruz. ben sadece en sevdiğim eserini iliştirmek isterim.
a melancholy thought
ismi aynı olan benzer bir portresi daha var ama ben bunu çok seviyorum. kadının yüzünden hüznü ve acıyı açıkça okuyabiliyoruz. ellerini kayıtsızca bırakmış olması,kıyafetinin düşmesine bile dikkat etmeyişi, yanındaki muhteşem çiçeklerin güzelliğine tamamen zıt gibi gözüken mutsuz hali ama elinde hala bir çiçek taşıması, çok hoş detaylar. en sevdiğim tablosu kesinlikle bu. en sevdiğim demiş miydim?*
diğer tablolarını incelemek için buradan
biyografisiyle ilgili kaynak
venedik'te doğan ressamın resme olan ilgisi amcası tarafından farkedilip desteklenmiş ve resim eğitimi almış. çeşitli ressamların yanında çıraklık yapmış, 1809'da burs kazanarak roma'ya gitmiş ve burada raffaello'nun eserleri üzerine çalışmış.
1859 yılında tamamladığı öpücük tablosuyla bilinen ressam, eserlerinde tarihi, dini ve mitolojik sahneleri işliyor. kadın portrelerini de sıklıkla resmettiğini görüyoruz. ben sadece en sevdiğim eserini iliştirmek isterim.
a melancholy thoughtismi aynı olan benzer bir portresi daha var ama ben bunu çok seviyorum. kadının yüzünden hüznü ve acıyı açıkça okuyabiliyoruz. ellerini kayıtsızca bırakmış olması,kıyafetinin düşmesine bile dikkat etmeyişi, yanındaki muhteşem çiçeklerin güzelliğine tamamen zıt gibi gözüken mutsuz hali ama elinde hala bir çiçek taşıması, çok hoş detaylar. en sevdiğim tablosu kesinlikle bu. en sevdiğim demiş miydim?*
diğer tablolarını incelemek için buradan
biyografisiyle ilgili kaynak
devamını gör...
hüseyin avni lifij
1886 - 1927 yılları arasında yaşamış, çerkes asıllı türk ressam. samsunda doğmuş, istanbulda yaşamını yitirmiştir.
türk resminde çallı kuşağı olarak da adlandırılan 1914 kuşağı ressamlarından bence en değerli olanlarından biridir.
okul zamanlarında aldığı resim dersleri harici, özel olarak resim üzerine bir eğitimi olmamasına rağmen resimde kendini geliştirmek için anatomi ve kimya derslerine katılmıştır.
fransızca üzerine iyi bir eğitim almıştır ve öğretmeni iskender ferit tüm hayatını değiştirecek bir olayda onu cesaretlendirmiştir: henüz 20'li yaşlarının başındayken amatör zamanlarında yaptığı pipolu otoportresini müze müdürü osman hamdi'ye göstermesi. osman hamdi tabloyu görünce ressamın yeteneğinin hemen farkına varmış ve bundan sonra yapacağı resimleri ona göstermesini istemiştir.
1909 yılında devlet himayesinde resim üzerine eğitim alması için fransa'ya gönderilir.
1912'de istanbul'a geri döndüğünde istanbul sultanisi şimdiki adıyla istanbul erkek lisesi'nde resim öğretmenliği yapmaya başlar. birçok sergide yer alır ve hatrı sayılır ressamlar arasında anılır.
lifij, avrupada gördüğü izlenimciliği kendine has bir üslupla romantizm ve sembolizmle karıştırarak harika eserler verir.
heykeltıraş nijad sirel’in kız kardeşi harika hanım'la evlenen lifij, eşi ve kayınbiraderi ile ekim 1922’de bursa’ya atatürk’ü karşılamaya giden öğretmenler arasında yer aldı.
avni lifij’i ankara’ya götüren mustafa kemal, onu erkan-ı harbiye’de dört ay misafir etti, burada fevzi çakmak’ın portresini yaptı, dönüşünde savaşın vahşetini, geride kalan yıkımı ve hüznü gösteren kara gün ve akgün tabloları üzerinde çalışmaya başladı.
bir figür ressamı olan lifij’in poşadları dışındaki büyük boyutlu kompozisyonları, simgesel bir kurguya sahiptir. rengi ve ışığı ustalıkla kullanan sanatçı, kendine özgü ışığı ile şiirsel, gizemli bir atmosfer yaratır. sanatçının ilham anını gösteren atölye, sembolik/romantik bir resimdir.
pipolu otoportre

balkonda 3 genç kadın

karagün
türk resminde çallı kuşağı olarak da adlandırılan 1914 kuşağı ressamlarından bence en değerli olanlarından biridir.
okul zamanlarında aldığı resim dersleri harici, özel olarak resim üzerine bir eğitimi olmamasına rağmen resimde kendini geliştirmek için anatomi ve kimya derslerine katılmıştır.
fransızca üzerine iyi bir eğitim almıştır ve öğretmeni iskender ferit tüm hayatını değiştirecek bir olayda onu cesaretlendirmiştir: henüz 20'li yaşlarının başındayken amatör zamanlarında yaptığı pipolu otoportresini müze müdürü osman hamdi'ye göstermesi. osman hamdi tabloyu görünce ressamın yeteneğinin hemen farkına varmış ve bundan sonra yapacağı resimleri ona göstermesini istemiştir.
1909 yılında devlet himayesinde resim üzerine eğitim alması için fransa'ya gönderilir.
1912'de istanbul'a geri döndüğünde istanbul sultanisi şimdiki adıyla istanbul erkek lisesi'nde resim öğretmenliği yapmaya başlar. birçok sergide yer alır ve hatrı sayılır ressamlar arasında anılır.
lifij, avrupada gördüğü izlenimciliği kendine has bir üslupla romantizm ve sembolizmle karıştırarak harika eserler verir.
heykeltıraş nijad sirel’in kız kardeşi harika hanım'la evlenen lifij, eşi ve kayınbiraderi ile ekim 1922’de bursa’ya atatürk’ü karşılamaya giden öğretmenler arasında yer aldı.
avni lifij’i ankara’ya götüren mustafa kemal, onu erkan-ı harbiye’de dört ay misafir etti, burada fevzi çakmak’ın portresini yaptı, dönüşünde savaşın vahşetini, geride kalan yıkımı ve hüznü gösteren kara gün ve akgün tabloları üzerinde çalışmaya başladı.
bir figür ressamı olan lifij’in poşadları dışındaki büyük boyutlu kompozisyonları, simgesel bir kurguya sahiptir. rengi ve ışığı ustalıkla kullanan sanatçı, kendine özgü ışığı ile şiirsel, gizemli bir atmosfer yaratır. sanatçının ilham anını gösteren atölye, sembolik/romantik bir resimdir.
pipolu otoportre

balkonda 3 genç kadın

karagün
devamını gör...
james cook
1728-1779 yılları arasında yaşamış ingiliz denizci ve kaşiftir, büyük okyanus'ta yaptığı keşiflerle ünlüdür.
- 1769'da (bkz: yeni zelanda)'yı ziyaret eden ikinci avrupalı oldu. daha önce tek ada olduğu düşünülen yeni zelanda'nın iki adadan oluştuğunu keşfetti ve kuzey adası ile güney adası arasındaki boğaz (bkz: cook boğazı) ismini aldı.
- 1770'de (bkz: avustralya)'nın güney kıyılarını keşfetti.
- 1778'de (bkz: hawaii) adalarına ulaşan ilk avrupalı oldu.
- avrupa ülkelerinin büyük okyanus'ta sömürge kurmalarında da james cook öncülük etmiştir.
*gemi teknelerinden birinin çalınması üzerine girdiği bir tartışmada yerliler tarafından 1779'da öldürüldü.
* 1.yolculuk (kırmızı), 2.yolculuk (yeşil) ve 3.yolculuk (mavi) seferlerini gösteren bir harita.
- 1769'da (bkz: yeni zelanda)'yı ziyaret eden ikinci avrupalı oldu. daha önce tek ada olduğu düşünülen yeni zelanda'nın iki adadan oluştuğunu keşfetti ve kuzey adası ile güney adası arasındaki boğaz (bkz: cook boğazı) ismini aldı.
- 1770'de (bkz: avustralya)'nın güney kıyılarını keşfetti.
- 1778'de (bkz: hawaii) adalarına ulaşan ilk avrupalı oldu.
- avrupa ülkelerinin büyük okyanus'ta sömürge kurmalarında da james cook öncülük etmiştir.
*gemi teknelerinden birinin çalınması üzerine girdiği bir tartışmada yerliler tarafından 1779'da öldürüldü.
* 1.yolculuk (kırmızı), 2.yolculuk (yeşil) ve 3.yolculuk (mavi) seferlerini gösteren bir harita.
devamını gör...
yazarların başına gelen en ihtimal dışı olay
her zamanki gibi geç kaldığım dershaneye gitmek için evden çıktım. hızlı hızlı yürürken, bir anda ilk önce sol ayağım bir şeye takıldı, tık diye bir ses geldi. bir adım daha attıktan sonra ayaklarım düğüm oldu, caddenin ortasında ahtapot gibi can çekişerek yere düştüm. yere oturduğum anda iki ayağımın birden plastik ambalaj çemberinin * içine girdiğini gördüm. çok geniş olmayan çembere bakarak ''adımlarımı geniş aralıklarla atmama rağmen nasıl iki ayağımın bu çembere girmiş olduğunu'' düşündüm.
gerçekten o dar çembere iki ayağımın girmiş olması mantık dışıydı. elbette insanların böyle bir çemberi çöpe değil de sokağın ortasına atması ayrı bir skandaldı. o çemberin kesici özelliği olduğunu, adım atmaya çalışırken kanayan bileğim yüzünden tecrübe ettim. hızlıca eve dönüp, kafa tatili yaptım.
en bilinen haliyle eşya taşınırken kutuların açılmaması için kullanılan plastik kalın ip diyebiliriz.
buradan
(bkz: yolda yürürken yaşanan garip durumlar)
gerçekten o dar çembere iki ayağımın girmiş olması mantık dışıydı. elbette insanların böyle bir çemberi çöpe değil de sokağın ortasına atması ayrı bir skandaldı. o çemberin kesici özelliği olduğunu, adım atmaya çalışırken kanayan bileğim yüzünden tecrübe ettim. hızlıca eve dönüp, kafa tatili yaptım.
en bilinen haliyle eşya taşınırken kutuların açılmaması için kullanılan plastik kalın ip diyebiliriz.
buradan
(bkz: yolda yürürken yaşanan garip durumlar)
devamını gör...
din-i ilahi
500 yıl önce, babür (hindistan ve çevresinde kurulmuş olan, türk-moğol kökenli bir devlet. ürdünlüler bu devlete, "moğol sultanlığı", bâbürlüler kendileri ise "gurakani" derler) imparatoru ekber şah tarafından kurulmuş olan din. dinin amacı, islam, zerdüştlük, budizm, hristiyanlık gibi dinleri birleştirmektir. ekber şah önceleri müslümandı, daha sonra imparatorluğunun birlik içerisinde olmasını istedi ve bunun içinde tüm dinleri birleştirmek adına daha önce hiç görülmemiş bir plan yaptı. bunu gerçekleştirebilmek için de, tüm dinlerden alimleri kendine bağlamaya çalışıyordu. ekber şah, daha sonra zerdüşt oldu ve sarayında ateş yaktırdı. ekber şah, diğer dinlerin temsilcilerini de sarayında bulundurdu. incil öğrenmek istedi, ülkesinde hristiyanların kiliseler kurmalarına izin verdi fakat hristiyan olmadı.
ekber şah, dünya barışını müslümanlara kabul ettirmeye çalışma planları yaptı. bu planı için de, o dönemde halk arasında yayılmış mehdilik fikrini kullandı. ekber şah önce bir ibadethane yaptırdı. bu ibadethaneye farklı konularda tartışmak için sünni ve şii büyüklerini çağırdı. büyüklerin birbirleriyle anlaşamadıkları görüldü, böylelikle müslümanların bu büyüklere güvenleri azaldı. daha sonra hristiyanlar, zerdüştler ve hinduistler davet edildi. hatta ekber şah, burda islam hakkında karşıt görüşler bile bildirebilirsiniz dedi onlara. onlar, "yönettiğiniz bu yüce imparatorluğa islâm gibi bir din uymuyor! islâm, bedevi ulusuna gelmiş bir din! kur'an allah kelâmı (haşa) değildir! vahiy akıl dışıdır!" gibi sözler ettiler. şunu da söyleyeyim ki, bu sözleri eden kişiler, ateşe tapanlar, tanrının oğlu olduğunu zanneden insanlar ve ineği selamlayan insanlardı. yani onlara göre, bunlar mantıklı fakat monoteizm mantıksızdı.
daha sonraları, ekber şahın ilahi bir rütbeye yüceltildiğine dair bir hutbe okunarak, zamanının müctehidi ilan ediliyor. ekber şahın yakın dostu olan, ekber şah zerdüştlüğe meylettiği zamanlarda ekber şahın emriyle sarayında ateş yakan kişi yani ebül-fazl'a göre, ekber şah zamanının imamıydı. yani ekber şah hangi mezhebi seçse, insanlar mecburen o mezhepten olmalıydılar. hatta ünlü bir şeyh de diyor ki, ekber şah, insan-ı kâmildir. kendisine bir lakap veriliyor, hatta dinin, ona itaati emrettiği söyleniyor. insanlar buna inansın diye de, hadisler uyduruluyor. ekber şahın da artık bir dini vardı, hatta takipçileri kendisine secde bile etmişlerdi. brahmanlardan bazıları, ekber şah, tanrının şekli vişnunun dünyada büründüğü şekildir diyerekten onu hindu ilahı yaptılar.
ekber şaha karşı, imam-ı rabbâni çok mücadele etti. ekber şahı eleştirdi, böylece ekber şahın dininin yayılması önlenildi. fakat üst yöneticiler arasında bu din yayıldı.
imam-ı rabbani, açık bir şekilde değil de, üstü kapalı olarak, eserinde ekber şaha "zamanımızdaki bir zalim" diye hitap etmiş, onu hindistanda islam dininin en büyük ülkülerinden olan inekleri kesmeyi yasaklamakla suçlamış, müslümanların camiilerini ve mezarlarını mahvetmekle suçlamış, ayrıca kafirlerin tapınaklarını ve bayramlarını yüceltmekle suçlamıştır.
ekber şah, dünya barışını müslümanlara kabul ettirmeye çalışma planları yaptı. bu planı için de, o dönemde halk arasında yayılmış mehdilik fikrini kullandı. ekber şah önce bir ibadethane yaptırdı. bu ibadethaneye farklı konularda tartışmak için sünni ve şii büyüklerini çağırdı. büyüklerin birbirleriyle anlaşamadıkları görüldü, böylelikle müslümanların bu büyüklere güvenleri azaldı. daha sonra hristiyanlar, zerdüştler ve hinduistler davet edildi. hatta ekber şah, burda islam hakkında karşıt görüşler bile bildirebilirsiniz dedi onlara. onlar, "yönettiğiniz bu yüce imparatorluğa islâm gibi bir din uymuyor! islâm, bedevi ulusuna gelmiş bir din! kur'an allah kelâmı (haşa) değildir! vahiy akıl dışıdır!" gibi sözler ettiler. şunu da söyleyeyim ki, bu sözleri eden kişiler, ateşe tapanlar, tanrının oğlu olduğunu zanneden insanlar ve ineği selamlayan insanlardı. yani onlara göre, bunlar mantıklı fakat monoteizm mantıksızdı.
daha sonraları, ekber şahın ilahi bir rütbeye yüceltildiğine dair bir hutbe okunarak, zamanının müctehidi ilan ediliyor. ekber şahın yakın dostu olan, ekber şah zerdüştlüğe meylettiği zamanlarda ekber şahın emriyle sarayında ateş yakan kişi yani ebül-fazl'a göre, ekber şah zamanının imamıydı. yani ekber şah hangi mezhebi seçse, insanlar mecburen o mezhepten olmalıydılar. hatta ünlü bir şeyh de diyor ki, ekber şah, insan-ı kâmildir. kendisine bir lakap veriliyor, hatta dinin, ona itaati emrettiği söyleniyor. insanlar buna inansın diye de, hadisler uyduruluyor. ekber şahın da artık bir dini vardı, hatta takipçileri kendisine secde bile etmişlerdi. brahmanlardan bazıları, ekber şah, tanrının şekli vişnunun dünyada büründüğü şekildir diyerekten onu hindu ilahı yaptılar.
ekber şaha karşı, imam-ı rabbâni çok mücadele etti. ekber şahı eleştirdi, böylece ekber şahın dininin yayılması önlenildi. fakat üst yöneticiler arasında bu din yayıldı.
imam-ı rabbani, açık bir şekilde değil de, üstü kapalı olarak, eserinde ekber şaha "zamanımızdaki bir zalim" diye hitap etmiş, onu hindistanda islam dininin en büyük ülkülerinden olan inekleri kesmeyi yasaklamakla suçlamış, müslümanların camiilerini ve mezarlarını mahvetmekle suçlamış, ayrıca kafirlerin tapınaklarını ve bayramlarını yüceltmekle suçlamıştır.
devamını gör...
katı olmayan şeyler
bir nilüfer altunkaya kitabıdır.
on üç öyküden oluşan bir öykü kitabıdır birazdan hakkında bir tanım yazmaya başlayacağım bu kitap. eğer genel kabul görmüş şeyleri benimseme eğilimindeyseniz ve on üç sizin de uğursuz saydığınız bir sayı ise bu kitabı okumayın. aksi takdirde bu kitabı okumamak için hiçbir geçerli nedeniniz olamaz, en azından ben böyle bir neden bulamadım.
birazdan kitap ile ilgili tanıma başlayacağım ama önce aile kavramı üzerine birkaç şey yazsam iyi olacak bence. aile zorunlu mahkumiyetin başladığı yerdir ve seçim şansı bırakmaz insana, ne şartlı tahliye imkanı bulabilir insan ne de her ne suç işlediyse beraat edebilir. ailenin üzerinizdeki etkisi ömür boyu geçmez. bazen bir şey düşünürken bıyıklarınıza babanız gibi dokunduğunuzu fark edersiniz, bir şey anlatırken oturuşunuzu anneniz gibi değiştirdiğiniz düşer aklınıza. aile genetik kodlarınızı bozmaya yeminli bir virüs türü olabilir.
belki kitapta bunlardan bahsediyor olabilir yazar. çok emin değilim. ajda pekkan’ı da oldum olası beğenmem zaten. çok yapay bir aristokrasi akar üzerinden. hem bu kitap için yazmaya başlayamadığım o tanımdan da vazgeçtim. ne de olsa katı olan her şey buharlaşıyor.
on üç öyküden oluşan bir öykü kitabıdır birazdan hakkında bir tanım yazmaya başlayacağım bu kitap. eğer genel kabul görmüş şeyleri benimseme eğilimindeyseniz ve on üç sizin de uğursuz saydığınız bir sayı ise bu kitabı okumayın. aksi takdirde bu kitabı okumamak için hiçbir geçerli nedeniniz olamaz, en azından ben böyle bir neden bulamadım.
birazdan kitap ile ilgili tanıma başlayacağım ama önce aile kavramı üzerine birkaç şey yazsam iyi olacak bence. aile zorunlu mahkumiyetin başladığı yerdir ve seçim şansı bırakmaz insana, ne şartlı tahliye imkanı bulabilir insan ne de her ne suç işlediyse beraat edebilir. ailenin üzerinizdeki etkisi ömür boyu geçmez. bazen bir şey düşünürken bıyıklarınıza babanız gibi dokunduğunuzu fark edersiniz, bir şey anlatırken oturuşunuzu anneniz gibi değiştirdiğiniz düşer aklınıza. aile genetik kodlarınızı bozmaya yeminli bir virüs türü olabilir.
belki kitapta bunlardan bahsediyor olabilir yazar. çok emin değilim. ajda pekkan’ı da oldum olası beğenmem zaten. çok yapay bir aristokrasi akar üzerinden. hem bu kitap için yazmaya başlayamadığım o tanımdan da vazgeçtim. ne de olsa katı olan her şey buharlaşıyor.
devamını gör...
sorunlu aile hayatı
tüm enerjinizi sömürür.. allah düşmanıma vermesin..
devamını gör...
28 şubat normal sözlük darbesi
göktaşı düşmesi ve dolunay’a bağlıyorum ben.
devamını gör...
sözlükte 330 online varsa neden tüm başlıklara 330 entry girilmiyor sorunsalı
benimde merak ettiğim sorunsaldır.
ya yazarlar özelden sexting yapıyor ya da kafa sözlükte çok eğlenilen bir kısım var ve biz orayı bilmiyoruz.
nerede takılıyorsanız ne olur söyleyin bizde o kısımlara gidelim.
sürekli sol tarafa bakıyoruz alooo.
ya yazarlar özelden sexting yapıyor ya da kafa sözlükte çok eğlenilen bir kısım var ve biz orayı bilmiyoruz.
nerede takılıyorsanız ne olur söyleyin bizde o kısımlara gidelim.
sürekli sol tarafa bakıyoruz alooo.
devamını gör...
arada bir gelen çekilmez olduğun hissi
ben kendime bile tahammül edemezken bana neden birisi tahammül etsin ki.. hayır insanlar uyuyunca dinlenir ben yataktan bile yorgun kalkıyorum.. sanki uykuda bile düşünmeye devam ediyorum.kafamın içi uçak pisti..
devamını gör...
sen beyaz bir kadınsın
attilâ ilhan'ın 'ben sana mecburum' kitabındaki 'imkansız aşk' bölümünde yer alan şiir:
***
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim
ekmeğin beyaz, zeytinin siyah olduğunu biliyorum
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum
yüzüme bakmasan da
yağmura düşürsen de gözlerini
gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar
hangi akşam kapımı çalan sen değilsin
sen değil misin gizli bir kıvılcım gibi
gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgârın almıyor mu
uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu
senin
iyimserliğin
ben bu tezgâhı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğün mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa
iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş, içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus'tan
senin için okudum
geceyarıları
sen beyaz bir kadınsın
uzaktaki
gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın
karanlıkları dinleyen
uzaktaki
sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda
yorgun başını
üşümüş yastığına koyuyor musun
uyuyor musun
***
ekleme: şair şiiri hakkında şöyle diyor:
alışılmış toplumcu théme'lerini* bir aşk şiirine yedirme deneyi. dikkati çeken, toplumcu sanatçının sevgilisini kendinden uzakta, handiyse* erişilmez gibi görmesi. onu içinde duyuyor ama bir ve beraber değiller, belki bir ve beraber olmalarının olanağı da yok
***
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim
ekmeğin beyaz, zeytinin siyah olduğunu biliyorum
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum
yüzüme bakmasan da
yağmura düşürsen de gözlerini
gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar
hangi akşam kapımı çalan sen değilsin
sen değil misin gizli bir kıvılcım gibi
gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgârın almıyor mu
uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu
senin
iyimserliğin
ben bu tezgâhı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğün mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa
iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş, içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus'tan
senin için okudum
geceyarıları
sen beyaz bir kadınsın
uzaktaki
gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın
karanlıkları dinleyen
uzaktaki
sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda
yorgun başını
üşümüş yastığına koyuyor musun
uyuyor musun
***
ekleme: şair şiiri hakkında şöyle diyor:
alışılmış toplumcu théme'lerini* bir aşk şiirine yedirme deneyi. dikkati çeken, toplumcu sanatçının sevgilisini kendinden uzakta, handiyse* erişilmez gibi görmesi. onu içinde duyuyor ama bir ve beraber değiller, belki bir ve beraber olmalarının olanağı da yok
devamını gör...
cinsellik içerikli başlıklardan nefret etme nedenleri
bir çok başlık absürt olsa da bir kısmı da, kısmen haklı tespitler barındırıyor, üstelik bazılarının mizahi tarafı da var.
hiç mi cinsel hayatlarınız yok merak edilesi bir konu değil benim açımdan ama bazı arkadaşlar öyle izlenim uyandırıyor.
şuna şöyle örnek verelim, öğrenci evinde tanıştığım kızla deliler gibi sevişirken üst kattan hamide teyze ve orhan amca da zeminle cinsel ilişki yaşaması durumu, kıracaksınız tavanımı diye bağırmıştım o günden sonra yapmadılar bunu gerçi.
bazı yazarları hamide teyze ile orhan amcaya benzetiyorum.
edit:bu tanım tek elle girilmemiştir, ama görüyorum ki bazıları tek elle okuyor.
edit 2: tek elle okuyan ama cinsellikten nefret eden yazarlar artışta. hepsi junior orhan amca ve hamide teyze olma yolunda büyük adımlar atmakta, brravo hahahahahaha.
edit final: bu konu hakkında benimle aynı fikirde olan insanlar da görüyorum, yeni bir fikir inşa etme zamanı yoldaşlar. cinsellik konuşmanın ayıplanmayacağı yeni bir sözlük formatı ! benimle misiniz ? hadi o zaman cinsellik hakkında bilgilendirici tanımlarla dolduralım sol frame'i.
hiç mi cinsel hayatlarınız yok merak edilesi bir konu değil benim açımdan ama bazı arkadaşlar öyle izlenim uyandırıyor.
şuna şöyle örnek verelim, öğrenci evinde tanıştığım kızla deliler gibi sevişirken üst kattan hamide teyze ve orhan amca da zeminle cinsel ilişki yaşaması durumu, kıracaksınız tavanımı diye bağırmıştım o günden sonra yapmadılar bunu gerçi.
bazı yazarları hamide teyze ile orhan amcaya benzetiyorum.
edit:bu tanım tek elle girilmemiştir, ama görüyorum ki bazıları tek elle okuyor.
edit 2: tek elle okuyan ama cinsellikten nefret eden yazarlar artışta. hepsi junior orhan amca ve hamide teyze olma yolunda büyük adımlar atmakta, brravo hahahahahaha.
edit final: bu konu hakkında benimle aynı fikirde olan insanlar da görüyorum, yeni bir fikir inşa etme zamanı yoldaşlar. cinsellik konuşmanın ayıplanmayacağı yeni bir sözlük formatı ! benimle misiniz ? hadi o zaman cinsellik hakkında bilgilendirici tanımlarla dolduralım sol frame'i.
devamını gör...
