mahalle baskısı
ciddiye alınmaması gereken saçma bir tahakküm kurma hevesidir.
türkiye’ye özel bir durum olmasa da biz şahit olduklarımızı gördüğümüz ve yaşadığımız için bunları anlatıp bitmesini sağlamamız gerekir.
öğretmenliğe yeni başladığım yıllarda okula sırt çantam ve bisikletimle giderdim. bir gün bir öğretmen arkadaş bana geldi ve “sana çok özeniyorum, keşke ben de yapabilsem” dedi. neden yapmadığını sorduğumda “ fakire bak bir araba bile alamamış” derler burda dedi bana. ilginçti ve sanırım fakir olan bendim.
yine aynı şehirde kafamda şapkam altımda şortumla gezerken sakallı bir amca bana “ şapka takmak günah” dedi. ilginç yanı ise şorta takılmamış olmasıydı. sanırım ona sıra gelmedi o ara.
mahalle baskısının ille de büyük olaylarda kendini göstermesi gerekmez. küçük olaylar daha çok can sıkar. sürekli kitap alan bir insan olduğum için öğretmen arkadaşların uyguladığı mahalle baskısı şöyle saçma bir şeydi. “ hocam, kitap karın doyurmaz. önce evini, arabanı al.” halbuki ben o satın aldığım kitapları şu anda kendime ait olan evimdeki kütüphaneme kendi arabamla götürüyorum.
demem o ki; kimseyi dinlemeyin. can sıkıntısı çeneye vurur çoğu zaman. kimsenin çene ishalinin sizin hayatınızı etkilemesine izin vermeyin.
türkiye’ye özel bir durum olmasa da biz şahit olduklarımızı gördüğümüz ve yaşadığımız için bunları anlatıp bitmesini sağlamamız gerekir.
öğretmenliğe yeni başladığım yıllarda okula sırt çantam ve bisikletimle giderdim. bir gün bir öğretmen arkadaş bana geldi ve “sana çok özeniyorum, keşke ben de yapabilsem” dedi. neden yapmadığını sorduğumda “ fakire bak bir araba bile alamamış” derler burda dedi bana. ilginçti ve sanırım fakir olan bendim.
yine aynı şehirde kafamda şapkam altımda şortumla gezerken sakallı bir amca bana “ şapka takmak günah” dedi. ilginç yanı ise şorta takılmamış olmasıydı. sanırım ona sıra gelmedi o ara.
mahalle baskısının ille de büyük olaylarda kendini göstermesi gerekmez. küçük olaylar daha çok can sıkar. sürekli kitap alan bir insan olduğum için öğretmen arkadaşların uyguladığı mahalle baskısı şöyle saçma bir şeydi. “ hocam, kitap karın doyurmaz. önce evini, arabanı al.” halbuki ben o satın aldığım kitapları şu anda kendime ait olan evimdeki kütüphaneme kendi arabamla götürüyorum.
demem o ki; kimseyi dinlemeyin. can sıkıntısı çeneye vurur çoğu zaman. kimsenin çene ishalinin sizin hayatınızı etkilemesine izin vermeyin.
devamını gör...
okunur korkusuyla günlük tutamayanlar
maalesef benimdir. küçükken her günlük tutma girişimimde o kağıdı ne kadar bir yerlere tıkıştırsam saklasam da, annemin eninde sonunda ben uyurken günlüğü bulup okuması ve akabinde ertesi gün okuduğunu belli etmesi sonucu günlük tutmaktan aşırı soğudum. yazmaya/çizmeye, şiire, edebiyata, kitaplara oldukça meraklı ve bol bol kitap okuyan bir çocuktum. dolayısıyla günlük yazmak da oldukça hoşuma giden bir aktiviteydi ancak hal böyle olunca birkaç denemeden sonra soğudum ve yazmayı bıraktım. eğer ki bunu okuyan anne babalar varsa lütfen çocuğunuzun günlüklerini okumayın, okuduysanız da bari belli etmeyin. insanın oldukça şevkini kıran bir durum ne yazık ki.
devamını gör...
bir sigara yaksaydınız bu ne için olurdu sorusu
bu başlık için yakabilirim mesela.
al hatta yaktım bile.
al hatta yaktım bile.
devamını gör...
saça şekil vermeden evden çıkmak
olum kalim meselesi yoksa tarafimca yapilmasi mumkansiz hareket. (bkz: mümkansız)
devamını gör...
ilber ortaylı'nın canlı yayında uyuması
öyle sempatik birisi ki, uyuklaması bile bilim kokuyor. normal halk insanı davranışları, çay içişi vb. kendisine ba-yı-lı-yo-rum. (bunu okusaydı cahil cahil konuşma derdi)
devamını gör...
miko
bu tanım, yazmak için çok geç kalınmış bir nickaltıdır. çünkü ne yazarsam yazayım miko için yetersiz olacağını bildiğim için bugüne kadar ertelemişimdir. bugün yine eksik bir şeyler kalacaktır ama idare ediverindir. olmaz mıdır?
bakın gördünüz mü konu miko olunca bir türlü başlayamadım bile. çünkü onu anlatacak, ona değer, onun gibi güzel cümlelerim yok benim. içimden geldiği gibi, gelişine yazacağım mikom ama öncelikle şunu söylemek istiyorum ki; seni çok seviyorum.
bu kadını bir gün bir yolculuk sırasında lahana bebek üzerine yazdığı bir tanım ile keşfettim. bir lahana bebekten yola çıkıp ablası ile ilişkisini öyle güzel anlatmıştı ki hem kalemine hem kalbine yakın hissettim kendimi. sade, dümdüz kelimelerle içinize işleyen bir tarzı vardı sanki. pek huyum değildir durduk yere mesaj atmak, gittim yazdım. kısa bir sohbetin ardından vedalaştık. sonra ara ara karşıma çıkmaya başladı miko, ortak tanıdığımız yazarlar vardı ve radyo yayınları...
bir gün benim yayınıma girişini kendi söylediği bir şarkı ile anons gönderdi. "sana destek olmak istiyorum" temalı bu anons yine gülümsetti beni ve kendisi bilmese de bir konuda bazı şeylerin önünü açtı benim için.
gel zaman git zaman bu kadınla konuşmaya selamlaşmaya, hal hatır soruşmaya devam ettik. sonra bir gün benim yayınım sırasında çocuk korosu isimli minnoş bir oluşumun benim için hazırlanan bir şarkısını duydum sürpriz bir şekilde. kadın yememiş içmemiş "ben bu kadın için bir şey yapmak istiyorum katılmak ister misiniz? " diye mesaj atmış herkese. çıkış noktası ise "bu kadın emek veriyor güzel şeyler yapıyor biz de ona güzel bir şeyler yapalım."
miko böyledir; emek verildiğini düşündüğü herhangi bir şeye kayıtsız kalamaz. çünkü pamuk gibi bir ruhu vardır.
miko dokunduğu yeri güzelleştirir. öyle güzel bir kalbi vardır ki yörüngesine girdiğiniz anda sevilmek ne demek, nasıl değerli hissedilir anlarsınız. evet miko'nun kocaman bir kalbi ve upuzun elleri vardır. kocaman kalbiyle herkesi sever upuzun eliyle herkese yetmeye yardımcı olmaya çalışır. tüm bunları yaparken kendini unutur, onun için ilk sırada sevdikleri vardır çünkü.
miko'nun gülünce küçülen içinden sevgi ve güzellik fışkıran güzel gözleri vardır. konuşmadan çok şey anlatır, çoğunlukla gülümsese de bazen hüzün gizler bu gülümsemenin ardına. o hüznü oradan alıp yerine mutluluk koymak istersiniz, keşke yapabilseniz.
miko'nun sağ gözünün kenarında minik bir yara izi vardır. neden olduğunu bilmiyorum bu izin. (bu tanımı yazdıktan sonra öğrenirim ama) işte tam da bu izin olduğu yerden öpmek lazım miko'yu. ben öptüm, gözleri doldu. çünkü.. çünküsü yok di mi miko? seni sevdiğimi söylemiş miydim?
evet söylemiştim. hatta o kadar çok söylemiştim ki telefonum bile seni yazdığı anda otomatik olarak seviyorum ve hemen ardından mikom kelimelerini yazıyor. inanmayanlar için buyrun efendim kanıt;

bu kadına gün içinde kaç kere seni seviyorum diyorum bilmiyorum ama ne kadar dersem diyeyim az geliyor onu biliyorum.
bir insan bir insanı tanımadan ancak bu kadar sevebilirdi sanırım.
son olarak miko çok güzel sarılır, sarıldığında sizi kocaman sarmalar. dış dünyaya karşı korunduğunuzu hissedersiniz. durup duruken tutar yanaklarınızdan öper. "benim canım güzelcim oy kuzum benim" der, sarılır bir daha öper.
yani demem o ki miko çok güzel! biliyorum çok ortaya karışık bir tanım oldu, söylemek istediklerimin, içimden geçenlerin yarısını bile yazamadım ama denedim.
iyi ki varsın miko'm, iyi ki tanıdım seni ve iyi ki çıktın karşıma. hep ol, seni çok seviyorum mikom!!!
ps: turuncu ve kıvırcık saçlarından, hollanda planından da bahsetmek istiyorum ama şimdilik yeter bu kadar.*
bakın gördünüz mü konu miko olunca bir türlü başlayamadım bile. çünkü onu anlatacak, ona değer, onun gibi güzel cümlelerim yok benim. içimden geldiği gibi, gelişine yazacağım mikom ama öncelikle şunu söylemek istiyorum ki; seni çok seviyorum.
bu kadını bir gün bir yolculuk sırasında lahana bebek üzerine yazdığı bir tanım ile keşfettim. bir lahana bebekten yola çıkıp ablası ile ilişkisini öyle güzel anlatmıştı ki hem kalemine hem kalbine yakın hissettim kendimi. sade, dümdüz kelimelerle içinize işleyen bir tarzı vardı sanki. pek huyum değildir durduk yere mesaj atmak, gittim yazdım. kısa bir sohbetin ardından vedalaştık. sonra ara ara karşıma çıkmaya başladı miko, ortak tanıdığımız yazarlar vardı ve radyo yayınları...
bir gün benim yayınıma girişini kendi söylediği bir şarkı ile anons gönderdi. "sana destek olmak istiyorum" temalı bu anons yine gülümsetti beni ve kendisi bilmese de bir konuda bazı şeylerin önünü açtı benim için.
gel zaman git zaman bu kadınla konuşmaya selamlaşmaya, hal hatır soruşmaya devam ettik. sonra bir gün benim yayınım sırasında çocuk korosu isimli minnoş bir oluşumun benim için hazırlanan bir şarkısını duydum sürpriz bir şekilde. kadın yememiş içmemiş "ben bu kadın için bir şey yapmak istiyorum katılmak ister misiniz? " diye mesaj atmış herkese. çıkış noktası ise "bu kadın emek veriyor güzel şeyler yapıyor biz de ona güzel bir şeyler yapalım."
miko böyledir; emek verildiğini düşündüğü herhangi bir şeye kayıtsız kalamaz. çünkü pamuk gibi bir ruhu vardır.
miko dokunduğu yeri güzelleştirir. öyle güzel bir kalbi vardır ki yörüngesine girdiğiniz anda sevilmek ne demek, nasıl değerli hissedilir anlarsınız. evet miko'nun kocaman bir kalbi ve upuzun elleri vardır. kocaman kalbiyle herkesi sever upuzun eliyle herkese yetmeye yardımcı olmaya çalışır. tüm bunları yaparken kendini unutur, onun için ilk sırada sevdikleri vardır çünkü.
miko'nun gülünce küçülen içinden sevgi ve güzellik fışkıran güzel gözleri vardır. konuşmadan çok şey anlatır, çoğunlukla gülümsese de bazen hüzün gizler bu gülümsemenin ardına. o hüznü oradan alıp yerine mutluluk koymak istersiniz, keşke yapabilseniz.
miko'nun sağ gözünün kenarında minik bir yara izi vardır. neden olduğunu bilmiyorum bu izin. (bu tanımı yazdıktan sonra öğrenirim ama) işte tam da bu izin olduğu yerden öpmek lazım miko'yu. ben öptüm, gözleri doldu. çünkü.. çünküsü yok di mi miko? seni sevdiğimi söylemiş miydim?
evet söylemiştim. hatta o kadar çok söylemiştim ki telefonum bile seni yazdığı anda otomatik olarak seviyorum ve hemen ardından mikom kelimelerini yazıyor. inanmayanlar için buyrun efendim kanıt;

bu kadına gün içinde kaç kere seni seviyorum diyorum bilmiyorum ama ne kadar dersem diyeyim az geliyor onu biliyorum.
bir insan bir insanı tanımadan ancak bu kadar sevebilirdi sanırım.
son olarak miko çok güzel sarılır, sarıldığında sizi kocaman sarmalar. dış dünyaya karşı korunduğunuzu hissedersiniz. durup duruken tutar yanaklarınızdan öper. "benim canım güzelcim oy kuzum benim" der, sarılır bir daha öper.
yani demem o ki miko çok güzel! biliyorum çok ortaya karışık bir tanım oldu, söylemek istediklerimin, içimden geçenlerin yarısını bile yazamadım ama denedim.
iyi ki varsın miko'm, iyi ki tanıdım seni ve iyi ki çıktın karşıma. hep ol, seni çok seviyorum mikom!!!
ps: turuncu ve kıvırcık saçlarından, hollanda planından da bahsetmek istiyorum ama şimdilik yeter bu kadar.*
devamını gör...
bana sen diyemezsin
bir cümle.
hiç eğip bükmeye gerek yok; bazı insanlara "sen" diye hitap edilmez. bu bir görgü kuralıdır. bir kişi sizinle, kendisine sen demenize izin verecek samimiyet kurmayı istemiyor olabilir. buna hakkı da vardır. tanımadığınız bir insana "saygı duymak zorunda değilim sana" diyemezsiniz.
okulda hocalarınıza genel olarak nasıl hitap ediyorsunuz? mesela 70 yaşındaki bir hocanızla senli benli oluyor musunuz? iş yerinde, çalışma saatleri içinde patronunuza, başkalarının yanında senli benli konuşuyor musunuz? müşterilerinizle peki? eğer bunları yapmıyorsanız, tanımadığınız herhangi biriyle de o şekilde konuşmamanız gerekir çünkü kabul etmeseniz de bu bir saygı belirtisidir.
saygıyı zorla kazanmak farklı bir konu. kişi sizden büyüktür mesela ama sizinle saygısızca konuşuyordur, o zaman evet, ona saygı duymak gibi bir mecburiyetiniz olmaz. fakat mesela burada, yani sözlükte, ilk kez mesaj attığınız birine "sen" diye hitap etmenizden herkes hoşlanmayabilir.
sonuçta iki kelime de 3 harfli. parmaklarınız yorulmaz, değil mi? *
hiç eğip bükmeye gerek yok; bazı insanlara "sen" diye hitap edilmez. bu bir görgü kuralıdır. bir kişi sizinle, kendisine sen demenize izin verecek samimiyet kurmayı istemiyor olabilir. buna hakkı da vardır. tanımadığınız bir insana "saygı duymak zorunda değilim sana" diyemezsiniz.
okulda hocalarınıza genel olarak nasıl hitap ediyorsunuz? mesela 70 yaşındaki bir hocanızla senli benli oluyor musunuz? iş yerinde, çalışma saatleri içinde patronunuza, başkalarının yanında senli benli konuşuyor musunuz? müşterilerinizle peki? eğer bunları yapmıyorsanız, tanımadığınız herhangi biriyle de o şekilde konuşmamanız gerekir çünkü kabul etmeseniz de bu bir saygı belirtisidir.
saygıyı zorla kazanmak farklı bir konu. kişi sizden büyüktür mesela ama sizinle saygısızca konuşuyordur, o zaman evet, ona saygı duymak gibi bir mecburiyetiniz olmaz. fakat mesela burada, yani sözlükte, ilk kez mesaj attığınız birine "sen" diye hitap etmenizden herkes hoşlanmayabilir.
sonuçta iki kelime de 3 harfli. parmaklarınız yorulmaz, değil mi? *
devamını gör...
aile baskısı
genel olarak nesilden nesile devam eden durum. genel olarak anne babalarımızın bize yaşattığı şeyler kendi yaşamadığı şeyler değil.
devamını gör...
iletişim kurmanın önündeki engeller
bence en temel engel dinlememek. sadece anlatıyoruz, dinlemiyoruz. dert yarıştırıyoruz, en dertli olana veriyoruz depresyona girme hakkını bile.
devamını gör...
yazarların doğduğu sene gerçekleşmiş önemli olaylar
devamını gör...
hayatında hiç avrupa'ya seyahat etmemiş kültürsüz insan
edirne'ye gider gitmez savunacağım görüş.
devamını gör...
aşırı açık giyinen kadınların erkekleri tahrik etmesi
tamamen erkeklerin problemidir. biz kadınları ilgilendirmez.
...erkeklerin de nefsi olduğunu unutman...
ne ala memleket... "nefis" diye bir şey uydurmuşlar (evet, bence uydurma), onun arkasına saklanarak aslında kendilerine hak gördükleri her türlü taciz, tecavüz suçunu işliyorlar ve suçu da mağdur olan kadına atmaya çalışıyorlar. yemiyoruz biz bunu. en basit örneğini söyleyeyim; ben birden fazla kere tacize uğradım, hepsinde de istisnasız üzerimde pantolon ve tişört/gömlek vardı, boldu bunlar, hatlarım belli olmuyordu. açıkta bir yerim yoktu. dans falan da etmiyordum, işimi yapıyordum. bu mantığa göre benim tacize uğramamam lazımdı. demek ki o sözde nefsinize hakim olamamanız için bizim bir yerlerimizi teşhir etmemize gerek yokmuş.
ayrıca o nefsiniz size kuyumcu da soydurmalı bu mantığa göre. kuyumcu dizmiş bütün altınlarını ve takılarını vitrine, sergiliyor. neden girip çalmıyorsunuz? nefsinize nasıl hakim oluyorsunuz? ben söyleyeyim. kuyumcuyu soysan hapse gireceksin, bunu biliyorsun. o yüzden yemiyor hırsızlık yapmak. ama bir kadını taciz ettiğinde ceza almayacağını çok iyi biliyorsun. bu yüzden de kendine bunu hak görüyor, toplumsal bir tepki almanın önüne geçmek için de kendini nefsine hakim olamayan, aciz bir yaratık gibi lanse etmeye çalışıyorsun.
acizsin, evet. nefsin olduğu için değil, karakterin noksan olduğu için.
...erkeklerin de nefsi olduğunu unutman...
ne ala memleket... "nefis" diye bir şey uydurmuşlar (evet, bence uydurma), onun arkasına saklanarak aslında kendilerine hak gördükleri her türlü taciz, tecavüz suçunu işliyorlar ve suçu da mağdur olan kadına atmaya çalışıyorlar. yemiyoruz biz bunu. en basit örneğini söyleyeyim; ben birden fazla kere tacize uğradım, hepsinde de istisnasız üzerimde pantolon ve tişört/gömlek vardı, boldu bunlar, hatlarım belli olmuyordu. açıkta bir yerim yoktu. dans falan da etmiyordum, işimi yapıyordum. bu mantığa göre benim tacize uğramamam lazımdı. demek ki o sözde nefsinize hakim olamamanız için bizim bir yerlerimizi teşhir etmemize gerek yokmuş.
ayrıca o nefsiniz size kuyumcu da soydurmalı bu mantığa göre. kuyumcu dizmiş bütün altınlarını ve takılarını vitrine, sergiliyor. neden girip çalmıyorsunuz? nefsinize nasıl hakim oluyorsunuz? ben söyleyeyim. kuyumcuyu soysan hapse gireceksin, bunu biliyorsun. o yüzden yemiyor hırsızlık yapmak. ama bir kadını taciz ettiğinde ceza almayacağını çok iyi biliyorsun. bu yüzden de kendine bunu hak görüyor, toplumsal bir tepki almanın önüne geçmek için de kendini nefsine hakim olamayan, aciz bir yaratık gibi lanse etmeye çalışıyorsun.
acizsin, evet. nefsin olduğu için değil, karakterin noksan olduğu için.
devamını gör...
yalan
güne açan çiçekler gibiyiz
devamını gör...
herkesin en büyük derdi kendinde sanması
yaradılış gereği insanların benmerkezci olmasından süregelen, türeyen, kaynaklanan, vuku bulan durum-hadise-varsayım.
sabahattin ali' nin kürk mantolu madonna romanında bir sözü vardı, "büyük talihsizlikler ile karşılaşmış insanlara iyi davranırız. onları bütün dertleri üzerine çeken birer mıknatıs gibi görür ve bizim için hazırlanan dertleri de çekmeleri için kendimize yakın tutarız" gibi bir şeydi.
aslında insanlar öylelerdir. başlarına daha büyük bir dert gelene kadar en büyüğü o anki sanırlar. ve dinlemezler sizi, sizin dertlerinizi. bazıları dinlemek istemez, ilgilenmez. bazıları ise dinlemek ister, istediğini sanır, fakat aslında dinlemez. unutur gider hala sıcakken. kendi derdine döner hemen.
herkes sabahattin ali'nin bahsettiği o mıknatıs sanır kendisini.
"hepte benim başıma gelir zaten"
"başımdan dert eksik olmaz"
"gökten bir şey yağsa bizim başımıza başka bir şey düşer"
"hep beni bulur"
"bizim kaderimiz böyle"
tanıdık geldi mi bu söylemler. duymadınız mı hiç. hatta hiç söylemediniz mi.
aslında dert dediğin nedir ki, hepimizi bekleyen mutlak son ölüm iken.
bizler planlar yaparken köşede pusuda bekleyen.
sabahattin ali' nin kürk mantolu madonna romanında bir sözü vardı, "büyük talihsizlikler ile karşılaşmış insanlara iyi davranırız. onları bütün dertleri üzerine çeken birer mıknatıs gibi görür ve bizim için hazırlanan dertleri de çekmeleri için kendimize yakın tutarız" gibi bir şeydi.
aslında insanlar öylelerdir. başlarına daha büyük bir dert gelene kadar en büyüğü o anki sanırlar. ve dinlemezler sizi, sizin dertlerinizi. bazıları dinlemek istemez, ilgilenmez. bazıları ise dinlemek ister, istediğini sanır, fakat aslında dinlemez. unutur gider hala sıcakken. kendi derdine döner hemen.
herkes sabahattin ali'nin bahsettiği o mıknatıs sanır kendisini.
"hepte benim başıma gelir zaten"
"başımdan dert eksik olmaz"
"gökten bir şey yağsa bizim başımıza başka bir şey düşer"
"hep beni bulur"
"bizim kaderimiz böyle"
tanıdık geldi mi bu söylemler. duymadınız mı hiç. hatta hiç söylemediniz mi.
aslında dert dediğin nedir ki, hepimizi bekleyen mutlak son ölüm iken.
bizler planlar yaparken köşede pusuda bekleyen.
devamını gör...
saint petersburg
1924-1991 yılları arasında sscb kurucusu lenin'e ithafen leningrad olarak adlandırılan şehir. ikinci dünya savaşı sırasında barbarossa harekâtı ile sovyet topraklarına 3 koldan giren alman ordusu'nun en önemli hedefleri arasındadır. 1941 sonbaharında leningrad kapılarına dayanan almanlar şehre doğrudan hücum eder. ağır bombardıman ve kanlı muharebeler sonucunda şehirdeki direnişin kırılamaması üzerine alman ordusu hitler'in emriyle taktik değişikliğine gider. buna göre sıcak çatışmaya girmeden kuşatmaya ağırlık verilecek, leningrad halkı gıdasız bırakılarak direniş unsurlarının açlık ve hastalıktan kırılıp gitmesi beklenecekti. her şey sona erdiğinde ise leningrad'daki bütün yapılar yok edilip hayalet şehir olarak bırakılacaktı. 1944'e kadar uygulanan bu korkunç plan süresince şehir halkına dışarıdan asgari miktarda yardım sağlanabilir. ladoga gölü -bazen sekteye uğrasa da- ikmal güzergâhındaki en önemli nokta olmuştur. yeterli iaşe imkanı bulunmayan şehirde kitlesel ölümler, anarşi ve yamyamlık vakaları yaşanır.. 827 gün boyunca kuşatmayı yarmaya çabalayan diğer kızıl ordu unsurları sonunda başarılı olur ve 1944 başında almanları püskürtür. ablukadan geriye sivil ve asker yüz binlerce zayiat kalır.
benzersiz direnişi ve kazandığı büyük zaferle muharebe tarihine adını yazdıran leningrad, birkaç yıl sonra politik bir vaka ile öne çıkar. 1949-50 yıllarında şehrin ileri gelenleri rejime ihanet suçlamasıyla tutuklanır. yargılanan yüzlerce sanık arasında politikacı, bilim adamı, yazar ve eğitimciler vardı. komplocuların lideri olduğu iddia edilen kişiler idam cezasına çarptırılırlar, geri kalanların büyük bölümü ise gulag ya da sibirya'ya sürgün edilirler.
benzersiz direnişi ve kazandığı büyük zaferle muharebe tarihine adını yazdıran leningrad, birkaç yıl sonra politik bir vaka ile öne çıkar. 1949-50 yıllarında şehrin ileri gelenleri rejime ihanet suçlamasıyla tutuklanır. yargılanan yüzlerce sanık arasında politikacı, bilim adamı, yazar ve eğitimciler vardı. komplocuların lideri olduğu iddia edilen kişiler idam cezasına çarptırılırlar, geri kalanların büyük bölümü ise gulag ya da sibirya'ya sürgün edilirler.
devamını gör...
elin oğlu aldığın diplomaya değil yaptığın pilava bakar
elin oğlu eş değil aşçı alsın o zaman. yemek yapmak kadının görevi değil midesi olan herkesin öğrenmek zorunda olduğu iştir.
devamını gör...
beyoğlu
istanbul'un kültür lokomotifi ilçesi. istanbul'un en eski yerleşimlerinden ve ilk belediyesi. konut yoğunluğundan fazla boş alan ve arsası olmayan ilçe.
devamını gör...

