1400lü yılların başlarında fransa ve ingiltere arasında 100 yıl sürecek olan 100 yıl savaşları başlamış. ingilizler fransa'ya saldırıp neredeyse tüm topraklarını işgal etmişler.tabii fransız halkı sefalet içindemiş. jan dark isimli hanım kızımız(jeanne d'arc) ise bir fransız köyünde yoksul bir ailede dünyaya gelmiş. jan dark 12 yaşına geldiğinde tanrı'nın kendisi ile konuştuğunu söylemeye başlamış ve tanrının ona kendisinin fransa'nın koruyucusu olduğunu söylemiş. krala birçok mektup göndermiş ama hiç cevap alamadı. bir gün yeter artık diyip, 16 yaşında evini terk ederek fransa kralının sarayına doğru yola çıkmış. saraya ulamış kızımız. zaten fransızlarda geçmişten beri bilinen bir efsane varmış. bu efsaneye göre lorraine'den gelen bakire bir kadın fransa'nın kurtarıcısı olacakmış.işe bak ki bizim hanım kızımız jan dark da o kız olduğunu iddia ediyormuş.
eee nasıl anlayacaklar? o dönemde bunu(kurtarıcı bakire olduğunu) iddia eden çok kişi varmış. jan dark'ı kalabalık bir grup içine almışlar. tahta ise kralın yerine bir başkasını oturtmuşlar. jan dark tahttaki kişinin gerçek kral olmadığını söylemiş ve o kalabalıkta gerçek kralı bulmış efendim. jan dark'a bekaret kontrolü yapılmış.sorulan birkaç soruya da istenildiği gibi cevap verince herkes ülkenin kurtarıcısı olduğuna ikna olmuş.
jan dark orleans kentini kurtarmak için kurulan ordunun başına geçmiş. jan dark bu sefer de omzundan yaralanmış. hatta omzundan akan kanların bütün odanının zeminini kapladığı bilinir ancak buna rağmen kızımız ölmemiş.
ingiliz işgalinde olan paris'in surlarına kadar gelmiş. kendisi burada kralın kuvvetsiz bir ordu göndermesi ile başarısız olmuş ve ingilizlere esir düşmüş jan dark. ingilizler dini bir mahkeme ile jan dark'ı yargılamışlar ve onun bir cadı olduğunu söyleyip durmuşlar. jan dark 19 yaşında iken yakılarak öldürülme cezasına çarptılmış. jan dark zindanda iken duyduğu sesleri ve tanrı ile olan konuşmalarını inkar edip, tövbe etmiş ve af istemiş. ancak birkaç gün sonra tüm tövbesini geri alarak tanrı ile konuştuğunu, fransanın kurtarıcı bakiresi olduğunu söylemiş tekrar.
ve jan dark canlı canlı yakılmış. işin garibi yakılırken hiç bağırmamış.


not: günümüzde bu hanım kızımız neredeyse 500 yıl sonra onu ulusal kahraman ilan edilmiş. fransa'nın her yerinde heykelleri de varmış hatta.
kendimce bu durumu çok ilginç buluyorum. o zamanlar kendisinin geri alınması için hiç mücadele etmeyen fransızların şimdi her yeri onun heykelleri ile donatması...
devamını gör...

gerçekleştirmemiz gereken bir eylemi yapmaya başlamamız için beş saniyelik bir süremizin olduğunu iddia eden bir kural. beynimiz beş saniyeden sonra bu eylemi gerçekleştirmemizi engelliyor. bu yüzden erken harekete geçmekte fayda var.

bu kuralı ortaya atan mel robbins şöyle diyor" bir şeyi yapmak istediğinizde bunu beş saniye içerisinde yapmazsanız zihninizin fren mekanizması devreye girer. fikri öldürmüş olursunuz. sorun fikirler değil. sorun harekete geçmemek. ve bunu bir başkası değil kendiniz yapıyorsunuz. yapmayın!"

çok haklı bir açıklama olduğunu düşünüyorum. çoğu insandaki erteleme hastalığını bu kuralla halledebiliriz. biz yapmaya başlamadıkça, harekete geçmedikçe yapacağımız iş gözümüzde büyüyor ve bize ağır gelmeye başlıyor. ağırlaşmasına izin vermeden harekete geçersek hayatımızın kolaylaşacağına inanıyorum.
devamını gör...

bu sabah aldığım en güzel haberdir. (umarım köstek olmak için bir şey yapmazlar.)

ve gençler! kimin yanınızda, kimin karşınızda olduğunu unutmayın!
devamını gör...

(bkz: memduh başgan)

eğer paralel bi evrende gerçekse ve bir şekilde bu başlığı okuyo olsa; "ampır ampır konuşmayı bırakın" diyodur eminim şasdlka
devamını gör...

ruh kanseri yapma potansiyeli olan kadın/erkek. *
ne sevilmesini ne de sevmesini bilmeyen, bilakis acı seven ve insanı çileden çıkaran tipler.*
ayaküstü kırk yalan söyleyip kendi de inanan nefes alan canlılar. *
devamını gör...

aslında açmak istediğim başlığı sığdıramadığımdan böyle bir başlık açıyorum.

mevzu şu; sürekli bir güruh insan var, beğenmediği başlığı gördüğünde sözlüğü ekşi sözlüğe dönüştürmeyin vs. vs. yazıyor.
aslında bu düşünce, halen ekşi veya her nereden gelindiyse oraya duyulan sempati ya da sevginin nefrete dönüşmesinden kaynaklı patolojik bir durum olarak düşünüyorum.

bırakın insanlar özgürce, kimsenin özgürlüğünü kısıtlamadan ya da hakaret etmeden istediği başlığı açsın.

yani sözlüğün bir yere falan dönüştüğü yok, birçok insan özgür olabilmek için burada. birçok insan çaylak olarak bekletilip saygı göremediği için burada. işine gelmeyen bir başlık varsa girip okuma, okuyorsan gerçekten vermek istediğin tepkiyi göster herhangi bir sözlükle kafa sözlüğü anma.

umarım anlaşılabilmişimdir, zira anlamayan varsa onu da kendi haline bırakmak gerek diye düşünüyorum.
devamını gör...

(bkz: seyretme lan dana)
devamını gör...

arkadaşlar ben düşünce denizinde bi' boğulup geliyorum izninizle.
devamını gör...

gençlerin ve çocukların beynini yıkayan yobaz nurcu kanal. modern gözüktüklerine bakmayın. evrim karşıtı ve şeriatçı, tarikatçı bir kanaldır. çocuklara evrim karşıtlığı ve yobazlık aşılıyorlar. bir de modern görünümlü oldukları için insanları çok kolay kandırıyorlar. bu kadar yüksek prodüksiyonlu videoları nasıl yapıyorlar büyük bir merak konusu. örneğin kurgu din tartışması videolarını aboneleri gerçek sanıyor ve "ateisti, deisti vs. rezil ettik" diye seviniyorlar. videolarının yorumlarında "sizin sayenizde kapandım, namaz kılmaya başladım, risale-i nur okumaya başladım, kuran okumaya başladım" tarzı şeyler vardır. zaten karşıt görüşteki yorumları siliyorlar.
devamını gör...

ne bal porsuğuymuş birader yav. daral geldi yeminle. sanırsız filozof..
devamını gör...

evde sürekli ayakta durarak kurtulduğum ezikliktir.
devamını gör...

değişik heyecanlar peşinde koşan bir vatandaştır. ben artık bizi kıskandıklarına ikna oldum.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

umursamadan yoluna devam eden kedidir. arsızdır. nasıl olsa sahibi, pardon kölesi, gelip temizleyecektir. üzülmeye ne hacettir.
devamını gör...

sonuyla ters köşe yaptıran, izlemesi keyifli film
devamını gör...

kim bilir kaçıncı kez tanımadığı bir yatakta uyanıyordu. usulca doğrulup etrafında ne var ne yok göz gezdirdi. anımsamaya çalıştı odadaki nesneleri. çok fazla eşya yoktu. kırık dökük bir masa, yanında ahşap sallanan bir sandalye, üç çekmecesi olan bir elbise dolabı. şimdilik gözüne çarpan bunlardı. uyanır uyanmaz odayı yokladıktan sonra ilk aklına gelen evde kendisinden başka biri olup olmadığını kontrol etmek oldu. yataktan hafifçe sıyrıldı, başucundaki hırkayı üzerine geçirip yola koyuldu. teker teker mutfağa, salona ve banyoya baktı. bu ufak ve bir o kadar soğuk, yabancı evde tek başınaydı.

uzun zamandan beri adı konulmamış bu hastalığın ya da sendromun pençesindeydi buğra. uykuya dalmadan önce ertesi sabah nerede uyanacağını bilmeden kafasında soru işaretleri ve içinden çıkamadığı bir bilinmezlikle boğuşuyordu. bir ailesi yoktu, daha doğrusu onları hiç tanımamıştı. varlıklarından bir haber olduğu aile daha yolun başında onu yalnız bırakmıştı. kendini bildiğinde yetimhanedeydi. ev diyebileceği, uyandığında aidiyet hissedebileceği, yanıdığı tek yuva orasıydı. azımsanmayacak bir zamandır yuvadan uzaktaydı. zaman mefhumunda bir sıkıntı olmasa da mekanda süregelen bir bilinmezlik mevcuttu. kim olduğunu, hangi yılın hangi ayının hangi gününde olduğunu biliyordu. sürekli değişen ise nerede olduğuydu.

bugün günlerden pazartesi, buna eminim. bütün pazarımı ikinci el eşya ve kitap satan dükkanın tozlu raflarını temizlemek ve düzene sokmakla geçirmiştim. zor ya da öğrenilmesi vakit alacak bir iş değildi. kalıcı olmadığımı bilsem de bu işi sevmiştim. dükkan sahibi sadık abi anlayışlı ve halden anlayan bir adamdı. yabancılık süreci yaşatmadı desem yeridir. o pazardan tam iki hafta önce bu dükkanın asma katındaki kanepeden bozma yatakta uyanmıştım. sadık abi beni bulduğunda hırsız olduğuma ihtimal vermediği için şanslıydım. belli bir süredir bu mekansız uyanmalardan muzdarip olduğumdan artık uyanınca yapacağım izahatler hazır oluyordu. bu sefer hikaye uydurmam gerekmedi. sadık ne söylerse onaylıyordum. senaryoyu benim yerime o yazmıştı. evsiz olduğumu, sığınacak bir yer ararken kendisinin dükkanını bulduğumu, allaha emanet kapısını zorlanmadan açtığımı ve geceyi burada geçirdiğimi onayladım. kimsesiz olduğumu zaten ilk bakışta anlamıştı. galiba yüzüme ve duruşuma işlemişti bu süresiz yalnızlık. bir dahaki bilinmez uyanışa kadar burada kalabilirdim. sanki o asma kat zaten uzun zamandır beni bekliyormuş gibiydi. işim de olmuştu, dükkanın getir götürünü, temizliğini yapıyordum. burada geçen günlerimi arayacaktım, eminim. insanın hiçbir yere ait olamaması kadar acı verici bir şey olmasa gerek. bundan daha kötüsü kim olduğunu bilmemek, sokaklarda kimliksiz dolaşmak olurdu ancak.

peki şimdi neredeydim? bu ev kimindi ve ben yine ait olmadığım bu yere nasıl gelmiştim? her sabah böyle olmuyordu, hatta bu sendromun sıklığıyla ilgili en ufak bir istatistiğim dahi yoktu. bazen üç ay, bazen iki hafta, bazense bir gün. ama muhakkak er ya da geç oluyordu. muhakkak bir sabah uyandığımda evvelki gece bulunduğum mekanın dışında yabancı olduğum yeni bir yerde gözlerimi açıyordum. bitmek bilmiyordu bu ızdırap. hiçbir yere alışamıyor, hiçbir yerde tam anlamıyla yerleşemiyordum. mutfağa girdiğimde kimsenin evde olmadığına artık emin olmuştum. diğer mekanlarda kimseye rastlamadığı gibi evin içinde gezinirken yeltendiği "kimse var mı?" soruları da cevapsız kalmıştı. şansına buzdolabında kahvaltı için malzemeler mevcuttu. üstünkörü de olsa bir şeyler atıştırdıktan sonra keşif turu için üzerini değiştirmeden evden ayrıldı. dolapta kendinin olup olmadığından emin olamadığı kıyafetleri şimdilik denemedi. zaten üstünde gündelik elbiselerle uyumuş olduğundan hazır bir şekilde evden çıktı. ilk işi sokağın başındaki bakkala gitmek oldu. ilk zamanlarda olduğu gibi "ben nerdeyim", "burası hangi şehir", "hangi mahalledeyiz" sorularını karşı tarafı ürkütmemek için artık sormuyordu. bulunduğu mekanı kavramak için daha dolaylı yollara başvuruyordu. bakkaldan yerel bir gazete aldı, gazetenin üstünde eskişehir merhaba gazetesi yazıyordu. dün istanbul'da uykuya dalan buğra bugün eskişehir'de gözlerini açmıştı. zaman zaman bu oluyordu, şehir değiştirme. ilk başlarda sadece aynı şehir içerisinde mekan değiştiren bedeni zaman içerisinde bir sabah ankara bir sabah sakarya gezer olmuştu. işin en acıklı yanı ise buğra'nın bu durumu paylaşabileceği kimsesi olmamasıydı.

aklına ilk istanbul'a dönme fikri geldi. daha önce de denemişti. önceden bulunduğu mekanı, tanıştığı insanları bulabilmek için yeni uyandığı yerden eskisine yolculuğa çıkmıştı. ama bir önceki adresine gittiğinde ne kaldığı yerden, ne yaptığı işten, ne de tanıştığı insanlardan bir iz bulabilmişti. sanki o anlar hiç varolmamış gibiydi. yine hüsranla karşılaşmamak için istanbul'a dönme fikrini şimdilik erteledi. eskişehir'de ne işi vardı onu bulmalıydı. cüzdanını kontrol etmek yeni aklına gelmişti. anadolu üniversitesi'ne ait personel kartı gözüne ilişti. bunun yanında bir maaş kartı, birkaç da kartvizit vardı cüzdanda. acaba buradaki yolculuğu ne kadar sürecekti, burada ne işi olduğunu çözmeye değecek kadar süre geçirip geçirmeyeceğini bilmese de araştırmaya karar verdi. şarkıda sil baştan başlamak gerek bazen diyordu ya, buğra için artık sil baştan başlamamak gerekiyordu. kim bilir kaçıncı kez sıfırdan başladığı hayatı artık onu usandırmıştı. adımlarına bu durumun yarattığı yılgınlık sirayet etmişti ama daha tam olarak pes etmemişti. biliyordu. bir gün artık buraya kadar deyip pes edecek ve belki de bu hayata artık daha fazla katlanamadığını farkedip kısa yoldan bu işi bitirecekti. ama şimdi değil.

üniversiteye vardığında kimlik kartını turnikeye okutup içeri girdi.kapıdaki güvenlik uzun süredir tanıdığına delalet eden bir iyi günler dileğiyle karşıladı onu. evet ama şimdilik ne yapacaktı. güvenliğe burada ne işi olduğunu sormak abes olurdu. içeride yolunu yardım olmadan bulmak ise imkansız. havadan sudan bir muhabbetle konuyu buradaki işine getirebilirdi ve denedi. şansına geveze güvenlik konuştukça konuştu ve bir ara kütüphanede işler nasıl cümlesi geçti. bingo ! kütüphanede memurdu buğra. doğrudan oraya yönelmedi, biraz daha sohbet etti ve öyle yoluna gitti, istediğini almıştı. kütüphaneyi bulduğunda saat 10'u geçmişti. bankoda görevli olan, emekliliğine az kalmış yaşlı kurt ihsan nerede kaldın yahu, başına bir iş geldi sandık diye karşıladı onu. telefonun da kapalı, kaç kere aradım. bunca yılın tecrübesine rağmen buğra bu sabah en önemli şeyi atlamıştı, telefonunu kontrol etmek. bu kadar uğraşmasına gerek kalmayacaktı belki. şarjım bitmiş, farketmemişim diye başından savdı ihtiyarı. kütüphane içerisinde şüphe çekmeden bir tur attı, o sırada ihsan'ın şüpheli bakışları onu takip etmeye devam ediyordu. bu çocukta bir haller var bugün ama hayırlısı dedi içinden. sonrasında daha fazla dayanamadı. " oğlum buğra ne dolanıp duruyorsun, gel otursana yerine" diye seslendi. neyse ki yeri belliydi, zaman içerisinde bu ihtiyardan yaptığı işi de öğrenirdi. gerçi şimdiden belliydi neyin ne olduğu az çok. kütüphanede öğrencilerin aldığı kitapları sisteme işliyorlar, iade kitapları yerlerine yerleştiriyorlar, kısacası bir kütüphane memuru gün içerisinde ne yaparsa onu yapıyorlardı. ihsan'ı fazla şüphelendirmemek için çok soru sormadı. öğle yemeğine kadar yerinde sakince oturup onu takip ederek işinin gerekliliklerini kafasında bir yere not etti. bu kaçıncı iş öğrenişim diye geçti aklından bir ara. artık hafızası doluyordu. sürekli yeni bir işe adapte olmak zorunda kalmak, işin gereksinimlerini öğrenmek yoruyordu onu. ama bu seferki çok zorlayıcı sayılmazdı.

günün sonunda yorgun hissediyordu. eve dönüş yolunu bulma derdi olmadı. kapının önündeki servisçi sabah yoktun buğra bey deyince anladı mevzuyu. kısa bir izahat sonrası servise atladı, evin önündeki sokakta indi. eskişehir'deki ilk işi günü bitmişti. akşam yemeği için bakkaldan birkaç şey aldıktan sonra eve geldi. evden çıkmadan pencereleri açmadığına pişman oldu, boğucu ve havasız bir ortam karşıladı onu. temizlik yapmaya değer mi diye düşündü, biraz beklemeliydi. burada ne kadar kalacağını bilmediğinden öteledi bu işi de. yemeğini yedikten sonra telefonunu kurcalama vakti geldi nihayet. buğra'nın bir sosyal medya hesabı yoktu ama internetten ya da mail adresinden bir şeyler öğrenebilirdi. okula ait mail adresinde okunmamış 72 mail bekliyordu. çoğu okulla alakalı duyurular olan gereksiz mail yığını arasında biri ilgisini çekmişti. gelen mail suat'tandı. yetimhanede edindiği ender arkadaşlardan biriydi. yazıda kendisine uzun zamandır ulaşmaya çalıştığını, internette ismini aratırken üniversitenin sitesinden mail adresine ulaştığını belirtiyordu. bunca zamandır ne yaptığını, nerelerde olduğunu da iliştirmişti soru olarak. buğra için yeni bir umut ışığı doğmuştu, sonunda hayatının normal seyrinde olduğu çocukluk günlerinden biri ona ulaşmıştı. suat'ın yazdıkları arasında kendisinden bahsettiği kısımlara tekrardan göz attı ve ankara'da yaşadığını gördü. mailin sonunda müsait oldukları bir zamanda buluşalım diye eklemişti.

sisli bir ankara sabahunda gözleri suat'ı arıyordu kızılay meydanında. bir dönem bu şehirde yaşamıştı, üç ay kadar. o zamanlar bakanlıklardan birinde uzman yardımcısı görevindeydi. uyanışların en iyilerinden birisiydi. oldukça prestijli bir hayata uyanmıştı ankara'da. tabi sürdüremedi bu durumu. iki yıl aradan sonra aynı şehirde bulunmak garip hissettirmişte, hafifçe ürperdi. saat tam 10'da suat'ı üzerinde gri bir palto, omzunda bir evrak çantası kendisine doğru gülümseyerek gelirken farketti. mailde yetişkin haline ait fotoğrafını iliştirdiği için tanımak zor olmadı. meydana yakın kafelerden birine girdiler. geçmişle ilgili kısa bir konuşmanın ardından şimdiki zaman geldi sıra. suat avukat olmuştu, çankaya'da bir hukuk bürosunda çalışıyordu. evlenmiş, bir kız çocuğu sahibi olmuştu. kılık kıyafetinden de anlaşılacağı üzere hali vakti yerindeydi. kendisi hakkında olan biteni anlattıktan sonra buğra'ya gelmişti sıra. kısaca eskişehir'den bahsetti. orada yeni olduğunu ve uyanışları anlatmadı. aslında buraya gelirken niyeti bunları ona anlatmaktı ama deli damgası yemekten korkuyordu. sonuçta anlatacakları aklı başında kimseye mantıklı gelecek türden şeyler değildi. bunu denese kaybedecek bir şeyi olmazdı belki, suat bu zamana kadar ortalarda yoktu, bundan sonra onu deli belleyip görüşmese ne eksilirdi. sadece kendine yediremediğindendi bu tavır, yoksa suat'ın ne düşüneceği çok da umrunda olmazdı. neden sonra muhabbet bir anda yetimhaneye geldi, ikisi de ayrıldıktan sonra bir daha oraya uğramamıştı. oradan hatıra kalan birini görmek bir anda buğra'ya buraya tekrar gitme isteği uyandırmıştı. ne kaybederdi ki.

ve her şeyin başladığı yerdedir. aradan geçen 12 yıldan sonra yetimhanededir. doğrusunu söylemek gerekirse artık burası bir yetimhane de değildir. terk edileli uzun zaman olmuş, metruk, yıkık dökük bir yer halini almıştır. buğra etrafında kimselerin olmadığı binanın içerisine yavaş adımlarla girer. kapı ardından kapandığında bir an süren karanlığın ardından her şeyi yerli yerinde bulur. koğuşu, ranzası, yemekhane, ilk yardım odası. her şey 12 yıl önce bıraktığı gibidir. koğuşuna gider, yatağını bulur. yorgunluktan kapanan gözlerini açık tutamaz ve uykuya dalar. artık ait olduğu yerdedir. hatta bu hayatta ait olabileceği tek yerdedir. uyandığında ve tekrar uyuduğunda, değişmeyen tek yerdedir.
devamını gör...

her son yeni başlangıçtır.

aslında bu bir nevi arınmak olarak da düşünülebilir. sana ait olmayan her şey bir bir senden gider. sen kaybettiğini sanırsın. son tahlilde kalan gerçekten sana ait olandır. orandan güçlenmeyi öğrenirsin.
devamını gör...

anksiyete
bizi bitirdiniz be!
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

dudakları mahveden eylem. pudra şekeri bağımlıları gibi ben de dudak yeme bağımlısıyım.*
devamını gör...

ülkemizde olmayandır. hayvanlara işkence edip serbest kalan yaratıklar olduğu sürece kimse bana adaletten bahsedemez.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim