saatin icadından önce, belirli bir süre boyunca yanmaya ayarlanan mum saatleri vardı. insanlar, hatırlatıcı veya alarm kurmak istediklerinde, istedikleri zamana denk gelecek şekilde muma bir çivi tutturuyorlardı ve mum o seviyeye kadar eridiğinde, bunlar metal mumluğun üzerine düşüp ses çıkararak uyarıda bulunuyordu.
devamını gör...

benim için ispanak ve patlicandir. patlıcanın girdiği yemeğin kötü olma ihtimali cok düşüktür.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

çocukluğumun en stresli dönemlerinden birine konu olan eylemdir. o defteri, kitabı asla gerektiği gibi düz ve ortalı tutamazdım. her seferinde uyarırlar fakat ben yine sanki kasıtlı yapıyormuş gibi kaydırırdım.

ayrıca sürekli çantada taşınan kitapların yıpranmasının önüne geçmek için gazete kağıdıyla dahi yapılabilecek eylem.

bu işlem için şeffaf yapışkan asetat kullanılırsa hem kitabın, defterin görünümü korunur hem de daha uzun yıllarca yıpranmasının önüne geçilebilir. bence kitapları muhafaza etmek için en uygun yöntemlerden biri. her kitabı, defteri gerek maliyet gerekse sınırlı adet nedeniyle ciltli satın almak her zaman mümkün olmuyor.
devamını gör...

agah beyoğlu(bkz: şahsiyet)
devamını gör...

otel odasında fuhuş yapan 60 yaş üstü erkeğin yaşayacağı son. yabancı bir kadınla zina yaparak bunca yıllık eşe ihanet etmenin vermiş olduğu vicdan sızısı, normalin üstündeki nabız atışıyla eşdeğer olarak atan hassas ve yıllanmış kalbi oracıkta durduruyor.
devamını gör...

benim adım tatar ramazan ben bu oyunu bozarım.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

son derece zor bir durum.

hele ki anneniz babanız sağ ve sizi seviyorsa;
intihar ettiğiniz için sonsuza dek cehennemde yanacağınıza inanıyorlarsa,
"derdine deva olamadık!" diye kendilerini suçlayacaklarsa,
siz ölüp dünyevi her şeyden sıyrılmışken onlar belki üzüntüden yatalak hale gelecekse,
yaşayacak günleri belki sevecek torunları olacakken acıdan oracıkta ölebileceklerse...

konu ölmeyi istemek değil yaşamayı istememektir ya da istese bile mecali olmamaktır. bu hal yaşamın dibidir.
kendinden çoktan geçmişsindir; ama belki bir çocuğun, bir annen, baban, kardeşin vardır, bir eşin...
belki de kimsen yoktur. ama bir şey vardır belki inandığın, savunduğun, yürümeyi düşlediğin bir yol...

hiç de doğal bir durum değil zaten intiharın eşiğinde olmak, bilim var kardeşim!
her canlı hayatta kalmaya çalışmak için programlanmıştır, hayatta kalmak ve soyunu devam ettirmek.
eee? benim programıma ne oldu? ben neden istemiyorum yaşayıp çocuk yapmayı?
insanlar yüzünden!

neyse, 6-7 yıldır aklımda olsa da kıymadım canıma. güzel günlerin geleceğine ve kötü günlerin unutulacağına inandım.
ama hiç google'a "çok acı çeken kişinin intihar etmesi de mi günahtır?" yazıp, delice olmayan, yobaz ve cahil olmayan bir fetva arayacak kadar yaklaşmamıştım kendimi öldürmeye.

allah'tan kediciğim var! yıllardır en yakınım, canımın yarısı, kızım, mavim... bugün de direneceğim.

kendinizi öldürmemeye çalışın, bir gün yolunuz mutluluğa çıkabilir. bunun ihtimali bile direnmeye değer!
devamını gör...

''rastgele çekilen fotoğraflar daha güzel çıkar, tesadüfen tanışılan insanlarla daha mutlu oluruz, kıyıda köşede uyuyakalmak uykunun en keyiflisidir, plansız hadi denilerek yapılan aktiviteler daha eğlencelidir. her şeyin kendiliğinden olanı güzel.''

a.güler
devamını gör...

ben öyle sürprizlerden, hediyelerden hoşlanmam. bazen çok ince bir bakış yakalarım mesela, gözlerinin içi güler sanki dünyanın en güzel şeyine bakarmış gibi, ben o bakışın gerekirse kurdelesini takar zihnimin en derinine saklarım ya da ne bileyim yemek hazırlarken mırıldandığı bir şarkıyı alınırım üzerime kış ortasında kalmış gibi sarınır ısınırım.
bir şey olmuş ama belli ki. bir şeyler değişmiş bende. dün hayatımda ilk defa çiçek aldım. insan hiç ummasa da otuz yıl hiç çiçek alınmamış olmanın eksikliğini barındırabilirmiş içinde, ne tuhaf.
gözlerim doldu, ara ara taştığı da oldu.
ama ne çiçek! bir kucak dolusu kırmızı gül. üzerindeki notu aldım, gülleri bir kenara bıraktım. gözüm çok daha az renkli, sade ve minik olan saksıya takıldı.
öyle çok boğmuşlar ki kağıt yığınları arasına, sanki ihtiyacı varmış gibi süslenmeye, yetmiyormuş gibi saf güzelliği, yazık etmişler yasemine.
evet yasemindi.
hemen sarıldım, kurtardım onu.
ismini verdim, tanıştım, şarkısını söyledim.
'ama' dedim 'sen böyle zarif kalamazsın, madem yarenlik edeceksin bana, ara ara sen de saçmalayacaksın.'
anlaştık ve bu konuda uzlaştık.
çıkan notlara gelecek olursak
"sana bakarken içimi titreten ama sesli söyleyemediğim tüm hislerimin tercümanı olsunlar diye.. seni seviyorum." yazılıydı.
gerek yoktu. bana kalırsa yasemin çok daha güzel ve dokunaklı konuştu.
ve evet tabi ki ismini yasemin koydum. aklımın çetrefilli yerine mühür vurmuştum daha düz düşünüyorum epeydir.
o çok anlamlı benim için. bundan sonra birlikte açar, birlikte içeriz, güneşlenir, soğuk yeriz, solacaksak birlikte solarız, öleceksek üçten geriye sayarız, belki sonra yeniden başlarız.
devamını gör...

1994 yapımı amerikan filmi. yönetmenliğini frank darabont yapmıştır ve senaryosu, stephen king'in yazdığı "kuşku mevsimi" adlı kitabın "rita hayworth'u seven adam" bölümünden uyarlanmıştır. kitapla ilgili olarak şunu söyleyeyim ki, türkiye'de yayınlanan versiyonunda bu bölüm nedense bulunmamaktadır.

filmin bana düşündürdükleri ise şöyledir:

bu filmi beğenen birçok kişi gibi benim de içime halen sindiremediğim şey ödülleri forrest gump'a kaptırmış olması. tom hanks en sevdiğim erkek oyunculardan birisi o ayrı. forrest gump en sevdiğim filmlerden biridir o da ayrı. ama iki filmi önüme koyup hangisi dediklerinde tartışmasız bu film derim. ama gelin görün ki ödülleri kaptırmış olması bir hayli üzücü.

hayattaki en nefret ettiğim şeylerden biri kıyas konusudur. herkes gibi her şey de birbirinden farklıdır arkadaş. dolayısıyla bu iki filmi kıyaslamak yanlış olacaktır. ama ister istemez kıyaslamak durumunda kalıp sonuna kadar bu film diyorum.

bir kere bu film daha çok şey öğretiyor insana. en başta zaten afişinde de yazdığı gibi umut etmenin aslında ne kadar önemli bir şey olduğunu anlatıyor. durumun ne kadar berbat ve zor olursa olsun umudu bırakmamak gerektiğini, hayatının tıpkı andy dufrasne gibi bir anda tepe takla olması durumunda bile umut etmek gerektiğini anlatıyor.

bira sahnesini yazmaya cesaret edemiyorum. çünkü o sahnedeki güzelliği her ne kadar anlatmak istesem de yazdıklarım yetmez açıkçası. o nedenle anlatamıyorum. (bu sahneyi yazıyla değil de sözlü olarak birine anlatmaya kalksam sanırım "into the wild" filminde mccandless'in bardaki o top sakallı arkadaşına "ben alaska'ya gidiyorum, ta oralara ta uzaklara" derken yaşadığı mutluluk sarhoşluğuna bürünürüm sanırım)

bir diğer öğrettiği şey ise dostluk. aslında fazla arkadaşın olmasa bile sahip olduğun gerçek bir dostun varsa başka bir arkadaşa ihtiyacının olmadığını, bunun yanında zor şartlarda zor insanlarla beraberken o zorluğu paylaştığın bir dost varsa üstesinden sırt sırta vererek aşılabileceğini anlatıyor.

boş beyinli olmamak, bir şeyleri iyi derecede bilmek ve bir şeylere tutku duymak gerektiği de benim çıkardığım bir diğer sonuç. andy eğer taşlara ilgi duymasaydı ve onların yapısından anlamasaydı o duvarı kazmayacaktı. ama bu konudaki bilgisini eyleme döküp duvarı kazmayı ve oradan ayrılmayı başardı. veya oradayken zamanı geçirebilmek adına devamlı bir şeylerle uğraşması, satranç takımı hazırlamaktan tutun da kütüphaneyi adama benzetmesine kadar devamlı bir meşguliyet içinde olması boktan durumlarda olduğumuz anlarda geçmek bilmeyen zamanı hızlandırmak ve zaman algımıza müdahale edebileceğimize iyi bir örnek.

ve belki de en önemlisi müzik dinlemek denen şeyin aslında basit gibi görünse de hiç de öyle basit bir şey olmadığı, müzik dinlemenin aslında çok büyük bir lüks olduğu ve müziğe aç olmanın en büyük açlıklardan biri olduğunu anlatıyor. gardiyan odasında dayak yeme pahasına bütün mahkumlara hoparlörden yaptığı müzik yayını bunu oldukça iyi anlatıyordu.

özgürlüğü anlatmasını söylemeye gerek yok. onu diğer hapishane filmleri de işliyor zaten. ama bu film hayatın içinde bulunan ama aslında basit gibi görünen şeylerin esasında ne denli önem sahibi olduğunu adeta gözümüze sokuyor ve ders gibi anlatıyor. varsın ödül alamasın. ben ve benim gibi birçok insanın içinde öyle görünüyor ki kalıcı olarak bir numarada kalacak.

iyi ki böyle bir film var, iyi ki izledim ve iyi ki içimde yer etti. yeri her daim özel olacaktır içimde.
devamını gör...

cem adrian'dan gelsin.
devamını gör...

kuran yakınca islam'ın bittiğini zanneden neo-nazi dangalağın yediği halt.

not: bir inançsız.
devamını gör...

(bkz: darren aronofsky) filmi.
ölüm kabullenilmesi gereken bir gerçektir. doğru ile, yanlış ile, mücadele veya teslim oluş ile ilgilenmeyen soğuk bir gerçektir.
bu film, bir kabulleniş hikayesidir.
devamını gör...

50li yaşlardaki payvoncu dayılara kızmak yerine 20li yaşlardaki kızlara giydiyoruz , ne değişecek ?
devamını gör...

colin farrell’ı izlerken hem gülebileceğiniz, hem de bazı duygusal sahnelerde yutkunabileceğiniz filmdir. oscar da en iyi orijinal senaryo ya aday olmuş, fakat alamamıştır. izlendikten sonra, brugge'e hayran olmamak elde değil.
devamını gör...

hayli üzücü durum. düşünsene duşunu almışsın, parfümünü sıkmış, sevişme donunu giymişsin. kızıl fettanla ilgili nice nice hayalleri zihninde canlandırmaktasın. lakin bilmiyorsun; kızıl fettan aslında jartiyer giymiş melek görünümlü azrailin. hayal kırıklığına mı üzülmeli, uçkurunun hevesi yüzünden canından olmasına mı?
yalnız katil iyi ki türkiye'de yaşamıyor. seri katilliği bir kenara burada toplu katliam yapardı bu.
devamını gör...

6 veya 7 yaşlarında bi çocuk. aramızda geçen diyalog.
+adın nedir
-ali
+okula gidiyormusun sen ali
-evet
+hangi okula
-anadolu lisesi
+ne yapıyorsun orda
-oyun oynuyorum
devamını gör...

((düzeltme; dediklerim "selefilik'i" değil "esasında harici olup kendisini selefi zannedenleri" yansıtmaktadır. zira selefi önde gelen demek ve mezhep imamlarının hepsi selefi. fakat günümüz selefiliği; sadece ilk gelenlere tabii olmak manasında, sonradan gelen bir insanı eskileri nispetinde otorite olarak kabul etmiyorlar ve olamayacağını da savunuyorlar. hadis-i şerife binaen bunu yapıyorlar haddi zatında sonradan gelen büyüklerin hiçbiri kendini ilklerden büyük görmemiştir.

hariciler ile benzettim fakat kendisini selefi olarak tanımlayıp aklı yerinde insanlarda varmış, benim kastım/tepkim ışid vari oluşumlara ve ideolojileredir. ))


-
hariciler eskide kaldığından tarih gözüyle daha objektif bakılabilir, işte kendine yapılacak tek iş olarak tekfir ve diğer müslümanlara sataşmayı gören selefilere selefi değil bi yönüyle harici demek lazım gelir çünkü onlar selefi değil haricilerin bugünkü versiyonudur.

dine olan muhabbetleri ifrat manasında olduğundan hadis ve ayetlerden yanlış manaları çıkartıp insanları galeyana hızlıca getirebilirler. hızlıca parlarlar ve hızlıca sönerler tarihten bakınız harici vari oluşumlara aynısını göreceksiniz.

günümüzden buna verilecek örnekse ışid'dir

(bkz: ışid)
devamını gör...

1924'te sabit cinol tarafından geliştirilmiş bir slogan.

esasen, isviçre'nin servette kulübünden arak bir slogandır.
sabit cinol'da zamanında bu kulüpte oynamıştır.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim