almanya
almanya'dan ziyade almanları örnek almamız gereken çok şey var. misal vermek gerekirse sigara içtin lak diye izmariti sallıyoruz ülkece halbuki izmaritin ateşini düşür ne kadar uzak olursa olsun çöp kutusuna at. atamıyor musun çöp uzakta mı? bir küçük selpak poşedi olsun cebinde koy ona sonra salla. almanlar hiç bir çöpü bütün halinde atmaz. kağıt ayrı yere, bitkisel ürünler ayrı yere, plastik ayrı yere. hepsinin ayrı çöpü var günleri var ve herkes buna uyuyor. israftan nefret ederler ve tutmaya bayılırlar. çalışma disiplinleri harikadır. türkler az mı çalışıyor elbette hayır ancak sistem ve disiplin yok. bizde mesai süreleri uzun verim yerlerde onlarda mesailer daha orantılı verim yüksek. her işin başı eğitim. öğrencimize çöpü çöpe atmayı, kişisel temizlik ve bakımı, iş disipinini okulda vermek zorundayız. bizim eğitim sistemi öğretmenin derse girip dersi vermesi üzerine kurulu. ekip çalışması birlikte ürün ortaya koyma vs yok. sıfır. böyle olunca da almanya almanya oluyor bizde neden böyleyiz diye sorunu siyasette arıyoruz. halbuki sorun sistemde.
devamını gör...
beşiktaş
elini attığı her işte 20. yüzyıl almanyası gibi davranan canım takımım. yok yani başka açıklaması olamaz bu hüsranın çünkü. yahu neden güzel başladığınız her şeyin sonu kötü gidiyor? genç yaşımda sinir stres sahibi oldum. sergen hocam müsade ederseniz bir yüzüm gülsün artık benim ya. hayır yani kendimi her sene dört çocukla ortada kalmış gibi hissetmekten ben de yoruldum çünkü. neyse, henüz her şey bitmiş değil.
"siyah günlerimizdeyiz yakındır beyaz"
"siyah günlerimizdeyiz yakındır beyaz"
devamını gör...
doğrusunu unutturan sözler
lütfü zivaneli
devamını gör...
koklaması zevkli olan şeyler
soba veya mangal yakmak için kullanılan çıra, rebul mandalina kolonyası, eski kitap, kahve, benzin, mobilya cilası vee tineeerr*
devamını gör...
satranç
özellikle yeni oyuncuların - yeni derken en az 1.5 sene oynamış olanlardan söz ediyorum- çok sık aynı hataya düştüğü hint asıllı oyun. hataya gelecek olursak; taşların stratejik değeri ve taş fedası... satrançta taşın değerini kendisi değil oyunun şartları, oyuncunun kurduğu strateji ve taşın bulunduğu mevcut konum belirler. resmi olarak taşların bir sayı değeri vardır evet ve hatta yıllarca ufak bir takım değişikliklere de uğramıştır ama bu durumu yanlış değerlendirip vezir en iyisi kafası yanlış bir kafa yapısıdır ve bu tip oyuncular bir noktada tıkanıp ilerleyemezler. vezir örneğinden gidiyorum çünkü çoğu oyuncu vezirini kaybettiği an oyunu kaybettiği yanılgısına düşüyor. elinizin altında olan vezir kaybettiğiniz filin yerine daha iyi iş yapmayabilir veya yapadabilir bu tamamen oyuncu ve oyunun mevcut şartları ile ilgilidir. bu mantıkla bakıldığında bu insanlar gerektiği yerde vezir fedası yapamazlar ve bir noktada bu yenilgiye sürükleyen büyük bir hataya da dönüşebilir. yakın zamanda yaptığım bir maçtan basit bir örnek vermek gerekirse; mevcut bir piyon terfisinde vezir yerine at tercih ettim. rakibim oyuna girecek ikinci bir rakip vezir olmadığını görünce daha fazla huzursuz olması gerekirken rahat bir nefes verdi ama o at oyunum için kilit bir noktadaydı ve vezirimin sağlayamayacağı bir avantaj ile rakibimi köşeye sıkıştırma olanağı sağladı. demek istediğim eğer orada vezir en iyisi kafası ile vezir tercih edilmiş olsaydı rakibi istediğim pozisyona getirmek bana fazladan en iyi ihtimalle 6 hamleye neden olacaktı ve 6 hamle demek tahtada şartların çok fazla değişmesi demektir. bu da şu noktaya çıkar; en az 3 hamle sonrası üzerine fikir yürütemediğiniz bir maçta neyi ne zaman feda etmeniz gerektiğini veya neyin stratejik değeri olduğunu anlayamazsınız. taşın değerini belirleyen bir diğer nokta da işte bu öngörü durumudur ve bu bizi başka bir konuya götürüyor.
dürüst olmak gerekirse bir kaç parlak ve beklenmedik hamleyi saymazsak eğer satranç uzun zamandır görsel hafıza, ezber ve yapılan alıştırmalar/edinilen tecrübe ile ilgili. açılış ile oyunsonu arasında iyi bir yol izleyen biri nadiren yenilir. şartları kendi lehine çevirecek kadar oyun bilgisi olan biri oldukça zekice yapılmış bir kaç hamlenin bile aleyhine işlemesini kolayca engelleyebilir. bu durumda da notasyon bilmek gerekir çünkü daha önce oynanmış olan maçlar iyi bir yol göstericidir ve bir çok maçı ezberlemek yerine kağıdın üzerinde yazanları ezberlemek daha kolaydır üstelik onlara sanki denklem veya formül gibi yaklaşıyorsanız. ek olarak notasyon okuyamayan biri ne önceki maçları rahatlıkla analiz edebilir ne de eco kodlarına sahip olsa da pek bir şey yapabilir. benim gördüğüm üç tip satranç oyuncusu var; tahtayı savaş meydanı gibi görenler, tamamen matematiksel olarak yaklaşanlar ve ikisi arasındaki dengeyi kurmuş olanlar. ben ikinci tip oyuncu olduğumdan diğerleri hakkında çok yorum yapmadan basitçe kendi oyun mantığımı aktarayım. benim için satranç tahtası önüme gelene kadar af3 sadece af3'dür. o tahtayı yüzlerce kez görmüş olsamda önüme gelene kadar hatta geldiğinde bile bu değişmez. atın hangi kareye ilerleyeceği kafamda olmak zorunda değildir kafamda yalnızca belirli bir sıralamayı tutarım yani kafamda sadece eco kodlarını bulup ezberlediğim sistem vardır benim için at at falan değildir belirli bir örüntüyü bozmadan devam ettirmeye çalışırım oyun boyunca ve oyunun durumuna göre örüntüyü bozmayan en uygun oyunsonu ile bitiririm. elbette tamamen ezber durumu kurtarmıyor ama bu noktada önceki maçlara hakimiyet oyuncuya izleyeceği yol konusunda yardımcı oluyor ki bu maçları hatırlamanın kolay yolu da az önce belirttiğim sistemden geçer. bir maçın her hamlesini akılda tutmak zordur ama notasyon kağıdını bir formül gibi ezberlemek bunu kolaylaştırır. bunu tam olarak açıklamak mümkün değil hangi oyuncu tipini anlatsam da aynı gibi gelecek esasında ama oyuncular rahatlıkla demek istediğim noktayı ve farklılığı yakalayacaklardır. bu sıkıcı bir oyun tipidir çünkü ortada birliklerinizi öne sürdüğünüzü düşünüp gaza geldiğiniz ve gerçekten savaş meydanında bir komutanmış gibi ani ve stratejik kararlar verdiğiniz nadir olur. sadece ezberden sayılar ve harfler vardır önünüzde satranç takımını görmezsiniz ama bu kazanmak için genelde en kesin yoldur yine de zevk almak için en iyi yol olduğu söylenemez. ortada ruhunu kaybetmiş bir oyun vardır demek gayet yerinde olacaktır bence ama kendi adıma zafer kazandığımda bu ruhumu yeterince besliyor zaten.* benim oyunu savaş alanı olarak gördüğüm tek yer kazandığım bir oyunun sonu çünkü rakibin bir piyonunu tamamen centilmenlikten uzak bir şekilde ganimet olarak alıyorum. yani açıkça takımını bozup oynanmayacak duruma getiriyorum ki ganimet olarak toprak almaktan farkı yok bence. utanır mıyım? sanmam.*
şu var ki ben iyi bir oyuncu muyum hiç sanmam ve satranç konusunda akıl verecek son kişiyim çünkü satranç takımı ile değil harf ve sayılarla ilgileniyorum yani dürüstçe kazanmak için sıkıcı ve kısmen hileli yolu tercih ediyorum ama kim ne derse desin çoğumuz o masaya kazanmak için otururuz kaybetmek için değil. ruhumu dinlendirmek istesem go -orada da gelenekselden yola çıkıp sonra agresif oyun sergilemeye başlamamışım gibi.*- oynarım.
sadece ezber yapmak yeterli değil elbette. oyuncunun bilgiye sahip olması onu uygulamada başarılı olup olmayacağına dair güvence vermez. rakip maçı satar gibi her zaman ezber tuzakların içine atlamıyor yaptığı hamleler ile. ya rakibi istediğiniz oyuna yönlendirecek kadar baskı kurabilecek stratejilere sahip olmak gerek ve alexander alekhine değilseniz bu epey zordur ya da oyunu rakibe göre yönlendirebilecek kadar fazla stratejiye sahip olmak. ilki gerçekten zordur çünkü bir gün sert kayaya çarpmak var, her zaman işe yaramaz. ikincisi ise zahmetli ama güvenli bir tercihtir her zaman çünkü rüzgar nereden eserse essin zaten buna uygun bir taktik her zaman sol cepte durur yani tuzağın tuzağı vardır. agresif oyun sergilemek hızlı bir zeka daha pasif kalmak teknik gerektirir işin özeti. bunlar kısmen bilindik ve basit şeyler ama yeni oyuncular sıklıkla es geçiyor. diğer iki oyuncu tipi hakkında çok yorum yapamayacağım çünkü açıkçası benim oyun tarzım ve oyuna bakış açım bu değil onu bilen anlatsın...
ek olarak oynanan kısmen önemli veya zorlama ihtimali olan maçların notasyonlarını okunaklı ve düzgün yazmakta fayda var. o maçlar altın gibidir, bütün hatalarınızı görmek, analiz etmek ve törpülemek için gereklidir. kendi maçlarınızı bitince unutmayın, bittikten sonra da işe yarıyorlar. ayrıca her oyuncunun oyun stili kendine özgüdür ama bence bir büyükusta'nın hatta mümkünse bir kaç tanesinin stilini benimsemekte fayda var. elbette ölü adamların mezarlarının başında ruh çağırma ayini yapın demek değil bu, eski maçları gözden geçirmek analiz etmek ve yapılan analizleri okumak yeterli gelecektir profesyonel oyuncu olacak olsak burada ne ben bunu yazıyor olurum ne siz okuyor olursunuz çiçeklerim.
ben kendi adıma bu oyun tarzı ile eğleniyorum ama diğer iki oyun tipine göre çoğu insan için çok eğlenceli gelmeyebilir. ben de mikhail botvinnik değilim zaten ne diye okudunuz buraya kadar hiç bilmiyorum.
dürüst olmak gerekirse bir kaç parlak ve beklenmedik hamleyi saymazsak eğer satranç uzun zamandır görsel hafıza, ezber ve yapılan alıştırmalar/edinilen tecrübe ile ilgili. açılış ile oyunsonu arasında iyi bir yol izleyen biri nadiren yenilir. şartları kendi lehine çevirecek kadar oyun bilgisi olan biri oldukça zekice yapılmış bir kaç hamlenin bile aleyhine işlemesini kolayca engelleyebilir. bu durumda da notasyon bilmek gerekir çünkü daha önce oynanmış olan maçlar iyi bir yol göstericidir ve bir çok maçı ezberlemek yerine kağıdın üzerinde yazanları ezberlemek daha kolaydır üstelik onlara sanki denklem veya formül gibi yaklaşıyorsanız. ek olarak notasyon okuyamayan biri ne önceki maçları rahatlıkla analiz edebilir ne de eco kodlarına sahip olsa da pek bir şey yapabilir. benim gördüğüm üç tip satranç oyuncusu var; tahtayı savaş meydanı gibi görenler, tamamen matematiksel olarak yaklaşanlar ve ikisi arasındaki dengeyi kurmuş olanlar. ben ikinci tip oyuncu olduğumdan diğerleri hakkında çok yorum yapmadan basitçe kendi oyun mantığımı aktarayım. benim için satranç tahtası önüme gelene kadar af3 sadece af3'dür. o tahtayı yüzlerce kez görmüş olsamda önüme gelene kadar hatta geldiğinde bile bu değişmez. atın hangi kareye ilerleyeceği kafamda olmak zorunda değildir kafamda yalnızca belirli bir sıralamayı tutarım yani kafamda sadece eco kodlarını bulup ezberlediğim sistem vardır benim için at at falan değildir belirli bir örüntüyü bozmadan devam ettirmeye çalışırım oyun boyunca ve oyunun durumuna göre örüntüyü bozmayan en uygun oyunsonu ile bitiririm. elbette tamamen ezber durumu kurtarmıyor ama bu noktada önceki maçlara hakimiyet oyuncuya izleyeceği yol konusunda yardımcı oluyor ki bu maçları hatırlamanın kolay yolu da az önce belirttiğim sistemden geçer. bir maçın her hamlesini akılda tutmak zordur ama notasyon kağıdını bir formül gibi ezberlemek bunu kolaylaştırır. bunu tam olarak açıklamak mümkün değil hangi oyuncu tipini anlatsam da aynı gibi gelecek esasında ama oyuncular rahatlıkla demek istediğim noktayı ve farklılığı yakalayacaklardır. bu sıkıcı bir oyun tipidir çünkü ortada birliklerinizi öne sürdüğünüzü düşünüp gaza geldiğiniz ve gerçekten savaş meydanında bir komutanmış gibi ani ve stratejik kararlar verdiğiniz nadir olur. sadece ezberden sayılar ve harfler vardır önünüzde satranç takımını görmezsiniz ama bu kazanmak için genelde en kesin yoldur yine de zevk almak için en iyi yol olduğu söylenemez. ortada ruhunu kaybetmiş bir oyun vardır demek gayet yerinde olacaktır bence ama kendi adıma zafer kazandığımda bu ruhumu yeterince besliyor zaten.* benim oyunu savaş alanı olarak gördüğüm tek yer kazandığım bir oyunun sonu çünkü rakibin bir piyonunu tamamen centilmenlikten uzak bir şekilde ganimet olarak alıyorum. yani açıkça takımını bozup oynanmayacak duruma getiriyorum ki ganimet olarak toprak almaktan farkı yok bence. utanır mıyım? sanmam.*
şu var ki ben iyi bir oyuncu muyum hiç sanmam ve satranç konusunda akıl verecek son kişiyim çünkü satranç takımı ile değil harf ve sayılarla ilgileniyorum yani dürüstçe kazanmak için sıkıcı ve kısmen hileli yolu tercih ediyorum ama kim ne derse desin çoğumuz o masaya kazanmak için otururuz kaybetmek için değil. ruhumu dinlendirmek istesem go -orada da gelenekselden yola çıkıp sonra agresif oyun sergilemeye başlamamışım gibi.*- oynarım.
sadece ezber yapmak yeterli değil elbette. oyuncunun bilgiye sahip olması onu uygulamada başarılı olup olmayacağına dair güvence vermez. rakip maçı satar gibi her zaman ezber tuzakların içine atlamıyor yaptığı hamleler ile. ya rakibi istediğiniz oyuna yönlendirecek kadar baskı kurabilecek stratejilere sahip olmak gerek ve alexander alekhine değilseniz bu epey zordur ya da oyunu rakibe göre yönlendirebilecek kadar fazla stratejiye sahip olmak. ilki gerçekten zordur çünkü bir gün sert kayaya çarpmak var, her zaman işe yaramaz. ikincisi ise zahmetli ama güvenli bir tercihtir her zaman çünkü rüzgar nereden eserse essin zaten buna uygun bir taktik her zaman sol cepte durur yani tuzağın tuzağı vardır. agresif oyun sergilemek hızlı bir zeka daha pasif kalmak teknik gerektirir işin özeti. bunlar kısmen bilindik ve basit şeyler ama yeni oyuncular sıklıkla es geçiyor. diğer iki oyuncu tipi hakkında çok yorum yapamayacağım çünkü açıkçası benim oyun tarzım ve oyuna bakış açım bu değil onu bilen anlatsın...
ek olarak oynanan kısmen önemli veya zorlama ihtimali olan maçların notasyonlarını okunaklı ve düzgün yazmakta fayda var. o maçlar altın gibidir, bütün hatalarınızı görmek, analiz etmek ve törpülemek için gereklidir. kendi maçlarınızı bitince unutmayın, bittikten sonra da işe yarıyorlar. ayrıca her oyuncunun oyun stili kendine özgüdür ama bence bir büyükusta'nın hatta mümkünse bir kaç tanesinin stilini benimsemekte fayda var. elbette ölü adamların mezarlarının başında ruh çağırma ayini yapın demek değil bu, eski maçları gözden geçirmek analiz etmek ve yapılan analizleri okumak yeterli gelecektir profesyonel oyuncu olacak olsak burada ne ben bunu yazıyor olurum ne siz okuyor olursunuz çiçeklerim.
ben kendi adıma bu oyun tarzı ile eğleniyorum ama diğer iki oyun tipine göre çoğu insan için çok eğlenceli gelmeyebilir. ben de mikhail botvinnik değilim zaten ne diye okudunuz buraya kadar hiç bilmiyorum.
devamını gör...
direkt demokrasi
nüfusu az olan ülkeler için ideal olan bir yönetim sistemidir.
nüfusu çok olan ülkelerde uygulanması neredeyse imkansızdır.
nüfusu çok olan ülkelerde uygulanması neredeyse imkansızdır.
devamını gör...
her işten sıkılmak
heyecansızlığın sebep olduğunu düşündüğüm durumdur. eminim altında yatan birçok psikolojik neden vardır, ancak heyecansızlık bana her zaman en büyüklerinden gibi gelmiştir.
insan bir şey için heyecanlanmayınca yaptığı her şeye karşı ilgisini kaybediyor. "şunu yapsam ne olacak, bunun üstünde şu kadar çalışsam elime ne geçecek sanki" diye düşünüp duruyor. umutsuzluk insanı heyecansızlığa, heyecansızlık bıkkınlığa, bıkkınlık da her işten sıkılmaya sürüklüyor.
insan bir şey için heyecanlanmayınca yaptığı her şeye karşı ilgisini kaybediyor. "şunu yapsam ne olacak, bunun üstünde şu kadar çalışsam elime ne geçecek sanki" diye düşünüp duruyor. umutsuzluk insanı heyecansızlığa, heyecansızlık bıkkınlığa, bıkkınlık da her işten sıkılmaya sürüklüyor.
devamını gör...
yazarından daha ünlü olan kitap kahramanları
bazı kitap kahramanlarının yazarının adının önüne geçmesi durumudur. dünya edebiyat tarihinde örneklerine çok rastlanmıştır. aklıma gelen birkaç örnek:
1. frankenstein: marry shelly’nin kaleminin gücüyle ortaya çıksa da dr. frankenstein yazarı gölgede bırakmıştır. ancak doktorum şanssızlığı herkesi romandaki canavarın adını frankenstein sanmasıdır.
2. don quijote: la mancha’nın bağrından kopup gelmiş bu şövalye yazarı cervantes’in önüne geçmiş ve adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır.
3. dracula: transilvanya yöresinden kana olan iştahıyla tanıdığımız bu soylu şahısın ismi de yazarı bram stoker’ın isminden önce gelir.
4. oblomov: içine kök salmış tembelliği kadar uşağı zahar’dan çok çekmiş olan tembellerin piri yazarı gonçarov’u neredeyse edebiyat tarihinden silmiştir.
5. küçük prens: popüler kültür tarafından sömür sömür sömürülen bu kafası karışık küçük adam da yazarı exupery’yi fersah fersah aşan bir üne sahiptir.
1. frankenstein: marry shelly’nin kaleminin gücüyle ortaya çıksa da dr. frankenstein yazarı gölgede bırakmıştır. ancak doktorum şanssızlığı herkesi romandaki canavarın adını frankenstein sanmasıdır.
2. don quijote: la mancha’nın bağrından kopup gelmiş bu şövalye yazarı cervantes’in önüne geçmiş ve adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır.
3. dracula: transilvanya yöresinden kana olan iştahıyla tanıdığımız bu soylu şahısın ismi de yazarı bram stoker’ın isminden önce gelir.
4. oblomov: içine kök salmış tembelliği kadar uşağı zahar’dan çok çekmiş olan tembellerin piri yazarı gonçarov’u neredeyse edebiyat tarihinden silmiştir.
5. küçük prens: popüler kültür tarafından sömür sömür sömürülen bu kafası karışık küçük adam da yazarı exupery’yi fersah fersah aşan bir üne sahiptir.
devamını gör...
propaganda
başta kemal sunal olmak üzere bir çok tanınmış oyuncunun rol aldığı 1999 yapımı sinema filmi.
yönetmenliğini sinan çetin yapmıştır. aynı zamanda gülin tokat ile beraber senaryoya da katkı sağlamıştır.
yönetmenliğini sinan çetin yapmıştır. aynı zamanda gülin tokat ile beraber senaryoya da katkı sağlamıştır.
devamını gör...
avokado
yiyene kadar, havalı olan adı yüzünden, bir şey sandığım, en az ejder meyvesi kadar lezzetsiz, uzak diyarların meyvesi.
kurban olayım elmamıza, portakalalımıza.
kurban olayım elmamıza, portakalalımıza.
devamını gör...
günaydın sözlük
yeniden yalnızlığa karıştığım bir gün. çok yorgunum aynı zamanda.
güzel bir kahvaltı hazırlamaya gidiyorum. buz gibi bir odada sıcacık tutan kalın polar battaniyeyle uyumak çok iyi hissettiriyor. kalın giyinmeye rağmen hafif üşümeyi ve ısınmaya çalışma hissini seviyorum, kahveyle gideriyorum.
gönlü üşüyenlere ayrı günaydın.
güzel bir kahvaltı hazırlamaya gidiyorum. buz gibi bir odada sıcacık tutan kalın polar battaniyeyle uyumak çok iyi hissettiriyor. kalın giyinmeye rağmen hafif üşümeyi ve ısınmaya çalışma hissini seviyorum, kahveyle gideriyorum.
gönlü üşüyenlere ayrı günaydın.
devamını gör...
şebnem ferah'ın en güzel şarkısı
en güzel sarkisina tam karar veremesem de benim için en değerli olan şarkılarından biri hoşçakaldir. ne zaman dinlesem yukledigim anlamdan ötürü gözlerim doluyor. bunu bana yapabilen birkaç şarkıdan birisi. sebebi ise galiba bana her ne şekilde olursa olsun ( ister aşk ister varoluş ister ölüm...) yarim kalan bir hikâyenin zorunlu vedasını çağrıştırıyor. bu şarkı üstüne saatlerce konuşurum o derece çok seviyorum. ıyi ki böyle bir yaratıcılık bu müzikle bu sözlere döküldü ve ben bunu keşfedemeden bu dünyadan ayrıldım demeyeceğim.
devamını gör...
favori atmayı bilmeyen yazarlar sürüsü
iadeyi ziyaret ediverin.. nolcak ki..
bende bu guruhtan dertliyim..
bende bu guruhtan dertliyim..
devamını gör...
kadınlar parasız erkeği sevmez
yanlış olan önerme. kadınlar da normal bir insani eğilim olarak nezakete, değer görmeye, kendini bilen, kendini geliştirebilen erkeklere doğru yönelir. siz aslında ya kötü karakterinizle, ya cehaletinizle ya da sığ düşünce yapınızla kadınları kaybedip sonra da en kolay olana başvurarak ''ühüü param yok diye beni sevmedi'' diye ağlıyorsunuz. çok üzgünüm ama paranız olmadığı için değil, insani birçok olması gereken özelliğe sahip olmadığınız için tercih edilmiyorsunuz. lütfen bu gerçekle yüzleşin, kendinizi acımayı bırakın, bahaneleri de defedin kendinizi gerçekleştirmeye odaklanın...
devamını gör...
i am legend
ben, efsane, hepimiz vampiriz ve ben efsaneyim isimleriyle tekrar tekrar çevrilip yayınlanmış. richard matheson'ın okuduğum ikinci romanıydı, ilk okuduğum cehennem evi gibi oldukça sakin ama insanı diken üstünde tutarak uzun süre düşündürecek biçimde ilerledi. kitap o sakinliğine insanı o kadar alıştırıyor ki, herhangi bir aksiyonlu kısımda "bir an önce ortalık durulsa da rahat etsek..." diye iç geçiriyor okuyan.
spoiler vermeden artılarından bahsetmek gerekir ise, kitabı okurken, kahramanımız robert neville, gündüzleri geceye hazırlık olması adına bir şeyler yaparak geçirirken insanı tuhaf biçimde huzur kaplıyor, gece hiç olmayacak, hiç gerilmeyeceksiniz gibi hissediyorsunuz ama zaman ilerledikçe insanı tekinsiz bir his işgal ediyor, gece çökünce de tuhaf bir paranoyaya kapılmaya başlıyorsunuz. sevgili karakterimiz, dışarıda onu bekleyen vampirleri, minik gözetleme deliğinden seyrederken sizin de kalp ritminiz hızlanıyor. kitap adeta yaşatıyor kendisini, artı kısımlarından bir diğer kısım da sadece insanlar değil, bir zamandan sonra vampirlerin gözünden insanların da ne kadar acımasız ve kendi türünü devam ettirmek isteyen saldırganlar olduğunu görebiliyor, empati yapabiliyorsunuz, bu kadar mı? hayır. sevgili kahramanımız robert neville abimizin yalnızlığını o kadar üstünüzde hissediyorsunuz ki, bir zamandan sonra sevgili karakterimizin de hissettiği üzere, pes etmek, savaşıp direnmekten çok daha anlamlı geliyor, direnmek o kadar boş bir şeye bürünüyor ki...
filmin eksi demeyeyim de, biraz eksik bulduğum kısmı kesinlikle aksiyon denilecek herhangi bir olayın çok az olması ve elle tutulur olmaması oldu. ben istedim ki filmindeki gibi aşırı aksiyon sahneleri olsun, eve yetişmeye ekstra çabalasın, olağanüstü biçimde savunma yapacağı geceler olsun ama yok, çok fazla depresif, çok fazla melankolik, çok fazla yalnız ve aksiyondan uzak geçti ama su gibi aktı yalan olmasın.
spoiler vermeden artılarından bahsetmek gerekir ise, kitabı okurken, kahramanımız robert neville, gündüzleri geceye hazırlık olması adına bir şeyler yaparak geçirirken insanı tuhaf biçimde huzur kaplıyor, gece hiç olmayacak, hiç gerilmeyeceksiniz gibi hissediyorsunuz ama zaman ilerledikçe insanı tekinsiz bir his işgal ediyor, gece çökünce de tuhaf bir paranoyaya kapılmaya başlıyorsunuz. sevgili karakterimiz, dışarıda onu bekleyen vampirleri, minik gözetleme deliğinden seyrederken sizin de kalp ritminiz hızlanıyor. kitap adeta yaşatıyor kendisini, artı kısımlarından bir diğer kısım da sadece insanlar değil, bir zamandan sonra vampirlerin gözünden insanların da ne kadar acımasız ve kendi türünü devam ettirmek isteyen saldırganlar olduğunu görebiliyor, empati yapabiliyorsunuz, bu kadar mı? hayır. sevgili kahramanımız robert neville abimizin yalnızlığını o kadar üstünüzde hissediyorsunuz ki, bir zamandan sonra sevgili karakterimizin de hissettiği üzere, pes etmek, savaşıp direnmekten çok daha anlamlı geliyor, direnmek o kadar boş bir şeye bürünüyor ki...
filmin eksi demeyeyim de, biraz eksik bulduğum kısmı kesinlikle aksiyon denilecek herhangi bir olayın çok az olması ve elle tutulur olmaması oldu. ben istedim ki filmindeki gibi aşırı aksiyon sahneleri olsun, eve yetişmeye ekstra çabalasın, olağanüstü biçimde savunma yapacağı geceler olsun ama yok, çok fazla depresif, çok fazla melankolik, çok fazla yalnız ve aksiyondan uzak geçti ama su gibi aktı yalan olmasın.
devamını gör...
e-ticaret
e-ticaret şirketlerinin çoğu anlam veremediğim şekilde verimli hizmet sunmaktan çok satışa odaklanmış durumda. bir alıcının gözünden sorun olarak gördüklerim ve genelde bir ürünü almaktan vaz geçmemin sebepleri:
- mankene giydirilen ürünün bedeni, mankenin beden ölçüleri yazılmadığı için bana olur mu? acaba bol kesim mi? dar kesim mi? bende uzun ya da kısa kalır mı? bunun en boy ölçüsü nedir? gibi sorular her daim aklıma geliyor.
- ürünlerin genel olarak neden yapıldığı yazılmıyor. ben pamuk dışında bir ürün giymiyorum ve bunun için saatlerce pamuklu bir ürünü kullanışsız olan sitede aramam gerekiyor. site içerisinde filtreleme seçeneklerinde pamuklu, yün, naylon, deri, suni deri gibi seçeneklerin bulunmaması bir başka sıkıntı.
- resimlere önem verilmiyor. resimler ürünü gidip dükkanda görmüşüm gibi hissettirmeli ama kumaşın dokusunu değil bazen desenini bile anlamıyorum. mont alacağım ama içi kürk mü? kumaş mı? anlamak mümkün değil.
- satılan ev gereçlerinin içerikleri de belirtilmiyor. misal veriyorum türk kahvesi makinesi. cezvenin hangi malzemeden yapıldığı belirtilmiyor. oysa çelik olanı var plastik olanı var. iyi de sen hangisini satıyorsun? aramalarda boş yere istemediğim ürünlere bakıyorum.
- satılan yiyecek, içecek, temizlik malzemesi içerikleri belirtilmiyor. hastalığım sebebiyle bir ürünü almadan önce etiketini okuyorum ama e-ticaret sitelerinde etiket içerikleri yazılmadığı ya da doğru yazılmadığı için bilmediğim bir ürünü asla almıyorum.
- bazı ürünlerin boyutları, kapladıkları alan anlaşılmıyor. evet ürünün resmi var çok da güzel ama eve alsam ne kadar yer kaplar anlamıyorum. ürünlerin en, boy, yükseklik, derinlik gibi ölçüleri yazılmalı.
- olumsuz yorumların yayınlanmaması. ürünü herkes mi övdü, hiç mi şikayetçi yok? bu normal mi? insan gibi beklenti seviyesi birbirinden farklı bir canlıdan bahsediyoruz.
özetlersem ürünü gitmiş görmüş, satıcıya merak ettiklerimi sormuşum gibi resim, bilgi bulunmaması.
şimdilik aklıma gelenler bunlar.
- mankene giydirilen ürünün bedeni, mankenin beden ölçüleri yazılmadığı için bana olur mu? acaba bol kesim mi? dar kesim mi? bende uzun ya da kısa kalır mı? bunun en boy ölçüsü nedir? gibi sorular her daim aklıma geliyor.
- ürünlerin genel olarak neden yapıldığı yazılmıyor. ben pamuk dışında bir ürün giymiyorum ve bunun için saatlerce pamuklu bir ürünü kullanışsız olan sitede aramam gerekiyor. site içerisinde filtreleme seçeneklerinde pamuklu, yün, naylon, deri, suni deri gibi seçeneklerin bulunmaması bir başka sıkıntı.
- resimlere önem verilmiyor. resimler ürünü gidip dükkanda görmüşüm gibi hissettirmeli ama kumaşın dokusunu değil bazen desenini bile anlamıyorum. mont alacağım ama içi kürk mü? kumaş mı? anlamak mümkün değil.
- satılan ev gereçlerinin içerikleri de belirtilmiyor. misal veriyorum türk kahvesi makinesi. cezvenin hangi malzemeden yapıldığı belirtilmiyor. oysa çelik olanı var plastik olanı var. iyi de sen hangisini satıyorsun? aramalarda boş yere istemediğim ürünlere bakıyorum.
- satılan yiyecek, içecek, temizlik malzemesi içerikleri belirtilmiyor. hastalığım sebebiyle bir ürünü almadan önce etiketini okuyorum ama e-ticaret sitelerinde etiket içerikleri yazılmadığı ya da doğru yazılmadığı için bilmediğim bir ürünü asla almıyorum.
- bazı ürünlerin boyutları, kapladıkları alan anlaşılmıyor. evet ürünün resmi var çok da güzel ama eve alsam ne kadar yer kaplar anlamıyorum. ürünlerin en, boy, yükseklik, derinlik gibi ölçüleri yazılmalı.
- olumsuz yorumların yayınlanmaması. ürünü herkes mi övdü, hiç mi şikayetçi yok? bu normal mi? insan gibi beklenti seviyesi birbirinden farklı bir canlıdan bahsediyoruz.
özetlersem ürünü gitmiş görmüş, satıcıya merak ettiklerimi sormuşum gibi resim, bilgi bulunmaması.
şimdilik aklıma gelenler bunlar.
devamını gör...
normal sözlük evcil dost sahiplendirme veri tabanı
umarım hiçbir dostumuz sevgisiz yaşamak zorunda kalmaz diyerek desteklediğim başlıktır.
devamını gör...
yazarların unutamadığı öğretmenleri
lisedeki coğrafya öğretmenimdir.
değişik bir kadındı. derslerinde derse katılan öğrencilerin sözlü notuna yüksek not vereceğini söylerdi. gelin görün ki sözlü notlarımiz 15'den yukarı olmazdı. böylelikle dersten kalırdık. dersle alakası olmayan kişilere de 100 girerdi. durumu izah ettiğimiz de kendisinin böbrek hastası olduğunu, hastalığından dolayı da kafasının dalgın olduğunu ve bir şekilde dersimden geçersiniz zaten demesiyle ünlüydü. giyim kuşamıyla da farklıydı. etek giydiği zamanlar ten rengi çorabı bilerek yırtarak gezerdi. yırtık ten rengi çorabı dönem bitene kadar giyerdi. saçlarını küt kestirir, asla saçlarını taramazdi. bazen gözlüğünün üstüne düşen saçları ile sıraya,tahtaya toslardı. ortada bergen görünümlü hacı yatmaz gibi gezerdi.
2. dönemde yine coğrafya dersimize gireceğini öğrenince sınıfça şaka yapalım dedik. okuldaki tüm 9. sınıf öğrencileri için konferans olduğunu ve bizimde konferans salonuna gitmemiz gerektiği yalanını ortaya atmıştık. halbuki 10.sınıfların toplantısı vardı. yalanımız ortaya çıkınca apar topar sınıfa sokmuştu bizi.tabi dersin rahat 35 dakikası boş yere gidince aşırı sinirlenmiş bülbül gibi şakırdayan kadin sinirlenince karadeniz şivesine bağlamış ve tüm sınıfa bağırmaya başlamıştı. bıyık altından gülüyorduk ama bir yandan da neye uğradığımızı şaşırmıştık. çünkü aniden değişen şivesiyle avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
bunun üstüne sınıfta hoca olmadığını ve dersin boş olduğunu sanan nöbetçi hoca da sınıfa girince, coğrafya hocamızı çıldırmış ve karadeniz şivesiyle bize hakaret ettiğini görünce neler olduğunu sormuştu. coğrafya hocamız artık kadin ne kadar sinirlendiyse "hocam beni kandurdu bu i*neler"demişti. sonra saglik nedeniyle okuldan ayrildi. gidiş o gidiş.
değişik bir kadındı. derslerinde derse katılan öğrencilerin sözlü notuna yüksek not vereceğini söylerdi. gelin görün ki sözlü notlarımiz 15'den yukarı olmazdı. böylelikle dersten kalırdık. dersle alakası olmayan kişilere de 100 girerdi. durumu izah ettiğimiz de kendisinin böbrek hastası olduğunu, hastalığından dolayı da kafasının dalgın olduğunu ve bir şekilde dersimden geçersiniz zaten demesiyle ünlüydü. giyim kuşamıyla da farklıydı. etek giydiği zamanlar ten rengi çorabı bilerek yırtarak gezerdi. yırtık ten rengi çorabı dönem bitene kadar giyerdi. saçlarını küt kestirir, asla saçlarını taramazdi. bazen gözlüğünün üstüne düşen saçları ile sıraya,tahtaya toslardı. ortada bergen görünümlü hacı yatmaz gibi gezerdi.
2. dönemde yine coğrafya dersimize gireceğini öğrenince sınıfça şaka yapalım dedik. okuldaki tüm 9. sınıf öğrencileri için konferans olduğunu ve bizimde konferans salonuna gitmemiz gerektiği yalanını ortaya atmıştık. halbuki 10.sınıfların toplantısı vardı. yalanımız ortaya çıkınca apar topar sınıfa sokmuştu bizi.tabi dersin rahat 35 dakikası boş yere gidince aşırı sinirlenmiş bülbül gibi şakırdayan kadin sinirlenince karadeniz şivesine bağlamış ve tüm sınıfa bağırmaya başlamıştı. bıyık altından gülüyorduk ama bir yandan da neye uğradığımızı şaşırmıştık. çünkü aniden değişen şivesiyle avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
bunun üstüne sınıfta hoca olmadığını ve dersin boş olduğunu sanan nöbetçi hoca da sınıfa girince, coğrafya hocamızı çıldırmış ve karadeniz şivesiyle bize hakaret ettiğini görünce neler olduğunu sormuştu. coğrafya hocamız artık kadin ne kadar sinirlendiyse "hocam beni kandurdu bu i*neler"demişti. sonra saglik nedeniyle okuldan ayrildi. gidiş o gidiş.
devamını gör...
