yazarların normal sözlük’te yazma nedenleri
ihtiyaç...
devamını gör...
rec
2007 yapımı ispanyol korku-gerilim filmi..
jaume balaguero yönettiği film, itfaiyecilerin bir gecesini konu alan 3. sınıf bir tv programının kamerasından beyaz perdeye yansıyor. genç kızımızın itfaiyecilerle röportaj yaptığı sırada, bir alarm verilir, itfaiyeciler oraya gider, kızımız ve kameraman kardeşimizle beraber bir apartmana gireriz ve olay orada kopar.
klasik zombi temasına, pov türüyle yaklaşan, gerçekçi atmosferiyle insanı gerçekten korkutan bir film rec. ilk başlarda çok sempatik gelen sunucu kızımız, film ilerledikçe medyanın iğrençliğini simgelercesine itici olmaya başlıyor, insanların gerilimleri, çaresizlikleri ve korkuları yaklaşık 70 dakika izleyeni esir alıyor. yıllar yıllar önce çekilen blair witch project filminin açtığı yolda, onu çok geride bırakarak ilerliyor filmimiz.
özellikle son 10 dakikada tempo iyice artıyor, ortalama ve belki de birazcık havada kalan bir finalle bitiyor film. gerçi rec 2 filminde olaylar aydınlanıyor, bu filmde akılda kalan boşluklar doluyor ancak yine de insan biraz daha ayrıntı bekliyor açıkçası.
kesinlikle türünün en iyi örneklerinden olan film, avrupa sinemasının yaratıcılığının da bir anlamda simgesi oluyor ve olabildiğince büyük övgüleri hak ediyor..
jaume balaguero yönettiği film, itfaiyecilerin bir gecesini konu alan 3. sınıf bir tv programının kamerasından beyaz perdeye yansıyor. genç kızımızın itfaiyecilerle röportaj yaptığı sırada, bir alarm verilir, itfaiyeciler oraya gider, kızımız ve kameraman kardeşimizle beraber bir apartmana gireriz ve olay orada kopar.
klasik zombi temasına, pov türüyle yaklaşan, gerçekçi atmosferiyle insanı gerçekten korkutan bir film rec. ilk başlarda çok sempatik gelen sunucu kızımız, film ilerledikçe medyanın iğrençliğini simgelercesine itici olmaya başlıyor, insanların gerilimleri, çaresizlikleri ve korkuları yaklaşık 70 dakika izleyeni esir alıyor. yıllar yıllar önce çekilen blair witch project filminin açtığı yolda, onu çok geride bırakarak ilerliyor filmimiz.
özellikle son 10 dakikada tempo iyice artıyor, ortalama ve belki de birazcık havada kalan bir finalle bitiyor film. gerçi rec 2 filminde olaylar aydınlanıyor, bu filmde akılda kalan boşluklar doluyor ancak yine de insan biraz daha ayrıntı bekliyor açıkçası.
kesinlikle türünün en iyi örneklerinden olan film, avrupa sinemasının yaratıcılığının da bir anlamda simgesi oluyor ve olabildiğince büyük övgüleri hak ediyor..
devamını gör...
hayalindeki meslek vs okuduğun bölüm
avukat/hukuk.
devamını gör...
siyasi parti kursa oy verirdim dediğiniz ünlüler
haluk levent..
devamını gör...
nilgün marmara
"dünyayla yaralı"
önce bir minik biyografi ile başlayayım. 13 şubat 1958 yılında, moda'da, bulgaristan göçmeni bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. kadıköy maarif kolejinden mezun olduktan sonra önce istanbul üniversitesi türk dili ve edebiyatı bölümünde okudu. daha sonra okuldan ayrıldı ve tekrar sınava girip boğaziçi üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı bölümüne geçip buradan mezun oldu. bitirme tezini de herkes bilir: "sylvia plath'in şairliğinin intiharı bağlamında analizi"
arada aklıma gelmiyor değil, sylvia plath'i düşünürken acaba "sonum onun gibi mi olacak?" diye düşünüyor muydu? ya da korkuyor muydu o sondan. kendini öldürürken hiç çığlık atmamış. belki de emindi sonundan. bilmiyorum.
boğaziçi, umutsuzlar merdiveni ve nilgün hakkında bir şeyler ekleyeyim biraz. zaten biliyorsunuz ki nilgün marmara'yı umutsuzlar merdiveninden bağımsız düşünmek çok zor. buyurun ece ayhan ne demiş;
"boğaziçi ünivesitesi'nde (ve daha önce robert college'de, 'yukarıda') okuyanlar iyi bilirler; orada, spor salonu ile kantinin bulunduğu yapıda bahçeye bakan ünlü bir 'umutsuzlar merdiveni' vardır; demirdendir. kimbilir belki de bırakılmış bir yangın merdiveni! okul arkadaşları anlatırlar: nilgün marmara, boğaziçi üniversitesi ingiliz filoloji'sinde öğrenciyken derslere pek girmez ve garip bir 'kuş' olarak basamaklara tünermiş. acaba büyük kanatları yüzünden uçamayan 'o' (ya da 'bir') albatros mu? denizler kuşu. gözleri denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki maviliktedir işte. benim öyle 'umran' görmüşlerin boş vakitlerinde can sıkıntılarından uğraştığı ruh çağırmaları ya da parapsikolojiyle filan herhangi bir ilişim yok, olsaydı belki eskiden nilgün marmara'nın oturduğu basamakta şimdi geceleri bir hayaletin (yine çığlık atmadan) görüldüğünü söyleyebilirdim."
mezun olduktan sonra ilk önce marmaris'te bir tatil köyünde sonra çeşitli yerlerde çalıştı. zaten ne iş hayatı ne hayatı çok uzun sürdü canım şairin.
1982 yılı, yabancıların en yakını olarak gördüğü eşi kağan önal ile evleniyor. ben bunu sorgulayacak veya yorumlayacak doğru kişi değilim ama hakkında bir şey yazmam gerekirse, ona çok doğru gelen, ama belki 29 yıllık yaşamı boyunca yaptığı en yanlış tercihlerden biri. hiçbir şey değil ama kağan önal'ın bir dediği çok canımı sıkmıştı bir ara, belki bu ara.
"nilgün'ün şiir yazdığını bile bilmezdim, bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı."
13 ekim 1987, daha 29 yaşında ve evinin balkonundan atlayarak hayatına son veriyor. daha sonra nilgün'ün intihar etmediği, eşi kağan önal tarafından öldürüldüğü söyleniyor. kağan önal şu açıklamaları yapıyor:
"oysa nilgün’ün tedavi olması gerekiyordu ama o doktordan kaçıyordu. doktor, geldiğinde evde olması gerekirken evde değildi. doktor beklemişti. gelince de konuştular... doktor bana “işiniz çok zor, tedavi olması lazım ama çok zeki ve kültürlü. yani en zor vakalardan” demişti. çünkü iyileşmesi için entelektüel faaliyetlerde bulunmaması gerekiyordu. ilacı dayayacaklar ve uyuşacaktı. orta kültür ve zekalı durumlarda bu hastalık genelde 20’li yaşlarda ortaya çıkarmış, lityum tedavisi ile başarılı olunurmuş. ancak nilgün bu tipte değildi. tedavi olması, buna ikna olması, tedaviden memnun kalması hepsi ayrı bir dertti. dolayısıyla tedavi olmadı. öldüğü gün bana tedaviye tekrar başlayacağına dair söz vermişti."
ölümünden sonra ece ayhan pek çok şey demiş, meçhul öğrenci anıtı demiş. cenazede nilgün'ün annesine sormuş okul numarasını. oradan geliyor 128.
cemal süreya,
"nilgün ölmüş. beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış, ece ayhan söyledi. çok değişik bir insandı zelda. akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. yüzü alarır bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. çok da gençti. sanırım otuzuna değmemişti daha.. bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. dönüp baktığımda bir acı da buluyorum nilgün’ün yüzünde. o zamanlar görememişim. bugün ortaya çıkıyor."
demiş.
bir de gülseli inal'ın dedikleri var, pek ölümüyle alakalı değil. ece ayhan'ı suçlar gibi. belki biraz haklı, bence haksız:
"1986'nın sonbaharı, nilgün ve ben boğaziçi üniversitesi dış taşlığının umutsuzlar merdivenlerinde oturuyoruz. nilgün'e “haydi" diyorum "yaprak'a -kız kardeşim- çaya gidelim evi buraya çok yakın.” konuşa konuşa üniversiteyi geride bırakıyoruz. yaprak, bizi harika bir coşkuyla karşılıyor. çaylar, sohbetler, duygu paylaşımları. sonra evlere dönmek için bir taksiye atlıyoruz. tam benim semtime geldiğimizde nilgün bana dönüp; "biliyor musun” diyor, “ben şiir yazıyorum ve yazılmış çok şiirim var.”
şaşkınlıktan donup kalıyorum.
"bundan hiç söz etmedin."
"hiç kimseye söz etmedim, yalnız sana öylüyorum."
"ece ya da ilhan berk de mi bilmiyor?"
"hiçbiri. ama şiirlerimi sana göstereceğim."
"peki neden göstermedin şiirlerini?"
"hiç sormadılar ki. işte öyle. önümüzdeki hafta buluşalım. okumanı istiyorum. belki iki yüz elli sayfalık şiirim var."
nilgün'le tanışalı neredeyse bir buçuk yıl olmuş, ece ise onu tanıyalı dört yıl... bir gariplik var. iki yüz elli rakamı kafamı kurcalıyor. hiçbir zaman, evet hiçbir zaman, onun evinde, orada burada, pera'daki buluşmalarda şiir üzerine konuşmalar, özellikle boğaz'daki kaptan'da yemekli buluşmalarımızda, tüm gün konuştuğumuz şiir dolu saatlerde nilgün'ün şiir yazdığına dair en ufak bir işaret yoktu ve hiç olmamıştı. kaptan'daki yemekte, ece'nin bana sorduğu soruya nilgün'ün çok gülmesi; "o şiirinde gözlerini balıkların yediği delikanlıyla gerçekten tanıştın mı?" yine aynı gün şiirin yoğun konuşulduğu, nilgün'ün şiir konusunda hiçbir konuşmaya katılmayıp sadece herkesi dinlediğini anımsıyorum. birkaç gün sonra nilgün'le yine kızıltoprak'taki evinde buluşuyoruz; salonun ortasındaki cam masanın üzerinde sayısız şiir tomarı içinden, birini bana uzatıyor okumam için.
"ece bunları görmedi mi?"
"o ilgilenmez."
ece ayhan; yakın çevresinde olup biteni pek sezmeden karşısında marjinal, sıradışı kadının şair olabileceği ihtimali üzerinde durmadan sadece kendinden söz ediyor. karşımızda bu kez; karşı taraftan beklediğini kendisi uygulamayan, "zihinle bakarak" görmeyen, görmek istemeyen, elinin tersiyle iten biri var; bir usta şair yine marjda, yine atak. ne olursa olsun kendi isyan iktidarını yaşayan ve sivil iktidarlar kuran biri. 13 ekim 1987'de, nilgün'ün cenazesinde, doğru nilgün'ün annesinin yanına gidip o yaslı kadına nilgün'ün okul numarasını sorma ve ardından yanıt olarak verilen sayının aslında nilgün'ün mezar numarasıyla aynı oluşu. 128 nilgün. insanın insana fütursuzca sadistçe 'acıtmak, canını yakmak' eylemine karşı çıkan kara şair, bu kez sırılsıklam aşık olduğu nilgün'ün canını yakıyor. garip kısırdöngü, içinden çıkılamayan çark, insanın kendini algılayamaması. 'zihinle bakmak'ın uğramadığı yer. bir etikçiye dönüşen şairin garip paradoksu. bir karşılaştırma yapıyorum ister istemez, ezra pound düşüyor aklıma; anglo-sakson edebiyatına inanılmaz katkılarda bulunan marjinallerin marjinali bir şair. karşımızda kara mı kara anarşist bir edebiyatçı var, ece'nin çağdaşı amerikalı asi adam ezra pound. pound, sadece dehamsı şiirleriyle, başkaldırılarıyla değil, 20, yüzyılın çok önemli ingiliz, irlandalı şairlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1913'te james joyce'u ilk keşfeden pound oldu. joyce'un ilk gençlik şiirleriyle, dev eseri ulyysess'in ilk yayımlanışı pound'un çabaları sayesinde gerçekleşti. pound; d.h. lawrence, wyndham lewis ve t. s. eliot içinde aynı şeyleri yaptı. henry miller'ın dönenceler'ini, kimsenin ilgilenmediği bir dönemde sonuna kadar savunmuştu. eliot'ın çorak ülke'si pound'un sayesinde tanındı ve onun çabalarıyla edebiyat tarihine böyle dahiyane bir şiir armağan edildi... robert frost, hemingway, dönemin anglo-sakson yazarlarının hepsi, pound'tan coşkulu destekler aldılar.
nilgün'ün ani ölümünden sonra, ece ayhan, günah çıkartır gibi nilgün üzerine sayısız yazı kaleme aldı. bir gönül borcu olabilir mi! ya da yaşarken takındığı aldırmazlığın üstünü örtmek olabilir mi?! "aldırma nilgün marmara" adlı ilk yazısında ise, şaşırtmacalı bir dille gümüşlük'te nilgün'ün şiirlerini bildiğini yazar ki, bu baştan aşağıya koskoca bir aldatmacadır. 128 nilgün, artık toprak altındadır ve kimse onu yanıtlayamaz öyle değil mi? nilgün'ün ölümünün birinci yıl anma toplantısında ece ayhan, herkesin içinde nilgün için sadece bir anekdot anlatıp ortadan kayboluyor; nilgün'ün bir gece cemal süreya ve cihat burak'ın başlarından aşağıya toz şeker dökmesinin çok ilginç olduğunu söyleyerek... öncesi ve sonrasında ise dile gelen hepsi bu kadardır. .nilgün'ün intiharından sonra, bir günahın tilmizi gibi sayısız yazı yazar, ama nafile, olan olmuştur... belki derin bir pişmanlık, belki ona çarpıp geçen bir kuyrukluyıldızın şaşkınlığı. "nilgün marmara'nın başına da 1987'de bir scorpio olayı getirildi ama nilgün marmara bunu yazmaya 13 ekim 1987'deki ölümü yüzünden vakit bulamadı.” (sivil denemeler kara) diyecek denli her şeyi bilen! acaba scorpio kendisi olmasın, ya da ölüm meleği."
bilemiyorum, ece ayhan'ı bu derece suçlamak çok yanlış. suçlanamaz gibime geliyor. belki de açık olması lazımdı. açık olmak elinde miydi peki? sanmıyorum.
nilgün, beni çok korkutuyor, feci korkutuyor. hakkında öğrendiğim her yeni şeyi kendimde bulmam çok korkutuyor. değişik bir insan. ece de öyle. bu dünyaya ait olmadığı için farklı dünyalar aramaya yola çıktı. umarım bulmuştur.
bilmiyorum bu uzun, belki de yazdığım en uzun yazıyı buraya kadar okuyan var mıdır?
önce bir minik biyografi ile başlayayım. 13 şubat 1958 yılında, moda'da, bulgaristan göçmeni bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. kadıköy maarif kolejinden mezun olduktan sonra önce istanbul üniversitesi türk dili ve edebiyatı bölümünde okudu. daha sonra okuldan ayrıldı ve tekrar sınava girip boğaziçi üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı bölümüne geçip buradan mezun oldu. bitirme tezini de herkes bilir: "sylvia plath'in şairliğinin intiharı bağlamında analizi"
arada aklıma gelmiyor değil, sylvia plath'i düşünürken acaba "sonum onun gibi mi olacak?" diye düşünüyor muydu? ya da korkuyor muydu o sondan. kendini öldürürken hiç çığlık atmamış. belki de emindi sonundan. bilmiyorum.
boğaziçi, umutsuzlar merdiveni ve nilgün hakkında bir şeyler ekleyeyim biraz. zaten biliyorsunuz ki nilgün marmara'yı umutsuzlar merdiveninden bağımsız düşünmek çok zor. buyurun ece ayhan ne demiş;
"boğaziçi ünivesitesi'nde (ve daha önce robert college'de, 'yukarıda') okuyanlar iyi bilirler; orada, spor salonu ile kantinin bulunduğu yapıda bahçeye bakan ünlü bir 'umutsuzlar merdiveni' vardır; demirdendir. kimbilir belki de bırakılmış bir yangın merdiveni! okul arkadaşları anlatırlar: nilgün marmara, boğaziçi üniversitesi ingiliz filoloji'sinde öğrenciyken derslere pek girmez ve garip bir 'kuş' olarak basamaklara tünermiş. acaba büyük kanatları yüzünden uçamayan 'o' (ya da 'bir') albatros mu? denizler kuşu. gözleri denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasındaki maviliktedir işte. benim öyle 'umran' görmüşlerin boş vakitlerinde can sıkıntılarından uğraştığı ruh çağırmaları ya da parapsikolojiyle filan herhangi bir ilişim yok, olsaydı belki eskiden nilgün marmara'nın oturduğu basamakta şimdi geceleri bir hayaletin (yine çığlık atmadan) görüldüğünü söyleyebilirdim."
mezun olduktan sonra ilk önce marmaris'te bir tatil köyünde sonra çeşitli yerlerde çalıştı. zaten ne iş hayatı ne hayatı çok uzun sürdü canım şairin.
1982 yılı, yabancıların en yakını olarak gördüğü eşi kağan önal ile evleniyor. ben bunu sorgulayacak veya yorumlayacak doğru kişi değilim ama hakkında bir şey yazmam gerekirse, ona çok doğru gelen, ama belki 29 yıllık yaşamı boyunca yaptığı en yanlış tercihlerden biri. hiçbir şey değil ama kağan önal'ın bir dediği çok canımı sıkmıştı bir ara, belki bu ara.
"nilgün'ün şiir yazdığını bile bilmezdim, bir kenarda pıtır pıtır bir şeyler yazardı."
13 ekim 1987, daha 29 yaşında ve evinin balkonundan atlayarak hayatına son veriyor. daha sonra nilgün'ün intihar etmediği, eşi kağan önal tarafından öldürüldüğü söyleniyor. kağan önal şu açıklamaları yapıyor:
"oysa nilgün’ün tedavi olması gerekiyordu ama o doktordan kaçıyordu. doktor, geldiğinde evde olması gerekirken evde değildi. doktor beklemişti. gelince de konuştular... doktor bana “işiniz çok zor, tedavi olması lazım ama çok zeki ve kültürlü. yani en zor vakalardan” demişti. çünkü iyileşmesi için entelektüel faaliyetlerde bulunmaması gerekiyordu. ilacı dayayacaklar ve uyuşacaktı. orta kültür ve zekalı durumlarda bu hastalık genelde 20’li yaşlarda ortaya çıkarmış, lityum tedavisi ile başarılı olunurmuş. ancak nilgün bu tipte değildi. tedavi olması, buna ikna olması, tedaviden memnun kalması hepsi ayrı bir dertti. dolayısıyla tedavi olmadı. öldüğü gün bana tedaviye tekrar başlayacağına dair söz vermişti."
ölümünden sonra ece ayhan pek çok şey demiş, meçhul öğrenci anıtı demiş. cenazede nilgün'ün annesine sormuş okul numarasını. oradan geliyor 128.
cemal süreya,
"nilgün ölmüş. beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış, ece ayhan söyledi. çok değişik bir insandı zelda. akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. yüzü alarır bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. çok da gençti. sanırım otuzuna değmemişti daha.. bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. dönüp baktığımda bir acı da buluyorum nilgün’ün yüzünde. o zamanlar görememişim. bugün ortaya çıkıyor."
bir de gülseli inal'ın dedikleri var, pek ölümüyle alakalı değil. ece ayhan'ı suçlar gibi. belki biraz haklı, bence haksız:
"1986'nın sonbaharı, nilgün ve ben boğaziçi üniversitesi dış taşlığının umutsuzlar merdivenlerinde oturuyoruz. nilgün'e “haydi" diyorum "yaprak'a -kız kardeşim- çaya gidelim evi buraya çok yakın.” konuşa konuşa üniversiteyi geride bırakıyoruz. yaprak, bizi harika bir coşkuyla karşılıyor. çaylar, sohbetler, duygu paylaşımları. sonra evlere dönmek için bir taksiye atlıyoruz. tam benim semtime geldiğimizde nilgün bana dönüp; "biliyor musun” diyor, “ben şiir yazıyorum ve yazılmış çok şiirim var.”
şaşkınlıktan donup kalıyorum.
"bundan hiç söz etmedin."
"hiç kimseye söz etmedim, yalnız sana öylüyorum."
"ece ya da ilhan berk de mi bilmiyor?"
"hiçbiri. ama şiirlerimi sana göstereceğim."
"peki neden göstermedin şiirlerini?"
"hiç sormadılar ki. işte öyle. önümüzdeki hafta buluşalım. okumanı istiyorum. belki iki yüz elli sayfalık şiirim var."
nilgün'le tanışalı neredeyse bir buçuk yıl olmuş, ece ise onu tanıyalı dört yıl... bir gariplik var. iki yüz elli rakamı kafamı kurcalıyor. hiçbir zaman, evet hiçbir zaman, onun evinde, orada burada, pera'daki buluşmalarda şiir üzerine konuşmalar, özellikle boğaz'daki kaptan'da yemekli buluşmalarımızda, tüm gün konuştuğumuz şiir dolu saatlerde nilgün'ün şiir yazdığına dair en ufak bir işaret yoktu ve hiç olmamıştı. kaptan'daki yemekte, ece'nin bana sorduğu soruya nilgün'ün çok gülmesi; "o şiirinde gözlerini balıkların yediği delikanlıyla gerçekten tanıştın mı?" yine aynı gün şiirin yoğun konuşulduğu, nilgün'ün şiir konusunda hiçbir konuşmaya katılmayıp sadece herkesi dinlediğini anımsıyorum. birkaç gün sonra nilgün'le yine kızıltoprak'taki evinde buluşuyoruz; salonun ortasındaki cam masanın üzerinde sayısız şiir tomarı içinden, birini bana uzatıyor okumam için.
"ece bunları görmedi mi?"
"o ilgilenmez."
ece ayhan; yakın çevresinde olup biteni pek sezmeden karşısında marjinal, sıradışı kadının şair olabileceği ihtimali üzerinde durmadan sadece kendinden söz ediyor. karşımızda bu kez; karşı taraftan beklediğini kendisi uygulamayan, "zihinle bakarak" görmeyen, görmek istemeyen, elinin tersiyle iten biri var; bir usta şair yine marjda, yine atak. ne olursa olsun kendi isyan iktidarını yaşayan ve sivil iktidarlar kuran biri. 13 ekim 1987'de, nilgün'ün cenazesinde, doğru nilgün'ün annesinin yanına gidip o yaslı kadına nilgün'ün okul numarasını sorma ve ardından yanıt olarak verilen sayının aslında nilgün'ün mezar numarasıyla aynı oluşu. 128 nilgün. insanın insana fütursuzca sadistçe 'acıtmak, canını yakmak' eylemine karşı çıkan kara şair, bu kez sırılsıklam aşık olduğu nilgün'ün canını yakıyor. garip kısırdöngü, içinden çıkılamayan çark, insanın kendini algılayamaması. 'zihinle bakmak'ın uğramadığı yer. bir etikçiye dönüşen şairin garip paradoksu. bir karşılaştırma yapıyorum ister istemez, ezra pound düşüyor aklıma; anglo-sakson edebiyatına inanılmaz katkılarda bulunan marjinallerin marjinali bir şair. karşımızda kara mı kara anarşist bir edebiyatçı var, ece'nin çağdaşı amerikalı asi adam ezra pound. pound, sadece dehamsı şiirleriyle, başkaldırılarıyla değil, 20, yüzyılın çok önemli ingiliz, irlandalı şairlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1913'te james joyce'u ilk keşfeden pound oldu. joyce'un ilk gençlik şiirleriyle, dev eseri ulyysess'in ilk yayımlanışı pound'un çabaları sayesinde gerçekleşti. pound; d.h. lawrence, wyndham lewis ve t. s. eliot içinde aynı şeyleri yaptı. henry miller'ın dönenceler'ini, kimsenin ilgilenmediği bir dönemde sonuna kadar savunmuştu. eliot'ın çorak ülke'si pound'un sayesinde tanındı ve onun çabalarıyla edebiyat tarihine böyle dahiyane bir şiir armağan edildi... robert frost, hemingway, dönemin anglo-sakson yazarlarının hepsi, pound'tan coşkulu destekler aldılar.
nilgün'ün ani ölümünden sonra, ece ayhan, günah çıkartır gibi nilgün üzerine sayısız yazı kaleme aldı. bir gönül borcu olabilir mi! ya da yaşarken takındığı aldırmazlığın üstünü örtmek olabilir mi?! "aldırma nilgün marmara" adlı ilk yazısında ise, şaşırtmacalı bir dille gümüşlük'te nilgün'ün şiirlerini bildiğini yazar ki, bu baştan aşağıya koskoca bir aldatmacadır. 128 nilgün, artık toprak altındadır ve kimse onu yanıtlayamaz öyle değil mi? nilgün'ün ölümünün birinci yıl anma toplantısında ece ayhan, herkesin içinde nilgün için sadece bir anekdot anlatıp ortadan kayboluyor; nilgün'ün bir gece cemal süreya ve cihat burak'ın başlarından aşağıya toz şeker dökmesinin çok ilginç olduğunu söyleyerek... öncesi ve sonrasında ise dile gelen hepsi bu kadardır. .nilgün'ün intiharından sonra, bir günahın tilmizi gibi sayısız yazı yazar, ama nafile, olan olmuştur... belki derin bir pişmanlık, belki ona çarpıp geçen bir kuyrukluyıldızın şaşkınlığı. "nilgün marmara'nın başına da 1987'de bir scorpio olayı getirildi ama nilgün marmara bunu yazmaya 13 ekim 1987'deki ölümü yüzünden vakit bulamadı.” (sivil denemeler kara) diyecek denli her şeyi bilen! acaba scorpio kendisi olmasın, ya da ölüm meleği."
bilemiyorum, ece ayhan'ı bu derece suçlamak çok yanlış. suçlanamaz gibime geliyor. belki de açık olması lazımdı. açık olmak elinde miydi peki? sanmıyorum.
nilgün, beni çok korkutuyor, feci korkutuyor. hakkında öğrendiğim her yeni şeyi kendimde bulmam çok korkutuyor. değişik bir insan. ece de öyle. bu dünyaya ait olmadığı için farklı dünyalar aramaya yola çıktı. umarım bulmuştur.
bilmiyorum bu uzun, belki de yazdığım en uzun yazıyı buraya kadar okuyan var mıdır?
devamını gör...
normal sözlük'te küfrün yasak olması saçmalığı
küfürlü entry yazmak isteyenler başka sözlüklere gidebilir, özgürsünüzdür sonuçta değil mi?
küfür toplumumuzda öyle bir hal aldı ki, her şeye söver olduk. adeta son birkaç yılda küfür toplumun içine işledi. bırakın bari burada olmasın küfür.
küfür toplumumuzda öyle bir hal aldı ki, her şeye söver olduk. adeta son birkaç yılda küfür toplumun içine işledi. bırakın bari burada olmasın küfür.
devamını gör...
batman: hush
animasyon filmi de bulunan ünlü bir batman çizgi romanı. türkçesi jbc yayıncılık tarafından çıkartılmış, orjinali 2002 tarihli çizgi roman. jeph loeb tarafından yazılmış; jim lee, scott williams ve alex sinclair tarafından çizilmiş, boyanmıştır. çizgi roman kendi içinde çözümlenen bir batman hikayesi değil, batman'in asıl serisi içinde (608–619 numaralı sayılar) geçmektedir.
hikaye batman'i sabote etmeye çalışan gizemli bir takipçi olan hush ile batman arasındaki mücadeleyi anlatıyor. bunlara ek olarak superman'i, catwoman'ı ve kalan batman düşmanlarını ve batman ailesine mensup üyelerini de gördüğümüz çizgi romanda batman ve superman'in kavgasına, batman ve catwoman'ın yakınlaştığı sahnelere de tanıklık ediyoruz. killer croc, poison ıvy, harley quinn, james gordon, riddler, nightwing gibi batman evreninden çoğu kişiyi jim lee'nin çiziminden görmek gerçekten inanılmaz!
ilk önce sayılar halinde, sonra 2 cilt halinde ve en son tek büyük bir cilt halinde basılan batman hush ıgn tarafından en iyi 25 batman çizgi romanı içinde 10. sırada listelenmiştir. jim lee'nin çizimlerini saf haliyle görmek isterseniz 2011 yılında batman: hush unwrapped deluxe edition adlı bir versiyonu da yayınlanmıştır.
hikaye batman'i sabote etmeye çalışan gizemli bir takipçi olan hush ile batman arasındaki mücadeleyi anlatıyor. bunlara ek olarak superman'i, catwoman'ı ve kalan batman düşmanlarını ve batman ailesine mensup üyelerini de gördüğümüz çizgi romanda batman ve superman'in kavgasına, batman ve catwoman'ın yakınlaştığı sahnelere de tanıklık ediyoruz. killer croc, poison ıvy, harley quinn, james gordon, riddler, nightwing gibi batman evreninden çoğu kişiyi jim lee'nin çiziminden görmek gerçekten inanılmaz!
ilk önce sayılar halinde, sonra 2 cilt halinde ve en son tek büyük bir cilt halinde basılan batman hush ıgn tarafından en iyi 25 batman çizgi romanı içinde 10. sırada listelenmiştir. jim lee'nin çizimlerini saf haliyle görmek isterseniz 2011 yılında batman: hush unwrapped deluxe edition adlı bir versiyonu da yayınlanmıştır.
devamını gör...
#türkiyedinsizleşiyor
içinde olmadığım ve olmak istemediğim topluluk.
ama şöyle ki din kimsenin yaptıklarının ve söylediklerinin sebebi olamaz. ayaklar altına alınmış, siyaset sofralarında meze yapılmış bir din değil benim inandığım. bir allah var bir ben varım.
ama şöyle ki din kimsenin yaptıklarının ve söylediklerinin sebebi olamaz. ayaklar altına alınmış, siyaset sofralarında meze yapılmış bir din değil benim inandığım. bir allah var bir ben varım.
devamını gör...
pame radyo yayını
pame'de bu hafta her yer deniz, her yer masmavi...
içeri kapanıp kaldığımız zamanlarda çok özlediğimiz, her seferinde her birimizin farklı duygular atfettiği bir başka boyuttur deniz. kimiz zaman maviliğinde kaybolmak isteriz, kimi zaman kokusunu duymak bile gözleri yaşartır. kimisi için aşktır, kimisi için sığınak. ekmeğini ve hayatını denizden çıkartanlar için vazgeçilmez bir sevgili, bir anadır, uğruna canlar verilir. geride kalanları için de ayrılığı getirişine kızılası, lanet okunası bir düşman. ama denizdir işte, kiminin evi, kiminin sevdiği. insanoğlunun acımasızlığının bugünkü ama ne yazık ki son olmayacak kurbanı. aynı zamanda iki kıyıyı birbirine bağlayan, birbirinden ayıran, birbiriyle hemhal eden engin bir mavilik. hal böyleyken yunan müziğinde deniz olmadan olur muydu?
pame'nin bu haftaki şarkıları içinse deniz özgürlük demek, huzur ve dinginlik, hatta upuzun yolculukların ta kendisi demek. biraz kavuşma, biraz hasret, biraz da çocuksu bir neşe. tüm bu hisleri şarkılardan dinleyeceğimiz bir programla sözlük radyosunda birlikte olacağız.
yunan müziğinin deniz kokulu şarkılarıyla dolu sakin bir akşam için sizleri saat 22:30'da pame radyo yayınına bekliyoruz.
içeri kapanıp kaldığımız zamanlarda çok özlediğimiz, her seferinde her birimizin farklı duygular atfettiği bir başka boyuttur deniz. kimiz zaman maviliğinde kaybolmak isteriz, kimi zaman kokusunu duymak bile gözleri yaşartır. kimisi için aşktır, kimisi için sığınak. ekmeğini ve hayatını denizden çıkartanlar için vazgeçilmez bir sevgili, bir anadır, uğruna canlar verilir. geride kalanları için de ayrılığı getirişine kızılası, lanet okunası bir düşman. ama denizdir işte, kiminin evi, kiminin sevdiği. insanoğlunun acımasızlığının bugünkü ama ne yazık ki son olmayacak kurbanı. aynı zamanda iki kıyıyı birbirine bağlayan, birbirinden ayıran, birbiriyle hemhal eden engin bir mavilik. hal böyleyken yunan müziğinde deniz olmadan olur muydu?
pame'nin bu haftaki şarkıları içinse deniz özgürlük demek, huzur ve dinginlik, hatta upuzun yolculukların ta kendisi demek. biraz kavuşma, biraz hasret, biraz da çocuksu bir neşe. tüm bu hisleri şarkılardan dinleyeceğimiz bir programla sözlük radyosunda birlikte olacağız.
yunan müziğinin deniz kokulu şarkılarıyla dolu sakin bir akşam için sizleri saat 22:30'da pame radyo yayınına bekliyoruz.
devamını gör...
bir kadının sustuğu an
yorulduğundan değil karşı taraf onu anlayamadığından artık susmayı tercih etmiştir. o zaman bilin ki karşı cins için tehlike çanları çalmaya başlamıştır. bir kadın susuyorsa, büyük ses getireceğinin işaretidir.
devamını gör...
koca adam olup hala yapılan şeyler
salıncağa binip hızlı hızlı sallanıp atlamak.
devamını gör...
hasret
yenir yutulur şey değil.
özlem bunun yanında hafif siklet kalıyor, özlersin / haline göre / bişiler yaparsın, geçer, geçme ihtimali var en azından.
bunun yok, çekilen hasretin müsebbibi ya ölü ya da ölü, bu kadar.
canlıya hasretlik bana biraz bol geliyor ama gitmiş ve bir daha dönmeyecek birine duyulan hasret çok can yakıyor.
tek çaresi / öbür taraflar / bilinmezlik, bilimsel olmayan tahminlere dayalı içe umut pompalama.
yok ki gidip döneni? soralım.
özlem bunun yanında hafif siklet kalıyor, özlersin / haline göre / bişiler yaparsın, geçer, geçme ihtimali var en azından.
bunun yok, çekilen hasretin müsebbibi ya ölü ya da ölü, bu kadar.
canlıya hasretlik bana biraz bol geliyor ama gitmiş ve bir daha dönmeyecek birine duyulan hasret çok can yakıyor.
tek çaresi / öbür taraflar / bilinmezlik, bilimsel olmayan tahminlere dayalı içe umut pompalama.
yok ki gidip döneni? soralım.
devamını gör...
insana mutluluk veren sıradan olaylar
kargo paketi açmak.
içinde ne olduğunu da bilsem ve aldığım şey önemsiz bir şey de olsa her defasında aynı heyecanı hissettiğim tek şey kargo paketi açmak belki de.
içinde ne olduğunu da bilsem ve aldığım şey önemsiz bir şey de olsa her defasında aynı heyecanı hissettiğim tek şey kargo paketi açmak belki de.
devamını gör...
non c'è niente
ilk defa sözlerini değil de melodisini çok sevdiğim bir şarkıyı paylaşıyorum.
bazı şarkılar tatlı bir rüzgar esintisi gibi.
güzel bir hava katıyor ortama
ve melodilerin ulaştığı her yerde çiçekler açıyor sanki
her şeyin mis gibi kokmasına sebep oluyor
duyuyor musun?
bazı şarkılardan biri çalıyor, evet tam şuan
nasıl ses gelmiyor ya?
asağıdaki şarkıyı açıp dene bir de..
non c'è niente..
iyiki var bazı şarkılar..
ve bazı şarkıları öylesine dinlersin.
sözlerini bilmeden, melodilerini kimseye benzetmeden. sadece öylesine.
öylesine dinlediğimiz şarkılar daha çok biz değil mi?
bence öyle..
bazı şarkılar tatlı bir rüzgar esintisi gibi.
güzel bir hava katıyor ortama
ve melodilerin ulaştığı her yerde çiçekler açıyor sanki
her şeyin mis gibi kokmasına sebep oluyor
duyuyor musun?
bazı şarkılardan biri çalıyor, evet tam şuan
nasıl ses gelmiyor ya?
asağıdaki şarkıyı açıp dene bir de..
non c'è niente..
iyiki var bazı şarkılar..
ve bazı şarkıları öylesine dinlersin.
sözlerini bilmeden, melodilerini kimseye benzetmeden. sadece öylesine.
öylesine dinlediğimiz şarkılar daha çok biz değil mi?
bence öyle..
devamını gör...
yayladağ lokumu
bu hayatın hakkını vere vere yaşamıyorsun sudoku diyerek silkeleyen arkadaşım/ablam/anne şefkati barındıran deli dolu canımın içi arkadaşım.
herkesin gönlünü hoş etmeye, kimseyi mağrur/kırılmış bırakmamaya özen gösterir. nostalji, satranç ve pembe dizi hastasıdır. çok çalışır ve güzel sonuçlar elde eder. gerek sera olsun, gerek turşu kurmak, gerek sanatsal fotoğrafları ile epey başarılıdır. hayırlı bir evlattır ve 2007’den beri… yok yok yazmayacağım.
ehm… şey, mat kırmızı rujunu ödünç alabilir miyim bi’ ara?
herkesin gönlünü hoş etmeye, kimseyi mağrur/kırılmış bırakmamaya özen gösterir. nostalji, satranç ve pembe dizi hastasıdır. çok çalışır ve güzel sonuçlar elde eder. gerek sera olsun, gerek turşu kurmak, gerek sanatsal fotoğrafları ile epey başarılıdır. hayırlı bir evlattır ve 2007’den beri… yok yok yazmayacağım.
ehm… şey, mat kırmızı rujunu ödünç alabilir miyim bi’ ara?
devamını gör...
hıdırellez
bir iki güne gelecek olan , bu senekisi çok kıymetli olan, yüzde yüz bizden olan gün.
5 mayısı 6 mayısa bağlayan gece dedikodu yapmadan, tadilat-yoğun temizlik yapmadan, şükrederek, dua ederek, mayalı hamur tüketerek, mutlu olarak geçirilmesi önerilen gün.
inananların tüm dilekleri kabul olsun inşallah.
videoda anlatılanları özetledim. *
5 mayısı 6 mayısa bağlayan gece dedikodu yapmadan, tadilat-yoğun temizlik yapmadan, şükrederek, dua ederek, mayalı hamur tüketerek, mutlu olarak geçirilmesi önerilen gün.
inananların tüm dilekleri kabul olsun inşallah.
videoda anlatılanları özetledim. *
devamını gör...
bugün kendin için ne yaptın sorusu
—en sevdiğim şey olan sahilde yürüyüş
—yeni bir kitaba başlamak
—uzun bi aradan sonra tekrardan evde egzersiz yapmak*.
—yeni bir kitaba başlamak
—uzun bi aradan sonra tekrardan evde egzersiz yapmak*.
devamını gör...
devlet bahçeli
muhalefette olup, iktidar yerine muhalafete muhalefet eden dünyadaki tek lider herhalde kendisidir.
devamını gör...
bab-ı ali baskını
rivayet odur ki yakup cemil adamı vurmadan önce " bu adama laf anlatılır mı" demiştir. gerekçesini peşinen belirtip, zuhur edebilecek dedikodulara kapıyı en baştan kapatmıştır.
devamını gör...