insanlarla aram pek yoktur ama bugün farklı, bunlar farklı.

en güzel günlerimiz sizsiniz, lütfen fazla büyümeyin.*

bayramınız kutlu olsun.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kimse kusura bakmasın ama ben çok gülüyorum bunu yapanlara. çevremde de bol bol mevcut.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir elif şafak kitabıdır.

sadece “ çiçek abbas” ve “ komser şekspir” filmleri sayesinde yönetmen olarak görebildiğim, kendisinden kesinlikle hoşlanmadığım, saçma sapan bir yönetmen olan ve reklam yönetmenliğinde bile elinden bir iş gelmeyen sinan çetin, mevlana ile ilgili bir film yapmaya karar verir ve bunun için de elif şafak ile anlaşır. elif şafak hikayeyi yazar ama sinan çetin yazılan hikayeyi hiç beğenmez.

proje rafa kalkar. elif şafak bu hikayeyi bir roman yapar. ama romandan başka her şeye benzer. yine de tam bir pazarlama harikası çıkar ortaya. çok satsın diye de pembe ve gri olmak üzere iki kapak yaptırır. istediği gibi de olur. böylelikle kadınlar pembe erkekler gri kapaklı kitabı alabilecektir. edebi inceliğe bakar mısınız? (!) hiç cinsiyetçi bir yaklaşım da değil!

az yetenekli bir yönetmenin bile sinemaya aktarmaya değer bulmadığı bu romanımsı oluşum türkiye okurları tarafından çok sevilir, bir anda çok satan olur. her yerde reklamları döner, billboardlar elif şafak’ın aşkından geçilmez. edebiyat tarihinde yeri olur mu bilemem ama pop kültürümüzün vaz geçilmezi olacağı kesindir.

acaba elif şafak mı daha kötü yazar sinan çetin mi daha kötü yönetmen karar veremedim. bence berabere!
devamını gör...

tabi ki telefonda konuşmak.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

32 yaşındaki iranlı mimar. kendisini minimalist olarak tanımlıyor ve uluslararası işler yapıyor. tasarladığı evler çok değişik.
ınstagram hesabı

tasarladığı en ünlü ev:
1 2 3

buranın harriman eyalet parkı'nda gerçek bir ev olduğu iddia ediliyor ama dijital resim olduğunu düşünüyorum.
devamını gör...

sonra bir uzak bulurdu herkes
giden gidemezdi gelen gelemezdi
hayal olurdu hatıra olurdu…
*
devamını gör...

bazı zamanlar evden çıkarken evin kapısını çekip apartman boşluğunda karanlıkta oturup hayatı sorguluyorum. dakikalarca öyle oturuyorum. bir gün komşunun biriyle denk gelirsek nasil açıklanır bilmiyorum.
devamını gör...

az tutumlu ol olum, şu pandemi de bile eşşek gibi para harcıyosun.
devamını gör...

göbek
devamını gör...

çocukken dövülmesini zevkle izlediğim tahıl grubundan gıda maddesidir. yapımı çok zordur. önce buğdaylar temizlenip yıkanacak, kurutulacak sonra değirmenlerde, bulgur değirmeni denen farklı bir dişli ile öğütülecek. çocukluğumda i; yaz tatillerinde gittiğimiz köyümüzde bulgur taşı denen içi oyuk bir taş vardı ve içine kaynatılıp kurutulmuş buğdayları koyup, karşılıklı iki kişi sırayla ellerindeki tokmaklarla( tahtadan yapılmış, saplı büyük çekiç gibi bir şey) döverek kırıyorlardı. bu ritüel epey uzun sürüyordu. arada yaşlı bir teyze elleriyle buğdayları karıştırıp, havalandırıyor, tozlarını savuruyordu. izlemesi çok keyifli. tak tak tak tak. sıralı bir rütin ile. tak tak...
devamını gör...

isyan mı var arkadaşlar.
kızıl ordu sizlerle, arkanızdayım.
devamını gör...

söke'den japonya'ya gelin giden ve yıllarca orada yaşayıp japon kültürü hakkında bilgiler veren sergül kato'dur.

youtube kanalları : serrose ve japonya'da günlük hayat kanallarına bakabilirsiniz.
buradan
devamını gör...

ilk kez 1795'te filolog frederic august wolf tarafından prolegomena ad homerum isimli kitabıyla ortaya atılan sorun.
wolf'a göre ilyada ve odysseia bir bütün olarak tek bir ozan tarafından yaratılmadı, bu destanlar birbirine eklenmiş şarkılardı ve homeros diye birisi hiç yaşamadı.

bu sorun hala çözülebilmiş değil. sebepleri is çok açık; m.ö 7. yy'dan beri filozof, ozan ve tarihçiler homeros hakkında doğduğu yerden başlayarak kör olup olmamasına kadar hep çelişkili şeyler söylediler. homeros hakkındaki ilk yazılı kaynaklar da bu çelişkili ifadeler olduğu için tarihte gerçekten böyle bir ozanın yaşayıp yaşamadığı hep muamma olarak kalacak.

aslında bu sorunun ortaya çıkmasının temelinde heirich schliemann'ın çanakkale'ye gelerek ilyada'da geçen troya'yı aramaya başlamasıdır. nitekim bulur da troya'yı. bu haber elbette çok ilgi görür ve herkes gözünü homeros ve eserlerine diker. herkes bu ozan ve eserleri ile isimlerinin beraber anılması için bir şeyler yapmaya çalışır.

o dönemin ozanları festival ve bayramlarda mitolojik hikayeleri şarkılar şeklinde söylerdi. nitekim büyük ihtimalle homeros da böyle bir ozandı. zaten ona atfedilen iki destan da kendisinden çok sonraları kaleme alındı. bu iki destan ilk kez peisistratos'un emriyle düzenlenip kaleme alındı. şu an okuduğumuz bu iki kitap onun düzenlediği şekildedir.

bir kişinin çıkıp ta sözlü gelenekten toparladığı toplamda 28.000 dizelik iki destanın sözlü geleneğe mensup tek bir ozan tarafından ezbere bilindiğini ve okuduğunu iddia etmek yeterince abartılı bir iddiadır. muhtemelen her ozan destanın belirli konularına hakimdi ve ve bayramlarda okurdu. bu ozanlar da itibar kazanabilmek için okudukları şarkılar için o dönemin en ünlü ozanı olan homeros'u referans gösterdiler. söylentiler birleşince de ihale homeros'a kaldı.
devamını gör...

yüzün tam ortasında olduğundan güzel olup olmadığınıza karar veren organ. burun güzelliğiyle yüz güzelliği doğru orantılıdır.
devamını gör...

şimdi entel gelecek ‘çok normal’ kimseyi de ilgilendirmez yazıp artı oy devşirecek ama samimiyetsiz bu.

sitede böyle yazıp kapalı biriyle gönül işlerine uzanan entel hiç bulunmaz. yemesinler insanları.

ben mesela açık açık belirteyim kapalı biriyle işim olmaz. onların da benimle olmaz. işin realitesi budur.

yalandan ‘neden olmasın’ yazmaya lüzum yok.
devamını gör...

çocukken sahip olduğum en kıymetli nesneydi. ama neticede bir nesneydi. canı, kanı yoktu. benim için en olansa canlar vardı. bu uğurda heba ve hatta feda olacaktı...

güleç, kırmızı kıvırcık saçları her daim güzel kokan* bir lahana bebeğim vardı benim. e bu bana bir yerden tanıdık geliyor? neyse neyse, çık bu kanaldan miko. bitirdin şimdilik bu meseleleri sen. bir sonraki problemli dönemine kalsın tahlili.

ilkokul 1. sınıfa başlama hediyesi olarak teyzem bana ve benden 5 yaş büyük ablama birer lahana bebek almıştı. güleç ve sena. benimki yenidoğan boyutunda onunkiyse devasa ve şişko. şişko bebek mi olur? sena şişkoydu. çilleri vardı ve saçları da turuncuydu. sena kendi adını bebeğine de koyacak kadar aslan burcu bir birey, ben ise "ne olsun ki bunun adı" diye bir boy büyük ablasının peşinden 3 gün boyunca koşturan bir depresyonlu anne yavrusu. benim ilgi makinem benden 9 yaş büyük olan büyük ablamdı. o zamanlar liseli. aşığım, hayranım. dünden razı olduğu küçük annelik misyonunu layıkıyla yerine getiren büyük ablama lahana bebek alınmamıştı tabi ki. çaktırmasa da, bugün anlıyorum, biraz bozuldu buna. onun hediyesi neydi çok iyi anımsamıyorum. ama ya bir klasikler serisiydi ya da ingilizce dil öğrenme kitapları. akademik bir şeyler olduğu kesin. detayını hatırlayamıyorum, sorup öğrenmem lazım. ne var ki bu anlatacağım hikayeyi ablama hatırlatmak istemiyorum. bunun gibi bir tana daha var. hatırlaması bana olduğundan daha büyük yük olur ona. o yüzden biz de n'apalım buraya döküyoruz içimizi. biz kimdik? hatırlatalım: biz üç kişiydik. hangimiz kimiz pek emin olmasak da en az üçüz. şimdilik.

- abla hadi yaa, bul bir şey. bebeğimi adıyla sevmek istiyorum.
- tamam düşünüyorum miko. zorlama beni, en güzelini bulalım.

bu cevabı çok iyi hatırlıyorum. zaten ben bu kadınla ilgili birçok şeyi çok iyi hatırlıyorum. en güzelini bulalım. sen ne bulursan en güzeli olurdu a benim şaşkınım... bana göre senden gelen her şey en güzeliydi. en güzel olan sendin çünkü. sonunda buldu. daha iyisi olamazdı. bebeğim artık yoluna adıyla devam edecekti. güleç. canım güleç. ah güleç.

bana geldiği ilk gün diğer tüm oyuncaklarımın, yalvar yakar aldırdığım barbie evimin bile pabucunu dama attım hiç acımadan. her yere güleçle gittim, hep güleçle oynadım, onu üçümüzle de tanıştırdım. onunla uyudum, onunla uyandım. yemek masasına güleç için sandalye koydum. ben neredeysem güleç oradaydı. güleç hayatımın ayrılmaz bir parçasıydı. kırmızı saçlarının rengi bir ton açılmadı, kokusu asla kaybolmadı. dünyanın en kaliteli bebeği falan mıydı acaba? bilemiyorum. ama benim hayatımın merkezine gelip oturmuştu. ondan eminim. peki ya ablam? o bu hikayenin neresinde? benden de güleç'ten de daha merkezinde. anlatıyorum...

isim anasıydı, ananesiydi aslında. resimde gerçek annem hiç yok farkındaysanız. çamaşır suyuyla duvarları falan siliyordu o dönem haftada üç kez. yapacak iş bulamadığında henüz bekar olan teyzemin çeyizlerini gardrobun üstünden indirip, yıkayıp, kolalayıp, ütülüyordu falan. öyleli. çok yıllar sonra, ilgi çekmek için yaptığım çok yanlış bir şeyden hemen sonra, canını yakmak pahasına beni seviyor musun diye sorup durumu olduğundan daha kaotik bir hale getirmeme sebep olan çeşitli tutum ve davranışlar içerisindeydi yani. kendisi bunu hiç kabul etmese de. canı sağolsun.

- ben seni aldıracaktım miko. zor ikna ettiler beni. annem sütümü helal etmem sana dedi de öyle kabul ettim doğurmayı. o yüzden senin göbek adın ananenin adı.

hıhm oldu. anca bu kadar oldu işte.

ben henüz insanların çaktırmamaya çalışarak kırılabildiklerini anlayabilecek olgunlukta değildim tabi. mutlaka çeşitli şekillerde meramını anlatmaya çalışmıştır ablam bana. dans eden insan gördüğünde gözleri dolan, sanatçı ruhlu, duygularıyla var olan bir insan benim ablam. nasıl dışavurmamış olabilir sindirememişliğini. ben okuyamadım. bedelini ise kısa bir süre sonra herkes ödeyecekti.
araları geçiyorum. güleçle çok güzel anılarımız var. belki daha keyifli bir yazının konusu olurlar daha sonra. asıl meseleye geleyim.

beni tabi ki, tahmin edebileceğiniz üzere ablam yıkardı. bir hafta sonu, akşam yemeğinden sonra, banyo yaptırdı bana. sonrasındaki çok sevdiğimiz saç tarama ritüelimiz esnasında -saçlarının kıvırcık olmasından nefret eden küçük miko'nun hala ıslak olan saçlarını dümdüz tarayıp çeşitli tokalar, kurdeleler ile düz saç modelleri yapmak suretiyle fotoğraflarını çekmek*- kucağımda olan güleç'in ne kadar muhteşem bir bebek olduğunu dinledi uzun uzun. ritüel bitti. güleç yatağa yatırıldı. ben de yattım yanına. ablam son öpücüğünü verip ışığı kapatıp çıkacaktı ki odadan yine güleç ile ilgili bir şey dedim ben, o da "eeehh bıktım bu bebekten, hep güleç hep güleç" dedi ve yanımda yatmakta olan güleç'i alıp yere fırlattı. tabi ki çok şaşırdım ve çok üzüldüm. ağladım. sakinleştirdi beni. özür diledi. güleç'i yerden aldı, ondan da özür diledi. yanıma yatırdı tekrar. ve gece bitti. muhtemelen ağlayarak uykuya daldım. o geceye dair onun güleç'i yere attığı andan sonrası çok yok bende.

ben sabahçıydım. o tam gün gidiyordu okula. ertesi gün okuldan gelince koşa koşa odama gittim. güleç'i aldım. öptüm. saçlarını kokladım. sonra da sobaya attım. güleç yandı. ev plastik koktu diye annem çok kızdı. ablam da okuldan gelince saatlerce ağladı. ben iyi bir şey yapmaya çalışmıştım. sevinir zannetmiştim. çok üzüldü. hiç anlamadım.
keşke daha sonra da anlamasaydım.

özür dilerim abla. özür dilerim miko. özür dilerim güleç.
devamını gör...

her hikayede olduğu gibi her tanımda da bir giriş- gelişme- sonuç bölümü olur. ha işte giriş- gelişme olsada sakın ola ki bir sonuç beklemeyin cenk'in arka bahçesi’ nden. yok yani, tarzı bu. böyle dağınık bırakmayı seviyor. (swh) şahsen ben bir sonuca bağlanmadan tanımların biteceğine alıştım ve bunu bilerek okuyorum, çok eğleniyorum.
uyarı: ha ayrıca deli deli gülmeye hazır olun okurken.
devamını gör...

ruh halim bu manzara için çok karamsar.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

dinozor billuruna doyurmuş yayın. ahahhahahahahahh
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim