kırılıp bütünlüğü bozulmuş bir nesnenin parçalarını altın veya gümüş suyu/tozu kullanarak birbirine yapıştırma işlemiyle gerçekleştirilen, içinde barındırdığı felsefesiyle günümüzün ihtiyacı olan ilhami verdiğini düşündüğüm, geleneksel bir japon el sanatıdır.

çömlek kırılmıştır, eskisi gibi değildir artık. değeri acımasızca öğüten tüketim toplumunun yaptığı gibi, onu bir kenara atmaz bu sanat. zamanın, tarihin bir parçası olarak görür ve onu onarmayı amaçlar. kırılan parçalarını altın suyuyla tekrar birleştirir. kusurlarını gizlemez. bilakis daha da görünür hale getirir ve bütün olmuş haliyle onun güzelliğini ve değerini daha da ortaya çıkarır.
tıpkı bize olan gibi. kırıldıkça, ruhumuzu dönüştürerek... yaş aldıkça, bizi biz yapan kusurlarımızı sevmeyi öğrenerek... ve kırıldığımız yerlerden, altın yansımasıyla ışıldayan o çömlek gibi, biz de kendini bulmuş bir ruhla ışıldarız.


encrypted-tbn0.gstatic.com/...
devamını gör...

her geldikleri yer gibi burayı da bok edebilirler. herkesten saygı duyulmasını bekleyip kimseye saygı göstermeyen kişilerdir.
devamını gör...

ilk sifonu 1989'da gördüm. "bu ne la tuvaletin üstünde zincirli alamet şey?" diye zinciri çektiğimle suyun şaldır şaldır boşalması bir oldu. "evi b.klu su basacak anaaaaa!!!" diye kaçmıştım.
devamını gör...

(bkz: ıtachi uchiha)'dan başka kimse olamaz dediğim karakter.
devamını gör...

'ah çiçeğim, seni çok özledim*' dediğim saç. kıvırcık kız methodunu uyguluyucam diye kafayı bozduğumdan bir gün delirdim ve kestim o güzelim uzun saçlarımı.
devamını gör...

b12 ve ginkgo biloba tablet, oldukça iyi.
devamını gör...

eski eşim..
sabahtan akşama bir insanın sadece maddiyat düşünüp asla para harcamadigini onla gördüm..
cimrilik ev ocak yıkar..
devamını gör...

bunu buraya bırakıyorum, arada uplıcam.
evet... dindindin diye baslik varmis saka gibi
devamını gör...

küfür etsem bile yapmadığım eylemdir. bir kişinin fiziksel özelliği allah vergisi, karaktersizliği kendi eseridir..
devamını gör...

fransa'da "hissettiğiniz depresyon değil, kapitalizmdir" şeklinde bir duvar yazısında geçmiştir.
devamını gör...

kısaca (bkz: kol böreği)
devamını gör...

kafa yazarların, kafa hikayelerini barındıran bir başlık olması dileğiyle...


jetonum bitmese geri dönüp son bir şey daha söylemek için tekrar arardım, uzun zamandır parasızdım ama bir şekilde karnım doyuyor çöplerden çıkardıklarım onlarca kediyle birlikte ziyafet çekmemize yetiyordu. 5 aydır sokaklardayım daha önce nerdeydim hatırlamıyorum aslında ben hayatımın sadece son 5 ayını hatırlıyorum sokakta uyandım kar yağıyordu ama sıcaktı dizlerimi karnıma çekmiş ayaklarıma sarılmıştım üşüdüğümden değil sanki anne karnındaydım. önceden neredeydim kimdim bilmiyorum hatırladığım tek şey sokakta uyandığım belkide ben önceden yoktum bir anneden doğmadım, bir anda bu sokakta belirdim. belki tanrı beni kedilerle birlikte çöpleri karıştırayım diye bi anda bu şekilde yarattı buraya bıraktı beni.

iyi ama konuşmayı düşünmeyi bunca şeyi nerden öğrendim belliki önceden de vardım. hafızamı kaybetmişsem falan belki ondan biliyorum konuşmayı, belkide tanrı full paket program yarattı beni. bilmiyorum, tek bildiğim sokakta uyandığım. 5 aydır burayı terketmedim nereye gideceğimi bilmiyorum esasında korkuyorum, bu sokak doğurmuş sanki beni, ilk bu çöp kutusundan emzirmişim, kediler kardeşlerimmiş, sokaktaki tabelalar gelip geçen binlerce insan hepsi bir evin içindeki eşyalar gibi. kokuyorum diye kimse benimle konuşmaz, bazen öylece kaldırımın kenarında oturmuşken önüme bozukluk paralar atarlar. bir sürü topladım ama hiç bir zaman bişey satın almadım. bir türlü bir şeye ihtiyacım olmadı. 5 aydır hiç bir şey istemedi canım. ayakkabısızlığa öyle alıştım ki asfaltı kaldırımı hissetmek çok hoşuma gidiyor. daha önce hiç ayakkabım oldu mu acaba. hiç bir şeye ihtiyacım olmadı taa ki o güne kadar.

ben henüz 3 aylıkken -sokak yaşımdan bahsediyorum- çöpten topladıklarımla sokağın güneşli köşesinde kahvaltı yaparken gazete kağıdında bir resim gördüm bana çok benzeyen traşlı giyimli bir adam altında da ünlü oyuncu 3 aydır kayıp yazıyordu. hayatım altüst oldu o an bu lavuk ben miyim acaba diye sıkıntıya düştüm. parkeden araçlardan kendi suratıma bakıp bu ben değilimdir diye defalarca baktım burnumun kenarında ve sol yanağımda iki ben var resimdeki lavuğunkilerde aynı yerde gülüşümde aynı delirecektim neredeyse.

bütün dünyam yerle bir olmuştu, artık sokakta çöpten bulduğum bereyi ve gözlüğü takmaya başladım ya biri beni tanırda polise ihbar ederse diye korkuyordum. ben sokakta doğduğuma daha doğrusu belirdiğime inanıyordum öyle huzurluydumki anne karnında gibiydim çöplük bana her şeyi veriyordu hergün başka bir süprizle doluyordu hiç bir ihtiyacım yoktu onlarca kedim vardı hiç bir sorunum yoktu üstelik tanrı beni bir anda böylece yaratıp bu sokağa göndermişti bana bir çöplük vermişti herşeyim tastamamdı. şimdi bir anda karşıma çıkan bu resim bu ben kılıklı adam...

iki ay boyunca çok sıkıntı çektim yüzümü insanlardan gizleyerek yaşadım daha sonra dayanamadım gazetedeki numarayı aramak istedim. eğer o adam gerçekten bensem şuan beni arayan bir ailem olabilir diye düşündüm. yaşadığımı bilmelerimi gerek yoksa öldüğümü düşünmeleri daha mı iyi bilemedim. büfeden jeton alıp sokaktaki ankesörlü telefondan numarayı çevirdim.

-sabah gazetesi ihbar hattı.

-alo.

-buyrun beyefendi.

-kaybolan ünlü oyuncu için aramıştım.

-ferit utku mu?

-evet onun için.

-evet anlatın dinliyorum bir bilginiz var mı onun hakkında?

-önce sormak istediğim bazı şeyler var.

-tabi buyrun.

-bu adamın bir ailesi var mıydı?

-bildiğim kadarıyla bir sevgilisi var sadece evli değildi.

-peki adamı seviyor muydu o kadın.

-nasıl anlamadım.

-adamı seviyor muydu?

-beyfendi lütfen beni oyalamayın bi bilginiz yoksa lütfen meşgul etmeyin bizimde işimiz gücümüz var yüzlerce gereksiz ihbar alıyoruz yormayın bizi lütfen bir bilginiz var mı kayıp şahısla ilgili?

-....

telefonu kapattığımda nasıl rahatladığımı anlatamam çocuğum yok karım yok. sadece sevgili, sevgili dediğin nedir ki çoktan beni unutup başkasını bulmuştur bile zaten artık ben bambaşka biriyim evim sokak adım hiç kimse. burda belirdim ben, tanrı beni bu sokağa gönderdi burda varoldum ben.

jetonum bitmese dönüp son bir şey daha söylemek için tekrar arardım, uzun zamandır parasızdım ama bir şekilde karnım doyuyor.
devamını gör...

fiş.
ordan burdan şurdan atamadığım için fiş çıkar, ben de hemen kullanıveririm.

peçete.
çikolata ambalajı, hani şu dümdüz edip sakladıklarımızdan.
makyaj temizleme pamuğu.
birde ot dergi hediyesinin bilmem kaç senesinden kalma masa takviminin parçaları, hangisine elime gelirse.

püü bir sürü ayracım var kıyamıyorum; bir tane galata kulesi manzaralı vardı, kullanınca kötü oldu. yoksa kıyamam kızlar lefter'in mıknatıslı ayracını bile almışlardı.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

1969 yılında disneyland yakınlarında bir kasabada doğdu ve bir şeytan tarafından yönetilen tavuk kümesinde yetiştirildi. burada saman ipliklerini bir gitar teli gibi nasıl manipüle edeceğini öğrendi. insan topluluğuna yerleşmek için cesaretini topladıktan sonra, maskesiyle birlikte bir de kentucky fried chicken [kfc] kovası takmaya başladı. bu sayede manevi kardeşlerinin ruhani gücünü müziğine yansıtabilecekti. bu kovanın üzerinde "cenaze" yazıyordu.

hiç kimse buckethead'in tam olarak kaç eseri olduğunu bilmez. buckedhead hakkında sahip olduğumuz çoğu bilgi dolaylı yoldan elde edilmiştir. ancak şu bilgiyi yayınladığı eserlerin sıklığı ve kalitesi ile ifade edebiliriz: inanılmaz düzeyde üretken ve çalışkan bir müzisyendir.
kalp hastalığı olmasına rağmen yorucu turneler yapmıştır. birlikte müzik yaptığı ünlü sanatçılar tarafından övgü ile bahsedilir. konserlerinde hayranlarına koca bir torba dolusu oyuncak hediye eder. hayranları ile olan bağı beni her zaman etkilemiştir.
pek çok insan tarafından tüm zamanların en iyi gitaristi olarak görülür. teknik ve duyguyu, bir enstrüman üzerinde bu denli odaklı bir şekilde sentezlemiş çok az müzisyen vardır. buckethead'in müziğinde, içinde yaşadığımız dünyanın eleştirisini, ailesini kaybetmiş birinin karamsar düşlerini, varoluş krizlerini ve hayallerini dinleyebilirsiniz.
devamını gör...

25 yıl yaşadım. hukuk okudum, liseli bir ergenin tepkisel olarak yaptığı bir seçimdi. bölüm şu anda umrumda değil. ruhsatı 1-2 aya alacağım ve hala ne yapacağımı bilmiyorum. kendi hayatımı kendi ellerimle mahvettiğimi düşünür dövünürüm hala, geç büyüdüm biraz. hatrı sayılır güzellikte bir ömrüm olmadı, absürt çelişkiler-engeller-angaryalar arasında sıkışmışlık ve dağınıklık içinde stres dolu bir hayat. huzurla nefes aldığım günler sayılıdır.
çok sonradan farkına vardığım şey ise huzurlu hissettiğim her anın hep bazı katı gerçeklere sırtımı döndüğümde gerçekleşmesiydi. küçümsemeyin, çünkü bu gerçekleri yadsıma meselesi melankolik ve genel olarak depresif bir ruh haline sahip insanlar için paha biçilmez bir psikolojik terapidir. ya da kişisel gelişimci gibi konuşmayı bırakıp şöyle söyleyelim bu çarpıtmanın kendisi bir köle ahlakıdır.
ben, 2 senelik inişli-çıkışlı karşılıklı olarak da çeşitli fedakarlıklarla geçen ilişkimde hiç ummadığım bir anda aldatıldım.
zor bir hazım sürecinden sonra -buraya üç harfle hemencecik yazılan zor kelimesi çok fazla şey taşımaktadır- karşımdaki kişiye kendi zihnimdeki ideal insanı giydirdiğimi, bunun ilişki içerisindeyken karşı tarafı gerçekten tanımayı imkansızlaştırdığını, sürecin benim için kör ve mutlu olarak geçtiğini gördüm. ilişki içerisindeyken görmezden geldiğim veya yüzleşmediğim bir çok şeyi işin dışına çıkıp rasyonel bir şekilde düşündüğümde karşımdaki kişinin karakterine ve mizacına dair onlarca ipucuyla yüzleşmediğimi ve onları görmezden geldiğimi farkettim. manipüle olmuştum ancak bunun farkına, manipüle olduğum sürecin dışına çıkmadan varamazdım. burada sorun ilk baştaydı, yani manipüle olmanın kendisiydi sorun. hatta en son aldatılmama bu kadar şaşırmama şaşırır bir halde buldum kendimi.
bu bireysel ve insan-insana edinilen tecrübeler bir çok teorik aydınlanmadan güçlüdür. doğrudan öznesinin siz olduğu bir süreç sonu gelinen duygu durum değişimlerine kitaplarla gelinmez. bunu eskiler hakk-ul-yakîn/ ayn-ül-yakîn/ilm-ül-yakîn diye ayırmışlar.
bu ayrım kısaca şunu ifade eder; size denizde yüzmenin nasıl olduğunu anlatırım ve yüzmek hakkında bir takım teorik bilgilere sahip olursunuz, sonrasında gelir yüzen insanları kendiniz izler ve bilginizi güçlendirirsiniz. ancak hakk-ul yakin olmak için o denize girmeniz şarttır. girmezseniz, suyun teninize değmesinin nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman öğrenemezsiniz. yani gerçek anlamıyla yüzmek nedir bunu bilmek için teorilerle yetinemezsiniz. bundan dolayı insanı asıl dönüştüren şey tecrübeleridir, düşünceler sonradan gelir.
kişi yapıp ettiklerinin çoğunu düşünceleri ile değil, duyguları -veya buraya güdüleri de yazabilirdim aynı şey- ile yapar. ki bilindiği gibi 2500 senedir sanılanın aksine insan irrasyonel bir varlıktır. bu gerçeklerin farkında olduğum için saç-baş yolmadım tabiki. ilk başta kendime kızsam da bunun yersiz olduğunu anlamam için insan doğası üzerine biraz kafa yormam yeterli oldu. çünkü kadın-erkek ilişkilerinde belirleyici olan şey güdüler ve duygulardır. karşı cins işin içine girdiğinde denklemde hep fazladan bir bilinmeyen daha olur. bu tür doğal güdülerin ve duyguların işlerlik kazandığı her türlü ilişkide akıl karardığı için kişi manipüle olmaya açık hale gelir. gördüğünüz gibi çok zor bir denklem değil bu. tabiki denklem dıştan bakarken zor değil, ilişkinin içindeyken denklemi dahi göremezsiniz ki bir de çözeceksiniz. imkansızdır. tüm bunlardan dolayı da; süreç sonunda "bunların nasıl farkına varamadım", "ne salakmışım" tarzı gereksiz yakınmaların hiçbir anlamı yoktur. çünkü ilişki içerisinde iken burada anlattığım gibi teorik ve rasyonel süreçler yoktur. benim birçok şeyi gözardı etmem bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi. orada schopenhaur'ın "irade" dediği ve kör bir bilinci oturttuğu güç hakimdi. aklı kapatan duygu durumlarının içerisindeyken hiçbir zaman rasyonel olarak kendinizi çözümleyemezsiniz. o yüzdendir ki vaizler her zaman felsefecileri yenerler. duyguya oynayan her zaman kazanır. kimse heidegger'in teorik-soyut-anlaşılmaz dilini cübbeli ahmet hoca'nın esprilerine tercih etmez. çünkü insan esas itibariyle doğal bir varlıktır ve onu bükerek-çarpıtarak yani düşünerek kültürü inşa etmiştir. bu sahte yapıntılar içinde insan sadece duygulara-inançlara ihtiyaç duyar. hiçbir zaman "düşünce" bir ihtiyaç olmamıştır. çünkü düşünce yalnızlaştırır, belirli ortak gelenek-inanç ve duygulara dayalı olarak oluşan toplum, bunların tümünü düşünerek yadsıyan tek başına bir adamdan doğal olarak nefret edecektir.
aciz bir varlık olan insanın aklının kusurlu yapısı rasyonel olarak çalışmaz. hayatta kalmak için ötelerden gelen bir anlama- amaca ihtiyacı vardır. bu amacın etrafında kümelenenler işbirliği içinde yaşayabilir, düzen kurabilir, gelenekler icat edebilir ve birbirlerine güvenebilirler. bu sahteliklerin kurulmasının yegane amacı budur. hayatta kalmak için doğayı gerek teorik gerekse pratik bunca çarpıtmaya karşın gerçekliğin kendisi dolaysız olarak romantize edilecek veya anlamlandırabilecek bir şey değildir. gerçeği çarpıtmanın benim yaşadıklarım gibi ağır bedelleri vardır, ilk başta düşünmek yalnızlaştırsa da, kişi kendi hayatının öznesi olmayı ve nasıl olduğunu bilmediğimiz ve fırlatıldığımız bu varoluşu en gerçekçi kavrayışı düşünerek kazanır.
insan bilmediği şeye arzu duyamaz. hiç somon füme yemeyen birinin canı balık çekemez. düşünmek de böyledir, düşünmenin ve sağduyuyu yıkmanın hazzı onu tatmadan, başlangıçta birçok bedeli göze alarak yola çıkıp düşünmeden bilinemez. gerçeği olana indirgeyen ve kavramı tanımayan hiçkimse kendi hayatının öznesi olamaz. edilgenleşir ve içinde bulunduğu popülist akışın müşterisi olarak kalır. müşteri olarak kalmak bütün içerisinde birey olarak erimek demektir ve bu anlamsız ve yaşanmaya değmeyen bir varoluş tecrübesidir. neyi niçin yaptığını düşünsel olarak temellendiren kişi, önceden ona verili ve kurulmuş hiçbir hakikati ve kültürü kabullenmediği kendi ahlakını ve dünya görüşünü kendisi düşünerek inşa ettiği için "kendisi için varlık" olabilir. bütün bunlardan dolayı düşünmek ilk başta yıkıcı bir faaliyettir ve yıkmak gerçek anlamda özne olmanın tek şartıdır. işte bu tecrübe gerçekle temas etme şansını doğurur.
dil, görüntü veya yazı ile kurulan anlatıların hepsi gerçeği, öyle veya böyle indirger, gerçeği kendisi imal eder ve bu sahtedir. çoğu psikolojik-sosyolojik krizin de muhtemel sebepleri bu anlatıların gereğinden fazla topluma mal olması ve gerçekle ilişkinin imal edilmiş-üretilmiş şeyler üzerinden kurulmaya çalışılmasıdır. bu durum tüm topluma sirayet ettikçe hastalık da kolektif bir salgına dönüşmektedir. bu salgının dışında kalmak yukarıda dediğim düşünsel bir süreçle mümkündür.
bu süreçte edinilenlerin doğru-yanlış olması önemli değildir. önemli olan sağduyudan kaçınabilmek, yanlış da olsa öznenin ve kurucu ögenin insan olmasıdır. aristo'da yanıldı. biz bugün yerçekimini biliyoruz yani aristo'nun iddia ettiği gibi maddenin hareketinde bir erek yok, mesele kütleçekim. ama öyle güzel yanılmıştır ki aristo, o yanlışlardan bugün medeniyet dediğimiz şey doğmuştur.
leyla ile mecnun hiç yaşamadı. yaşadılarsa bile leyla şu an akp'li bir müteahhitle evli. rant konuşulan yemeklerde eşinin yanında gururla boy gösteriyor, instagrama yeni boyattığı evini atıp çevresine nispet yapıyor. lost dizisindeki gibi bir ada yok. hiçbir zaman da olmadı. insanlık hiçbir zaman doğa kanunlarının öyle veya böyle kesintiye uğradığına şahit olmadı. zamanda yolculuk diye bir şey yok. şehir ve medeniyet dediğimiz şeyin temelleri savaş ve sömürüye dayalı. hayat koca bir lars von trier filmi gibi. hiçbir zaman adil bir dünya kurmak mümkün olmadı. ötelerden insanlığa haber getiren, uçan kaçan herkes sahtekar, deli veya hasta. bilimin katı yasaları ve felsefenin teorik kavramlarıyla kurulu bir kültür ve medeniyet var. ve bu medeniyet tamamen sahte. doğal değil, ancak çok güzel. insan ne kadar çarpıtmaya ihtiyaç duysa da gerçek, hiçbir zaman bizim içimizdeki çocuğu, sevgi kelebeğini, filmlerde etkilendiğimiz hikayeleri onaylamayacak. gerçek tüm ihtişamıyla ortada. tek otorite doğa. öyleki onunla veya ona rağmen her şeyi kuruyor ve yapıyoruz.
insan olmanın en temel şartı özgürlüktür. kölelik kalkalı 150 sene oluyor daha. biz insanlık tarihinin çok çok ilkel bir aşamasındayız. bundan böyle her şey hızla gelişecek, değişecek ve mekanize olacak. bu kulağa hoş gelmiyor, ancak böyle. tüm bunlara rağmen bir şekilde evimizi arıyoruz. bir anlam olsun, varlığımız anlam kazansın istiyoruz. otorite ve büyük anlatılar uyduruyoruz. en temel insani ihtiyacımız ironik bir şekilde özgürlüğü devrecek bir otorite bulmak. ama yok. hala arıyoruz.
devamı gelecek.
devamını gör...

ne çok iyi ne çok kötü bir film. çok karmaşık. olayları toparlarsak şöyle bir sonuç çıkıyor.

--! spoiler !--
bir gün yetimhanenin karşısına bir kız çocuğu bırakılır o kız büyür ve biriyle tanışır sonra adam onu terk eder ama kız hamile kalmışdır kızın çocuğu olur ve kız o arada öğrenirki çift cinsiyetlidir sonra kızın çocuğu kaçırılır ve kızın hayatı alt üst olur sonra kız cinsiyetini değiştirir artık bir erkekdir. adamımız (yani kız) bir gün bir bara gider orda bir barmen vardır barmen ona hayatını değiştirebileceyini söyler adamda (yani kız) kabul eder barmen onu geçmişe getirir o arada adamımız (yani kız) bir kızla tanışır (o kızda kendisidir) onla sevgili olur ama görevini yerine getirmek için kızıdan ayrılır ve bir zaman ajanı olur ve işinde çok iyidir yıllar sonra bir gün fiyasko bombacısı diye biri ortaya çıka gelir adamınızda (yani kız) onu durdurmak zorunda ama görevinde başarısız olur ve yüzü yanar yüzünü değiştirmek zorunda kalır ve görevine ara verir bir barmen olarak çalışır barmen (yani kız) bir gün biriyle tanışır (kendisiyler ama geçmişteki) ona hayatını değiştire bileceyini söyler (burdan anlıyoruz ki o da kendisidir çün ki barmenin başınada bu olay yıllar önce gelmişdir yani barmen aslında geçmişde kendisiyle iş birliği yapmışdır) yalnız karşılığında bir şey yapmalıdır adam (kendisi ama geçmişteki) kabul eder geçmişe giderler ve adam (kendisi ama geçmişteki) bir zaman ajanı olur bu arada barmen (yani kız şimdiki) artık emekli olmuştur ve bir işi yoktur sonra bir gün fiyasko bombacısının nerde olduğunu anlar gider onu öldürür yalnız barmenin hayatı alt üst olmuşdur ve zaman makinesiyle gider farklı zamanlarda farklı yerlere bomba kurar bunun nedeni olacak felaketleri önceden engellemek istemesidir yalnız bir gün biri onu bulur ve öldürür ve bu olay böyle devam eder (burdanda anlıyoruz ki fiyasko bombacısı da kendisidir ve geçmişteki hali gelir onu öldürür)

--! spoiler !--
devamını gör...

ıslak banyo terliğini çorapla giymek.
devamını gör...

srpski film - bir sırp filmi

fragman
devamını gör...

liseye yeni başlamışız, her kafadan insan var sınıfta. ders araları konuşurken ederken sınıftan bir arkadaşla güzel bir muhabbet yakalamışız, test çözerken arada konuşup gülüşüyoruz. zaten bahar gelmiş, ağaçlar çiçek açmış, kalpte kıpırtılar filan derken sonradan hoşlukla anımsanacak bir sürü his oluşuyor kalplerde.

bir gün konu uçurtmalara geldi, çok severmiş uçurtmaları. ben de çok severim deyince "haydi uçurtma yapalım" olduk birden. uçurtmanın iskeletini yapmak için bahçeden kuru dallar topladık, sınıfa getirdik, küçük bir çakıyla dikkatli bir şekilde düzeltiyoruz. bir ara sınıftan dışarı çağırdılar onu, "hemen geliyorum" deyip gitti. ben de şapşal şapşal işe devam ederken bıçağı parmağımın kenarına geçirmişim boylu boyunca, kanayınca fark ettim. sardım ettim ama durmadı bir süre. hemen gelmedi o, hatta bir süre eskisi gibi konuşamadık. uçurtma da yalan oldu zaten.

bu olayın üzerinden çok yıllar geçti ama o yaranın belli belirsiz bir izi var halen. ne zaman bahar gelse ve sokaktaki şeyler bana aynı hisleri anımsatsa, hele bir de gökte uçurtma görürsem, parmağımın kesilen yeri inceden sızlarmış gibi hissederim. sevmenin izi kalırmış sahiden.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim