normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bugün dışarı çıktım bir ara.tekrar.
az gerideki ben için son zamanlarda kurmaya tekrar başladığım bir cümle bu, gönüllü hapis hayatıma o kadar alışmıştım ki dışarıdan olmazsa olmaz'larımı alıp alel acele kapatıyordum kendimi içeriye.
böyle değil artık nerdeyse epey bir zamandır, bir ruh dokundu ruhuma ve pof!!
değişti her şey.
sürekli de değişiyor, daha çok gülüyorum daha çok güldürüyorum, daha olumlu, daha iyiyim. çiçekler, böcekler, kediler, köpekler, çocuklar, sarhoşlar, deliler, tüm mülteciler, tüm firariler ve inanmayacaksınız ama benim sokağımın güzel fahişeleri bile farkında bu halimin?
seviyorum bu halimi, seviyorum beni bu hale getiren onun hallerini, seviyorum onu..
az gerideki ben için son zamanlarda kurmaya tekrar başladığım bir cümle bu, gönüllü hapis hayatıma o kadar alışmıştım ki dışarıdan olmazsa olmaz'larımı alıp alel acele kapatıyordum kendimi içeriye.
böyle değil artık nerdeyse epey bir zamandır, bir ruh dokundu ruhuma ve pof!!
değişti her şey.
sürekli de değişiyor, daha çok gülüyorum daha çok güldürüyorum, daha olumlu, daha iyiyim. çiçekler, böcekler, kediler, köpekler, çocuklar, sarhoşlar, deliler, tüm mülteciler, tüm firariler ve inanmayacaksınız ama benim sokağımın güzel fahişeleri bile farkında bu halimin?
seviyorum bu halimi, seviyorum beni bu hale getiren onun hallerini, seviyorum onu..
devamını gör...
suzidilara
sultan iii.selim han’ın* ilahi bir ilham alarak oluşturduğu makama verilen addır.
farsça bir kelime olup, gönül süsleyen ateş anlamına gelmektedir.
suzidilara saz semaisi
farsça bir kelime olup, gönül süsleyen ateş anlamına gelmektedir.
suzidilara saz semaisi
devamını gör...
ince ince yasemince
sürahi hanım'ın tek camı aktif gözlüğünü nasıl unuturuz dediğim güldürü.
devamını gör...
27 mart 2021 normal sözlük'ün çökmesi
kendimi kötü hissettim fazlasıyla.alışmışız iyice sözlüğe.
devamını gör...
toplumsal bütünleşme
sosyoloji veya sosyal bilimlerde, etnik azınlıklar, mülteciler veya toplumları oluşturan ana akım dışında kalan, sosyal haklardan mahrum bırakılmış bir topluluğun veya azınlık gruplarının hareketlerine verilen isimdir.
bir toplumdaki çeşitli unsurların nasıl olup da bir araya geldiği ve birbirini destekler mahiyette çalıştığı özellikle auguste comte ve emile durkheim gibi ilk sosyologların anlamaya çalıştığı önemli sorunlardan biri olmuştur. buna göre bir toplumun devamı ve istikrarı toplumu oluşturan birey ve grupların bütünleşmesine bağlıdır. bütün toplumlar şu ya da bu şekilde bütün unsurlarıyla birlikte,içerdiği çatışmaları asgari düzeye indirgeme ve tolere etme kapasitesine sahiptir. sosyolojide bu durum toplumsal bütünleşme kavramıyla ifade edilmektedir.
bir toplumdaki çeşitli unsurların nasıl olup da bir araya geldiği ve birbirini destekler mahiyette çalıştığı özellikle auguste comte ve emile durkheim gibi ilk sosyologların anlamaya çalıştığı önemli sorunlardan biri olmuştur. buna göre bir toplumun devamı ve istikrarı toplumu oluşturan birey ve grupların bütünleşmesine bağlıdır. bütün toplumlar şu ya da bu şekilde bütün unsurlarıyla birlikte,içerdiği çatışmaları asgari düzeye indirgeme ve tolere etme kapasitesine sahiptir. sosyolojide bu durum toplumsal bütünleşme kavramıyla ifade edilmektedir.
devamını gör...
kurban
türk rock müziğinin en iyi grubu denebilir. 10-15 sene önce yaptıkları şarkıların kalitesine bugün ulaşabilecek grup var mı bilmiyorum. keşke dağılmasalardı, yeni şeyler üretmeseler de en azından konserlerine giderdik.
devamını gör...
taras bulba
gogol'un mirgorod öykülerinde yer alan ilk cildin ikinci öyküsü. kendi içinde barındırdığı muazzam ironi ile muhtemelen gogol'un kaleminden çıkmış olan en etkileyici eserlerden biri bu kazak destanı. çocukluk yıllarını vasilyevka'da geçiren gogol panayırlar ve düğünlerde halk ozanlarından dinlediği şarkılar, söylenceler ve hikayeler ile zamanını geçirdi ve bunun etkisi ile aslında erken dönem eserlerinin bir kısmı bu halk hikayelerinden, destanlardan ve masallardan izler taşıdı. bundan ötürü taras bulba gogol'un çocukluğunun izlerini taşıyan bir eser demek yanlış olmayacaktır. destan ismini ana kahramanı olan kazak taras bulba'dan alıyor. eserin üzerine odaklandığı kişi taras bulba olsa bile ilk bölümünde uzun uzun kazak boylarının yaşamlarını, geleneklerini, uyguladıkları cezaları yani bir nevi bu yarı göçebe savaşçı topluluğun adalet anlayışını ve ne kadar milliyetçi bir biçimde hareket ettiklerine odaklanıyoruz. öykü taras bulba'nın kiev papaz okuluna göndermiş olduğu büyük oğlu ostap ve küçük oğlu andrey'in dönüşü ile başlıyor daha sonra ise bu üçlünün kazak savaşçılarının bir ataman altında toplandığı zaporozhye'ye uzanan yolculuğunu izliyoruz. bu yolculuk boyunca gogol bozkırları öyle güzel betimlemiştir ki bugün bile aklımdan görüntüsü çıkmıyor. lehler ve kazaklar'ın ucu nereye varılacağı kestirilemeyen savaşının orta yerinde taras bulba gibi savaşmayı yaşam amacı olarak gören bir adamın küçük oğlu andrey'in kovno voyvodasının kızına aşık olarak taraf değiştirmesi william shakespeare trajedilerini aratmayacak cinstendir. en sonunda taras bulba onu kendi elleri ile vurmak zorunda kalmış, büyük oğlunun ise lehlerin elinde işkence görerek ölmesini seyretmeye mahkum olmuştur.
eser bir kazak coşkunluğu ile anlatılsa bile sanılanın aksine gogol milliyetçilik ve dindarlık altına gizlenmiş olan ve bir ırkı kıyıma götüren tüm bu düşüncelerin anlamsızlığını bir çok bölümde üstüne basa basa alaya alır. özellikle taras bulba'nın ölümü güzel bir kara mizah örneğidir. leh birliklerinden kaçan taras bulba tütün kesesini düşürür ve herhangi bir polonyalının onu bulup kullanması fikrinden o kadar tiksinir ki geri dönüp sazlıkların arasında onu aramaya koyulur. bu aptallığı ise yakalanmasına ve en sonunda acımasızca öldürülmesine sebebiyet verir. taras bulba'da bulunan pek çok detay dönemine bir çok noktada ışık tuttuğu gibi ani-semitizm izleri de taşıyor fakat 1962 yılında yul brynner, tony curtis ve christine kaufmann'ın rol aldığı taras bulba filminde bu detay tamamen yok sayılmış durumda. 2009 yılında çekilen ve bohdan stupka'nın oyunculuk dersi verdiği taras bulba filmi ise bu dahil pek çok konuda gogol'a daha sadık kalmıştır. özellikle yul brynner muhteşem bir oyunculuk sergilese bile ne yazık ki 60'larda çekilen film taras bulba'yı hiç yansıtmaz hatta neredeyse öykü tahrip edilmiştir ve taras bulba bir kahraman edası ile izleyiciye servis edilmiştir. özellikle son sahnede kahkaha atmaktan kendimi alamadım, ne alaka taras bulba gibi bir adamın çıkıp şehri ele geçirdik ama kimseye zarar verip çalıp çırpmayacağız demesi? ne yazık ki üzeri kahramanlık sosu ile bulandığı için film oyuncularına rağmen öykünün etkileyiciliğinden oldukça uzak bir çizgide. eserin çevirisine gelecek olursak eğer koleksiyonerler için 20'li yıllarda basılmış olan constance garnett imzalı mirgorod ülke sınırları içerisinde bulunması zor olsa bile bulunabilecek bir çeviri ama dili çok ağır, kendi adıma okuduğumdan bir şey anlamadığım için ikinci sayfada bıraktım. dilimize pek çok çevirmen tarafından çevrilmiş olsa bile mehmet özgül ve nurullah ataç çevirileri okunabilir düzeyde.
"ama ilerde neler olacağını kimse kestiremez. bataklıklardan kalkan bir güz sisine benzer gelecek denen bilinmezlik. o sisin içinde güvercin atmacayı, atmaca güvercini tanımaksızın boşlukta döner dururlar... ölüme kıl payı yaklaşmışken bile tehlikeyi göremezler." s.68
"onlar ilerledikçe bozkır da büsbütün güzelleşiyordu. şimdi yeni rusya dediğimiz güney bölgesi, o zamanlar ta karadeniz'e değin uzanan ıssız, yemyeşil topraklardı. yabanıl otların bürüdüğü bitmez-tükenmez kırlar hiç saban yüzü görmemişti. adam boyu yükseklikteki bitki örtüsünü yalnızca buralardan gelip geçen atlılar çiğnerlerdi. bu yerlerde doğa öylesine güzeldi ki, yeşilli-kırmızılı milyonlarca çiçek, geniş ovaları uçsuz-bucaksız bir renk denizine dönüştürürdü. otların ince uzun sapları arasında mavi, mor, lacivert çan çiçekleri boy gösteriyor; katırtırnakları sarı çiçeklerini kat kat açıyor; ak yoncalar şemsiye biçimi yaprak kümeleriyle yükseliyor; buralara nereden geldiği bilinmeyen buğdaylar başaklarını sallıyorlardı. çil keklikler dolaşıyordu ince bitki kökleri arasında. havayı binlerce kuşun cıvıltısı doldurmuştu. gökte bir atmaca kocaman kanatlarını açmış süzülüyor, keskin gözleriyle otların arasını tarıyordu. uzaklarda bir gölde uçuşan yaban kazlarının çığlıkları yankılanıyordu arada bir. ölçülü kanat vuruşlarıyla havalanan bir martı göklere doğru yükseldi, mavilikler arasında yiterek bir noktaya dönüştü. fakat sonra geriye döndü, tüyleri güneşte ışıl ışıl yanmaya başladı. ah, bozkırlar, canım bozkırlar, ne kadar da güzelsiniz!" s.32
" o temmuz gecesinin güzelliğine şimdi bir de korkunç, görkemli bir kızıllık karışmıştı. çevreyi yakıp kül eden yangınların kızıllığıydı bunlar. alevler gökyüzünün bir köşesini kan rengine boyadıktan sonra hareketsiz dururken; başka bir köşesinde yeni yeni yangınlar çıkararak göğe doğru fışkırıyor, sıçrayan ateş parçaları sanki yükselip yıldızların altında sönüyordu. yanmış bir manastırın kapkara kaburgası, kudurgan ateşin kızıllığında, kolları havada açık duran öfkeli bir keşişe benzetilebilirdi." s.70
"kasyan nerelerde! borodavka'ya ne oldu? koloper'den, pidsişok'tan ne haber?" borodavka'nın tolopan'dan asıldığını, koloper'in kizikirmen kalesi önünde diri diri derisinin yüzüldüğünü, pidsişok'un kellesinin uçurulup tuzlandığını, sonra bir fıçı içinde istanbul'a gönderildiğini duyunca bulba başını önüne eğdi; "yaman kazaklardı! hepsi de yaman kazaklardı!" diye mırıldandı. s.43
ordu komutanı elçiye;
- başrahibine benden ve bütün zaporojyelilerden selam söyle, dedi. bizden korkmalarına hiç gerek yok, çünkü çubuğumuzu daha yeni yakıyoruz. aradan çok geçmedi, o görkemli manastırı alevler sardı; dev gözlerini andıran karanlık gotik pencerelerden, dalga dalga ateşler saçıldı. kaçışan keşişlerin, yahudilerin, kadınların oluşturduğu yığınlar kentlere doluştular. oralarda askeri birlikler bulunduğunu, kentlerin ne de olsa iyi korunacağını sanıyorlardı. s.65
eser bir kazak coşkunluğu ile anlatılsa bile sanılanın aksine gogol milliyetçilik ve dindarlık altına gizlenmiş olan ve bir ırkı kıyıma götüren tüm bu düşüncelerin anlamsızlığını bir çok bölümde üstüne basa basa alaya alır. özellikle taras bulba'nın ölümü güzel bir kara mizah örneğidir. leh birliklerinden kaçan taras bulba tütün kesesini düşürür ve herhangi bir polonyalının onu bulup kullanması fikrinden o kadar tiksinir ki geri dönüp sazlıkların arasında onu aramaya koyulur. bu aptallığı ise yakalanmasına ve en sonunda acımasızca öldürülmesine sebebiyet verir. taras bulba'da bulunan pek çok detay dönemine bir çok noktada ışık tuttuğu gibi ani-semitizm izleri de taşıyor fakat 1962 yılında yul brynner, tony curtis ve christine kaufmann'ın rol aldığı taras bulba filminde bu detay tamamen yok sayılmış durumda. 2009 yılında çekilen ve bohdan stupka'nın oyunculuk dersi verdiği taras bulba filmi ise bu dahil pek çok konuda gogol'a daha sadık kalmıştır. özellikle yul brynner muhteşem bir oyunculuk sergilese bile ne yazık ki 60'larda çekilen film taras bulba'yı hiç yansıtmaz hatta neredeyse öykü tahrip edilmiştir ve taras bulba bir kahraman edası ile izleyiciye servis edilmiştir. özellikle son sahnede kahkaha atmaktan kendimi alamadım, ne alaka taras bulba gibi bir adamın çıkıp şehri ele geçirdik ama kimseye zarar verip çalıp çırpmayacağız demesi? ne yazık ki üzeri kahramanlık sosu ile bulandığı için film oyuncularına rağmen öykünün etkileyiciliğinden oldukça uzak bir çizgide. eserin çevirisine gelecek olursak eğer koleksiyonerler için 20'li yıllarda basılmış olan constance garnett imzalı mirgorod ülke sınırları içerisinde bulunması zor olsa bile bulunabilecek bir çeviri ama dili çok ağır, kendi adıma okuduğumdan bir şey anlamadığım için ikinci sayfada bıraktım. dilimize pek çok çevirmen tarafından çevrilmiş olsa bile mehmet özgül ve nurullah ataç çevirileri okunabilir düzeyde.
"ama ilerde neler olacağını kimse kestiremez. bataklıklardan kalkan bir güz sisine benzer gelecek denen bilinmezlik. o sisin içinde güvercin atmacayı, atmaca güvercini tanımaksızın boşlukta döner dururlar... ölüme kıl payı yaklaşmışken bile tehlikeyi göremezler." s.68
"onlar ilerledikçe bozkır da büsbütün güzelleşiyordu. şimdi yeni rusya dediğimiz güney bölgesi, o zamanlar ta karadeniz'e değin uzanan ıssız, yemyeşil topraklardı. yabanıl otların bürüdüğü bitmez-tükenmez kırlar hiç saban yüzü görmemişti. adam boyu yükseklikteki bitki örtüsünü yalnızca buralardan gelip geçen atlılar çiğnerlerdi. bu yerlerde doğa öylesine güzeldi ki, yeşilli-kırmızılı milyonlarca çiçek, geniş ovaları uçsuz-bucaksız bir renk denizine dönüştürürdü. otların ince uzun sapları arasında mavi, mor, lacivert çan çiçekleri boy gösteriyor; katırtırnakları sarı çiçeklerini kat kat açıyor; ak yoncalar şemsiye biçimi yaprak kümeleriyle yükseliyor; buralara nereden geldiği bilinmeyen buğdaylar başaklarını sallıyorlardı. çil keklikler dolaşıyordu ince bitki kökleri arasında. havayı binlerce kuşun cıvıltısı doldurmuştu. gökte bir atmaca kocaman kanatlarını açmış süzülüyor, keskin gözleriyle otların arasını tarıyordu. uzaklarda bir gölde uçuşan yaban kazlarının çığlıkları yankılanıyordu arada bir. ölçülü kanat vuruşlarıyla havalanan bir martı göklere doğru yükseldi, mavilikler arasında yiterek bir noktaya dönüştü. fakat sonra geriye döndü, tüyleri güneşte ışıl ışıl yanmaya başladı. ah, bozkırlar, canım bozkırlar, ne kadar da güzelsiniz!" s.32
" o temmuz gecesinin güzelliğine şimdi bir de korkunç, görkemli bir kızıllık karışmıştı. çevreyi yakıp kül eden yangınların kızıllığıydı bunlar. alevler gökyüzünün bir köşesini kan rengine boyadıktan sonra hareketsiz dururken; başka bir köşesinde yeni yeni yangınlar çıkararak göğe doğru fışkırıyor, sıçrayan ateş parçaları sanki yükselip yıldızların altında sönüyordu. yanmış bir manastırın kapkara kaburgası, kudurgan ateşin kızıllığında, kolları havada açık duran öfkeli bir keşişe benzetilebilirdi." s.70
"kasyan nerelerde! borodavka'ya ne oldu? koloper'den, pidsişok'tan ne haber?" borodavka'nın tolopan'dan asıldığını, koloper'in kizikirmen kalesi önünde diri diri derisinin yüzüldüğünü, pidsişok'un kellesinin uçurulup tuzlandığını, sonra bir fıçı içinde istanbul'a gönderildiğini duyunca bulba başını önüne eğdi; "yaman kazaklardı! hepsi de yaman kazaklardı!" diye mırıldandı. s.43
ordu komutanı elçiye;
- başrahibine benden ve bütün zaporojyelilerden selam söyle, dedi. bizden korkmalarına hiç gerek yok, çünkü çubuğumuzu daha yeni yakıyoruz. aradan çok geçmedi, o görkemli manastırı alevler sardı; dev gözlerini andıran karanlık gotik pencerelerden, dalga dalga ateşler saçıldı. kaçışan keşişlerin, yahudilerin, kadınların oluşturduğu yığınlar kentlere doluştular. oralarda askeri birlikler bulunduğunu, kentlerin ne de olsa iyi korunacağını sanıyorlardı. s.65
devamını gör...
deliksiz uyku
uyku süresi boyunca hiç uyanılmayan uzun uyku.
devamını gör...
genel müdür
bu baslik nasil acilmamis olabilir ya ahsjsj.
genelde alayi iskolik oldugundan zaman, mekan ayirt etme yetilerini kaybetmislerdir ve etraflarindaki herkesi kendileri gibi sanirlar. mudurlerin sahi* olarak bilinir diyerek tanimi suraya birakayim.
gelelim beni bu tanima iten sebebe. bende bunlarin dallamalarindan var bir tane, sinirimi ziplatti gece gece.
sirketimin, bulundugum pozisyon sebepli bana tahsis ettigi bir sirket hattim bulunmasina ve yine pozisyonum geregi bu hatti 7/24 acik tuttugum bilinmesine ragmen; saat tam 23:40’ta, kisisel numaramdan -ustelik whatsapptan- bilmem hangi gunku toplantinin katilimci sayisini sorma curetini gosterebiliyor.
asla acil olmayan bir konu olmasini gectim; diyelim uykularin kacti dusunmekten, bu kadar onem veriyorsun, mail at olm?
nerede kurumsallik? is ahlaki? mesai saatleri?
reis “uyudun mu?” mesaji atsaydin?
yasimiz genc, gece erken uyumuyoruz, rahat davraniyoruz diye bu kadar yapilmaz. tabii bekariz basimizda erkek yok.*
ya senin benim kisisel alanimi kisitlamaya ne hakkin var? kac yasina gelip is hayati/ozel hayat ayrimini yapamiyor insanlar deliricem.*
neyse ki aklimi kullanabilen makul bir insanim, sabah 8’i bekliyorum heyecanla agzinin payini vermek icin. allahin kekolayziri mudurum olmasan icinden gecerdim, dua et.
genelde alayi iskolik oldugundan zaman, mekan ayirt etme yetilerini kaybetmislerdir ve etraflarindaki herkesi kendileri gibi sanirlar. mudurlerin sahi* olarak bilinir diyerek tanimi suraya birakayim.
gelelim beni bu tanima iten sebebe. bende bunlarin dallamalarindan var bir tane, sinirimi ziplatti gece gece.
sirketimin, bulundugum pozisyon sebepli bana tahsis ettigi bir sirket hattim bulunmasina ve yine pozisyonum geregi bu hatti 7/24 acik tuttugum bilinmesine ragmen; saat tam 23:40’ta, kisisel numaramdan -ustelik whatsapptan- bilmem hangi gunku toplantinin katilimci sayisini sorma curetini gosterebiliyor.
asla acil olmayan bir konu olmasini gectim; diyelim uykularin kacti dusunmekten, bu kadar onem veriyorsun, mail at olm?
nerede kurumsallik? is ahlaki? mesai saatleri?
reis “uyudun mu?” mesaji atsaydin?
yasimiz genc, gece erken uyumuyoruz, rahat davraniyoruz diye bu kadar yapilmaz. tabii bekariz basimizda erkek yok.*
ya senin benim kisisel alanimi kisitlamaya ne hakkin var? kac yasina gelip is hayati/ozel hayat ayrimini yapamiyor insanlar deliricem.*
neyse ki aklimi kullanabilen makul bir insanim, sabah 8’i bekliyorum heyecanla agzinin payini vermek icin. allahin kekolayziri mudurum olmasan icinden gecerdim, dua et.
devamını gör...
ücretli öğretmenlik
maalesef 30 saatten fazla ders alamayan 30 u geçmesi durumunda ise herhangi bir ek ders ücreti alamayan ve buna rağmen asgari ücretin 2324 tl olduğu dönemde haftalık 30 derse giren öğretmenin 1950 tl den fazla ücret alamamış bazı okullarda öğretmenleri çok seven özellikle ücretli öğretmenleri(!) müdür tarafından nöbet tutturulan ama nöbet ücreti yazılmayan diğer öğretmenlerden fazla derse giren ama sigortası yarı yarıya yatırılan rapor alması halinde o günün ders ücreti kesilen dersi olmadığı halde gelmeyen öğretmenin yerine derse sokulan nöbet günü olmadığı halde okula gelmeyen öğretmenin yerine nöbet tutturulan idarecilerin her zaman çifte standart uyguladığı hiçbir özlülük hakkı bulunmayan diğer öğretmenlerle tek ortak noktasının 657 ye tabi olması olan mazlum öğretmen adaylarının yaptığı öğretmenliktir.
kendilerine hayatta başarılar dileyip umarım bir gün sözleşmeli öğretmenliği de görür dileklerini sunduğum öğretmenliktir.
kendilerine hayatta başarılar dileyip umarım bir gün sözleşmeli öğretmenliği de görür dileklerini sunduğum öğretmenliktir.
devamını gör...
anın fotoğrafı
şurada kiminle oturmak isterdiniz?

benim aklıma kimse gelmedi.
son yılları düşündüm.
hayatımı düşündüm, hayatımda olan insanları düşündüm.
yok yok tek bir isim bile yok.
evet bir adet manit var shrek bey onla bu ara limoniyiz bu yüzden aklıma gelse de yoo nedenmiş bana ne dedim ve onu da seçmedim.
siz olsanız kimle oturur ve güneşin batışını izlerdiniz?
dometesleri kapıp gelebilse aklımda bir isim var ama oohhoo çok uzaklarda.
neysem aklınızdan ilk geçen kimse ona aitsiniz ve inandığınız o kutsal varlık her neyse sizi ona onu size bahşetsin... hadi yine iyisiniz hahah.
sevgiler..

benim aklıma kimse gelmedi.
son yılları düşündüm.
hayatımı düşündüm, hayatımda olan insanları düşündüm.
yok yok tek bir isim bile yok.
evet bir adet manit var shrek bey onla bu ara limoniyiz bu yüzden aklıma gelse de yoo nedenmiş bana ne dedim ve onu da seçmedim.
siz olsanız kimle oturur ve güneşin batışını izlerdiniz?
dometesleri kapıp gelebilse aklımda bir isim var ama oohhoo çok uzaklarda.
neysem aklınızdan ilk geçen kimse ona aitsiniz ve inandığınız o kutsal varlık her neyse sizi ona onu size bahşetsin... hadi yine iyisiniz hahah.
sevgiler..
devamını gör...
walter bishop
hem çok bilgili, hem çok sevimli bir karakterdir. fringe, sırf walter için yeniden izlemek istediğim diziler arasında ilk sırada.
devamını gör...
madalyalı tanım
sözlük yönetimi tarafından belirlenen kriterlere uygunluğu kontrol edildikten sonra sol üst köşesine madalya konulan tanımlara denir.*
ancak benim dikkat çekmek istediğim bir husus var ki; madalya aldıktan sonra tanımın düzenlemeye açık kalması.
misal tanım madalya aldı, sonra tanımın sahibi tanımı saçma sapan bir şekilde değiştirdi diyelim. bu durumda tanım editör onayından geçiyor mu?
bence geçmeli.
çünkü madem madalya alırken onaydan geçiyor, edit yiyince de geçmeli diye düşünüyorum.
(bkz: edit yemek)
ancak benim dikkat çekmek istediğim bir husus var ki; madalya aldıktan sonra tanımın düzenlemeye açık kalması.
misal tanım madalya aldı, sonra tanımın sahibi tanımı saçma sapan bir şekilde değiştirdi diyelim. bu durumda tanım editör onayından geçiyor mu?
bence geçmeli.
çünkü madem madalya alırken onaydan geçiyor, edit yiyince de geçmeli diye düşünüyorum.
(bkz: edit yemek)
devamını gör...
yazarların şu an dinledikleri şarkı
~~biz bu derde çok yаndık, bir dаhа yаnsаk
of, bir daha yansak
bu gece аnаmа gitsem, otursаk sussаk
of, otursak sussak~~
annem karşımda, ellerimizde çaylarımız ve cigaralarımız. tosbik uyuyorken balkonun son demlerinin keyfini çıkarıyoruz. arkada da bu şarkı. oturduk, susuyoruz...
of, bir daha yansak
bu gece аnаmа gitsem, otursаk sussаk
of, otursak sussak~~
annem karşımda, ellerimizde çaylarımız ve cigaralarımız. tosbik uyuyorken balkonun son demlerinin keyfini çıkarıyoruz. arkada da bu şarkı. oturduk, susuyoruz...
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın herkese, gönül isterdi ki her sabaha şöyle bir günaydın
ve şöyle bir şarkı ile başlayalım
ama yapabileceğimiz en iyi şey "günaayyyydınnn sööözlüüük" yazabilmek oluyor.
not: sabah kahvaltısı niyetine * radyo yayını niye yok. şöyle neşeli bir moderatörümüz yok mu sabahları bizi canlandırsın sohbeti ve playlistleri ile. benimki sadece basit bir istek.
ve şöyle bir şarkı ile başlayalım
ama yapabileceğimiz en iyi şey "günaayyyydınnn sööözlüüük" yazabilmek oluyor.
not: sabah kahvaltısı niyetine * radyo yayını niye yok. şöyle neşeli bir moderatörümüz yok mu sabahları bizi canlandırsın sohbeti ve playlistleri ile. benimki sadece basit bir istek.
devamını gör...
tanışılan en ünlü kişi
ankara’da yıllarını geçirmiş bir insan olarak yüzlerce tiyatrocu, oyuncu, politikacı, şarkıcı, dansçı, yazar vb. ile mekanlarda denk gelip selamlaştım, ufak sohbetler ettim. çok özel olanları vardır (haluk levent ile kahve içmem, athena gökhan’ı meclis parkındaki havuza geyik olsun diye atmam, göksel’i bir konser sonrası taksiye bindirmem, nihat genç ile siyaset, bedri baykam’la sanat konuşmam, bedük ile arjantin caddesi’ndeki bir mekanda neredeyse ağız yüz kavga etmem vb.) fakat bir tanesi bende çok özeldir.
nasıl oldu, nasıl denk geldi bilmiyorum ama “bir delinin hatıra defteri” isimli oyundan çıkmış eve gitmeden bir kaç kadeh bir şeyler içmek için tunus caddesi’ndeki zodiac pub’a girmiştik yanımdaki bir arkadaşımla. (sahibi tanıdığımız olduğundan, mekan kapalı olmasına rağmen laflıyorduk içeride.)
biz sohbet ederken erdal beşikçioğlu da kulisi bitirmiş yanında 2 arkadaşıyla zodiac pub’a gelmişti. (onlar da mekan sahibini tanıyormuş.) birden bire bir sohbet ortamı doğdu. daha bir saat önce canlı izlediğimiz oyun hakkında kritikler yapmaya başlamıştık.
tanışma, tiyatro, sanat, siyaset, toplum, geyik, sohbet derken konu nasıl oldu da sucuk ekmeğe geldi bilmiyorum ama bilen bilir zodiac pub’da mekanın içerisinde şömine vardı eskiden. (belki hala vardır.)
muhabbet birden bire ciddiye bindi ve nasıl ayarlandı bilemiyorum gecenin o vakti, o kafayla bir şekilde hazırlıkları yaptık ve şöminede erdal beşikçioğlu herkese elleriyle sucuk ekmek pişirmişti. biz o 5 kişi neredeyse sabaha kadar sucuk ekmek yiyip sohbet etmiştik. gerçekten eşsiz bir ortamdı.
nasıl oldu, nasıl denk geldi bilmiyorum ama “bir delinin hatıra defteri” isimli oyundan çıkmış eve gitmeden bir kaç kadeh bir şeyler içmek için tunus caddesi’ndeki zodiac pub’a girmiştik yanımdaki bir arkadaşımla. (sahibi tanıdığımız olduğundan, mekan kapalı olmasına rağmen laflıyorduk içeride.)
biz sohbet ederken erdal beşikçioğlu da kulisi bitirmiş yanında 2 arkadaşıyla zodiac pub’a gelmişti. (onlar da mekan sahibini tanıyormuş.) birden bire bir sohbet ortamı doğdu. daha bir saat önce canlı izlediğimiz oyun hakkında kritikler yapmaya başlamıştık.
tanışma, tiyatro, sanat, siyaset, toplum, geyik, sohbet derken konu nasıl oldu da sucuk ekmeğe geldi bilmiyorum ama bilen bilir zodiac pub’da mekanın içerisinde şömine vardı eskiden. (belki hala vardır.)
muhabbet birden bire ciddiye bindi ve nasıl ayarlandı bilemiyorum gecenin o vakti, o kafayla bir şekilde hazırlıkları yaptık ve şöminede erdal beşikçioğlu herkese elleriyle sucuk ekmek pişirmişti. biz o 5 kişi neredeyse sabaha kadar sucuk ekmek yiyip sohbet etmiştik. gerçekten eşsiz bir ortamdı.
devamını gör...
babadolu değil anadolu demişiz
biri çıkıp şunu demeli orada, sonra al eline çekirdek otur seyret.
'çünkü yunanca anatoli yani anadolu "doğu" demek, ve dikkatli bakarsanız yunanlıların doğusundayız."
'çünkü yunanca anatoli yani anadolu "doğu" demek, ve dikkatli bakarsanız yunanlıların doğusundayız."
devamını gör...
insanlar değişmez
bu iddia her şeyden evvel insanın potansiyelini reddediyor.
neden değişmeyelim, neden değişemeyelim?
bu değişimi yaşayan insanlar var.
bu sözlükte de var, çevremizde de var.
ama değişim için de değişim ihtiyacı gerekiyor.
bireyin canına tak etmesi gerekiyor ki değişimi arasın.
aradıktan sonra zaten neler bulunmaz ki.
(bkz: psikoloji)
neden değişmeyelim, neden değişemeyelim?
bu değişimi yaşayan insanlar var.
bu sözlükte de var, çevremizde de var.
ama değişim için de değişim ihtiyacı gerekiyor.
bireyin canına tak etmesi gerekiyor ki değişimi arasın.
aradıktan sonra zaten neler bulunmaz ki.
(bkz: psikoloji)
devamını gör...
bir kadının kendine yapabileceği en iyi şey
para kazanmak.. namerde muhtaç olmamak.. erkek falan demeyin bayılırım suraciga..
devamını gör...
sagopa kajmer şarkılarında geçen mükemmel sözler
hepsi bir derstir ve her ders biraz zordur
affetmek erdemse, unutmamak akıllılıktır
affetmek erdemse, unutmamak akıllılıktır
devamını gör...