aziz philippus
ya da philip, filipus, philippos, philippe. isa'nın 12 havarisinden biridir. milattan sonra 80 yılında hristiyanlığı yaymak adına geldiği hierapolis'te romalılar tarafından çivili bir fıçı ile yamaçtan atılarak ya da çarmıha gerilerek öldürülmüştür. milattan sonra hierapolis'in resmi dininin hristiyanlık olması ile birlikte öldürüldüğü yere aziz philippus matriyonu denen şehitlik yapılmıştır. sekizgen planlı olarak inşa edilen bu yapı dini ve ruhi tedavi merkezi olarak yapılmıştır. ortasında azizin mezarının olduğu düşünülürdü. (bazı kaynaklarda mezar hala burada, şehitliğin ortasındaki mermer alanda, bulunuyor fakat 2011 yılında yapılmış italyan arkeolog francesco d'andria tarafından yürütülen bir araştırmaya göre philippus'un mezarı 5. yüzyıla tekabül eden bir zaman diliminde adına yapılan kiliseden çıkartılarak yakınlardaki bir başka mezara konmuş. bahsi geçen yerde (kendi adına yapılan şehitlik) yapılan kazılarda ve hatta mezarın varlığına dair yapılan testlerde de olumlu bir sonuç çıkmamıştır. kaynak taramasında bir eleme yapamadığım için iki bilgiyi de yazıyorum fakat 2011 yılındaki bilginini doğru olduğu kanaatindeyim.) günümüzde de 14 kasım aziz philippus günü olarak doğu ortodoks kilisesi tarafından kutlanmaktadır. aziz genelde yan çevrilmiş haç işareti ile simgelenmektedir.
kaynakça ve daha fazlası için: ntv - 2011 araştırmasının haberi, ortodokslartoplulugu.org, wikipedia, kulturelcisi.com
kaynakça ve daha fazlası için: ntv - 2011 araştırmasının haberi, ortodokslartoplulugu.org, wikipedia, kulturelcisi.com
devamını gör...
suya verilen önemin doğal gaza verilmemesi
temiz enerji (gunes enerjisi, ruzgar enerjisi,hidro elektrik enerjisi ....)olarak adlandirilan enerji uretim turlerine gecisin en buyuk nedeni budur zaten. fosil yakitlarin bitimi oyle zannedildigi gibi bir felaket degil, aksine dunyanin hayrina olacak bir durumdur. cikarilmasi maliyettir, islenmesi keza oyle, atmosfere olan etkisi en kotusudur ki, iklim degisikliginin en buyuk nedenlerinden beridir. kisacasi dunya bundan pek de etkilenmeyecek. cok yakin zaman da enerji tuketimimizin yaklasik %90 kadarini sadece gunes enerjisiyle bile karsilayacak teknolojilere sahip olacagiz. hatta avrupa'nin bir cok ulkelerinde 2025-2030 arasinda benzinli araba uretimi durdurulacak...ama! suyun yerine alternatif olarak koyabilecegimiz herhangi bir kaynagimiz malesef yok. su yasam icin cok degerlidir, olusabilecek bir su kitliginda 1 degil 100 sorunla karsi karsiya gelecegiz. elektrik kesintileri olusacak, tarim ve gida sorunlari bas gosterecek. hayvansal gidalarda sikintilar olusacak hatta kitlik cikacak. hijyenin ortadan kalkmasiyla hastaliklar artacak bla bla bla... ıste bu yuzden su hayati onem tasir. reklam slogani gibi olacak ama su hayattir.
devamını gör...
whatsapp gizlilik ilkesi değişimi
avrupa veri koruma kurulu’nun (edpb) aldığı yeni kararlar doğrultusunda, hukuki uyumluluk nedeniyle kullanıcılarından “açık rıza” alması gerektiği için oluşan durumdur.
zaten bu aşamaya kadar gelmiş bir whatsapp kullanıcısıysanız meraklanmayın değişen pek bir şey yok. kullanıcıya avantaj sağlayan bazı hakları da var. evet, işsizim ve okudum maalesef. mesajlarınıza, belgelerinize veya nudelarınıza falan ulaşamıyorlar hâlâ merak etmeyin. sahte bilgilerin ve dolandırıcılıkların önüne geçmek için oluşturulmuş bir sistem de var reklamlar için oluşturulmuş bir kelime havuzu da. artık sizin nasibinize ne düşerse.
zaten bu aşamaya kadar gelmiş bir whatsapp kullanıcısıysanız meraklanmayın değişen pek bir şey yok. kullanıcıya avantaj sağlayan bazı hakları da var. evet, işsizim ve okudum maalesef. mesajlarınıza, belgelerinize veya nudelarınıza falan ulaşamıyorlar hâlâ merak etmeyin. sahte bilgilerin ve dolandırıcılıkların önüne geçmek için oluşturulmuş bir sistem de var reklamlar için oluşturulmuş bir kelime havuzu da. artık sizin nasibinize ne düşerse.
devamını gör...
evlenince kocanın kütüğüne geçmek
benim de çok yakında öğrendiğim ve çok şaşırdığım, ağırıma giden bir durumdur. evlilik ile bir kadını kendisine bu kadar yabancılaştırmak çok mantıksız ve çağın gerisinde bir uygulamadır.
devamını gör...
semaver
okuduğuma pişman olduğum nadir kitaplardan birisi kendisi. haksızlık etmeyeyim diye teker teker kitaptaki tüm öyküleri okudum, semaver ve birkaç öykü dışındaki öyküler bana pek kaliteli gelmedi açıkçası. kitabın içinde cinsiyetçi ifadeler vardı, yüzümü ekşiten kısımları bulunduğunu çok iyi hatırlıyorum. öykülerin bazılarının giriş ve sonuç kısmı bana alakasız geldi, tatmin etmedi, “yaa ben şimdi ne okudum?” dedirtti. yazarın ilk öykü kitabıymış, kitabın kalitesiz gelmesinin sebebi bu olabilir. bir daha sait faik abasıyanık’ın yazdığı bir kitaba para verir miyim, pek sanmıyorum. yazara karşı bende önyargı oluşturdu bu kitap. okunmasını pek öneremeyeceğim ne yazık ki.
devamını gör...
sözlük dergi yazılarını bekliyor
çok güzel olmuş. asparagas bölümünde kahkahayı patlattım. emeği geçen herkesin ellerine sağlık.*
devamını gör...
uyku kalitesini yükselten şeyler
rahat bir kafayla uyumak. kafada düşüncelerle uyuyunca sabah çipçirkin ve mutsuz kalkıyorsunuz.
devamını gör...
faydalı mobil uygulamalar
not almanıza yarayan gmail ile entegrasyon sağlayan (google keep)
fotoğraf düzenleme editleme olarak (snapseed yada lightroom)
istanbulda yaşıyorsanız istanbul kartta ne kadar bakiyeniz varsa kontrol etmek için (istanbulkart)
tüm marketlerdeki indirimleri insert flyer şekilde gösteren (e broşür)
internet bağlantı hızınızı kontrol etmeye yarayan oakla firmasının (speedtest)
ip tv boxına sahipseniz tv de klavye özelliğini kullanmak için (android tv)
turkcell hatlarına sahip kişilerin ne kadar kredi tutarı var yada interten alışverişini açıp kapatmaya ve kampanyaları görmelerini sağlayan (paycell)
bulunduğunuz ortamda çalan müziği telefonuz üzerinden dinleterek sanatçı ve şarkı ismini bulan (shazam)
eğlenerek oyun oynar gibi dil öğrenmeye yarayan (duolingo)
fotoğraflarınızdaki beğenmediğiniz objeleri silmeye kaldırmaya yarayan (retouch)
bateri çalmaya merak salan kişiler için (real durum)
fotoğraf düzenleme editleme olarak (snapseed yada lightroom)
istanbulda yaşıyorsanız istanbul kartta ne kadar bakiyeniz varsa kontrol etmek için (istanbulkart)
tüm marketlerdeki indirimleri insert flyer şekilde gösteren (e broşür)
internet bağlantı hızınızı kontrol etmeye yarayan oakla firmasının (speedtest)
ip tv boxına sahipseniz tv de klavye özelliğini kullanmak için (android tv)
turkcell hatlarına sahip kişilerin ne kadar kredi tutarı var yada interten alışverişini açıp kapatmaya ve kampanyaları görmelerini sağlayan (paycell)
bulunduğunuz ortamda çalan müziği telefonuz üzerinden dinleterek sanatçı ve şarkı ismini bulan (shazam)
eğlenerek oyun oynar gibi dil öğrenmeye yarayan (duolingo)
fotoğraflarınızdaki beğenmediğiniz objeleri silmeye kaldırmaya yarayan (retouch)
bateri çalmaya merak salan kişiler için (real durum)
devamını gör...
andy warhol
pop artın mucidi, önderi denilebilecek zat. eserleriyle seri üretimi, standart kalıpları sorgulamıştır, bunu da seri üretimin temellerinden birisi olan matbaayı kullanarak gerçekleştirmiştir.
en meşhur eserleri arasında campbell's soup ve coca cola bottles vardır, kanımca en başarılı eserleri de bu ikisidir.
en meşhur eserleri arasında campbell's soup ve coca cola bottles vardır, kanımca en başarılı eserleri de bu ikisidir.
devamını gör...
sanat tarihi
neden okunduğuna bağlı bir bölümdür.
4 yıl şöyle böyle notlarla okuyım sonra aylak aylak iş arıyım diyorsanız işsizsiniz.
okuduktan sonra evde oturup napıcam ya diye düşünecekseniz işsizsiniz. (garanti)
minimum çabayla maksimum verim istiyorsanız işsizsiniz. (garanti)
çok keyif alıyorum ya, sanatı çok seviyorum diye okuyorsanız yine işsizsiniz.
sanat tarihi çok ciddiye alınması gereken, önemli faaliyetlerde bulunan, düşünce dünyasını ve bakış açısını genişleten, disiplin gerektiren bir bilimdir. sanat tarihini eğer bu yolda yürümek istiyorsanız okumalısınız. amacınız okuyup bırakmak olmamalı. yüksek lisans, doktora kesinlikle yapmalısınız. okurken bile sürekli makale yazmalısınız, çalışmalarda bulunmalısınız. sınavdan sonra batağa giden tiplerdenseniz bölümden değil de kendinizden bir şey beklememelisiniz zaten. okuduğunuz bölüm dünyanın en zırva bölümü de olsa, o alanda iyiyseniz veya iyi olma yolunda ilerleyebiliyorsanız paranızı da kazanırsınız keyfinizi de kazanırsınız.
önemli olan ne istediğini bilmek ve isteğe emin adımlarla yürümeyi becerebilmekte.
4 yıl şöyle böyle notlarla okuyım sonra aylak aylak iş arıyım diyorsanız işsizsiniz.
okuduktan sonra evde oturup napıcam ya diye düşünecekseniz işsizsiniz. (garanti)
minimum çabayla maksimum verim istiyorsanız işsizsiniz. (garanti)
çok keyif alıyorum ya, sanatı çok seviyorum diye okuyorsanız yine işsizsiniz.
sanat tarihi çok ciddiye alınması gereken, önemli faaliyetlerde bulunan, düşünce dünyasını ve bakış açısını genişleten, disiplin gerektiren bir bilimdir. sanat tarihini eğer bu yolda yürümek istiyorsanız okumalısınız. amacınız okuyup bırakmak olmamalı. yüksek lisans, doktora kesinlikle yapmalısınız. okurken bile sürekli makale yazmalısınız, çalışmalarda bulunmalısınız. sınavdan sonra batağa giden tiplerdenseniz bölümden değil de kendinizden bir şey beklememelisiniz zaten. okuduğunuz bölüm dünyanın en zırva bölümü de olsa, o alanda iyiyseniz veya iyi olma yolunda ilerleyebiliyorsanız paranızı da kazanırsınız keyfinizi de kazanırsınız.
önemli olan ne istediğini bilmek ve isteğe emin adımlarla yürümeyi becerebilmekte.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
canım çöreğimin sesini duymak da nasip oldu. daha nelere sebep olacaksın bengaripsenguzeldunyaumutlu*
şarkılar harika, yazarların enerjisi de öyle.. keyifle geçiyor akşamım***
şarkılar harika, yazarların enerjisi de öyle.. keyifle geçiyor akşamım***
devamını gör...
yazarlardan şiir kitabı önerileri
buna benzer bir başlık bulamadım var ise aşağıda belirtmenizi rica ediyorum.
attila ilhan - ben sana mecburum.
can yücel - sevgi duvarı.
charles baudelaire - kötülük çiçekleri.
ahmet telli - belki yine gelirim.
attila ilhan - ben sana mecburum.
can yücel - sevgi duvarı.
charles baudelaire - kötülük çiçekleri.
ahmet telli - belki yine gelirim.
devamını gör...
yürüyen merdiveni ve yürüyen bandı yürüyerek kullanan insan
doğru yapan insandır. yürüyen merdivenin ve yürüyen bandın amacı üzerinde bekleyip bizi taşımasından çok gideceğimiz yöne daha hızlı gitmenizi sağlamaktır.
devamını gör...
sosyal medyadan eşine mesaj atan genci bıçaklayan adam
eline sağlık iyi yapmış. milletin karısına kızına kötü niyetle mesaj atarsan öyle olur.
devamını gör...
nilgün marmara
yerli (bkz: sylvia plath)'tır kendisi. araştırma konusu olduğu için çokça etkilenmiştir şairden. nitekim sonları da aynı olmuştur. kendi rızasıyla ve tabiriyle dünyanın tüm arka bahçelerini görüp yaşamna son vermiştir. zaten "hayatın neresinden dönülse kârdır." cümlesini kuran birinden yaşlı ve gözlüklü bir halde gazete okurken son nefesini vermesini bekleyemezsiniz.
devamını gör...
like a stone
audioslave grubu ve chris cornell'in en iyi şarkısı.
kimilerine göre ölümü bekleyen yaşlı bir adamı anlatır. bu adamın, tüm arkadaşları ve ailesi ondan önce bu dünyadan göçmüş ve evinde artık kendi ölümünü bekler hale gelmiştir. tek beklentisi kendi ölümü sonucunda onlarla yeniden bir araya gelmesidir. sözlerdeki şu kısım başka neyi çağrıştırabilir olabilir?
in your house i long to be
room by room patiently
i'll wait for you there
like a stone
i'll wait for you there
alone
hayatının büyük kısmını depresyonda geçiren chris cornell belki de kendi hayatını anlatmış bu şarkıda?
kimilerine göre ölümü bekleyen yaşlı bir adamı anlatır. bu adamın, tüm arkadaşları ve ailesi ondan önce bu dünyadan göçmüş ve evinde artık kendi ölümünü bekler hale gelmiştir. tek beklentisi kendi ölümü sonucunda onlarla yeniden bir araya gelmesidir. sözlerdeki şu kısım başka neyi çağrıştırabilir olabilir?
in your house i long to be
room by room patiently
i'll wait for you there
like a stone
i'll wait for you there
alone
hayatının büyük kısmını depresyonda geçiren chris cornell belki de kendi hayatını anlatmış bu şarkıda?
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
bende biraz gerizekalilik var sanirim, ciddiyim ama...donup dolasip ayni hatalari tekrarlamamin baska bir izahı olamaz. (kendine hakaretten yonetim ceza vermiyordur umarim).
devamını gör...
piyanist (yazar)
p// ballade no. 4 in f minor, op. 52
kendi başlığımın altına kendi hakkımda bir şeyler yazmak sanırım bir hakkımdır. karalayacağım bir şeyler. kendi tanımımı yazdıklarımla veriyorum zaten fakat buraya yazdığım biraz daha olağandışı olacaktır.
uzun bir yazı olacak o yüzden şimdiden okumayı bırakıp daha önemli işlerinize yönelebilirsiniz. baştan söyleyeyim: bu satırları yazan kişi yazdığı her saniyeden tiksinecek, her an çekip gitmeye davranacak. fakat bu satırların yazarı yine de kendini zorlayacak anlatmak için. yani bütün bu trajedinin, komedinin bir saçmalıktan öteye gitmeyeceğini ben de kabul ediyorum bir bakıma. ve iç karartıcı olduğunun altını çizmem gerekir yazılanların. ama bir aydınlık da barındırıyor olamaz mı? yaşam gibi...
ayrıyeten siz dostlarım, arkadaşlarım, yabancılarım ve düşmanlarım; sizinle benim aramda olsun bu yazdıklarım. pek çok dostum dahi bu yazıyı okumaktan imtina edecektir. ben olsam ben de ederdim, yalan yok. pek kişisel bir yazı sayılabilir. hem kendime yazdığım kısım ağır basıyor, başkalarına yazdığım kısım muhtemelen üç beş paragraf. her neyse. tüm sözleri baştan savmak için bir savunma üretiyorum kendimce, devam edeyim.
bir veda niteliğinde olacaktır yazdıklarım, diğer yandan bir teşekkür yazısıdır. kime ve niçin? benimle konuşan ve biraz olsun yüzümü güldüren kimselere teşekkür. sözlüğün kurulmasına vesile olan herkese bir teşekkür. karşıma çıktıkları gerçeklerle beni düşündüren ve hüzünlendirenlere teşekkür. ve vesaire vesaire... üslubumu bağışlayın. pek önemsiz bir şey yazacağım. yine de okunursa... okunmuş olur.
niçin veda olduğuna gelirsek. önceden burasının gidişatından memnun olmadığımı söylemiştim. yani sadece benim fikrim bu. sadece bu memnuniyetsizlik hissi bastırdı, huzursuzluğu doğurdu. haliyle burada kalmam güçleşti. fakat huzursuzluğun sözlükle de pek ilgisi yok. kişisel sebep dedikleri şey benimki.
burası güzel bir ortam, yalan değil. birçok insanla tanıştım, konuştum. arkadaş oldum. ve arkadaşlığımı ilerlettim ve tanıdım ve anladım vs. vs... hoştu her şey. başlangıçtaki sayımız azdı ve belki de bu yüzden bu kadar hoşuma gitmişti bu ortam. yalan değil, ilk kez bir sözlük ortamındaydım. moderatör de oldum, radyo sunucusu da. artık ne kadar layığıyla yapabildiysem işimi... sonra, agora meyhanesi'ni kurmak başlı başına bir keyifti benim için. ve eh... beni insanlara yakınlaştırdı.
buradan yazamadığım, konuşamadığım, epeydir görüşmediğim arkadaşlarıma kucak dolusu sevgiler! bireysel olarak veda etmeyi isterdim ama buradan veda ediyorum işte. haykırıyorum sizleri sevdiğimi. her bir sohbetiniz, cümleniz benimki türünden bir yaratılışa sahip birisi için paha biçilmezdi. ve bu cümlede söylemek istediğim az sonraki yazdıklarımda daha iyi anlaşılacaktır. ve bu cümleden sonrası kişisel olacaktır.
beni insanlara yakınlaştırdı diyorum çünkü -beni takip edenler de bilecektir- sanırım, epey karanlıktayım. ve bu karanlıkta olduğum süre o kadar uzun bir geçmişe dayanıyor ki! (hali hazırda yazının gidişatını bu parantez aracılığıyla göreceksinizdir, gerisini okumaktan vazgeçebilirsiniz, çünkü silmeyeceğim.) bunun sıradan bir karanlıkta kalma durumu olmadığını da biliyorum. yani şöyle bir şey vardır psikolojide: hasta olan hastalığını reddetmeye daha meyillidir. * yani bunu söylemem belki de söylediklerimi haklı çıkarmayacak, aksine hastalığımın boyutunu bir kat daha artıracak. bilmiyorum. ben şüpheci bir adamım. her şeye duyduğum şüphe, beni içten içe öldürüyor. karanlık ve aydınlığın arasında bir yere mıhladı beni. bir yanımda cennet, öbür yanımda cehennem. bunun nasıl bir his olduğunu tam olarak anlatamam, lakin anlatmaya yaklaşabilirim sanıyorum.
[ ve ne desem bilemedim. demiştim ya başta çekip gitmeye davranacağım diye, bu durum beni kelimelerle boğuşturuyor. lafı evirip çeviriyorum. ömrüm boyu yapmaktan vazgeçemediğim şeydir. bir türlü kendini ifade edememek, anlatamamak. ne kadar korkunç bir duygu olduğunu anlatmama gerek yoktur sanırım. her neyse devam edeceğim. ]
içimi olduğu gibi göstermek istiyorum sizlere! yemin ediyorum korkuyorum. kendimi bağımlılıkların kollarına bıraktım. pişman değilim. zaten yaşamak istemiyordum, bunu fark ettim. vebalı bir insanım. ve vebam o kadar büyük ki gerçekten gören birileri olsa bile kaçıyor. bana aşık olan da benim aşık olduğum da... ailem de dostlarım da... kime sorsak yalnızım der. karanlıktayım der belki, evet. kendimden bahsetmekten o yüzden nefret ediyorum. o yüzden susuyorum. o yüzden yazıyorum ve yazdıklarımda bu durumdan nefret ettiğimi söylüyorum. fakat bunu derken de hemen ardından bir sahtekar olduğumu iliştiriyorum ki adım temize çıkmasın. niçin? insan doğasından bu denli tiksindiğim için mi? kendimi temize çıkarırsam eğer, insanlardan farkım kalmaz diye mi? kimilerinizin "popülizm" dediğinden mi? hiçbir şey. hiçbir şey umurumda değil. aslında umurumda da... anlayın işte.
geçmişte, kapatmıştım kendimi eve. aylarca çıkmadım. kimseyle konuşmadım. neden? bir aydınlanma mı gelmişti? hakikat dedikleri şeyi mi keşfetmiştim de yaşamdan elimi ayağımı çekmiştim? hiçbir sorun yoktu ortada. yalnızca geçmişimi arkamda bırakmanın verdiği ferahlık vardı. ama yine de kendime duyduğum nefreti saklayamadım, gizleyemedim kendimden bunu. o denli acı çekiyordum ki bu acımı kimseyle paylaşmak istemedim. ölmekten korkmuyordum, yaşamaktan korkuyordum. yemek yemek istemiyor, yatağımdan çıkmıyordum. bakın, ben psikolojiye pek de inanabilen bir kimse değilim. "soyut düşünme becerisi yüksek" bir insan olduğumu söyleyeceklerini ve anlatacağım onca felsefenin arasında haklı olduğumu söyleyeceklerini biliyordum. toplumu olduğu gibi kabul etmemi ve yüreğimin etrafına ördüğüm kalın duvarları aşmam gerekeceğini söyleyeceklerini biliyordum. şu anda da aynını söylüyorlar. halen tedavi oluyorum. tedavi! ne hikmetse artık... zihnimin yerinde olduğunu biliyorum ama sanırım fazla düşünen ve sorgulayan bir kimseyim. hiçbir şey olduğu yok. ilaçlarla kendimi uyuşturabilirim. veyahut daha ağırlarıyla bir yaşayan ölüye dönüşebilirim. bir operaya gider, saf saf bakınır etrafa ve mutlu olduğumu sanırım. yaşarım. gülümserim insanlara ve kimseye geçmişimden bir şeyi belli etmem. ardından alkışlarım. derin derin bakan ama bir şey söylemeyen gözlerle yaşayıp gider, aylaklık yaparım. ama böyle yaşamak istemiyorum. varsın içimdeki ateş beni yakmaya devam etsin.
[ bir deliyi tımarhaneye kapatmışlar sırf toplum ondan korkuyor diye. devlet teorisine giriş, ders bilmem kaç! ]
eh... bir ruh hastalığına sahip olmadığımın hemen hemen farkında gibiyim. isimlendirme konusunda doktorlar çok başarılı. ben sanırım katılmıyorum. ama katılmamam da gerçeği değiştirmez. "gerçek"... kimin gerçeğiyse artık. insan doğasından bu kadar tiksinmek ve ona uygun hareket edememekse hastalığım, kabul. ama niçin? niçin bencil olmalı, sevmemeli, kendini kaptırmamalı insan? "oh! sevgili piyanist!" deseler, "senin acın sevgisizliğindenmiş!" saçmalamayın derim. kelimelerle oyun oynuyorum o kadar. ya da kendimi kandırıyorum. çünkü her şey mümkün! hanımlar, baylar; her şey mümkün. insan doğasına kendimi teslim etmedim henüz. ve bundan hoşnut sayılırım. acı çekiyorum, her gün. çünkü yaşamak da insan doğasının bir parçası. lakin anlaşılması gereken şey şu: insan olmaktan mutluyum ben. yani yaşamaktan. fakat onlar gibi yaşayamıyorum. kim gibi? sizin gibi. sizin neyiniz var? sahiden soruyorum, niçin ötekileştirmeye gidiyorum? çünkü siz anlamıyorsunuz. neyi? insan olmanın ne demek olduğunu. bir fidana bakıp da gözyaşı dökmenin ne demek olduğunu anlamıyorsunuz. gerçeği ve yaşamı her an görmeyi anlamıyorsunuz. acıyı özümsemek nedir bilmiyorsunuz. merhamet ise size çok uzak bir kavram. gerçekten merhametli olduğunuzu sanıyorsunuz, ayda yılda bir hayır kurumlarına bağışlar yapıyorsunuz, sırf kendinizi aklamak için. sırf ben iyi biriyim diyebilmek için. ama siz insanlar, unutuyorsunuz insan olmanın ne demek olduğunu. bütün oynanan oyunların kendi çıkarınıza hizmet ettiğini anlayamıyorsunuz, anlayamadığınızı kabul etmiyorsunuz, yardımsever görünmeye devam ediyorsunuz; ta ki biri ya da bir şey çıkarınıza karşı davranana kadar. oracıkta yardım etmiş, sevmişseniz bile o şeyi; öldürüveriyorsunuz. başlangıçta haykırırsınız "ben merhamet ve sevgi doluyum" diye. ne zaman birisi acıtırsa canınızı, o gülü oracıkta yakıveriyorsunuz. zamanında koklamış, sevmiş, hediye etmiştiniz ama ne zaman battı, o zaman küle çevirdiniz onu. işte insan doğası bu. bakın topluma, yaşadığımız şu gezegende yere çöp atmamanın bilincinde olan kaç kişi var? "ben erdemli bir insanım." hayır, hayır; siz erdemli bir insan değilsiniz bayım. yalnızca yere çöp atmayarak kendinizi düşünüyorsunuz. ne gezegeni ne de başka birisini. yalnızca kendinizi.
ama burada korkunç bir gerçek daha var. bütün bu anlatılanların saçmalıktan öteye gidemeyecek olabilmesi. insanoğlu zaten evrimsel boyutta kendine hizmet etmek için yaratılmamış mıydı? hayatta kalıyor herkes. ama kimse ölmeye cesaret edemiyor. kimse kendi canını ikinci plana alamıyor. niçin? ve gerçekten kendimizi ikinci plana mı almalıyız bu hayatta? bütün psikoloji bunu reddedecektir. buyruğu altında yaşadığımız normlar bizi bu hale getiriyor: kendi malın her şeyden kıymetlidir. zaten insan burada hata yaptı: leviathan'ı yarattı. belki de hata yapmadı... belki olması gereken buydu. belki psikolojinin bazılarını deli olarak görmesi haklıdır bu yüzden falan filan. ama uzatmayacağım. sıkıldım.
işte bu anlatılanlardan insan doğasının bir diğer boyutuna geliyoruz: belirsizlikler üzerinden hayatı kurgulayan bir adamın portresi. ve her şey işte bu noktada anlamını yitiriyor. bazılarını kıskanıyorum. ben bunları düşünürken onlar yeni aldığı cep telefonuyla mutlu oluyor. fakat yine bencillikle bezeli, hayatı anlamlandırma derdinde değil, yaşamın güzelliğini göremiyor. fakat benim aksime yaşamın karanlığını da öyle.
herkes diyecektir yaşam bu ikisinin varlığıyla var. biliyorum. sorun bunun bilincinde olmak. ve bu bilinçlilik halinin çok yüksek olması. bazıları bunu yüzeysel olarak adlandırıp yaşamlarına devam ediyor. imreniyorum sizlere.
bazılarıysa hiç farkında değil. size de imreniyorum.
ve bazılarıysa... işte benim gibi. insan doğasından ölesiye tiksiniyor ve insan doğasından bağımsız yaşayamıyor. ya bir şeyler koymalı böyleleri ortaya (sanat, sevgi gibi), yani enerjilerini bir şeye odaklamalılar tamamen; ya da ansızın kafalarına sıkıp bu dünyadan vazgeçmeliler.
bütün tabloyu gördüğümü sanıyorum. fakat bunun bir sanrı olabileceğinin de farkındayım. bu yüzden, bana her şeyi görebildiğimi söyleme cesareti veriyor bu. illaki bir şüphe payı bırakıyorum ki her şeyi kabullenebileyim. işte bunu kabullenmem neticesinde arasında bulunduğum karanlık ve aydınlık beni daha da sert darbelerle kilitliyor gerçekliğime.
yani kendimi hiçbir şekilde yüceltmediğimin de farkına varıyorum. ötekileştirmeye gidip kendi kıymetimin daha fazla olduğuna inandıramıyorum. birçokları inandırıyor. bense olanca sıradanlığımla kendime nefret kusuyorum. fakat burada yine bir ötekileştirmeye gidip kendimi aklamaya çalışmadığımın bilincindeyim. sorun da burada.
düşünmemeli. asla düşünmemeli.
p// partita no. 2, bwv 826 c-moll: i. "sinfonia"
ama bu kadar felsefe yeter. bütün bu düşüncelerin arasında hiç mi nefes alacak yerim yoktu benim?
öylesine gururla çekiyorum ki tatlı havayı ciğerlerime, beni gören yaşam sevinciyle dolar.
odamdan çıkmış ve nihayet dışarı adımımı atmıştım. ne kadar gün olmuştu sahi? epey. gerçi çıkmak işime de gelmiyordu pek; açlıktan ölmüş ve çürümeye yüz tutmuş bedenimi bulmalarını istemediğimden belki de çıkıvermiştim. "yeter ki bulunmayayım!"
dış dünyada sevmeye ve anlamaya değer bir şeyler aramaya başladım. insanlarla başlangıçta iletişimi tutturmakta zorlandım, yalan değil. ve bu durum yaklaşık iki yıl devam etti. zaten dipteydim. kaybedecek bir şeyim yoktu. o halde konuşmaya çalışmamam için bir neden yoktu. özgüvenli olmalı ve birileriyle konuşmalıydım. sokaktan birilerini çevirir, rastgele bir şey sorardım. örneğin saati. saatim vardı ya gerçi... "siz, bayım, saatin kaç olduğunu söyler misiniz acaba?" -oh, saat altıyı altı geçiyor delikanlı! vs. vs...
ama kendimden ve yaşadıklarımdan -özellikle de böylesine anlamsız detaylardan- bahsetmeyi sevmediğimi anlıyorum şimdi. o yüzden bu kısmı geçelim. gerçi bunu anlatmak bir şey kazandırmayacaktır hiçbir okura. (gerçi tüm yazı için bunu söyley-)
eh! gerçekten eh! sanıyor musunuz ki piyanist bu sözleri edebiyat olsun diye söylüyor? utanıyor ve korkuyor. (korkak herifin teki çıktı! kutlama yapmalıyız!) hayatındaki önemli ayrıntıları döküp de utancını katlamayacak! susacak!
bu noktadan sonra neyden bahsedeceğimi ben de kestiremiyorum. öfkeliyim birazcık. ve işin garibi eskiden öfkelenemezdim bile! artık öfkelenebiliyorum! şu merhametimi bir kenara bırakmayı öğrenmeye çalışıyorum. alttan almamaya çalışıyorum. hem böylece farklı bir pencere açabilirim hayatıma.
fakat bu olumlamanın da bir yanlışlığı var. benim evim sadece bir sokağa bakıyor.
ahhh, belki taşınırım... belki değişir! belki farkına varırım nihayet!
ama öfke? insan niçin öfke duyar? öfkeyi hak eder mi insanlar?
sadece biraz sarhoşum.
hak ederler tabii ya. sahtekarlıkları ve gösterişçilikleri sayesinde hak ederler. sayesinde, evet! yalnızca ben değil, onlar da ölmeli bu hayatta. ama gerçeği anlayamayacaklar. anlasalar bile -küçük bir ihtimal- kafalarına sıkacak cesarete asla sahip olamayacaklar. biliyorum. tanıyorum. güzel yüzleri ve tatlı sözleriyle aramızdalar. ama üçkağıtçılar! gerçeği biliyorlar ve gerçeği göremeyen diğer insanları da kendi gerçekleriyle kandırıyorlar. buna nasıl güç bulabiliyorsunuz! beni öldürmeseydiniz, ne olurdu sanki?
bütün karanlıkların ardında daha da derin bir karanlık varmış. dip sonsuzdur elbette. fakat bu nasıl bir karanlık böyle?
gün ışıyor tüm güzelliğiyle penceremden. hiçbir söze gerek yok artık. süslü cümlelerden de şu baş ağrıtan düşüncelerden de yoruldum. yolun sonuna geliyoruz.
bütün bu yazıyı yazmam anlamsızdı belki de. evet. lakin hiçbir sözüm anlaşılmasa da ve dinlenmek istemesem de kendimi ifade etme fırsatı buluyorum. benliğimi haykırıyorum. bazıları gülüp geçecektir. ama onları da yüce gönüllülükle karşılıyorum. karşılamalıyım. yaşama saygım var benim. merhametliyim. ve içimdeki bu merhamet beni öldürüyor.
her ne kadar yazdıysam da anlam bütünlüğünden yoksun bir yazı olduğunu düşünmeden edemiyorum. kelimeler, kelimeler... yetersiz. gözlerimin içine baksaydınız tüm gerçeği görürdü bazıları. çünkü yaşam bu. kucaklanmalı.
fakat zamanı gelince çekip gitmeyi bilmeli hanımlar, baylar. hiçbir şeyin önemi olmadığı hakkında boşuna konuşmuyorum. yine de bu mesajın, tanımın, mektubun, yazının, artık her ne isim koyuyorsanız onun bir anlamı var. en azından benim için. bu yüzden utanç duymamalıyım. yaşananlar yaşanmış olarak kalmalı ve insan usulca kabullenmeli yaşamla ölümü. ayrıyeten okurların bazıları da alt metni kendi içlerinde tartışacaktır. buna minnettar olurum.
yine de saçma sapan bir yazı. bir anlamı yoktu, demiştim. (tutarsız konuşuyorsun, tutarsız!) yine de gidiyorum bu tutarsızlıklarımla. toparlanmalıyım, yaşama tutunmalıyım. kötü birisi değilim... bazılarınız bu kötü birisi değilim lafını oldukça basit anlayacaktır. sokaktan geçen birisinin kötü biri değilim demesi gibi veya tanıdık olan birisinin iyi hissetmediğini belirtmesi gibi. insanların anlama yetisinden çok şey beklememeliyim. birçoğu akıldan yoksun hali hazırda. ve orada burada bizi gözettiklerinden, yönettiklerinden, sevdiklerinden söz ediyorlar. sadece mide bulandırıcı. tüm bu toplum mide bulandırıcı aslına bakarsanız. halen aramızda olup da bizleri kandırmaları yok mu! güler yüzleriyle kapıyı açıyorlar sizlere ve ardından kapıyı arkanızdan kilitleyip gülüveriyorlar. ama zaten herkes bunun farkında. öyle değil mi? yoksa farkında da olmayabilir. ya da belki ben kafamda kuruyorumdur. bilmiyorum. sadece dinlenmeye ihtiyacım var.
bu yazıyı atıp da inzivaya çekilmek oldukça dramatik bir fikir. bundan kaçınmak adına belki de bunun hemen arkasından başka tanımlar girip giderim.
sadece güçlü olmak istemiyorum bir sefer. yalnızca ağlamalıyım. anlayın beni. bu itiraf, bu safsatalar hep bir parçası ağlamanın. fakat bunu demek ile insanlara ne kadar anlam yüklediğimizin göstergesi. kimin yanında güçlü oluyoruz sanki... sahtekarların canı cehenneme. lanetleriyle bir ömür yaşasınlar. diğerleriyse anlamadan yoksun zaten. kimin yanında güçlü? kimsenin.
en azından kendi düşüncemi korkusuzca anlatabildim. çekinmeden eleştirdim, sövdüm, saydım, anlattım... bu itirafın sonuna gelelim öyleyse. daha da yazardım... ama yeter. dinlenmeli, iyileşmeliyim. belki ileride gelir, tekrar yazarım. hem günlük gibi de oldu. biraz hoş, bence.
içimde olup biten ne varsa yazmak isterdim. belki kaç yıldır yazmaya çalıştığım kitabımı bitiririm. yeni taslaklar oluştururum. ya da ne bileyim, yurtdışına çıkarım. ya da bir bakarım tekrardan dönüp buraya gelmişim! insanlardan haz etmeyen ben, onlardan da ayrı kalamamış olur!
ama biliyorum. dostlarımı kaybetmeye devam edeceğimi biliyorum. şu huysuz olduğundan bahsedilen insanlardan birine dönüşeceğim, bilincindeyim bunun. kimseyle geçinemeyeceğim. kısa süreli ilişkiler, arkadaşlıklar... ne denir? geleceği kafamda kurmam mantıklı değil. yine de az çok kendimi tanıyorum. ve bir noktada aydınlık halen var. bunun için çabalayacağım, tedavi olacağım ve yere basacağım. tabii teoride... pratikte ne yapacağımı kim bilir? ben bilmiyorum. dengesizliğimle mücadele ederken ayağım takılıp düşmem umarım. ve bu ayağının takılabilmesinin bilincinde olmak, işte bu insanı sıkıştırıyor ve geriyor. bu gerginlikten kurtulmak için insan kendini salıvermeli biraz. ama salıverirsem de işte o zaman bir rehavet anıyla kafama sıkmam bir olur. ya da kendi kendime karıştırıyorum durumu. bilmiyorum. yetti bu kadar yazdığım.
epey pesimist bir yazı olduğu kabul. ama bu seferlik, sadece bu seferlik insanlar ne der diye düşünmeyeceğim. ne derseniz deyin.
işte size günahın karanlık tortusu.
kendi başlığımın altına kendi hakkımda bir şeyler yazmak sanırım bir hakkımdır. karalayacağım bir şeyler. kendi tanımımı yazdıklarımla veriyorum zaten fakat buraya yazdığım biraz daha olağandışı olacaktır.
uzun bir yazı olacak o yüzden şimdiden okumayı bırakıp daha önemli işlerinize yönelebilirsiniz. baştan söyleyeyim: bu satırları yazan kişi yazdığı her saniyeden tiksinecek, her an çekip gitmeye davranacak. fakat bu satırların yazarı yine de kendini zorlayacak anlatmak için. yani bütün bu trajedinin, komedinin bir saçmalıktan öteye gitmeyeceğini ben de kabul ediyorum bir bakıma. ve iç karartıcı olduğunun altını çizmem gerekir yazılanların. ama bir aydınlık da barındırıyor olamaz mı? yaşam gibi...
ayrıyeten siz dostlarım, arkadaşlarım, yabancılarım ve düşmanlarım; sizinle benim aramda olsun bu yazdıklarım. pek çok dostum dahi bu yazıyı okumaktan imtina edecektir. ben olsam ben de ederdim, yalan yok. pek kişisel bir yazı sayılabilir. hem kendime yazdığım kısım ağır basıyor, başkalarına yazdığım kısım muhtemelen üç beş paragraf. her neyse. tüm sözleri baştan savmak için bir savunma üretiyorum kendimce, devam edeyim.
bir veda niteliğinde olacaktır yazdıklarım, diğer yandan bir teşekkür yazısıdır. kime ve niçin? benimle konuşan ve biraz olsun yüzümü güldüren kimselere teşekkür. sözlüğün kurulmasına vesile olan herkese bir teşekkür. karşıma çıktıkları gerçeklerle beni düşündüren ve hüzünlendirenlere teşekkür. ve vesaire vesaire... üslubumu bağışlayın. pek önemsiz bir şey yazacağım. yine de okunursa... okunmuş olur.
niçin veda olduğuna gelirsek. önceden burasının gidişatından memnun olmadığımı söylemiştim. yani sadece benim fikrim bu. sadece bu memnuniyetsizlik hissi bastırdı, huzursuzluğu doğurdu. haliyle burada kalmam güçleşti. fakat huzursuzluğun sözlükle de pek ilgisi yok. kişisel sebep dedikleri şey benimki.
burası güzel bir ortam, yalan değil. birçok insanla tanıştım, konuştum. arkadaş oldum. ve arkadaşlığımı ilerlettim ve tanıdım ve anladım vs. vs... hoştu her şey. başlangıçtaki sayımız azdı ve belki de bu yüzden bu kadar hoşuma gitmişti bu ortam. yalan değil, ilk kez bir sözlük ortamındaydım. moderatör de oldum, radyo sunucusu da. artık ne kadar layığıyla yapabildiysem işimi... sonra, agora meyhanesi'ni kurmak başlı başına bir keyifti benim için. ve eh... beni insanlara yakınlaştırdı.
buradan yazamadığım, konuşamadığım, epeydir görüşmediğim arkadaşlarıma kucak dolusu sevgiler! bireysel olarak veda etmeyi isterdim ama buradan veda ediyorum işte. haykırıyorum sizleri sevdiğimi. her bir sohbetiniz, cümleniz benimki türünden bir yaratılışa sahip birisi için paha biçilmezdi. ve bu cümlede söylemek istediğim az sonraki yazdıklarımda daha iyi anlaşılacaktır. ve bu cümleden sonrası kişisel olacaktır.
beni insanlara yakınlaştırdı diyorum çünkü -beni takip edenler de bilecektir- sanırım, epey karanlıktayım. ve bu karanlıkta olduğum süre o kadar uzun bir geçmişe dayanıyor ki! (hali hazırda yazının gidişatını bu parantez aracılığıyla göreceksinizdir, gerisini okumaktan vazgeçebilirsiniz, çünkü silmeyeceğim.) bunun sıradan bir karanlıkta kalma durumu olmadığını da biliyorum. yani şöyle bir şey vardır psikolojide: hasta olan hastalığını reddetmeye daha meyillidir. * yani bunu söylemem belki de söylediklerimi haklı çıkarmayacak, aksine hastalığımın boyutunu bir kat daha artıracak. bilmiyorum. ben şüpheci bir adamım. her şeye duyduğum şüphe, beni içten içe öldürüyor. karanlık ve aydınlığın arasında bir yere mıhladı beni. bir yanımda cennet, öbür yanımda cehennem. bunun nasıl bir his olduğunu tam olarak anlatamam, lakin anlatmaya yaklaşabilirim sanıyorum.
[ ve ne desem bilemedim. demiştim ya başta çekip gitmeye davranacağım diye, bu durum beni kelimelerle boğuşturuyor. lafı evirip çeviriyorum. ömrüm boyu yapmaktan vazgeçemediğim şeydir. bir türlü kendini ifade edememek, anlatamamak. ne kadar korkunç bir duygu olduğunu anlatmama gerek yoktur sanırım. her neyse devam edeceğim. ]
içimi olduğu gibi göstermek istiyorum sizlere! yemin ediyorum korkuyorum. kendimi bağımlılıkların kollarına bıraktım. pişman değilim. zaten yaşamak istemiyordum, bunu fark ettim. vebalı bir insanım. ve vebam o kadar büyük ki gerçekten gören birileri olsa bile kaçıyor. bana aşık olan da benim aşık olduğum da... ailem de dostlarım da... kime sorsak yalnızım der. karanlıktayım der belki, evet. kendimden bahsetmekten o yüzden nefret ediyorum. o yüzden susuyorum. o yüzden yazıyorum ve yazdıklarımda bu durumdan nefret ettiğimi söylüyorum. fakat bunu derken de hemen ardından bir sahtekar olduğumu iliştiriyorum ki adım temize çıkmasın. niçin? insan doğasından bu denli tiksindiğim için mi? kendimi temize çıkarırsam eğer, insanlardan farkım kalmaz diye mi? kimilerinizin "popülizm" dediğinden mi? hiçbir şey. hiçbir şey umurumda değil. aslında umurumda da... anlayın işte.
geçmişte, kapatmıştım kendimi eve. aylarca çıkmadım. kimseyle konuşmadım. neden? bir aydınlanma mı gelmişti? hakikat dedikleri şeyi mi keşfetmiştim de yaşamdan elimi ayağımı çekmiştim? hiçbir sorun yoktu ortada. yalnızca geçmişimi arkamda bırakmanın verdiği ferahlık vardı. ama yine de kendime duyduğum nefreti saklayamadım, gizleyemedim kendimden bunu. o denli acı çekiyordum ki bu acımı kimseyle paylaşmak istemedim. ölmekten korkmuyordum, yaşamaktan korkuyordum. yemek yemek istemiyor, yatağımdan çıkmıyordum. bakın, ben psikolojiye pek de inanabilen bir kimse değilim. "soyut düşünme becerisi yüksek" bir insan olduğumu söyleyeceklerini ve anlatacağım onca felsefenin arasında haklı olduğumu söyleyeceklerini biliyordum. toplumu olduğu gibi kabul etmemi ve yüreğimin etrafına ördüğüm kalın duvarları aşmam gerekeceğini söyleyeceklerini biliyordum. şu anda da aynını söylüyorlar. halen tedavi oluyorum. tedavi! ne hikmetse artık... zihnimin yerinde olduğunu biliyorum ama sanırım fazla düşünen ve sorgulayan bir kimseyim. hiçbir şey olduğu yok. ilaçlarla kendimi uyuşturabilirim. veyahut daha ağırlarıyla bir yaşayan ölüye dönüşebilirim. bir operaya gider, saf saf bakınır etrafa ve mutlu olduğumu sanırım. yaşarım. gülümserim insanlara ve kimseye geçmişimden bir şeyi belli etmem. ardından alkışlarım. derin derin bakan ama bir şey söylemeyen gözlerle yaşayıp gider, aylaklık yaparım. ama böyle yaşamak istemiyorum. varsın içimdeki ateş beni yakmaya devam etsin.
[ bir deliyi tımarhaneye kapatmışlar sırf toplum ondan korkuyor diye. devlet teorisine giriş, ders bilmem kaç! ]
eh... bir ruh hastalığına sahip olmadığımın hemen hemen farkında gibiyim. isimlendirme konusunda doktorlar çok başarılı. ben sanırım katılmıyorum. ama katılmamam da gerçeği değiştirmez. "gerçek"... kimin gerçeğiyse artık. insan doğasından bu kadar tiksinmek ve ona uygun hareket edememekse hastalığım, kabul. ama niçin? niçin bencil olmalı, sevmemeli, kendini kaptırmamalı insan? "oh! sevgili piyanist!" deseler, "senin acın sevgisizliğindenmiş!" saçmalamayın derim. kelimelerle oyun oynuyorum o kadar. ya da kendimi kandırıyorum. çünkü her şey mümkün! hanımlar, baylar; her şey mümkün. insan doğasına kendimi teslim etmedim henüz. ve bundan hoşnut sayılırım. acı çekiyorum, her gün. çünkü yaşamak da insan doğasının bir parçası. lakin anlaşılması gereken şey şu: insan olmaktan mutluyum ben. yani yaşamaktan. fakat onlar gibi yaşayamıyorum. kim gibi? sizin gibi. sizin neyiniz var? sahiden soruyorum, niçin ötekileştirmeye gidiyorum? çünkü siz anlamıyorsunuz. neyi? insan olmanın ne demek olduğunu. bir fidana bakıp da gözyaşı dökmenin ne demek olduğunu anlamıyorsunuz. gerçeği ve yaşamı her an görmeyi anlamıyorsunuz. acıyı özümsemek nedir bilmiyorsunuz. merhamet ise size çok uzak bir kavram. gerçekten merhametli olduğunuzu sanıyorsunuz, ayda yılda bir hayır kurumlarına bağışlar yapıyorsunuz, sırf kendinizi aklamak için. sırf ben iyi biriyim diyebilmek için. ama siz insanlar, unutuyorsunuz insan olmanın ne demek olduğunu. bütün oynanan oyunların kendi çıkarınıza hizmet ettiğini anlayamıyorsunuz, anlayamadığınızı kabul etmiyorsunuz, yardımsever görünmeye devam ediyorsunuz; ta ki biri ya da bir şey çıkarınıza karşı davranana kadar. oracıkta yardım etmiş, sevmişseniz bile o şeyi; öldürüveriyorsunuz. başlangıçta haykırırsınız "ben merhamet ve sevgi doluyum" diye. ne zaman birisi acıtırsa canınızı, o gülü oracıkta yakıveriyorsunuz. zamanında koklamış, sevmiş, hediye etmiştiniz ama ne zaman battı, o zaman küle çevirdiniz onu. işte insan doğası bu. bakın topluma, yaşadığımız şu gezegende yere çöp atmamanın bilincinde olan kaç kişi var? "ben erdemli bir insanım." hayır, hayır; siz erdemli bir insan değilsiniz bayım. yalnızca yere çöp atmayarak kendinizi düşünüyorsunuz. ne gezegeni ne de başka birisini. yalnızca kendinizi.
ama burada korkunç bir gerçek daha var. bütün bu anlatılanların saçmalıktan öteye gidemeyecek olabilmesi. insanoğlu zaten evrimsel boyutta kendine hizmet etmek için yaratılmamış mıydı? hayatta kalıyor herkes. ama kimse ölmeye cesaret edemiyor. kimse kendi canını ikinci plana alamıyor. niçin? ve gerçekten kendimizi ikinci plana mı almalıyız bu hayatta? bütün psikoloji bunu reddedecektir. buyruğu altında yaşadığımız normlar bizi bu hale getiriyor: kendi malın her şeyden kıymetlidir. zaten insan burada hata yaptı: leviathan'ı yarattı. belki de hata yapmadı... belki olması gereken buydu. belki psikolojinin bazılarını deli olarak görmesi haklıdır bu yüzden falan filan. ama uzatmayacağım. sıkıldım.
işte bu anlatılanlardan insan doğasının bir diğer boyutuna geliyoruz: belirsizlikler üzerinden hayatı kurgulayan bir adamın portresi. ve her şey işte bu noktada anlamını yitiriyor. bazılarını kıskanıyorum. ben bunları düşünürken onlar yeni aldığı cep telefonuyla mutlu oluyor. fakat yine bencillikle bezeli, hayatı anlamlandırma derdinde değil, yaşamın güzelliğini göremiyor. fakat benim aksime yaşamın karanlığını da öyle.
herkes diyecektir yaşam bu ikisinin varlığıyla var. biliyorum. sorun bunun bilincinde olmak. ve bu bilinçlilik halinin çok yüksek olması. bazıları bunu yüzeysel olarak adlandırıp yaşamlarına devam ediyor. imreniyorum sizlere.
bazılarıysa hiç farkında değil. size de imreniyorum.
ve bazılarıysa... işte benim gibi. insan doğasından ölesiye tiksiniyor ve insan doğasından bağımsız yaşayamıyor. ya bir şeyler koymalı böyleleri ortaya (sanat, sevgi gibi), yani enerjilerini bir şeye odaklamalılar tamamen; ya da ansızın kafalarına sıkıp bu dünyadan vazgeçmeliler.
bütün tabloyu gördüğümü sanıyorum. fakat bunun bir sanrı olabileceğinin de farkındayım. bu yüzden, bana her şeyi görebildiğimi söyleme cesareti veriyor bu. illaki bir şüphe payı bırakıyorum ki her şeyi kabullenebileyim. işte bunu kabullenmem neticesinde arasında bulunduğum karanlık ve aydınlık beni daha da sert darbelerle kilitliyor gerçekliğime.
yani kendimi hiçbir şekilde yüceltmediğimin de farkına varıyorum. ötekileştirmeye gidip kendi kıymetimin daha fazla olduğuna inandıramıyorum. birçokları inandırıyor. bense olanca sıradanlığımla kendime nefret kusuyorum. fakat burada yine bir ötekileştirmeye gidip kendimi aklamaya çalışmadığımın bilincindeyim. sorun da burada.
düşünmemeli. asla düşünmemeli.
p// partita no. 2, bwv 826 c-moll: i. "sinfonia"
ama bu kadar felsefe yeter. bütün bu düşüncelerin arasında hiç mi nefes alacak yerim yoktu benim?
öylesine gururla çekiyorum ki tatlı havayı ciğerlerime, beni gören yaşam sevinciyle dolar.
odamdan çıkmış ve nihayet dışarı adımımı atmıştım. ne kadar gün olmuştu sahi? epey. gerçi çıkmak işime de gelmiyordu pek; açlıktan ölmüş ve çürümeye yüz tutmuş bedenimi bulmalarını istemediğimden belki de çıkıvermiştim. "yeter ki bulunmayayım!"
dış dünyada sevmeye ve anlamaya değer bir şeyler aramaya başladım. insanlarla başlangıçta iletişimi tutturmakta zorlandım, yalan değil. ve bu durum yaklaşık iki yıl devam etti. zaten dipteydim. kaybedecek bir şeyim yoktu. o halde konuşmaya çalışmamam için bir neden yoktu. özgüvenli olmalı ve birileriyle konuşmalıydım. sokaktan birilerini çevirir, rastgele bir şey sorardım. örneğin saati. saatim vardı ya gerçi... "siz, bayım, saatin kaç olduğunu söyler misiniz acaba?" -oh, saat altıyı altı geçiyor delikanlı! vs. vs...
ama kendimden ve yaşadıklarımdan -özellikle de böylesine anlamsız detaylardan- bahsetmeyi sevmediğimi anlıyorum şimdi. o yüzden bu kısmı geçelim. gerçi bunu anlatmak bir şey kazandırmayacaktır hiçbir okura. (gerçi tüm yazı için bunu söyley-)
eh! gerçekten eh! sanıyor musunuz ki piyanist bu sözleri edebiyat olsun diye söylüyor? utanıyor ve korkuyor. (korkak herifin teki çıktı! kutlama yapmalıyız!) hayatındaki önemli ayrıntıları döküp de utancını katlamayacak! susacak!
bu noktadan sonra neyden bahsedeceğimi ben de kestiremiyorum. öfkeliyim birazcık. ve işin garibi eskiden öfkelenemezdim bile! artık öfkelenebiliyorum! şu merhametimi bir kenara bırakmayı öğrenmeye çalışıyorum. alttan almamaya çalışıyorum. hem böylece farklı bir pencere açabilirim hayatıma.
fakat bu olumlamanın da bir yanlışlığı var. benim evim sadece bir sokağa bakıyor.
ahhh, belki taşınırım... belki değişir! belki farkına varırım nihayet!
ama öfke? insan niçin öfke duyar? öfkeyi hak eder mi insanlar?
sadece biraz sarhoşum.
hak ederler tabii ya. sahtekarlıkları ve gösterişçilikleri sayesinde hak ederler. sayesinde, evet! yalnızca ben değil, onlar da ölmeli bu hayatta. ama gerçeği anlayamayacaklar. anlasalar bile -küçük bir ihtimal- kafalarına sıkacak cesarete asla sahip olamayacaklar. biliyorum. tanıyorum. güzel yüzleri ve tatlı sözleriyle aramızdalar. ama üçkağıtçılar! gerçeği biliyorlar ve gerçeği göremeyen diğer insanları da kendi gerçekleriyle kandırıyorlar. buna nasıl güç bulabiliyorsunuz! beni öldürmeseydiniz, ne olurdu sanki?
bütün karanlıkların ardında daha da derin bir karanlık varmış. dip sonsuzdur elbette. fakat bu nasıl bir karanlık böyle?
gün ışıyor tüm güzelliğiyle penceremden. hiçbir söze gerek yok artık. süslü cümlelerden de şu baş ağrıtan düşüncelerden de yoruldum. yolun sonuna geliyoruz.
bütün bu yazıyı yazmam anlamsızdı belki de. evet. lakin hiçbir sözüm anlaşılmasa da ve dinlenmek istemesem de kendimi ifade etme fırsatı buluyorum. benliğimi haykırıyorum. bazıları gülüp geçecektir. ama onları da yüce gönüllülükle karşılıyorum. karşılamalıyım. yaşama saygım var benim. merhametliyim. ve içimdeki bu merhamet beni öldürüyor.
her ne kadar yazdıysam da anlam bütünlüğünden yoksun bir yazı olduğunu düşünmeden edemiyorum. kelimeler, kelimeler... yetersiz. gözlerimin içine baksaydınız tüm gerçeği görürdü bazıları. çünkü yaşam bu. kucaklanmalı.
fakat zamanı gelince çekip gitmeyi bilmeli hanımlar, baylar. hiçbir şeyin önemi olmadığı hakkında boşuna konuşmuyorum. yine de bu mesajın, tanımın, mektubun, yazının, artık her ne isim koyuyorsanız onun bir anlamı var. en azından benim için. bu yüzden utanç duymamalıyım. yaşananlar yaşanmış olarak kalmalı ve insan usulca kabullenmeli yaşamla ölümü. ayrıyeten okurların bazıları da alt metni kendi içlerinde tartışacaktır. buna minnettar olurum.
yine de saçma sapan bir yazı. bir anlamı yoktu, demiştim. (tutarsız konuşuyorsun, tutarsız!) yine de gidiyorum bu tutarsızlıklarımla. toparlanmalıyım, yaşama tutunmalıyım. kötü birisi değilim... bazılarınız bu kötü birisi değilim lafını oldukça basit anlayacaktır. sokaktan geçen birisinin kötü biri değilim demesi gibi veya tanıdık olan birisinin iyi hissetmediğini belirtmesi gibi. insanların anlama yetisinden çok şey beklememeliyim. birçoğu akıldan yoksun hali hazırda. ve orada burada bizi gözettiklerinden, yönettiklerinden, sevdiklerinden söz ediyorlar. sadece mide bulandırıcı. tüm bu toplum mide bulandırıcı aslına bakarsanız. halen aramızda olup da bizleri kandırmaları yok mu! güler yüzleriyle kapıyı açıyorlar sizlere ve ardından kapıyı arkanızdan kilitleyip gülüveriyorlar. ama zaten herkes bunun farkında. öyle değil mi? yoksa farkında da olmayabilir. ya da belki ben kafamda kuruyorumdur. bilmiyorum. sadece dinlenmeye ihtiyacım var.
bu yazıyı atıp da inzivaya çekilmek oldukça dramatik bir fikir. bundan kaçınmak adına belki de bunun hemen arkasından başka tanımlar girip giderim.
sadece güçlü olmak istemiyorum bir sefer. yalnızca ağlamalıyım. anlayın beni. bu itiraf, bu safsatalar hep bir parçası ağlamanın. fakat bunu demek ile insanlara ne kadar anlam yüklediğimizin göstergesi. kimin yanında güçlü oluyoruz sanki... sahtekarların canı cehenneme. lanetleriyle bir ömür yaşasınlar. diğerleriyse anlamadan yoksun zaten. kimin yanında güçlü? kimsenin.
en azından kendi düşüncemi korkusuzca anlatabildim. çekinmeden eleştirdim, sövdüm, saydım, anlattım... bu itirafın sonuna gelelim öyleyse. daha da yazardım... ama yeter. dinlenmeli, iyileşmeliyim. belki ileride gelir, tekrar yazarım. hem günlük gibi de oldu. biraz hoş, bence.
içimde olup biten ne varsa yazmak isterdim. belki kaç yıldır yazmaya çalıştığım kitabımı bitiririm. yeni taslaklar oluştururum. ya da ne bileyim, yurtdışına çıkarım. ya da bir bakarım tekrardan dönüp buraya gelmişim! insanlardan haz etmeyen ben, onlardan da ayrı kalamamış olur!
ama biliyorum. dostlarımı kaybetmeye devam edeceğimi biliyorum. şu huysuz olduğundan bahsedilen insanlardan birine dönüşeceğim, bilincindeyim bunun. kimseyle geçinemeyeceğim. kısa süreli ilişkiler, arkadaşlıklar... ne denir? geleceği kafamda kurmam mantıklı değil. yine de az çok kendimi tanıyorum. ve bir noktada aydınlık halen var. bunun için çabalayacağım, tedavi olacağım ve yere basacağım. tabii teoride... pratikte ne yapacağımı kim bilir? ben bilmiyorum. dengesizliğimle mücadele ederken ayağım takılıp düşmem umarım. ve bu ayağının takılabilmesinin bilincinde olmak, işte bu insanı sıkıştırıyor ve geriyor. bu gerginlikten kurtulmak için insan kendini salıvermeli biraz. ama salıverirsem de işte o zaman bir rehavet anıyla kafama sıkmam bir olur. ya da kendi kendime karıştırıyorum durumu. bilmiyorum. yetti bu kadar yazdığım.
epey pesimist bir yazı olduğu kabul. ama bu seferlik, sadece bu seferlik insanlar ne der diye düşünmeyeceğim. ne derseniz deyin.
işte size günahın karanlık tortusu.
devamını gör...
