sait faik abasıyanık
‘’sen bana sokul, yaslan. ben çaresiz şimşeklerin ışığında senin bakır çalığı gözlerini göreyim ve kaybedeyim. insanların birbirini yediği şu büyük kavga dünyasında iki insanın değil, binlerce insanın, dinden, ideolojiden, her şeyden uzak, fakat her şeye rağmen seviştiğini görmeseler bile bilsinler. büyük laflar söylemeden, ‘’hakikat budur!’’ bile demeden, insan olduğumuzdan beri olagelen, bir başkasında kendimizi duyabildiğimiz, hatalarımızı ve meziyetlerimizi anlayabildiğimiz şeyi yapalım: sevişelim…’’
- sait faik abasıyanık - sevgiliye mektup
- sait faik abasıyanık - sevgiliye mektup
devamını gör...
la casa de papel
eser miktarda spoiler içermektedir.
ilk iki sezonu izlemiş olarak bana şunu söyletmiştir: "türkler yapsa beğenmezdiniz".
öncelikle şunu söyleyeyim; diziye başlamadan önce sinemada latin sinemasının yükseliş dönemi olduğunu düşünüyordum. önce relatos salvajes, sonra no (ülke gündemiyle de alakası vardı), sonra narcos ile patlama yapmıştı. bu dizinin de bu ivmeyi yukarıya çekecek bir iş olduğunu düşünüyordum.
insanlar öyle övdüler ki ben de hem insanlarla konuşacak bir şey bulamamak hem de izleyecek bir şeyim olmadığından başladım. ilk sezonun beşinci bölümüne kadar sabrettim. zekice bir şey yoktu, dizi neredeyse deus ex machina ile gidiyordu. daha sonra heyecanı kalmadı. çünkü karakterler bir şekilde kurtuluyorlardı. saçmalıklar da cabası. genelde bu hisleri bir türk dizisi izlerken yaşıyorum. dizinin popülerliği resmen life of brian filmi gibiydi.
peki neden popüler oldu bu dizi cevabı basit: "çav bella". insanlar nasıl kapitalizmden bıktıysa artık ufacık bir kapitalizm eleştirisinde hemen bir diziyi -filmi ilah yapıyor. örneğin mr. robot dizi böyle ünlü oldu. şöyle bir durum var. bu dizinin yaptığı aslında popülizm, the wire'da sistem karşıtıydı ama bunu popülizm ile değil, göstererek yapıyordu. tabi hiçbir zaman bu kadar popüler olamadı.
dizinin senaryo zayıflıklarına gelirsek; malum motor sahnesi gibi, hamile ve hayatında eline silah almamış bir kadını çatışmaya sokması gibi, sadece undo yaparak ve yanındaki memurun görmesine rağmen robot resim silindikten sonra profesörü bulamamak, 30 rehinenin kaçmasına rağmen bu rehinelerden diğer soyguncular hakkında bilgi almamak gibi saçmalıklar. karakterlerinin bir şey vaat etmemesi (denver'in gelişimi var ona okey) de var. nairobi ve moscow bir şeyler vaat ediyor. berlin ise niye sevildiğini anlamadığım bir karakter. karakter hamile bir kadının ölüm emrini verdi, lise çağındaki kıza tecavüz etti, tokyo'yu dışarı attı (tokyo her ne kadar sinir bozucu bir karakter olsa da, soygunu tehlikeye atacak bir hamleydi). daha sayamayacağım tonla şey resmen diziyi mahvetti. diziyi resmen izleme sebeplerimden biri de senaryodaki saçmalıkları aramak olmuştu.
yönetmenliğe gelirsek. dizi bu konuda oldukça standart, hatta ölü adamın karnının şişip inmesini göremeyecek kadar kötü. örneğin mr. robot senaryo konusunda zayıf olsa da sam esmail çok iyi bir yönetmenlik sergiliyordu.
prodüksiyon, ilk sezon iyi olsa da, ikinci sezon sonlara doğru reyting probleminden dolayı o kadar düştü ki tokyo'yu panelvan ve bir seat leon ile cezaevine göndermeleri tam anlamıyla komediydi.
oyunculuklar; yeterli. über süper değil.
marka durumu: okey dizi popülerleşti, yayıldı ama markası türkiye'yi göz önüne alırsak korkunç yönetilmekte. hilal cebeci'nin çavbella klibi, berbat bir türk komedi parodisi ve şimdi magnum reklamı. kupadır, tişörttür şudur budur bunlara alıştık ama artık unilever'in markasının reklamında kullanılmak aslında dizinin yalancı olduğunu gösteriyor. zaten dizinin devamında arturo'nun dizide olması ile oynayan oyuncuya "abi senin de cebin dolsun" demişler.
la casa de papel seven arkadaşlar bence sizin dışında diziyi pek de umursayan yok. oyuncular zaten dünyaca ünlü, yapımcıların cepleri dolu, senaristler 1 haftada falan yazıyor, yönetmenler memur gibi.
3/10
ilk iki sezonu izlemiş olarak bana şunu söyletmiştir: "türkler yapsa beğenmezdiniz".
öncelikle şunu söyleyeyim; diziye başlamadan önce sinemada latin sinemasının yükseliş dönemi olduğunu düşünüyordum. önce relatos salvajes, sonra no (ülke gündemiyle de alakası vardı), sonra narcos ile patlama yapmıştı. bu dizinin de bu ivmeyi yukarıya çekecek bir iş olduğunu düşünüyordum.
insanlar öyle övdüler ki ben de hem insanlarla konuşacak bir şey bulamamak hem de izleyecek bir şeyim olmadığından başladım. ilk sezonun beşinci bölümüne kadar sabrettim. zekice bir şey yoktu, dizi neredeyse deus ex machina ile gidiyordu. daha sonra heyecanı kalmadı. çünkü karakterler bir şekilde kurtuluyorlardı. saçmalıklar da cabası. genelde bu hisleri bir türk dizisi izlerken yaşıyorum. dizinin popülerliği resmen life of brian filmi gibiydi.
peki neden popüler oldu bu dizi cevabı basit: "çav bella". insanlar nasıl kapitalizmden bıktıysa artık ufacık bir kapitalizm eleştirisinde hemen bir diziyi -filmi ilah yapıyor. örneğin mr. robot dizi böyle ünlü oldu. şöyle bir durum var. bu dizinin yaptığı aslında popülizm, the wire'da sistem karşıtıydı ama bunu popülizm ile değil, göstererek yapıyordu. tabi hiçbir zaman bu kadar popüler olamadı.
dizinin senaryo zayıflıklarına gelirsek; malum motor sahnesi gibi, hamile ve hayatında eline silah almamış bir kadını çatışmaya sokması gibi, sadece undo yaparak ve yanındaki memurun görmesine rağmen robot resim silindikten sonra profesörü bulamamak, 30 rehinenin kaçmasına rağmen bu rehinelerden diğer soyguncular hakkında bilgi almamak gibi saçmalıklar. karakterlerinin bir şey vaat etmemesi (denver'in gelişimi var ona okey) de var. nairobi ve moscow bir şeyler vaat ediyor. berlin ise niye sevildiğini anlamadığım bir karakter. karakter hamile bir kadının ölüm emrini verdi, lise çağındaki kıza tecavüz etti, tokyo'yu dışarı attı (tokyo her ne kadar sinir bozucu bir karakter olsa da, soygunu tehlikeye atacak bir hamleydi). daha sayamayacağım tonla şey resmen diziyi mahvetti. diziyi resmen izleme sebeplerimden biri de senaryodaki saçmalıkları aramak olmuştu.
yönetmenliğe gelirsek. dizi bu konuda oldukça standart, hatta ölü adamın karnının şişip inmesini göremeyecek kadar kötü. örneğin mr. robot senaryo konusunda zayıf olsa da sam esmail çok iyi bir yönetmenlik sergiliyordu.
prodüksiyon, ilk sezon iyi olsa da, ikinci sezon sonlara doğru reyting probleminden dolayı o kadar düştü ki tokyo'yu panelvan ve bir seat leon ile cezaevine göndermeleri tam anlamıyla komediydi.
oyunculuklar; yeterli. über süper değil.
marka durumu: okey dizi popülerleşti, yayıldı ama markası türkiye'yi göz önüne alırsak korkunç yönetilmekte. hilal cebeci'nin çavbella klibi, berbat bir türk komedi parodisi ve şimdi magnum reklamı. kupadır, tişörttür şudur budur bunlara alıştık ama artık unilever'in markasının reklamında kullanılmak aslında dizinin yalancı olduğunu gösteriyor. zaten dizinin devamında arturo'nun dizide olması ile oynayan oyuncuya "abi senin de cebin dolsun" demişler.
la casa de papel seven arkadaşlar bence sizin dışında diziyi pek de umursayan yok. oyuncular zaten dünyaca ünlü, yapımcıların cepleri dolu, senaristler 1 haftada falan yazıyor, yönetmenler memur gibi.
3/10
devamını gör...
yazarların en sevdiği zaman dilimi
sabah 5-9 arası herkes uyurken sabah öten kuşların cıvıltıları içinde yazmak, çeviri yapmak ya da dua, meditasyon vb. spiritüel çalışmalar yapmak muhteşem oluyor...
devamını gör...
tanımlarını kimin oyladığını kontrol eden yazar
o bir tanecik portakal bile beni çok mutlu ediyor. bir de büyük bir heyecanla hangi tanımım beğenilmiş diye bakıyorum. sevdiğim yazarlardan beğeni almak mutluluk katsayımı ikiye katlıyor.
devamını gör...
şüphe
şüphe deyince akla descartes'ın gelmesi olasıdır. zira kendisi "düşünüyorum, o halde varım." sözüyle akıllarda yer etmiş olsa da, oradaki 'düşünüyorum' ifadesi şüphe etmekten gelir. hatta kendisi şöyle der bir kitabında "şüphe etmenin ne olduğunu anlamak için yalnızca şüphe etmek gerekir."
buradan
buradan
devamını gör...
en yakındaki kitabın 17. sayfasının 3. cümlesi
daha çok yaşayanlar bile, kendini yetiştirme işini ömürlerinin ilk döneminde bitirmiştir. *
devamını gör...
takipçi sayısının artmamasının nedenleri
takipçilerimin takip etmediğine yemin edebilirim ama kanıtlayamam. mesela birinin gönderisini beğeniyorum sonra o kişi gelip benim son 3 ya da 4 gönderimi beğeniyor. okumadan beğendiklerine yemin edebilirim ama kanıtlayamam.*.
instagramda da vardı aynı olay ben senin fotoğrafını beğendim sen benimkini beğenmedin. şimdi bakıyorum burda da aynı çukura düştüm. beğeniyorsam okuyorumdur. takip ediyorsam beğeniyorumdur.
illa takipçi mi istiyorsunuz, son gönderileri beğen takip et, dönerse senindir dönmezse hiç senin olmamıştır.
sevgili yazarlardan ricamdır, ben beğeniyorum diye dönüp beğenmek zorunda değilsiniz. bırakın ben 3-4 beğeni ile de mutluyum. *
sözüm asla bazı yazarlara değildir. sözüm gerçekten meclisten dışarıdır.
instagramda da vardı aynı olay ben senin fotoğrafını beğendim sen benimkini beğenmedin. şimdi bakıyorum burda da aynı çukura düştüm. beğeniyorsam okuyorumdur. takip ediyorsam beğeniyorumdur.
illa takipçi mi istiyorsunuz, son gönderileri beğen takip et, dönerse senindir dönmezse hiç senin olmamıştır.
sevgili yazarlardan ricamdır, ben beğeniyorum diye dönüp beğenmek zorunda değilsiniz. bırakın ben 3-4 beğeni ile de mutluyum. *
sözüm asla bazı yazarlara değildir. sözüm gerçekten meclisten dışarıdır.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
aynı ismi taşıyan, çok farklı türlerde iki güzel parça:
devamını gör...
cumhurbaşkanlığı başdanışman şoförünün uyuştucuyla yakalanması
vallaha uyuşturucu değil canını yidiğim, fesleğen fesleğen.*
devamını gör...
her şeyin mizahı yapılır mı sorunsalı
kendi fikrim: yapılmalıdır. üslubu önemlidir. *
şöyle bir yönü var;
başından geçen travmatik olayları düşün. bunlara karşı yapılan kinayeli esprilere alınmak yerine gülebiliyorsan, travmanı atlatmışsın demektir.
bir yakınım bir kaza geçirmişti. durumuyla dalga geçerek yüzüne vurmasam, içinde besleyip büyütecek, hem daha geç atlatacak hem de zaman geçtikte travmanın izleri artacaktı. şuan kendi bile yeri gelince kendiyle dalga geçebiliyor ve yüzü gülüyor.
başka bir yakınım ciddi bir ameliyat geçirmişti, bize gerek kalmıyordu. o bol bol mizah konusu yapıyordu kendini.
din denmiş, yapalım hemen: 1 milyar kişinin kutsal gördüğü ineği, her gün başka bir 1 milyar kişi katlederek yiyor. daha komik bir şey mi var? illa ki diyorlardır: "bizim dinimiz kutsaldır, kimse dalga geçemez", e adam yedi senin kutsalını, artanını da çöpe sıyırdı.
4000 küsür aktif din var. gücenen sensin, tanrın değil.
kaldı ki mizah subjektif bir şeydir.
ayrıca tanımadığın birine de aklına gelen her mizahı yapmazsın zaten.
şöyle bir yönü var;
başından geçen travmatik olayları düşün. bunlara karşı yapılan kinayeli esprilere alınmak yerine gülebiliyorsan, travmanı atlatmışsın demektir.
bir yakınım bir kaza geçirmişti. durumuyla dalga geçerek yüzüne vurmasam, içinde besleyip büyütecek, hem daha geç atlatacak hem de zaman geçtikte travmanın izleri artacaktı. şuan kendi bile yeri gelince kendiyle dalga geçebiliyor ve yüzü gülüyor.
başka bir yakınım ciddi bir ameliyat geçirmişti, bize gerek kalmıyordu. o bol bol mizah konusu yapıyordu kendini.
din denmiş, yapalım hemen: 1 milyar kişinin kutsal gördüğü ineği, her gün başka bir 1 milyar kişi katlederek yiyor. daha komik bir şey mi var? illa ki diyorlardır: "bizim dinimiz kutsaldır, kimse dalga geçemez", e adam yedi senin kutsalını, artanını da çöpe sıyırdı.
4000 küsür aktif din var. gücenen sensin, tanrın değil.
kaldı ki mizah subjektif bir şeydir.
ayrıca tanımadığın birine de aklına gelen her mizahı yapmazsın zaten.
devamını gör...
monosakkarit
diğer adıyla tek şekerdir. “mono” latincede 1 anlamına gelir. sindirilmezler. küçük yapılıdırlar. hücre zarından geçebilirler. bazı çeşitleri solunum tepkimelerinde doğrudan enerji üretimimde kullanılabilir. karbon sayıları 3 ile 8 arasında değişir.
devamını gör...
youtube vanced
android telefonlarda reklamsız ve arka planda youtube kullanmaya yarayan harikulade program.
devamını gör...
merhaba
madem daha önce kimse söylememiş, o halde merhaba.
devamını gör...
uyunan en ilginç yer
yazarların uykuya daldığı en ilginç yerlerdir.
üniversitede okuduğum dönem, akşama doğru başlayan bir ders için girdiğim sınıfta uyuya kalmamdı.
oldukça yorgun olduğum bir gündü ve bu yüzden yanlış sınıfa girmiştim ve saat 21 civarı okulun güvenlikleri uyandırmıştı.
üniversitede okuduğum dönem, akşama doğru başlayan bir ders için girdiğim sınıfta uyuya kalmamdı.
oldukça yorgun olduğum bir gündü ve bu yüzden yanlış sınıfa girmiştim ve saat 21 civarı okulun güvenlikleri uyandırmıştı.
devamını gör...
kurucu
23 nisan vesilesiyle koltuğa oturan çocuk yerine konulduğumuzu gösteren kelimedir. bu kelime ile yoldaş adeta yazarlarına, “mekanın sahibi benim, siz de ancak böyle 23 nisan'a dalga konusu olursunuz” demiştir. ayıptır.*
devamını gör...
çernobil santrali patlarken telefonundan maçkolik iddia oranlarına bakan başmühendis
osmanlı imparatorluğu çökerken saraydakilerin survivor izlemesi gibi bişeydir.
devamını gör...
kullanıcı adın bir cevap olsaydı sorusu ne olurdu sorunsalı
yavru antilop tehlikenin farkında mı?
devamını gör...


