dibe vurmuş insanlara tavsiyeler
aynı hatayı tekrar yapmamayı öğrendin şimdi git başka şekilde dene.. çünkü hala hayattasın ve senden başka yok.
devamını gör...
son akıbet
insan hayatının sonunda, bir geçiş yeri olan araf dışında, insanı ilgilendiren ölüm, yargılanma, cennet ve cehennem gibi kavramlar.
devamını gör...
yatak odasını kız tarafının alması
(bkz: edanur) isimli yazarın fikirlerini belirttiği başlık.
''bana göre bu tarz yöreler çok saçma. eğer imkanı varsa her şeyi erkek tarafı yapar, yoksa da el ele verilir ortak yapılır. yok onu sen al bunu ben alayım. çingenlikten başka bir şey değil.''
''eğer imkanı varsa her şeyi erkek tarafı yapar, yoksa da el ele verilir ortak yapılır.
''eğer imkanı varsa her şeyi erkek tarafı yapar''
''her şeyi erkek tarafı yapar''
''erkek tarafı yapar''
''erkek''
bu girdiyi ben yanlış anlamış olayım lütfen. bu kadar çelişkiyi beynim kabul etmiyor. lütfen ironi olsun. ironi demi ?
''bana göre bu tarz yöreler çok saçma. eğer imkanı varsa her şeyi erkek tarafı yapar, yoksa da el ele verilir ortak yapılır. yok onu sen al bunu ben alayım. çingenlikten başka bir şey değil.''
''eğer imkanı varsa her şeyi erkek tarafı yapar, yoksa da el ele verilir ortak yapılır.
''eğer imkanı varsa her şeyi erkek tarafı yapar''
''her şeyi erkek tarafı yapar''
''erkek tarafı yapar''
''erkek''
bu girdiyi ben yanlış anlamış olayım lütfen. bu kadar çelişkiyi beynim kabul etmiyor. lütfen ironi olsun. ironi demi ?
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır
rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor
sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
ormanların en kuytusunu sende görmekteyim
senden kopardım çiçeklerin en solmazını
toprakların en bereketlisini sende sürdüm
sende tattım yemişlerin cümlesini
desem ki sen benim için,
hava kadar lazım,
ekmek kadar mübarek,
su gibi aziz bir şeysin;
nimettensin, nimettensin.
( cahit sıtkı tarancı - desem ki )
rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor
sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
ormanların en kuytusunu sende görmekteyim
senden kopardım çiçeklerin en solmazını
toprakların en bereketlisini sende sürdüm
sende tattım yemişlerin cümlesini
desem ki sen benim için,
hava kadar lazım,
ekmek kadar mübarek,
su gibi aziz bir şeysin;
nimettensin, nimettensin.
( cahit sıtkı tarancı - desem ki )
devamını gör...
kadınların eskisi kadar zor olmaması
biraz terslese, naz yapsa kezban, sağlıklı bir insan gibi hoşlandığı kişiye karşılık verince de basit diyorsunuz dediğim başlıktır.
kadınların bazı davranışlarını eleştiriyoruz ama bu konuda biz erkekler sanki ne istediğimizi bilmiyor gibiyiz.
kadınların bazı davranışlarını eleştiriyoruz ama bu konuda biz erkekler sanki ne istediğimizi bilmiyor gibiyiz.
devamını gör...
amish
amish(?), amiş, amişler. ve komün yaşamdan enstanteneler
amish kullanımı türkçeye "amiş" olarak geçmesi sebebiyle yanlıştır. amişler kullanımı ise neyden bahsettiğinize göre yer yer doğru ya da yanlış olabilmekte. bu da bizim dilimizde bir topluluğa eklenen -ler -lar'dan kaynaklanıyor. amiş zaten bir topluluk ismi olduğundan, ben de tekil kullanılması gerektiği taraftarıyım.
amiş, bir hristiyan mezhebi ve aynı topluluğun mensuplarına verilen isim. yahudiliğe benzer bir yanları var zira kendi aralarında eşleşmekte ve dışarıdan biriyle çocuk yapmamaktalar. buraya gelmeden önce hadi tarihlerine bir göz atalım.
amiş, incil'deki öğretileri katı bir şekilde kabul eden ve hz. isa'nın hayatını idol olarak kabul eden, hayatlarını 18. yüzyıl standartlarında sürdürmekte olan kimseler. aslında hayatlarına avrupa'da başlamış olan bu topluluğun ilk dönemlerinde isviçre'de, protestanlığın bir örneğini sergileyen amiş bireylerinin başında jakop amman varmış. görmüş oldukları baskı ve zulüm sebebiyle göç etmek durumunda kalmışlar. bu göçün temel sebeplerinden biriyse, çocuklarının 18 yaşından önce vaftiz edilmelerine karşı olmalarıymış. aşağıda bu konuya daha detaylı değineceğiz.
günümüzde büyük çoğunluğu ohio, kanada, indiana ve pensilvanya'da yaşamakta. komün bir hayat sürmekte olan amiş bireyleri, amerika'da olmalarına rağmen izole yaşamlarından dolayı hala hollanda'daki lehçeye yakın olarak "niederdeutsch" dilini kullanmakta. yani almanya'nın kuzey kesimlerindeki insanların konuştuğu "düşük almanca". bu da ayrı bir araştırma konusu olarak kalsın.
dış görünüşleri... bizlere nostaljiyi yaşatacak türden, kadınları ve erkekleri her daim sade ve şık. erkekler zamanın büyük çoğunluğunda takım elbise; kadınlar ise uzun ve sade elbiseleri tercih etmekte. evli erkeklerin sakalları uzun olmasına rağmen, bıyıklarını kesmekteler.
biraz da günlük yaşamları ve amiş geleneklerinden bahsedelim.
teknoloji, komün hayatlarının bir parçası değil. teknolojiden kesin olarak uzak durmayı tercih etmekteler. ulaşımlarını ağırlıklı olarak bisikletle ya da at arabalarıyla sağlamaktalar. elektrik olmadığı için tarımda ya da genel anlamda üretimde, insan gücü ya da insan gücüyle çalışan basit makineler kullanmaktalar.
yine komün yaşamın cilvelerinden biri olarak, toplum içerisinde bir iş bölümü söz konusu. amiş erkekleri tarım ve hayvancılıkla ev ihtiyaçlarını karşılıyor, kadınlarsa ev ve çocuklarla ilgileniyor. her birey dünyevi yaşantısını ailesine ve içinde bulunduğu topluma adıyor. evlilik demişken, bu kadar katı ve dindar bir toplum içerisinde elbette gençlerin flört, sevgililik gibi kavramlardan uzak olduğunu da belirtmek gerekiyor. genellikle 20 yaşına gelmeden evlenen bireyler, birbirlerini ya kilisede gerçekleşen ayinlerde, ya cenazelerde ya da görücü usulü tanıyıp evleniyorlar.
amiş gelenekleri her ne kadar katı olsa da, çocuklarını bununla zorunlu tutmamaktalar. 18 yaşına gelen bir amiş gencine, tarikatın bir üyesi olup olmayacağı soruluyor. burada kalmayı seçerse tüm bu gelenek ve kuralları da kabul etmiş oluyor; reddederse ayrılıp farklı bir yerde hayatına devam edebiliyor. yine de %90dan fazla bir oranda, tarikat bünyesi içerisinde kalmak tercih edilmekte.
burada da akıllarımıza bir soru gelmeli. günümüz teknolojik gelişme ve uğraşları gerçekten bir zorunluluk mu? bunlarla tanışmadan yetişmiş toplumlarda belli bir ihtiyacı yine de söz konusu mu? sonuçta evlerinde telefon bile bulunmayan insanlardan bahsediyoruz. kıyafetlerini bile kendi elleriyle dikiyor / dokuyorlar.
yine gençlerden gidelim. eğitim öğretimleri, dünyevi zevklere ve geçici olan dünya hayatına merak sarmalarının istenmemesi gerekçesiyle sekiz yılla sınırlanıyor. günümüzde modern öğretileri takip eden amiş aileleri çocuklarının eğitimine devam etmesini isteyip gerekli şartları sağlasa da, bu genel olarak pek görülmüyor. çocukların sekiz yıllık eğitimi basit okuma yazma, matematik ve ağırlıklı olarak incil/din dersleri üzerinden oluyor.
politika, askeriye, savaş gibi konular konuşmak yasak. toplum tüm bunlardan izole bir şekilde hayatını sürdürmekte. oy vermezler, orduya katılmazlar, spor müsabakaları ve dışarıyla ticaret dışında iletişimleri yoktur. sanat kısıtlanmış; çünkü resim ve müzik dinen yasak. yalnızca ilahiler serbest. buna rağmen, harika ahşap ve demir işçilikleri ortaya koymaktalar. hatta ihraç ettikleri şeyler de yine bunlar ve hayvansal ürünler.
yapmış oldukları mobilyalarda teknolojik malzeme* bulunmamasına rağmen çok dayanıklı ve estetikler. amerika'da da oldukça rağbet görüyor. aşağıda el işçiliği bir amiş masa takımı ve dolap var. dilerseniz devamını yine google üzerinden araştırabilirsiniz.
bu izole yaşamın bazı kötü yanları da yok değil. hasta olan insanlara kendi ilkel tedavilerini uygulamaktalar. bizdeki kocakarı ilacı olarak geçen şeyler ya da aktarların yaptığı karışımlar gibi. belki kırıkçı çıkıkçı, uç noktada fıtıkçı da vardır kim bilir...
farklı kaynaklarda ise, yollarının osmanlı imparatorluğu'ndan da geçtiği söyleniyor. buraya gelenler önce istanbul'a gelmiş; sonra izmir ve kars'a dağılmışlar. nasıl dağıtımsa artık. izmir'dekiler tarım, kars'takiler hayvancılıkla uğraşmış. hatta kars kaşar peynirinin atası da işte bu göç eden amiş insanlarıymış. sonra kimi kaynaklara göre istanbul'da kalan küçük bir kısmı katledildiğinden, kimi kaynaklara göreyse fırsatlar ülkesi amerika'ya göç etme isteklerinden gitmişler.
teknolojiyi reddeden bu toplumun ilkel güçle tarım ve hayvancılık sürdürmesi bir yana; küçük ve ironik bir bilgiyle de bitireyim. 1940'lı yıllarda ruslarla savaşı sonrası esir düşen ve devamında osmanlı topraklarına sürülen alman aileler var. bu karslı alman aileler de, ilkel tarım ve teknolojiye bir yenilik olması adına, türlü tarım ve hayvancılık makinelerini bu bölgeye getirmişler. çim biçme makinesi vs.
tarihin karması işte. her neyse; amiş de böyle bir topluluk/tarikat/mezhep.
amish kullanımı türkçeye "amiş" olarak geçmesi sebebiyle yanlıştır. amişler kullanımı ise neyden bahsettiğinize göre yer yer doğru ya da yanlış olabilmekte. bu da bizim dilimizde bir topluluğa eklenen -ler -lar'dan kaynaklanıyor. amiş zaten bir topluluk ismi olduğundan, ben de tekil kullanılması gerektiği taraftarıyım.
amiş, bir hristiyan mezhebi ve aynı topluluğun mensuplarına verilen isim. yahudiliğe benzer bir yanları var zira kendi aralarında eşleşmekte ve dışarıdan biriyle çocuk yapmamaktalar. buraya gelmeden önce hadi tarihlerine bir göz atalım.
amiş, incil'deki öğretileri katı bir şekilde kabul eden ve hz. isa'nın hayatını idol olarak kabul eden, hayatlarını 18. yüzyıl standartlarında sürdürmekte olan kimseler. aslında hayatlarına avrupa'da başlamış olan bu topluluğun ilk dönemlerinde isviçre'de, protestanlığın bir örneğini sergileyen amiş bireylerinin başında jakop amman varmış. görmüş oldukları baskı ve zulüm sebebiyle göç etmek durumunda kalmışlar. bu göçün temel sebeplerinden biriyse, çocuklarının 18 yaşından önce vaftiz edilmelerine karşı olmalarıymış. aşağıda bu konuya daha detaylı değineceğiz.
günümüzde büyük çoğunluğu ohio, kanada, indiana ve pensilvanya'da yaşamakta. komün bir hayat sürmekte olan amiş bireyleri, amerika'da olmalarına rağmen izole yaşamlarından dolayı hala hollanda'daki lehçeye yakın olarak "niederdeutsch" dilini kullanmakta. yani almanya'nın kuzey kesimlerindeki insanların konuştuğu "düşük almanca". bu da ayrı bir araştırma konusu olarak kalsın.
dış görünüşleri... bizlere nostaljiyi yaşatacak türden, kadınları ve erkekleri her daim sade ve şık. erkekler zamanın büyük çoğunluğunda takım elbise; kadınlar ise uzun ve sade elbiseleri tercih etmekte. evli erkeklerin sakalları uzun olmasına rağmen, bıyıklarını kesmekteler.
biraz da günlük yaşamları ve amiş geleneklerinden bahsedelim.
teknoloji, komün hayatlarının bir parçası değil. teknolojiden kesin olarak uzak durmayı tercih etmekteler. ulaşımlarını ağırlıklı olarak bisikletle ya da at arabalarıyla sağlamaktalar. elektrik olmadığı için tarımda ya da genel anlamda üretimde, insan gücü ya da insan gücüyle çalışan basit makineler kullanmaktalar.
yine komün yaşamın cilvelerinden biri olarak, toplum içerisinde bir iş bölümü söz konusu. amiş erkekleri tarım ve hayvancılıkla ev ihtiyaçlarını karşılıyor, kadınlarsa ev ve çocuklarla ilgileniyor. her birey dünyevi yaşantısını ailesine ve içinde bulunduğu topluma adıyor. evlilik demişken, bu kadar katı ve dindar bir toplum içerisinde elbette gençlerin flört, sevgililik gibi kavramlardan uzak olduğunu da belirtmek gerekiyor. genellikle 20 yaşına gelmeden evlenen bireyler, birbirlerini ya kilisede gerçekleşen ayinlerde, ya cenazelerde ya da görücü usulü tanıyıp evleniyorlar.
amiş gelenekleri her ne kadar katı olsa da, çocuklarını bununla zorunlu tutmamaktalar. 18 yaşına gelen bir amiş gencine, tarikatın bir üyesi olup olmayacağı soruluyor. burada kalmayı seçerse tüm bu gelenek ve kuralları da kabul etmiş oluyor; reddederse ayrılıp farklı bir yerde hayatına devam edebiliyor. yine de %90dan fazla bir oranda, tarikat bünyesi içerisinde kalmak tercih edilmekte.
burada da akıllarımıza bir soru gelmeli. günümüz teknolojik gelişme ve uğraşları gerçekten bir zorunluluk mu? bunlarla tanışmadan yetişmiş toplumlarda belli bir ihtiyacı yine de söz konusu mu? sonuçta evlerinde telefon bile bulunmayan insanlardan bahsediyoruz. kıyafetlerini bile kendi elleriyle dikiyor / dokuyorlar.
yine gençlerden gidelim. eğitim öğretimleri, dünyevi zevklere ve geçici olan dünya hayatına merak sarmalarının istenmemesi gerekçesiyle sekiz yılla sınırlanıyor. günümüzde modern öğretileri takip eden amiş aileleri çocuklarının eğitimine devam etmesini isteyip gerekli şartları sağlasa da, bu genel olarak pek görülmüyor. çocukların sekiz yıllık eğitimi basit okuma yazma, matematik ve ağırlıklı olarak incil/din dersleri üzerinden oluyor.
politika, askeriye, savaş gibi konular konuşmak yasak. toplum tüm bunlardan izole bir şekilde hayatını sürdürmekte. oy vermezler, orduya katılmazlar, spor müsabakaları ve dışarıyla ticaret dışında iletişimleri yoktur. sanat kısıtlanmış; çünkü resim ve müzik dinen yasak. yalnızca ilahiler serbest. buna rağmen, harika ahşap ve demir işçilikleri ortaya koymaktalar. hatta ihraç ettikleri şeyler de yine bunlar ve hayvansal ürünler.
yapmış oldukları mobilyalarda teknolojik malzeme* bulunmamasına rağmen çok dayanıklı ve estetikler. amerika'da da oldukça rağbet görüyor. aşağıda el işçiliği bir amiş masa takımı ve dolap var. dilerseniz devamını yine google üzerinden araştırabilirsiniz.
bu izole yaşamın bazı kötü yanları da yok değil. hasta olan insanlara kendi ilkel tedavilerini uygulamaktalar. bizdeki kocakarı ilacı olarak geçen şeyler ya da aktarların yaptığı karışımlar gibi. belki kırıkçı çıkıkçı, uç noktada fıtıkçı da vardır kim bilir...
farklı kaynaklarda ise, yollarının osmanlı imparatorluğu'ndan da geçtiği söyleniyor. buraya gelenler önce istanbul'a gelmiş; sonra izmir ve kars'a dağılmışlar. nasıl dağıtımsa artık. izmir'dekiler tarım, kars'takiler hayvancılıkla uğraşmış. hatta kars kaşar peynirinin atası da işte bu göç eden amiş insanlarıymış. sonra kimi kaynaklara göre istanbul'da kalan küçük bir kısmı katledildiğinden, kimi kaynaklara göreyse fırsatlar ülkesi amerika'ya göç etme isteklerinden gitmişler.
teknolojiyi reddeden bu toplumun ilkel güçle tarım ve hayvancılık sürdürmesi bir yana; küçük ve ironik bir bilgiyle de bitireyim. 1940'lı yıllarda ruslarla savaşı sonrası esir düşen ve devamında osmanlı topraklarına sürülen alman aileler var. bu karslı alman aileler de, ilkel tarım ve teknolojiye bir yenilik olması adına, türlü tarım ve hayvancılık makinelerini bu bölgeye getirmişler. çim biçme makinesi vs.
tarihin karması işte. her neyse; amiş de böyle bir topluluk/tarikat/mezhep.
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
dışarı çıkıyorsanız dikkat! çiçeklerle karşılaşmayın
ya da koklamayın onları, iyisi mi yüzünüzü örtün şapkanızla
ya da düşünmeyin hiç, ben bakin öyle yapıyorum
neden diyeceksiniz, insandaki sevgiliyi eskitiyor bu çiçekler
güneşe benzetiyorlar adamı, masaya vurmuş koyun bulutlarına
pek tuhaf! ben de sahanda yumurtayı kıskanırım
beni seviyorsanız dikkat! köşe başındaki camcıya sorun
o ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla
ustelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır
gunaydin!
sabahlariniz gibidir beni sevmek, horuzun renkleri gibidir
beni sevdiniz mi yangindir artık parmaklarınız
sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum
bunu her zaman yapıyorum, akılla oynamak yani
öyle trenler var ki insani şımartıyor
çıkıp kuruluyorum pencere yanına gel keyfim gel
gidip duruyorum böylece, adimi bileceksiniz çok ülkeli adam
üstelik daha kalkma saati gelmeden trenlerin.
sokağa dökülüyorsam dikkat! bu da doğrudur oldukça
bir kanunu vardır belki, ya su içmişimdir ya da yıkamışımdır yüzümü
olmayacak şey mi niye bakmayayım denizlere
en akilli tarafımdır balıkla deniz tutmak.
bir cümle tuhafsa dikkat! pek tuhaftır insanin tırnak çıkardığı
sonra da boyadığı, ne demeli sonra da kestiği
korkum yok ben güpegündüz rakılar boğazlıyorum
gözlerimi batırıyorum ıstakozlara
oh ne güzle şişenin de bir anlamı oluyor böylece
kim konuşuyor ben konuşmuyorum.
bir gün çok yürürseniz dikkat! sinekler şehirde kalıyor
butun taşıtlar paslanıyor ayrıca
pencereli yıldız, misafirli oda, bol bol öttürüyorsunuz onları
çünkü kırlara çıkıyorsunuz, şemsiyenizi bırakın ayıp
bana parmağınızdaki çiçekleri gösterin.
bir yere kapanıyorsanız dikkat! yanınızda olsun elleriniz
kim ne der bakindi iste durmadan ellerinize
dünyayı dolasan damarlar içinde
en kemikli taraflarıyla zencileri döversiniz
en kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri
ayıptır yani insan elini temiz tutmalı biraz.
bir gün olumu beğenmeyecekseniz dikkat! ölmeyin kolayla
kadınlara sarkıntılık edin, hoşa giden bardaklar satın alin
ya da bir aptalın yalnızlığını secin, çiçek sulamakla olsun bu
tıkır da tıkır isleyen apartmanlar vardır ya, sakin ha
ya da her sabah
göğe bir yüz metre kollarınızla.
edip cansever - yangın
ya da koklamayın onları, iyisi mi yüzünüzü örtün şapkanızla
ya da düşünmeyin hiç, ben bakin öyle yapıyorum
neden diyeceksiniz, insandaki sevgiliyi eskitiyor bu çiçekler
güneşe benzetiyorlar adamı, masaya vurmuş koyun bulutlarına
pek tuhaf! ben de sahanda yumurtayı kıskanırım
beni seviyorsanız dikkat! köşe başındaki camcıya sorun
o ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla
ustelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır
gunaydin!
sabahlariniz gibidir beni sevmek, horuzun renkleri gibidir
beni sevdiniz mi yangindir artık parmaklarınız
sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum
bunu her zaman yapıyorum, akılla oynamak yani
öyle trenler var ki insani şımartıyor
çıkıp kuruluyorum pencere yanına gel keyfim gel
gidip duruyorum böylece, adimi bileceksiniz çok ülkeli adam
üstelik daha kalkma saati gelmeden trenlerin.
sokağa dökülüyorsam dikkat! bu da doğrudur oldukça
bir kanunu vardır belki, ya su içmişimdir ya da yıkamışımdır yüzümü
olmayacak şey mi niye bakmayayım denizlere
en akilli tarafımdır balıkla deniz tutmak.
bir cümle tuhafsa dikkat! pek tuhaftır insanin tırnak çıkardığı
sonra da boyadığı, ne demeli sonra da kestiği
korkum yok ben güpegündüz rakılar boğazlıyorum
gözlerimi batırıyorum ıstakozlara
oh ne güzle şişenin de bir anlamı oluyor böylece
kim konuşuyor ben konuşmuyorum.
bir gün çok yürürseniz dikkat! sinekler şehirde kalıyor
butun taşıtlar paslanıyor ayrıca
pencereli yıldız, misafirli oda, bol bol öttürüyorsunuz onları
çünkü kırlara çıkıyorsunuz, şemsiyenizi bırakın ayıp
bana parmağınızdaki çiçekleri gösterin.
bir yere kapanıyorsanız dikkat! yanınızda olsun elleriniz
kim ne der bakindi iste durmadan ellerinize
dünyayı dolasan damarlar içinde
en kemikli taraflarıyla zencileri döversiniz
en kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri
ayıptır yani insan elini temiz tutmalı biraz.
bir gün olumu beğenmeyecekseniz dikkat! ölmeyin kolayla
kadınlara sarkıntılık edin, hoşa giden bardaklar satın alin
ya da bir aptalın yalnızlığını secin, çiçek sulamakla olsun bu
tıkır da tıkır isleyen apartmanlar vardır ya, sakin ha
ya da her sabah
göğe bir yüz metre kollarınızla.
edip cansever - yangın
devamını gör...
devlet bahçeli’yi bir türlü ciddiye alamamak
büskevit'lerden sonrası sarmadı.
devamını gör...
13 mayıs 2021 turizm bakanlığı'nın yayınladığı video
kendimi 2. hatta 3. sınıf vatandaş hissettiren videodur. her allahın günü daha kötü şeyler görmekten bıktım usandım. turistler için yaşıyoruz resmen. inanılmaz sıkıldım bu durumdan.
twitter.com/KoronaReport/st...
edit: rezalet bununla da sınırlı kalmamış. jnadasd. kafayı yememe ramak kaldı.
twitter.com/BulendEcevit/st...
twitter.com/KoronaReport/st...
edit: rezalet bununla da sınırlı kalmamış. jnadasd. kafayı yememe ramak kaldı.
twitter.com/BulendEcevit/st...
devamını gör...
eski resimlerde insanların gülümsememe nedeni
eskiden gülmemek cool sanılırdı. bir tane gülen resmim yok eskilerden. bakışlar yeter sanırdık. sorsan dünyanın mesajını verirdik o mesajla. kim aldı o mesajı, hiç kimse. hep bir cool olmaya çalışmalar. 18 yaşında mıyız 68 yaşında mıyız belli değil. ne manasız bir enerji tutulması diyorum o günlere.
on yıldır gülüyorum her resme.
güzel çıkmak isteyen, on sene sonra resmine bakıp ne güzelmişim, ne güzel günler geçirmişim, ne güzel yaşamışım, iyi ki demek isteyen gülsün.
3 günlük dünya kas kas nereye kadar.
on yıldır gülüyorum her resme.
güzel çıkmak isteyen, on sene sonra resmine bakıp ne güzelmişim, ne güzel günler geçirmişim, ne güzel yaşamışım, iyi ki demek isteyen gülsün.
3 günlük dünya kas kas nereye kadar.
devamını gör...
valentin rosier
an itibarıyla ''beşiktaş'ın çocuğu'' tabirini sonuna kadar hak etmiş olan fransız sağ bek. birader sendeki omurga viking gemilerinde yok. tamam biliyoruz, birilerinin zoruna gitti aldığında tavır ve durduğun yer ama futbolda böyle güzel be kardeşim! hikâyeleri ile güzel. sen beşiktaş taraftarı için bir hikâye yazdın. ve o hikâye sayesinde artık beşiktaş taraftarının gönlünde ayrı bir yere oturdun. bak şimdi, misal sen kendi kalene gol attığında beşiktaş taraftarı bunu problem etmez. topu kaptırıp, gol yedirdiğinde öyle ahım şahım üzerinde durmaz. sen tribünlerden pek homurdanma duymazsın. çünkü yaptığın fedakârlık ve gösterdiğin amatörce tavır seni başka bir yere taşıdı.
o yüzden hani bu duruma canı sıkılanlar, morali bozulanlar var ya! hah işte onlara diyorum ki, bozmayın be moralinizi! bunlar işin güzel kısımları. bunlar işin keyifli kısımları. her camianın böyle adamlara ihtiyacı var. takıma ruh, taraftara neşe katar. dilerim ki, diğer camialarda böyle bir aidiyet duygusu ile bezenmiş futbolculara kavuşurlar da herkesin keyfi yerine gelir. uzun süredir rosier gibi bir örnek görmemiştik. adamın aidiyet oluşturduğu sezonda pandemi sezonu. vallahi şaka gibi.
taraftarın önünde mabede ayak bastığında inşallah kendisi kesmeye falan kalkmaz. korkuyorum yani çocuğun ruh halinden. hunisini takmış geliyor resmen deli oğlan. deli ibrahim sonrası inşallah deli rosier dönemi uzun sürer de ruh çağırma seansı yapmak zorunda kalmayız.
video' da on numara olmuş. çok sevdik be abi!
o yüzden hani bu duruma canı sıkılanlar, morali bozulanlar var ya! hah işte onlara diyorum ki, bozmayın be moralinizi! bunlar işin güzel kısımları. bunlar işin keyifli kısımları. her camianın böyle adamlara ihtiyacı var. takıma ruh, taraftara neşe katar. dilerim ki, diğer camialarda böyle bir aidiyet duygusu ile bezenmiş futbolculara kavuşurlar da herkesin keyfi yerine gelir. uzun süredir rosier gibi bir örnek görmemiştik. adamın aidiyet oluşturduğu sezonda pandemi sezonu. vallahi şaka gibi.
taraftarın önünde mabede ayak bastığında inşallah kendisi kesmeye falan kalkmaz. korkuyorum yani çocuğun ruh halinden. hunisini takmış geliyor resmen deli oğlan. deli ibrahim sonrası inşallah deli rosier dönemi uzun sürer de ruh çağırma seansı yapmak zorunda kalmayız.
video' da on numara olmuş. çok sevdik be abi!
devamını gör...
ilkokulda sıralara zorla kız erkek birlikte oturtulmak
farkında olmasalar da öğretmenlerimizin "kadın-erkek ayrı sınıflarda, hatta okullarda eğitim görsün" şeklinde yapılan yobaz beyanlara karşı gerçekleştirdiği harika bir başkaldırıdır.
devamını gör...
yolda yürürken yapılmaması gerekenler
gülmek de bunlardan biri. yolda gülünce deli damgası yiyor insan. tabi tek başınaysa.
devamını gör...
cinnet geçirten yazım yanlışları
hâlâ - hayla
mide - miğde
bazı - bağzı
çare - çağre.
hayla ne demek? konuşurken de mi hayla diyorsunuz?
mide - miğde
bazı - bağzı
çare - çağre.
hayla ne demek? konuşurken de mi hayla diyorsunuz?
devamını gör...
güzel bir cümle paylaşalım
"... ona mutluluğun kadehini uzattı ve dedi ki, 'eğer geçmişini ve geleceğini unutmaya niyetli değilsen bu kadehten sakın içme çünkü mutluluk, safi bir an' dır."
devamını gör...
modern insanın en büyük problemi
yaşamındaki kalitesizliği, türlü hodbinliklerle ambalajlayıp toplumun bütün kesimlerine sunması; ardından da, bunu ajitasyon malzemesi haline getirmesiyle kitleleri birbirine düşürmesidir.
gelir adaletsizliğinin ayyuka çıktığı bu dönemde, "kıt kanaat" modelinin güncellenmiş halidir aslında bütün sorun. zengin/yoksul ayrımının temelinin sorgulanmadığı; ya gereksiz bir "herkes eşit olsun, herkes aynı arabaya binsin, aynı evde otursun" gülünçlüğüyle yaklaşıldığı yahut sefaleti yaşayan insanların kimliklerinin övüldüğü, anlaşılmazlar hiyerarşisindeki en düşük rütbedir.
peki nedir olması gereken ya da insanca olan? yaşamak nedir? kültürü nasıl tanımlıyoruz mesela? kültürü anlamadan, olumlu özellikleri bir kenara ayrılmadan; olumsuz her bir durumun ve kimliğin arkasındaki düşüncenin kutsandığı bir yerde, yaşamın kalitesinden bahsedilebilir mi? insani özelliklerden gittikçe uzaklaşan vasıflarımız, ilkellikle ve zorbalıkla örülü geçmişimiz serilmeden ortaya, anlaşılabilir mi insan olmanın ne demek olduğu?
her bir cenah ve düşünce biçimi bize, insanların ekonomik göstergeleri yanlış yorumladığını doğrularcasına tespitler ve önermeler sunuyor; yapılan bütün hatalar, sınıf bilinci olsun olmasın, kendi zümrelerini ihya etme kaygısı taşıyanların, bu kaygıyı ekonomik göstergelerden bağımsız ele aldığını gösteriyor. bu sonuç da bizi, birbirimizin meziyetlerini, kabiliyetlerini; sanatını veya zanaatini anlamaktan uzaklaştırıyor, bizi birbirimize düşman ediyor.
halbuki zenginlik, bir sınıf göstergesinden ya da bir vasıftan çok, arka planındaki ekonomik göstergenin sorgulanmamasından kaynaklı bir durumdur. kişilerin ya da kurumların, parayı nasıl kazandığı sorgulanmadığı takdirde, insanların kendi ekonomik skalasındaki gruplara da düşman olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir; bu da, isyan ve özgürlük hareketlerinin yanlış şekillerde anlaşılmasına, hatta bir topluluğun başka bir topluluk üzerinde faşizan tutumlar sergilemesine zemin hazırlayabilir.
insanca yaşamak insan olmaktan geçiyorsa şayet, -ki öyle- eksikliklerimizin farkında olmakla başlayacağız işe. kültür ve değer üretiminin, gelecek nesilleri umursama kaygısı taşımadan, sadece o anki durumu ve olayı yorumlayarak, nesnel bakış açısından bir an olsun bile sapmaksızın geliştireceğimiz çözümlerle, sınıf bilincine nefes aldıracağız; herhangi bir doktrin ya da kişinin referans alınarak sözlerinin eğilip büküldüğü bir dünya düzeninde, kişinin kendini tanıyabilmesi ve sorunlu noktalarını düzeltebilmesi pek de mümkün görünmüyor. ideolojiler, birbirimizi yok etmemiz için tabandan tavana yayılarak, evrende kırıntı halinde bile kalmayan özgürlüğümüzü elimizden alıyor.
sorunlarımızın, iktisadi koşullardan bağımsız bir güç aracı olarak kullanılması, elbette devlet ve onun biricik sevgilisi medyanın eliyle vücut bulan bir olgu; ancak burada atlanılan şey, yıllarca güce/menfaate/paraya/zenginliğe "nasıl" ulaştığımız değil, bunların -bilhassa zenginliğin- kötü olduğu; dolayısıyla tam tersi durumların da -sefalet-, kişilikten ayrı ya da kişiliğe bağlı bir şekilde erdemli olma eşiği olarak algılanışı...
bu algı, paranın nasıl ve ne şekilde kazanıldığını da anlamamıza engel oluyor.
bir düğün konvoyuna saldıran eli silahlı kişilerin, para vermeyen damat ve gelini hunharca dövmesi ya da içlerinden birini öldürmesi; daha ilk başta, yıllar boyu topluma angaje edilmeye çalışılan bu saçmalığın iflas ettiğini gösteriyor bize.
insanları fakirleştiren sistemleri yönetenlerin, aynı zamanda fakirliği kutsadıkları ve ona "erdemin zirvesi" rolünü biçtiklerini unutmamak gerek. bir insanın modernliği, erdemi; sefaleti ya da "insanca yaşama" olgusunu doğru tahlil edebilmesi için, maneviyat güzellemelerinden çok, madde düzlemindeki somut yaklaşımları ve verileri ele alması gerekliliği, her zaman hafızalarımızın ilk sırasında yer bulmalı.
çünkü "zenginlik" de "fakirlik" de, hem kavramsal olarak, hem de toplumsal sınıfların mücadelesi bazında, illüzyondan ileri gidemeyen ve esas konuşulması elzem olan meselelerden bizi alıkoyan bir engel.
lotodan büyük ikramiye size çıktı; dün orta direk bir hayatınız varken, bugün kimsenin aklı havsalası almayacak bir servetin üzerinde oturuyorsunuz. bu paranın çalışılmadan kazanılmış olması, şans faktörünün dünya üzerindeki en ciddi ve insanların hayatındaki yanılsamayı alaşağı edecek en büyük güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. insanlar; yaptıkları işten memnun olmadıklarına kılıf bulabilmek için, işlerinden niçin memnun olamadıklarını, dolayısıyla sistemi sorgulamak yerine, "kolay para" formülünü seçip, "şans"ın kendilerine güleceği düşüncesiyle bu çarkı döndürüyorlar.
bu biraz da, ihtiyaç/tüketici kredisi çekip, borcunu başka bankalardan çektiği parayla kapatmaya benziyor.
sistem ve onu yöneten eller, bu durumun farkında olduğu için, çok ciddi bir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın, içinizdeki "sınıfını aşağılama ve ondan kurtulma" güdüsünü kullanıyorlar; ardından, "insanca yaşama" edebiyatı pompalanıp asgari müştereklerde buluşulacak yaşam biçimi gölgelenerek, sefaletle ekonomik uçurumu yaratan düzenin varisleri karşı karşıya getiriliyor; azınlıktaki insanların fikirleri de "arada kalmışlık" ile itham ediliyor.
bu tür bir savunma mekanizması da yeterince gereksiz aslında. "bu parayı nasıl kazandın, nereden buldun" sorusu her tür sorunu; rüşvetçiliği, yağmacılığı, talanı ve hırsızlığı çözebilecekken; toplumumuzun her katmanınında bulunan; adeta bir hastalık haline gelen ve inanmadığımız halde alkışladığımız "tırnaklarımla kazıyarak geldim" yalanı, aslında ne zenginlik kavramını, ne de fakirliği anlamak istediğimizi gösteriyor.
biz empatiyi, yaşanan olay ya da durum üzerine yapmıyoruz. (ki, empati oldukça gereksiz bulduğum bir kavram).
insanları; fakirken de, zenginken de yargılamak için, kendi hayatlarımızdaki sorunların temeline inmeden yorumlar yapıyoruz. "güçlü olan dengeyi belirler" düsturu; bizim için sadece güçlüden yana olmayı değil, o gücü kendi sınıfımızdakileri yok etmek için kullanmayı da meşru hale getiriyor. bugünün dünyasında da, aslında kendi ellerimizle yükselttiğimiz, ekonomik gücü ortalamanın bir tık üzerindeyken zirveye çıkarttığımız onlarcası var.
biz onlara reyting verdik, para verdik, güç verdik; ihtişamlı gökdelenlerinde ve plazalarında bizi ezmelerini sağlayacak, goygoyumuzu iki birayla orgazm seviyesine çıkaracak hayatlar bahşettik onlara. kendi ellerimizle yaptık bunu. ciğeri beş para etmezleri soktuk hayatımıza; "sanat" adı altındaki soytarılıklarını, "siyaset" adı altındaki bel altı piyasasını onlardan gördük; ama bu, biraz da bizim içimizdekilerin onların diliyle ve fikriyle hayat bulmasıydı aslında. şimdi de kalkmış, ölen insanların çalıştığı avm'leri boykot edip, en küçüğünden en afilli esnafına/işletmesine kadar hiçbirine para kazandırmamamız gerektiği halde/yerde, hepsini baş tacı ediyor; "ne yapalım herkes böyle" deyip, insanlıktan alamadığımız nasibi yaşam biçimimize tahvil ederek, kalan üç kuruşluk ömrümüzün faizini yemeye çalışıyoruz.
ne diyeyim. kafam çok karıştı. sorunlarımızın temelinde, insanlığın kendisiyle yüzleşememesi sonucu sığındığı bahaneler var. her gün milyon dolarları kaldıran bu çark kendiliğinden oluşmuyor ya; biz de gönüllü olarak bu değirmene su taşımaya, hatta suyun kendisi olmaya razı olduk.
gelir adaletsizliğinin ayyuka çıktığı bu dönemde, "kıt kanaat" modelinin güncellenmiş halidir aslında bütün sorun. zengin/yoksul ayrımının temelinin sorgulanmadığı; ya gereksiz bir "herkes eşit olsun, herkes aynı arabaya binsin, aynı evde otursun" gülünçlüğüyle yaklaşıldığı yahut sefaleti yaşayan insanların kimliklerinin övüldüğü, anlaşılmazlar hiyerarşisindeki en düşük rütbedir.
peki nedir olması gereken ya da insanca olan? yaşamak nedir? kültürü nasıl tanımlıyoruz mesela? kültürü anlamadan, olumlu özellikleri bir kenara ayrılmadan; olumsuz her bir durumun ve kimliğin arkasındaki düşüncenin kutsandığı bir yerde, yaşamın kalitesinden bahsedilebilir mi? insani özelliklerden gittikçe uzaklaşan vasıflarımız, ilkellikle ve zorbalıkla örülü geçmişimiz serilmeden ortaya, anlaşılabilir mi insan olmanın ne demek olduğu?
her bir cenah ve düşünce biçimi bize, insanların ekonomik göstergeleri yanlış yorumladığını doğrularcasına tespitler ve önermeler sunuyor; yapılan bütün hatalar, sınıf bilinci olsun olmasın, kendi zümrelerini ihya etme kaygısı taşıyanların, bu kaygıyı ekonomik göstergelerden bağımsız ele aldığını gösteriyor. bu sonuç da bizi, birbirimizin meziyetlerini, kabiliyetlerini; sanatını veya zanaatini anlamaktan uzaklaştırıyor, bizi birbirimize düşman ediyor.
halbuki zenginlik, bir sınıf göstergesinden ya da bir vasıftan çok, arka planındaki ekonomik göstergenin sorgulanmamasından kaynaklı bir durumdur. kişilerin ya da kurumların, parayı nasıl kazandığı sorgulanmadığı takdirde, insanların kendi ekonomik skalasındaki gruplara da düşman olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir; bu da, isyan ve özgürlük hareketlerinin yanlış şekillerde anlaşılmasına, hatta bir topluluğun başka bir topluluk üzerinde faşizan tutumlar sergilemesine zemin hazırlayabilir.
insanca yaşamak insan olmaktan geçiyorsa şayet, -ki öyle- eksikliklerimizin farkında olmakla başlayacağız işe. kültür ve değer üretiminin, gelecek nesilleri umursama kaygısı taşımadan, sadece o anki durumu ve olayı yorumlayarak, nesnel bakış açısından bir an olsun bile sapmaksızın geliştireceğimiz çözümlerle, sınıf bilincine nefes aldıracağız; herhangi bir doktrin ya da kişinin referans alınarak sözlerinin eğilip büküldüğü bir dünya düzeninde, kişinin kendini tanıyabilmesi ve sorunlu noktalarını düzeltebilmesi pek de mümkün görünmüyor. ideolojiler, birbirimizi yok etmemiz için tabandan tavana yayılarak, evrende kırıntı halinde bile kalmayan özgürlüğümüzü elimizden alıyor.
sorunlarımızın, iktisadi koşullardan bağımsız bir güç aracı olarak kullanılması, elbette devlet ve onun biricik sevgilisi medyanın eliyle vücut bulan bir olgu; ancak burada atlanılan şey, yıllarca güce/menfaate/paraya/zenginliğe "nasıl" ulaştığımız değil, bunların -bilhassa zenginliğin- kötü olduğu; dolayısıyla tam tersi durumların da -sefalet-, kişilikten ayrı ya da kişiliğe bağlı bir şekilde erdemli olma eşiği olarak algılanışı...
bu algı, paranın nasıl ve ne şekilde kazanıldığını da anlamamıza engel oluyor.
bir düğün konvoyuna saldıran eli silahlı kişilerin, para vermeyen damat ve gelini hunharca dövmesi ya da içlerinden birini öldürmesi; daha ilk başta, yıllar boyu topluma angaje edilmeye çalışılan bu saçmalığın iflas ettiğini gösteriyor bize.
insanları fakirleştiren sistemleri yönetenlerin, aynı zamanda fakirliği kutsadıkları ve ona "erdemin zirvesi" rolünü biçtiklerini unutmamak gerek. bir insanın modernliği, erdemi; sefaleti ya da "insanca yaşama" olgusunu doğru tahlil edebilmesi için, maneviyat güzellemelerinden çok, madde düzlemindeki somut yaklaşımları ve verileri ele alması gerekliliği, her zaman hafızalarımızın ilk sırasında yer bulmalı.
çünkü "zenginlik" de "fakirlik" de, hem kavramsal olarak, hem de toplumsal sınıfların mücadelesi bazında, illüzyondan ileri gidemeyen ve esas konuşulması elzem olan meselelerden bizi alıkoyan bir engel.
lotodan büyük ikramiye size çıktı; dün orta direk bir hayatınız varken, bugün kimsenin aklı havsalası almayacak bir servetin üzerinde oturuyorsunuz. bu paranın çalışılmadan kazanılmış olması, şans faktörünün dünya üzerindeki en ciddi ve insanların hayatındaki yanılsamayı alaşağı edecek en büyük güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. insanlar; yaptıkları işten memnun olmadıklarına kılıf bulabilmek için, işlerinden niçin memnun olamadıklarını, dolayısıyla sistemi sorgulamak yerine, "kolay para" formülünü seçip, "şans"ın kendilerine güleceği düşüncesiyle bu çarkı döndürüyorlar.
bu biraz da, ihtiyaç/tüketici kredisi çekip, borcunu başka bankalardan çektiği parayla kapatmaya benziyor.
sistem ve onu yöneten eller, bu durumun farkında olduğu için, çok ciddi bir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın, içinizdeki "sınıfını aşağılama ve ondan kurtulma" güdüsünü kullanıyorlar; ardından, "insanca yaşama" edebiyatı pompalanıp asgari müştereklerde buluşulacak yaşam biçimi gölgelenerek, sefaletle ekonomik uçurumu yaratan düzenin varisleri karşı karşıya getiriliyor; azınlıktaki insanların fikirleri de "arada kalmışlık" ile itham ediliyor.
bu tür bir savunma mekanizması da yeterince gereksiz aslında. "bu parayı nasıl kazandın, nereden buldun" sorusu her tür sorunu; rüşvetçiliği, yağmacılığı, talanı ve hırsızlığı çözebilecekken; toplumumuzun her katmanınında bulunan; adeta bir hastalık haline gelen ve inanmadığımız halde alkışladığımız "tırnaklarımla kazıyarak geldim" yalanı, aslında ne zenginlik kavramını, ne de fakirliği anlamak istediğimizi gösteriyor.
biz empatiyi, yaşanan olay ya da durum üzerine yapmıyoruz. (ki, empati oldukça gereksiz bulduğum bir kavram).
insanları; fakirken de, zenginken de yargılamak için, kendi hayatlarımızdaki sorunların temeline inmeden yorumlar yapıyoruz. "güçlü olan dengeyi belirler" düsturu; bizim için sadece güçlüden yana olmayı değil, o gücü kendi sınıfımızdakileri yok etmek için kullanmayı da meşru hale getiriyor. bugünün dünyasında da, aslında kendi ellerimizle yükselttiğimiz, ekonomik gücü ortalamanın bir tık üzerindeyken zirveye çıkarttığımız onlarcası var.
biz onlara reyting verdik, para verdik, güç verdik; ihtişamlı gökdelenlerinde ve plazalarında bizi ezmelerini sağlayacak, goygoyumuzu iki birayla orgazm seviyesine çıkaracak hayatlar bahşettik onlara. kendi ellerimizle yaptık bunu. ciğeri beş para etmezleri soktuk hayatımıza; "sanat" adı altındaki soytarılıklarını, "siyaset" adı altındaki bel altı piyasasını onlardan gördük; ama bu, biraz da bizim içimizdekilerin onların diliyle ve fikriyle hayat bulmasıydı aslında. şimdi de kalkmış, ölen insanların çalıştığı avm'leri boykot edip, en küçüğünden en afilli esnafına/işletmesine kadar hiçbirine para kazandırmamamız gerektiği halde/yerde, hepsini baş tacı ediyor; "ne yapalım herkes böyle" deyip, insanlıktan alamadığımız nasibi yaşam biçimimize tahvil ederek, kalan üç kuruşluk ömrümüzün faizini yemeye çalışıyoruz.
ne diyeyim. kafam çok karıştı. sorunlarımızın temelinde, insanlığın kendisiyle yüzleşememesi sonucu sığındığı bahaneler var. her gün milyon dolarları kaldıran bu çark kendiliğinden oluşmuyor ya; biz de gönüllü olarak bu değirmene su taşımaya, hatta suyun kendisi olmaya razı olduk.
devamını gör...
erkeklerin göğüs kıllarını göstermekten zevk alması
osmanlı döneminde kabadayı raconunun bir parçasıydı. hatta bir tutam kıl bırakıp gerisini traş eder, onun da uçlarına boncuk takarlarmış. (bkz: göğüs perçemi)
devamını gör...
polisiye dizi önerisi
hırsız polis sjsjsjsj.
devamını gör...
toplanak allah diyek
böyle mi?
devamını gör...

