insanı değiştiren şeyler
erkin koray'ın tek başına şarkısını birebir yaşamıştım.
devamını gör...
tabanca atış teknikleri
temel bilgi verilmiş madem, ben de biraz profesyonel atış teknikleri üzerine bilgi vereyim. harika başlık olmuş bu arada, tebrikler.
öncelikle temel atış duruşlarından iki tanesini tanıtacağım. bunlar weaver ve isoscles.
1-) weaver stance / weaver duruşu
adını los angeles deputy'deki bir şerif olan jack weaver'dan alan duruş pistol ya da revolverlar için kullanılır. bu duruşta dominant elin olduğu omuz geriye atılır ve kol düz bir şekilde uzatılır. diğer elin dirseği de onu desteklemek amacıyla bükülerek silah tutan eli kavrar. dirsek neredeyse kilitlenme noktasına kadar bükülüyor bu atışta.
günümüzde modası geçmiş bir duruş olarak geçse de başlangıçta kullanıma gayet uygun olduğunu söyleyebilirim. yapı itibariyle fiziksel anlamda zayıf biriyseniz * silahı düz doğrulttuğunuzda bir noktada ağırlıktan dolayı bileğiniz titremeye başlar. bu da isabet oranınızı oldukça düşürür. bu teknikte, silahın ağırlığı çoğunlukla dominant olmayan kola verilir ve daha konforlu bir atış imkanı sağlar.
silahı tutan kolun bacağı biraz geride ve ayak biraz dışa bakar pozisyonda, diğeri düz durur. her iki diz de biraz kırılır ama buradaki duruşun püf noktası yalnızca dizi kırmak değil, aynı oranda kalçayı da biraz geri almaktır.
temize çekecek olursak; dışarıdan bakıldığında hafif çapraz, dizleri biraz kırık, silahı tuttuğu elinin olduğu taraftaki ayağı geride ve dışa doğru bakan, kalçası biraz geride birini görürsünüz. çapraz durduğu taraftaki kolu dümdüz uzanmış, destek kolu dirsekten bükülerek silah tutan eli kavramış şekilde görülür. tabii kafası da biraz dominant elinin olduğu tarafa eğik. göz-gez-arpacık *
o değil de baya baya boks gardı anlattım şu an düşününce. standart bir orthodox boks duruşuna bakarak durumu az çok kavrayabilirsiniz. onun tek kol uzanmış, diğer kol da ona destek olan hali. gerçi neden görsel bırakmıyorsam... hadi siz sevgili portakallar için bırakayım.
yazar notu: bu duruşu temel ama çok temel uzun namlu silah atışlarında da gerçekleştirebilirsiniz. tepmesini omzunuz güzelce karşılar, kısa vadede sıkıntı çıkarmaz. ama yine de o konuyu da bir ara kaleme* almakta fayda var. unutursam hatırlatın, unuturum çünkü. hem şunun kadar karizmatik bir duruş varken yemişim şerif weaver'ı.
2-) isoscles stance / ikizkenar duruş
ikizkenar duruş, çünkü ikizkenar duruş. kerameti isminde saklı şeylerden biri bu da. bu tutuşta omuzlar karşıya doğru düz, kafa hafif eğik, iki kol da eşit mesafede ve açıda ortaya doğru. silah tam ortada birleşiyor. bacakları da omuz genişliğinde açarsanız tamamdır, oldu bitti. dizleri de biraz kırarsanız tadından yenmez tabii, ama gel gör ki yeni başlayan insanlarda bu diz kırma mevzusunun fazla abartıldığını, gövdenin geri gittiğini falan görüyorum. eline tepmesi yüksek, yüksek kalibreli bir silah verilse geriye uçacaklarmış gibi duruyor.
tam aksine, dizleri kırarken kalçayı geriye alıyoruz ve gövde çok az öne doğru gidiyor. bu standart yıldırım sembolü vardır ya zihinde beliren, onun gibi duruyoruz yani. tetristeki kıvrık blok gibi. yok yok o olmadı. en iyisi ben görsel bırakayım. hadi hadi, iyisiniz.
yalnız kim çizdiyse helal olsun, umarım telif yemeyiz. ellerine sağlık. görsel zeka işte, oturuyoruz iki saat anlatıyoruz, biri gelip tek kareyle çözüyor olayı. şöyle çizemedik. *
3-) şimdi yanlış hatırlamıyorsam israil'de geliştirilmiş bir stil daha vardı. buraya onu yazdım. sonra görsel bulmak için google'dan faydalanmak isterken karşıma şöyle bir tablo çıktı. sinirim bozuldu. sildim ben de. araştırmak isteyen varsa böyle bir şey de var ya da merak edene anlatırım.
1-) double tap
amerikan ordusunda sık görülen bu atış tekniğinde olay, açık hedefe karşı nişan alındığında hızlı ve isabetli bir şekilde iki kez ateş edilmesi durumu. bazı tekniklerin temelini oluşturur ve komplike tekniklere geçilmeden önce güzelce pratiği yapılmalıdır. kurşunun çıktığı anda bir kurşun daha atarak sekme, geri tepme ve nişan alışta yaşanabilecek sorunların önüne geçilir. ilk atış oldukça "temiz"ken aynı yere bir atış daha gerçekleştirilir. durduruculuğu yetersiz silahlarda da sıklıkla kullanılır. 7.65mm gibi.
2-) mozambique drill / mozambik tekniği
şimdi bu olay zamanında mozambik'te yaşanmış bir olayı temel alıyor ve oradan duyuluyor. hikayesi pek çok kaynakta mevcut, o yüzden doğrudan işin teknik boyutundan bahsedeyim. durduruculuğuyla ön plana çıkan bu manevra tam anlamıyla bitiricidir. profesyonel bir teknik olması nedeniyle balistik yeleklere karşı da aşırı efektiftir. nano teknoloji kumaşlardan üretilmesi, plakalı olması, kafada kompzoit başlık olmasının falan bu tekniğe karşı neredeyse hiçbir önemi yok.
a-) standardında yakın mesafeden, hedefin göğsüne iki el atış * gerçekleştirilmesi ardından, bir tane de kafaya ateş edilmesi durumu. kusursuz mozambik'te, kafaya gerçekleştirilen atış göz ve çene arasına yapılmalıdır. çünkü bu bölge neredeyse hiçbir başlık tarafından korunmaz. eğer harika bir nişancıysanız burnun altı, üst dudağın üstü arasındaki yerde bulunan o nokta, bıyık ortasındaki boşluk bu atış için hedef olarak yaratılmış gibidir.
b-) evet gelelim bunun son zamanlarda moda haline. üçgen mozambik. standart mozambik drill isoscles duruşta daha başarılıyken, üçgen mozambik için weaver daha konforlu oluyor. burada üst gövdenin sağ ve soluna bir el atış gerçekleştirip, sonra kafayla bitiriyoruz. yani üçgen çizmiş oluyoruz. tabii faydalı mı? bence değil. çünkü mozambik'te esas amaç göğüs kafesinin ortasındaki boşluktan tam dikey hizada yukarıya, kafaya bir atış gerçekleştirmek. feci estetik ama. bunu da anlatmış olayım.
3-) el presidente drill
bunu jeff cooper isimli bir abd deniz piyadesi geliştiriyor. kendisi taktik atış ve özellikle tabanca gibi küçük silahlarda uzman bir şahsiyet. bir ara hakkında bir şeyler yazmak isterim. aşağıdaki görselde de kendisini görebilirsiniz. neyse gelelim "el presidente" kısmına.
bu manevra, üç farklı hedefe uygulanan* bir karşı atak saldırısı diyebiliriz. sırtımız hedefe dönük, eğer bir esir alınma durumu varsa eller teslim olma pozisyonunda, yoksa silahımızı kavrayabileceğimiz en rahat pozisyonda duracak şekilde başlıyor. tabii silah çekeceğinizi arkanızdakilere belirtmemekte fayda var.
her neyse, tercihen hızlı olması amacıyla topuk üzerinden 180 derecelik bir dönüş gerçekleştiriyoruz. silahımızı dönerken ya da dönmeden değil, dönüş tamamlandıktan hemen sonra çekiyoruz ki herhangi bir denge kaybı yaşamayalım. her hedefin merkez noktasına iki el atış gerçekleştiriyoruz. * sonra şarjör değiştiriyor ve dönüşünde ikişer el daha atış gerçekleştiriyoruz.
burada görsel bırakmaktan ziyade küçük bir video koymak istiyorum. oldukça ağır ve anlaşılabilir şekilde gösterilmiş. yeterli pratikle sizin bile kendinize inanamayacağınız hızda gerçekleştirilebiliyor.
tamam bu kadar yeterli. biraz da isimsiz ekstralardan bahsedeyim.
a-) aranızda uzak mesafe olan çoklu hedef var diyelim. iki hedef olsun örneğin. göz kararı 30 metrelik bir mesafeden ikisine de birer el atış gerçekleştiriyorsunuz. ardından koşuyor ve atış yaptığınız mesafenin yarısına geldiğinizde durup birer el daha atış gerçekleştiriyorsunuz. sonra yine koşuyor ve yine aynısını yapıyorsunuz. hedeften iki kat hızlı koştuğunuzu varsayalım ki genel senaryo budur. çünkü işin içine psikolojik faktörler dahil olur ve duraksamalar yaşanır. her neyse, hesaplayalım.
a-) 30 metreden birer atış
b-) 15 metre koştunuz, hedef sizden metre uzaklaştı.
c-) 22.5 metreden birer atış.
d-) yaklaşık 11.25 metre koştunuz, bunu ayarlamak zor tabii. 10-12.5 arasını gittiniz diyelim. hedefler de 5 metre hareket etti bu sırada.
e-) 15 metreden birer atış.
f-) ses çok yaklaştı, kaçış fırsatı daha az. artık hedefle aranızda 10-15 metre mesafe var ve yalnızca altı cephane harcadınız. başarılar.
-----------
b-) iki siper arası değişim yapacağınız zaman, yan yan adımlar atarak siperle mesafenizi gözünüzde ölçüyorsunuz. bir sonraki siper 6 metre diyelim, dört atış gerçekleştireceksiniz. bu durumda her 1.5 metrede bir atış gerçekleştiriyorsunuz. senkronize atışlar sanki sonsuzmuş etkisi yaratır. adım atarken belinizle dönüyorsunuz ki hedeften şaşmayın.
sipere varacağınız zaman, beliniz dönebileceği maksimum düzeye yakın bir dönüş yaşar. tam bu noktada yapmanız gereken tek şey dönüş yaptığınız taraftaki omzunuzu sipere dayayıp ayaklarınızı biraz değiştirmek. tekrar siperdesiniz, güvendesiniz ve atışa hazırsınız. dört kurşun, gerekirse burada şarjör dolumu ya da değişimi gerçekleştirebilirsiniz.
c-) bildiğiniz bir arazide kendinizden uzak bir hedefin sıkışabileceği bir yer varsa, bilerek ıskalayın. ıska atışların gerçekleştiği yer, hedefin kaçabileceği boşluk olsun. bir tarafı kapalı bir tarafı açık yer varsa, açık yere yakın atışlar gerçekleştirin. içgüdüsel olarak diğer tarafa kaçacaktır. yeterli cephaneniz olduğundan emin değilseniz bu sonuncuyu gerçekleştirmeyin.
d-) yine çoklu saldırganlara karşıysanız ve siper alamayacak durumda kaldıysanız* saldırganların aynı hizada olmaması durumu söz konusu olduğunda bunu avantajınıza kullanın. vücut hizanızı öndeki saldırgana doğru aldığınızda, arkadakinin atışlarının büyük kısmı size gelmeyecektir. karşılıklı mücadelelerde siper alamıyorsanız olabildiğince daralın. çapraz duruşlardan faydalanabilirsiniz. weaver gibi.
-------------
silahınızı bilek hareketleriyle oynatmayın. ilk tanımda da denildiği gibi kolunuzun devamı gibi davranın, bilek bükmeler isabetsiz atışlara ve incinmelere yol açar. onun yerine kol ve bel hareketleriyle yönlendirmeyi tercih edin. şundan bahsediyorum. ortadaki gibi olacak;
evet şimdi de gelelim sık yapılan hatalara, kavrayışlara. alışılagelmiş bir durum söz konusu olduğundan profesyonellerde bile gözlemlenebilir hatalar mümkün. tabii her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır üzerinden, birkaç farklı "doğru" olarak kabul edilen kavrayış biçimi var. bu sorunlar genelde dominant elde değil, destekleyici elde yaşanıyor. gelelim.
öncelikle silahınızı sıkı kavramayın. evet, silahı sıkı tutmak gerekir. ama onu avcunuzda tutmanız gereken bir kuş gibi düşünün. fazla gevşek bırakırsanız kaçar, fazla sıkarsanız ölür. boşa enerji kaybetmeye gerek yok. sıkı kavrayış dediğimiz olay ezercesine ne kadar sıktığımız değil, ne kadar doğru bir pozisyonda tuttuğumuzdan gelir.
1-) thumbs forward / başparmaklar ileri dönük tutuş
dominant elinizle silahı kavradınız, her şey harika. diğer elinizin baş parmağı karşıyı gösterecek şekilde silahın diğer tarafından kavrıyorsunuz. baş parmak dışındaki dört parmağınız, tetik korkuluğunun altından dominant elin orta, yüzük ve serçe parmağının uçlarını kavrayacak.
dominant elinizin baş parmağını boğumundan bükerek, destek elin üzerine yerleştiriyorsunuz. tabancalar için en sağlam tutuştur. sıkı bir kavrayış sağlar. başarılar.
2-) thumbs up / başparmaklar yukarı tutuş
silahınızı kavradınız. işaret parmağınız korkuluğun dış tarafında duruyor falan, bunları zaten biliyorsunuz. baş parmağınız kabzeye sarılmak yerine yukarıyı gösteriyor. destek eliniz de yine korkuluk altından diğer elin parmak uçlarını kavrıyor ve o elin baş parmağı da kabzaya yukarıyı gösterecek şekilde yerleştiriliyor. dominant elinizin baş parmağının iç tarafı, destek elin baş parmağının dış tarafına değiyor.
revolverda yapmayın. kimi yerlerde başarısız görüldüğü olur. bence temel sebebi altıpatlarlarda denenmesi. onun dışında bugüne kadar kimsede sorun çıkardığını görmedim. hatta tek el kullanımda baş parmakla ileri doğru baskı uygulanıp yine güzel ve isabetli atışlar sağlanabilir.
3-) knuckles over / başparmaklar katlı tutuş
üstte anlattıklarımdaki gibi lakin bu sefer başparmaklar kabzaya katlı şekilde tutuluyor. bu sefer destek el başparmağı, dominant el başparmağının üzerinde ve baskı uyguluyor. çok değil ama.
bu da oldukça sağlam bir tutuş. altıpatlarlar için standart olması gerektiğini düşünüyorum zira el yapısına en uygunu bu oluyor.
--------------------
şimdi de gelelim yapılmaması gerekenlere. en mantıksıza doğru gidelim.
1-) low grip / alçak tutuş
şimdi bunda çok da büyük bir sorun yok, düzeltilebilir. çoğunlukla amatörlerde görülür. standart başparmak ileri ya da başparmak yukarı tutuşunu düşünün, ama destek el korkuluğa dayanmamış da daha aşağıdan kavranmış şekilde. haliyle verdiği destek azalıyor. korkuluğun altından desteklediğinde aslında olan şey destek elin namluyu düz ve dik tutmak adına silahın yükünü sırtlanması durumu. haliyle verim düşüyor bu tutuşta.
2-) teacup / fincan tutuşu
bu hayatımda gördüğüm en aptalca tutuşlardan ama en aptalı değil. ona da geleceğiz. bu tutuşta dominant el yukarıda da anlattığım standartlarda silahı kavrıyor. destek el ise silahın altından, eğer tabancaysa şarjörü kavrayacak şekilde duruyor. kase ya da fincan tutar gibi. destek el parmak uçları, dominant elin dışını kavrıyor. destek el, desteklemekten tamamen uzaklaşıyor yani.
3-) wrist grip(?) / bilek kavrayarak tutuş
bunun adını tam olarak bilemedim. özetle tek elle silah tutulurken, destek elin dominant el bileğini kavraması durumu. memleketimin polat alemdarları tarafından sağda solda sıklıkla sergilenen bu tutuşun hiçbir mantıklı açıklaması yok. o kadar saçma ki. hani el boşta kalsa ona da tamam, bir de bilek sıkı sıkı kavranarak kan akışına müdahale ediliyor.
hayır bu kimseyi wanted'taki eleman yapmıyor, aksine kan akışı azaldığı için güç de azalıyor. böyle silah tutulacağına önce nefes egzersizlerine çalışılmalı, atış sırasında doğru nefes alıp vermeli. olur mu? eğer buralarda bu tayfadan biri varsa diye söylüyorum... yapmayın bunu, çok gülüyoruz. karnımız ağrıyor. nişan alamıyoruz sonra.
şimdilik bu kadarım sanırım. başka bir konuda görüşmek üzere. konuyla ilgili merakınız olursa yazmaktan çekinmeyin. bilgim ve dilim vardığınca yardımcı olmaya çalışırım.
öncelikle temel atış duruşlarından iki tanesini tanıtacağım. bunlar weaver ve isoscles.
1-) weaver stance / weaver duruşu
adını los angeles deputy'deki bir şerif olan jack weaver'dan alan duruş pistol ya da revolverlar için kullanılır. bu duruşta dominant elin olduğu omuz geriye atılır ve kol düz bir şekilde uzatılır. diğer elin dirseği de onu desteklemek amacıyla bükülerek silah tutan eli kavrar. dirsek neredeyse kilitlenme noktasına kadar bükülüyor bu atışta.
günümüzde modası geçmiş bir duruş olarak geçse de başlangıçta kullanıma gayet uygun olduğunu söyleyebilirim. yapı itibariyle fiziksel anlamda zayıf biriyseniz * silahı düz doğrulttuğunuzda bir noktada ağırlıktan dolayı bileğiniz titremeye başlar. bu da isabet oranınızı oldukça düşürür. bu teknikte, silahın ağırlığı çoğunlukla dominant olmayan kola verilir ve daha konforlu bir atış imkanı sağlar.
silahı tutan kolun bacağı biraz geride ve ayak biraz dışa bakar pozisyonda, diğeri düz durur. her iki diz de biraz kırılır ama buradaki duruşun püf noktası yalnızca dizi kırmak değil, aynı oranda kalçayı da biraz geri almaktır.
temize çekecek olursak; dışarıdan bakıldığında hafif çapraz, dizleri biraz kırık, silahı tuttuğu elinin olduğu taraftaki ayağı geride ve dışa doğru bakan, kalçası biraz geride birini görürsünüz. çapraz durduğu taraftaki kolu dümdüz uzanmış, destek kolu dirsekten bükülerek silah tutan eli kavramış şekilde görülür. tabii kafası da biraz dominant elinin olduğu tarafa eğik. göz-gez-arpacık *
o değil de baya baya boks gardı anlattım şu an düşününce. standart bir orthodox boks duruşuna bakarak durumu az çok kavrayabilirsiniz. onun tek kol uzanmış, diğer kol da ona destek olan hali. gerçi neden görsel bırakmıyorsam... hadi siz sevgili portakallar için bırakayım.
yazar notu: bu duruşu temel ama çok temel uzun namlu silah atışlarında da gerçekleştirebilirsiniz. tepmesini omzunuz güzelce karşılar, kısa vadede sıkıntı çıkarmaz. ama yine de o konuyu da bir ara kaleme* almakta fayda var. unutursam hatırlatın, unuturum çünkü. hem şunun kadar karizmatik bir duruş varken yemişim şerif weaver'ı.
2-) isoscles stance / ikizkenar duruş
ikizkenar duruş, çünkü ikizkenar duruş. kerameti isminde saklı şeylerden biri bu da. bu tutuşta omuzlar karşıya doğru düz, kafa hafif eğik, iki kol da eşit mesafede ve açıda ortaya doğru. silah tam ortada birleşiyor. bacakları da omuz genişliğinde açarsanız tamamdır, oldu bitti. dizleri de biraz kırarsanız tadından yenmez tabii, ama gel gör ki yeni başlayan insanlarda bu diz kırma mevzusunun fazla abartıldığını, gövdenin geri gittiğini falan görüyorum. eline tepmesi yüksek, yüksek kalibreli bir silah verilse geriye uçacaklarmış gibi duruyor.
tam aksine, dizleri kırarken kalçayı geriye alıyoruz ve gövde çok az öne doğru gidiyor. bu standart yıldırım sembolü vardır ya zihinde beliren, onun gibi duruyoruz yani. tetristeki kıvrık blok gibi. yok yok o olmadı. en iyisi ben görsel bırakayım. hadi hadi, iyisiniz.
yalnız kim çizdiyse helal olsun, umarım telif yemeyiz. ellerine sağlık. görsel zeka işte, oturuyoruz iki saat anlatıyoruz, biri gelip tek kareyle çözüyor olayı. şöyle çizemedik. *
3-) şimdi yanlış hatırlamıyorsam israil'de geliştirilmiş bir stil daha vardı. buraya onu yazdım. sonra görsel bulmak için google'dan faydalanmak isterken karşıma şöyle bir tablo çıktı. sinirim bozuldu. sildim ben de. araştırmak isteyen varsa böyle bir şey de var ya da merak edene anlatırım.
1-) double tap
amerikan ordusunda sık görülen bu atış tekniğinde olay, açık hedefe karşı nişan alındığında hızlı ve isabetli bir şekilde iki kez ateş edilmesi durumu. bazı tekniklerin temelini oluşturur ve komplike tekniklere geçilmeden önce güzelce pratiği yapılmalıdır. kurşunun çıktığı anda bir kurşun daha atarak sekme, geri tepme ve nişan alışta yaşanabilecek sorunların önüne geçilir. ilk atış oldukça "temiz"ken aynı yere bir atış daha gerçekleştirilir. durduruculuğu yetersiz silahlarda da sıklıkla kullanılır. 7.65mm gibi.
2-) mozambique drill / mozambik tekniği
şimdi bu olay zamanında mozambik'te yaşanmış bir olayı temel alıyor ve oradan duyuluyor. hikayesi pek çok kaynakta mevcut, o yüzden doğrudan işin teknik boyutundan bahsedeyim. durduruculuğuyla ön plana çıkan bu manevra tam anlamıyla bitiricidir. profesyonel bir teknik olması nedeniyle balistik yeleklere karşı da aşırı efektiftir. nano teknoloji kumaşlardan üretilmesi, plakalı olması, kafada kompzoit başlık olmasının falan bu tekniğe karşı neredeyse hiçbir önemi yok.
a-) standardında yakın mesafeden, hedefin göğsüne iki el atış * gerçekleştirilmesi ardından, bir tane de kafaya ateş edilmesi durumu. kusursuz mozambik'te, kafaya gerçekleştirilen atış göz ve çene arasına yapılmalıdır. çünkü bu bölge neredeyse hiçbir başlık tarafından korunmaz. eğer harika bir nişancıysanız burnun altı, üst dudağın üstü arasındaki yerde bulunan o nokta, bıyık ortasındaki boşluk bu atış için hedef olarak yaratılmış gibidir.
b-) evet gelelim bunun son zamanlarda moda haline. üçgen mozambik. standart mozambik drill isoscles duruşta daha başarılıyken, üçgen mozambik için weaver daha konforlu oluyor. burada üst gövdenin sağ ve soluna bir el atış gerçekleştirip, sonra kafayla bitiriyoruz. yani üçgen çizmiş oluyoruz. tabii faydalı mı? bence değil. çünkü mozambik'te esas amaç göğüs kafesinin ortasındaki boşluktan tam dikey hizada yukarıya, kafaya bir atış gerçekleştirmek. feci estetik ama. bunu da anlatmış olayım.
3-) el presidente drill
bunu jeff cooper isimli bir abd deniz piyadesi geliştiriyor. kendisi taktik atış ve özellikle tabanca gibi küçük silahlarda uzman bir şahsiyet. bir ara hakkında bir şeyler yazmak isterim. aşağıdaki görselde de kendisini görebilirsiniz. neyse gelelim "el presidente" kısmına.
bu manevra, üç farklı hedefe uygulanan* bir karşı atak saldırısı diyebiliriz. sırtımız hedefe dönük, eğer bir esir alınma durumu varsa eller teslim olma pozisyonunda, yoksa silahımızı kavrayabileceğimiz en rahat pozisyonda duracak şekilde başlıyor. tabii silah çekeceğinizi arkanızdakilere belirtmemekte fayda var.
her neyse, tercihen hızlı olması amacıyla topuk üzerinden 180 derecelik bir dönüş gerçekleştiriyoruz. silahımızı dönerken ya da dönmeden değil, dönüş tamamlandıktan hemen sonra çekiyoruz ki herhangi bir denge kaybı yaşamayalım. her hedefin merkez noktasına iki el atış gerçekleştiriyoruz. * sonra şarjör değiştiriyor ve dönüşünde ikişer el daha atış gerçekleştiriyoruz.
burada görsel bırakmaktan ziyade küçük bir video koymak istiyorum. oldukça ağır ve anlaşılabilir şekilde gösterilmiş. yeterli pratikle sizin bile kendinize inanamayacağınız hızda gerçekleştirilebiliyor.
tamam bu kadar yeterli. biraz da isimsiz ekstralardan bahsedeyim.
a-) aranızda uzak mesafe olan çoklu hedef var diyelim. iki hedef olsun örneğin. göz kararı 30 metrelik bir mesafeden ikisine de birer el atış gerçekleştiriyorsunuz. ardından koşuyor ve atış yaptığınız mesafenin yarısına geldiğinizde durup birer el daha atış gerçekleştiriyorsunuz. sonra yine koşuyor ve yine aynısını yapıyorsunuz. hedeften iki kat hızlı koştuğunuzu varsayalım ki genel senaryo budur. çünkü işin içine psikolojik faktörler dahil olur ve duraksamalar yaşanır. her neyse, hesaplayalım.
a-) 30 metreden birer atış
b-) 15 metre koştunuz, hedef sizden metre uzaklaştı.
c-) 22.5 metreden birer atış.
d-) yaklaşık 11.25 metre koştunuz, bunu ayarlamak zor tabii. 10-12.5 arasını gittiniz diyelim. hedefler de 5 metre hareket etti bu sırada.
e-) 15 metreden birer atış.
f-) ses çok yaklaştı, kaçış fırsatı daha az. artık hedefle aranızda 10-15 metre mesafe var ve yalnızca altı cephane harcadınız. başarılar.
-----------
b-) iki siper arası değişim yapacağınız zaman, yan yan adımlar atarak siperle mesafenizi gözünüzde ölçüyorsunuz. bir sonraki siper 6 metre diyelim, dört atış gerçekleştireceksiniz. bu durumda her 1.5 metrede bir atış gerçekleştiriyorsunuz. senkronize atışlar sanki sonsuzmuş etkisi yaratır. adım atarken belinizle dönüyorsunuz ki hedeften şaşmayın.
sipere varacağınız zaman, beliniz dönebileceği maksimum düzeye yakın bir dönüş yaşar. tam bu noktada yapmanız gereken tek şey dönüş yaptığınız taraftaki omzunuzu sipere dayayıp ayaklarınızı biraz değiştirmek. tekrar siperdesiniz, güvendesiniz ve atışa hazırsınız. dört kurşun, gerekirse burada şarjör dolumu ya da değişimi gerçekleştirebilirsiniz.
c-) bildiğiniz bir arazide kendinizden uzak bir hedefin sıkışabileceği bir yer varsa, bilerek ıskalayın. ıska atışların gerçekleştiği yer, hedefin kaçabileceği boşluk olsun. bir tarafı kapalı bir tarafı açık yer varsa, açık yere yakın atışlar gerçekleştirin. içgüdüsel olarak diğer tarafa kaçacaktır. yeterli cephaneniz olduğundan emin değilseniz bu sonuncuyu gerçekleştirmeyin.
d-) yine çoklu saldırganlara karşıysanız ve siper alamayacak durumda kaldıysanız* saldırganların aynı hizada olmaması durumu söz konusu olduğunda bunu avantajınıza kullanın. vücut hizanızı öndeki saldırgana doğru aldığınızda, arkadakinin atışlarının büyük kısmı size gelmeyecektir. karşılıklı mücadelelerde siper alamıyorsanız olabildiğince daralın. çapraz duruşlardan faydalanabilirsiniz. weaver gibi.
-------------
silahınızı bilek hareketleriyle oynatmayın. ilk tanımda da denildiği gibi kolunuzun devamı gibi davranın, bilek bükmeler isabetsiz atışlara ve incinmelere yol açar. onun yerine kol ve bel hareketleriyle yönlendirmeyi tercih edin. şundan bahsediyorum. ortadaki gibi olacak;
evet şimdi de gelelim sık yapılan hatalara, kavrayışlara. alışılagelmiş bir durum söz konusu olduğundan profesyonellerde bile gözlemlenebilir hatalar mümkün. tabii her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır üzerinden, birkaç farklı "doğru" olarak kabul edilen kavrayış biçimi var. bu sorunlar genelde dominant elde değil, destekleyici elde yaşanıyor. gelelim.
öncelikle silahınızı sıkı kavramayın. evet, silahı sıkı tutmak gerekir. ama onu avcunuzda tutmanız gereken bir kuş gibi düşünün. fazla gevşek bırakırsanız kaçar, fazla sıkarsanız ölür. boşa enerji kaybetmeye gerek yok. sıkı kavrayış dediğimiz olay ezercesine ne kadar sıktığımız değil, ne kadar doğru bir pozisyonda tuttuğumuzdan gelir.
1-) thumbs forward / başparmaklar ileri dönük tutuş
dominant elinizle silahı kavradınız, her şey harika. diğer elinizin baş parmağı karşıyı gösterecek şekilde silahın diğer tarafından kavrıyorsunuz. baş parmak dışındaki dört parmağınız, tetik korkuluğunun altından dominant elin orta, yüzük ve serçe parmağının uçlarını kavrayacak.
dominant elinizin baş parmağını boğumundan bükerek, destek elin üzerine yerleştiriyorsunuz. tabancalar için en sağlam tutuştur. sıkı bir kavrayış sağlar. başarılar.
2-) thumbs up / başparmaklar yukarı tutuş
silahınızı kavradınız. işaret parmağınız korkuluğun dış tarafında duruyor falan, bunları zaten biliyorsunuz. baş parmağınız kabzeye sarılmak yerine yukarıyı gösteriyor. destek eliniz de yine korkuluk altından diğer elin parmak uçlarını kavrıyor ve o elin baş parmağı da kabzaya yukarıyı gösterecek şekilde yerleştiriliyor. dominant elinizin baş parmağının iç tarafı, destek elin baş parmağının dış tarafına değiyor.
revolverda yapmayın. kimi yerlerde başarısız görüldüğü olur. bence temel sebebi altıpatlarlarda denenmesi. onun dışında bugüne kadar kimsede sorun çıkardığını görmedim. hatta tek el kullanımda baş parmakla ileri doğru baskı uygulanıp yine güzel ve isabetli atışlar sağlanabilir.
3-) knuckles over / başparmaklar katlı tutuş
üstte anlattıklarımdaki gibi lakin bu sefer başparmaklar kabzaya katlı şekilde tutuluyor. bu sefer destek el başparmağı, dominant el başparmağının üzerinde ve baskı uyguluyor. çok değil ama.
bu da oldukça sağlam bir tutuş. altıpatlarlar için standart olması gerektiğini düşünüyorum zira el yapısına en uygunu bu oluyor.
--------------------
şimdi de gelelim yapılmaması gerekenlere. en mantıksıza doğru gidelim.
1-) low grip / alçak tutuş
şimdi bunda çok da büyük bir sorun yok, düzeltilebilir. çoğunlukla amatörlerde görülür. standart başparmak ileri ya da başparmak yukarı tutuşunu düşünün, ama destek el korkuluğa dayanmamış da daha aşağıdan kavranmış şekilde. haliyle verdiği destek azalıyor. korkuluğun altından desteklediğinde aslında olan şey destek elin namluyu düz ve dik tutmak adına silahın yükünü sırtlanması durumu. haliyle verim düşüyor bu tutuşta.
2-) teacup / fincan tutuşu
bu hayatımda gördüğüm en aptalca tutuşlardan ama en aptalı değil. ona da geleceğiz. bu tutuşta dominant el yukarıda da anlattığım standartlarda silahı kavrıyor. destek el ise silahın altından, eğer tabancaysa şarjörü kavrayacak şekilde duruyor. kase ya da fincan tutar gibi. destek el parmak uçları, dominant elin dışını kavrıyor. destek el, desteklemekten tamamen uzaklaşıyor yani.
3-) wrist grip(?) / bilek kavrayarak tutuş
bunun adını tam olarak bilemedim. özetle tek elle silah tutulurken, destek elin dominant el bileğini kavraması durumu. memleketimin polat alemdarları tarafından sağda solda sıklıkla sergilenen bu tutuşun hiçbir mantıklı açıklaması yok. o kadar saçma ki. hani el boşta kalsa ona da tamam, bir de bilek sıkı sıkı kavranarak kan akışına müdahale ediliyor.
hayır bu kimseyi wanted'taki eleman yapmıyor, aksine kan akışı azaldığı için güç de azalıyor. böyle silah tutulacağına önce nefes egzersizlerine çalışılmalı, atış sırasında doğru nefes alıp vermeli. olur mu? eğer buralarda bu tayfadan biri varsa diye söylüyorum... yapmayın bunu, çok gülüyoruz. karnımız ağrıyor. nişan alamıyoruz sonra.
şimdilik bu kadarım sanırım. başka bir konuda görüşmek üzere. konuyla ilgili merakınız olursa yazmaktan çekinmeyin. bilgim ve dilim vardığınca yardımcı olmaya çalışırım.
devamını gör...
davaydavay
sen o kadar tanım gir, zamanını harca 3 saat önce hesap açan yazarın nickalti dolsun taşsın.. ulan..............
başlık açsam entry girmezsiniz srfszler.
başlık açsam entry girmezsiniz srfszler.
devamını gör...
son akşam yemeği
ortaya koyduğu sembollerle tarihin en önemli sanat eserlerinden kabul edilen leonardo da vinci tablosu.
devamını gör...
caroli hastalığı
intrahepatik safra duktuslarının segmental dilatasyonudur.
kolanjiokarsinom riski artmıştır.
biliyer kistler konjenital hepatik fibrozis ile birlikte olursa caroli sendromu olarak adlandırılır.
kolanjiokarsinom riski artmıştır.
biliyer kistler konjenital hepatik fibrozis ile birlikte olursa caroli sendromu olarak adlandırılır.
devamını gör...
tsundoku
japonca 'da istiflemek anlamına gelen tsunade kelimesi, kısa süreliğine terk etmek anlamına gelen oku kelimesi, okumak anlamına gelen doku kelimesi bir araya getirilmiş ve tsundoku kelimesi oluşturulmuş. oluşan bu kelime türkçeye kitap istiflemek şeklinde çevrilmiştir.
tsundaki sendromu ise insanların okuyamayacağı kadar kitap satın alıp, okumaya başlasa bile devam edememe durumunu, kitap satın alma hastalığını* anlatır.
tsundaki sendromu ise insanların okuyamayacağı kadar kitap satın alıp, okumaya başlasa bile devam edememe durumunu, kitap satın alma hastalığını* anlatır.
devamını gör...
yazarların en sevdiği börek çeşidi
kıyma ve cevizin bir arada olduğu börek.
devamını gör...
gidesi gelmek
gidebilecek bir yer kalmayana kadar zaman kazanmak.
zamandan kazanç, yaşanan zamandan kayıp.
zaman, kazanmak dışında kaybettirir. bu kayıp da özgürleşmeye vesile olur. yalın olma haline bürünür. ruhun doğa ile bütünleşmesi de tamamlanmışlık hissine. sonuç olarak kaybettiklerimiz aslında kazandıklarımızdır.
zamandan kazanç, yaşanan zamandan kayıp.
zaman, kazanmak dışında kaybettirir. bu kayıp da özgürleşmeye vesile olur. yalın olma haline bürünür. ruhun doğa ile bütünleşmesi de tamamlanmışlık hissine. sonuç olarak kaybettiklerimiz aslında kazandıklarımızdır.
devamını gör...
george orwell
1984 adlı ütopik kitabın yazarı.
devamını gör...
melancholia
bir lars von trier filmi. bu filmde temel unsurun kaos ve kozmos çatışması olduğunu gördüm. din-bilim çatışmasını pek görebildiğim söylenemez. yani illaki böyle bir sonuç çıkarılabilir, burjuva eleştirisi de yapılabilir fakat filmdeki esas can alıcı nokta vurgulanmak istenen çaresizliktir.
filmin ilk kısmı olan evlilik kısmı'nda justine adlı gelinimizin ne kadar depresif ve melankoli içerisinde olduğunu görüyoruz. tam anlamıyla depresif bir kişiliktir ve çaresizdir. çünkü -depresyona girenler daha iyi anlayacaktır- böyle bir durumda insan asla felaketten kurtulamayacağını ve yaşamının sonsuza kadar böyle çile çekerek geçeceğini düşünür. depresyon budur aslında özünde ve insan hiçbir surette kılını kıpırdatmak istemez, çünkü anlamı yoktur. yaşanılan her şey anlamsızdır. bunları konuşmak bile. dolayısıyla depresyon hastası bir kimse elbette ki tedaviyi de umursamaz. çünkü o iyileşmeyi istemez, hasta bile değildir bazen kendince, çaresizliği kabul etmiş, yaşamı yaşamaktan vazgeçmiştir.
ilk kısımda gördüğümüz depresif justine'in aksine, kardeşi claire ise tam tersidir. otoriter, başarılı ve görece optimist bir kadındır. zengindir, güzel bir aile hayatı vardır, kocasıyla mutludur. işte burada tam bir burjuva tanımlaması yapabiliriz, yine de pek ileri gitmeye gerek yok sanıyorum çünkü filmin ekseni bir toplum eleştirisine kaymadı hiç. claire adlı karakter son derece optimisttir. ikinci kısımda melancholia adlı gezegen dünya'ya çarpmaya yakın claire aklını kaçırır. çünkü felaket üstlerine geliyordur ve her şey sona erecektir. çaresizdir. yapacak hiçbir şeyi yoktur.
son sahnede claire ve justine'in ölümü nasıl karşıladığına bakarsak daha iyi anlayabiliriz bunu. claire'in korkudan ödü koptu, ağlaya ağlaya ölmeyi bekledi. justine ise zaten pek çok zamandır çaresizdi, felaketin içindeydi ve yaşamı istemiyordu. dolayısıyla ölümü de usulca karşıladı.
john adlı karaktere gelince, tam bir burjuva alan karakter bilime o kadar inanıyordu ki en sonunda o "bilim adamları"nın "kurtulacağız" senaryolarının yanıldığını görünce intihar etti.
bu noktada din eleştirisi yapılabilir mi, belki. fakat bu noktada oldukça derin bir incelemeye ihtiyaç var çünkü film dini hiçbir öğe barındırmıyor. en azından ben göremedim. aynı şekilde bilinç dışı için de yapıyorum bu yorumu.
hayatın anlamsızlığı ve yok oluşun çözümsüzlüğü karşısında hiçbir şey yapamayız, böylece inanç denen şeye daha sağlam bakabilmemize yarayabilir bu nihai yok oluş. pek çok zamandır söylenen şeydir bu ama bir noktada da kendini avutmasıdır insanın. yok oluş var diye olası bir (filmde geçen tabir ile sihirli mağara) hakikat uydurup da buraya sığınmak anca filmdeki çocuk için geçerli olabilir. çünkü yok oluş, yok oluştur. dine inanmak bu yok oluşu bertaraf etmez, yalnızca insanın kendisini kandırması olur.
burada işte güzel bir din eleştirisi bulunabilir. yine de didikledik azıcık, olsun.
bu noktada da varoluşsal sulara inilebilir ama gerek yok. herhangi bir eseri gösterin bana, dilediğiniz kadar yorum yaparım. ama anlamsız olur. önemli olan, daha önce de söylediğim gibi, eserlere yüzeysel bakıp oradan bir hakikat çıkarabilmektir. muz çöpünün yapıştırıldığı bir tablo, bu yüzden bana kalırsa bir çöptür, başka bir şey değil.
filmdeki küçük çocuk lars von trier'e benziyordu lol.
puanım 9/10 - 4,5/5
çaresizliği hissetmek için filmin içine girebilirseniz eğer, siz de sonda gözyaşı dökebilirsiniz.
filmin ilk kısmı olan evlilik kısmı'nda justine adlı gelinimizin ne kadar depresif ve melankoli içerisinde olduğunu görüyoruz. tam anlamıyla depresif bir kişiliktir ve çaresizdir. çünkü -depresyona girenler daha iyi anlayacaktır- böyle bir durumda insan asla felaketten kurtulamayacağını ve yaşamının sonsuza kadar böyle çile çekerek geçeceğini düşünür. depresyon budur aslında özünde ve insan hiçbir surette kılını kıpırdatmak istemez, çünkü anlamı yoktur. yaşanılan her şey anlamsızdır. bunları konuşmak bile. dolayısıyla depresyon hastası bir kimse elbette ki tedaviyi de umursamaz. çünkü o iyileşmeyi istemez, hasta bile değildir bazen kendince, çaresizliği kabul etmiş, yaşamı yaşamaktan vazgeçmiştir.
ilk kısımda gördüğümüz depresif justine'in aksine, kardeşi claire ise tam tersidir. otoriter, başarılı ve görece optimist bir kadındır. zengindir, güzel bir aile hayatı vardır, kocasıyla mutludur. işte burada tam bir burjuva tanımlaması yapabiliriz, yine de pek ileri gitmeye gerek yok sanıyorum çünkü filmin ekseni bir toplum eleştirisine kaymadı hiç. claire adlı karakter son derece optimisttir. ikinci kısımda melancholia adlı gezegen dünya'ya çarpmaya yakın claire aklını kaçırır. çünkü felaket üstlerine geliyordur ve her şey sona erecektir. çaresizdir. yapacak hiçbir şeyi yoktur.
son sahnede claire ve justine'in ölümü nasıl karşıladığına bakarsak daha iyi anlayabiliriz bunu. claire'in korkudan ödü koptu, ağlaya ağlaya ölmeyi bekledi. justine ise zaten pek çok zamandır çaresizdi, felaketin içindeydi ve yaşamı istemiyordu. dolayısıyla ölümü de usulca karşıladı.
john adlı karaktere gelince, tam bir burjuva alan karakter bilime o kadar inanıyordu ki en sonunda o "bilim adamları"nın "kurtulacağız" senaryolarının yanıldığını görünce intihar etti.
bu noktada din eleştirisi yapılabilir mi, belki. fakat bu noktada oldukça derin bir incelemeye ihtiyaç var çünkü film dini hiçbir öğe barındırmıyor. en azından ben göremedim. aynı şekilde bilinç dışı için de yapıyorum bu yorumu.
hayatın anlamsızlığı ve yok oluşun çözümsüzlüğü karşısında hiçbir şey yapamayız, böylece inanç denen şeye daha sağlam bakabilmemize yarayabilir bu nihai yok oluş. pek çok zamandır söylenen şeydir bu ama bir noktada da kendini avutmasıdır insanın. yok oluş var diye olası bir (filmde geçen tabir ile sihirli mağara) hakikat uydurup da buraya sığınmak anca filmdeki çocuk için geçerli olabilir. çünkü yok oluş, yok oluştur. dine inanmak bu yok oluşu bertaraf etmez, yalnızca insanın kendisini kandırması olur.
burada işte güzel bir din eleştirisi bulunabilir. yine de didikledik azıcık, olsun.
bu noktada da varoluşsal sulara inilebilir ama gerek yok. herhangi bir eseri gösterin bana, dilediğiniz kadar yorum yaparım. ama anlamsız olur. önemli olan, daha önce de söylediğim gibi, eserlere yüzeysel bakıp oradan bir hakikat çıkarabilmektir. muz çöpünün yapıştırıldığı bir tablo, bu yüzden bana kalırsa bir çöptür, başka bir şey değil.
filmdeki küçük çocuk lars von trier'e benziyordu lol.
puanım 9/10 - 4,5/5
çaresizliği hissetmek için filmin içine girebilirseniz eğer, siz de sonda gözyaşı dökebilirsiniz.
devamını gör...
apartman boşluğu programının yayından kaldırılması
#468735 burada da ifade ettiğim sebepler, ve bu konuda yönetimin bize şeffaf davranmak bir yana, aba altından sopa gösterme girişimleri üzerine, ben ve ortağım the kirpiks, her perşembe yapacağımız yayını yapmama kararı aldık. bu kararı almamızda yönetimin konuya karşı yaklaşımı bütün sözlüğün malumudur. amacımız kimseyi hedef tahtasına oturtmak değildir.
fakat bugün "radyo yayınlarının tanıtımında yapılan çifte standart" başlığında da anlatıldığı üzere, sadece yapılan çifte standart'ın sebebini sorguladık. aldığımız yanıt ise kısaca; "radyonun bir yöneticisi var, bir karar alırken size mi soracağız, çok istemiyorsan program yapma, bizimde başımıza dert olup bizi huzursuz etme veee ayrıca bundan sonra yayınlarımızı gruplaşıp provoke etmek gibi bir eylemde bulunursanız, ivedilikle gereğini yaparız" şeklinde olunca, bizde doğal olarak, "alın sizin olsun" demek zorunda kaldık.
sonuç olarak bu işi gönüllü olarak kabul ettik. uykusuz kaldık, çabaladık ve ortaya bir emek koyduk. verilen emeğin karşılığını, bu cümleler ile almak açıkçası bizleri ciddi anlamda hayal kırıklığına uğrattı. şimdi diyecekler ki; efendim radyo daha yeni, hemen ne bu eleştiriler falan, ama kurallar baştan koyulup, yola ona göre devam edilmezse illa ki çatlak sesler bugünde, yarın da çıkacaktır.
biz bugün burada anladık ki, kurallar kişilere göre koyuluyor, kişilere göre işletiliyor. ve biz böyle bir düzenin içinde asla olamayız.
ılımlı yaklaşılsaydı ve yapılan hata kabul edilseydi eğer, basit bir iletişim hatası olarak kabul edip konuyu kapatabilirdik ve yayınımıza devam ederdik. ama bu yaklaşım hiç hoş olmadı. acısıyla tatlısıyla bir program yapmak nasip oldu. kusurumuz olduysa affola.
edit : tanımda kendi isteğimizle bu haksız ortamda bulunmayacağımızı söyledik zaten. yoldaş'ın #470028 tanımında belirttiği çarşamba yayınından rahatsız değildik. bizi dinleyip anlamamış bile. biz cuma günü 2 saat yapılan yayından rahatsız olduk. başka yayıncı 2 saat yayın yapabiliyor ise biz de bizden sonra yayıncı olmadığından ve kimsenin yayın hakkını gasp etmediğimizden ötürü bu süreyi uzatma hakkını kullanmak istedik.
fakat bugün "radyo yayınlarının tanıtımında yapılan çifte standart" başlığında da anlatıldığı üzere, sadece yapılan çifte standart'ın sebebini sorguladık. aldığımız yanıt ise kısaca; "radyonun bir yöneticisi var, bir karar alırken size mi soracağız, çok istemiyorsan program yapma, bizimde başımıza dert olup bizi huzursuz etme veee ayrıca bundan sonra yayınlarımızı gruplaşıp provoke etmek gibi bir eylemde bulunursanız, ivedilikle gereğini yaparız" şeklinde olunca, bizde doğal olarak, "alın sizin olsun" demek zorunda kaldık.
sonuç olarak bu işi gönüllü olarak kabul ettik. uykusuz kaldık, çabaladık ve ortaya bir emek koyduk. verilen emeğin karşılığını, bu cümleler ile almak açıkçası bizleri ciddi anlamda hayal kırıklığına uğrattı. şimdi diyecekler ki; efendim radyo daha yeni, hemen ne bu eleştiriler falan, ama kurallar baştan koyulup, yola ona göre devam edilmezse illa ki çatlak sesler bugünde, yarın da çıkacaktır.
biz bugün burada anladık ki, kurallar kişilere göre koyuluyor, kişilere göre işletiliyor. ve biz böyle bir düzenin içinde asla olamayız.
ılımlı yaklaşılsaydı ve yapılan hata kabul edilseydi eğer, basit bir iletişim hatası olarak kabul edip konuyu kapatabilirdik ve yayınımıza devam ederdik. ama bu yaklaşım hiç hoş olmadı. acısıyla tatlısıyla bir program yapmak nasip oldu. kusurumuz olduysa affola.
edit : tanımda kendi isteğimizle bu haksız ortamda bulunmayacağımızı söyledik zaten. yoldaş'ın #470028 tanımında belirttiği çarşamba yayınından rahatsız değildik. bizi dinleyip anlamamış bile. biz cuma günü 2 saat yapılan yayından rahatsız olduk. başka yayıncı 2 saat yayın yapabiliyor ise biz de bizden sonra yayıncı olmadığından ve kimsenin yayın hakkını gasp etmediğimizden ötürü bu süreyi uzatma hakkını kullanmak istedik.
devamını gör...
nave nave moe
paul gauguin adlı ressamın 1894’te yaptığı nave nave moe adlı tablosu, tahitili iki genç kızın gün ortasındaki halini anlatır.

ermitaj müzesi'nde sergilenen resme dikkatlice bakıldığında iki genç kızın resim kompozisyonundan uzak durduğu fark edilir. ressam bunu bilinçli olarak diğer tablolarında da yapmıştır.
tablonun açıklamasına gelince;
nave nave moe tahiti dilinde tatlı rüyalar anlamına gelmektedir.
tahiti kızlar hayatın farklı aşamalarını simgeler.
sol tarafta başının üstünde hale olan ve uyuklayan genç kız masumiyetin vücut bulmuş halidir. dünyanın kötülüklerinden habersizdir.
sağ tarafta elinde meyve olan ikinci kızın yasak elmayı ısırıp sevgili edinmek istercesine bakışı vardır.
kızların arkasındaki iki kişi ise dans edenlere bakmaktadır.
resmin arka planında tahitili yerliler gizemli antik bir tanrı figürünün etrafında dans etmektedir.
ressam seçtiği renk tonları ve çizimi ile ruh halini de sanatına yansıtmıştır.
paul gauguin mali açıdan kötü durumda iken oldukça primitif bir tarzda resim yapmıştır.
tahiti’de geçirdiği günlerini, tahitililerin yaşam şekli ve inançlarını anlattığı noa noa: the tahiti journal of paul gauguin adlı kitabı nave nave moe tablosunu daha iyi anlamamızı sağlar...
"....sanatçının yararlı bir insan olduğunu ancak çocuklarla yerliler kabul edebilir!
burada, uygar kişiliğimden, çok ötelerde kalmış ilkel kişiliğime dönüyorum. özlediğim bir şeydi bu.
para kazanmak zorunluluğuna ilişkin en küçük bir üzüntüye katlanmaksızın, gerekli olan her şeyi kolayca elde ederek, büyük bir mutluluk içinde, rahat bir yaşam sürdürüyorum.
doğa, yemişlerini bu kadar eli açıklıkla sundukça, paranın yeri ve gereği kalmıyor.
para aracılığıyla hayatta ihtiyaç duyduğum her şeye erişebileceğimi sanıyordum. yanlış!
hayatta kalabilmek için bereketli ve cömert doğaya başvurmalı.
o, ağaçlar, dağlar ve denizdeki kaynaklarında sakladığı hazineleri ondan isteyen hiç kimseyi geri çevirmez.
fakat yüksek ağaçlara tırmanmayı, dağa çıkmayı ve ağır yüklerle dönmeyi, balık tutmayı, dalmayı, denizin derinliklerinde kayalara sağlamca tutunmuş deniz kabuklarını söküp almayı bilmek gerekir."
tablonun değeri ise yaklaşık 40 milyon amerikan dolarıdır. hastalanıp, ilaç alacak parası olmadığı için ölen ressamın başka bir tablosu ise 2015 yılında 300 milyon dolara satılmıştır.
kafa sözlük'teki ressam arkadaşlarımızın kıymetini bilelim. *

ermitaj müzesi'nde sergilenen resme dikkatlice bakıldığında iki genç kızın resim kompozisyonundan uzak durduğu fark edilir. ressam bunu bilinçli olarak diğer tablolarında da yapmıştır.
tablonun açıklamasına gelince;
nave nave moe tahiti dilinde tatlı rüyalar anlamına gelmektedir.
tahiti kızlar hayatın farklı aşamalarını simgeler.
sol tarafta başının üstünde hale olan ve uyuklayan genç kız masumiyetin vücut bulmuş halidir. dünyanın kötülüklerinden habersizdir.
sağ tarafta elinde meyve olan ikinci kızın yasak elmayı ısırıp sevgili edinmek istercesine bakışı vardır.
kızların arkasındaki iki kişi ise dans edenlere bakmaktadır.
resmin arka planında tahitili yerliler gizemli antik bir tanrı figürünün etrafında dans etmektedir.
ressam seçtiği renk tonları ve çizimi ile ruh halini de sanatına yansıtmıştır.
paul gauguin mali açıdan kötü durumda iken oldukça primitif bir tarzda resim yapmıştır.
tahiti’de geçirdiği günlerini, tahitililerin yaşam şekli ve inançlarını anlattığı noa noa: the tahiti journal of paul gauguin adlı kitabı nave nave moe tablosunu daha iyi anlamamızı sağlar...
"....sanatçının yararlı bir insan olduğunu ancak çocuklarla yerliler kabul edebilir!
burada, uygar kişiliğimden, çok ötelerde kalmış ilkel kişiliğime dönüyorum. özlediğim bir şeydi bu.
para kazanmak zorunluluğuna ilişkin en küçük bir üzüntüye katlanmaksızın, gerekli olan her şeyi kolayca elde ederek, büyük bir mutluluk içinde, rahat bir yaşam sürdürüyorum.
doğa, yemişlerini bu kadar eli açıklıkla sundukça, paranın yeri ve gereği kalmıyor.
para aracılığıyla hayatta ihtiyaç duyduğum her şeye erişebileceğimi sanıyordum. yanlış!
hayatta kalabilmek için bereketli ve cömert doğaya başvurmalı.
o, ağaçlar, dağlar ve denizdeki kaynaklarında sakladığı hazineleri ondan isteyen hiç kimseyi geri çevirmez.
fakat yüksek ağaçlara tırmanmayı, dağa çıkmayı ve ağır yüklerle dönmeyi, balık tutmayı, dalmayı, denizin derinliklerinde kayalara sağlamca tutunmuş deniz kabuklarını söküp almayı bilmek gerekir."
tablonun değeri ise yaklaşık 40 milyon amerikan dolarıdır. hastalanıp, ilaç alacak parası olmadığı için ölen ressamın başka bir tablosu ise 2015 yılında 300 milyon dolara satılmıştır.
kafa sözlük'teki ressam arkadaşlarımızın kıymetini bilelim. *
devamını gör...
dünyanın en kısa korku hikayesi
en sevdiğim yemeğin ortasında "anne kakam bitince popomu siler misin? " sorusunu duyma ihtimali.
devamını gör...
kutsalıma saygıdan kafa kesmeye giden süreç
kökten dinci yetişmiş birçok kişinin kana susamışlığını tartışmayalım bence. ilk fırsatta keserler kanlarında var vahşet.
devamını gör...
günaydın sözlük
hani sabahında erken kalkman gereken günün gecesinde kafanın içindekileri susturamaz da saat seslerini duyar deliye dönersin ya aha da zaman geçiyor ve uykumu alamıyorum diye, işte öyle tedirgin geçen uyku ile günaydın.en azından şimdilik uykum yok,umarım derste öğretmenin yüzüne bakarak uyumam yine!
devamını gör...
aylak adam
- en kötüsü güzel burunlu yaratılmaktır. adınız güler , değil mi ?
- ben daha sizinkini bilmiyorum .
- öğreneceksiniz. bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. ama yapışıp kalır ona. onsuz olamıyor. (sustu. bir sigara yaktı.)bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: sigara içtiğimi. işte bir başkası: bütün bu ''siz'' ler ''iz'' ler ''uz'' lardan sıkılırım ben. yapmacık, fazlalık gibi gelir bana. ikinci konuşmamda ''sen'' diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam.
ne dersin(iz) ?
- galiba sizi anlıyorum.
- yanılıyorsun. ''siz'' anlanamaz, ''sen'' anlanır. bazı kitaplarda ''sizi seviyorum'' u okuyunca gülerim. sanki ''siz'' sevilirmiş !
''sen'' sevilir, değil mi ?
- seni anlıyorum. (kızardı.)
devamını gör...
kitap yardımımızın ulaşması
şehidimizin adının geçmesi de güzel bir detay olmuş.
devamını gör...
sinop
her karış toprağını ayrı sevdiğim güzel şehir.
devamını gör...













