körlük
nobel edebiyat ödüllü jose saramago'nun post apokaliptik bir durum yaratarak sistemi eleştirdiği romanı.
yazar, nokta ve virgül haricinde noktalama işareti ve özel isim kullanmayarak okuyucuyu hayal gücünü zorlamaya teşvik edip o bembeyaz süt denizi diye betimlediği körlüğün hakim olduğu dünyada kaosun, ahlakı ne denli çökerttiğini ve temel insani güdülerin bir insana neler yaptırtabildiğini gözler önüne sermesinin yanı sıra görme yetisini kaybetmeyen tek kişi olan "doktorun karısı" , "gözyaşı yalayan köpek" ve "taş uykusu" gibi pek çok alegoriyle birçok mesaj sunuyor.
"hepimizin üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız, adına bencillik denen şeyden yoksun kişi henüz anasından doğmadı, o ikinci ten öylesine kalındır ki, birinci tenimiz bir evet ya da hayır yüzünden hemen kanarken ona hiçbir şey olmaz."
yazar, nokta ve virgül haricinde noktalama işareti ve özel isim kullanmayarak okuyucuyu hayal gücünü zorlamaya teşvik edip o bembeyaz süt denizi diye betimlediği körlüğün hakim olduğu dünyada kaosun, ahlakı ne denli çökerttiğini ve temel insani güdülerin bir insana neler yaptırtabildiğini gözler önüne sermesinin yanı sıra görme yetisini kaybetmeyen tek kişi olan "doktorun karısı" , "gözyaşı yalayan köpek" ve "taş uykusu" gibi pek çok alegoriyle birçok mesaj sunuyor.
"hepimizin üzerimizde ikinci bir ten gibi taşıdığımız, adına bencillik denen şeyden yoksun kişi henüz anasından doğmadı, o ikinci ten öylesine kalındır ki, birinci tenimiz bir evet ya da hayır yüzünden hemen kanarken ona hiçbir şey olmaz."
devamını gör...
bu ülkede laiklik kılıfı altında müslümanlara yönelik nefret var
bunun üzerine o kadar çok şey yazarım ki kitap olur.
kadıköy de otobüste okula giderken, laikliğin meşalesini elinde taşıdığını zanneden zavallı bir amcanın çarşaf giymiş bir kadını otobüsten zorla indirmesine şahit oldum. ben türban kullanan bir kızım ve benim ne giydiği zerre umurumda olmayan arkadaşlarım var.
laiklik laiklik diye yırtınan insanların, başörtü takan birini görünce bir kaşık suda boğmak istemelerine anlam veremiyorum. ama biri onların şortlarına bir laf etti mi kıyamet koparırlar.
laiklik bu değil arkadaş. sen çarşaf giyersin, ben şort giyerim, o çıplak gezer kime neeeee?
kadıköy de otobüste okula giderken, laikliğin meşalesini elinde taşıdığını zanneden zavallı bir amcanın çarşaf giymiş bir kadını otobüsten zorla indirmesine şahit oldum. ben türban kullanan bir kızım ve benim ne giydiği zerre umurumda olmayan arkadaşlarım var.
laiklik laiklik diye yırtınan insanların, başörtü takan birini görünce bir kaşık suda boğmak istemelerine anlam veremiyorum. ama biri onların şortlarına bir laf etti mi kıyamet koparırlar.
laiklik bu değil arkadaş. sen çarşaf giyersin, ben şort giyerim, o çıplak gezer kime neeeee?
devamını gör...
velhasıl
“sözün kısası,özetle,kısacası” anlamlarını taşıyan kelimedir.
devamını gör...
yahşi batı
bana göre cem yılmaz'ın en iyi filmidir. her sahnesi zeka işidir ve göndermeler ile doludur.
devamını gör...
birleşip kötü insanları dövmeme nedenimiz
ıyi insanlar kaybederler, cunku her zaman adil dovusurler. bence artik dagilalim...
devamını gör...
sivas katliamı
2 temmuz 1993’te pir sultan abdal şenlikleri için sivas’ta bulunan çoğunluğu alevi ve sol görüşlü olan aziz nesin, metin altıok, hasret gültekin, asım bezirci ve nesimi çimen gibi tanınmış isimlerin de içlerinde bulunduğu 37 kişinin madımak oteli'nde yakılarak öldürülmesi olayıdır. madımak insanlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. *
devamını gör...
yoldaş bakkal rozet önerileri
devamını gör...
çocukluk dönemi sanrıları
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
boşlukta kürek çekiyormuşum gibi hissediyorum.
devamını gör...
ülke ekonomisinin temmuz'da sıçrama yapacak olması
ra eki fazla olmuş.
devamını gör...
dolbear yasası
dolbear yasası, amerikalı fizikçi ve mucit amos dolbear tarafından yayınladığı bir makale ile ortaya attığı oldukça ilginç bir gözleme dayanıyor. mucit, gözlemine göre hava sıcaklığını cırcır böceğinin ötüş sayısına göre bulabiliyor. cırcır böceklerini ele alırsak öncelikle soğukkanlı olan bu böcekler kanatlatını birbirine sürterek ses çıkarabiliyor. tabi sadece erkek cırcır böcekleri ötebiliyor. kimilerine göre kadın cırcır böceklerini etkileme, diğer erkek cırcır böceklerini korkutma ve çiftleşmeye hazırlık olarak da görülüyor.cırcır böceğinin ötüş hızının hava sıcaklığı ile olan oranını mucit bir formülle açıklamış.

1 dakikada duyulan ötüş sayısı
fahrenheit cinsinden ortam hava sıcaklığı
mucit makalesinde yayınladığı bu formül ile termometre kullanmadan hava sıcaklığını doğru bir şekilde tahmin edebildiğini açıklamış.
en basit haliyle şöyle cırcır böceğinin 8 saniyedeki ötüş sayısına 5 eklenerek ortam sıcaklığı bulunabiliyor. deneyimleyen bana portakal atabilir.

1 dakikada duyulan ötüş sayısı
fahrenheit cinsinden ortam hava sıcaklığımucit makalesinde yayınladığı bu formül ile termometre kullanmadan hava sıcaklığını doğru bir şekilde tahmin edebildiğini açıklamış.
en basit haliyle şöyle cırcır böceğinin 8 saniyedeki ötüş sayısına 5 eklenerek ortam sıcaklığı bulunabiliyor. deneyimleyen bana portakal atabilir.
devamını gör...
sivas katliamı
bu katliamın ismi madımak olayı falan değildir, sivas madımak otel katliamıdır. hrant, tahir, uğur mumcu ve niceleri de ölmedi, öldürüldü. ülkemizin en aydınlık 34 insanı, hepsinin ismini yaşam yaşam bildiğim aydınları öldürüldü 2 temmuz 93'de madımak'da. ben halkım, o güzel insanlar hala odun odun ciğerimde yanıyor benim. ben karalar içindeki bir halkın çocuğuyum, aşağılık, iki yüzlü bir siyasetçi değilim ki bu güzel insanlarımızı sadece tek bir günde anıyım. bilin ki o 34 insan da her gün özlenmeye değecek insanlardı.
güneşin ak yüzüne bir duman çöktü
bir türkü çığlıkla ateşe düştü
kuytu bir köşede bir çiçek küstü
döktü yaprağını boynunu büktü
şu sivas'ın elinde sazım çalınmaz
güllerim yandı yüreğim dayanmaz
kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz
bilmez misin ki türküler yanmaz
günü gelir sanma hesap sorulmaz
dayanır kapına pir sultan ölmez
şu sivas'ın elinde sazım çalınmaz
güllerim yandı yüreğim dayanmaz
pir sultanlar ölür ölür dirilir!!!
güneşin ak yüzüne bir duman çöktü
bir türkü çığlıkla ateşe düştü
kuytu bir köşede bir çiçek küstü
döktü yaprağını boynunu büktü
şu sivas'ın elinde sazım çalınmaz
güllerim yandı yüreğim dayanmaz
kararmış yüreğin hiç ışığı olmaz
bilmez misin ki türküler yanmaz
günü gelir sanma hesap sorulmaz
dayanır kapına pir sultan ölmez
şu sivas'ın elinde sazım çalınmaz
güllerim yandı yüreğim dayanmaz
pir sultanlar ölür ölür dirilir!!!
devamını gör...
yazarların kendileri hakkındaki düşünceleri
kendimi gözümde çok büyütmüşüm. reel bir hedef belirleyemeyen, tembel, sıkılgan ve hayattan zevk almayı unutmuş bir bireymişim halbuki.
devamını gör...
sen çok farklısın
birinin hormanları ses tellerine vuruyordur. kaçın.
devamını gör...
müntekim gıcırbey'den şebnem şibumi'ye mektuplar
murat menteş'in ikinci romanı olan korkma ben varım kitabının içinde yer alan muhatabına ulaşmayan mektuplardır.
1.mektup
alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz şebnem, susamlı akide şekerim, saraya sızmış lunapark balerinim; ilk hamleyi suçlular yapar. yani ben. paso ilklere imza atıyorum.
insan otuz yıl yaşayınca, dünyanın üç günlük olduğunu anlamaya başlıyor.
bir yandan da peccatophobia'ya [günah işleme korkusu] kapılıyorum galiba.
anlamı, ağırlığı olan her şey otomatikman senin safına geçiyor şebnem.
saçma ve boşuna olan ne varsa benim yöreme birikiyor.
uygarlık bize milyon çeşit yasakla sağlanmış bir düzen hediye etti. sanırım, en temel dertlerimizin, varlığımızın özünü teşkil eden trajedinin yatıştırması konusunda kimseye güvenmemeyi öğrendik.
eğer bir hedefin yoksa, kulağın rahat olur. kaybedecek bir şeyin yoksa, kaybolmak seni bozmaz. yenileceğinden eminsen, rakibini ciddiye alman gerekmez.
şu anda tomaso albinoni'nin [1671-1750] adagio'sunu dinliyorum. notalar daima harflerden daha anlamlı, daha etkileyicidir. melodiler, kelimelere beş çeker. sekoya ağacının kabuğu ateş geçirmezmiş: sekoya ormanında yangınlar, ağaçların içinde olup bitermiş.
şebnem, alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz.
şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.
şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.
şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.
şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.
şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.
18. ve 19. yüzyıllarda, ingiltere'deki şapka fabrikalarında çalışan insanların yüzde 10'u delirerek ölmüş: keçe işlemekte kullanılan cıvanın yan etkileri... şebnem, üzerinde şapkalar yüzen bir cıva nehrine ayaklarımı sarkıtmış vaziyetteyim!
şebnem niye böyle?
aşkın, patlayan bir okyanusun tozları gibi saçılıyor.
şebnem bulutlara kement atayım, ne kadar istersen onca yağmur ayarlayayım.
şebnem kediler geliyor apartman boşluğuna, doğrudan bana miyavlıyor-lar, sanki senden bahsediyorlar, dikkatle bakıyorum.
şebnem zarflar açıyorum, faturalar çıkıyor içinden. sanki senden bir haber gelecek, senin el yazın, imzan olacak..
öyle saçma, küçücük, tülbent boncuğu gibi umutlar pıt pıt içimde beliriyor.
şebnem uçaklar geçiyor. uçakları sanki sen kullanıyorsun. her şeyde sana dair bir ipucu, bir işaret seziyorum. hayat çok tuhaf şebnem: paraşüt, uçaktan yüz yıl önce, 1783’te icat edilmiş.
şebnem içimde, kum saatindeki toz şeker gibi senin sevgin birikiyor.
milletçe öteden, varlığın başımı döndürüyor.
tessenjitsu adlı japon dövüş tekniği, sadece yelpaze kullanarak adam öldürmeye dayalıymış. zerafetin aksesuarı, cinayetin aracı olabiliyor.
şebnem her zorluğun içindeki kolaylığı, kara üzümün iri çekirdekleri gibi bulup çıkarabiliriz.
dilim uyuştu şebnem, parmaklarım yazmaktan oksitlendi. laf uzadıkça anlam geriler. sözlerde o acı yalan tadı belirir.
şebnem imparatorluk gibisin, dünyayı özelleştiriyorsun.
kalbim jelatini yoyo gibi zıplamaya başlıyor sesini işitince.
cehennemde teçhizatsız kalakalmış itfaiyeci gibiyim. tamam abartmayayım, tozutmayayım, uslu çocuk olayım. irmik helvasının üzerinde uçan kelebek gibi toz olayım.
beni kınama yeter ki, huylarımı değiştiririm.
bir robot kadar iffetli, güvercin kadar ılımlı olurum.
şebnem ballanmış ilkbahar gibisin.
leylaklarla dolu bir akvaryum, akasyalardan süzülen ikindi ışığından yapılmış gibisin.
iğde yumuşaklığı, iğde esansı, iğde reformistliği var sende.
üzerinde nar, kiraz, mandalina ve zeytinler yetişen bir ağacın mucizesini üstlenmişsin. benim payıma paylaşılamayan şeyler düştü galiba?
beni mahveden hatalarım hangileriydi, emin olamıyorum.
gerçek bela, devrim niteliğindeki bahtsızlık, büyük noksan neydi hayatımdaki?
bunlar ve benzeri belirsizlikler insanı sersemletiyor.
yanlış anlamaların mikrodalga fırınında ısıtılmış ve çabucak bayatlayan umut kırıntılarıyla besleniyorum. zehirlenmeye bile yetmeyecek porsiyonlarla.
çölde seraplar gören bir şempanze gibiyim.
tımarhanede esir edilmiş felçli bir dilsiz kadar gerginim.
pekala.. ciddiye alınmak için mızıkçılığa başvurma taktiğini kenara bırakayım.
sonuçları nedenlerin önüne almayayım. methiyeden şantaja geçmeyeyim. vahşetim teröre dönüşmesin. papatyaları harf olarak kullanayım. çağın gerisinde kalmayayım.
ilk romanı 1007 yılında murasaki shikibu adlı japon soylusu bir kadın yazmış; kitabın adı genji'nin hikayesi. romancılar bin senedir çalışıyor; bin yıla kalmaz seni anlatabilecek seviyeye ulaşırlar.
insanı cazibe hareket ettirir, mucize de durdurur. sözlerim sana karmaşık mı geliyor? birinin beni anlaması için yanımda elli yıl geçirmesi gerek şebnem.
keşke, içimizdeki bitki örtüsünü çürümeye terk etmek zorunda olmasak. kendimizi emanet edebileceğimiz kişiyi bulana kadar canımız çıkmasa. benzer şeyler arasında fark gözetme lüksüne sahip değiliz. o kadar zekisin ki şebnem, benim kurnazlığım senin dehanın yanında sağır bir devede kulak. belki dileklerim gerçekleşmese de iyi bir insan olurum? sanırım cehenneme gerçekten uğrayacağım, fakat cennete yakın bir bölgesine. şişko bir şeytanın, çelimsiz bir meleği göğsümün kafesinde patakladığını hissediyorum..
dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum.
müntekim
1.mektup
alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz şebnem, susamlı akide şekerim, saraya sızmış lunapark balerinim; ilk hamleyi suçlular yapar. yani ben. paso ilklere imza atıyorum.
insan otuz yıl yaşayınca, dünyanın üç günlük olduğunu anlamaya başlıyor.
bir yandan da peccatophobia'ya [günah işleme korkusu] kapılıyorum galiba.
anlamı, ağırlığı olan her şey otomatikman senin safına geçiyor şebnem.
saçma ve boşuna olan ne varsa benim yöreme birikiyor.
uygarlık bize milyon çeşit yasakla sağlanmış bir düzen hediye etti. sanırım, en temel dertlerimizin, varlığımızın özünü teşkil eden trajedinin yatıştırması konusunda kimseye güvenmemeyi öğrendik.
eğer bir hedefin yoksa, kulağın rahat olur. kaybedecek bir şeyin yoksa, kaybolmak seni bozmaz. yenileceğinden eminsen, rakibini ciddiye alman gerekmez.
şu anda tomaso albinoni'nin [1671-1750] adagio'sunu dinliyorum. notalar daima harflerden daha anlamlı, daha etkileyicidir. melodiler, kelimelere beş çeker. sekoya ağacının kabuğu ateş geçirmezmiş: sekoya ormanında yangınlar, ağaçların içinde olup bitermiş.
şebnem, alevleri görmezden gelerek yangını söndüremeyiz.
şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.
şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.
şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.
şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.
şebnem ne çok melek var yüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.
18. ve 19. yüzyıllarda, ingiltere'deki şapka fabrikalarında çalışan insanların yüzde 10'u delirerek ölmüş: keçe işlemekte kullanılan cıvanın yan etkileri... şebnem, üzerinde şapkalar yüzen bir cıva nehrine ayaklarımı sarkıtmış vaziyetteyim!
şebnem niye böyle?
aşkın, patlayan bir okyanusun tozları gibi saçılıyor.
şebnem bulutlara kement atayım, ne kadar istersen onca yağmur ayarlayayım.
şebnem kediler geliyor apartman boşluğuna, doğrudan bana miyavlıyor-lar, sanki senden bahsediyorlar, dikkatle bakıyorum.
şebnem zarflar açıyorum, faturalar çıkıyor içinden. sanki senden bir haber gelecek, senin el yazın, imzan olacak..
öyle saçma, küçücük, tülbent boncuğu gibi umutlar pıt pıt içimde beliriyor.
şebnem uçaklar geçiyor. uçakları sanki sen kullanıyorsun. her şeyde sana dair bir ipucu, bir işaret seziyorum. hayat çok tuhaf şebnem: paraşüt, uçaktan yüz yıl önce, 1783’te icat edilmiş.
şebnem içimde, kum saatindeki toz şeker gibi senin sevgin birikiyor.
milletçe öteden, varlığın başımı döndürüyor.
tessenjitsu adlı japon dövüş tekniği, sadece yelpaze kullanarak adam öldürmeye dayalıymış. zerafetin aksesuarı, cinayetin aracı olabiliyor.
şebnem her zorluğun içindeki kolaylığı, kara üzümün iri çekirdekleri gibi bulup çıkarabiliriz.
dilim uyuştu şebnem, parmaklarım yazmaktan oksitlendi. laf uzadıkça anlam geriler. sözlerde o acı yalan tadı belirir.
şebnem imparatorluk gibisin, dünyayı özelleştiriyorsun.
kalbim jelatini yoyo gibi zıplamaya başlıyor sesini işitince.
cehennemde teçhizatsız kalakalmış itfaiyeci gibiyim. tamam abartmayayım, tozutmayayım, uslu çocuk olayım. irmik helvasının üzerinde uçan kelebek gibi toz olayım.
beni kınama yeter ki, huylarımı değiştiririm.
bir robot kadar iffetli, güvercin kadar ılımlı olurum.
şebnem ballanmış ilkbahar gibisin.
leylaklarla dolu bir akvaryum, akasyalardan süzülen ikindi ışığından yapılmış gibisin.
iğde yumuşaklığı, iğde esansı, iğde reformistliği var sende.
üzerinde nar, kiraz, mandalina ve zeytinler yetişen bir ağacın mucizesini üstlenmişsin. benim payıma paylaşılamayan şeyler düştü galiba?
beni mahveden hatalarım hangileriydi, emin olamıyorum.
gerçek bela, devrim niteliğindeki bahtsızlık, büyük noksan neydi hayatımdaki?
bunlar ve benzeri belirsizlikler insanı sersemletiyor.
yanlış anlamaların mikrodalga fırınında ısıtılmış ve çabucak bayatlayan umut kırıntılarıyla besleniyorum. zehirlenmeye bile yetmeyecek porsiyonlarla.
çölde seraplar gören bir şempanze gibiyim.
tımarhanede esir edilmiş felçli bir dilsiz kadar gerginim.
pekala.. ciddiye alınmak için mızıkçılığa başvurma taktiğini kenara bırakayım.
sonuçları nedenlerin önüne almayayım. methiyeden şantaja geçmeyeyim. vahşetim teröre dönüşmesin. papatyaları harf olarak kullanayım. çağın gerisinde kalmayayım.
ilk romanı 1007 yılında murasaki shikibu adlı japon soylusu bir kadın yazmış; kitabın adı genji'nin hikayesi. romancılar bin senedir çalışıyor; bin yıla kalmaz seni anlatabilecek seviyeye ulaşırlar.
insanı cazibe hareket ettirir, mucize de durdurur. sözlerim sana karmaşık mı geliyor? birinin beni anlaması için yanımda elli yıl geçirmesi gerek şebnem.
keşke, içimizdeki bitki örtüsünü çürümeye terk etmek zorunda olmasak. kendimizi emanet edebileceğimiz kişiyi bulana kadar canımız çıkmasa. benzer şeyler arasında fark gözetme lüksüne sahip değiliz. o kadar zekisin ki şebnem, benim kurnazlığım senin dehanın yanında sağır bir devede kulak. belki dileklerim gerçekleşmese de iyi bir insan olurum? sanırım cehenneme gerçekten uğrayacağım, fakat cennete yakın bir bölgesine. şişko bir şeytanın, çelimsiz bir meleği göğsümün kafesinde patakladığını hissediyorum..
dişlerini, çillerini tek tek öpüyorum.
müntekim
devamını gör...
en sevilen ahmet kaya şarkısı
tutsam şu karanlığı
tutsam da yırtsam
ah elim tutuşmasa, elini tutsam
susmasan konuşsan sesini duysam
tutsam güzel yüzünü bağrıma bassam
-ahmet kaya doğum günü
tutsam da yırtsam
ah elim tutuşmasa, elini tutsam
susmasan konuşsan sesini duysam
tutsam güzel yüzünü bağrıma bassam
-ahmet kaya doğum günü
devamını gör...
seyir
piraye erdoğan’ın yazdığı, bir kaç günde okunabilecek, zengin türü kişisel gelişim kitabı.
imkan ve eğitimi açısından eksiği olmayan, anne babasını bir kazada kaybeden bir kadının, yalnızlığını erkekler ile doldurmaya çalışmasını konu ediniyor. verici olmanın yeterli olduğunu sanıp, defalarca yanılan bir kadın kahraman...
kahramanının karşısına bir önce köpek çıkıyor, sahipsiz ama sevgi dolu bir köpek. ardından köpeği gezdirirken, ondan yaşça büyük olan,ama dinginliği sayesinde çok hoş görünen bir kadınla karşılaşıyor. kitap ya, kadın onun ciddi dertleri olduğunu anlıyor ve ona yardım teklif ediyor.
teklifi yapan kadının adı da dahil,çoğu şey avrupai bir şekilde akıyor. yılbaşı sofraları gibi.
kahramanın adı mina. ayşe, fatma olacak değil. kadın istanbul’un hali vakti yerinde bir ailesinden gelme.
kitapta bolca aforizma var. içerik aforizmalar ile oluşmuş neredeyse.
kitap, biz kadınların avrupai bile olsa, mistik olana, manevi olana, dini olana olan ihtiyacımızı gözler önüne seriyor.
biz kadınların hayatına, şükür sokunca bulduğu huzuru anlatıyor.
nasibe teslim olmayı anlatıyor.
eskiden bir dizi vardı, zenginlerde ağlar. kitaptaki dram biraz ondan.
benim için yaşadığım güncellemelerin altını çizmek için faydalı oldu. bende böyle yapmıştım dedim. kendime aferim dedim okudukça.
tam bir yaz kitabı. havuz kenarında, deniz kenarında, balkonda okumalık.
imkan ve eğitimi açısından eksiği olmayan, anne babasını bir kazada kaybeden bir kadının, yalnızlığını erkekler ile doldurmaya çalışmasını konu ediniyor. verici olmanın yeterli olduğunu sanıp, defalarca yanılan bir kadın kahraman...
kahramanının karşısına bir önce köpek çıkıyor, sahipsiz ama sevgi dolu bir köpek. ardından köpeği gezdirirken, ondan yaşça büyük olan,ama dinginliği sayesinde çok hoş görünen bir kadınla karşılaşıyor. kitap ya, kadın onun ciddi dertleri olduğunu anlıyor ve ona yardım teklif ediyor.
teklifi yapan kadının adı da dahil,çoğu şey avrupai bir şekilde akıyor. yılbaşı sofraları gibi.
kahramanın adı mina. ayşe, fatma olacak değil. kadın istanbul’un hali vakti yerinde bir ailesinden gelme.
kitapta bolca aforizma var. içerik aforizmalar ile oluşmuş neredeyse.
kitap, biz kadınların avrupai bile olsa, mistik olana, manevi olana, dini olana olan ihtiyacımızı gözler önüne seriyor.
biz kadınların hayatına, şükür sokunca bulduğu huzuru anlatıyor.
nasibe teslim olmayı anlatıyor.
eskiden bir dizi vardı, zenginlerde ağlar. kitaptaki dram biraz ondan.
benim için yaşadığım güncellemelerin altını çizmek için faydalı oldu. bende böyle yapmıştım dedim. kendime aferim dedim okudukça.
tam bir yaz kitabı. havuz kenarında, deniz kenarında, balkonda okumalık.
devamını gör...
sözlük yazarlarının gittikleri ilk yabancı ülke
bosna hersek.
devamını gör...


