orijinal adı: le dernier jour d'un condamne
yazar: victor hugo
yayım yılı: 1829
greve meydanı'nda birinin idam edilmesine şahit olan hugo, bu olaydan ve halkın tepkisinden etkilenerek ''bir idam mahkumunun son günü'' adlı eserini kaleme almıştır. işlediği suçu okurlar tarafından bilinmeyen bir adamın idamına kalan son 6 haftayı anlatır. işlediği suçun okurlarla paylaşılmamasının nedeni, suçtan ziyade idam cezasına vurgu yapılmak istenmesidir.
yazar: victor hugo
yayım yılı: 1829
greve meydanı'nda birinin idam edilmesine şahit olan hugo, bu olaydan ve halkın tepkisinden etkilenerek ''bir idam mahkumunun son günü'' adlı eserini kaleme almıştır. işlediği suçu okurlar tarafından bilinmeyen bir adamın idamına kalan son 6 haftayı anlatır. işlediği suçun okurlarla paylaşılmamasının nedeni, suçtan ziyade idam cezasına vurgu yapılmak istenmesidir.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "armysuzy" tarafından 07.12.2020 22:12 tarihinde açılmıştır.
21.
kafa sözlük kitap kulübü sayesinde okuma fırsatı bulduğum victor hugo kitabı. 1829 senesinde yayınlanmış bu kitap romantizm akımının etkisinde yazılmış ve bu akımın iki önemli unsurları olan ölüm ve din konuları işlenmiştir.
konu olarak, adından da anlaşılacağı üzere bir idam mahkumunun son günlerinde düşündükleri, yaşadıkları, pişmanlıkları ve anıları işlenmiş. kitap hugo’nun 1932 senesinde yazdığı önsöz ile başlıyor. bu önsöz’de genel hatlarla hugo’nun idam hakkındaki düşüncelerini, dönemin siyasi gereksinim ve oluşumlarını, sınıfsal yapıları ve halkın genel durumunu okuyoruz.
şunu belirteyim, hugo bu önsöz’de idama komple karşı çıkmamıştır. yine de uygulanma tarzını ve uygulayıcıların genel etik anlayışını fazlaca eleştirmiştir. bu eleştirinin en öncül ve simgesel hedefi ise giyotin olmuştur.
önsöz’den sonraki kısımda ise kitap hakkında tartışan, dönemin asillerinin kendi aralarında geçen bir konuşmaya şahit oluyoruz. bu konuşmalar bize, kitap ilk yayınlandığında yüksek çevrelerde bıraktığı etkiyi anlatmakta.
genel anlamda baya olumsuz eleştirilerdir aynı zamanda. kimisi adını bile duymaktan iğrenirken, kimileri okuyup yarım bıraktıklarını söylüyor. çok az kısmı ise sonuna kadar okuduğunu ve topluma karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirtiyor.
sonrasında kitap başlıyor ve son anlarına kadar bir idam mahkumunun hayatını kısaca okuyoruz. bu mahkuma ait çok şey bilinmiyor maalesef. tek bildiğimiz, birini öldürdüğü, bir ailesi olduğu ve idama mahkum edildiği.
kitap ile ilgili düşüncelerime gelecek olursam, ben bu kitapta idam karşıtlığından öte otoriteye bir başkaldırı gördüm. yöneticiler için düşük kesimdekilerin pek bir anlam ifade etmediğini, ve yine bu yöneticilerin ağzından çıkan bir lafla bu zavallıları idama sürükleyebildikleri ve yine başka bir lafla o giyotin’den kurtarabildikleri, tabiri caise oyuncaklaşmış bir halk gördüm. yazarın bize bu gerçekleri, kolayca empati kurabileceğimiz bir idam mahkumunun ağzıyla anlatmasını ise çok mantıklı buldum. ve yine bu empatinin kolayca kurulabilmesi adına, bu mahkumun suçluluk veya suçsuzluğuna değinilmemesini de akıllıca bir hareket olarak aldım.
yazar bize diyor ki; haklılık veya haksızlık kavramlarını bir kenara bırakarak, idam gibi önemli kararların kimler tarafından ne şartlarda alındığına bakın ve yine kimler tarafından bu kararların göz ardı edilebildiğini görün.
bir diğer ironik unsur ise; kitabın yayınlandığı sene(1828) ile giyotin cezasının son kez uygulandığı sene(1977) arasındaki zaman farkıdır. sanki hiç kimsenin umrunda olmamış. yahut olmuş da elden bişey gelmemiş.
son olarak, kitabı beğendim ben. türünün sıkı takipçisi olmadığım halde çok kısa zamanda sıkılmadan bitirdim. okunması gereken bir kitap bence.
konu olarak, adından da anlaşılacağı üzere bir idam mahkumunun son günlerinde düşündükleri, yaşadıkları, pişmanlıkları ve anıları işlenmiş. kitap hugo’nun 1932 senesinde yazdığı önsöz ile başlıyor. bu önsöz’de genel hatlarla hugo’nun idam hakkındaki düşüncelerini, dönemin siyasi gereksinim ve oluşumlarını, sınıfsal yapıları ve halkın genel durumunu okuyoruz.
şunu belirteyim, hugo bu önsöz’de idama komple karşı çıkmamıştır. yine de uygulanma tarzını ve uygulayıcıların genel etik anlayışını fazlaca eleştirmiştir. bu eleştirinin en öncül ve simgesel hedefi ise giyotin olmuştur.
önsöz’den sonraki kısımda ise kitap hakkında tartışan, dönemin asillerinin kendi aralarında geçen bir konuşmaya şahit oluyoruz. bu konuşmalar bize, kitap ilk yayınlandığında yüksek çevrelerde bıraktığı etkiyi anlatmakta.
genel anlamda baya olumsuz eleştirilerdir aynı zamanda. kimisi adını bile duymaktan iğrenirken, kimileri okuyup yarım bıraktıklarını söylüyor. çok az kısmı ise sonuna kadar okuduğunu ve topluma karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirtiyor.
sonrasında kitap başlıyor ve son anlarına kadar bir idam mahkumunun hayatını kısaca okuyoruz. bu mahkuma ait çok şey bilinmiyor maalesef. tek bildiğimiz, birini öldürdüğü, bir ailesi olduğu ve idama mahkum edildiği.
kitap ile ilgili düşüncelerime gelecek olursam, ben bu kitapta idam karşıtlığından öte otoriteye bir başkaldırı gördüm. yöneticiler için düşük kesimdekilerin pek bir anlam ifade etmediğini, ve yine bu yöneticilerin ağzından çıkan bir lafla bu zavallıları idama sürükleyebildikleri ve yine başka bir lafla o giyotin’den kurtarabildikleri, tabiri caise oyuncaklaşmış bir halk gördüm. yazarın bize bu gerçekleri, kolayca empati kurabileceğimiz bir idam mahkumunun ağzıyla anlatmasını ise çok mantıklı buldum. ve yine bu empatinin kolayca kurulabilmesi adına, bu mahkumun suçluluk veya suçsuzluğuna değinilmemesini de akıllıca bir hareket olarak aldım.
yazar bize diyor ki; haklılık veya haksızlık kavramlarını bir kenara bırakarak, idam gibi önemli kararların kimler tarafından ne şartlarda alındığına bakın ve yine kimler tarafından bu kararların göz ardı edilebildiğini görün.
bir diğer ironik unsur ise; kitabın yayınlandığı sene(1828) ile giyotin cezasının son kez uygulandığı sene(1977) arasındaki zaman farkıdır. sanki hiç kimsenin umrunda olmamış. yahut olmuş da elden bişey gelmemiş.
son olarak, kitabı beğendim ben. türünün sıkı takipçisi olmadığım halde çok kısa zamanda sıkılmadan bitirdim. okunması gereken bir kitap bence.
devamını gör...
22.
gerçekten çok etkili bi kitap. idam tarihine yön vermiştir. yazarın kitabın başında söylediği gibi bu yazılanları ister gerçekten idam mahkumunun son dizeleri gibi hayal edin, ister yazarın elinden dökülmüş sıradan bir kitap gibi hayal edin. 1. tercih olarak okursanız sizi çok etkileyebilir. okurken ağlayabilirsiniz
devamını gör...
23.
kafa sözlük kitap edebiyat kulübüyle birlikte okuduğumuz bir victor hugo romanı.
ben kitabı daha önce okumuştum, ancak canım kulüple tekrar okuyunca ilk okumamda yüzeysel okumuşum onu fark ettim. mesela idama yaklaşan her bir gün,saat,dakika sanki ben idam edilecekmişim gibi hissettim bu kez. kendimi o kadar zayıf ve zavallı hissettim ki. neredeyse 80 sayfalık bir kitapta bu yoğunluğu yaşatabilmiş,yazabilmiş victor hugo.
kitapta mahkumun neden idam cezası yediği detayını verilmemişti ama suçunu kabul ediyordu mahkum. ki çok mantıklı bir detaydı bu. ama ben nedense hep haksız yere idam ediliyormuş gibi düşündüm. kitabı öyle benimsedim ki içinde bulunduğumuz ülkenin hukuk düzeninde haksız yere idam cezasına çarptırılmış gibi hissettim. yıllar önce yazılmış bir romandaki bazı detaylar hala kendini hissettiriyor,sorgulattırıyor,korkutuyor.
ayrıca kitap ilk bakışta salt idam cezasına karşı bir tepki mesajı barındırıyor gibi gelse de kulüp toplantımızda irdelediğimizde idam cezasının varlığından öte, bunun otoritelerce belirlenmesi,cezanın kişiye göre işlemesine bir haykırış alt metni barındırıyor olabileceğini de düşündük. (sevgili (gbkz: bubbles of death) düşündü.)
kısacası yine dolduğumuz,anlamlandığımız etkileyici bir okuma oldu.
ayrıca bu romanla paul de senneville'in spring wlatz'ını o kadar yakıştırdım ki okurken arka planda kısık sesle dinlenebilirse daha da vurucu bir okuma olabilir.
ve son olarak birkaç alıntıyla entrymi sonlandırıyorum:
şimdi sakinim, her şey bitti,tamamen bitti. müdürün ziyaretinin yarattığı korkunç kaygılardan kurtuldum. çünkü itiraf edeyim, hala umutluydum... şimdi tanrı'ya şükür , hiç umudum kalmadı.
-deliler! çok aşırıya kaçtılar! herkesi küçümsermiş gibi bir halleri vardı. size gelince delikanlı, sizi oldukça düşünceli görüyorum.
-delikanlı mı? dedim, sizden daha yaşlıyım; her çeyrek saatte hayatımın bir yılı gidiyor.
ben kitabı daha önce okumuştum, ancak canım kulüple tekrar okuyunca ilk okumamda yüzeysel okumuşum onu fark ettim. mesela idama yaklaşan her bir gün,saat,dakika sanki ben idam edilecekmişim gibi hissettim bu kez. kendimi o kadar zayıf ve zavallı hissettim ki. neredeyse 80 sayfalık bir kitapta bu yoğunluğu yaşatabilmiş,yazabilmiş victor hugo.
kitapta mahkumun neden idam cezası yediği detayını verilmemişti ama suçunu kabul ediyordu mahkum. ki çok mantıklı bir detaydı bu. ama ben nedense hep haksız yere idam ediliyormuş gibi düşündüm. kitabı öyle benimsedim ki içinde bulunduğumuz ülkenin hukuk düzeninde haksız yere idam cezasına çarptırılmış gibi hissettim. yıllar önce yazılmış bir romandaki bazı detaylar hala kendini hissettiriyor,sorgulattırıyor,korkutuyor.
ayrıca kitap ilk bakışta salt idam cezasına karşı bir tepki mesajı barındırıyor gibi gelse de kulüp toplantımızda irdelediğimizde idam cezasının varlığından öte, bunun otoritelerce belirlenmesi,cezanın kişiye göre işlemesine bir haykırış alt metni barındırıyor olabileceğini de düşündük. (sevgili (gbkz: bubbles of death) düşündü.)
kısacası yine dolduğumuz,anlamlandığımız etkileyici bir okuma oldu.
ayrıca bu romanla paul de senneville'in spring wlatz'ını o kadar yakıştırdım ki okurken arka planda kısık sesle dinlenebilirse daha da vurucu bir okuma olabilir.
ve son olarak birkaç alıntıyla entrymi sonlandırıyorum:
şimdi sakinim, her şey bitti,tamamen bitti. müdürün ziyaretinin yarattığı korkunç kaygılardan kurtuldum. çünkü itiraf edeyim, hala umutluydum... şimdi tanrı'ya şükür , hiç umudum kalmadı.
-deliler! çok aşırıya kaçtılar! herkesi küçümsermiş gibi bir halleri vardı. size gelince delikanlı, sizi oldukça düşünceli görüyorum.
-delikanlı mı? dedim, sizden daha yaşlıyım; her çeyrek saatte hayatımın bir yılı gidiyor.
devamını gör...
24.
kafa sözlük kitap edebiyat kulübü ile birlikte okuyup, tartışmasını gerçekleştirdiğimiz ikinci eser.
fransız yazar victor hugo’nun, ilerleyen yıllarda eserlerinde sıkça karşılaşacağımız o “sefil” kelimesinin ilk kez kullandığı romanı olduğu söylenmektedir. 1800’lerin başında doğmuş olan victor hugo, o yıllar arasında devam etmekte olan “romantizm” akımından etkilenmekte ve bu kitabı da romantizm akımı çerçevesinde yazmaktadır. peki, nedir bu romantizm akımı? kısaca değinelim o hâlde. romantizm akımı, fransız ihtilali, eşitlik ve özgürlük ilkelerinden beslenmektedir. 18. yüzyılın sonlarında doğmuş ve 19. yüzyılın başlarında tüm avrupa’ya yayılmıştır. fransız ihtilali ile gündeme oturan bu akım, edebiyata da yansımıştır bağlı olarak. romantizm akımı, klasisizm akımına karşı çıkmakta olan bir felsefeye sahiptir.
kitabın adına baktığımızda, bir idam mahkûmunun son gününü okuyacağımızı düşünüyoruz normal olarak ancak bu düşünceye tezat olarak nefes alabileceği son 6 günü kalmış olan bir idam mahkûmunun düşüncelerini, umutlarını, acılarını, pişmanlıklarını, haykırışlarını, başkaldırışını okuyoruz. hugo, bu idam mahkûmunun hislerini, düşüncelerini öyle muazzam bir biçimde anlatmaktadır ki, sanki o mahkûm sizsiniz ya da olaylara tanıklık eden bir kimsesiniz. mahkûmun her hareketini, her düşüncesini zihninizde canlandırabiliyorsunuz. empati yapabilmenin gerçek örneklerinden sadece birisi bu eser.
öyle bir dönem düşünün ki, “idam” adeta zevkle izlenilmekte, bir törenmiş gibi kutlanılmakta. kitabın ön sözünü okuduğunuzda, o dönemin yaşantısı, fikirleri hakkında birçok bilgi ediniyorsunuz. victor hugo bu kitabı yazdığı yıllarda kendi ismiyle yayınlamıyor çünkü halkın bu kitabı okumaya, anlamaya hazır olmadığını düşünmektedir ve bu düşüncesinde haksız da değildir.
victor hugo’nun kitabı yazarken -üstüme vazife olmayarak- ne kadar zekice bir davranışta bulunduğunu belirtmek isterim. bu mahkûmun ne ismini, ne mesleğini, ne de suçunu bilmekteyiz. kitabı okurken yazarın, “objektif” bir açıdan empati yapmamızı, kendisini gerçekten anlamamızı düşündüğünü belirterek bu şekilde yazdığını düşünmekteyim. victor hugo’nun gerçekten ne kadar zeki bir insan, yazar olduğunun kanıtıdır bu da.
ayrıca idam cezasının fransa’da 1900’lerin sonlarına doğru kaldırılması da ayrı acıdır. kaç yüzyıllardır insanlar, filozoflar, şairler ve niceleri ölüm cezası karşıtlığını savunsalar dahi pek de uzak olmayan bir zamanda kazanmışlardır bu savaşı. ve ne yazık ki hâlâ bu ölüm cezası birçok ülkede devam etmektedir.
1700’lerin ortasında doğmuş ve yaşamış italyan hukukçu, filozof ve edebiyatçı olan cesare beccaria’nın izinden gitmektedir hugo. beccaria, aydınlanma çağının en önemli isimlerinden ve ölüm cezası karşıtlığının ilk savunucularından birisidir. yazarın, ön sözde beccaria’ya değindiğini zaten okuyacaksınız.
ek olarak değinmek istediğim bir diğer şey ise kitabın çevirisi. ben, volkan yalçıntoklu çevirisi ile okudum bu kitabı ve özellikle ön sözün çevirisinde, çevirmenin bilgi vermesi gereken birçok yer hakkında herhangi bir bilgiye değinmemiş olduğunu düşünmekteyim. fakat önemli değil, benim yaptığım gibi araştırabilirsiniz.
bu kitabı okurken aklıma takılan bir diğer düşünce ise, idam cezasını destekleyen insanların hâlâ var olması. belki çoğumuza mantıklı geliyordur bu ölüm cezası fakat bana gelmiyor, neden peki? din-inanç gibi ideolojiler nasıl çıkarlar için kullanılabiliyor ve insanlar tarafından çok farklı yönlere çekilebiliyorsa, idam da pekâlâ çok farklı yönlere çekilebilir, “para ve mevki” gibi birçok çıkar için kullanılabilir. masum bir insanın idam edilmesine sebep olduğunuzu düşünebiliyor musunuz? bir suçluyu ortadan kaldırarak, o bir suçu tamamıyla ortadan kaldıramayız.
fransa’da bir dönem kürek cezası almış olan suçlular tekrar hayatlarına kavuşturulduklarında “sarı kart” denilen bir karta sahipti, günümüzde bu kartı bir kimlik, sicil olarak düşünebilirsiniz. yani suçlular, cezasını çektikten sonra bu karta sahip oluyor ve bu kişinin zamanında hapis yatmış ve bir suçlu olduğu anlaşılmaktadır. bu yüzden bu suçlu çalışabilecek herhangi bir kapı bulamıyor kendisine, çünkü toplum tarafından ötekileştirilmekte ve fazlasıyla dışlanmaktadır. bir zamanlar suçlu olan bu kişi, şimdi karnını doyurabilecek bir ekmek dahi bulamamakta ve tekrardan suç işlemek durumunda kalmakta.
hugo, aslında burada suçluların topluma kazandırılmasını düşünmektedir. her suçlu topluma kazandırılabilir mi? bu tartışılır.
kitabı bitirmeme son 7 sayfam kala mola verdim. bir bardak suyumu doldurdum, elimi yüzümü yıkadım ve o son 7 sayfayı okumaya devam ettim. ben bu son sayfaları okurken, “o idam mahkûmu birkaç dakika sonrasında son nefesini verecek ve ben kitabı bitirdiğimde ölmüş olacak” düşüncesi beni o kadar etkiledi ki…
ve kitap hakkındaki düşüncelerimi toparlayacak olursam kesinlikle okunulması, okutturulması gereken bir eser olduğu düşüncesindeyim. dönemin düşüncesine, işleyişine, mevkiden dolayı oluşan bir çok haksızlığa ve insanlarına büyük bir başkaldırı olarak kabul etmekteyim ben bu kitabı. aslında düşüncelerimin çoğunu başka yazar arkadaşlarımız da tanımlarında belirtmiş fakat benim de çorbada bir tuzum olsun istedim.*buraya kadar okuduysanız eğer teşekkür ederim.
kitapla, düşünmekle ve sorgulamakla kalmanız dileğiyle.
ön sözde yer alan, altını çizdiğim bazı satırlar:
“olayların kaynağını binlerce fersah ötede aramak ve caddenizi yıkayan bir suyun nil’den geldiğini varsaymak ilginç bir saplantı!”
“darağacının devrimlerin yok edemediği tek anıt olduğunu söylemiştik. gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparmak, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır, ölüm cezası ellerinden kolay bırakamadıkları bir bıçaktır.”
“çünkü toplumsal kriz esnasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğurusuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin siyasi giyotin sehpası olduğunu söylemek zorundayız.”
“intikam almak bireyseldir, cezalandırmak tanrı’nın işidir.”
“şu an ölüm cezası paris’in dışına çıkıyor. paris’ten dışarı çıkmanın uygarlığın da dışına çıkmak anlamına geldiğimi belirtelim.”
“tanrılar için üzülenlere: tanrı kalıyor, denebilir. krallar için üzülenlere: vatan kalıyor, denebilir. cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.”
“insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.”
-sayfa 7.
“geride bir anne, bir kadın ve bir çocuk bırakıyorum.”
-sayfa 13.
“birkaç saniye boyunca gözlerimi kapamadan, hiçbir şey düşünmeden ve hiçbir şey hatırlamadan bir yatakta olmanın keyfini çıkardım.”
-sayfa 25.
“yırtık pırtık giysilerimin altında bir rahip cübbesinin altındakinden daha güzel duygular vardı.”
-sayfa 43.
“ah! evet, merhamet! içim saldırgan duygularla doluydu.”
-sayfa 46.
“güzel çocukluğum! neşeli gençliğim! ucu kana bulanan yaldızlı kumaş. o zamanla şu an arasında bir başkasının benim kanımın oluşturduğu bir ırmak var.”
-sayfa 58.
“beynimin kıvrımlarını sarsan o çan sesini duyar gibiyim ve benim terk ettiğim, diğer insanların ise yollarına hâlâ devam ettikleri o dingin ve tekdüze hayatı ancak uzaktan ve bir uçurumun yarıklarının arasından görebiliyorum.”
-sayfa 60.
“ne yazık! dünyada sadece tek bir varlığı sevmek, onu bütün kalbiyle sevmek ve karşınızda durup size bakar, cevap verir, konuşurken, sizi tanımadığını fark etmek! sadece onun tesellisine ihtiyaç duymak ve bunu yapması gerektiğinden habersiz olan tek kişi olduğunu anlamak!”
-sayfa 67.
“bugün benim için gelenlerin birçoğu bir gün buraya kendisi için gelecek.”
-sayfa 69.
alıntıları yaptığım yayınevi: hasan ali yücel klasikler dizisi, türkiye iş bankası yayınları.
fransız yazar victor hugo’nun, ilerleyen yıllarda eserlerinde sıkça karşılaşacağımız o “sefil” kelimesinin ilk kez kullandığı romanı olduğu söylenmektedir. 1800’lerin başında doğmuş olan victor hugo, o yıllar arasında devam etmekte olan “romantizm” akımından etkilenmekte ve bu kitabı da romantizm akımı çerçevesinde yazmaktadır. peki, nedir bu romantizm akımı? kısaca değinelim o hâlde. romantizm akımı, fransız ihtilali, eşitlik ve özgürlük ilkelerinden beslenmektedir. 18. yüzyılın sonlarında doğmuş ve 19. yüzyılın başlarında tüm avrupa’ya yayılmıştır. fransız ihtilali ile gündeme oturan bu akım, edebiyata da yansımıştır bağlı olarak. romantizm akımı, klasisizm akımına karşı çıkmakta olan bir felsefeye sahiptir.
kitabın adına baktığımızda, bir idam mahkûmunun son gününü okuyacağımızı düşünüyoruz normal olarak ancak bu düşünceye tezat olarak nefes alabileceği son 6 günü kalmış olan bir idam mahkûmunun düşüncelerini, umutlarını, acılarını, pişmanlıklarını, haykırışlarını, başkaldırışını okuyoruz. hugo, bu idam mahkûmunun hislerini, düşüncelerini öyle muazzam bir biçimde anlatmaktadır ki, sanki o mahkûm sizsiniz ya da olaylara tanıklık eden bir kimsesiniz. mahkûmun her hareketini, her düşüncesini zihninizde canlandırabiliyorsunuz. empati yapabilmenin gerçek örneklerinden sadece birisi bu eser.
öyle bir dönem düşünün ki, “idam” adeta zevkle izlenilmekte, bir törenmiş gibi kutlanılmakta. kitabın ön sözünü okuduğunuzda, o dönemin yaşantısı, fikirleri hakkında birçok bilgi ediniyorsunuz. victor hugo bu kitabı yazdığı yıllarda kendi ismiyle yayınlamıyor çünkü halkın bu kitabı okumaya, anlamaya hazır olmadığını düşünmektedir ve bu düşüncesinde haksız da değildir.
victor hugo’nun kitabı yazarken -üstüme vazife olmayarak- ne kadar zekice bir davranışta bulunduğunu belirtmek isterim. bu mahkûmun ne ismini, ne mesleğini, ne de suçunu bilmekteyiz. kitabı okurken yazarın, “objektif” bir açıdan empati yapmamızı, kendisini gerçekten anlamamızı düşündüğünü belirterek bu şekilde yazdığını düşünmekteyim. victor hugo’nun gerçekten ne kadar zeki bir insan, yazar olduğunun kanıtıdır bu da.
ayrıca idam cezasının fransa’da 1900’lerin sonlarına doğru kaldırılması da ayrı acıdır. kaç yüzyıllardır insanlar, filozoflar, şairler ve niceleri ölüm cezası karşıtlığını savunsalar dahi pek de uzak olmayan bir zamanda kazanmışlardır bu savaşı. ve ne yazık ki hâlâ bu ölüm cezası birçok ülkede devam etmektedir.
1700’lerin ortasında doğmuş ve yaşamış italyan hukukçu, filozof ve edebiyatçı olan cesare beccaria’nın izinden gitmektedir hugo. beccaria, aydınlanma çağının en önemli isimlerinden ve ölüm cezası karşıtlığının ilk savunucularından birisidir. yazarın, ön sözde beccaria’ya değindiğini zaten okuyacaksınız.
ek olarak değinmek istediğim bir diğer şey ise kitabın çevirisi. ben, volkan yalçıntoklu çevirisi ile okudum bu kitabı ve özellikle ön sözün çevirisinde, çevirmenin bilgi vermesi gereken birçok yer hakkında herhangi bir bilgiye değinmemiş olduğunu düşünmekteyim. fakat önemli değil, benim yaptığım gibi araştırabilirsiniz.
bu kitabı okurken aklıma takılan bir diğer düşünce ise, idam cezasını destekleyen insanların hâlâ var olması. belki çoğumuza mantıklı geliyordur bu ölüm cezası fakat bana gelmiyor, neden peki? din-inanç gibi ideolojiler nasıl çıkarlar için kullanılabiliyor ve insanlar tarafından çok farklı yönlere çekilebiliyorsa, idam da pekâlâ çok farklı yönlere çekilebilir, “para ve mevki” gibi birçok çıkar için kullanılabilir. masum bir insanın idam edilmesine sebep olduğunuzu düşünebiliyor musunuz? bir suçluyu ortadan kaldırarak, o bir suçu tamamıyla ortadan kaldıramayız.
fransa’da bir dönem kürek cezası almış olan suçlular tekrar hayatlarına kavuşturulduklarında “sarı kart” denilen bir karta sahipti, günümüzde bu kartı bir kimlik, sicil olarak düşünebilirsiniz. yani suçlular, cezasını çektikten sonra bu karta sahip oluyor ve bu kişinin zamanında hapis yatmış ve bir suçlu olduğu anlaşılmaktadır. bu yüzden bu suçlu çalışabilecek herhangi bir kapı bulamıyor kendisine, çünkü toplum tarafından ötekileştirilmekte ve fazlasıyla dışlanmaktadır. bir zamanlar suçlu olan bu kişi, şimdi karnını doyurabilecek bir ekmek dahi bulamamakta ve tekrardan suç işlemek durumunda kalmakta.
hugo, aslında burada suçluların topluma kazandırılmasını düşünmektedir. her suçlu topluma kazandırılabilir mi? bu tartışılır.
kitabı bitirmeme son 7 sayfam kala mola verdim. bir bardak suyumu doldurdum, elimi yüzümü yıkadım ve o son 7 sayfayı okumaya devam ettim. ben bu son sayfaları okurken, “o idam mahkûmu birkaç dakika sonrasında son nefesini verecek ve ben kitabı bitirdiğimde ölmüş olacak” düşüncesi beni o kadar etkiledi ki…
ve kitap hakkındaki düşüncelerimi toparlayacak olursam kesinlikle okunulması, okutturulması gereken bir eser olduğu düşüncesindeyim. dönemin düşüncesine, işleyişine, mevkiden dolayı oluşan bir çok haksızlığa ve insanlarına büyük bir başkaldırı olarak kabul etmekteyim ben bu kitabı. aslında düşüncelerimin çoğunu başka yazar arkadaşlarımız da tanımlarında belirtmiş fakat benim de çorbada bir tuzum olsun istedim.*buraya kadar okuduysanız eğer teşekkür ederim.
kitapla, düşünmekle ve sorgulamakla kalmanız dileğiyle.
ön sözde yer alan, altını çizdiğim bazı satırlar:
“olayların kaynağını binlerce fersah ötede aramak ve caddenizi yıkayan bir suyun nil’den geldiğini varsaymak ilginç bir saplantı!”
“darağacının devrimlerin yok edemediği tek anıt olduğunu söylemiştik. gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparmak, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır, ölüm cezası ellerinden kolay bırakamadıkları bir bıçaktır.”
“çünkü toplumsal kriz esnasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğurusuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin siyasi giyotin sehpası olduğunu söylemek zorundayız.”
“intikam almak bireyseldir, cezalandırmak tanrı’nın işidir.”
“şu an ölüm cezası paris’in dışına çıkıyor. paris’ten dışarı çıkmanın uygarlığın da dışına çıkmak anlamına geldiğimi belirtelim.”
“tanrılar için üzülenlere: tanrı kalıyor, denebilir. krallar için üzülenlere: vatan kalıyor, denebilir. cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.”
“insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.”
-sayfa 7.
“geride bir anne, bir kadın ve bir çocuk bırakıyorum.”
-sayfa 13.
“birkaç saniye boyunca gözlerimi kapamadan, hiçbir şey düşünmeden ve hiçbir şey hatırlamadan bir yatakta olmanın keyfini çıkardım.”
-sayfa 25.
“yırtık pırtık giysilerimin altında bir rahip cübbesinin altındakinden daha güzel duygular vardı.”
-sayfa 43.
“ah! evet, merhamet! içim saldırgan duygularla doluydu.”
-sayfa 46.
“güzel çocukluğum! neşeli gençliğim! ucu kana bulanan yaldızlı kumaş. o zamanla şu an arasında bir başkasının benim kanımın oluşturduğu bir ırmak var.”
-sayfa 58.
“beynimin kıvrımlarını sarsan o çan sesini duyar gibiyim ve benim terk ettiğim, diğer insanların ise yollarına hâlâ devam ettikleri o dingin ve tekdüze hayatı ancak uzaktan ve bir uçurumun yarıklarının arasından görebiliyorum.”
-sayfa 60.
“ne yazık! dünyada sadece tek bir varlığı sevmek, onu bütün kalbiyle sevmek ve karşınızda durup size bakar, cevap verir, konuşurken, sizi tanımadığını fark etmek! sadece onun tesellisine ihtiyaç duymak ve bunu yapması gerektiğinden habersiz olan tek kişi olduğunu anlamak!”
-sayfa 67.
“bugün benim için gelenlerin birçoğu bir gün buraya kendisi için gelecek.”
-sayfa 69.
alıntıları yaptığım yayınevi: hasan ali yücel klasikler dizisi, türkiye iş bankası yayınları.
devamını gör...
25.
albert camus'un yabancı adlı romanına benzetirim bu kitabı, aslında bir idam mahkumunun son günü daha edebi bir dille yazılmış ve yazılış amacı yabancının yazılış amacıyla pek benzemiyor ( bir idam mahkumunun son günü fransız ihtilali sırasında art arda gelen giyotin idamları ile ilgili insanlarda vicdani duygular uyandırmak için yazılmış ) ancak yine de ben özellikle yabancının ana karakteri mapusa düştükten sonraki bölümlerle bu kitabı benzetiyorum.
devamını gör...
26.
sevgili kitap kulübümüz ile okuduğumuz kitap. çok uzun zaman oldu tabi okumamız ancak ben henüz bitirebildim. sanırım yine bir klasik sendromu. iyi yazarları, eski kitapları okurken istemsiz bir zorlanıyorum. ondan sebep bu kitapta bende biraz süründü.
genel olarak bakacak olursak, viktor hugo nun yazdığı türkçe'ye volkan yalçın'ın çevirdiği iş bankası yayınlarından 77 sayfa olan bir kitaptır. dili sadedir. insanı çok yormuyor.( tabi benim klasiklere karşı fobim olduğundan bu durumu ancak bitirince idrak edebildim.) monolog tarzında ilerliyor. idam mahkumunun, dününe, bugününe, iç sesine, olmayacak yarınına konuk oluyoruz. bazen sayfalarca sürüyor bir gün, bazen 3 satır. oturup kenardan bakıyoruz öylece, bitmekte olan bir yaşama.
benim şahsi düşünceme göre ise, takibi biraz zor olan bir kitap. içselleştirmek zor. idam mahkumu ise, bir nevi suçlu. suçlu ile empati kurmak ise, insanilik mi yoksa işlenilen suça karşı saygısızlık mı emin olamıyorum. ancak kitabın güzel yanı, suçu asla bilmiyoruz. belki gerçekten suçlu, belki sadece iftira. bunu da bilmiyoruz. bu nedenle de taraf olamayacak kadar soyut bir suça yakın olmaktansa, suçlunun çektiği ızdıraba empati duyuyoruz. buda yazarın neden klasikleştiğini tekrar hatırlatıyor tabi ki. her ne olursa olsun, ölüm saatini bile bilerek yaşayan bir insanın, bu en adi suçtan hüküm giymiş olan bir insan dahi olsa, son dakikada o en ilkel dürtümüz olan, yaşamak isteğine karşı duramayacağı gerçeğini karşımıza bırakıveriyor kitap. ne iyi yapıyor.
genel olarak bakacak olursak, viktor hugo nun yazdığı türkçe'ye volkan yalçın'ın çevirdiği iş bankası yayınlarından 77 sayfa olan bir kitaptır. dili sadedir. insanı çok yormuyor.( tabi benim klasiklere karşı fobim olduğundan bu durumu ancak bitirince idrak edebildim.) monolog tarzında ilerliyor. idam mahkumunun, dününe, bugününe, iç sesine, olmayacak yarınına konuk oluyoruz. bazen sayfalarca sürüyor bir gün, bazen 3 satır. oturup kenardan bakıyoruz öylece, bitmekte olan bir yaşama.
benim şahsi düşünceme göre ise, takibi biraz zor olan bir kitap. içselleştirmek zor. idam mahkumu ise, bir nevi suçlu. suçlu ile empati kurmak ise, insanilik mi yoksa işlenilen suça karşı saygısızlık mı emin olamıyorum. ancak kitabın güzel yanı, suçu asla bilmiyoruz. belki gerçekten suçlu, belki sadece iftira. bunu da bilmiyoruz. bu nedenle de taraf olamayacak kadar soyut bir suça yakın olmaktansa, suçlunun çektiği ızdıraba empati duyuyoruz. buda yazarın neden klasikleştiğini tekrar hatırlatıyor tabi ki. her ne olursa olsun, ölüm saatini bile bilerek yaşayan bir insanın, bu en adi suçtan hüküm giymiş olan bir insan dahi olsa, son dakikada o en ilkel dürtümüz olan, yaşamak isteğine karşı duramayacağı gerçeğini karşımıza bırakıveriyor kitap. ne iyi yapıyor.
devamını gör...
27.
kitabın son cümlesine kadar bir yanda ölümün korkusu ve stresini hissederken diğer yandan kahramanın affına karşı bir umutla okuyorsunuz kitabı. suçunun hatta hakkında yalnızca iki satır bilgi sahibi olduğunuz bir mahkumun idam edilmemesini içten içe savunuyorsunuz.
kitabı rafına koyduktan sonra uykudan tokatla uyandırılmış biri gibi irkildim resmen bir müddet insanı düşünmeye sürüklüyor:
suçlu bir insanı idam etmek ve suçsuz bir insanı idam etmek arasında nasıl bir fark var?
kitabı rafına koyduktan sonra uykudan tokatla uyandırılmış biri gibi irkildim resmen bir müddet insanı düşünmeye sürüklüyor:
suçlu bir insanı idam etmek ve suçsuz bir insanı idam etmek arasında nasıl bir fark var?
devamını gör...
28.
hala yaşayan yaşamaya devam eden yaşamak zorunda olan bir adamın hisleri bence daha kıymetlidir. yumurta kapıya gelince hayatın anlamını anlayanın hisside bana zorlama geliyor.asıl hala savaşanın hala umut beslemeye calışanın hissi kıymetlidir.
devamını gör...
29.
bir victor hugo kitabıdır.
everest yayınları açık hava serisinin on birinci kitabı olarak yeniden basımı yapılan bu eser dünya klasikleri arasında özel bir yeri olan kitaplardan biridir.
hepimizi idam mahkumuyuz. doğduğumuz ilk gün başlayan mahkumiyetimiz ipimiz çekilene kadar devam ediyor. belki bilinen şekliyle bir zindanda değiliz ama dilediğimizce hareket edebildiğimiz bir gezegeni zindana çevirmeyi başardık, belki de bizden öncekiler başarmıştı bunu.
tıpkı victor hugo’nun son gününü yaşayan idam mahkumu gibi içimizdeki affedilme, salıverilme umudu ile infazımızın gerçekleşeceği o günü bekliyoruz. bu zamana kadar yaptıklarımızın cezasını çektiğimize inandık dünyaya geldiğimiz ilk andan itibaren. affedilme umudunun baskın duygusu iyi bir insan olduğumuzu düşünme yanılsamasından kaynaklanıyor.
etrafımızdaki her şeyin hapishane olduğunu fark eden bazı insanlar kendi iskemlelerini kendileri tekmeliyor. ama hayat tatlı yine de. kimse kendine yakıştıramıyor ölümü, yakıştırmamalı da.
affedilebiliriz. belki kendimizi bile affedebiliriz. çünkü teorik olarak yaşadığımız ve uykuya daldığımız her gün biz idam mahkumlarının son günü olabilir. merdivenleri çıkıyoruz sanırım…
everest yayınları açık hava serisinin on birinci kitabı olarak yeniden basımı yapılan bu eser dünya klasikleri arasında özel bir yeri olan kitaplardan biridir.
hepimizi idam mahkumuyuz. doğduğumuz ilk gün başlayan mahkumiyetimiz ipimiz çekilene kadar devam ediyor. belki bilinen şekliyle bir zindanda değiliz ama dilediğimizce hareket edebildiğimiz bir gezegeni zindana çevirmeyi başardık, belki de bizden öncekiler başarmıştı bunu.
tıpkı victor hugo’nun son gününü yaşayan idam mahkumu gibi içimizdeki affedilme, salıverilme umudu ile infazımızın gerçekleşeceği o günü bekliyoruz. bu zamana kadar yaptıklarımızın cezasını çektiğimize inandık dünyaya geldiğimiz ilk andan itibaren. affedilme umudunun baskın duygusu iyi bir insan olduğumuzu düşünme yanılsamasından kaynaklanıyor.
etrafımızdaki her şeyin hapishane olduğunu fark eden bazı insanlar kendi iskemlelerini kendileri tekmeliyor. ama hayat tatlı yine de. kimse kendine yakıştıramıyor ölümü, yakıştırmamalı da.
affedilebiliriz. belki kendimizi bile affedebiliriz. çünkü teorik olarak yaşadığımız ve uykuya daldığımız her gün biz idam mahkumlarının son günü olabilir. merdivenleri çıkıyoruz sanırım…
devamını gör...
30.
bir solukta okunacak kitaptır okumaya başlayın ve bitirin, mümkünse hiç bölmeyin. idam mahkumu ve çocuğu ile ilgili olan kısımları okurken gerçekten çok hissetmiştim. kısacık bir kitaptır ancak etkisi o kadar da kısa sürmez.
devamını gör...
31.
yukarıda ki tanımlarda yeterince kitabın konusu anlatılmış. ben kendi deneyimimden bahsetmek istiyorum.
bu kitabı sebepsiz ve isteksizce sürekli erteliyordum. kitaplığımda “beni oku” diye bağıran bu kitap için doğru zamanın gelmesini bekliyordum.
kitaptan bağımsız olarak bir açık hava cezaevi müzesi gezme şansım oldu haftalar önce. yaklaşık üç saat tüm ruhuyla, orada yaşamış insanlarla empati yapmaya çalışarak, kendimi sürekli onların yerine koyarak, adım adım dolaştım tüm müzeyi. bazı belgeseller ve seslerle desteklenmiş bu müze olabildiğince düşünme kapısı açtı. müze çıkışındaki dar ağacına kadar düşüncelerimi toparlayabiliyordum fakat ordan sonra bir şeyler koptu.
yıllarca bazı suçların yeterince cezalandırılmadığını, gerçek suçsuzları veya kurbanları tatmin edecek adaleti sağlayacak şekilde olmadığını düşünmekteyim. birinin nefesini kesen bir insanın uzun yıllar boyu alabildiği nefes sinirime dokunmaktaydı.
konumuza dönecek olursam müze çıkışı kitabı okumaya başladım. empati yapabildiğim sesleri şimdi biri benim için canlandırıyordu. kitapta ne suçlunun suçundan ne dünyada ki ekonomik yerinden ne dilinden ne de ırkından bahsedilmekteydi. bu daha objektif yaklaşmamı sağladı. kitap sadece bir idam mahkumunu ele almıştı sadece idamın ne gibi bir psikolojiye soktuğunu. burda eleştirisi yapılan tek şey idamdı.
tarafsız bakabilme güdülerim yeterince çalıştıktan sonra idamın aslında bir cezadan çok daha fazlası olduğunu gördüm. idam bir toplumun aynası, insanlığın gelebildiği son seviyeydi. idam anlık bir şey olmaktan çok bir süreç bir işkence süreciydi.
şimdilerde çok daha kararsızım. bu kitap beni allak bullak etti. çünkü doğru bulduğum tabuların bir işkenceden ibaret olduğunu gösterdi.
bu kitabı sebepsiz ve isteksizce sürekli erteliyordum. kitaplığımda “beni oku” diye bağıran bu kitap için doğru zamanın gelmesini bekliyordum.
kitaptan bağımsız olarak bir açık hava cezaevi müzesi gezme şansım oldu haftalar önce. yaklaşık üç saat tüm ruhuyla, orada yaşamış insanlarla empati yapmaya çalışarak, kendimi sürekli onların yerine koyarak, adım adım dolaştım tüm müzeyi. bazı belgeseller ve seslerle desteklenmiş bu müze olabildiğince düşünme kapısı açtı. müze çıkışındaki dar ağacına kadar düşüncelerimi toparlayabiliyordum fakat ordan sonra bir şeyler koptu.
yıllarca bazı suçların yeterince cezalandırılmadığını, gerçek suçsuzları veya kurbanları tatmin edecek adaleti sağlayacak şekilde olmadığını düşünmekteyim. birinin nefesini kesen bir insanın uzun yıllar boyu alabildiği nefes sinirime dokunmaktaydı.
konumuza dönecek olursam müze çıkışı kitabı okumaya başladım. empati yapabildiğim sesleri şimdi biri benim için canlandırıyordu. kitapta ne suçlunun suçundan ne dünyada ki ekonomik yerinden ne dilinden ne de ırkından bahsedilmekteydi. bu daha objektif yaklaşmamı sağladı. kitap sadece bir idam mahkumunu ele almıştı sadece idamın ne gibi bir psikolojiye soktuğunu. burda eleştirisi yapılan tek şey idamdı.
tarafsız bakabilme güdülerim yeterince çalıştıktan sonra idamın aslında bir cezadan çok daha fazlası olduğunu gördüm. idam bir toplumun aynası, insanlığın gelebildiği son seviyeydi. idam anlık bir şey olmaktan çok bir süreç bir işkence süreciydi.
şimdilerde çok daha kararsızım. bu kitap beni allak bullak etti. çünkü doğru bulduğum tabuların bir işkenceden ibaret olduğunu gösterdi.
devamını gör...
32.
victor hugo'yu victor hugo yapan eserlerden bir idam mahkûmunun son günü. neredeyse tüm hayatı boyunca idam cezasının kaldırılması için çalışmış, "sefiller" diye adlandırdığı o insan kesiminin sesini duyurmaya çalışmış bu kitapta da.
kitabın en güzel yanlarından biri üç farklı önsözünün olması. üçü de birbirinden değerli düşünceler içeriyor. özellikle ilk başımdan üç yıl sonraki yayında yazılan önsöz çok etkileyici. zaman geçse de yolsuzluklar, kanunsuzluklar, mazluma eziyet bitmiyor sadece şekil değiştiriyor. zamanının ne kadar ötesinde bir eser olduğunun en büyük kanıtlarından biri bu önsöz. diyalog şeklindeki önsöz ise "halk için, halka rağmen" deyişini hatırlatıyor. açıkçası türkiye'nin şu anki durumunu andırıyor bana göre. biraz da bu yüzden önsözlerden epey etkilendim sanırım.
asıl hikayeye gelirsek, yazarın edebi dili cart curt konu victor hugo olunca bunlardan bahsetmenin bir değeri yok. insanın iç dünyasına dair açık, doğru gözlemlerini övebilirim anca. eserin toplumsal manadaki değeri zaten ortada. dini olan bir insan değilim ama müslümanların "allah'ın verdiği canı kul alamaz." lafı benim için de çok doğru. burada allah'ı ister tanrı olarak, ister evren, doğa olarak düşünün fark etmez. bir insanın bu kitabı okuyup idam cezasını savunabileceğini düşünmüyorum. umarım da yoktur...
kitabın en güzel yanlarından biri üç farklı önsözünün olması. üçü de birbirinden değerli düşünceler içeriyor. özellikle ilk başımdan üç yıl sonraki yayında yazılan önsöz çok etkileyici. zaman geçse de yolsuzluklar, kanunsuzluklar, mazluma eziyet bitmiyor sadece şekil değiştiriyor. zamanının ne kadar ötesinde bir eser olduğunun en büyük kanıtlarından biri bu önsöz. diyalog şeklindeki önsöz ise "halk için, halka rağmen" deyişini hatırlatıyor. açıkçası türkiye'nin şu anki durumunu andırıyor bana göre. biraz da bu yüzden önsözlerden epey etkilendim sanırım.
asıl hikayeye gelirsek, yazarın edebi dili cart curt konu victor hugo olunca bunlardan bahsetmenin bir değeri yok. insanın iç dünyasına dair açık, doğru gözlemlerini övebilirim anca. eserin toplumsal manadaki değeri zaten ortada. dini olan bir insan değilim ama müslümanların "allah'ın verdiği canı kul alamaz." lafı benim için de çok doğru. burada allah'ı ister tanrı olarak, ister evren, doğa olarak düşünün fark etmez. bir insanın bu kitabı okuyup idam cezasını savunabileceğini düşünmüyorum. umarım da yoktur...

devamını gör...
33.
victor hugo klasiklerinden, idam edilecek kişinin son gününü anlatan kitap, yaşamak için ne kadar çok sebebimizin olduğunu gösteriyor. kendimi onun yerine koyarak okuduğum ve gereksiz şeylere çok fazla takıldığımın farkını gösteren bir kitap oldu.
devamını gör...
34.
hasan ali yücel'in çevirisiyle okuduğum ölümsüz yazar victor hugo’nun 1829 yılında bir idama şahitlik etmesiyle ilham alarak yazdığı daha 27 yaşındayken o dönemin siyasi ve sosyolojik etkilerinden dolayı takma bir adla yayınlamak zorunda olduğu bir idama şahitlik etmesiyle ilham alarak yazdığı eseri.

kitapta bahsedilen ilk konu yazarın şahit olduğu idamı anlatmak yani kitabın yazılış amacı. ikinci konu ise savunma , insan haklarının dile getirilerek bugün ve yarın için, işlenecek suçlar için bir savunma niteliğinde. victor hugo idama karşı bir adamdı ancak kitapta toplumun aslında nasıl bir cellada dönüştüğü bu görevi siyasi ,ahlaki ve edebi söylemlerle bir şekilde nasıl yerine getirdiğini gözler önüne sermekte.
kitapta kasıtlı olarak işlemediği cinayetle suçlanan giyotinle idam edilmesine karar verilişi ve bu aslında suçsuz kişi üzerinden idamın kişiler üzerinde yarattığı psikolojik etkilerle ruhsal sancılar teferruatlı olarak anlatılıyor. böylece o kişiyi anlama ve manevi olarak oradaki acıyı derinlemesine okuyan kişiye geçirmeyi hedefler. kitapta ki en acı olansa beş haftadır tutuklu olan mahkumun idam kararına tepki vermemesinin yanı sıra bir çocuğun buna sevinle tepki vermesi oluyor. çocuk deyip geçmek yanlış olur sanırım kana susamış bir toplum dan kana susamış çocuklar büyümesi de garipsenmiyor aslında. bundan sonrası ise idamı bekleyen kişinin kendi ağzından dökülen kelimeleri okumanın verdiği etkiye kalıyor.

kitapta bahsedilen ilk konu yazarın şahit olduğu idamı anlatmak yani kitabın yazılış amacı. ikinci konu ise savunma , insan haklarının dile getirilerek bugün ve yarın için, işlenecek suçlar için bir savunma niteliğinde. victor hugo idama karşı bir adamdı ancak kitapta toplumun aslında nasıl bir cellada dönüştüğü bu görevi siyasi ,ahlaki ve edebi söylemlerle bir şekilde nasıl yerine getirdiğini gözler önüne sermekte.
kitapta kasıtlı olarak işlemediği cinayetle suçlanan giyotinle idam edilmesine karar verilişi ve bu aslında suçsuz kişi üzerinden idamın kişiler üzerinde yarattığı psikolojik etkilerle ruhsal sancılar teferruatlı olarak anlatılıyor. böylece o kişiyi anlama ve manevi olarak oradaki acıyı derinlemesine okuyan kişiye geçirmeyi hedefler. kitapta ki en acı olansa beş haftadır tutuklu olan mahkumun idam kararına tepki vermemesinin yanı sıra bir çocuğun buna sevinle tepki vermesi oluyor. çocuk deyip geçmek yanlış olur sanırım kana susamış bir toplum dan kana susamış çocuklar büyümesi de garipsenmiyor aslında. bundan sonrası ise idamı bekleyen kişinin kendi ağzından dökülen kelimeleri okumanın verdiği etkiye kalıyor.
devamını gör...
35.
az önce başlıklarda victor hugo ismini görünce direkt aklıma gelen kitabı. herkes sefiller'den bahseder ama bu eseri de unutulmamalıdır. bu sebeple birkaç şey paylaşmak istedim.
victor hugo'nun bu eseri, insanın en karanlık anlarına, en derin duygusal sarsıntılarına ve en umutsuz anlayışlarına ışık tutan bir başyapıttır. hugo'nun kelimeleri, mahkûmun son gününü okuyucunun gözünde canlandırırken, insanın içsel dünyasındaki çelişkileri ve mücadeleleri yürekleri titreten bir duyarlılıkla anlatır.
'itiraf edeyim, hâlâ umutluydum... şimdi tanrı'ya şükür, hiç umudum kalmadı.'
eserdeki anlatım, insanın özgürlük ve hapsedilmişlik arasında yaşadığı çatışmaları anlatarak okuyucunun iç dünyasına dokunur. mahkûmun son gününün her anı, acının, umutsuzluğun ve pişmanlığın karmaşıklığını içinde taşırken, hugo'nun derin anlatımı insanın vicdanını sarsar.
'insan, içinde bulunduğu olumsuz koşullarda bazen bir zinciri bir saç teliyle koparabileceğini sanır.'
hugo, adalet sistemine ve idam cezasına getirdiği eleştirilerle insan haklarına ve insanlığa dair düşündürücü soruları gündeme getirir. mahkûmun gözünden bakarak, her insanın içinde bir insana ve bir hikâyeye dair öykü taşıdığını hatırlatır. bu eser, insanın insana olan sorumluluğunu ve merhametin gücünü anlatarak yüreklere dokunur.
'hiçbir şey bana önceki gibi görünmüyordu. bu güzel güneş, bu mavi gökyüzü, bu güzel çiçek artık bir kefenin rengi gibi beyaz ve solgundu.'
"bir idam mahkûmunun son günü," insanın içindeki ışığı ve karanlığı keşfetmesi, özgürlüğün ve umudun ne kadar değerli olduğunu hatırlaması için bir çağrıdır. hugo'nun derinlemesine incelediği insan psikolojisi ve toplumsal konular, okuyucunun duygusal zekasını harekete geçirirken aynı zamanda düşündürücü bir ayna tutar.
'nasıl? güneş, ilkbahar, çiçeklerle dolu tarlalar, sabah uyanan kuşlar, bulutlar, ağaçlar, doğa, özgürlük, hayat; bunlar artık benim değil mi?'
sonuç olarak, victor hugo'nun bu eseri, insanın iç dünyasına yapılan bir yolculuk ve insanlık hakkında derinlemesine bir düşünme davetidir. hugo'nun dokunaklı anlatımı ve insan doğasına dair derin anlayışı, bu eseri sadece bir kitap olmanın ötesine taşıyarak okuyucuyu etkilemekte ve düşündürmektedir.
victor hugo'nun bu eseri, insanın en karanlık anlarına, en derin duygusal sarsıntılarına ve en umutsuz anlayışlarına ışık tutan bir başyapıttır. hugo'nun kelimeleri, mahkûmun son gününü okuyucunun gözünde canlandırırken, insanın içsel dünyasındaki çelişkileri ve mücadeleleri yürekleri titreten bir duyarlılıkla anlatır.
'itiraf edeyim, hâlâ umutluydum... şimdi tanrı'ya şükür, hiç umudum kalmadı.'
eserdeki anlatım, insanın özgürlük ve hapsedilmişlik arasında yaşadığı çatışmaları anlatarak okuyucunun iç dünyasına dokunur. mahkûmun son gününün her anı, acının, umutsuzluğun ve pişmanlığın karmaşıklığını içinde taşırken, hugo'nun derin anlatımı insanın vicdanını sarsar.
'insan, içinde bulunduğu olumsuz koşullarda bazen bir zinciri bir saç teliyle koparabileceğini sanır.'
hugo, adalet sistemine ve idam cezasına getirdiği eleştirilerle insan haklarına ve insanlığa dair düşündürücü soruları gündeme getirir. mahkûmun gözünden bakarak, her insanın içinde bir insana ve bir hikâyeye dair öykü taşıdığını hatırlatır. bu eser, insanın insana olan sorumluluğunu ve merhametin gücünü anlatarak yüreklere dokunur.
'hiçbir şey bana önceki gibi görünmüyordu. bu güzel güneş, bu mavi gökyüzü, bu güzel çiçek artık bir kefenin rengi gibi beyaz ve solgundu.'
"bir idam mahkûmunun son günü," insanın içindeki ışığı ve karanlığı keşfetmesi, özgürlüğün ve umudun ne kadar değerli olduğunu hatırlaması için bir çağrıdır. hugo'nun derinlemesine incelediği insan psikolojisi ve toplumsal konular, okuyucunun duygusal zekasını harekete geçirirken aynı zamanda düşündürücü bir ayna tutar.
'nasıl? güneş, ilkbahar, çiçeklerle dolu tarlalar, sabah uyanan kuşlar, bulutlar, ağaçlar, doğa, özgürlük, hayat; bunlar artık benim değil mi?'
sonuç olarak, victor hugo'nun bu eseri, insanın iç dünyasına yapılan bir yolculuk ve insanlık hakkında derinlemesine bir düşünme davetidir. hugo'nun dokunaklı anlatımı ve insan doğasına dair derin anlayışı, bu eseri sadece bir kitap olmanın ötesine taşıyarak okuyucuyu etkilemekte ve düşündürmektedir.
devamını gör...
36.
ismi azıcık yanıltıcı kitap. çünkü tam olarak bir günü değil ama o idamı bekleme sürecini anlatıyor. giderek artan bir gerginlikle siz de gerilerek idamın yaklaşmasını bekliyorsunuz. victor hugo'nun kısacık bir kitapla da büyük işler yapabileceğinin kanıtı.
devamını gör...
37.
victor hugo'nun kısa ve öz kitabıdır. hugo'nun dönemi, fransız devrimi'nin ardından gelen istikrarsız bir dönemdir. restorasyon ve temmuz monarşisi gibi siyasi rejim değişiklikleri yaşanmıştır. bu dönemde fransa, siyasi çalkantılar, toplumsal gerilimler ve ideolojik çatışmalarla doluydu. hugo, dönemin siyasi olaylarına ve toplumsal sorunlarına duyarlı bir yazardır. eserlerinde adalet, insan hakları, eşitlik gibi evrensel değerleri vurgulamıştır her zaman. hugo, bu kitabı aslında idamı kanıksamış ve heyecanla idam meydanına toplaşıp bu gösteriyi seyreden halkı eleştirmek ve suçun kısasının olmadan da bir mahkumun cezalandırılabileceğini anlatmak için yazmıştır diyebiliriz.
“gardiyanın yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur,” der kitabın bir bölümünde.
roman konuya direkt girmez, okuyucuyu önce hazırlar trajik bir komediyle. döneme bakacak olursak alacağı tepkilerin farkındadır.
anonim mahkum, ilk başta kürek mahkumu olmak yerine idam edilmenin daha iyi olduğunu düşünür ama idam gününe yaklaştıkça içindeki korku, endişe, utanç... artmaya başlar. mahkumun hislerini o kadar güzel ve akıcı aktarmış ki hugo, çok rahat empati kuruyorsunuz. mahkum idamını beklerken birçok kez ölmüştür zaten, ruhsal acı fiziki acıdan daha yoğundur.
"neredeyse hiç acı çektirmeden bedeni öldürmekle övünüyorlar. hey! işte bundan söz ediliyor! manevi acının yanında fiziki acının ne önemi var?"
giyotin, mahkumları hiç acı çektirmeden öldüren bir ölüm makinesidir. o dönemin mahkumları altı hafta beklerler, bu süre zarfında sürekli sağlıkları kontrol edilir intihar etmesinler diye deli gömleği bile giydirilir. kesinleşmiş bir ölümü beklemenin ölmekten beter olduğunu söylemeye gerek yok, kitap bunu oldukça iyi aktarıyor.
o gün bir mahkum olarak değil de bir insan olarakta varlığının hissedildiği son gündür. o gün insanın en çok isteyeceği şey düşünceleriyle baş başa kalmamasıdır belki de. içsel monologlar, geçmişle hesaplaşma ya da barışma ve kabullenme süreci bu uğursuz günün temel konuları olabilir.
“gardiyanın yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur,” der kitabın bir bölümünde.
roman konuya direkt girmez, okuyucuyu önce hazırlar trajik bir komediyle. döneme bakacak olursak alacağı tepkilerin farkındadır.
anonim mahkum, ilk başta kürek mahkumu olmak yerine idam edilmenin daha iyi olduğunu düşünür ama idam gününe yaklaştıkça içindeki korku, endişe, utanç... artmaya başlar. mahkumun hislerini o kadar güzel ve akıcı aktarmış ki hugo, çok rahat empati kuruyorsunuz. mahkum idamını beklerken birçok kez ölmüştür zaten, ruhsal acı fiziki acıdan daha yoğundur.
"neredeyse hiç acı çektirmeden bedeni öldürmekle övünüyorlar. hey! işte bundan söz ediliyor! manevi acının yanında fiziki acının ne önemi var?"
giyotin, mahkumları hiç acı çektirmeden öldüren bir ölüm makinesidir. o dönemin mahkumları altı hafta beklerler, bu süre zarfında sürekli sağlıkları kontrol edilir intihar etmesinler diye deli gömleği bile giydirilir. kesinleşmiş bir ölümü beklemenin ölmekten beter olduğunu söylemeye gerek yok, kitap bunu oldukça iyi aktarıyor.
o gün bir mahkum olarak değil de bir insan olarakta varlığının hissedildiği son gündür. o gün insanın en çok isteyeceği şey düşünceleriyle baş başa kalmamasıdır belki de. içsel monologlar, geçmişle hesaplaşma ya da barışma ve kabullenme süreci bu uğursuz günün temel konuları olabilir.
devamını gör...
38.
yazar çok sevilen victor hugo’dur.
kitap cinayetten yargılanan bir mahkumun duruşması ile başlar. ve bu mahkum beş hafta içerisinde idam edilecektir. bu karar sonrasında mahkumun ölüm korkusu ve gerçeğiyle yüzleşmeye çalışır ancak herkes gibi o da yapamaz. hayatın ne kadar güzel olduğunu ve bir çok şeyden geri kaldığının, yapılacak onlarca şeyinin olduğunu düşünmeye başlar. bu düşüncelerinde ilk annesine yer verir ama onunda artık yaşlı olduğunu ve yakında onunda öleceğini düşünür ve karısını düşünmeye başlar. ancak karısı da hastadır ve onunda çok fazla ömrü kalmamıştır, geriye sadece küçük kızı kalmıştır ve iç hesaplaşmalarını onu düşünerek zavallı kızının geride kalacağını düşünerek kendi vicdanıyla yüzleşmeye başlar. bu hesaplaşma ölüm gününe kadar hücresinde devam eder. ölümüne yakın zamanda yanına papazlar gelmeye ve günah çıkarmak için mahkuma yardım ederler. en son da ise üç yaşındaki küçük kızı görüşmeye gelir ve babasını tanımaz. mahkum bu olayla daha da kötü olur ve artık içinde olan fırtınalar daha da şiddetlenir. ölüm günü geldiğinde ise kendini idam etmeye götürmekle görevli olan şoförle tuhaf bir diyaloga başlarlar. son saatlerinde gerçekleşen bu epik sohbet okuyucuya çok şey katmaktadır.
kendinizi bu mahkumun yerine koyun ve durun bir süre düşünün. öleceğiniz zamanı ve yeri bildiğinizi, kızınızın sizi hatırlamadığını yaşayacağınız onca şeyin, geç kaldığınız onca şeyi düşünün.
okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. aslında sevgili yazarın beni etkileyen kitaplarından birinci sırasında yer alıyor bu kitap. çünkü konumuz ölüm, insan ölümü düşününce çok şeyi fark ediyor ve insan üstünde çok daha etkisi oluyor.
bence ölmeden okunacak kitaplar listenizde yer almalı.
kitap cinayetten yargılanan bir mahkumun duruşması ile başlar. ve bu mahkum beş hafta içerisinde idam edilecektir. bu karar sonrasında mahkumun ölüm korkusu ve gerçeğiyle yüzleşmeye çalışır ancak herkes gibi o da yapamaz. hayatın ne kadar güzel olduğunu ve bir çok şeyden geri kaldığının, yapılacak onlarca şeyinin olduğunu düşünmeye başlar. bu düşüncelerinde ilk annesine yer verir ama onunda artık yaşlı olduğunu ve yakında onunda öleceğini düşünür ve karısını düşünmeye başlar. ancak karısı da hastadır ve onunda çok fazla ömrü kalmamıştır, geriye sadece küçük kızı kalmıştır ve iç hesaplaşmalarını onu düşünerek zavallı kızının geride kalacağını düşünerek kendi vicdanıyla yüzleşmeye başlar. bu hesaplaşma ölüm gününe kadar hücresinde devam eder. ölümüne yakın zamanda yanına papazlar gelmeye ve günah çıkarmak için mahkuma yardım ederler. en son da ise üç yaşındaki küçük kızı görüşmeye gelir ve babasını tanımaz. mahkum bu olayla daha da kötü olur ve artık içinde olan fırtınalar daha da şiddetlenir. ölüm günü geldiğinde ise kendini idam etmeye götürmekle görevli olan şoförle tuhaf bir diyaloga başlarlar. son saatlerinde gerçekleşen bu epik sohbet okuyucuya çok şey katmaktadır.
kendinizi bu mahkumun yerine koyun ve durun bir süre düşünün. öleceğiniz zamanı ve yeri bildiğinizi, kızınızın sizi hatırlamadığını yaşayacağınız onca şeyin, geç kaldığınız onca şeyi düşünün.
okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. aslında sevgili yazarın beni etkileyen kitaplarından birinci sırasında yer alıyor bu kitap. çünkü konumuz ölüm, insan ölümü düşününce çok şeyi fark ediyor ve insan üstünde çok daha etkisi oluyor.
bence ölmeden okunacak kitaplar listenizde yer almalı.
devamını gör...
39.

öncelikle kitaptan çok etkilendiğimi dile getirmekt isterim ve herkesin okumasınıda tavsiye ederim. idama karşı bakış açım değişti resmen ki zaten victor hugo'nun da bunu yazmadındaki amacı idam cezasının trajik ve saçma yanını göstermektir. idama mahkum edilen birinin hissettiği ne duygu varsa kaleme dökmüş. boşuna klasikleşmiş bir eser değil.
suçu cinayet olan mahkumun hep affedileceği veya cezasının kürek cezasına çevirileceğini umudu içindedir. beş hafta boyunca aklındaki tek şey ölüm. her gün idam edilen kişilere tanık oluyor.
"hayal dünyamda daima neşe vardı. istediğimi düşünebiliyordum, özgürdüm. şimdi ise tutsağım. bedenim, bir hücrede prangaya vurulmuş; ruhum birtek düşünceye hapsedilmiş. korkunç, acımasız, yürek yakan bir düşünce! artık önümde tek bir düşünce, tek bir yargı, tek bir gerçek var: idam mahkûmu!"
kızının bir ara babasının yanına gelip onu tanımaması ne büyük bir acı, ne büyük hüzündür ki insandan geriye hiçbir şey kalmaması.
tabii çelişkide de kalmadım değil:
bir bebeğin ırzına geçip her türlü işkenceyi yapan bir caninin yaşam hakkı olmalı mı? amacı okuldan evine gitmek olan ve şöför tarafından tecavüze uğrayıp öldürülen bir kadının katili ölümü haketmiyor mu? sırf zevk için adam öldüren gözünü kan bürümüş bir katil ölümü hak etmiyor mu? tüm bu sorulara cevabınız hayır ise, peki bu saydıklarım sizlerden birinin yakını olsaydı yine böyle mi düşünürdünüz? ama kitaptaki garip şey biz mesela ya da ben en azından her şeye rağmen acırız ve izlemekten zevk almayız eserde halkın idam cezasını heyecanla, korkunç bir zevk ve iştahla izlemesi çok acı. bununla ilgili bir alıntı bırakayım şuraya:
"bağlayın ellerini, çırpınmasın ölüme giderken! saçlarını da tıraş edin, kesilen kafası güzel görünsün! gömleğinin boynunu kesmeyi unutmayın, bıçak güzelce koparsın kafasını! ha bir de söyleyin dışarıdaki insanlara, az kaldı istedikleri vahşet gelmek üzere! merhamet diyorum, doğadaki tüm canlılarda sınırsızca bulunan merhamet neden biz insanoğlunda yok!"
içeriğinden:
[[alıntı]]
kendi kendime şöyle dedim:
bir şeyler yazma imkânım olduğuna göre, bunu neden yapmayayım? ama ne yazabilirim? çıplak, soğuk taştan dört duvar arasında esir edilmiş; adım atabi- leceğim bir özgürlükten, görebileceğim bir ufuktan mahrumken kapıdaki gözetleme deliğinden süzülen ışığın, karşıdaki karanlık duvara yansıttığı beyazımtırak şeklin ağır ağır hareket etmesini gün boyunca kurulmuş bir makine gibi seyrederek zaman geçirmek tek eğlence- mdi. ve az önce de bahsettiğim gibi bir fikirle, bir suç ve ceza düşüncesiyle, bir cinayet ve ölüm düşüncesiyle baş başa kalmışken! başka ne yazabilirdim ki? artık bu dünyada yapacak hiçbir şeyi kalmamış biri olarak benim söyleyecek ne sözüm olabilirdi ki?
niçin olmasın? etrafımdaki her şey, hareketsiz ve suskun olsa da benim yüreğimde kopan bir fırtına yok muydu? şüphesiz söyleyeceğim çok şey var ve hayatım, ne kadar kısa olursa olsun, yaşadığım bu saatten, yaşaya- cağım son dakikama kadar onu dolduracak endişeler, korkular ve ıstıraplarda kalemimi aşındıracak, bir şeyler bulunacaktır.
[[/alıntı]]
devamını gör...
"bir idam mahkumunun son günü" ile benzer başlıklar
bir idam
1