21.
ulus hoca “her şeyi anlamak zorunda değilsiniz” derken aynı zamanda bahse konu olan ‘her şey’in anlaşılmak zorunda olmadığını da ifade eder...
ulus baker bizim övgülerimizle yücelecek bir insan da değildi, yergilerimiz ile alçalacak bir insan da değildi.
felsefe ve sosyoloji ile kıyısından köşesinden şuncacık ilgilenmiş bu coğrafyadaki herkesin karşısına muhakkak çıkacak bir isimdir. böyle bir ismi yermeyi bırak övmek bile haddim değildir. bandista’nın şarkısında da geçtiği üzre
pisinoza isminde bir kedisi de vardı. galiba kendisi ile ilgili en çok sevdiğim şey budur.
son olarak siz yine de;
gördüğünüze inanmayın...
ulus baker bizim övgülerimizle yücelecek bir insan da değildi, yergilerimiz ile alçalacak bir insan da değildi.
felsefe ve sosyoloji ile kıyısından köşesinden şuncacık ilgilenmiş bu coğrafyadaki herkesin karşısına muhakkak çıkacak bir isimdir. böyle bir ismi yermeyi bırak övmek bile haddim değildir. bandista’nın şarkısında da geçtiği üzre
pisinoza isminde bir kedisi de vardı. galiba kendisi ile ilgili en çok sevdiğim şey budur.
son olarak siz yine de;
gördüğünüze inanmayın...
devamını gör...
22.
biraz demlendi mi ulus hoca, bir başlar ki anlatmaya, dersin kendi kendine "ağa bu hoca ne diyor?" ulus hocayı anlamak için biraz mürekkep yalamak yetmez, komple şişeyi fondiplemek lazım.
devamını gör...
23.
ne bir filozof ne bir fırıncı...
devamını gör...
24.
bandista'nın 2009 yılında ulus baker için yazdığı 'her şeyin şarkısı' isimli parçada alıntılanan
"yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum" sözü beni her zaman çaresiz bir kabullenişe sürüklemiştir.
"hüzün geriye kalandır, biraz blues dinleyin benim için." demiş 47 yaşında veda ederken.
dinleyelim.
"yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum" sözü beni her zaman çaresiz bir kabullenişe sürüklemiştir.
"hüzün geriye kalandır, biraz blues dinleyin benim için." demiş 47 yaşında veda ederken.
dinleyelim.
devamını gör...
25.
tıpkı sözcükler gibi saatler de duyurmaktan çok buyurmayı hedefler...
devamını gör...
26.
bir konuşmasına başlamadan önce "istediğiniz zaman kesip fikrinizi söyleyebilirsiniz. saçmaladığımda durdurabilirsiniz." diyen kişi.
ne şahane bir karakter örneği. ne örnek alınası, örnek edilesi bir tavır....
ne şahane bir karakter örneği. ne örnek alınası, örnek edilesi bir tavır....
devamını gör...
27.
soyadını sadece ben mi “beykır” diye okuyorum merak ettiğimdir.
devamını gör...
28.
ben jason becker diye okuyorum merak eden varsa..
devamını gör...
29.
geç otur karşısına sabaha kadar dinle geceleri ninni niyetine gündüzleri de feyizlenmek için.
devamını gör...
30.
nation beykır çirkinliğini yapmamalıyım, yapamam..
ulus baker okumalarına katıldığımda hiç böyle komiklikler gelmezdi aklıma. aklımda tek bir şey vardı; bir gün elif şafak'ın gelmesi ve yüzüne tükürmem, neyse hiç gelmedi.
bolca tanıl bora dinledik, nevşin dinledik. eski türkiye güzeldi.
ulus baker okumalarına katıldığımda hiç böyle komiklikler gelmezdi aklıma. aklımda tek bir şey vardı; bir gün elif şafak'ın gelmesi ve yüzüne tükürmem, neyse hiç gelmedi.
bolca tanıl bora dinledik, nevşin dinledik. eski türkiye güzeldi.
devamını gör...
31.
televizyon olmadığı için pencereden bulut seyretmeye başladım. oradaki yayın çok iyi, haberleri daha güvenilir, gelip geçen bir iki uçak dışında pek reklam almıyorlar ve asıl önemlisi akşamları gökgürültülü sürpriz programlar var. filmler genellikle kırlangıçların hayatı üzerine ve belki biraz monoton, ancak oldukça realist."
devamını gör...
32.
türk sosyolog- filozof- yazar.
spinoza hayranı olarak tanınır.
beslediği iki kedisine de 'spinoza' ismini vermiştir.
nevi şahsına münhashır bir karaktermiş. bir videosunu açıp dinliyorum o kadar sakin ve sade anlatımı var ki; bilgi birikiminine her şeyden önemlisi anlatım gücüne hayran kaldım. şarkı söyler gibi anlatıyor, öyle felsefeye ilgi duymanıza bile gerek yok. dinlediğiniz kişinin elinde sigarası bir köşesinde kahvesi ile telaşsız sözcükleri arasında kalıyorsunuz. her biri yerli yerinde kullanılan ifadeler.. 21 yüzyılın aykırı filozoflarından biri olarak anılıyor. genelde saçı başı darmadağınık, kılık kıyafete çok önem vermeyen biri öyle ki aldığı kıyafetlerin bedenine bile bakmadan giyermiş. fotoğraflarına denk gelirseniz bazı yerlerde gözlüğü dahi yamuktur. görünüşün bir aldanış olduğu hissine kaptıyor bizi. baker, düşünceleri ve düşüncelerin yansıtma biçimi ile farklılık yaratan, topluma faydalı insanlardan biri olmuş.
imajlarımız montajdan ibarettir..
spinoza ile hayatı çözümlemek değil bilgiyi olumlu duyguya dönüştürmek hedeflenmiş. gerçek bilgi arayışının gücüne inanılmış.
(bkz: ulus baker'den sözler) buraya gelmişim gibi sayın.
sevmek mi, sevilmek mi daha iyidir? yegâne bir yanıt vardır. sevmek daha iyidir, çünkü sevilmek daima başkasının bir lütfudur.
aman efendim aman ne güzel insanlar gelip geçmiş..
spinoza hayranı olarak tanınır.
beslediği iki kedisine de 'spinoza' ismini vermiştir.
nevi şahsına münhashır bir karaktermiş. bir videosunu açıp dinliyorum o kadar sakin ve sade anlatımı var ki; bilgi birikiminine her şeyden önemlisi anlatım gücüne hayran kaldım. şarkı söyler gibi anlatıyor, öyle felsefeye ilgi duymanıza bile gerek yok. dinlediğiniz kişinin elinde sigarası bir köşesinde kahvesi ile telaşsız sözcükleri arasında kalıyorsunuz. her biri yerli yerinde kullanılan ifadeler.. 21 yüzyılın aykırı filozoflarından biri olarak anılıyor. genelde saçı başı darmadağınık, kılık kıyafete çok önem vermeyen biri öyle ki aldığı kıyafetlerin bedenine bile bakmadan giyermiş. fotoğraflarına denk gelirseniz bazı yerlerde gözlüğü dahi yamuktur. görünüşün bir aldanış olduğu hissine kaptıyor bizi. baker, düşünceleri ve düşüncelerin yansıtma biçimi ile farklılık yaratan, topluma faydalı insanlardan biri olmuş.
imajlarımız montajdan ibarettir..
spinoza ile hayatı çözümlemek değil bilgiyi olumlu duyguya dönüştürmek hedeflenmiş. gerçek bilgi arayışının gücüne inanılmış.
(bkz: ulus baker'den sözler) buraya gelmişim gibi sayın.
sevmek mi, sevilmek mi daha iyidir? yegâne bir yanıt vardır. sevmek daha iyidir, çünkü sevilmek daima başkasının bir lütfudur.
aman efendim aman ne güzel insanlar gelip geçmiş..
devamını gör...
33.
her şeyi anlamak zorunda değilsiniz demiş. sürekli tekrar edilen şey bu. iki entryden biri her şeyi anlamak zorunda değilsiniz dedi vauvvv. breh breh breh. (bkz: hahahahaha)
devamını gör...
34.
babası doktor, annesi şairdi.
1960'da doğdu, 47 yaşına iki gün kala öldü...
sosyolog, felsefeci, yazar ve çevirmen idi.
önemli eserleri/
dolaylı eylem
sanat ve arzu
aşındırma denemeleri
siyasal alanın oluşumu üzerine bir deneme


neticede her şeyi anlamak zorunda değiliz.
*)
1960'da doğdu, 47 yaşına iki gün kala öldü...
sosyolog, felsefeci, yazar ve çevirmen idi.
önemli eserleri/
dolaylı eylem
sanat ve arzu
aşındırma denemeleri
siyasal alanın oluşumu üzerine bir deneme


neticede her şeyi anlamak zorunda değiliz.
*)
devamını gör...
35.
youtube'taki bir söyleşisinde '' her şeyi anlamak zorunda değiliz'' diyen türk felsefeci, yazar.
her şeyi anlamak zorunda değilsek, sen neden her şeyi anlamaya çalıştın diye sorası geliyor insanın.
her şeyi anlamak zorunda değilsek, sen neden her şeyi anlamaya çalıştın diye sorası geliyor insanın.
devamını gör...
36.
hayata karşı zayıf olan ben kendimim, beni altüst eden, benimle hiçbir alakası olmayan biricik şeylerini ortalığa döküp saçan hayat.

t/ ulus baker
1960/2007 yıllarında yaşamış türk sosyolog/ filozof/ yazar/ akademisyen.
dolaylı eylem
sanat ve arzu kitaplarının yazarı.
ayrıca çevirmen.
devamını gör...
37.
ulus baker
1960/2007 yılları arasında yaşamış türk filozof/ yazar ve akademisyen.
çeviriler de yapmıştır.
her şeyi anlamak zorunda değiliz.
1960/2007 yılları arasında yaşamış türk filozof/ yazar ve akademisyen.
çeviriler de yapmıştır.
her şeyi anlamak zorunda değiliz.

devamını gör...
38.
hayat bir güzergahtır karşılaşmalardan oluşur*
devamını gör...
39.
geçen gün bir mekanda otururken kendisine çok benzeyen biriyle karşılaştım. benzeyen beyle yaklaşık 20 dakika çapraz masalarda oturduk ve kendisi karşısındaki hanıma felsefe temalı bir şeyler anlatıyordu. masalarında oturup dinlemeyi çok isterdim ama kısa kısa kulak misafiri olmakla yetinmek durumunda kaldım. ve o yirmi dakikanın tamamında ne kadar tanıdık bir sima olduğunu düşünüp durdum fakat çıkaramadım. az önce ınstagram'da ulus baker'i görünce hatırladım. "ya oysa ve ben o kadar yakınken fark edememişsem" diye bir telaşa düştüm. fakat öğrendim ki 2007 yılında kaybetmişiz ulus baker'i.
olsun, kendi adıma güzel bir anı olarak kaldı. böylelikle kendisini anmış da oldum.
olsun, kendi adıma güzel bir anı olarak kaldı. böylelikle kendisini anmış da oldum.
devamını gör...
40.
eren aysan'ın ulus baker için yazdığı yazıyı buraya bırakıyorum.belki okuyan olur , belki bunu okuyunca ulus baker'i okumak isteyen olur
------ alıntı -------
unutulmaz bir buckley şarkısı : ulus baker
on yıl geçmiş aradan. oysa ulus’u düşününce yalnız kalbim değil aklım da parçalanıyor. yıllar sonra karşılaşsak…
ülkenin durumunu sorsam ona. “vahim” derdi, hiç şüphe yok. işte onun bu sözcüğe yaptığı özel vurguyu özledim. ben, bu adamı onun deyişiyle, “el kadar çocukken” tanıdım. bir açık hava gibi yanımdaydı her zaman. eğri gözlükleriyle sabahlara kadar içip dans ederken de, evinin önüne park eden bir cenaze arabasına komşusunun verdiği tepkiyi canlandırırken de, çamaşır ipini pantolonuna düşmesin diye kemer yerine takarken de, bir yandan kitap okuyup bir yandan da hamburger yerken akan sosa aldırmadan çalışmaya devam ederken de, kolaj yapıyorum deyip evinin dört bir yanını gazete kupürleriyle doldururken de, anna ahmatova’yı tartışırken güzel kadınlar üzerine aforizmalar sunarken de, altı ay tek camı olmayan bir gözlükle sokakta dolaşırken de yaşamımın bir yerinde hep ulus vardı. sanırım jeff buckley’i bana o öğretmişti. buckley’in, cohen’in o meşhur hallelujah’ını yorumlarken şarkının en başındaki nefes sesi belki de onun son nefesiydi.
on yıl geçmiş aradan. ortaokul yıllarımda konur sokak’ta bir zamanlar ali balkız’ın “kardelen”in yerinde “üç çiçek” vardı. ulus’u orada alacalı bir hayal gibi hatırlıyorum. daha sonra babam psikiyatri tezine çalışırken yazdıklarını bilgisayara aktaracak bir yardımcı belirdi: ulus. neredeyse altı ay aynı çatı altında yaşadık. çocukluk işte… bir pembe diziye, “hayat ağacı”na dadanmışım o zamanlar. ulus’la birlikte göz ucuyla televizyona bakardık. benim derdim dizinin şimdi pek sıradan gelen aşk öyküsü, onun derdi dizide oynayan sam’ın güzel bacakları. annem ulus’un dağınıklığına mı dayanamadı? yoksa babamın tezinde epeyce yol alındı da ondan mı? aklım ermiyor. bir süre sonra kayboldu bizimki.
çok güzel piyano çalardı. belki de çok az kişi onun daha önce konservatuarın kompozisyon bölümünü kazandığını bilir.
bana geldiğinde piyanonun başına oturup resitaller verirdi.
muhtelif dünya dillerini bilirdi. değişik dillerde ilginç mesajları telefonla gönderme kabiliyetine hiçbir zaman vakıf olamadı!
ulus, disiplinlerarası ilişkinin sınır tanımayanıydı. felsefeden müziğe, sinemadan edebiyata, resimden sosyolojiye, simyadan kimyaya, matematikten psikolojiye uzanan bir bileşkeydi. hislerinin anlamını bulma yolunda ilerlemeciydi. ulus’un “kanaatlerden imajlara duygular sosyolojisine doğru” tezinin çevirmeni sevgili harun abuşoğlu’na da buradan bir selam yollamak gerek. ama en başta da ünal nalbantoğlu’na… ulus’u ünal hoca’sız anmak bir eksiklik duygusu yaratır insanda. biz, hep ünal hoca’nın “patikalar”ından sessizce yürüyenler olalım.
on yıldan fazla zaman geçmiş aradan. sanırım doğum günüm… sıkıcı bir muhabbet dönüyor masada. “bugün bir yaş daha yaşlandım. bari biraz eğlenceli şeylerden konuşalım,” diyorum. muhtemelen bütün kapılar yine spinoza’ya çıkıyor.
en sonunda konuyu kapatmak için, “spinoza ispinozdan mı geliyor ulus?” diye kendi çapımda geyik çevirmeye çalışıyorum. verdiği yanıta karnımı tuta tuta saatlerce gülüyorum: “hayır, ispinoz ibranice kökenli bir kelimedir!”
on yıl geçmiş aradan. belki de daha sonraki yıllarda arkadaşlığımızı perçinleyen aynı mahallenin çocukları olmamızdı.
evet, bir adalıydı. tıpkı benim gibi… biz de giritliyizdir. evet, babası da bir psikiyatristti. tıpkı benim gibi… ama ulus hiçbir zaman babasının “neden?” öldürüldüğünü anlatmadı bana. ben de soramadım. sanki gizli bir alana dalıp onun kalbini incitebileceğimi düşündüm. sakındım bir şeylerden.
evet, annesi bir şairdi: pembe marmara… tıpkı ailemde olduğu gibi… kıbrıs’ın özellikle 40'lı yıllarının önde gelen kadın şairlerinden biriydi o. nihat sami banarlı’nın teşvikiyle türkiye’de de, “yedigün” dergisinde şiirleri yayımlanmıştı. ümit yaşar oğuzcan’la mektup arkadaşlığı süreçte aşka dönüşmüştü. ne yazık ki, o zamanın şartlarında kıbrıs’tan türkiye’ye gitmek büyük bir lükstü. bir erkeğin kalkıp da kıbrıs’a sevdiği kızı görmeye gelmesi ise neredeyse imkânsızdı. ama ferman dinlemeyen yürekler bu aşkı besleyip büyütmüştü. sonunda, posta yoluyla, ümit yaşar’ın bir kitabın içini oyarak yerleştirdiği yüzükle kendi aralarında nişanlanmışlardı. pembe marmara’nın babası vaziyeti öğrendiğinde evde kıyametler koparmış, kızına etmediğini bırakmamıştı. ama gelin görün ki, babasının gözünün nuru kızı yemeden içmeden kesilince çaresiz kalmıştı. mecburen en büyük oğlunu istanbul’a damat adayını görmeye göndermişti. dönüşte ise karar belliydi: imkânsız izdivaç. her şeyden önce pembe’ye göre değildi yeniyetme şair. ümit yaşar, kısa boylu ve kekemeydi!
ne zaman annesiyle ilgili söze başlasam bir süre sonra konuyu kapatırdı. ulus fazlasıyla içli bir adamdı. kaçmak istediği konular konuşulmaya başlayınca başını hafifçe öne eğer, bir süre sonra da toz olurdu.
ulus doksanlı yılların ortasında önemli bir figürdü benim için
hiçbir zaman onun için yazdığım bu dizeleri okuyamadı:
yok’a gazel
“yalnızlık tanrıya değdi değecekti”
şükrü erbaş
evde dolaşan sıkıntılı bir kadın yoktu
uzakla aramızda bir avuç mesafe yoktu
koltukta kedi gibi kıvrılmıştı anlam
üstünü örtecek serin bir gece yoktu
kaç kere kuşkuya adını sordum
içinde duracak istasyon yoktu
gökyüzünde bekliyordu zaman
kendini bölen bir yanı yoktu
rüzgâr eğildi kum tanesine
karbonun elmasa dönüştüğü an yoktu
bir öpüşte ölen devlet, yitirilen atlas
üstünden atların geçmesinden korkan nehir yoktu
her akşam gidip iki tek atmaya niyetli
gittikçe genişleyen mermer masalar yoktu
iğne deliğinden geçen yalnızlığım
beni avutacak yeni bir hayal yoktu
on yıl geçmiş aradan. 2000'li yılların ortasında ankara bozkırında bir grup ateşli genç yan yana gelmiş, ülkemizde pek kıymeti bilinmeyen edebiyat eleştirisi odaklı hakemli bir dergi çıkartmak için toplanmıştık. sanırım altıncı sayımız, “edebi kanon” üzerineydi. ulus’un, “ulusal edebiyat nedir?” yazısı çerçevesinde tartışırken onu aramıştım. son haberleşmemiz oydu. artık çoktan ankara’yı terk etmiş, yaşamının sonlandığı yere taşınmıştı. biz belki de ulus’un etrafındaki koruyucu meleklerdik. tuhaf bir misyon yüklemişti her birimize: ulus’u koruma ve kollama derneği üyesi olmak gibi. şu, o tuhaflıkta orhan’la ( tekinsoy) rakı içmek lazım.
on yıl geçmiş aradan. elimden bir bilye kayıp gitti sanki. türkiye hayattayken farkına varamadığı bir filozofunu yitirdi.
ulus yaşarken bir dehaydı, şimdi efsane oldu.
--------alıntı-----------
------ alıntı -------
unutulmaz bir buckley şarkısı : ulus baker
on yıl geçmiş aradan. oysa ulus’u düşününce yalnız kalbim değil aklım da parçalanıyor. yıllar sonra karşılaşsak…
ülkenin durumunu sorsam ona. “vahim” derdi, hiç şüphe yok. işte onun bu sözcüğe yaptığı özel vurguyu özledim. ben, bu adamı onun deyişiyle, “el kadar çocukken” tanıdım. bir açık hava gibi yanımdaydı her zaman. eğri gözlükleriyle sabahlara kadar içip dans ederken de, evinin önüne park eden bir cenaze arabasına komşusunun verdiği tepkiyi canlandırırken de, çamaşır ipini pantolonuna düşmesin diye kemer yerine takarken de, bir yandan kitap okuyup bir yandan da hamburger yerken akan sosa aldırmadan çalışmaya devam ederken de, kolaj yapıyorum deyip evinin dört bir yanını gazete kupürleriyle doldururken de, anna ahmatova’yı tartışırken güzel kadınlar üzerine aforizmalar sunarken de, altı ay tek camı olmayan bir gözlükle sokakta dolaşırken de yaşamımın bir yerinde hep ulus vardı. sanırım jeff buckley’i bana o öğretmişti. buckley’in, cohen’in o meşhur hallelujah’ını yorumlarken şarkının en başındaki nefes sesi belki de onun son nefesiydi.
on yıl geçmiş aradan. ortaokul yıllarımda konur sokak’ta bir zamanlar ali balkız’ın “kardelen”in yerinde “üç çiçek” vardı. ulus’u orada alacalı bir hayal gibi hatırlıyorum. daha sonra babam psikiyatri tezine çalışırken yazdıklarını bilgisayara aktaracak bir yardımcı belirdi: ulus. neredeyse altı ay aynı çatı altında yaşadık. çocukluk işte… bir pembe diziye, “hayat ağacı”na dadanmışım o zamanlar. ulus’la birlikte göz ucuyla televizyona bakardık. benim derdim dizinin şimdi pek sıradan gelen aşk öyküsü, onun derdi dizide oynayan sam’ın güzel bacakları. annem ulus’un dağınıklığına mı dayanamadı? yoksa babamın tezinde epeyce yol alındı da ondan mı? aklım ermiyor. bir süre sonra kayboldu bizimki.
çok güzel piyano çalardı. belki de çok az kişi onun daha önce konservatuarın kompozisyon bölümünü kazandığını bilir.
bana geldiğinde piyanonun başına oturup resitaller verirdi.
muhtelif dünya dillerini bilirdi. değişik dillerde ilginç mesajları telefonla gönderme kabiliyetine hiçbir zaman vakıf olamadı!
ulus, disiplinlerarası ilişkinin sınır tanımayanıydı. felsefeden müziğe, sinemadan edebiyata, resimden sosyolojiye, simyadan kimyaya, matematikten psikolojiye uzanan bir bileşkeydi. hislerinin anlamını bulma yolunda ilerlemeciydi. ulus’un “kanaatlerden imajlara duygular sosyolojisine doğru” tezinin çevirmeni sevgili harun abuşoğlu’na da buradan bir selam yollamak gerek. ama en başta da ünal nalbantoğlu’na… ulus’u ünal hoca’sız anmak bir eksiklik duygusu yaratır insanda. biz, hep ünal hoca’nın “patikalar”ından sessizce yürüyenler olalım.
on yıldan fazla zaman geçmiş aradan. sanırım doğum günüm… sıkıcı bir muhabbet dönüyor masada. “bugün bir yaş daha yaşlandım. bari biraz eğlenceli şeylerden konuşalım,” diyorum. muhtemelen bütün kapılar yine spinoza’ya çıkıyor.
en sonunda konuyu kapatmak için, “spinoza ispinozdan mı geliyor ulus?” diye kendi çapımda geyik çevirmeye çalışıyorum. verdiği yanıta karnımı tuta tuta saatlerce gülüyorum: “hayır, ispinoz ibranice kökenli bir kelimedir!”
on yıl geçmiş aradan. belki de daha sonraki yıllarda arkadaşlığımızı perçinleyen aynı mahallenin çocukları olmamızdı.
evet, bir adalıydı. tıpkı benim gibi… biz de giritliyizdir. evet, babası da bir psikiyatristti. tıpkı benim gibi… ama ulus hiçbir zaman babasının “neden?” öldürüldüğünü anlatmadı bana. ben de soramadım. sanki gizli bir alana dalıp onun kalbini incitebileceğimi düşündüm. sakındım bir şeylerden.
evet, annesi bir şairdi: pembe marmara… tıpkı ailemde olduğu gibi… kıbrıs’ın özellikle 40'lı yıllarının önde gelen kadın şairlerinden biriydi o. nihat sami banarlı’nın teşvikiyle türkiye’de de, “yedigün” dergisinde şiirleri yayımlanmıştı. ümit yaşar oğuzcan’la mektup arkadaşlığı süreçte aşka dönüşmüştü. ne yazık ki, o zamanın şartlarında kıbrıs’tan türkiye’ye gitmek büyük bir lükstü. bir erkeğin kalkıp da kıbrıs’a sevdiği kızı görmeye gelmesi ise neredeyse imkânsızdı. ama ferman dinlemeyen yürekler bu aşkı besleyip büyütmüştü. sonunda, posta yoluyla, ümit yaşar’ın bir kitabın içini oyarak yerleştirdiği yüzükle kendi aralarında nişanlanmışlardı. pembe marmara’nın babası vaziyeti öğrendiğinde evde kıyametler koparmış, kızına etmediğini bırakmamıştı. ama gelin görün ki, babasının gözünün nuru kızı yemeden içmeden kesilince çaresiz kalmıştı. mecburen en büyük oğlunu istanbul’a damat adayını görmeye göndermişti. dönüşte ise karar belliydi: imkânsız izdivaç. her şeyden önce pembe’ye göre değildi yeniyetme şair. ümit yaşar, kısa boylu ve kekemeydi!
ne zaman annesiyle ilgili söze başlasam bir süre sonra konuyu kapatırdı. ulus fazlasıyla içli bir adamdı. kaçmak istediği konular konuşulmaya başlayınca başını hafifçe öne eğer, bir süre sonra da toz olurdu.
ulus doksanlı yılların ortasında önemli bir figürdü benim için
hiçbir zaman onun için yazdığım bu dizeleri okuyamadı:
yok’a gazel
“yalnızlık tanrıya değdi değecekti”
şükrü erbaş
evde dolaşan sıkıntılı bir kadın yoktu
uzakla aramızda bir avuç mesafe yoktu
koltukta kedi gibi kıvrılmıştı anlam
üstünü örtecek serin bir gece yoktu
kaç kere kuşkuya adını sordum
içinde duracak istasyon yoktu
gökyüzünde bekliyordu zaman
kendini bölen bir yanı yoktu
rüzgâr eğildi kum tanesine
karbonun elmasa dönüştüğü an yoktu
bir öpüşte ölen devlet, yitirilen atlas
üstünden atların geçmesinden korkan nehir yoktu
her akşam gidip iki tek atmaya niyetli
gittikçe genişleyen mermer masalar yoktu
iğne deliğinden geçen yalnızlığım
beni avutacak yeni bir hayal yoktu
on yıl geçmiş aradan. 2000'li yılların ortasında ankara bozkırında bir grup ateşli genç yan yana gelmiş, ülkemizde pek kıymeti bilinmeyen edebiyat eleştirisi odaklı hakemli bir dergi çıkartmak için toplanmıştık. sanırım altıncı sayımız, “edebi kanon” üzerineydi. ulus’un, “ulusal edebiyat nedir?” yazısı çerçevesinde tartışırken onu aramıştım. son haberleşmemiz oydu. artık çoktan ankara’yı terk etmiş, yaşamının sonlandığı yere taşınmıştı. biz belki de ulus’un etrafındaki koruyucu meleklerdik. tuhaf bir misyon yüklemişti her birimize: ulus’u koruma ve kollama derneği üyesi olmak gibi. şu, o tuhaflıkta orhan’la ( tekinsoy) rakı içmek lazım.
on yıl geçmiş aradan. elimden bir bilye kayıp gitti sanki. türkiye hayattayken farkına varamadığı bir filozofunu yitirdi.
ulus yaşarken bir dehaydı, şimdi efsane oldu.
--------alıntı-----------
devamını gör...