doğru bulmadığım durumdur. psikolojik yardımın doğal bir şey olduğunu, yaşadıklarıyla kişilerin yalnız olmadıklarını göstermeye çalışırken yine ipin ucu kaçırıldı. dram yine en ön plana çıktı. vazgeçirmekten ziyade özendirici bir hal almaya başladı. ayrıca insanların acıları üzerinden reyting kasarak para kazanmayı doğru bulmuyorum. kişiler zaten seans ücreti ödüyor psikiyatriste. üstüne kitabı yazılarak dizisi çekilerek para kazanılıyor bir de. üstüne kendi instagram hesabında bu hafta bilmem kimin başına neler gelecek şeklinde prim kasılıyor, reklam yapılıyor. toplumun sağlığını düşünen bir yapımın daha özenle hazırlanmasını beklerdim. ruh sağlığı alanına büyük zararlar verecek bir hal alıyor durum. bu zor günlerde dram değil de insanları güldürecek yapımların artması gerekirdi bence. insanlar kendi acı dolu hayatlarına bir de akşamları 3 saat başka dramları ekliyorlar. bunun psikolojik sağlamlığı zedeleyeceğini düşünüyorum.
devamını gör...

h.p. lovecraft öyküsüdür. karanlık, şiirsel bir rüya anlatısıdır nyarlathotep. bir yaratıktır. veyahut bir olay. bir kabus. nasıl anlamak isterseniz; lovecraft'ın üslubu hayal mekanizmasını canlandırmada oldukça başarılı ne de olsa. kabuslarınıza girecek bir hikayedir, eski bir hikayedir geleceğe yönelik sanki. sonda da dendiği gibi: dans edesiniz gelir. ölüm dansını.

öykü hakkında spoiler vermeyeceğim, zaten kısacık bir şey. ama demek istediğim bir şey var: nyarlathotep'teki anlatım başlı başına kıyamet senaryosunu andırır. tek bir kimsenin duyduğu korkuyu duyumsamayız, aksine tüm dünyanın duyduğu korkuyu duyumsarız. sanki dünyada sahiden bir nyarlathotep çıkmıştır da tüm insanlar, hatta biz okuyucular bile korkmaktan başka yapacak bir şey bulamamışızdır. bir deccal gibidir de bu yüzden ama ondan da korkunçtur. deccal ile nyarlathotep aynı anda ortaya çıksa muhtemelen deccal korkudan kafasını çıkaramazdı. ve işin garibi, hikayeyi okuduktan hemen sonra pek de güzel olmadığına kanaat getirmiştim. birkaç gün sonra kafama dank etti de bütün o dehşetli anlatı çok gerçekçiydi. sanki bir anda nyarlathotep'i bekleyen, ölmeyi veyahut ölümü bekleyen bir insana dönüştüm. tabii abartıyorum... yine de betimlemelerle bütün şehrin kızıllığı, kana bulanmış kızıllığı, oluk oluk akan kan nehirleri, hepsi canlanıverdi birden!

fantastik öyküler hayal mekanizmasını canlandırmada çok iyidir, doğru. yine de lovecraft bir başka. hem lovecraft'ta iyi son şart da değil. olması gerektiği gibi. bu iyi sonla alakalı bir başka yazı yazacağım sonra.
devamını gör...

içişleri bakanı süleyman soylu, uyuşturucu ile mücadeleyi kişisel twitter hesabından “çatır çutur devam” diyerek duyurdu.
bakan soylu uyuşturucu ile mücadelede gelinen nokta hakkında açıklamada bulundu. şahsi hesabından şöyle duyurdu ;
--- alıntı ---

2020’de uyuşturucu ile mücadele çatır çutur devam etti! 229.156 kişi gözaltı, 23.693 kişi tutuklandı, 23 milyar tl değerinde 114.509.227 kök kenevir, 87 ton esrar ele geçirildi. ölümler ise 2017’de 941 iken 175’e düştü. 'bataklık' dahil 158.674 operasyon yapıldı. çatır çutur devam

--- alıntı ---
ilgili tweet
devamını gör...

az daha kitap okuyayım diye.
devamını gör...

çok üzücü bir durum ve ülkemiz adına büyük bir kayıp. umarım arkasından başka bir şey çıkmaz.

ışıklar içinde uyusun.*
devamını gör...

başlık tam anlamlı olmadı ama şöyle; mesela rüyamda ben 21 lira, 14 lira, 8.35 lira gibi banknotlar görüyorum. paranın arkasında da zeki müren, uludağ, marmaris resimleri falan oluyor. bozuk paralar daha feci... 3.12 lira, 0.56 lira, 1.2 kuruş vs. bir de hepsi değişik değişik şekillerde. bozuk paraların kimisi piramit şeklinde, kimisi damla gibi, kimisi üçgen vs.

eminim bu rüyayı gören bir tek ben değilimdir.
devamını gör...

kendisi solcudan öte atatürkçü biriydi. milliyetçidir ve vatanını severdi. fetöcü, pkk'lı, hain, yobaz çomarların nefret ettiği ve susturamadıkları için haince şehit ettiler.
buraya gelip boş konuştu doyenler 'solovro sogoktor' diyen beyinsiz kitledir.
devamını gör...

ortamlarda sorarlarsa tesettürlüyüm falan der ama sadece başı kapalıdır.
burada kapalı olmak eleştirilen şey değildir, asıl eleştirilen şey kapalı olduğu halde dikkat çekeceğini bilip o topukluları giymesi ve tak tak diye ses yaparak gezmesi.
devamını gör...

kedim şeks olmadan önce bembeyaz ,pürüzsüz ellerim vardı. * fakat kedimin tırmalamaları ve ısırmaları sonucu elim kevgire döndü * işte sevgi böyle bir şey yazarlar. ne olursa olsun onsuz da yapamam ki.
devamını gör...

kopegi olunan, 3 cin tonik hic cin toniktir.
devamını gör...

şükür ki canlı dinleme fırsatım oldu. başka türlü bir şey, sezenler olmuş ve diğerleri, hepsini severim de en sevdiğim şarkıları destina'dır.

sevgili derya köroğlu der ki;

dün gece sen uyurken
yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
işte bu yüzden sırf bu yüzden
yeni bir isim verdim sana destina
*

sonrasında sahneye hüzünlü bir ud çıkar ve ardından ona eşlik eden diğer enstrümanlar.
tek tek kalbinize dokunur, zaman zaman ağlatır...*

devamını gör...

aklıma orhan pamuk' un benim adım kırmızı da ki - ben seytan- bölümü geldi..
okumayanlara.. hatırlamak isteyenler için..
[[alıntı]]
orhan pamuk'un benim adım kırmızı isimli kitabında geçen enfes bölüm.

--- alıntı ---

-ben şeytan-

zeytinyağında kızarmış kırmızı biberin kokusunu, şafak vakti durgun denize yağan yağmurları, açık pencerenin kenarında bir an bir kadının belirişini, sessizlikleri, düşünmeyi ve sabrı severim. kendime inanırım ve çoğu zaman benim hakkımda söylenenlere aldırmam. ama bu akşam, bu kahvehaneye nakkaş ve hattat kardeşlerimi bazı dedikodular, yalanlar, söyletiler yüzünden uyarmaya geldim.

elbette, ben söyledim diye tam tersine inanmaya hazır olduğunuzu biliyorum. ama benim söylediğimin tam tersinin her zaman doğru olmadığını sezecek kadar da akıllı ve kanmasanız da söylediğim her şeye ilgi duyacak kadar da hassassınız. kuran-ı kerim'de elli kere geçen adımın, en çok anılan adlardan biri olduğunu bilirsiniz.

peki, allah'ın kitabından, kuran-ı kerim'den başlayalım. orada hakkımda söylenenlerin hepsi doğrudur. bunu söylerken bir alçakgönüllülük ettiğim bilinsin isterim. çünkü bir de üslup meselesi var. kuran-ı kerim'in beni aşağılayışı bana hep acı verdi. bu acı benim hayat tarzımdır. bunu tartışmıyorum.

evet, biz meleklerin gözleri önünde allah insanı yarattı. sonra bizden ona secde etmemizi istedi. evet, araf suresinde yazıldığı gibi bütün melekler secde ederken ben itiraz ettim. adem'in çamurdan, benim ise, çok daha üstün bir madde olduğunu hepinizin bildiği ateşten yaratıldığımı hatırlattım. insana secde etmedim. allah da beni “mağrur” buldu.
“cennet'ten in,” dedi. orada büyüklük taslamak senin haddin değil.“
"kıyamete, ölüler dirilene kadar yaşamama izin ver,” dedim.

verdi. ben de, bütün bu sürede ona secde etmediğim için cezalandırılmama sebep olan adem'in soyunu, yoldan çıkaracağımı söyledim. o da, yoldan çıkardıklarımı cehenneme'e yollayacağını söyledi. bunları karşılıklı yapmaya devam ettiğimizi biliyorsunuz. bu konuda ekleyecek çok fazla bir şeyim yok.

bazıları, o sırada yüce allah ile aramızda bi anlaşma yapılmış olduğunu ileri sürdüler. bu mantığa göre, ben yüce allah'a kullarını sınamak için yardımcı oluyor, onların aklını çelmeye çalışıyordum. iyiler iyi karar verip yoldan çıkmıyor, kötüler nefislerine yenik düşüp günah işliyor, cehennem'i de boyluyorlardı. herkes cennet'e gidecekse kimse korkutulamayacağı, dünya ve devlet işleri yalnız iyilikle yürütülemeyeceği ve alemde iyilik kadar kötülük, sevap kadar günah da gerekli olduğu için yaptığım çok önemliydi. allah'ın düzeninin benim sayemde ve yüce allah'ın (niye kıyamete kadar yaşamam için bana süre vermişti?) izniyle gerçekleştiği halde, benim “kötü” olmam, hakkımın hiçbir zaman teslim edilmemesi benim gizli acımdı. benim hasabıma bu mantığı sonuna kadar götüren hallacı mansur, veya meşhur imam gazali'nin kardeşi ahmet gazzali gibiler, demek ki, allah'ın izni ve isteğiyle yapıldığına göre, aslına benim işlettiğim günahların da, allah'ın istediği şeyler olduğu, iyi ile kötü olmadığı, çünkü her şeyin allah'tan geldiğini, hatta benim de allah'ın bir parçası olduğumu yazıp söylemeye kadar vardırmışlardır işi.

bu akılsızların bazıları, haklı olarak, kitaplarıyla birlikte yakılıp öldürülmüşlerdir. çünkü, tabii ki, iyi ve kötü vardır, bu ikisi arasında bir sınır çizmek hepimizin işidir, ben -haşa- allah değilim ve bu saçmalıkları da bu akılsızların kafasına ben sokmadım, onlar kendileri düşündüler.

bu da beni ikinci itirazıma getiriyor: alemdeki bütün kötülüklerin, ve günahların kaynağı ben değilim. pek çok insan benim kışkırtmam, kandırmam, vesveselendirmem olmadan kendi hırsları, şehvetleri, iradesizlikleri, alçaklıkları ve çoğunlukla da aptallıkları yüzünden günah işliyorlar. bazı okumuş yazmış mutasavvıfların, beni bütün kötülüklerden arındırma gayretleri ne kadar saçmaysa, her kötülüğün benden çıktığını sanmak da kuran-ı kerim'e o kadar aykırı. müşterisini kazıklayıp çürük elmayı hileyle satan her manavı, yalan söyleyen her çocuğu, her dalkavukluk edeni, edepsiz hayaller gören her ihtiyarı, otuz bir çeken her oğlanı ben kandırmıyorum. hatta, yüce allah, bu son ikisinde beni anmalarına yol açacak bir kötülük bile bulamaz. elbette vahim günahlar işlensin diye çok uğraşıyorum, ama ağzı açık esneyenleri, hapşıranları, hatta osuranları da benim kandırdığımı yazıyor bazı hocalar. beni hiç anlamadıkları anlamına geliyor bunlar.

anlamasınlar, sen de onları daha kolay kandırırsın, diyebilirsiniz. doğru. ama benim de bir gururum olduğunu, zaten yüce allah ile aramı bunun açtığını hatırlatmam gerekir. her kılığa kolaylıkla girebildiğim, özellikle şehvet uyandıran güzel kadın olarak dini bütünlerin yoluna çıktığım on binlerce cilt kitapta kaç kere yazıldığı halde, buradaki nakkaş kardeşlerim beni niye hala yüzü et benleriyle kaplı, eciş bucüş, boynuzlu ve kuyruklu bir korkunç mahluk gibi çizdiklerini açıklayabilirler mi?

asıl konumuza böylece geldik: nakış. istanbul sokaklarını dolduran ve sizleri daha sonra üzmesin diye adını anmayacağım bir vaizin kışkırttığı bir kalabalık, makam ile ezan okumanın, tekkelere toplanıp kucak kucağa zikredip çalgı eşliğinde kendinden geçmenin allah'ın sözüne aykırı olduğunu söylüyormuş. bu vaizden ve kalabalığından korkan aramızdan bazı nakkaşlar, frenk usüllerince nakşetmenin benim işim olduğunu söylüyorlarmış, işittim. bana yüzlerce yılda sayısız iftira edildi. hiçbiri hakikatten bu kadar uzak değildi.

her şeyin başına dönelim. herkes havva'ya yasak meyveden yedirmeme takıldığı için bu başlangıcı unutuyor. hayır, başlangıç yüce allah'ın beni mağrur bulması da değildir. her şeyin başlangıcında o'nun bana ve diğer meleklerine insanı gösterip secde etmemizi istemesi ve öteki melekler insana secde ederken çok yerinde bir kararla,

-benim insana secde etmemem-

var. beni ateşten yarattıktan sonra, daha değersiz bir malzeme olan çamurdan yapılmış

-insana secde et-

demesi sizce yerinde mi? vicdanınızla söyleyin kardeşlerim? peki, biliyorum, burada hiçbir şeyin aramızda kalmayacağını, o'nun her şeyi işiteceğini ve birgün de sizden hesabını soracağını düşünüp korkuyorsunuz. o zaman size o vicdanı niye verdi diye sormuyorum, korkmakta haklısınız, diyorum ve bu sorumu ve ateş-çamur ayrıntısını unutuyorum. ama hiç unutmayacağım, evet gururla hatırlayacağım bir şey var:

-ben insana secde etmedim.-

oysa yeni frenk üstatları, şimdi tam bunu yapıyorlar. beylerin, papazların, zengin tüccarların ve hatta kadınların bile gözlerinin rengi, tenlerinin dokusunu, dudaklarının benzersiz kıvrımını, göğüslerinin arasındaki güzel gölgeye, alınlarındaki kırışıklara, parmaklarındaki yüzüklere, hatta kulaklarından fışkıran iğrenç kıllara kadar her şeyi olduğu gibi resmedip göstermekle yetinmiyorlar, sanki insan secde edilecek bir yaratıkmış gibi onları resimlerinin tam merkezine yerleştirip bu resimleri tapılacak put gibi duvarlara asıyorlar. insan, gölgesi bile bütün ayrıntısıyla resmedilecek kadar önemli bir mahluk mudur? bir sokaktaki evler insanın gözünün yanlışlıkla gördüğü gibi gitgide küçülüyormuş gibi resmedilirse alemin merkezine allah değil, insan yerleştirilmiş olmaz mı? bunları her şeye muktedir yüce allah daha iyi bilir. ama, insana secde etmeyi reddetmiş, bu yüzden ne acılar, ne yalnızlıklar çekmiş, bu yüzden allah'ın gözünden düşmüş, küfürler edilmiş olan benim, bu resimlerin fikrini verdiğimi ileri sürmenin ne kadar saçma olduğu anlaşılmıştır sanıyorum. bazı mollaların yazdığı, bazı vaizlerin söylediği gibi, bütün çocukların benim yüzümden otuz bir çektiğine, herkesi benim osurttuğuma inanmak bile daha mantıklıdır.

bu konuda son bir şey daha söylemek istiyorum, ama sözüm kafası kendine gösterme hevesleri, şehvet ve para düşkünlüğü ve abuk sabuk tutkuları yüzünden her zaman bulanık olan insanlara değil! sınırsız aklıyla beni yüce allah anlar ancak: meleklerini insana secde ettirerek onlara mağrur olmayı sen öğretmedin mi? şimdi de senin meleklerinden öğrendikleri şeyleri kendileri yapıyor, kendi kendilerine secde edip kendilerini alemin merkezine yerleştiriyorlar. herkes, senin en sadık kulların bile, frenk üstatlarının tarzında resmedilmek istiyor. bu kendine hayranlığın sonucu, yakında seni unutmaları olacak, bunu kendimi bilir gibi biliyorum. üstelik, seni unutmalarının bütün suçunu yine bana atacaklar.

bütün bunlara sanıldığı kadar aldırmadığımı nasıl anlatabilirim size? tabii ki yüzlerce yıldır acımasızca, taşlanmama, küfürlere, lanetlere, beddualara rağmen sağ salim ayakta durduğumu göstererek. kıyamete kadar yaşam iznimi bana ulu allah'ın verdiğini, bana olur olmaz küfür eden öfkeli ve yüzeysel düşmanlarım hatırlasalar hepimizin işi kolaylaşırdı. onların ise, allah'tan alabildikleri ömür altmış yetmiş yılı ancak geçer. bari kahve içerek bunu uzatmaya çalışın, desem, aman şeytan böyle istiyorsa tam tersini yapayım diye bazılarının hiç kahve içmeyeceğini ya da baş aşağı dikilip kıçına kahve döktürmeye çalışacağını da biliyorum.

gülmeyin. düşüncelerin içeriği değil, biçimi önemlidir. nakkaşın ne resmettiği değil, üslubu. ama bunların da hiç belli olmaması gerekir. son olarak bir aşk hikayesi anlatacaktım, geç olmuş. beni bu gece seslendiren üstat meddah, yarın değil, öbür gün, çarşamba gecesi duvara bir kadın resmi astığında bu aşk hikayesini tatlı diliyle seslendirmeye söz verdi.

--- alıntı ---
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

ismini ağzınıza almayın.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

''atatürk'ün sağlığında, kabri olmak üzere, benim bildiğim iki yerden bahsedilmişti. biri eski büyük millet meclisi'nden istasyona inen cadde üzerindeki daire şeklindeki arazi; diğeri çankaya'daki yeni köşkün mermer havuzu. bu yerler şu münasebetle konuşulmuştur. bir akşam atatürk'ün etrafında toplananlar arasında, onun fani oluşu üzerinde durulmuş ve kendisi şu cümlesini tekrar etmişti, ''benim naçiz vücudum elbette bir gün toprak olacaktır, fakat türkiye cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.''
böyle dedikten sonra da, ''milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın.'' demiştir.''


unutursak kalbimiz kurusun!
seni ve devrimlerini gelecek nesillere aktaracağız ata'm.
devamını gör...

insanın sevildiğini anlaması için ilk önce sevginin ne olduğunu bilmesi gerekir. daha önce görmüş, okumuş, hissetmiş olması gerekir.
ateşi ilk defa gören biri ne olduğunu anlamayacaktır.
ve muhtemelen yanacaktır.
devamını gör...

sağlıklıdır zira sizi tuvalette hareketsiz durmak yerine kültür fizik hareketleri yapmaya teşvik eder.
devamını gör...

vatan haini hdp’li, pegagalı, bölücü, türk düşmanı bir kürtçü ifadesi sandıysanız yanlış geldiniz. yılların ülkücüsü elinden bozkurt işareti, dilinden turan adı düşmeyen yılların mhp’lisi ve derin devlet adamı sedat peker ifadesidir. haydut devlet tanımının oksimoron olduğunu iddia eden arkadaşlara dinlettirmek gerekiyor. bu arada “kürtlerin hiç bir sorunu yok, var diyen bölücüdür” değil mi? dün beyaz toroslar bugün siyah transporterlar, dün çeşitli işkenceler bugün helikopterden atmalar.
devamını gör...

orijinal hali: (bkz: ein volk, ein reich, ein führer)
olan
- "tek halk, tek imparatorluk, tek lider" anlamındaki nazi almanyası'nın temel sloganlarından türetilen türk tipi faşizmin sloganı.

not: sevgili moderatör, lütfen başlığı düzeltip tek milletten sonra bir (,) virgül koyar mısın?
devamını gör...

ekşi sözlük esasen açık kaynaklı, katılımcı sözlük anlayışıyla oluşturulmuş sosyal bir ağ olarak ortaya çıktı, fakat zamanla bir foruma yada agoraya dönüştü. mealen insanların belirli konular üzerine fikir beyan ettiği bir alana evrildi. günümüzde gelinen noktada ise sözlük yazarlarının bilgilerinden ve fikirlerinden çok zanlarını sanrılarını, sancılarını, boşluklarını, nefretlerini, beğenilerini, isteklerini ve şikayetlerini ifade ettikleri bilgininin ve fikriyatın çok geri plana itildiği, dilin yozlaştığı, ötekileştirmenin ve kutuplaştırmanın zirveye ulaştığı, çok sesliliğin yerini gürültüye ve bilgi kirliliğine bıraktığı, seviyenin her geçen gün daha da düştüğü eski-yeni çatışmasının merkezi haline geldiği, alternatifi olmadığı için katlanılması güç bir yer haline geldi.

topluma sirayet eden politik çekişmelerin ve siyasallaşmanın, taraftarlığın ve hedonizmin, etkisi giderek artan kültür şokuyla birleşmesi neticesinde, ülkede yaşanan gündelik olayların her ferdin ana gündem maddeleri arasında kendine yer bulması sözlüğünde bundan kendi payını alarak, toplumla paralel bir şekilde evrilmesini açıklıyor.

küçük ölçekli bir society, yani toplumun iz düşümü diyebileceğimiz bir yer. ekşi sözlükte dilin kullanımı, kullanıcıların yazı dilinin inceliklerine vukufiyeti ölçüsünde üstün körü bir seviyede ilerliyor, iletişimin en basit hali ile iletişimin en parazitli hali birbirine karıştırılıyor. dilin kullanımını imla kurallarına indirgemek, kıt bir kelime hazinesi ve 3-5 cümle ile derdini tweet atar gibi anlatmaya çalışmak, hiciv yapmakla, sululuğu ayırt edemeyen bir kitlenin dili, kelime oyunlarına kurban etmesi, yazının gücünü anlamsızlaştıran ve etkisizleştiren atıflar, bakınızlar, alt kültür kodlarının yersiz kullanımı ve daha bir çok şeyle dilin kurgusunu alt üst eden, iletişimin yerini çeşitli gurupların kendi aralarında şakalaşmasına bıraktığı, inanılmaz bir yazınsal çöplüğe dönüşen sözlüğün yazı dili serüveni, ne yazıkki şuan tam bir trajediye dönüşmüş vaziyette.

bir toplulukta var olmayı, sürekli kendini göstermek zorunda olmak, zanneden jenerasyonun her konuda bir ses çıkarma isteği -bakın fikir beyan etmek demiyorum, fikri yada bilgisi olmasa bile her konuda alakasızda olsa sırf kendini göstermek ve bende burdayım demek için bir ses çıkarma eyleminden bahsediyorum- zamanla sözlüğün bilgi ve görüş birken bir havuz gibi olan niteliğini, "söylemek istediklerin içinde kalmasın, buraya kus yada karala ve buruşturup at gitsin bir başlığa" şeklinde bir anlayışa dönüştü malesef. sözlük sosyal bir çöplük işlevi görmeyide başarırken, bir yandan da eski dönemlerindeki gibi amacına uygun bilgi ve görüş akışınıda yalap şalap bir şekilde yerine getirmeye gayret ediyor.

toplumsal grupların kalabalık ve ahkam kesebilen bir niceliğe erişmesiyle birlikte kendi varlığını savunucu güdüleride güçlenmeye başlar. sözlükteki society'nin kendine yüklendiği misyonlar ise, adalet arayıcılığı, toplum polisliği, hizmet kalitesi puanlama, rezalet teşhirciliği, boykot ve protesto, kavram soyutlama, gündem değerlendirme, niteliksiz muhalefet, sıradanı yüceltme, ve pek tabiki eğlence. bütün bu saydıklarım sözlüğün kendine yüklendiği misyonlar ve var olmasını garanti altına alan enstürmanlar.

dili kullanım konusundaki noksanlıklar, tanımlanmamış ve sadece sezgisel olarak bilinen kavramlar üzerinden, sağlıksız bir iletişim kurmaya çalışmak, ifade özgürlüğü olarak savunulamaz. bozuk bir kodlamayla komut verip sağlıklı bir feed back beklemek akıl karı değildir. diğer pek çok mecra gibi sözlükte uzlaşmadan değil, çatışmadan besleniyor. tez ve antitezlerden çıkan sentezlere mahkum. yapıyı yıkıp, yeniden inşaa süreci herkese ürkütücü ve meşakkatli gelebilir fakat bozum ve yenidüzüm, sentezleme gibi ilerlemecilikten çok, uzlaştırıcıymış gibi görünen ama araformlara yönlendiren bir metoddan daha etkilidir.

uzlaşmak, çatışanların hemfikir hale gelmesiyken, sentezler, çatışanların, iki tarafında kabul edebileceği bir hale sokulmuş ve çatışma unsurlarından ayıklanmış hali üzerinde hemfikir olmaları uzlaşı değildir. karşılıklı tavizler vererek anlaşmak demektir. uzlaşıda fikir birliği esas iken anlaşmada iki tarafın fikir birliğini tesis edecek şartlar oluşturulur. aynı şeyi söyleyip birbirilerini farklı şeyler söylüyormuş gibi algılayan ve durmaksızın tartışan bireylerin temel sorunu dile olan yetkinliklerinin zayıflığından kaynaklıdır. kavrambilim hususunda cahil olmaktan ileri gelen bu sorun toplumun eksikliği değil, öğretim eksikliğidir. dili içgüdüsel/sezgisel olarak kullanmakla, kavramların tanımlarını net bir şekilde bilip ayrımsayarak kullanmak arasında inanılmaz bir nitelik farkı vardır.

sözlüğün motivasyonu ve dilin kullanımı arasında da bir ilişki mevcuttur. felsefeden azade bir dil kullanımı düşünülemez. küresel ekonomik paradigma, hızlı geri dönüş alıp, maddi akışı sürekli tutmaya odaklıdır. bundan dolayı topluma adapte etmek istediği motivasyonda, hızlı ve sürekliliği olan bir üretim/tüketim dengesi sağlayacak, bunu aksatmayacak bir felsefe ile güdülenir. bunun dile yansıması "hemen beyan et, hemen eleştir, hemen değerlendir, hemen karar ver, hemen çözümle vs. burda düşünmeye ayıracak vakit bırakılmaz. yargılamalar hızlı ve geçiçi çözümlere gebe bırakılır.

toplumun, dolayısı ile dilin politize edilmesi, ayrışmanın ve kutuplaşmanın dayanak noktasıdır. politik dilin frekansları sadece belirli bir kitlenin alıcılarıyla etkileşime geçer. diğer kesimlerde ise bu dilin frekansının çözümlenmesi zor ve anlaşılmazdır. milliyetçi kodları olmayan biri için, osmanlı ile harmanlanmış politik söylemlerin, ifade ettiği pek bir şey olmaz. çatışma halinde olmayan yek vucut bir topluluğu kontrol etmek ilk bakışta daha kolay görünsede etraflıca düşüneceğiniz zaman fazlasıyla tehlikeli bir durum olduğunu farkedeceksinizdir. gücün kaynağı bir anda size karşı gelirse sizi savunacak kimse kalmaz bu durumda. bundan dolayıdır ki toplumun parçalanması ve çatışma halinde yönetilmesi hem daha avantajlı hem daha güvenlidir, bu politik yönetim biçimi çok eskilerden beri bu şekilde kabul edilmiş bir gelenektir. sözlük içinde dilin politize edilmiş haliyle kullanımına, hemen hemen her başlıkta rastlıyoruz.

güdülenmiş ve çok sesliliğe boğulmuş topluluklarda, gruplar veya ideolojik taraflar karşılarındakileri ayırt etmek için belirli kodlar ve kalıplar kullanır. eğer sol ve sağ cenah üzerinden örnek verecek olursak, insanların henüz fikirleri veya görüşleri bilinmeden dahi sırf imajları ve çağrıştırdıkları şeylerden dolayı hemen ayrıştırılıp yaftalanabilirler. bunun binlerce örneği mevcuttur. çay içen sağcı kola içen solcudur gibi inanılmaz derecede sığ bir seviyede seyreden ötekileştirme hevesinden dil de nasibini almıştır.

sözlükteki baskın ideolojinin, karşıt fikirlere bakış açısı" bizden değilsin, konuşmaya, aramızda olmaya, fikrini beyan etmeye, hakkın yok" şeklinde iken kendi içindeki marjinal söylemlere ise özgürlük ve toleransı sonuna kadar tanıması, çelişkili bir tutum gibi görünürken, varlığını korumak ve sürdürmek için katlandığı bir ideolojik savunma mekanizmasından öte bir durum değildir.

eleştirilecek daha bir çok konu olsada, sözü burada bitirmek, sizide benide dinlendirecek ve ifade etmek istediklerimi dile getirmenin verdiği huzurla baş başa bırakacaktır. okuyup değerlendiren herkese teşekkürler.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim