geceye bir şiir bırak
yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...
nazım hikmet
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...
nazım hikmet
devamını gör...
pdf kitap bulabileceğimiz siteler
canım yazarlarımıza güzel bir liste bırakıyorum.
halihazırda dijital kitap, pdf erişimine izin veren belediye kitaplıkları.
1. zeytinburnu belediyesi kitaplığı
t.co/Qp7kLAdCBA
2. çorum belediyesi kitaplığı
t.co/eCclWoyghw
3. üsküdar belediyesi kitaplığı
t.co/qqaqKmvXwj
4. kocaeli büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/Cn5vYAgJ0o
5. ordu büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/80a3pcMbSc
6. denizli büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/vzgLKCXQWB
7. şanlıurfa büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/0ZYs85uXyZ
8. kayseri büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/oL45uRHTxQ
9. sivas belediyesi kitaplığı
t.co/16cQB2GMin
10. esenler belediyesi kitaplığı
t.co/HaB2TMGviJ
11. bağcılar belediyesi kitaplığı
t.co/v3d5YosH7E
12. fatih belediyesi kitaplığı
t.co/Fa0PQToR00 (anasayfada "yayınlarımız" kategorisinde)
13. beyoğlu belediyesi turabiba kitaplığı
t.co/iVWM4e2dEu
14. ilaveten: ismek kitaplığı
t.co/k9ygClnjQZ
ayrıca:
türk tarih kurumu kütüphanesinde yer alan 29.483 adet nadir eser çevrimiçi ortama aktarılarak halkın hizmetine sunuldu. ücretsiz pdf indirme imkanı da mevcut.
erişim linki:
kutuphane.ttk.gov.tr
halihazırda dijital kitap, pdf erişimine izin veren belediye kitaplıkları.
1. zeytinburnu belediyesi kitaplığı
t.co/Qp7kLAdCBA
2. çorum belediyesi kitaplığı
t.co/eCclWoyghw
3. üsküdar belediyesi kitaplığı
t.co/qqaqKmvXwj
4. kocaeli büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/Cn5vYAgJ0o
5. ordu büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/80a3pcMbSc
6. denizli büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/vzgLKCXQWB
7. şanlıurfa büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/0ZYs85uXyZ
8. kayseri büyükşehir belediyesi kitaplığı
t.co/oL45uRHTxQ
9. sivas belediyesi kitaplığı
t.co/16cQB2GMin
10. esenler belediyesi kitaplığı
t.co/HaB2TMGviJ
11. bağcılar belediyesi kitaplığı
t.co/v3d5YosH7E
12. fatih belediyesi kitaplığı
t.co/Fa0PQToR00 (anasayfada "yayınlarımız" kategorisinde)
13. beyoğlu belediyesi turabiba kitaplığı
t.co/iVWM4e2dEu
14. ilaveten: ismek kitaplığı
t.co/k9ygClnjQZ
ayrıca:
türk tarih kurumu kütüphanesinde yer alan 29.483 adet nadir eser çevrimiçi ortama aktarılarak halkın hizmetine sunuldu. ücretsiz pdf indirme imkanı da mevcut.
erişim linki:
kutuphane.ttk.gov.tr
devamını gör...
yazarların sevdiği ön yargıları
bütün aşklar bitmeye mahkumdur.
devamını gör...
laff a lympics
bu büyük mücadele ile ilgili bir kaç kelam etmezsem kabuğumda ters dönerim *

yogi yahooeyslar bu muazzam çizgi filmin, en delikanlı çocuklarını içerisinde barındıran takımıdır. ayı yogiler kalbimizde her daim ayrı bir yere sahiptir. beşiktaş'ın tribün bestesi ''karanlık kuruldu geceye'' biricik yogilerimize çok yakışır;
karanlık kuruldu geceye.
bir ümit var yine içimde.
kimsesiz bu puslu gecede.
bırakmam yahooeyslar seni.
yogiler zımba gibi yarışır, göze hoş gelen bir performans sergiler, herkesin taktirini kazanır ama son düzlükte ne yapar eder şampiyonluğu, burjuva takımı, elitizmin yuvası, lobilerin efendisi scooby doobyler'e kaptırırdı. sead halilagic'in galatasaray maçında verdiği bir geri pas vardır hatırlarsanız, o top fevzi'nin ayağının altından tıngır mıngır ilerleyerek beşiktaş ağları ile buluşmuş ve şampiyonluk avucumuzun içinden kayıp gitmişti. o maçta eski açık tribünde yer alan galatasaray'lılar bile golü geç idrak ederek bir süre sonra gol diye bağırmışlardı ki, biz o sırada saçımızı başımızı yolmakla meşguldük. * eski açık tribünde maçı izlemiş olan galatasaraylı arkadaşım maçtan sonra bana, vallahi ilk başta biz de gol olduğunu idrak edemedik demek suretiyle bu dramın üzerine tabiri caizse tüy dikmişti.
hah işte yogilerin hali ahvali de böyledir. hep bir bereketsizlik, hep bir şanssızlık , hep bir sakarlık yüzünden gider kupalar elden. sonuna kadar hak edilen o başarılar bir türlü gelmez, emekler zayi olur.
bu yüzden yogiler biraz da beşiktaş'tır benim gözümde. wally gator, osvaldo nartallo'dur mesela. * ayı yogi atom karıca rıza'dır. bobo'da bobo'dur zaten * pixie, ibrahim üzülmez, dixie ise marcus münch'tür. bu liste uzar gider...
karanlık kurulsa da geceye, yogiciler umutlarını asla kaybetmezler. her felaket sonrasında yine ayağa kalkar ve sonuna kadar mücadele ederler.
bakın şu görüntü tamı tamına 7 kere yaşandı.

her biri dünyaya bedeldir. dünyanın yedi harikasından biridir. hepsi analarının ak sütü gibi hak edilmiş kupalardır. öyle ittirmeyle, kollanmayla alınmış 14 şampiyonluğa ve en büyük biziz böbürlenmelerine benzemez. tek bir tanesi bile 14'ten büyüktür.
çizgi filmde canımı sıkan tek nokta. halk çocuğu ''kaptan mağara adamı''na burjuva takımının kadrosunda yer verilmiş olmasıdır. kaptan bozuldu oralarda, hile bile yaptı. oysa halkın takımında yer alsaydı dengeler değişir, kaptan aslına rücu eder ve gönüller hoş olurdu.
diğer takımlar üzerine ise yazmaya bile gerek yok. bu alemde tek büyük yogiler!

yogi yahooeyslar bu muazzam çizgi filmin, en delikanlı çocuklarını içerisinde barındıran takımıdır. ayı yogiler kalbimizde her daim ayrı bir yere sahiptir. beşiktaş'ın tribün bestesi ''karanlık kuruldu geceye'' biricik yogilerimize çok yakışır;
karanlık kuruldu geceye.
bir ümit var yine içimde.
kimsesiz bu puslu gecede.
bırakmam yahooeyslar seni.
yogiler zımba gibi yarışır, göze hoş gelen bir performans sergiler, herkesin taktirini kazanır ama son düzlükte ne yapar eder şampiyonluğu, burjuva takımı, elitizmin yuvası, lobilerin efendisi scooby doobyler'e kaptırırdı. sead halilagic'in galatasaray maçında verdiği bir geri pas vardır hatırlarsanız, o top fevzi'nin ayağının altından tıngır mıngır ilerleyerek beşiktaş ağları ile buluşmuş ve şampiyonluk avucumuzun içinden kayıp gitmişti. o maçta eski açık tribünde yer alan galatasaray'lılar bile golü geç idrak ederek bir süre sonra gol diye bağırmışlardı ki, biz o sırada saçımızı başımızı yolmakla meşguldük. * eski açık tribünde maçı izlemiş olan galatasaraylı arkadaşım maçtan sonra bana, vallahi ilk başta biz de gol olduğunu idrak edemedik demek suretiyle bu dramın üzerine tabiri caizse tüy dikmişti.
hah işte yogilerin hali ahvali de böyledir. hep bir bereketsizlik, hep bir şanssızlık , hep bir sakarlık yüzünden gider kupalar elden. sonuna kadar hak edilen o başarılar bir türlü gelmez, emekler zayi olur.
bu yüzden yogiler biraz da beşiktaş'tır benim gözümde. wally gator, osvaldo nartallo'dur mesela. * ayı yogi atom karıca rıza'dır. bobo'da bobo'dur zaten * pixie, ibrahim üzülmez, dixie ise marcus münch'tür. bu liste uzar gider...
karanlık kurulsa da geceye, yogiciler umutlarını asla kaybetmezler. her felaket sonrasında yine ayağa kalkar ve sonuna kadar mücadele ederler.
bakın şu görüntü tamı tamına 7 kere yaşandı.

her biri dünyaya bedeldir. dünyanın yedi harikasından biridir. hepsi analarının ak sütü gibi hak edilmiş kupalardır. öyle ittirmeyle, kollanmayla alınmış 14 şampiyonluğa ve en büyük biziz böbürlenmelerine benzemez. tek bir tanesi bile 14'ten büyüktür.
çizgi filmde canımı sıkan tek nokta. halk çocuğu ''kaptan mağara adamı''na burjuva takımının kadrosunda yer verilmiş olmasıdır. kaptan bozuldu oralarda, hile bile yaptı. oysa halkın takımında yer alsaydı dengeler değişir, kaptan aslına rücu eder ve gönüller hoş olurdu.
diğer takımlar üzerine ise yazmaya bile gerek yok. bu alemde tek büyük yogiler!
devamını gör...
turgut uyar
gazeteci- yazar tomris uyar ile büyük bir aşk ile evlenen ve bu evlilikten bir çocukları olan, ikinci yeninin kurucularından, en sevdiğim şiirini aşağıya bıraktığım şair.
çünkü herkesin bir gideni vardır
"herkesin
bir umudu vardır,
bir savaşı,
bir kaybedişi,
bir acısı,
bir yalnızlığı,
bir hüznü…
çünkü herkesin bir gideni vardır,
içinden bir türlü uğurlayamadığı…“
çünkü herkesin bir gideni vardır
"herkesin
bir umudu vardır,
bir savaşı,
bir kaybedişi,
bir acısı,
bir yalnızlığı,
bir hüznü…
çünkü herkesin bir gideni vardır,
içinden bir türlü uğurlayamadığı…“
devamını gör...
geceye acı bir tecrübe bırak
acırsan acınacak hâle gelirsin.
devamını gör...
kız mısın diye mesaj atan erkek yazar
acelesi olan yazardır.
zaman kaybına tahammülü yok.
yalnız dikkat et, (bkz: acele eden ecele gider).
zaman kaybına tahammülü yok.
yalnız dikkat et, (bkz: acele eden ecele gider).
devamını gör...
kezban profilindeki asyalı bebe
devamını gör...
splendeurs et misères des courtisanes
honoré de balzac tarafından kaleme alınmış ve dilimize kibar fahişelerin ihtişamı ve sefaleti olarak veya kibar fahişeler ismi ile çevrilmiş eser. esasında yazarın comédie humaine koleksiyonunun bir parçası olan ve illusions perdues'un devamı niteliğinde sayabileceğimiz bir eser diyebiliriz.
eser dört ayrı bölümden oluşmaktadır bunlar sırasıyla; esther heureuse, à combien l’amour revient aux vieillards, où mènent les mauvais chemins, la dernière incarnation de vautrin olarak adlandırılmıştır. balzac dönemini oldukça iyi aktrabilmiş olsa da karakterler biraz çiğ geldi diyebilirim. dönemin toplum yapısını az çok anlayabilmek için güzel bir eser ama karakterler ne kadar derin yazılmış gibi görünsede klişe olmaktan sıyrılamamışlar. lucien karakterini bunun biraz dışında tutacağım, ben çarpık bir ahlak anlayışına sahip karakterleri açıkçası seviyorum belki bundan ötürü çok objektif yaklaşamıyorum ama düşününce karakterlerin büyük çoğunluğu ahlaki açıdan çarpık zaten. yeraltı dünyası, fuhuş ve adalet sisteminin çirkin taraflarını; topumun yüzündeki maskeyi söküp çıkarır gibi net ve çarpıcı aktarmış balzac fakat buna rağmen trajik biten üzücü bir aşk hikayesi olarak yer etti aklımda. okuması biraz güç açıkçası, balzac kolay okuyup anlam verilecek biçimde yazmıyor. betimlemelerle boğuşmaktan konunun ucu kaçtığı çok oluyor, ana hikayede bulunan karakterler de biraz sönük kaldığı için okuyucu için işkence halini almaya başlayabiliyor. yine de döneme tuttuğu ayna açısından okunmaya değer ama le père goriot ve illusions perdues okuyup bıraksanız da bir şey değişmezdi muhtemelen.
--- alıntı ---
ıl n’est pas inutile de faire observer que de si considérables fortunes ne s’acquièrent point, ne se constituent point, ne s’agrandissent point, ne se conservent point, au milieu des révolutions commerciales, politiques et industrielles de notre époque, sans qu’il y ait d’immenses pertes de capitaux, ou, si vous voulez, des impositions frappées sur les fortunes particulières. on verse très peu de nouvelles valeurs dans le trésor commun du globe. tout accaparement nouveau représente une nouvelle inégalité dans la répartition générale. ce que l’état demande, il le rend ; mais ce qu’une maison nucingen prend, elle le garde. […] forcer les états européens à emprunter à vingt ou dix pour cent, gagner ces dix ou vingt pour cent avec les capitaux du public, rançonner en grand les industries en s’emparant des matières premières, tendre au fondateur d’une affaire une corde pour le soutenir hors de l’eau jusqu’à ce qu’on ait repêché son entreprise asphyxiée, enfin toutes ces batailles d’écus gagnées constituent la haute politique de l’argent. certes, il s’y rencontre pour le banquier, comme pour le conquérant, des risques ; mais il y a si peu de gens en position de livrer de tels combats que les moutons n’ont rien à y voir. ces grandes choses se passent entre bergers. aussi, comme les exécutés (le terme consacré dans l’argot de la bourse) sont coupables d’avoir voulu trop gagner, prend-on généralement très peu de part aux malheurs causés par les combinaisons des nucingens. qu’un spéculateur se brûle la cervelle, qu’un agent de change prenne la fuite, qu’un notaire emporte les fortunes de cent ménages, ce qui est pis que de tuer un homme ; qu’un banquier liquide ; toutes ces catastrophes, oubliées à paris en quelques mois, sont bientôt couvertes par l’agitation quasi marine de cette grande cité. les fortunes colossales des jacques cœur, des médici, des ango de dieppe, des auffredi de la rochelle, des fugger, des tiepolo, des corner, furent jadis loyalement conquises par des privilèges dus à l’ignorance où l’on était des provenances de toutes les denrées précieuses ; mais, aujourd’hui, les clartés géographiques ont si bien pénétré les masses, la concurrence a si bien limité les profits, que toute fortune rapidement faite est : ou l’effet d’un hasard et d’une découverte, ou le résultat d’un vol légal. perverti par de scandaleux exemples, le bas commerce a répondu, surtout depuis dix ans, à la perfidie des conceptions du haut commerce, par des attentats odieux sur les matières premières. partout où la chimie est pratiquée, on ne boit plus de vin ; aussi l’industrie vinicole succombe-t-elle. on vend du sel falsifié pour échapper au fisc. les tribunaux sont effrayés de cette improbité générale. enfin le commerce français est en suspicion devant le monde entier, et l’angleterre se démoralise également. le mal vient, chez nous, de la loi politique. la charte a proclamé le règne de l’argent, le succès devient alors la raison suprême d’une époque athée. aussi la corruption des sphères élevées, malgré des résultats éblouissants d’or et leurs raisons spécieuses, est-elle infiniment plus hideuse que les corruptions ignobles et quasi personnelles des sphères inférieures.
ikinci bölüm: à combien l'amour revient aux vieillards.
--- alıntı ---
eser dört ayrı bölümden oluşmaktadır bunlar sırasıyla; esther heureuse, à combien l’amour revient aux vieillards, où mènent les mauvais chemins, la dernière incarnation de vautrin olarak adlandırılmıştır. balzac dönemini oldukça iyi aktrabilmiş olsa da karakterler biraz çiğ geldi diyebilirim. dönemin toplum yapısını az çok anlayabilmek için güzel bir eser ama karakterler ne kadar derin yazılmış gibi görünsede klişe olmaktan sıyrılamamışlar. lucien karakterini bunun biraz dışında tutacağım, ben çarpık bir ahlak anlayışına sahip karakterleri açıkçası seviyorum belki bundan ötürü çok objektif yaklaşamıyorum ama düşününce karakterlerin büyük çoğunluğu ahlaki açıdan çarpık zaten. yeraltı dünyası, fuhuş ve adalet sisteminin çirkin taraflarını; topumun yüzündeki maskeyi söküp çıkarır gibi net ve çarpıcı aktarmış balzac fakat buna rağmen trajik biten üzücü bir aşk hikayesi olarak yer etti aklımda. okuması biraz güç açıkçası, balzac kolay okuyup anlam verilecek biçimde yazmıyor. betimlemelerle boğuşmaktan konunun ucu kaçtığı çok oluyor, ana hikayede bulunan karakterler de biraz sönük kaldığı için okuyucu için işkence halini almaya başlayabiliyor. yine de döneme tuttuğu ayna açısından okunmaya değer ama le père goriot ve illusions perdues okuyup bıraksanız da bir şey değişmezdi muhtemelen.
--- alıntı ---
ıl n’est pas inutile de faire observer que de si considérables fortunes ne s’acquièrent point, ne se constituent point, ne s’agrandissent point, ne se conservent point, au milieu des révolutions commerciales, politiques et industrielles de notre époque, sans qu’il y ait d’immenses pertes de capitaux, ou, si vous voulez, des impositions frappées sur les fortunes particulières. on verse très peu de nouvelles valeurs dans le trésor commun du globe. tout accaparement nouveau représente une nouvelle inégalité dans la répartition générale. ce que l’état demande, il le rend ; mais ce qu’une maison nucingen prend, elle le garde. […] forcer les états européens à emprunter à vingt ou dix pour cent, gagner ces dix ou vingt pour cent avec les capitaux du public, rançonner en grand les industries en s’emparant des matières premières, tendre au fondateur d’une affaire une corde pour le soutenir hors de l’eau jusqu’à ce qu’on ait repêché son entreprise asphyxiée, enfin toutes ces batailles d’écus gagnées constituent la haute politique de l’argent. certes, il s’y rencontre pour le banquier, comme pour le conquérant, des risques ; mais il y a si peu de gens en position de livrer de tels combats que les moutons n’ont rien à y voir. ces grandes choses se passent entre bergers. aussi, comme les exécutés (le terme consacré dans l’argot de la bourse) sont coupables d’avoir voulu trop gagner, prend-on généralement très peu de part aux malheurs causés par les combinaisons des nucingens. qu’un spéculateur se brûle la cervelle, qu’un agent de change prenne la fuite, qu’un notaire emporte les fortunes de cent ménages, ce qui est pis que de tuer un homme ; qu’un banquier liquide ; toutes ces catastrophes, oubliées à paris en quelques mois, sont bientôt couvertes par l’agitation quasi marine de cette grande cité. les fortunes colossales des jacques cœur, des médici, des ango de dieppe, des auffredi de la rochelle, des fugger, des tiepolo, des corner, furent jadis loyalement conquises par des privilèges dus à l’ignorance où l’on était des provenances de toutes les denrées précieuses ; mais, aujourd’hui, les clartés géographiques ont si bien pénétré les masses, la concurrence a si bien limité les profits, que toute fortune rapidement faite est : ou l’effet d’un hasard et d’une découverte, ou le résultat d’un vol légal. perverti par de scandaleux exemples, le bas commerce a répondu, surtout depuis dix ans, à la perfidie des conceptions du haut commerce, par des attentats odieux sur les matières premières. partout où la chimie est pratiquée, on ne boit plus de vin ; aussi l’industrie vinicole succombe-t-elle. on vend du sel falsifié pour échapper au fisc. les tribunaux sont effrayés de cette improbité générale. enfin le commerce français est en suspicion devant le monde entier, et l’angleterre se démoralise également. le mal vient, chez nous, de la loi politique. la charte a proclamé le règne de l’argent, le succès devient alors la raison suprême d’une époque athée. aussi la corruption des sphères élevées, malgré des résultats éblouissants d’or et leurs raisons spécieuses, est-elle infiniment plus hideuse que les corruptions ignobles et quasi personnelles des sphères inférieures.
ikinci bölüm: à combien l'amour revient aux vieillards.
--- alıntı ---
devamını gör...
medeni insanın özellikleri
kişinin şehir kültüründen adabını aldığını gösteren medeni tavır ve davranışlardır. söz gelişi her ne pahasına olursa olsun çöp tenekesi bulana kadar çöpünü elinde hatta gerekirse cebinde taşımak, yere tükürmemek bu davranışlara örnek olarak gösterilebilir.
devamını gör...
faust
bir doktorun mefisto ile yaşadığı olaylar. belki bir olay, belki bir hayal, belki de bir doktorun ruhi bunalımıdır.
devamını gör...
bilinen en şaşırtıcı tarihi bilgi
fatih sultan mehmet'in naaşı, ölümünden on dokuz gün sonra, çürümeye ve kokmaya başlayınca akıllara gelip gömülmüştür.
sen git bin yıllık roma imparatorluğu'nu yık, istanbul'u fethet, çağ açıp çağ kapat. oğulların da taht kavgası yapmaktan naaşını bile gömemesin. trajikomik.
sen git bin yıllık roma imparatorluğu'nu yık, istanbul'u fethet, çağ açıp çağ kapat. oğulların da taht kavgası yapmaktan naaşını bile gömemesin. trajikomik.
devamını gör...
yazarların ruh hallerini anlatan bir söz
bir küfür gibi evde oturuyorum.
birhan keskin - fakir kene
sayfa 50
birhan keskin - fakir kene
sayfa 50
devamını gör...
inançla alay etmek
çoğu duygusunun gelişmemiş olduğuna inandığım, karakteri oturmamış insan davranışı.
sanane a canım bırak isterse krem peynire tapsın.
sanane a canım bırak isterse krem peynire tapsın.
devamını gör...
sümerbank
cumhuriyetimizin ilk kamu yatırımıydı. 1933 yılında kurulan iştirakin kayseri’deki ilk fabrikası 1935 senesinde sovyetler birliği’nin teknik ve maddi desteğiyle açılmıştı. ülkemizin sanayileşmesi ve büyümesi için atılmış en önemli adımlardan biri olan sümerbank, sadece iktisadî değil sosyal ve kültürel olarak da ilerici bir projeydi.
mesela sümerbank fabrikaları işçilerine kütüphane, sinema binası, spor sahası, lojman (vazife evleri denirdi), çay bahçesi ve hastane dahil her türlü sosyal imkanı sunardı. hepsini geçtim, fabrikanın hamamı dahi vardı. nazilli basma fabrikasında işçiler beethoven dinlerdi; kasetten değil ha, yine işçilerin kurduğu klasik müzik korosundan, canlı olarak… orkestrası ya da bandosu olmayan diğer fabrikalarda işçiler çalışırken radyodan klasik müzik yayını yapılırdı; tıpkı sscb’de, romanya’da, küba’da olduğu gibi.. bazen hünerli bir işçi çıkar, mikrofondan fıkra anlatır veyahut iş arkadaşlarını eğlendiren taklitler yapardı. oysa şimdilerde şartları kölelikten hallice olan modern fabrika ve plazalarda çalışıyor işçiler.
memur çocukları, kumaş kokulu sümerbank mağazalarına ailecek yapılan ziyaretleri iyi bilirler. çünkü devlet, memurlarına ve devlete bağlı kurumlarda çalışan işçilere yıllık sümerbank istihkakı verirdi. gelinlik çeyizlere sümerbank çeki konurdu. sümerbank, yatılı öğretmen okulunda okuyan öğrencilere her yıl birer çift ayakkabı yollar, kredi ve yurtlar kurumunun çarşaf ve nevresimlerini üretirdi. hatta maddi durumu olmayan başarılı öğrencilere burslar verip onları yurtdışında eğitime de gönderirdi.
bir dönem galatasaray’ın parçalı formalarını da yine sümerbank dikmişti. rahşan ecevit’in dallı güllü basma elbiseleri, karaoğlan’ın mavi gömleği hep sümerbank’tandı. dünya güzeli seçilen azra akın’ın o nefis elbisesini bile oscar de la renta filan değil sümerbank dikmişti.
o zamanlar sovyet kredisiyle başlayan bu küçük macera peyderpey büyüdü. ipliğinden tutun, nihai ürünün nakliyatına kadar çoğu işi kendi bünyesinde yapmaya başladı. sümerbank mensucatla kalmadı; porselendir, kırtasiyedir, halıdır, kilimdir, tuğladır, aklınıza ne geliyorsa üretmeye ve satmaya başladı. kendi finansmanını bile kendi bankacılık faaliyetlerinden sağlıyordu. 40 binden fazla çalışan, 500’e yakın mağaza, 41 fabrika ve 43 banka şubesiyle türkiye’nin en büyük holding teşekküllerinden biri haline geldi. eğer istenseydi bir ülkenin tüm üretimini yapacak bir yapıya ulaşabilirdi.
fakat dar gelirli ve mütevazı vatandaşın bayramlık giyim-kuşam ihtiyacını sümerbank’tan karşılaması özal’ın çok zoruna gitti. ımf ve dünya bankası her geldiğinde “halkın sırtındaki kambur” diyerek sümerbank’ı şikayet etti. neymiş, fabrika işçisi çok para alıyormuş. rahmetli çok tontondu ama hiç sevmezdi çok para alan işçiyi.
önce sümerbank’ın bir kısmı işçi düşmanı garipoğlu’na, bir kısmı da hepimizin yakinen tanıdığı albayraklar'a haraç mezat satıldı. hatta araya güzelim tümosan ihalesi de sıkıştırıldı. sonra merinos, beykoz, bergama ve malatya başta olmak üzere fabrikalar teker teker kapatılmaya başlandı. emekçi şehri olan nazilli, bir gecede emekli şehri oldu. daha sonra rüzgâr hafiften yön değiştirdi; garipoğlu sümerbank’ın kaynaklarını zimmetine geçirmek ve nitelikli dolandırıcılık suçlarıyla açılan davalardan, mahkeme kararları bozula bozula, sadece 2 yıl 2 ay hapis cezasıyla yırttı. yani bir halkın 80 yıllık ortak emeği 2 yıl hapis karşılığında birkaç haramiye aktarılmış oldu. acaba biz de 2 yıl yatsak geri verirler mi sümerbank’ı?
devamını gör...
tam da şu an yazarların hissettiği şey
dopdolu bir boşluk...
devamını gör...
çocuğunun yaşını ay olarak söyleyen ebeveyn
çocuğunun yaşı sorulduğunda 4,5 yaşında demek yerine 54 aylık diyerek size ufak çaplı bir beyin fırtınası yaptırtan ebeveyndir. hadi 2 yaşa kadar ay hesabı olarak söylemelerini anlayabiliyorum ama 3 4 yaştan sonrasına ay olarak cevap verdiklerinde oturup hesap yapmak zorunda kalıyorum.
devamını gör...

