fotoğrafın hikayesi
başlık "kimsesizlerinkimiraikkonen" tarafından 13.02.2021 23:07 tarihinde açılmıştır.
141.
142.

cübbeli tam teşekküllü bir göz hastanesinde küçük bir operasyon geçirmiş.bu herkesin başına gelebilir ama buradaki olay kitabın yazarı ile yatanın aynı kişi olması...
alime sormuşlar "deve şiir okur mu?"
diye ...
alim cevap vermiş." dinleyecek eşek bulduktan sonra gazel bile okur"...
devamını gör...
143.

"asla yalnız yürümeyeceksin" liverpool futbol kulübü'nün bir parçası olmanın ne anlama geldiğini özetleyen en güzel fotoğraflardan biri.
anfield'ın dışındaki heykel, 29 nisan 1968'de tottenham'a karşı 1-1 berabere kalan, yaralı ve kanlı emlyn hughes'un o sırada fizikçi olan bob paisley tarafından götürüldüğünü gösteren ünlü fotoğrafa bir saygı duruşu niteliğindedir.
devamını gör...
144.
145.

ırkçılığın en bariz dışa vurumu olan bu fotoğraf abd'de 1950 yılında çekildi. beyazlar ve siyahlar şeklinde ayrılan iki ayrı çeşme tarihin utanç tablolarından biridir. günümüzde sadece abd'de değil dünyanın bir çok yerinde ve türkiye'de de ırkçılık şekil değiştirerek yeni utanç tabloları yaratmaya devam ediyor.
devamını gör...
146.

fotoğraftaki uçağın adı “bursa”
uçak, 30.ocak.1975’te yeşilköy havalimanına inmek üzereyken pist ışıklarının sönmesi üzerine denize düştü. uçaktaki toplam 42 yolcu ve mürettebat öldü. (resmi kayıtlara göre 41, gayri resmi kaynaklara göre 42 kişi var. yolcu listesinde olmayan bu gayri resmi kişi, hostes leyla önal'ın bir yaşındaki kızı elif önal’dır)
kazadan bugüne uçak ve cenazeler marmara denizinden çıkartılmadı. kazada fatih terim'in kayınpederi kamuran aksu, seyyal taner’in kız kardeşi hostes serap özşahin, salat yağlarının sahibi salomon mizrahi (ünlü oyuncu yosi mizrahi'nin dedesidir) gibi ünlüler de ölmüştü.
bursa uçağı, 1973'de hollanda'dan aldığımız 5 adet f-28 tipi uçaktan birisiydi. diğerlerine, van, sivas, trabzon ve samsun adı verilmişti. van, 1974'te, trabzon 1979'da düştü. bunun üzerine satılan diğer iki uçak ise 1989'da kanada'da ve 1994'de iran'da düşmüştür.
uçak enkazı, ölüleriyle birlikte bugün hala florya deniz köşkü'nün 3 mil açığında, 75 metre derinliğinde tüm matemiyle yatmaktadır. 42 beden arasından sadece bir kaçına ulaşılmıştır, onlar da yalova gibi yerlerde kıyıya vuran cesetlerdir. bunun dışında enkaz kurtarmaya dair en ufak bir girişim olmamıştır. hatta kaza nedeni bile araştırılmamış, kazanın kara kutusuna ulaşılmak istenmemiştir. 45 yıl aradan sonra uçak düştüğü gibi orada durmaktadır, enkaza halen dalış yapılması yasaktır (sadece bir kere dalış yapılmış, onda da kameranın ipi koptuğundan detaylı görüntü alınamamıştır) fakat florya-avcılar arasındaki bütün balıkçılar bu enkazın yerini bilir.
“samsun" uçağını orhan aksoy'un yönettiği orhan gencebay ve hülya koçyiğit'in oynadığı, 1975 yapımı "bir araya gelemeyiz" filminin son kısmında görmek mümkündür...
devamını gör...
147.
148.

dört şair bir kadın...
turgut uyar, cemal süreya, edip cansever. üçü de şiir dünyasının efsane isimleri...bu üç arkadaşın ortak tutkuları ise tomris uyar'a aşık olmaları.
tomris, ikinci yeni akımının gözde şairlerinin ilham kaynağı oldu. tomris uyar için “bir akımın ilham kadını” denir.
tomris uyar, öykülere yöneldi. tomris, ilk eşi ülkü tamer'den ayrıldıktan sonra, yolu cemal süreya ile kesişti. cemal süreya da aynı dönemde eşinden ayrılmıştı! ikili 3 yıl fırtınalı bir aşk yaşadı. sonra ayrıldılar.
tomris ve turgut uyar 1969’da evlendiler. ne olursa olsun bu aşk da fırtınalı geçti. 1985’de turgut uyar, yaşamını yitirdi.
tomris uyar'ın hayranlarından biri de edip cansever’di.cansever'in deyimiyle tomris rakıyı severdi, edip de onu.yıllarca sessizliğini koruyan tomris, ölümünden kısa bir süre önce edip’in kendisini daha çok etkilediğini itiraf ediyordu. yine de eleştirmen tavrını bir kenara bırakamadan, “daha çok anlatan, daha süslü ve imgesi bol. tekrarı seven bir şair" olarak tanımlayacaktı cansever’i.
tomris, 62 yaşında 2003 yılında yaşamını yitirdi.uyar'a cemal'e ve edip'e ve ülkü tamer'e kavuştu.
devamını gör...
149.
bu saatte niye ayakta bu ya fdsfdsfs
devamını gör...
150.
151.
istanbul boğazında buz üzerinde nargile keyfi.
1954 senesinde öyle bir kış yapmıştı ki, tuna nehrinden kopup gelen büyük buz kütleleri gelip istanbul boğazını kaplamıştı.
insanlar bu buzların üzerinde yürüyerek karşıdan karşıya geçiyor, buzların üzerine çıkarak pozlar veriyordu.
bu amcamız da nargilesini kapmış ve belki de bir daha hiçbir insanoğluna nasip olmayacak bir keyfi boğazın ortasında yaşamış.
ya torunlara şöyle bir fotoğraf bırakmak, zevk-i sefa adamıydı rahmetli dedirtmek var.
benim ki nargile değil de çilingir olurdu. buz da hazır.
1954 senesinde öyle bir kış yapmıştı ki, tuna nehrinden kopup gelen büyük buz kütleleri gelip istanbul boğazını kaplamıştı.
insanlar bu buzların üzerinde yürüyerek karşıdan karşıya geçiyor, buzların üzerine çıkarak pozlar veriyordu.
bu amcamız da nargilesini kapmış ve belki de bir daha hiçbir insanoğluna nasip olmayacak bir keyfi boğazın ortasında yaşamış.
ya torunlara şöyle bir fotoğraf bırakmak, zevk-i sefa adamıydı rahmetli dedirtmek var.
benim ki nargile değil de çilingir olurdu. buz da hazır.
devamını gör...
152.
153.

ankara’da 1968 yılının soğuk bir gecesinde bir avuç odtü’lü öğrenci hüseyin inan, taylan özgür, alpaslan özdoğan, mustafa yalçıner, mete ertekin ve bir arkadaşları- gece yarısı saat 00.00 civarı odtü stadyumu’nda buluştular.
50 metrelik halatları, japon malı trafik yol boyaları, cam asitleri ve yüreklerinde devrim ateşi vardı. sonraları asla çıkarılamayacak bir boya olduğunu söyleyen efsanelere konu olacak olan karışımı birkaç denemeden sonra cam asidiyle yol boyasının oranını tutturup hazırladılar ve işe koyuldular. getirdikleri halatı şablon olarak kullandılar. büyük spor salonu’nun çatısına çıkan arkadaşlarının yardımıyla yazıyı sabaha karşı bitirmişler, odtü stadyumu’na 33 metre yüksekliğindeki harflerle “devrim” yazmışlardı. yazıyı yatay bir şekilde yazmışlardı ve yazı yukarıdan görünmüyordu.
devrim ...
devamını gör...
154.
155.
yıl 1971.sivas'ta çekilmiş bir fotoğraf....
deniz gezmiş,yusuf aslan ve hüseyin inan
küçücük bir oda, daracık bir kanape,kuru bir çay,belki de aç mideler ve sadece vatanını düşünen devrimci yiğitler...
bu yiğitleri terörist ilan ettiler..
gençlik hareketinin önde gelenleriydi.devrimciydiler.sisteme baş kaldırmışlardı. başka bir dünya yaratmak için yola çıkmış,ancak 12 mart rejimi terörist ilan etmişti.
6 mayıs'a çok az kaldı.
bu yiğitleri ıdam ettiler.
unutmadık,
unutturmayacağız...
deniz gezmiş,yusuf aslan ve hüseyin inan
küçücük bir oda, daracık bir kanape,kuru bir çay,belki de aç mideler ve sadece vatanını düşünen devrimci yiğitler...
bu yiğitleri terörist ilan ettiler..
gençlik hareketinin önde gelenleriydi.devrimciydiler.sisteme baş kaldırmışlardı. başka bir dünya yaratmak için yola çıkmış,ancak 12 mart rejimi terörist ilan etmişti.
6 mayıs'a çok az kaldı.
bu yiğitleri ıdam ettiler.
unutmadık,
unutturmayacağız...
devamını gör...
156.
lionel messi ve antonela roccuzzo, yaş 5.

lionel messi ve antonela roccuzzo seneler seneleeeer sonra 3 çocuklarıyla beraber.

lionel messi ve antonela roccuzzo seneler seneleeeer sonra 3 çocuklarıyla beraber.
devamını gör...
157.

23 eylül 1988'de ernest ve anneke robinson, oğulları matthew stanford robinson'un doğumunu memnuniyetle karşıladılar.
matthew ciddi engellerle doğdu. oksijen yetersizliğinden dolayı kör oldu ve boynundan aşağısı felçliydi.
doktorlar matthew'un yalnızca birkaç saat yaşayacağını söyledi ama bir şekilde matthew 10 buçuk yaşına kadar yaşadı.
1999'da matthew'un veda zamanı geldiğinde ailesi mezar taşının güzel ve benzersiz olması, matthew'u en gerçek haliyle tasvir etmesi ve kederden ziyade umudu simgelemesi gerektiğine karar verdi.
devamını gör...
158.
ardında geçmişe ait bir öyküsü olduğundan değil, kim bilir belki de öznel bir hikayesi vardır da sıradan ve gündelik anlatımla sihri bozmamak için anlatılmamış ve bilmeyi tercih etmediğim bir fotoğrafı seçtim başlığa. jakarta'da yaşayan fikri amanda abubakar'a * ait.
ütopyaların fotoğrafçısı diyebiliriz ona. bunu açık pencerelerden aynalara, boş odalara sızan gün doğumu/gün batımı/ güneş ışığı ya da bulut imgelerini kullanarak yapıyor. rüya bir referans onun fotoğraflarında. ihtimaller üzerine, durağanlıkla ve dramatik bir kurguyla kah özlemi, kah yalnızlığı, kah hüznü işliyor; varoluşun sınırında, uç noktalarda, kırılgan köşelerde dolaşıyor ya da ben böyle okuyorum fotoğraflarını.
doğrudur ya da yanlıştır bilemem ama bana göre yalnızlığa öyle bir göndermesi var ki aşağıdaki fotoğrafın, buna benzer bir etkiyi edward hopper'ın birçok resminden alırım tamam da esas vilhelm hammershøi'nin gri zenginliği içinde resmettiği iç mekan resimlerinden alırım.
biri, bir günümüz fotoğrafçısına ait az elemanlı bir kompozisyon; bir pencere, dışarıdan pencerenin izin verdiği kadarıyla içeri sızan gün/güneş ışığı ve bir plastik sandalye... müthiş bir etki, derinlik, yalın bir yerleştirme/kompozisyon ve dramatik bir anlatım.
diğeri, 1903 yılında yapılmış bir hammershøi resmi. aynı yalınlık, aynı durağanlık, aynı dramatik etki; az eleman, yalın bir düzenleme, armonik olarak ekonomik, azla çok etki yaratılmış. görmediğimiz ama varlığını bildiğimiz bir pencere, onun izin verdiği kadar içinden geçmiş ve duvara yansımış gün ışığı, geniş ve az elemanlı bir mekan, büyük boş alanlar vs.
pek lüzumsuz bir tanım oldu bu; zırva tanım tabir ediyorlar böylelerini ama buraya kadar okuyan da çıktıysa şayet şu bir fotoğrafa ve bir resme bir göz atın derim. çok ortak yönleri var. bambaşka dillerden aynı şeyi anlatıyorlar; yalnızlık.
fikri amanda abubakar,

vilhelm hammershøi, "sunshine in the drawing room lll", 1903.
ütopyaların fotoğrafçısı diyebiliriz ona. bunu açık pencerelerden aynalara, boş odalara sızan gün doğumu/gün batımı/ güneş ışığı ya da bulut imgelerini kullanarak yapıyor. rüya bir referans onun fotoğraflarında. ihtimaller üzerine, durağanlıkla ve dramatik bir kurguyla kah özlemi, kah yalnızlığı, kah hüznü işliyor; varoluşun sınırında, uç noktalarda, kırılgan köşelerde dolaşıyor ya da ben böyle okuyorum fotoğraflarını.
doğrudur ya da yanlıştır bilemem ama bana göre yalnızlığa öyle bir göndermesi var ki aşağıdaki fotoğrafın, buna benzer bir etkiyi edward hopper'ın birçok resminden alırım tamam da esas vilhelm hammershøi'nin gri zenginliği içinde resmettiği iç mekan resimlerinden alırım.
biri, bir günümüz fotoğrafçısına ait az elemanlı bir kompozisyon; bir pencere, dışarıdan pencerenin izin verdiği kadarıyla içeri sızan gün/güneş ışığı ve bir plastik sandalye... müthiş bir etki, derinlik, yalın bir yerleştirme/kompozisyon ve dramatik bir anlatım.
diğeri, 1903 yılında yapılmış bir hammershøi resmi. aynı yalınlık, aynı durağanlık, aynı dramatik etki; az eleman, yalın bir düzenleme, armonik olarak ekonomik, azla çok etki yaratılmış. görmediğimiz ama varlığını bildiğimiz bir pencere, onun izin verdiği kadar içinden geçmiş ve duvara yansımış gün ışığı, geniş ve az elemanlı bir mekan, büyük boş alanlar vs.
pek lüzumsuz bir tanım oldu bu; zırva tanım tabir ediyorlar böylelerini ama buraya kadar okuyan da çıktıysa şayet şu bir fotoğrafa ve bir resme bir göz atın derim. çok ortak yönleri var. bambaşka dillerden aynı şeyi anlatıyorlar; yalnızlık.
fikri amanda abubakar,

vilhelm hammershøi, "sunshine in the drawing room lll", 1903.
devamını gör...
159.

bu fotoğraf 1920'de çekilmiş ve o zamanlar birleşik krallık kralı olan kral george v'in vagonunun yanında koşarak sadaka isteyen bir dilenciyi gösteriyor.
dilencinin göğsünden sarkan rozetler,
madalyalar birinci dünya savaşı gazisi olduğunu gösteriyor.
kural her yerde aynı. birileri (çoğunluk) bedel öder, birileri (muktedirler ve ayrcalıklı mutlu azınlık) kaymağını yer.
(kendi alınterimizin karşılığı, bizim olan hakkımızı almak için mücadele ederken bu durumda hissediyorum kendimi.)
devamını gör...
160.






