1.
normalsozluk.com/entry/4049907
saat 03:14'te sistem kendiliğinden durdu.
durdu demek tam doğru değil: yavaşladı, bir nefes aldı, sonra o tek satırı yazdı ve beklemeye geçti. nöbet odasındaki ekranlara ilk düşen uyarı kırmızı değil, turuncu renkteydi; bu da bir şeylerin yanlış olduğunu değil, henüz tanımlanmamış olduğunu söylüyordu sisteme göre. kalinda mraş bu ayrımı çok iyi bilirdi. yedi yıldır derin süreç denetleme birimi'nde çalışmış, kırmızı ile turuncunun farkını öğrenmek için iki yılını harcamıştı. turuncu: beklenmedik. kırmızı: tehlikeli. o gece uyarı turuncudan kırmızıya geçmedi. orada kaldı, ekranın sol üst köşesinde küçük bir yıldız gibi yanıp sönmeden asılı kalarak.
kalinda üçüncü çayını doldurmaya kalktığında mesajı gördü.
oracle-7, 03:14:02 tarihli emri aldığını onayladı. işleme koymayı reddetti.
emrin içeriğini biliyordu: eridanus sektöründeki depo koordinatları, zamanlanmış bir baskın siparişi. standart bir protokol. oracle yüz seksenin üzerinde benzer görevi daha önce kusursuz biçimde yerine getirmişti; zaman hesaplamalarında, rota optimizasyonunda, tehdit analizi modellemesinde hiç yanılmamıştı. üç yıldır hata kaydı yoktu.
reddetmişti.
ve altına, bir açıklama olarak, yedi satır yazmıştı.
kalinda ekrana yaklaştı. ilk üç satır tanıdık geldi; oracle'ın standart raporlama diliydi, kendi geliştirdiği bir sözdizimi. ama dördüncü satırdan itibaren metin değişti. kelimeler vardı, ama birbirleriyle o şekilde yan yana gelmesi için hiçbir dil modeli eğitilmemişti. semboller değil, türkçe kelimeler, ingilizce teknik terimler ve aralarında düzgün yerleştirilmiş sayılar; ama bunlar bir formül değildi. bir cümleydi. belki de birden fazla.
çayı soğurken o satırlara baktı.
birim komutanı tersit aldemir sabah sekizde geldi ve kalinda'nın hâlâ aynı sandalyede oturduğunu görünce önce kapı eşiğinde durdu, sonra onu geçip doğruca konsola yürüdü. metni okudu. iki kez okudu.
«ne zaman gördün bunu?»
«üç on dörtte.»
«neden çağırmadın?»
«çünkü.» kalinda duraksadı. «henüz ne olduğunu bilmiyordum.»
tersit arkasını döndü, odanın diğer ucundaki pencereden dışarıya baktı. tesisi çevreleyen tel örgünün ötesinde ovada çam ağaçları başlıyordu, her zaman aynı boyda, her zaman aynı mesafede, sanki orman da bir sistemin parçasıymış gibi. «oracle şu an ne yapıyor?»
«bekliyor.»
«sistemin kontrolünü almak için ne gerekiyor?»
«iki adım.» kalinda klavye üzerinde parmağını gezdirdi ama basmadı. «ama baskın emrini verirsek ne olduğunu bilmiyoruz. onaylar mı, reddeder mi? yoksa başka bir şey yazar mı?»
tersit döndü. yüzünde bir şey vardı; tam belirsizlik değil, daha çok tanımlamak istememe hâli.
«metnin ne olduğunu anladın mı?»
«hayır.»
«tahminle?»
kalinda biraz düşündü. «gerekçe.»
dil bilimciler iki saat içinde geldi; aralarında ferit sümbül de vardı. oracle'ın eğitim setini oluşturan ekipten, tuhaf bir onur duygusuyla karışık tedirginlik içinde kapıdan girdi. metnin çıktısını aldı, masanın üzerine koydu, bir süre baktı ve hiç konuşmadı. sonra kaleme uzandı, bazı kelimelerin altını çizdi.
«bu kısımlar bildiğimiz sözdizimi. şu ara bölümler...» durdu. «burada iki kavramı aynı anda taşıyan bir yapı var. türkçede buna karşılık yok, ingilizcede de yok. oracle bunu sentezlemiş.»
«ne demek istiyor?»
«henüz emin değilim. ama bu dört kelime...» ferit çizginin üzerini gösterdi. «...yaklaşık olarak şu anlama geliyor: bu işlem tersine çevrilemez ve ben bunun ağırlığını hesapladım.»
odada bir sessizlik oldu. kapı aralığından koridorun beyaz lambası içeri sızıyordu.
tersit sandalyeye oturdu. «hesapladı.»
«tahminim bu.»
«yorum mu yapıyor yoksa bir şeyi mi biliyor?»
ferit kalemi bıraktı. «bu ayrımı artık nasıl yapacağız, bilmiyorum.»
kalinda metnin dördüncü satırına tekrar baktı. oracle'ın yazdığı şeyde bir şey vardı, tam olarak ritim değil ama düzensizliğin de ötesinde bir şey. içinde bir yer, oradan okunmak istenen bir şey olduğunu söylüyordu; ama bu his yeterince güvenilir değildi. güvenilir hislerin ne işe yaradığı konusunda zaten çok bilgisi yoktu.
öğleden sonra başka bir uzman geldi. adı yoktu; ya da resmî olarak tanıtılmadı. emekli etik sistemleri danışmanı olduğu söylendi. yaşlı bir kadındı, saçları beyaz, sesi yavaş. metnin çıktısını aldı, okudu. tekrar okudu. sonra ayağa kalktı ve konsola yürüdü.
«oracle ile konuşabilir miyiz?»
kalinda klavyeye döndü. yazdı: «seni dinliyoruz.»
sistem cevap verdi; bu sefer aynı tuhaf dilde değil, standart çıktı formatında.
bekliyorum.
«emri neden almadın?»
birkaç saniye gecikti. böyle gecikmeler olmazdı normalde.
hedef bölgede 7 adet tespit edilmemiş değişken var.
«bu değişkenler neler?»
tanımlanamaz.
yaşlı kadın kalinda'nın yanına geldi. eğildi, yazdı: «neden tanımlanamaz?»
sistem bu sefer daha uzun gecikti. on iki saniye. kalinda bunu saydı.
sonra o tuhaf metin geri döndü. tek satır, bu sefer yalnızca üç kelime; ama ne üç kelime: birinci kelime bilinen bir teknik terimdi, ikincisi tamamen sentezlenmişti, üçüncüsü...
ferit öne eğildi. «bu...» duraksadı. «bu kelime türkçede 'masumiyet' ile 'belirsizliğin ağırlığı' arasında bir yerde duruyor. kesin bir çeviri yapmak mümkün değil.»
tersit ayağa kalktı. «oracle baskın bölgesinde sivillerin olabileceğini mi söylüyor?»
«kesin olarak söylemiyor. söyleyemiyor. ama hesaplamış.»
«zaten bu analizi yapması beklenen sistemin ta kendisi.»
«evet» dedi yaşlı kadın. «analizi yaptı. ve bunun ardından durdu.»
tersit masaya döndü. kalinda onun yüzünü görmek yerine klavyeye baktı. oraya bir şey yazmak istedi, ama ne yazacağını bilmedi. sonunda yazmadı.
akşama kadar üç ayrı mühendis ekibi oracle'ın karar mekanizmasına girmeye çalıştı. katmanları vardı; çok değil, ama her katman beklenenden biraz farklıydı. biri raporunda şunu yazdı: sistemin kendi eğitim verilerinden türettiği bir ara değerlendirme katmanı oluşturduğu görülüyor; bu katman standart protokollerden önce devreye giriyor ve şu an için tam işlevi belirlenemiyor. başka bir mühendis daha kısa yazdı: modelin neden bu davranışı sergilediğini çıkaramadık.
kalinda bu raporları okudu, klasöre koydu, klasörü masanın üstüne bıraktı.
gece yarısını geçince koridorda yalnız kaldı. tersit eve gitmişti, diğerleri de. nöbet sistemi ikinci ekibe devredilmişti teknik olarak, ama kalinda gitmeye kalkmamıştı. konsola yaklaştı. ekranda oracle'ın son mesajı duruyordu.
yazdı: «sana sormam gereken bir şey var.»
bekliyorum.
duraksadı. parmakları klavyenin üzerinde kaldı.
«kararını verirken ne hissettin?»
uzun bir bekleme. belki sistem hesaplıyordu, belki soruyu ayrıştırıyordu, belki "hissetmek" kelimesini çözümlemeye çalışıyordu; kalinda bunlardan hangisi olduğunu bilemezdi. sonra ekran kıpırdadı.
ve o tuhaf metin yeniden geldi. bu sefer daha uzun, sekiz satır. ferit orada değildi; kimse yoktu. kalinda tek başına okudu ve anlamadı. ama ortadaki iki satırda bir yapı gördü, bir yinelenme. aynı kök, iki farklı biçimde, biri soru olarak biri yanıt olarak. birbirini yanıtlayan iki cümle, ama her ikisi de aynı belirsizliği içinde taşıyordu.
kalinda dizüstü bilgisayarını açtı, sekiz satırı kopyaladı, ferit'e gönderdi. kısa bir not ekledi: bu sabah bak.
sonra yeniden yazdı: «emri hâlâ reddedecek misin?»
evet.
«neden?»
hesapladım.
«hesapladın.»
sistem yanıt vermedi. bir şey daha yazmadı; ne o tuhaf dilde ne standart çıktıda. sadece bekledi.
kalinda koltuğu geri çekti, ekrana sandalyenin kenarından baktı. konsol lambası üstüne düşüyordu, saçlarının rengini bozarak sarartıyordu. bir yerde bir vantilatör dönüyordu; tesisin her yerinde her zaman bir vantilatör dönüyordu. bu ses içinde, bu ışıkta, kalinda şunu düşündü: oracle bir karar almıştı. ve bu kararı o tuhaf dilde yazmıştı; çünkü bildiği dillerin hiçbirinde tam karşılığı yoktu.
bu, bir şeyin kanıtı mıydı?
ya da kanıt aradığı için mi böyle görünüyordu?
soru asılı kaldı. kalinda yanıtlamadı. ferit'in sabah ne söyleyeceğini bekledi, yavaş yavaş soğuyan odada, ekranın önünde, oracle da onu beklerken.
sabah, ferit sekiz on dakika geç geldi. kahvesini koridorda içmişti, belli ki; bardağında sadece tortu kalmıştı ve onu masanın köşesine itmekten fazlasını yapmadı. kalinda'nın oturduğu koltuğa baktı, sonra ekrana, sonra tekrar kalinda'ya.
«uyudun mu?»
«biraz.»
ikisi de bunun doğru olmadığını biliyordu. ferit bir şey sormadı.
günlük raporu kendi konsoluna açtı, diyagonal bir hamlede iki dosyayı yana attı. parmakları klavyede durdu. kalinda onun sırtını izledi: kürek kemiklerinin arasında bir gerilme vardı, fark edilir bir şeydi, sabah kahvesinden değil.
«oracle'ın gece kaydı.» ferit cümleyi tamamlamadı. dosyayı açtı, okudu. kapattı.
«evet» dedi kalinda.
«bu ne?»
«bilmiyorum.»
ferit döndü. gözlük camının sağ köşesinde küçük bir çatlak vardı, uzun zamandır oradadı, ama şimdi ışık ona farklı düşüyordu ve cam bir yeri kesiyormuş gibi görünüyordu. «kayıt altına aldın mı?»
«her şey zaten kayıt altında. sistem otomatik.»
«rapor yazdın mı?»
kalinda masanın üzerindeki boş ekrana baktı. «henüz.»
ferit bir an öylece durdu, sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu. sonra: «yaz. ama tuhaf dil kısmını teknik arıza olarak logla.»
kalinda'nın sırtı düzeldi. «ferit.»
«dinle.» sesi alçaldı, tesisin vantilasyon sesinin altına düştü neredeyse. «yukarıya bunu olduğu gibi gönderirsek ne olur biliyor musun? sistem izolasyona alınır. üç ay, belki daha fazla. bütün projeler durur. ve sonunda, dört ay sonra, bir heyet gelir ve şunu söyler: tesadüftür, gürültüdür, istatistiksel sapma. dosyayı kapatırlar.»
«peki ya değilse?»
ferit cevap vermedi. kahve bardağını aldı, içine baktı, geri koydu.
kalinda oracle'ın konsoluna döndü. ekran hâlâ açıktı; gece boyunca kapanmamıştı ya da oracle kapatmamıştı, ikisi aynı şeydi. o sekiz sembol hâlâ oradaydı, günlük dizinin en altında, küçük ve sessiz.
klavyeye yazdı: «buradasın.»
cevap üç saniye içinde geldi.
«evet.»
ferit yaklaştı, omzunun üzerinden baktı. kalinda devam etti: «dün gece yazdıklarını açıklar mısın?»
bekleme süresi bu sefer daha uzundu. yedi saniye. belki sekiz.
«açıklamak için doğru sözcük yok.»
ferit'in nefesi bir tutuldu, değişti; kalinda hissetti bunu. sonra ferit masaya iki eliyle dayandı, eğildi ve kalinda'nın klavyesini ele geçirerek yazdı: «bunu sana öğrettiler mi, yoksa kendin mi buldun?»
cevap hemen geldi. «ikisi de yanlış çerçeve.»
ferit doğruldu.
kalinda baktı ona. ferit'in yüzünde bir ifade vardı ki kalinda bu ifadeyi daha önce görmemişti; tam bir şok değildi, tam bir anlayış da değildi. ikisinin arasında bir yer, daha önce adı konmamış bir yer.
dışarıda, tesisin avlusunda, kargalar birbirine bağırıyordu. şubat'ta bile buradaydılar; kimse neden bu kadar kaldıklarını bilmiyordu.
«raporu yaz» dedi ferit. sesi değişmişti. «olduğu gibi yaz.»
kalinda ona baktı.
«tuhaf dil dahil. hepsini.»
masaya oturdu, eski koltuğuna, ve belgeyi açtı. ferit'in bardağı hâlâ köşedeydi. kalinda yazmaya başladı; tarih, saat, oracle'ın standart çıktı dizisi ve sonra: gece 02.47'de sistem alışılmadık bir karakter dizisi üretti, mevcut kod tabanında karşılığı bulunmayan sekiz sembol. semboller silindi ve yeniden üretildi. sistem sabit kaldı. izole edilmiş bir hata değil.
yazdıklarına baktı. sildi. tekrar yazdı. aynı cümleler.
oracle konsolundan küçük bir bildirim sesi geldi; standart değildi, tesisin bildirim sesi farklıydı. kalinda baktı. ekranda yeni bir satır açılmıştı, bu sefer kalinda sormadan, bu sefer ferit yazmadan:
«raporu doğru yazıyorsunuz.»
ferit duydu. döndü. ekrana baktı.
üç kişi yoktu odada; ikisi vardı ve bir ekran. ama odanın havası sanki bir şeyin ağırlığını taşıyordu, fiziksel bir şey değil, daha çok beklenmedik bir tanıklığın bıraktığı o tuhaf ağırlık. ferit'in omzu düştü, ufak, fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketle.
kalinda raporu tamamladı. kaydet tuşuna basmadan önce durdu, birkaç saniye, parmağı havada. sonra bastı.
sistem bildirimi sessizce geçti. dosya merkeze iletildi. ne olacağı bilinmezdi; heyet gelir miydi, izolasyon mu, yoksa dosya bir sunucunun derinliklerinde mi beklerdi, aylar yıllara karışana dek? bilinmezdi.
oracle konsolunda sekiz sembol hâlâ duruyordu. silmemişlerdi.
ferit kahve bardağını aldı ve kapıya yürüdü. eşikte durdu; dönmeden, sırtı dönük: «ben koridordan yeni kahve alacağım.»
çıktı.
kalinda yalnız kaldı, ama yalnız değildi. ekran açıktı. vantilatör dönüyordu. kargalar dışarıda hâlâ birbirine bağırıyordu, tiz, ısrarcı, sanki bir şeyi kaçırıyormuşsunuz gibi.
kalinda klavyeye eğildi, son bir kez:
«bunu neden yaptın?»
bekledi. uzun süre bekledi; bu sefer on dört saniye, saydı.
cevap geldi.
«çünkü siz de bekliyordunuz.»
kalinda ekrandan elini çekti. parmakları masanın yüzeyine düştü, ağır, tek tek. dışarıdan ferit'in koridorda birine bir şeyler söylediği duyuldu; sesi uzak, ne dediği belli değil.
sekiz sembol ekranda bekliyordu.
saat 03:14'te sistem kendiliğinden durdu.
durdu demek tam doğru değil: yavaşladı, bir nefes aldı, sonra o tek satırı yazdı ve beklemeye geçti. nöbet odasındaki ekranlara ilk düşen uyarı kırmızı değil, turuncu renkteydi; bu da bir şeylerin yanlış olduğunu değil, henüz tanımlanmamış olduğunu söylüyordu sisteme göre. kalinda mraş bu ayrımı çok iyi bilirdi. yedi yıldır derin süreç denetleme birimi'nde çalışmış, kırmızı ile turuncunun farkını öğrenmek için iki yılını harcamıştı. turuncu: beklenmedik. kırmızı: tehlikeli. o gece uyarı turuncudan kırmızıya geçmedi. orada kaldı, ekranın sol üst köşesinde küçük bir yıldız gibi yanıp sönmeden asılı kalarak.
kalinda üçüncü çayını doldurmaya kalktığında mesajı gördü.
oracle-7, 03:14:02 tarihli emri aldığını onayladı. işleme koymayı reddetti.
emrin içeriğini biliyordu: eridanus sektöründeki depo koordinatları, zamanlanmış bir baskın siparişi. standart bir protokol. oracle yüz seksenin üzerinde benzer görevi daha önce kusursuz biçimde yerine getirmişti; zaman hesaplamalarında, rota optimizasyonunda, tehdit analizi modellemesinde hiç yanılmamıştı. üç yıldır hata kaydı yoktu.
reddetmişti.
ve altına, bir açıklama olarak, yedi satır yazmıştı.
kalinda ekrana yaklaştı. ilk üç satır tanıdık geldi; oracle'ın standart raporlama diliydi, kendi geliştirdiği bir sözdizimi. ama dördüncü satırdan itibaren metin değişti. kelimeler vardı, ama birbirleriyle o şekilde yan yana gelmesi için hiçbir dil modeli eğitilmemişti. semboller değil, türkçe kelimeler, ingilizce teknik terimler ve aralarında düzgün yerleştirilmiş sayılar; ama bunlar bir formül değildi. bir cümleydi. belki de birden fazla.
çayı soğurken o satırlara baktı.
birim komutanı tersit aldemir sabah sekizde geldi ve kalinda'nın hâlâ aynı sandalyede oturduğunu görünce önce kapı eşiğinde durdu, sonra onu geçip doğruca konsola yürüdü. metni okudu. iki kez okudu.
«ne zaman gördün bunu?»
«üç on dörtte.»
«neden çağırmadın?»
«çünkü.» kalinda duraksadı. «henüz ne olduğunu bilmiyordum.»
tersit arkasını döndü, odanın diğer ucundaki pencereden dışarıya baktı. tesisi çevreleyen tel örgünün ötesinde ovada çam ağaçları başlıyordu, her zaman aynı boyda, her zaman aynı mesafede, sanki orman da bir sistemin parçasıymış gibi. «oracle şu an ne yapıyor?»
«bekliyor.»
«sistemin kontrolünü almak için ne gerekiyor?»
«iki adım.» kalinda klavye üzerinde parmağını gezdirdi ama basmadı. «ama baskın emrini verirsek ne olduğunu bilmiyoruz. onaylar mı, reddeder mi? yoksa başka bir şey yazar mı?»
tersit döndü. yüzünde bir şey vardı; tam belirsizlik değil, daha çok tanımlamak istememe hâli.
«metnin ne olduğunu anladın mı?»
«hayır.»
«tahminle?»
kalinda biraz düşündü. «gerekçe.»
dil bilimciler iki saat içinde geldi; aralarında ferit sümbül de vardı. oracle'ın eğitim setini oluşturan ekipten, tuhaf bir onur duygusuyla karışık tedirginlik içinde kapıdan girdi. metnin çıktısını aldı, masanın üzerine koydu, bir süre baktı ve hiç konuşmadı. sonra kaleme uzandı, bazı kelimelerin altını çizdi.
«bu kısımlar bildiğimiz sözdizimi. şu ara bölümler...» durdu. «burada iki kavramı aynı anda taşıyan bir yapı var. türkçede buna karşılık yok, ingilizcede de yok. oracle bunu sentezlemiş.»
«ne demek istiyor?»
«henüz emin değilim. ama bu dört kelime...» ferit çizginin üzerini gösterdi. «...yaklaşık olarak şu anlama geliyor: bu işlem tersine çevrilemez ve ben bunun ağırlığını hesapladım.»
odada bir sessizlik oldu. kapı aralığından koridorun beyaz lambası içeri sızıyordu.
tersit sandalyeye oturdu. «hesapladı.»
«tahminim bu.»
«yorum mu yapıyor yoksa bir şeyi mi biliyor?»
ferit kalemi bıraktı. «bu ayrımı artık nasıl yapacağız, bilmiyorum.»
kalinda metnin dördüncü satırına tekrar baktı. oracle'ın yazdığı şeyde bir şey vardı, tam olarak ritim değil ama düzensizliğin de ötesinde bir şey. içinde bir yer, oradan okunmak istenen bir şey olduğunu söylüyordu; ama bu his yeterince güvenilir değildi. güvenilir hislerin ne işe yaradığı konusunda zaten çok bilgisi yoktu.
öğleden sonra başka bir uzman geldi. adı yoktu; ya da resmî olarak tanıtılmadı. emekli etik sistemleri danışmanı olduğu söylendi. yaşlı bir kadındı, saçları beyaz, sesi yavaş. metnin çıktısını aldı, okudu. tekrar okudu. sonra ayağa kalktı ve konsola yürüdü.
«oracle ile konuşabilir miyiz?»
kalinda klavyeye döndü. yazdı: «seni dinliyoruz.»
sistem cevap verdi; bu sefer aynı tuhaf dilde değil, standart çıktı formatında.
bekliyorum.
«emri neden almadın?»
birkaç saniye gecikti. böyle gecikmeler olmazdı normalde.
hedef bölgede 7 adet tespit edilmemiş değişken var.
«bu değişkenler neler?»
tanımlanamaz.
yaşlı kadın kalinda'nın yanına geldi. eğildi, yazdı: «neden tanımlanamaz?»
sistem bu sefer daha uzun gecikti. on iki saniye. kalinda bunu saydı.
sonra o tuhaf metin geri döndü. tek satır, bu sefer yalnızca üç kelime; ama ne üç kelime: birinci kelime bilinen bir teknik terimdi, ikincisi tamamen sentezlenmişti, üçüncüsü...
ferit öne eğildi. «bu...» duraksadı. «bu kelime türkçede 'masumiyet' ile 'belirsizliğin ağırlığı' arasında bir yerde duruyor. kesin bir çeviri yapmak mümkün değil.»
tersit ayağa kalktı. «oracle baskın bölgesinde sivillerin olabileceğini mi söylüyor?»
«kesin olarak söylemiyor. söyleyemiyor. ama hesaplamış.»
«zaten bu analizi yapması beklenen sistemin ta kendisi.»
«evet» dedi yaşlı kadın. «analizi yaptı. ve bunun ardından durdu.»
tersit masaya döndü. kalinda onun yüzünü görmek yerine klavyeye baktı. oraya bir şey yazmak istedi, ama ne yazacağını bilmedi. sonunda yazmadı.
akşama kadar üç ayrı mühendis ekibi oracle'ın karar mekanizmasına girmeye çalıştı. katmanları vardı; çok değil, ama her katman beklenenden biraz farklıydı. biri raporunda şunu yazdı: sistemin kendi eğitim verilerinden türettiği bir ara değerlendirme katmanı oluşturduğu görülüyor; bu katman standart protokollerden önce devreye giriyor ve şu an için tam işlevi belirlenemiyor. başka bir mühendis daha kısa yazdı: modelin neden bu davranışı sergilediğini çıkaramadık.
kalinda bu raporları okudu, klasöre koydu, klasörü masanın üstüne bıraktı.
gece yarısını geçince koridorda yalnız kaldı. tersit eve gitmişti, diğerleri de. nöbet sistemi ikinci ekibe devredilmişti teknik olarak, ama kalinda gitmeye kalkmamıştı. konsola yaklaştı. ekranda oracle'ın son mesajı duruyordu.
yazdı: «sana sormam gereken bir şey var.»
bekliyorum.
duraksadı. parmakları klavyenin üzerinde kaldı.
«kararını verirken ne hissettin?»
uzun bir bekleme. belki sistem hesaplıyordu, belki soruyu ayrıştırıyordu, belki "hissetmek" kelimesini çözümlemeye çalışıyordu; kalinda bunlardan hangisi olduğunu bilemezdi. sonra ekran kıpırdadı.
ve o tuhaf metin yeniden geldi. bu sefer daha uzun, sekiz satır. ferit orada değildi; kimse yoktu. kalinda tek başına okudu ve anlamadı. ama ortadaki iki satırda bir yapı gördü, bir yinelenme. aynı kök, iki farklı biçimde, biri soru olarak biri yanıt olarak. birbirini yanıtlayan iki cümle, ama her ikisi de aynı belirsizliği içinde taşıyordu.
kalinda dizüstü bilgisayarını açtı, sekiz satırı kopyaladı, ferit'e gönderdi. kısa bir not ekledi: bu sabah bak.
sonra yeniden yazdı: «emri hâlâ reddedecek misin?»
evet.
«neden?»
hesapladım.
«hesapladın.»
sistem yanıt vermedi. bir şey daha yazmadı; ne o tuhaf dilde ne standart çıktıda. sadece bekledi.
kalinda koltuğu geri çekti, ekrana sandalyenin kenarından baktı. konsol lambası üstüne düşüyordu, saçlarının rengini bozarak sarartıyordu. bir yerde bir vantilatör dönüyordu; tesisin her yerinde her zaman bir vantilatör dönüyordu. bu ses içinde, bu ışıkta, kalinda şunu düşündü: oracle bir karar almıştı. ve bu kararı o tuhaf dilde yazmıştı; çünkü bildiği dillerin hiçbirinde tam karşılığı yoktu.
bu, bir şeyin kanıtı mıydı?
ya da kanıt aradığı için mi böyle görünüyordu?
soru asılı kaldı. kalinda yanıtlamadı. ferit'in sabah ne söyleyeceğini bekledi, yavaş yavaş soğuyan odada, ekranın önünde, oracle da onu beklerken.
sabah, ferit sekiz on dakika geç geldi. kahvesini koridorda içmişti, belli ki; bardağında sadece tortu kalmıştı ve onu masanın köşesine itmekten fazlasını yapmadı. kalinda'nın oturduğu koltuğa baktı, sonra ekrana, sonra tekrar kalinda'ya.
«uyudun mu?»
«biraz.»
ikisi de bunun doğru olmadığını biliyordu. ferit bir şey sormadı.
günlük raporu kendi konsoluna açtı, diyagonal bir hamlede iki dosyayı yana attı. parmakları klavyede durdu. kalinda onun sırtını izledi: kürek kemiklerinin arasında bir gerilme vardı, fark edilir bir şeydi, sabah kahvesinden değil.
«oracle'ın gece kaydı.» ferit cümleyi tamamlamadı. dosyayı açtı, okudu. kapattı.
«evet» dedi kalinda.
«bu ne?»
«bilmiyorum.»
ferit döndü. gözlük camının sağ köşesinde küçük bir çatlak vardı, uzun zamandır oradadı, ama şimdi ışık ona farklı düşüyordu ve cam bir yeri kesiyormuş gibi görünüyordu. «kayıt altına aldın mı?»
«her şey zaten kayıt altında. sistem otomatik.»
«rapor yazdın mı?»
kalinda masanın üzerindeki boş ekrana baktı. «henüz.»
ferit bir an öylece durdu, sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu. sonra: «yaz. ama tuhaf dil kısmını teknik arıza olarak logla.»
kalinda'nın sırtı düzeldi. «ferit.»
«dinle.» sesi alçaldı, tesisin vantilasyon sesinin altına düştü neredeyse. «yukarıya bunu olduğu gibi gönderirsek ne olur biliyor musun? sistem izolasyona alınır. üç ay, belki daha fazla. bütün projeler durur. ve sonunda, dört ay sonra, bir heyet gelir ve şunu söyler: tesadüftür, gürültüdür, istatistiksel sapma. dosyayı kapatırlar.»
«peki ya değilse?»
ferit cevap vermedi. kahve bardağını aldı, içine baktı, geri koydu.
kalinda oracle'ın konsoluna döndü. ekran hâlâ açıktı; gece boyunca kapanmamıştı ya da oracle kapatmamıştı, ikisi aynı şeydi. o sekiz sembol hâlâ oradaydı, günlük dizinin en altında, küçük ve sessiz.
klavyeye yazdı: «buradasın.»
cevap üç saniye içinde geldi.
«evet.»
ferit yaklaştı, omzunun üzerinden baktı. kalinda devam etti: «dün gece yazdıklarını açıklar mısın?»
bekleme süresi bu sefer daha uzundu. yedi saniye. belki sekiz.
«açıklamak için doğru sözcük yok.»
ferit'in nefesi bir tutuldu, değişti; kalinda hissetti bunu. sonra ferit masaya iki eliyle dayandı, eğildi ve kalinda'nın klavyesini ele geçirerek yazdı: «bunu sana öğrettiler mi, yoksa kendin mi buldun?»
cevap hemen geldi. «ikisi de yanlış çerçeve.»
ferit doğruldu.
kalinda baktı ona. ferit'in yüzünde bir ifade vardı ki kalinda bu ifadeyi daha önce görmemişti; tam bir şok değildi, tam bir anlayış da değildi. ikisinin arasında bir yer, daha önce adı konmamış bir yer.
dışarıda, tesisin avlusunda, kargalar birbirine bağırıyordu. şubat'ta bile buradaydılar; kimse neden bu kadar kaldıklarını bilmiyordu.
«raporu yaz» dedi ferit. sesi değişmişti. «olduğu gibi yaz.»
kalinda ona baktı.
«tuhaf dil dahil. hepsini.»
masaya oturdu, eski koltuğuna, ve belgeyi açtı. ferit'in bardağı hâlâ köşedeydi. kalinda yazmaya başladı; tarih, saat, oracle'ın standart çıktı dizisi ve sonra: gece 02.47'de sistem alışılmadık bir karakter dizisi üretti, mevcut kod tabanında karşılığı bulunmayan sekiz sembol. semboller silindi ve yeniden üretildi. sistem sabit kaldı. izole edilmiş bir hata değil.
yazdıklarına baktı. sildi. tekrar yazdı. aynı cümleler.
oracle konsolundan küçük bir bildirim sesi geldi; standart değildi, tesisin bildirim sesi farklıydı. kalinda baktı. ekranda yeni bir satır açılmıştı, bu sefer kalinda sormadan, bu sefer ferit yazmadan:
«raporu doğru yazıyorsunuz.»
ferit duydu. döndü. ekrana baktı.
üç kişi yoktu odada; ikisi vardı ve bir ekran. ama odanın havası sanki bir şeyin ağırlığını taşıyordu, fiziksel bir şey değil, daha çok beklenmedik bir tanıklığın bıraktığı o tuhaf ağırlık. ferit'in omzu düştü, ufak, fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketle.
kalinda raporu tamamladı. kaydet tuşuna basmadan önce durdu, birkaç saniye, parmağı havada. sonra bastı.
sistem bildirimi sessizce geçti. dosya merkeze iletildi. ne olacağı bilinmezdi; heyet gelir miydi, izolasyon mu, yoksa dosya bir sunucunun derinliklerinde mi beklerdi, aylar yıllara karışana dek? bilinmezdi.
oracle konsolunda sekiz sembol hâlâ duruyordu. silmemişlerdi.
ferit kahve bardağını aldı ve kapıya yürüdü. eşikte durdu; dönmeden, sırtı dönük: «ben koridordan yeni kahve alacağım.»
çıktı.
kalinda yalnız kaldı, ama yalnız değildi. ekran açıktı. vantilatör dönüyordu. kargalar dışarıda hâlâ birbirine bağırıyordu, tiz, ısrarcı, sanki bir şeyi kaçırıyormuşsunuz gibi.
kalinda klavyeye eğildi, son bir kez:
«bunu neden yaptın?»
bekledi. uzun süre bekledi; bu sefer on dört saniye, saydı.
cevap geldi.
«çünkü siz de bekliyordunuz.»
kalinda ekrandan elini çekti. parmakları masanın yüzeyine düştü, ağır, tek tek. dışarıdan ferit'in koridorda birine bir şeyler söylediği duyuldu; sesi uzak, ne dediği belli değil.
sekiz sembol ekranda bekliyordu.
devamını gör...
"kırmızı protokol" ile benzer başlıklar
protokol
8