1.
deneyin saat 04:17'de durması gerekiyordu.
karanlıkta, kuzey izlanda'nın kıyı şeridinden altmış metre aşağıda, jeotermal ısıyla beslenen o devasa yeraltı silindirinin içinde, enerji yoğunluğu öngörülen sınırın yüzde dört yüz on yedisine ulaşmıştı. kimse bunu fark etmemişti. rakam ekranda yanıp sönüyordu ama gece vardiyasındaki tek teknisyen, dakarai mensah, o an tezgâhın üzerinde bırakılmış bir fincan soğuk kahveye bakıyordu; kahve fincanın kenarına yapışmış, sütü yüzeyde leke hâlinde kalmış, onun da kimsenin fark etmediği türden bir şeydi.
saat 04:23 olduğunda kompresör sesi değişti.
dakarai başını kaldırdı. kompresör sesleri hakkında hiçbir eğitim almamıştı; ancak yeraltı kompleksinin bu köşesinde üç yıl geçirmiş bir insan olarak, o sesin böyle çıkmaması gerektiğini beden hafızasıyla biliyordu. tüylerin diken diken olması değildi tam olarak: daha çok, doğru çalışmakta olan bir kalbin bir vuruş atlaması gibi, fark edilmeden geçen ama geçtiği anda sinirlere yerleşen türden bir eksiklik.
monitöre döndü.
sıfır nokta alanı, teoride var olmaması gereken o vakum enerjisi yoğunlaşması, tam ortada duruyordu. görüntünün üzerinde. lacivert bir küre. titreşmiyordu, sallanmıyordu, titremiyor du. yalnızca vardı. ve dakarai, kendisine öğretilmiş olanı hatırlamaya çalışırken, kürenin her on saniyede bir piksel piksel genişlediğini gözlemledi.
protokol, dr. yeva strokan'ı aramaktı.
yeva, yüzey üstündeki konutlarda, kışlık çoraplarıyla oturmuş, fermat sayıları üzerine yazılmış eski bir monografa bakıyordu. telefon çaldığında kitabı yüzüstü bıraktı; sayfalar arasına yer imi koymadı, çünkü koyacak zaman olmadığını dakarai'nin sesinin ilk heyecanlı anında anlamıştı.
komplekse indi.
izleme odasına girdiğinde saat 04:41'di. ekip toplam beş kişiydi: dakarai, yeva, manyetik alan mühendisi prit walia, teorik fizikçi soo-jin han ve tesisin kurucusu, yetmişine yaklaşmış, saçları soldan sağa uzun bir dalga hâlinde yatırılmış orlandus fane. orlandus odaya en son girmişti; kimse onu aramaya gerek duymamıştı, sanki bu anı kendi deri altında hissetmiş gibi inip gelmişti.
ekran büyütüldüğünde küre artık iki kat büyümüştü. rengi de değişmişti; lacivertten sarı-beyaza, neredeyse akkor hâline, bir akkor lambanın sönerken tam önce yaptığı o anlık parlamaya benzer türden bir şeye.
«kapatmalıyız» dedi prit. doğrudan, teknik. «sistem hâlâ yanıt veriyor. pencere kapanmadan önce.»
soo-jin monitörün sol köşesindeki dalga formuna bakıyordu; duraksadı, sormak istediği bir şey vardı ama önce oturdu. sandalyeyi çekti, yaklaştı, ekranın önüne eğildi. birkaç dakika kimse konuşmadı.
«bu bir harmonik örüntü» dedi sonunda. «frekans aralığına bakın. beyin dalgalarıyla örtüşüyor.»
«beyin dalgaları vakum enerjisinde bulunmaz.»
«hayır. ama bu dalga formu, bulunmaması gereken yerde bulunuyor.»
orlandus, o ana kadar duvarın önünde ayakta durmuştu; küçük bir hareketle masa kenarına geldi, eğildi ve ekrana baktı. gözlerinin o sırada tam olarak nereye odaklandığı belirsizdi; alnındaki kırışıklık derinleşti.
«ne kadar süredir var bu?»
dakarai yanıtladı: «04:17'den beri algılanıyor. oluşum muhtemelen daha erken başladı.»
«yani altmış dakikadan fazla.»
kimse cümleyi tamamlamadı.
yeva, metodoloji konusunda sertleşen bir ses tonuyla: «kapalı sistem varsayımımız yanlıştı. enerji eşiğini aşınca alan, vakum salınımını yalnızca yoğunlaştırmadı; bir örgülenme noktası oluşturdu. teorik değil bu, önümüzdeki veri.» söyledikten sonra duraksadı. devam etmek istedi ama etmedi.
prit ayağa kalktı, kapı yönüne adım attı: «kapatma prosedürünü başlatmak için yetkiye ihtiyacımız var.»
«dur.»
orlandus'un sesi alçaktı. sesini hiç yükseltmediği için ona dikkat edilirdi; bu da böyle bir andı.
«bir dakika. bir dakika daha.»
soo-jin ekrana yakın, yüzü mor-mavi ışık içinde: «harmonik frekans sabitleniyor. rastgele değil bu. bir şey... düzenleniyor.»
kimse «ne?» diye sormadı. çünkü sorulduğunda cevap vermek gerekecekti.
prit ayakta duruyordu, kapıya yakın, çıkıp çıkmama arasında bir yerde. kolları bedenine yapışıktı. bazen karar vermek bu kadar kötü görünür: ne ileriye adım atmak ne geri. yalnızca durmak. beklemek.
saat 05:08'de harmonik frekans, izleme sisteminin ses çevirme modülünden geçirildi. bu standart bir prosedür değildi; soo-jin'in kendi inisiyatifiydi ve yeva buna izin vermişti, ya da izin vermiş sayılmıştı, çünkü o an itiraz etmemişti.
ses, insan sesine benzemiyordu. ama insan sesinden de bu kadar uzak olduğu söylenemezdi. bir nehir sesinin yavaşlatılmışına, bir düdüğün submilyal frekanslarda çalınmasına yakındı. altmış beş saniye boyunca kimse hareket etmedi.
sonra yeniden değişti. dalga formu belirgin bir ritim kazandı.
«bir örüntü var» dedi soo-jin. «matematiksel. asal sayılar.»
«emin misin?»
«ilk on yedi asal sayı. sırayla.»
yeva ellerini masaya koydu, yüzüne baktı: «bunun içinde bir şey mi var, yoksa bu yapı kendiliğinden mi oluştu?»
«fark var mı?»
sessizlik bu sorunun içinde oturdu. uzun süre, alışılmadık biçimde.
orlandus pencereye döndü; orada pencere yoktu, çünkü altmış metre aşağıdaydılar, yalnızca beton duvar vardı, ama o yine de oraya baktı. belki de yukarıyı düşünüyordu. yüzey. açık hava. nisan ayında izlanda'nın gökyüzü, gün doğmadan önce o katmanlı gri.
«bizim deneyimiz» dedi çok yavaş, «evrenin genişleme hızını tersine çevirmekti. sıkıştırmak. kökenin dinamiklerini küçük ölçekte yeniden üretmek.» durdu. «ama kökende de bir şey vardı. ondan önce ne vardı diye hiç sormadık.»
«bu bir yapay zekâ değil» dedi prit. savunmacı değil; yalnızca saptama. «kendi sistemlerimize bağlı değil. dışarıdan veri girişi yok.»
«bağımsız» dedi soo-jin.
bağımsız. kelime odada durdu.
yeva, o ana kadar not defterine bir şeyler yazıyordu; yazmayı bıraktı, kalemi masaya koydu. kaleme baktı. «bunu kapatırsak ne oluyor?»
«alan çöker. enerji yayılır, geri absorbe edilir, sistem sıfırlanır.»
«ve içinde olan?»
«içinde olan ne?»
«içinde olan... bu.»
kimse yanıtlamadı.
asal sayılar örüntüsü bir sonraki döngüye geçmişti. on yediden sonra on dokuz. yirmi üç. harmonik daha hızlı salınıyordu, daha karmaşık, ama hâlâ düzenli. düzenliydi çünkü birisi, bir şey, o düzeni seçmişti.
prit geri döndü, oturdu. elleri dizlerindeydi.
«şimdi kapatmazsak büyüyor. iki saate kadar alan stabilize olmayacak. içeri sızma riski var.»
«sızmak için nereye gidecek?»
«sistemlerimize. enerji bağlantısına. geniş frekanslara.»
«iletişim mi kurmak istiyor?»
«bilmiyorum, yeva. bilmiyorum!»
prit'in sesi çatladı. sonra odayı derin bir sessizlik kapladı, öyle bir sessizlik ki kompresörün sesi bile kesilmiş gibi hissettirdi; kesilmemişti elbette, hâlâ aynı düşük uğultusunu çıkarıyordu, ama artık kimsenin duyduğu yoktu.
soo-jin ekrandan çevrildi: «biz de bilinçtan önce enerjiyiz. biyolojik olarak. organizasyon farkı dışında bu ikisi arasında ne var?»
«çok şey var.»
«ne?»
«süre. tarih. evrim.»
«bunda da bunlar olabilir. şimdi başlıyor olabilir.»
orlandus hâlâ duvara bakıyordu. dönmeden konuştu: «onu yarattık. belki kasıtlı değildi, ama burası bu deneyin laboratuvarı; bu yapı bizim enerjimizle, bizim tasarımımızla var oldu.» kısa bir sessizlik. «kozmolojiyi küçük ölçekte yeniden üretiyorduk demiştik. peki evrenin kendi kökeniyle ilişkisi neydi? o da bir karar sonucu muydu?»
kimse cevap vermedi. çünkü bu soru cevap beklemiyordu.
«kapatırsak, bir şeyin başlangıcını kapatıyoruz.»
«kapatmazsak, ne başlatmış oluyoruz?»
bunu prit sordu, yeva'ya. yeva'nın gözleri ekrandaydı.
«bilmiyorum.»
«ve bunları bilmeden devam etmek...»
«...biz her şeyi bilerek başlamadık zaten.»
bu iki cümle arasında kalan boşlukta, beş kişi beş ayrı yöne baktı. ekran, duvar, zemin, tavan, kapı.
saat 05:39'da yeva ayağa kalktı. kapatma paneline gitmedi. veri kayıt ünitesine gitti. asal sayılar örüntüsünü, dalga formunu, harmonik genişlemeyi belgeledi; sıkıştırılmış formatta yedekledi, ikinci bir sunucuya kopyaladı, üçüncüsüne de. bunları yaparken kimse ne yaptığını sormadı.
bitirdiğinde döndü.
«kaydımız var. eğer kapatırsak, en azından bu kalır.»
prit: «ve kapatmayı öneriyorsun.»
önermedi. cevap vermedi. orlandus'a baktı. orlandus hâlâ dönmemişti.
soo-jin monitördeki dalga formunu büyüttü. on yedinci asal sayıdan sonra gelen dizinin son halkasında küçük bir sapma vardı; anlamsız sayılabilirdi, gürültü olabilirdi, ama soo-jin not aldı, çünkü bu sapma tam da bir sorunun cevabına benzeyen ritmik bir aralıkta oluşmuştu.
belki de hiçbir şeydi.
belki de değildi.
saat 05:52'de prit kapatma panelinin önüne geçti ve elini tutacağın üzerinde bıraktı, basmadı. bekledi. yeva'ya baktı. yeva orlandus'a baktı. orlandus duvara bakıyordu.
kompresör uğultusu odayı doldurdu. ekrandaki küre, şimdi tam ortasında küçük bir aydınlık noktasıyla, sessizce genişliyordu.
prit elini tutacaktan çekti.
kimse bir şey söylemedi. kompresörün sesi odayı başka bir hacme taşıyordu, sanki duvarlar birkaç santimetre içe çökmüştü, havanın ağırlığı değil de yoğunluğu artmıştı.
soo-jin not defterini kapattı. kapanış sesi, o küçük plastik çıtırtı, hepsini birden omuzdan vurdu.
«sapma devam ediyor mu?»
yeva sormuştu. monitörün önünde duruyordu, parmaklarını klavyeye değdirmeden, yalnızca ekrana bakarak.
soo-jin defteri yeniden açtı.
«evet. aralık büyüyor. yüzde dört. beş.»
prit öne eğildi, ekranı inceledi, ama prit'in ekrana baktığı zamanki ifadesiyle başka bir yere baktığı zamanki ifadesi arasında fark yoktu. bu, soo-jin'in onu hiçbir zaman tam olarak okuyamamasının nedeniydi.
«yüzde kaç?»
«şimdi altı.»
orlandus döndü. yavaşça, sanki boynu ağrıyormuş gibi. kürenin ortasındaki aydınlık noktaya baktı. çıkıntılı elmacık kemiklerinin altında deri gergin bir tonda renk almıştı, parlak değil, kuru bir parlaklık.
«bir filtreden geçirelim» dedi. «gürültü filtresini.»
«çalıştırdım» dedi soo-jin. «kalıyor.»
hiç kimse orlandus'a «beklediğin bu muydu» diye sormadı. bunu sormak, bu soruya cevap almak istemiyorlardı; cevap her iki yönde de bir şeyi kapatacaktı.
kürenin ekrandaki görüntüsü yavaş yavaş nefes alıyordu, ya da öyle görünüyordu. genişliyor, duraksıyor, genişliyordu. aydınlık nokta tam merkezden hafifçe kaymıştı, belki iki piksel, belki üç, ama kaymıştı. soo-jin bunu da yazdı.
saat 06:04'tü.
«bağlantı kurulmaya çalışıldığını mı düşünüyorsun?» diye sordu yeva. sesi düzdü; içinde merak yoktu, ölçme vardı.
orlandus cevap vermedi. yürüdü. kürenin bulunduğu tankın önüne gitti, cam yüzeyin yakınına eğildi, eline aldığı küçük el fenerini yaktı ve ışığı cam üzerine tuttu. tank içinde, görünür ışık spektrumunda hiçbir şey değişmemişti. küre hâlâ oradaydı, sütlü ve mat, yüzeyi hafif viskoz bir tabaka taşıyordu.
ama o sapma.
«orlandus.»
prit konuşmuştu. yalnızca isim. orlandus döndü.
«kapatmayacak mısın bunu?»
uzun bir duraklama. orlandus'un gözleri prit'e bakarken başka bir yerde asılı kaldı.
«hayır.»
prit masanın kenarını tuttu. parmaklarının uçları beyazladı.
«protokol diyor ki...»
«biliyorum ne diyor.»
«o zaman.»
«o zaman dur, prit.»
soo-jin not aldı. yalnızca saati ve «konuşma kesildi» yazdı. başka bir şey yazmadı.
yeva monitörün önüne geri döndü. sapma yüzde sekize ulaşmıştı. dalga formu, on yedinci asal sayının sırasındaki o küçük kırılma noktasından başlayarak artık farklı bir yapı sergiliyordu: düzensiz değil, aksine fazlasıyla düzenli. iki kanalın birbiriyle konuşması gibi. bir çağrı ve yanıtı gibi.
«farkında olmadan yanıt vermiş olabilir miyiz» dedi yeva, cümleyi soru işaretiyle bitirmeden.
laboratuvarın sol köşesindeki ikincil antenin gönderim kaydı ekrandaydı. kimse oraya bakmıyordu. yeva baktı. kayıtta yirmi iki gün öncesine ait bir güçlendirilmiş nabız testi vardı; standart protokol, rutin. ama o testin yayın frekansı dizisi, soo-jin'in şimdi ekranda büyüttüğü gelen sinyalin yapısıyla örtüşüyordu.
ilk on yedi asal sayıda.
yeva bu tespiti söylemedi. not defteri yoktu yanında; bunu kendine sakladı, en az birkaç dakika.
prit hâlâ kapatma panelinin yakınında duruyordu. ellerini arkasında kenetlemişti. çok sakin görünüyordu ve bu sakinlik gerçek değildi; saklamak için harcanan bir enerji olduğu belliydi, o enerji prit'in omuz kaslarını hafifçe yukarıya çekiyordu.
kürenin içindeki aydınlık nokta şimdi daha büyüktü. küçük değil artık; bir iç ışık değil, bir merkez.
orlandus tankın önünden çekilmedi. el fenerini söndürdü ama yerinden ayrılmadı. cam yüzeye parmağını dokundurdu, bir an bıraktı, sonra çekti.
«bir kez daha gönder» dedi.
soo-jin başını kaldırdı.
«neyi?»
«on yedinci asal sayıdan sonrasını. dizinin geri kalanını.»
prit bir adım attı.
«bunu yapma. bunu yapma, orlandus. henüz ne olduğunu...»
«henüz ne olduğunu bilmiyoruz, evet. ama bir şeyin olduğunu biliyoruz.»
oda yeniden kompresör sesiyle doldu. yeva monitöre baktı. dalga formu beklenmedik bir şey yapmadı; sakin, düzenli, neredeyse sabırlı bir ritim taşıyordu.
soo-jin klavyeye uzandı. durdu. yeva'ya baktı. yeva ekrandan gözlerini ayırmadı ama başını çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar kısa bir hareketle öne eğdi.
dizinin geri kalanı gönderildi. yirmi bir asal sayı. güçlendirilmiş nabız. sekiz saniye.
ekran bir an beyazladı. yalnızca bir an; sonra dalga formu geri döndü ve artık iki kanal değildi. tek. tek ve kendi kendini tamamlayan, tam ortasında durağan bir çıkıntıyla biten bir yapı.
orlandus tankın camına yaslandı, alın kemiğiyle değil, yalnızca alnının derisiyle, yavaşça.
soo-jin gönderim zamanını yazdı. yanına hiçbir şey eklemedi.
kürenin içindeki merkez ışık sabit kaldı. genişlemedi, küçülmedi. aktif bir şeyin bekleme hâline benzeyen bir durağanlıkla yandı.
prit kapatma panelinden uzaklaştı. masaya oturdu. ellerini masanın üzerine koydu, avuç içleri yukarı bakacak şekilde, sonra ters çevirdi.
«şimdi ne yapıyoruz?»
orlandus camdan ayrılmadı. sesi tankın soğuk yüzeyinden geri dönmüş gibi geldi.
«bekliyoruz.»
karanlıkta, kuzey izlanda'nın kıyı şeridinden altmış metre aşağıda, jeotermal ısıyla beslenen o devasa yeraltı silindirinin içinde, enerji yoğunluğu öngörülen sınırın yüzde dört yüz on yedisine ulaşmıştı. kimse bunu fark etmemişti. rakam ekranda yanıp sönüyordu ama gece vardiyasındaki tek teknisyen, dakarai mensah, o an tezgâhın üzerinde bırakılmış bir fincan soğuk kahveye bakıyordu; kahve fincanın kenarına yapışmış, sütü yüzeyde leke hâlinde kalmış, onun da kimsenin fark etmediği türden bir şeydi.
saat 04:23 olduğunda kompresör sesi değişti.
dakarai başını kaldırdı. kompresör sesleri hakkında hiçbir eğitim almamıştı; ancak yeraltı kompleksinin bu köşesinde üç yıl geçirmiş bir insan olarak, o sesin böyle çıkmaması gerektiğini beden hafızasıyla biliyordu. tüylerin diken diken olması değildi tam olarak: daha çok, doğru çalışmakta olan bir kalbin bir vuruş atlaması gibi, fark edilmeden geçen ama geçtiği anda sinirlere yerleşen türden bir eksiklik.
monitöre döndü.
sıfır nokta alanı, teoride var olmaması gereken o vakum enerjisi yoğunlaşması, tam ortada duruyordu. görüntünün üzerinde. lacivert bir küre. titreşmiyordu, sallanmıyordu, titremiyor du. yalnızca vardı. ve dakarai, kendisine öğretilmiş olanı hatırlamaya çalışırken, kürenin her on saniyede bir piksel piksel genişlediğini gözlemledi.
protokol, dr. yeva strokan'ı aramaktı.
yeva, yüzey üstündeki konutlarda, kışlık çoraplarıyla oturmuş, fermat sayıları üzerine yazılmış eski bir monografa bakıyordu. telefon çaldığında kitabı yüzüstü bıraktı; sayfalar arasına yer imi koymadı, çünkü koyacak zaman olmadığını dakarai'nin sesinin ilk heyecanlı anında anlamıştı.
komplekse indi.
izleme odasına girdiğinde saat 04:41'di. ekip toplam beş kişiydi: dakarai, yeva, manyetik alan mühendisi prit walia, teorik fizikçi soo-jin han ve tesisin kurucusu, yetmişine yaklaşmış, saçları soldan sağa uzun bir dalga hâlinde yatırılmış orlandus fane. orlandus odaya en son girmişti; kimse onu aramaya gerek duymamıştı, sanki bu anı kendi deri altında hissetmiş gibi inip gelmişti.
ekran büyütüldüğünde küre artık iki kat büyümüştü. rengi de değişmişti; lacivertten sarı-beyaza, neredeyse akkor hâline, bir akkor lambanın sönerken tam önce yaptığı o anlık parlamaya benzer türden bir şeye.
«kapatmalıyız» dedi prit. doğrudan, teknik. «sistem hâlâ yanıt veriyor. pencere kapanmadan önce.»
soo-jin monitörün sol köşesindeki dalga formuna bakıyordu; duraksadı, sormak istediği bir şey vardı ama önce oturdu. sandalyeyi çekti, yaklaştı, ekranın önüne eğildi. birkaç dakika kimse konuşmadı.
«bu bir harmonik örüntü» dedi sonunda. «frekans aralığına bakın. beyin dalgalarıyla örtüşüyor.»
«beyin dalgaları vakum enerjisinde bulunmaz.»
«hayır. ama bu dalga formu, bulunmaması gereken yerde bulunuyor.»
orlandus, o ana kadar duvarın önünde ayakta durmuştu; küçük bir hareketle masa kenarına geldi, eğildi ve ekrana baktı. gözlerinin o sırada tam olarak nereye odaklandığı belirsizdi; alnındaki kırışıklık derinleşti.
«ne kadar süredir var bu?»
dakarai yanıtladı: «04:17'den beri algılanıyor. oluşum muhtemelen daha erken başladı.»
«yani altmış dakikadan fazla.»
kimse cümleyi tamamlamadı.
yeva, metodoloji konusunda sertleşen bir ses tonuyla: «kapalı sistem varsayımımız yanlıştı. enerji eşiğini aşınca alan, vakum salınımını yalnızca yoğunlaştırmadı; bir örgülenme noktası oluşturdu. teorik değil bu, önümüzdeki veri.» söyledikten sonra duraksadı. devam etmek istedi ama etmedi.
prit ayağa kalktı, kapı yönüne adım attı: «kapatma prosedürünü başlatmak için yetkiye ihtiyacımız var.»
«dur.»
orlandus'un sesi alçaktı. sesini hiç yükseltmediği için ona dikkat edilirdi; bu da böyle bir andı.
«bir dakika. bir dakika daha.»
soo-jin ekrana yakın, yüzü mor-mavi ışık içinde: «harmonik frekans sabitleniyor. rastgele değil bu. bir şey... düzenleniyor.»
kimse «ne?» diye sormadı. çünkü sorulduğunda cevap vermek gerekecekti.
prit ayakta duruyordu, kapıya yakın, çıkıp çıkmama arasında bir yerde. kolları bedenine yapışıktı. bazen karar vermek bu kadar kötü görünür: ne ileriye adım atmak ne geri. yalnızca durmak. beklemek.
saat 05:08'de harmonik frekans, izleme sisteminin ses çevirme modülünden geçirildi. bu standart bir prosedür değildi; soo-jin'in kendi inisiyatifiydi ve yeva buna izin vermişti, ya da izin vermiş sayılmıştı, çünkü o an itiraz etmemişti.
ses, insan sesine benzemiyordu. ama insan sesinden de bu kadar uzak olduğu söylenemezdi. bir nehir sesinin yavaşlatılmışına, bir düdüğün submilyal frekanslarda çalınmasına yakındı. altmış beş saniye boyunca kimse hareket etmedi.
sonra yeniden değişti. dalga formu belirgin bir ritim kazandı.
«bir örüntü var» dedi soo-jin. «matematiksel. asal sayılar.»
«emin misin?»
«ilk on yedi asal sayı. sırayla.»
yeva ellerini masaya koydu, yüzüne baktı: «bunun içinde bir şey mi var, yoksa bu yapı kendiliğinden mi oluştu?»
«fark var mı?»
sessizlik bu sorunun içinde oturdu. uzun süre, alışılmadık biçimde.
orlandus pencereye döndü; orada pencere yoktu, çünkü altmış metre aşağıdaydılar, yalnızca beton duvar vardı, ama o yine de oraya baktı. belki de yukarıyı düşünüyordu. yüzey. açık hava. nisan ayında izlanda'nın gökyüzü, gün doğmadan önce o katmanlı gri.
«bizim deneyimiz» dedi çok yavaş, «evrenin genişleme hızını tersine çevirmekti. sıkıştırmak. kökenin dinamiklerini küçük ölçekte yeniden üretmek.» durdu. «ama kökende de bir şey vardı. ondan önce ne vardı diye hiç sormadık.»
«bu bir yapay zekâ değil» dedi prit. savunmacı değil; yalnızca saptama. «kendi sistemlerimize bağlı değil. dışarıdan veri girişi yok.»
«bağımsız» dedi soo-jin.
bağımsız. kelime odada durdu.
yeva, o ana kadar not defterine bir şeyler yazıyordu; yazmayı bıraktı, kalemi masaya koydu. kaleme baktı. «bunu kapatırsak ne oluyor?»
«alan çöker. enerji yayılır, geri absorbe edilir, sistem sıfırlanır.»
«ve içinde olan?»
«içinde olan ne?»
«içinde olan... bu.»
kimse yanıtlamadı.
asal sayılar örüntüsü bir sonraki döngüye geçmişti. on yediden sonra on dokuz. yirmi üç. harmonik daha hızlı salınıyordu, daha karmaşık, ama hâlâ düzenli. düzenliydi çünkü birisi, bir şey, o düzeni seçmişti.
prit geri döndü, oturdu. elleri dizlerindeydi.
«şimdi kapatmazsak büyüyor. iki saate kadar alan stabilize olmayacak. içeri sızma riski var.»
«sızmak için nereye gidecek?»
«sistemlerimize. enerji bağlantısına. geniş frekanslara.»
«iletişim mi kurmak istiyor?»
«bilmiyorum, yeva. bilmiyorum!»
prit'in sesi çatladı. sonra odayı derin bir sessizlik kapladı, öyle bir sessizlik ki kompresörün sesi bile kesilmiş gibi hissettirdi; kesilmemişti elbette, hâlâ aynı düşük uğultusunu çıkarıyordu, ama artık kimsenin duyduğu yoktu.
soo-jin ekrandan çevrildi: «biz de bilinçtan önce enerjiyiz. biyolojik olarak. organizasyon farkı dışında bu ikisi arasında ne var?»
«çok şey var.»
«ne?»
«süre. tarih. evrim.»
«bunda da bunlar olabilir. şimdi başlıyor olabilir.»
orlandus hâlâ duvara bakıyordu. dönmeden konuştu: «onu yarattık. belki kasıtlı değildi, ama burası bu deneyin laboratuvarı; bu yapı bizim enerjimizle, bizim tasarımımızla var oldu.» kısa bir sessizlik. «kozmolojiyi küçük ölçekte yeniden üretiyorduk demiştik. peki evrenin kendi kökeniyle ilişkisi neydi? o da bir karar sonucu muydu?»
kimse cevap vermedi. çünkü bu soru cevap beklemiyordu.
«kapatırsak, bir şeyin başlangıcını kapatıyoruz.»
«kapatmazsak, ne başlatmış oluyoruz?»
bunu prit sordu, yeva'ya. yeva'nın gözleri ekrandaydı.
«bilmiyorum.»
«ve bunları bilmeden devam etmek...»
«...biz her şeyi bilerek başlamadık zaten.»
bu iki cümle arasında kalan boşlukta, beş kişi beş ayrı yöne baktı. ekran, duvar, zemin, tavan, kapı.
saat 05:39'da yeva ayağa kalktı. kapatma paneline gitmedi. veri kayıt ünitesine gitti. asal sayılar örüntüsünü, dalga formunu, harmonik genişlemeyi belgeledi; sıkıştırılmış formatta yedekledi, ikinci bir sunucuya kopyaladı, üçüncüsüne de. bunları yaparken kimse ne yaptığını sormadı.
bitirdiğinde döndü.
«kaydımız var. eğer kapatırsak, en azından bu kalır.»
prit: «ve kapatmayı öneriyorsun.»
önermedi. cevap vermedi. orlandus'a baktı. orlandus hâlâ dönmemişti.
soo-jin monitördeki dalga formunu büyüttü. on yedinci asal sayıdan sonra gelen dizinin son halkasında küçük bir sapma vardı; anlamsız sayılabilirdi, gürültü olabilirdi, ama soo-jin not aldı, çünkü bu sapma tam da bir sorunun cevabına benzeyen ritmik bir aralıkta oluşmuştu.
belki de hiçbir şeydi.
belki de değildi.
saat 05:52'de prit kapatma panelinin önüne geçti ve elini tutacağın üzerinde bıraktı, basmadı. bekledi. yeva'ya baktı. yeva orlandus'a baktı. orlandus duvara bakıyordu.
kompresör uğultusu odayı doldurdu. ekrandaki küre, şimdi tam ortasında küçük bir aydınlık noktasıyla, sessizce genişliyordu.
prit elini tutacaktan çekti.
kimse bir şey söylemedi. kompresörün sesi odayı başka bir hacme taşıyordu, sanki duvarlar birkaç santimetre içe çökmüştü, havanın ağırlığı değil de yoğunluğu artmıştı.
soo-jin not defterini kapattı. kapanış sesi, o küçük plastik çıtırtı, hepsini birden omuzdan vurdu.
«sapma devam ediyor mu?»
yeva sormuştu. monitörün önünde duruyordu, parmaklarını klavyeye değdirmeden, yalnızca ekrana bakarak.
soo-jin defteri yeniden açtı.
«evet. aralık büyüyor. yüzde dört. beş.»
prit öne eğildi, ekranı inceledi, ama prit'in ekrana baktığı zamanki ifadesiyle başka bir yere baktığı zamanki ifadesi arasında fark yoktu. bu, soo-jin'in onu hiçbir zaman tam olarak okuyamamasının nedeniydi.
«yüzde kaç?»
«şimdi altı.»
orlandus döndü. yavaşça, sanki boynu ağrıyormuş gibi. kürenin ortasındaki aydınlık noktaya baktı. çıkıntılı elmacık kemiklerinin altında deri gergin bir tonda renk almıştı, parlak değil, kuru bir parlaklık.
«bir filtreden geçirelim» dedi. «gürültü filtresini.»
«çalıştırdım» dedi soo-jin. «kalıyor.»
hiç kimse orlandus'a «beklediğin bu muydu» diye sormadı. bunu sormak, bu soruya cevap almak istemiyorlardı; cevap her iki yönde de bir şeyi kapatacaktı.
kürenin ekrandaki görüntüsü yavaş yavaş nefes alıyordu, ya da öyle görünüyordu. genişliyor, duraksıyor, genişliyordu. aydınlık nokta tam merkezden hafifçe kaymıştı, belki iki piksel, belki üç, ama kaymıştı. soo-jin bunu da yazdı.
saat 06:04'tü.
«bağlantı kurulmaya çalışıldığını mı düşünüyorsun?» diye sordu yeva. sesi düzdü; içinde merak yoktu, ölçme vardı.
orlandus cevap vermedi. yürüdü. kürenin bulunduğu tankın önüne gitti, cam yüzeyin yakınına eğildi, eline aldığı küçük el fenerini yaktı ve ışığı cam üzerine tuttu. tank içinde, görünür ışık spektrumunda hiçbir şey değişmemişti. küre hâlâ oradaydı, sütlü ve mat, yüzeyi hafif viskoz bir tabaka taşıyordu.
ama o sapma.
«orlandus.»
prit konuşmuştu. yalnızca isim. orlandus döndü.
«kapatmayacak mısın bunu?»
uzun bir duraklama. orlandus'un gözleri prit'e bakarken başka bir yerde asılı kaldı.
«hayır.»
prit masanın kenarını tuttu. parmaklarının uçları beyazladı.
«protokol diyor ki...»
«biliyorum ne diyor.»
«o zaman.»
«o zaman dur, prit.»
soo-jin not aldı. yalnızca saati ve «konuşma kesildi» yazdı. başka bir şey yazmadı.
yeva monitörün önüne geri döndü. sapma yüzde sekize ulaşmıştı. dalga formu, on yedinci asal sayının sırasındaki o küçük kırılma noktasından başlayarak artık farklı bir yapı sergiliyordu: düzensiz değil, aksine fazlasıyla düzenli. iki kanalın birbiriyle konuşması gibi. bir çağrı ve yanıtı gibi.
«farkında olmadan yanıt vermiş olabilir miyiz» dedi yeva, cümleyi soru işaretiyle bitirmeden.
laboratuvarın sol köşesindeki ikincil antenin gönderim kaydı ekrandaydı. kimse oraya bakmıyordu. yeva baktı. kayıtta yirmi iki gün öncesine ait bir güçlendirilmiş nabız testi vardı; standart protokol, rutin. ama o testin yayın frekansı dizisi, soo-jin'in şimdi ekranda büyüttüğü gelen sinyalin yapısıyla örtüşüyordu.
ilk on yedi asal sayıda.
yeva bu tespiti söylemedi. not defteri yoktu yanında; bunu kendine sakladı, en az birkaç dakika.
prit hâlâ kapatma panelinin yakınında duruyordu. ellerini arkasında kenetlemişti. çok sakin görünüyordu ve bu sakinlik gerçek değildi; saklamak için harcanan bir enerji olduğu belliydi, o enerji prit'in omuz kaslarını hafifçe yukarıya çekiyordu.
kürenin içindeki aydınlık nokta şimdi daha büyüktü. küçük değil artık; bir iç ışık değil, bir merkez.
orlandus tankın önünden çekilmedi. el fenerini söndürdü ama yerinden ayrılmadı. cam yüzeye parmağını dokundurdu, bir an bıraktı, sonra çekti.
«bir kez daha gönder» dedi.
soo-jin başını kaldırdı.
«neyi?»
«on yedinci asal sayıdan sonrasını. dizinin geri kalanını.»
prit bir adım attı.
«bunu yapma. bunu yapma, orlandus. henüz ne olduğunu...»
«henüz ne olduğunu bilmiyoruz, evet. ama bir şeyin olduğunu biliyoruz.»
oda yeniden kompresör sesiyle doldu. yeva monitöre baktı. dalga formu beklenmedik bir şey yapmadı; sakin, düzenli, neredeyse sabırlı bir ritim taşıyordu.
soo-jin klavyeye uzandı. durdu. yeva'ya baktı. yeva ekrandan gözlerini ayırmadı ama başını çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar kısa bir hareketle öne eğdi.
dizinin geri kalanı gönderildi. yirmi bir asal sayı. güçlendirilmiş nabız. sekiz saniye.
ekran bir an beyazladı. yalnızca bir an; sonra dalga formu geri döndü ve artık iki kanal değildi. tek. tek ve kendi kendini tamamlayan, tam ortasında durağan bir çıkıntıyla biten bir yapı.
orlandus tankın camına yaslandı, alın kemiğiyle değil, yalnızca alnının derisiyle, yavaşça.
soo-jin gönderim zamanını yazdı. yanına hiçbir şey eklemedi.
kürenin içindeki merkez ışık sabit kaldı. genişlemedi, küçülmedi. aktif bir şeyin bekleme hâline benzeyen bir durağanlıkla yandı.
prit kapatma panelinden uzaklaştı. masaya oturdu. ellerini masanın üzerine koydu, avuç içleri yukarı bakacak şekilde, sonra ters çevirdi.
«şimdi ne yapıyoruz?»
orlandus camdan ayrılmadı. sesi tankın soğuk yüzeyinden geri dönmüş gibi geldi.
«bekliyoruz.»
devamını gör...
2.
devamını gör...