gelmek diye bir şey yoktu feryal'in zihninde, ta ki kapı açılana kadar. yani orada duruyordu, basınç kilidi tısladı, metal raylar çelik dişlerini birbirine geçirdi ve o an, o anlık boşlukta, hayatında ilk kez bir yere "ulaştığını" hissetti. istasyon kırçıl adıyla anılıyordu resmî belgelerde; feryal bunu şimdiye kadar yalnızca dosyalarda görmüştü, şimdi ise nefesinin burundan geçerken soğuduğunu, gırtlağında küçük ve yabancı bir his bıraktığını fark ediyordu.
derin uzayda nem farklıydı. bunu biliyordu, ama bilmek ile solumak arasındaki mesafeyi ancak şimdi ölçebildi.
heyet beş kişiydi. feryal eğitim koordinatörüydü, sözleşmede böyle yazıyordu. yanında marek adında bir nörolinguist, iki pedagoji uzmanı ve bir de sürekli ekrana bakan, adını kimsenin tam hatırlamadığı veri analisti vardı. karşılamaya istasyon müdürü dov gelmişti; altmış küsur yaşında, saçları ağarmış değil, kelimenin tam anlamıyla beyazlamış, sanki renk denen şeyi bir sabah yataktan kalkıp bırakmıştı.
«bekliyorlar» dedi dov, el sıkışmadan, düz bir sesle. «ama şunu söyleyeyim önce. size 'bekliyorlar' dedim; bu yanlış bir kelime. beklemek onların kavramlarında yok.»
marek kalemini çıkardı. feryal onu dürttü.
koridorlar, dünya'daki herhangi bir istasyondan farklı değildi ilk bakışta: beyaz boyalı plastomer duvarlar, ışık panelleri, yerden ısıtma. ama zemin, demek istediği zemin, düz değildi. hafifçe kavisleniyordu, sanki bir silindirin iç yüzeyinde yürünüyordu ve feryal'in sol ayağı sağdan her zaman biraz daha uzakta hissediyordu kendini. adapte olunabilirdi. ama o ilk adım, ilk tökezleme öncesi an, sinir uçlarının kararını beklerken geçen o çeyrek saniye, işte o hiç geçmedi.
çocuklar ortak çalışma salonundaydı. sekiz ile on iki yaş arası on dört çocuk; hepsi istasyonda doğmuş, hiçbiri yerçekimini feryal'in anladığı biçimde anlamamıştı. dünya'ya indirilmişlerdi teorik olarak, simülasyonlarda, ama gerçek zemin, gerçek hava, gerçek ağırlık, yabancı kavramlar olarak duruyordu kafalarında.
feryal kapıdan girdiğinde hiçbiri bakmadı. on dört çocuk, yerde ve duvara mıknatıslanmış sandalyelerde, birbirleriyle konuşuyordu. konuşmak da tam değildi; bir kısmı işaret ediyordu, bir kısmı ses çıkarıyor, iki tanesi de gözlerini kapatarak baş hareketleriyle bir şey iletmeye çalışıyordu. feryal bu anı daha önce raporlarda okumuştu: «karma iletişim modları gözlemlenmiştir.» o satırın altını çizmişti, şimdi çizginin ne kadar yetersiz olduğunu görüyordu.
en küçük çocuk, sekiz yaşında bir kız, başını kaldırdı ve feryal'e baktı. düz baktı. bakışında ne merak ne de çekingenlik vardı; bir varlığı tespit etme bakışıydı bu, radarın sinyali yakaladığı an gibi.
«sen ağır yürüyorsun» dedi kız.
feryal bir şey söyleyemedi.
«kastediyorum» dedi kız, cümlesini tamamlamaya çalışırcasına devam ederek, «adımların çok kesin. yerden emin oluyorsun her seferinde. biz öyle yapmayız.» kız bunu eleştirerek değil, bir gözlemi seslendirerek söylemişti. bir leke gördüm der gibi.
marek kalemini bırakmıştı. dov'a baktı. dov omzunu kaldırdı, söylememiş miydi dercesine.
ilk ders ertesi sabah planlanmıştı. müfredat standart bir uyum programıydı: temel sistem fiziği, dünya referans koordinatları, iletişim protokolleri. feryal bunu kaleme alırken, yani odasında, dar ranzanın üzerinde, tavan yalnızca otuz santim yukarıdayken, salondan gelen alçak bir mırıltıyı duydu. duvarlar ince değildi, ses geçmezdi normalde. ama bu ses duvarı geçmiyordu ki; bacaklarından giriyordu, zemin titreşimi olarak, neredeyse bir nabız gibi.
sabahleyin marek erken geldi. «dün gece dinledim onları» dedi, «uyumadan. termal sensörden. gece boyunca konuşuyorlar, ama mikrofon bir şey kaydedemiyor.»
«sessiz mi konuşuyorlar?»
«hayır. düşük frekanslı titreşimler. zemin üzerinden.»
feryal bunu pedagoji uzmanlarına söyledi. ikisi de rapora not aldı. veri analisti hiç bakmadı.
ders saati geldiğinde feryal tahtanın önüne geçti, projeksiyon ekranını açtı. dünya'nın çekim alanı diyagramı, standart ders materyali. bir çocuk, çakır gözlü, kilolu bir erkek, eliyle işaret etti.
«bu neden sabit görünüyor?»
«çekim alanı görselleştirmesi» dedi feryal. «dünya'nın kütlesi...»
«kütlesi değil. resim. neden sabit?»
feryal anlamadı. çocuk kalktı, duvara gitti, oradaki projeksiyon noktasını parmağıyla gösterdi. «buradan bakınca aynı. şuradan» kendi sandalyesine işaret etti, «bakınca da aynı. ama aynı olamaz, açı değişti.»
feryal diyagramın iki boyutlu olduğunu açıkladı. çocuk oturdu ama tatmin olmamış bir şeyler fısıldadı yanındakine. yanındaki başını salladı.
ders üç saatti. sonunda feryal not defterini kapatırken sekiz yaşındaki kız, adı üray'dı, yanına geldi ve eline bir şey tutuşturdu. ince plastik bir levhaya çizilmiş bir şekildi: spiral değil, ama spirale benzeyen, merkezden değil kenardan açılan, bir yerden başlayıp bir yerde biten çizgi.
«bu ne?» dedi feryal.
«sinyalin gidiş şekli» dedi üray. «bunu öğretsenize bize.»
o gece feryal marek'le kafeteryada oturdu. kafeterya ıssızdı, ısıtıcılar hafif tıkırdıyordu ve dışarıda, duvarın ötesinde, uzay yalnızca yokluktu, ama o yokluğun ağırlığını hissediyordu feryal, baskı gibi, gerçek bir ağırlık gibi.
«müfredatı değiştirmemiz gerekiyor» dedi.
marek bardağını masaya koydu. «yetkimiz yok.»
«biliyorum yetkimizi.»
«o zaman ne yapacaksın?»
feryal üray'ın levhasını masaya koydu. marek baktı, sonra tekrar baktı.
«merkezden değil kenardan başlıyor» dedi marek.
«evet.»
«bu... bir yayılım modeli. düzgün değil, ama... bekle.» marek levhayı çevirdi. «bu bir harita değil. bu bir zaman çizelgesi.»
ertesi gün feryal dersin başında tahtaya aynı şekli çizdi. hiçbir şey söylemedi, yalnızca çizdi. çocuklar sustu. üray kalktı, geldi, feryal'in elindeki tebeşiri aldı ve şeklin tam ortasına tek bir nokta koydu.
«bu ne?» dedi feryal.
«sen.»
sessizlik, ama sessizlik yanlış kelime; çocuklar konuşmaya devam ediyordu, yalnızca feryal'in duyamayacağı frekanslarda.
günler geçtikçe marek bir şey fark etti ve bunu yalnızca feryal'e söyledi: çocukların birbirleriyle konuşurken kullandıkları titreşim dilinde seksen küsur ayrı titreşim frekansı vardı, ama bu frekansların hiçbiri tesadüfi değildi; hepsi istasyonun kendi mekanik seslerine, boru titreşimlerine, havalandırma sisteminin ritmik darbelerine karşılık geliyordu. istasyonun sesi çocukların diline girmiş ve orada kalmıştı. yerleşmişti.
«öğrendiler mi bu dili?» dedi feryal.
«öğrenmediler» dedi marek. «doğdular içinde. doğduklarında istasyon çalışıyordu ve titreşimler vardı ve onlar bu titreşimlere ses olarak tepki verdi. biz alfabeyi öğreniyoruz; onlar alfabeyle doğdu.»
pedagoji uzmanlarından biri, sera hanım, bu bilgiyi raporuna eklemek istedi. doğal bir varlık olarak değil, sorun olarak ekleyecekti. feryal raporun taslağını okuduğunda dov'a gitti.
«bunu değiştirmenizi isteyemem» dedi dov. «ama okuyabilirsiniz.»
«okudum.»
«o zaman ne istiyorsunuz?»
feryal bir şey söylemedi. dov'un odasının penceresinden yalnızca karanlık görünüyordu, her yandan karanlık, ama karanlığın içinde dört beş nokta vardı: uzak istasyonlar, belki yıldızlar, belki ikisi birden.
«bu çocuklar» dedi sonunda feryal, «dünya'ya indirildiğinde ne olacak?»
dov uzun süre bekledi. «üray üç yıl önce bir simülasyon deneyi geçirdi. sanal gerçeklik, gerçek yerçekimi simülasyonu. altı saat sonra çıkardılar. titreşim dilinde konuşamıyordu, zemin sabitti ve titreşim yoktu ve o sustu. tamamen.» dov masasına baktı. «on iki saat konuşmadı.»
dönüş takvimi geldiğinde beş kişilik heyet raporunu tamamlamak zorundaydı. sera hanım yazmıştı zaten; «uyum güçlüğü» ve «müdahale gereği» ifadeleri belgenin her paragrafında tekrarlanıyordu. veri analisti tablolarını onaylamıştı. marek imzalamayı reddetti ve bu kaydedildi.
feryal son sabah derse girdi. müfredatın son konusu dünya referans koordinatlarıydı: kuzey, güney, doğu, batı. projeksiyonu açtı. çocuklar baktı.
«sizin yön sisteminiz ne?» dedi feryal.
kimse el kaldırmadı ama kimse de susmadı.
çakır gözlü çocuk kalktı ve feryal'in ekranına bir şey çizdi: sinyal akışı, kırçıl adını biliyordu artık bu şeklin, istasyonun elektromanyetik ışımasının yayıldığı yön. sinyal nereye gidiyorsa orası ileriydi; sinyalin kaynağı geriydi; sinyalin yanları, iki kanat gibiydi, ikisinin de adı aynıydı çünkü kanatlar eşitti.
feryal bu sistemi düşündü. görelidir, değişir, hiçbir yön kalıcı değildir bu sistemde, istasyon döndüğünde yönler de döner. bir çocuk için bunu defalarca yeniden kur. onlar kurmuş. her sabah kalibre ediyorlardı yönlerini, otomatik olarak, sormadan.
«peki dünya'nın sistemi size ne kadar mantıklı geliyor?» dedi feryal.
üray düşündü. sonra: «gezegenin dönmediğini mi sanıyorlar?»
feryal o cümleyi kapıdan çıkarken de duyuyordu kafasında. basınç kilidi tısladı, metal raylar kapandı. koridorda yürürken sol ayağı sağdan biraz daha uzakta hissediyordu yine, ama bu kez tökezlemedi.
raporun kapak sayfasında imzası yoktu.
üst kattaki veri merkezine çıkmak için asansör yerine merdiveni tercih etti. adımlar somuttu, sayılabilirdi; basmak istediğin basamağı kendin seçiyordun. asansör ise seni sadece taşırdı.
rapor, üç haftadır feryal'ın terminalinde bir taslak dosyası olarak bekliyordu. «çocuklarda uzamsal bilişin istasyon koşullarına uyarlanması: bir vaka incelemesi» başlığı doğruydu, veriler tutarlıydı, sonuçlar yöntemle örtüşüyordu. ama imza koyacağı yerden her geçişte parmaklarını klavyeden çekiyordu.
sorun şuydu: rapor dünya için yazılmıştı.
dünya eğitim komisyonu, istasyondaki okul programlarını denetliyordu ve denetim için standart bir referans çerçevesi istiyordu. feryal bu çerçeveyi biliyordu; kuzey, güney, yukarı, aşağı. sabit ve evrensel kabul edilen bu dört yön, gezegenin manyetik alanından türetilmiş ve sonra tüm eğitim müfredatına kazınmıştı. raporu o çerçeveye oturtmak zorundaydı. aksi takdirde komisyon metni iade ederdi, «metodolojik tutarsızlık» notunu yapıştırır ve dosyayı beklemedeki yüzlerce diğerinin arasına gömerdi.
veri merkezinin kapısında yardımcı koordinatör sevnur bekliyordu. elleri arkasında kenetlenmiş, sırtı duvara yaslanmıştı; feryal'ı görünce hafifçe sıçradı.
«öyle bakma» dedi feryal. «toplantıyı kaçırdım, biliyorum.»
«komisyon temsilcisi bekledi. kırk dakika.»
«raporu o süre içinde okumadı mı?»
sevnur bir şey söylemedi; sadece tavanın biraz soluna baktı, feryal'ın yüzünden ısrarla kaçınır gibi. bu onun bir şey söylemek istemediğinin işaretiydi.
«ne dedi?»
«'çocukların yön kavramını öğrenememesi beklenen bir tablo,' dedi. sonra istasyonun bu konuda 'daha destekleyici bir müfredat benimsemesi' gerektiğini ekledi.»
feryal durdu.
öğrenememesi.
üray sekiz yaşındaydı ve her sabah kalibre ediyordu yönlerini, sormadan, tökezlemeden, yetişkin bir araştırmacının hâlâ çözemediği biçimde. onun sistemi yoktu. onun referans çerçevesi yoktu. o, mekânı yaşıyordu.
veri merkezine girdi. terminale oturdu. taslak dosyasını açtı.
sonuçlar bölümü şunu söylüyordu: «istasyonda büyüyen çocuklar, döngüsel ve göreceli bir uzam algısı geliştirmektedir. bu durum, sabit eksenli yön sistemlerinin öğretiminde geçici güçlükler yaratmakta, ancak...»
ancak. o kelimeyi o gece yazmıştı. çok yorgundu o gece. «ancak çocukların bilişsel esnekliği, uygun destekle bu güçlüklerin üstesinden gelmelerine olanak sağlamaktadır.» komisyon'u memnun etmek için kurulmuş bir cümle. veriyle ilgisi yoktu.
sildi.
imleç boşlukta yanıp söndü.
parmakları klavyenin üzerinde kaldı, bastırmadan. dışarıda, koridorda birinin tekerlekli taşıma arabası gıcırdıyordu; metal üstüne metal, düzenli aralıklarla. istasyonun sesi buydu. gemi gibi değildi, eski filmlerdeki gibi. daha kuru, daha mekanikti. boşluğu anımsatmıyordu, bir fabrikayı anımsatıyordu.
yeniden yazmaya başladı.
«çalışmaya katılan çocuklar, döngüsel ve göreceli bir uzam algısı geliştirmiştir. bu algı sistemi, sabit eksenli modelin yerini almış; çocukların gündelik navigasyon performansı, sabit eksenli referans çerçevesiyle eğitilmiş yaş gruplarının ortalamasının üzerinde ölçülmüştür. güçlük, çocuklarda değil, değerlendirme ölçeğindedir.»
durdu. okudu. bir kelime değiştirdi, sonra geri aldı.
güçlük, çocuklarda değil, değerlendirme ölçeğindedir.
bu cümle rapora giderse komisyon dosyayı iade eder, sevnur özür dilemek zorunda kalır, istasyonun bir sonraki denetim puanı düşer. feryal'ın dünya'ya dönüş koridoru, ki zaten dar olan bu koridor, daha da daralır. ve hiçbir şey değişmez.
ama o cümle rapora girmezse komisyon «metodolojik tutarlılık» kutusunu işaretler, dosya arşivlenir, bir sonraki araştırmacı aynı soruyu sorar ve aynı «ancak»la bitirir.
ve yine hiçbir şey değişmez.
pencereye baktı. istasyonun bu bölümünde pencere yoktu; sadece duvar, panel, ekran. ama feryal baktı, sanki bir yer olmalıydı orada, bir boşluk, bir referans noktası.
üray'ın söylediği o cümle döndü: «gezegenin dönmediğini mi sanıyorlar?»
soruyu ciddiye almamıştı o an. sekiz yaşında bir çocuğun masum bir çarpıtması gibi geçmişti aklından. ama şimdi, terminale bakarak oturup düşünüyordu: üray yanılmıyordu. üray tam olarak doğruydu. yön sistemlerini kurgulayan insanlar, gezegenin döndüğünü unutmuşlardı ya da unutmak istemişlerdi, çünkü dönen bir zemin üstüne sabit bir kuzey inşa etmek daha rahattı, daha öğretilebilirdi, daha denetlenebilirdi.
rahat olan şey her zaman doğru değildi.
ellerini klavyeden çekti. dosyayı kapattı. yeni bir dosya açtı; bu kez başlıksız, tarihlenmemiş, komisyon şablonunun dışında.
iki saat yazdı.
üray'ı anlattı. sol ayağını anlattı. eşit iki kanadı anlattı. kalibre edilen yönleri anlattı. sonra istasyonun döndüğünü ve bu dönüşün yönleri de beraberinde döndürdüğünü anlattı; ve hiçbir çocuğun bu dönüşü «sorun» olarak yaşamadığını, çünkü onlar için referansın mekânda değil birbirlerinde olduğunu yazdı. birbirlerinin bedenini buldukları yerde doğuyu buldular, batıyı buldular.
bu metin komisyon'a gitmeyecekti.
sevnur'a gönderdi. sonra üray'ın sınıf öğretmenine. sonra, biraz düşündükten sonra, istasyonun dahili araştırma arşivine yükledi; herkesin erişebileceği, ama kimsenin aramayacağı o sessiz veritabanına.
eski taslağa döndü. sildiği cümlenin yerine daha sade, daha ölçülü, ama bu kez veriyle çelişmeyen bir şey yazdı. imzasını attı. dosyayı komisyon sunucusuna iletti.
sabah olmuştu.
koridora çıktığında istasyonun sabah kalibrasyonu başlamıştı; havalandırma sistemleri devir sayısını bir tık değiştirdi, aydınlatma kademesi yumuşadı. feryal yürüdü. sol ayağı bu kez farklı hissetmiyordu, sağdan daha uzak değildi. ya alışmıştı, ya da artık ölçmüyordu.
kafeteryada üray vardı; tek başına, küçük bir masanın başında. önünde bir kâğıt, üstünde elle çizilmiş bir şema. feryal yaklaşırken kâğıda baktı: merkezden dışa doğru sarmal çizgiler, köşe olmayan, açısız bir harita.
feryal oturmadı. eğildi, kâğıdı inceledi.
«bu ne?»
«istasyon» dedi üray. kalemi ağzına götürdü, düşünür gibi ısırdı. «ama düzleştirilmiş. bakınca nerede olduğunu anlayabiliyorsun.»
«kuzey nerede bu haritada?»
üray kalemi ağzından çıkardı. kâğıda baktı. sonra feryal'a baktı, ciddiyetle, sanki soruyu anlamamıştı.
«hangi kuzey?»
devamını gör...
normalsozluk.com/entry/4049907
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"sinyal çocukları" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim