üçüncü katta hiçbir şey yere düşmüyordu.
selin bunu ilk günden biliyordu elbette; proje broşüründe resimler vardı, kaldıraç sistemlerinin şemaları, yapay yerçekimi alanının sınırlarını gösteren mor degrade eğriler. ama bilmekle yaşamak arasındaki mesafeyi hiçbir broşür kapatamazdı. çayını bıraktı, fincan havada kaldı. kahverengi sıvı oval bir küre hâlinde sallandı, yavaşladı, durdu. çayı yutmak için öne eğilip ağzını kapaması gerekti.
kızı tamra o sabah orta odada dönüyordu. kollarını açıp tavana doğru fırlatmış, sonra yavaş yavaş geri dönmüş, saçları etrafında bir halka hâlinde açılmıştı. gülüyordu. gerçek bir gülüş: karın kaslarını tutan, sesi yükseltip alçaltan cinsten. selin o sesi duyunca sofadan eğilip baktı, bir şey söylemedi.
sonraki hafta tamra dönmeyi bıraktı. yalnızca yüzdü. yüzmek yeterliydi.
projeyi tasarlayan mimar kael drost, aşağıdaki ofisinde, yerçekiminin tam olduğu zemin kattaydı. masasında duruyordu çünkü sandalyeden kalkmanın en doğal yolu buydu. elindeki dijital pergel üç boyutlu bir daire çiziyordu, yörüngesi biraz kaymıştı, onu düzeltmesi gerekiyordu. düzeltemedi. pergeli bıraktı.
mühendis orçun vasa kapıdan girdi, dosyalardan oluşan bir demeti öne uzattı.
«yedinci bloktan şikâyetler var.»
«ne tür?»
«bozukluk yok. sistem tam çalışıyor.» orçun durdu. «insanlar ayrılıyor.»
kael yüzünü kaldırmadan: «kimler?»
«şimdiye kadar dört çift. beşincisi süreçte. ortak bir şikâyet formu yok ama iletişim kayıtlarına yansıyanlar benzer.» orçun dosyayı açtı, bir sayfayı öne sürdü. kael almadı. «"bağ hissetmiyorum" diyorlar. tam olarak bu kelimelerle.»
kael şimdi pergele bakıyordu. hâlâ eğriydi.
tasarım sekiz yıl sürmüştü. temel fikir basitti, en azından başında öyle görünmüştü: insan bedeni ağırlığından arındırılırsa mimariye yeni bir boyut açılır. duvarlar yalnızca bölme değil yön olur, tavan zemin kadar kullanışlı hâle gelir, oda içindeki her nokta eşdeğer olur. altta-üstte hiyerarşisi biter. kael bunu vasa'ya ilk anlattığında ikisi de salonun ortasında, kâğıtlarla çevrili, soğuk kahvelerini unutmuş oturuyorlardı. heyecandan mı unuttular, yoksa sadece mi unuttular, artık hatırlamıyordu.
ilk ailelerin taşınması dokuz ay önce olmuştu.
selin dağtekin, kocası remzi ve tamra. ikinci hafta: voss ailesi, beş kişi. üçüncü hafta: bekar bir mühendis, adını kael hiç öğrenmemişti. şimdi yedinci blokta kırk yedi kişi yaşıyordu. kırk yedi kişi, dört ayrılan çift.
kael orçun'a: «konuşabilir miyim onlarla?» dedi.
«kiminle?»
«herhangi biriyle.»
selin kapıyı açtığında kael'i tanıdı ama tanıdığını belli etmedi. broşürde fotoğrafı vardı. daha genç görünüyordu orada; burada çene kemiği biraz daha belirgin, kaşları biraz daha düzdü. içeri davet etti, bir jest yaptı, kolunu yatay uzattı; normalde "buyurun" için içe döndürülen el burada bir anlam taşımıyordu, çünkü içeri girince ne yere basılacak ne de bir yerde oturulacaktı. kael bunu biliyordu ama yine de duraksadı.
oda sarı bir ışıkla doluydu. lambalar duvarlardan değil her yüzeyden yayılıyordu, kör nokta yoktu, gölge yoktu. kael içinde bir şeyin gerildiğini hissetti. duvara yaslanmaya çalıştı, hafifçe kaydı.
selin uzakta asılı duruyordu. bacakları hafifçe kıvrık, kolları yana açık; bu hâliyle uyuyan birini andırıyordu.
«broşürde yazan mimarsınız.»
«evet.»
«ne öğrenmek istiyorsunuz?»
kael cevap vermek için bir saniye bekledi. o bir saniyeyi doldurmak için aklına üç farklı cümle geldi, üçünü de söylemedi. «nasıl hissettirdiğini.»
selin pencereye döndü. pencereden dışarısı, yani normal binaların çatıları ve telekom direklerinin arasına sıkışmış alacakaranlık görünüyordu.
«ilk hafta harika. ikinci hafta da.» durdu. «ama bir sabah tamra'nın yüzüne baktım. gülümsüyordu. ben de gülümsedim. sonra fark ettim: gülümseme orada durdu. geçip gitmedi. ikisi de öylece asılı kaldık.»
kael bunu not etmek için bir şey aramaya başladı. cebinde kalem yoktu.
«remzi şu an...»
«gitti.»
konuyu kapatmak için değil, bilgi vermek için söylendi bu. selin'in sesi düz kaldı. kael bir şey soramadı.
tamra o anda orta odadan geçti, kapıdan baktı, kael'i gördü, bir şey söylemedi. devam etti. ayakları hiçbir yüzeye değmiyordu.
kael o gece zemin kattaki ofisinde uzun süre oturdu. yerçekiminin tam olduğu bu odada sandalye vardı, masa vardı, dökülen şeyler yere düşüyordu. kahvesi masanın yüzeyinde bir leke bıraktı. lekeye baktı. bu, hiçbir şeyin havada asmadığının, bırakılan izlerin kaldığının kanıtıydı.
tasarım teorisinde buna "iz bırakmama" diyorlardı. temiz yüzeyler, kalıcı döküntü yok, bakım maliyeti minimum, estetik bozulmama garantisi. kael bunu bir avantaj olarak sunmuştu sekiz yıl boyunca. şimdi selin'in sesini düşünüyordu: "geçip gitmedi."
sabah yedinci bloğa tekrar gitti. bu sefer voss ailesine.
emre voss kapıyı açtı. yüzü yorgundu; bu tür bir yorgunluk ki uyku eksikliğinden değil, bir şeyi sürekli hesaplamaktan geliyor gibiydi. elleri kapı çerçevesini tutuyordu. iki eliyle de tutuyordu, bilinçsizce.
«içeride yer yok gibi bir duygu oluyor zamanla.» kapıdan içeri bakmadan söyledi emre. «oda büyük. her yeri kullanıyoruz. ama dolmuyor.»
«dolmuyor mu?»
«hayır. çünkü dolmak için bir taban lazım. taban olmayınca her şey sadece orada asılı kalıyor.»
kael bunu yazdı. bu sefer yanında not defteri vardı, cebinden çıkardı. yerçekimsiz ortamda kalem tuhaf çalışıyordu, mürekkep düzgün akmıyordu ama kael yine de yazdı.
akşam orçun'u aradı.
«tasarımı değiştirmeliyiz.»
orçun ekranda bir an bekledi. «nasıl değiştireceğiz?»
«zemin eklememiz lazım. gerçek bir zemin. tek bir yüzey, sabit, aşağıda.»
«o zaman yerçekimsizliğin anlamı kalmıyor.»
«biliyorum.»
orçun ekrana yaklaştı, sesini alçalttı: «kael, bu patent başvurularını da etkiler. yatırım anlaşmaları var, şartname...»
«biliyorum.»
sessizlik. orçun ekrandan uzaklaşıp döndü.
«bana biraz zaman ver.»
kael bir hafta bekledi. o bir hafta içinde bloğa dört kez daha gitti. selin'e bir kez, voss ailesine iki kez, tanımadığı başka birine bir kez. o başka biri, adı pars olan genç bir kadındı, yalnız yaşıyordu ve bloğa taşınmadan önce heykel yapıyordu.
«burada yapamıyorum artık.» kil almak için ellerini masaya bastırmaya çalışırken söyledi bunu. elleri yüzeye tam değmiyordu, hafif bir basınç oluşuyor, kil şekil almıyordu. «kil, ağırlık olmadan çalışmıyor. ben de.»
kael'in not defteri yarıya kadar dolmuştu.
orçun'un cevabı üçüncü gün geldi: değişiklik mümkündü ama masraflıydı. yatırımcılar muhtemelen razı olmayacaktı. şartname ihlali sayılıp sayılmayacağı belirsizdi. hukuk departmanı henüz yanıt vermemişti.
kael defteri kapattı.
yedinci bloğun zemin planına baktı. geniş, açık, her yönde eşit dağılmış alanlar. hiçbir yön ağırlıklı değildi. her yüzey, teoride, başka bir yüzeyle eşdeğerdi. bu tasarımın özüydü. kael bunu sekiz yıl önce bir gece, çok geç bir saatte, orçun'a anlatırken ellerini masaya vurmuştu, heyecandan. masaya vurmuştu, yani aşağısı vardı, masanın üstü ve altı ayrıydı.
şimdi bunu düşündü.
sonra bir şey daha düşündü: tamra'nın annesiyle göz göze gelmesi. gülümsemeler oraya yapışıp kalmıştı çünkü yer yoktu. yer olmayınca anın ağırlığı da yoktu. ağırlık olmayınca iz kalmıyordu.
pencerenin önüne geçti. zemin kat ofisinin penceresinden dışarısı görünüyordu: beton kaldırım, bir saksı sardunyası, uzakta birinin çöp kutusuna götürdüğü torba. torba yere çarptı. iz bıraktı.
orçun'a mesaj attı: «yatırımcılarla görüşmeyi ben yapacağım.»
yanıt gecikmedi: «ne diyeceksin?»
kael bir süre düşündü. sonra yazdı: «tasarım hatalıydı.»
orçun'dan yanıt gelmedi. muhtemelen ekranın başında oturuyordu, mesajı okuyordu, bir şey yazıp siliyordu.
kael ofisini kilitledi. yedinci bloğa çıktı, asansörü üçüncü katta durdurdu. koridor boyunca yürüdü. koridorda da yerçekimsizlik vardı, adımlar yüzeye değiyor ama tutunamıyordu. selin'in kapısına geldi. duraksadı.
sonra geçti. kapıyı çalmadı.
binanın en ucundaki pencereye gitti. pencere önünde asılı durdu, dışarısı görünüyordu, gece olmuştu, kaldırımlardaki su birikintileri ışıkları yansıtıyordu. biri geçti, birinin kopyası gibi görünen biri; hızlıydı, sesi yoktu.
kael defterini açtı. son sayfaya, o güne kadar yazmadığı bir şey yazdı: "insan, asılı kalamazsa ne yapar?"
yazdı. durdu.
kalem mürekkebi akıp gitti, sayfayı kararttı; yerçekimsiz ortamda duramayan sıvı çizginin sınırını aştı, yayıldı.
kael defteri kapattı. mürekkep parmağına bulaşmıştı. silmedi.
parmağını tuttu öylece, mürekkep kurumaya bırakıldı. pencerenin dışında o biri çoktan gitmişti; kaldırım şimdi boştu, su birikintilerinde yalnızca sokak lambasının kırık yansıması titriyordu.
sabah sekizde selin geldi. kapıyı çalmadı, kael de çalmamıştı zaten; bu binada kapı çalmak bir süre sonra anlamsız hâle gelmişti, herkes içeriye giriyordu çünkü içerisi de dışarısı kadar boştu. elinde iki kâse getirmişti; biri soğumuş, biri az soğumuş. kırmızı mercimek çorbası, üstüne limon sıkılmış; limon da küçülmüştü, artık sıkılacak şey kalmamış gibiydi.
«bir şey bulduk.»
kael kâseye baktı.
«kaç kişi?»
«altı. birinin biyometrik verisi tutarsız.» selin parmağıyla şakağına vurdu, hafifçe, alışkanlıktan. «muhtemelen protokol hatası. ama direktör, tutarsız olan birini sistemden çıkarmak istiyor.»
«hangisi tutarsız?»
cevap vermedi. kâseyi bıraktı, geri döndü, kapıya yaklaştı; orada durdu, eşikte, içeride mi dışarıda mı bilinmezdi.
«selin.»
«henüz kesin değil» dedi. sesi düzdü, çok düz, tel gibi gerilmiş bir ses. «yirmi dört saat içinde onaylıyorlar ya da iptal ediyorlar.»
çıktı.
kapı kapanmadı, aralandı; koridordan soğuk hava sızdı. mercimek çorbası masada tütüyordu ama kael içmedi. mürekkeple boyalı parmağını çorbanın buharına tuttu, ısındı biraz, sonra onu da bıraktı.
biyometrik tutarsızlık. iki kelime. sistemin bunu üreten algoritması on yedi yıl önce bir grup mühendis tarafından kurulmuştu; o mühendisler şimdi emekliydi, kimisi ölmüştü, kimisi de belki şu an kopyalanıp kopyalanmadığını bilemez hâldeydi. algoritma hata yapar mıydı? yapardı. yüzde üç oranında. bu, dünyanın geri kalanı için kabul edilebilir bir marjdı. dünyanın geri kalanı, yüzde üçün içinde değildi.
kael defteri aldı, açtı. son sayfada mürekkep lekesi duruyordu, kurumuş, siyah, parmak izi gibi. soruyu okudu: "insan, asılı kalamazsa ne yapar?"
altına bir şey yazmaya çalıştı. kalem kâğıda değdi, durdu. yazacak şey yoktu; daha doğrusu yazılabilecek her şey yanlış olurdu.
öğleden sonra çağrı geldi. sesli değil, ekrana bir satır düştü: "birim 7-kael: 14:30, doğrulama odası." gönderen yoktu, sistem kendisi gönderiyordu, sistem her şeyi kendisi gönderiyordu.
doğrulama odası binanın zemin katındaydı; oraya hiç inmemişti ama herkes nerede olduğunu biliyordu. asansör küçüktü, ışığı sarıydı, düğmeler yanmıyordu; yalnızca zemin katın düğmesi yanıyordu, turuncu, daima.
içeride iki kişi bekliyordu. biri beyaz önlüklüydü, elleri masanın üzerinde birleştirilmişti; diğeri ayaktaydı, not alıyordu. not alan baktı, önlüklü bakmadı.
«oturun.»
oturdu.
önlüklü adam bir panel açtı. üzerinde iki görüntü yan yanaydı; biri kael'di, ya da kael'e benziyordu, diğeri de kael'di, ya da kael'e benziyordu. ikisi de aynı çenenin açısına sahipti, aynı kulak kıvrımına, aynı sol göz altı çizgisine. fark görmek için bakmak yetmiyordu.
«sizi kopyaladığınızı düşünüyor musunuz?»
tuhaf bir soruydu. sistem bunu normalde sormuyordu; sistem ölçüyordu, sonuç çıkarıyordu, sormuyordu. ama adam sordu.
«bilmiyorum.»
«bilmemek bir cevap değil.»
«o zaman» dedi kael, «cevabım yok.»
not alan kalemini durdurdu. önlüklü adam paneli kapattı.
«biyometrik verileriniz yüzde iki virgül seksen yedi oranında tutarsızlık gösteriyor. eşik yüzde üç. şu an güvendesiniz.»
şu an. bu iki kelime havada kaldı, odanın sarı ışığında asılı kaldı.
«peki diğer beş kişi?»
önlüklü adam kalktı. not alan kapıya yürüdü. kimse cevap vermedi; kapı açıldı, ışık değişti, kael'in çıkması gerektiği belliydi.
çıktı.
asansörde yukarı çıkarken ellerine baktı. mürekkep hâlâ parmaktaydı; sabahtan beri silinmemiş, kuruyup kahverengiye dönmüştü. asansör durdu. kapı açıldı. kendi katındaydı.
selin koridorda bekliyordu. duvarın önünde, ellerini ceplerine gömmüştü.
«?»
kael yanından geçti.
«yüzde iki virgül seksen yedi.»
selin'in elleri ceplerinden çıkmadı. kael kendi kapısına geldi, içeri girdi. pencere hâlâ önündeydi, kaldırımlar hâlâ ıslaktı, lamba hâlâ titriyordu.
defteri açtı. sorunun altına bu sefer yazdı; tek kelime, mürekkebi az bastırdı, çizgi ince çıktı:
"bekler."
defteri kapattı. parmaktaki mürekkep lekenin üstüne bu yeni leke binmişti, ikisi kaynaşmıştı. hangisinin eski hangisinin yeni olduğu artık belli değildi.
devamını gör...
normalsozluk.com/entry/4049907
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim