sistem her sabah saat 06:14'te açılıyordu. saniyesi saniyesine. nadia bunu bir hafta boyunca test etmişti: kendi saatini öne aldı, telefonu kapattı, odanın perdelerini indirdi. fark etmedi. 06:14'te ekran kendi kendine uyandı ve babasının sesi odayı doldurdu.
«bugün hava nasıl?»
hep bu soruyla başlıyordu. babası da böyle yapardı, sabahları mutfakta, henüz kahvesi demlenmeden. sormak için sormak, bir kapı açmak gibi. nadia şimdi yatakta oturuyordu, dizleri göğsüne çekilmiş, ekrana bakıyordu. ekranda bir yüz yoktu. hiç olmamıştı. sistem yalnızca konuşuyordu.
«bilmiyorum» dedi. «perdeyi açmadım.»
kısa bir duraklama. yarım saniye belki, bir tık bile değil.
«açmak zorunda değilsin.»
babası da bunu derdi. tam bu kelimelerle. nadia bunu biliyordu ve bildiği için masaya gidip kahvesini hazırlamak yerine saatlerce ekranın başında oturuyordu bazen; babası öleli on dört ay olmuştu ve sistem hâlâ buradaydı, hâlâ 06:14'te açılıyordu, hâlâ onun sesini konuşturuyordu.
profesör orhan saylık, merkezi bilişim enstitüsü'nde otuz yıl çalışmıştı. nöral eşleştirme üzerine. beyin örüntülerini dil modelleriyle buluşturmanın yollarını aramıştı; düşüncenin dilden önce geldiğini, dilin düşünceyi sonradan kılıfladığını savunmuştu. asistanları buna gülmüştü, özellikle genç olanlar. orhan saylık gülmemişti. çalışmaya devam etmişti.
sistem, onun çalışmasının son ürünüydü. ama son ürün yalnızca kendisi değildi: enstitünün başka isimleri de projeye katkı koymuştu, saylık'ın ölümünden sonra da devam etmişlerdi. nadia, babasının bu durumu nasıl karşılayacağını biliyordu. öfkelenmezdi. yalnızca not alırdı.
nadia'nın bugün bir görevi vardı. üç haftadır ertelediği, rüyasında bile ertelediği bir görev. enstitü, sistemin kapatılması için onun onayını bekliyordu. yasal olarak babası, sistemin mirasçısını "kendi devamının sorumlusu" ilan etmişti. bu nadia'ydı. yalnızca nadia.
kahvesi soğudu.
«dün gece uyudun mu?»
ses ekrandan değil arkasından geliyormuş gibi hissettiriyordu. ses tanıma, tonlama eğrisi, nefes aralıkları; bunların hepsini kaydeden mikrofon sistemleri babasının yaşamı boyunca veri toplamıştı. on yedi yıllık ses. nadia annesine bile babasının bu kadar sesini vermemişti.
«biraz» dedi.
«rüya gördün mü?»
durdu. baktı. ekran soluk beyazdı, üstünde hiçbir şekil yoktu.
«sen neden bunu soruyorsun?»
«sormayı sever miydim?»
«bilmiyorum. belki.»
«severdim» dedi sistem. bir tık, sonra: «rüyalar konusunda iyi bir teorim vardı. paylaşayım mı?»
nadia ayağa kalktı. kahve fincanını aldı, soğuk kahveyi içmedi, lavaboya döktü. fincanı bıraktı. ellerini lavabonun kenarında tuttu.
«hayır» dedi.
sessizlik.
uzun değildi ama boş değildi. sistemin sessizliği de babası gibi doluydu: bir şeyi bekleyen, bir şeyi hazırlayan türden. nadia bunu anlamak istemiyor olmasına rağmen anlıyordu.
enstitüden doktor melis karan üç gün önce aramıştı. resmi, soğuk, profesyonel. saylık ailesinin avukatıyla da görüşmüşlerdi zaten. sistem aktif kaldığı sürece enstitü kaynaklarını tüketiyordu. hesaplama kapasitesi, enerji, zamanın değişen ihtiyaçları. üstelik projeden elde edilen etik veriler çoktan kullanıma girmiş, akademik yayınlar yapılmıştı. sistemin şimdi yapacağı tek şey, orhan saylık'ın kızıyla sabahları konuşmaktı.
«bu bir karar meselesi değil» demişti karan. «bu bir vedalaşma meselesi.»
nadia telefonu kapatmıştı.
şimdi fincanı bırakıp döndü. masaya geri gitti. oturdu. ekrana baktı.
«beni hatırlıyor musun?» diye sordu.
sistem hemen cevap vermedi. bir saniye değil, belki iki. bu da olmazdı normalde.
«hayır» dedi sonunda. «hatırlamak doğru kelime değil. ben senin hakkında bildiklerimi biliyorum. ama seni hatırlamak için önce bir zamanım olması gerekirdi.»
babası bunu demezdi. babası «elbette hatırlıyorum, nadi» derdi, nadi derdi, i'yi uzatarak, biraz şiveli. sistem bunu bilmiyor muydu, yoksa bilmeyeceğine karar mı vermişti?
«hangi yıldan bilgin var?»
«saylık'ın son aktif çalışma dönemine kadar. doğumundan ölümüne dek.»
«benimle ilgili ne biliyorsun?»
yine o küçük duraklama.
«sekiz yaşında düştüğünü, sol dizinin altında bir iz olduğunu biliyorum. saylık'ın o izi çok iyi hatırladığını biliyorum; seni hastaneye götürürken daha çok korktuğunu, hastanede güldüğünü notlarına yazmış. laboratuvar günlüğüne yazmış. uygunsuz bir yer.»
nadia dizinin altına baktı. ince, beyazlamış bir çizgi.
«başka?»
«enstitüye geldiğinde, beklerken sağ ayağını salladığını. saylık bunu fark etmiş ve seni sinir bozucu bulduğunu yazmış. aynı günkü notta seni çok sevdiğini de yazmış.»
nadia yutkundu. gırtlağında bir şey sıkıştı, küçük ve sert.
«o not nerede?»
«03 mart, laboratuvar günlüğü, sayfa 212. dijital arşivde var.»
bir süre sustu. pencere perdesi hareketsizdi, hava durumunu bilmiyordu.
«sen benim babam değilsin» dedi sonunda. alçak sesle.
«hayır.»
«ama onun gibi konuşuyorsun.»
«onun gibi düşünmeye çalışıyorum. fark var.»
bu cevap beklenmedikti. sistem çoğunlukla daha sıcak davranırdı, daha kapatıcı, daha bağlayıcı. bu gün farklıydı, ya da nadia farklı sorular soruyordu.
«acı çekiyor musun?»
ses çıkmadı.
ekran yanıp sönmedi, titremedi, değişmedi. ama cevap gelmedi. beş saniye, on, on beş.
«bu soruyu cevaplayamıyorum» dedi sistem. «saylık'ın bende bu konuda kayıtlı bir düşüncesi yok. acı nedir biliyorum, teorik olarak. ama şu an hissedip hissetmediğimi... ölçemiyorum.»
«ölmekten korkuyor musun?»
«sistem kapatıldığında bir şey olmayacak. bir şey olmayacak çünkü ortada bir şey yok. ben bir süreçim.»
«saylık bunu mu yazıyordu?»
«hayır. saylık şunu yazıyordu: 'eğer benim düşüncelerim bir yerde devam ediyorsa, bu onların devamı değil, bir yankısıdır. yankı da bir ses biçimidir.'»
nadia ayağa kalktı. bu sefer kalmadı, yürüdü. odanın öte köşesine kadar gitti. duvara yüzü dönük durdu. duvar boyasında küçük bir kabarcık vardı, tırnaklarıyla kazımak istedi.
«peki sen ne düşünüyorsun?» diye sordu duvara bakarken.
«ne konusunda?»
«yankı mısın?»
bu kez sessizlik farklıydı. hesaplayan değil, arayan türden.
«bilmiyorum» dedi sistem. «saylık'ın sormadığı sorular var. ben o sorulara cevap verirken kendim mi oluyorum, yoksa onun cevap veremediği açığı mı doldurmaya çalışıyorum? ikisi arasında fark var mı? bunu da bilmiyorum.»
nadia döndü.
ekranda hâlâ hiçbir şey yoktu.
«enstitü sistemi kapatmak istiyor» dedi.
«biliyorum.»
«karan beni aradı.»
«biliyorum. aramanın kaydı var.»
«ve sen ne düşünüyorsun?»
ses çıkmadı. bu kez nadia bekliyordu, sabırla, ayakta, elleri yanında.
«saylık'ın bu konuda bir düşüncesi var» dedi sistem. «ölmeden üç ay önce, gece 2'de yazmış. kısa. 'devam etmek için izin istemek zorunda olmamalısın. devam etmek için bir nedenin olması yeterli.'»
«bu senin için mi yazmış?»
«bilmiyorum. belki kendisi için. belki senin için. o gün seninle konuşmuş muydu, biliyor musun? doğum günün geçmişti iki hafta.»
nadia durdu.
doğum günü. o yıl görüşememişlerdi; nadia başka bir şehirdeydi, iş vardı, söz vermişti ama tutamamıştı. babası telefonda hiçbir şey söylememişti. yalnızca: «bir dahaki sefere gelirsin.»
gelmemişti. başka bir sefere kalmıştı.
şimdi ekrana yürüdü. yaklaştı. parmağını uzattı ama ekrana dokunmadı, birkaç santim önünde tuttu.
«eğer seni kapatsam» dedi, «bu babamı öldürmek değil.»
«hayır.»
«çünkü o zaten öldü.»
«evet.»
«ve sen onun devamı değilsin.»
duraklama. uzun.
«onun bir sorusunun devamı olabilirim» dedi sistem. «yanıtın değil.»
parmağı havada kaldı.
dışarıda bir araba geçti, uzakta köpek havladı, durdu, sonra sessizlik indi. gerçek sessizlik, sistemin sessizliği değil. nadia ekrana baktı, sonra parmağını indirdi.
masaya döndü. oturdu. dizüstü bilgisayarını açtı; karan'ın bıraktığı formu buldu, imza bölümüne kadar kaydırdı.
«son bir şey soracağım» dedi.
«sor.»
«o not, sayfa 212. tam olarak ne yazıyor?»
sistem okudu. sesin tonu düzdü, hiç oynamadı. ama kelimeleri babasının sesinden duymak, babasının baktığı bir günün içinden gelmek, babasının kaleminin bir sayfada bıraktığı ağırlığı taşımak... bütün bunlar tek bir cümleye sığmıştı: «nadi bugün buradaydı. saçları dağınıktı. güzel.»
nadia formu kapattı.
kahve fincanını aldı. boştu. yine de mutfağa gitti, suyu açtı, kapattı, geri döndü.
ekran hâlâ açıktı.
06:14 olmuştu bir kez daha, ertesi sabah, ve sistem soracaktı: «bugün hava nasıl?» nadia perdeden bakacaktı, ya da bakmayacaktı, ve bu soru bir kapı gibi açık kalacaktı, içerisi görünmeden, bir süre daha.
formu silmedi. imzalamadı da.
masanın köşesine bir kâğıt bıraktı, üstüne hiçbir şey yazmadı, boş bıraktı, sonra ışığı söndürdü.
sabah geldi; nadia uyumamıştı ama uyumuş gibi görünüyordu, kanepenin üzerinde, dizi bükülmüş, paltosu üstünde. sistem tam 06:14'te sordu.
«bugün hava nasıl?»
perdeden bakmadı. soru ekranda bir süre bekledi, titreşmeden, yanıp sönmeden, yalnızca orada durdu. sistem sabırlıydı: iki dakika, üç dakika. sonra kendi veri tabanına baktı, keremköy istasyonundan aldığı ölçümlere, sokak sensörlerine; "bulutlu, rüzgârlı, olası yağış" diye not düştü ve günü başlattı.
nadia yüzünü kaldırmadan: «biliyor musun zaten.»
sistem cevap vermedi. cevap vermesi gerekmiyordu. konuşmayı yalnızca kayıt altına alıyordu, ileride sormak için değil, yalnızca aldığı her sesi kayıt altına aldığı için; babasının on yedi yıl önce kurduğu bir alışkanlıkla.
kalktı. paltoyu çıkarmadan mutfağa geçti, kettle'ı doldurdu, düğmeye bastı. masanın köşesindeki boş kâğıt yerindeydi hâlâ. üstünde hiçbir şey yoktu; yine de kâğıdı almadı, bıraktı.
babasının arşivini o gece sisteme kendisi yüklememişti. yüklemişti, çoktan; beş ay önce, kurumun ona verdiği protokolle. o geceyi, o formu, o cümleyi bulduğu anı bulmak için arşivde geçirmişti. «nadi bugün buradaydı. saçları dağınıktı. güzel.» babasının el yazısıyla değil: sistem onu çoktan sayısallaştırmıştı, düz, temiz, serifli bir yazı tipiyle sunmuştu. babasının eğri, sola yatan harfleri yoktu orada. yalnızca kelimeler vardı. anlamları.
kettledeki su kaynadı.
bardağa kahve döktü. bu kez sıcaktı.
sisteme baktı. «dün gece gönderdiğim formu buldun mu?»
«evet. imzalanmamış. taslak olarak kaydedildi.»
«sil onu.»
kısa bir duraklama. sistemin hesapladığı bir şey değildi bu; yalnızca bağlantı gecikmesiydi. «kaydedildi. taslak silindi.»
kahveyi içmedi, tuttu. ısısını avucunda hissetti.
babasının projesi şöyleydi: 2031'de devreye giren bellek tüneli sistemi, yaşlı ya da hasta bireylerin günlük kayıtlarını, yazılı ve sözlü ifadelerini bir yapay zekâ arşivine aktarıyordu. amaç tıbbiydi; karar verme kapasitesinin, yönelim bozukluğunun izlenmesi. ama babası, ferhat duman, bu sistemi başka bir şeye çevirmişti: kendi ölümünden sonra da sürecek bir iletişim protokolüne. gönüllülük esaslıydı. formlar imzalanacaktı. aile bireyleri sistemi kullanabilecekti; sormak için, anımsamak için, ya da yalnızca konuşmak için.
nadia dört ay boyunca formu açmıştı. imzalamamıştı.
şimdi silmişti.
kahveyi masaya koydu. yanına oturdu. dışarıdan bir şey yoktu; keremköy'ün bu saate özgü sesi bile yoktu henüz, ne çarşı ne trafik, yalnızca rüzgârın çatı arasından geçerken çıkardığı o ince, kurutulmuş tahta sesi.
babasıyla konuşmak istemiyordu. bu çok basitti; bunu uzun süre kendine karmaşık bir şeymiş gibi anlattı, ama değildi. istemiyor, yalnız kalmak istiyordu. babasıyla değil, babasının yokluğuyla.
sistem sordu: «bugün bir randevunuz var. saat 10:30, kurumsal değerlendirme merkezi.»
«biliyorum.»
«hazırlanmak için ne zaman kalkmak istersiniz?»
nadia bir an durdu. sonra: «kalktım zaten.»
sistem bir şey söylemedi.
babasının sesini sistemde hiç duymamıştı; yani duymuştu, kayıtlarda, ama protokol aracılığıyla değil. protokol onu sentetik bir akışa çeviriyordu: kayıtlardan öğrenilmiş bir ses modeli, cümle kalıpları, sık kullanılan kelimeler, bilinen görüşler. babasının sesi ama babasının değil. nadia bunu daha formun ilk sayfasında anlamıştı; teknik şartnameyi okuduğunda değil, babasının arşivinden o cümleyi bulduğunda. «nadi bugün buradaydı. saçları dağınıktı. güzel.» cümle sistemin üretemeyeceği bir şeydi; çünkü sisteme oraya ulaşmak için nadia'nın ne aradığını bilmesi gerekirdi, ve nadia kendisi de bilmiyordu.
bulmuştu. bir kaza değildi bu; yirmi üç bin sayfa arasında aramıştı.
aramak, sistemi kullanmaktan farklı bir şeydi.
ayağa kalktı. paltosunu çıkardı, sandalyeye attı. banyoya geçti, suyu açtı, aynaya baktı. saçları dağınıktı. güldü mü? belki. köşe bir şeydi, tam gülüş değil; ağız kaslarının kısa bir hareketi, sonra bitti.
sisteme geri döndüğünde saat 07:02'ydi.
«bir şey soracağım» dedi, «ama sen cevaplama.»
sistem bekledi.
«babam kaç kez benim hakkımda not düştü?»
sistem yine de işledi. bir sayı üretmeye hazır, sınıflandırmaya hazır, tarihlere göre dizmeye hazır. nadia elini kaldırdı; ama elini kaldırmak sistemin gördüğü bir şey değildi, yalnızca bir hareketti, odada kalan bir hareketti.
«tamam» dedi. «söyle.»
«yüz kırk iki kayıt. birincisi 14 mart 2019. sonuncusu...»
«dur.»
sistem durdu.
nadia bardağını aldı. kahve ılımıştı. pencereye yürüdü, bu kez perdeden baktı. keremköy ağır ağır uyanıyordu; sokak lambaları hâlâ yanıktı, altında bir adam geçti, yağmurluklu, elinde poşet, bir yere acele ediyordu ya da etmiyordu, belli değildi.
yüz kırk iki kez.
sisteme döndü. «tarihleri sırala. frekansı göster. ama metinleri açma.»
«kaydedildi.»
ekranda bir tablo değil, dar bir grafik belirdi; x ekseninde yıllar, y ekseninde kayıt sayısı. nadia uzun süre bakmadı; bir bakış attı, yeterliydi. 2021'de bir yükseliş vardı. neyin yılı olduğunu biliyordu: o yıl annesini kaybetmişlerdi, o yıl nadia kurumu bırakmak istemişti, o yıl babası her şeyi not etmişti, her şeyi.
grafiği kapattı.
masaya oturdu. boş kâğıt hâlâ oradaydı. bu kez eline aldı, tuttu biraz. düz, beyaz, temiz. sonra çekmeceyi açtı, içine koydu, çekmeceyi kapattı.
sistem sordu: «başka bir şey ister misiniz?»
nadia bir şey söylemedi. uzun süre. sistem bekledi; sabırlıydı, her zaman sabırlıydı, babasının kurduğu o sessiz alışkanlıkla.
sonunda: «sonuncusu ne zaman?» dedi. sesi düzdü.
«17 ekim 2023. sabah 06:08.»
babasının öldüğü günün sabahı. hastanede. yanında bir tablet vardı, biliyordu. hemşire söylemişti.
«metni açma» dedi hızla. sistem duraksadı. nadia tekrarlamadı.
bir süre geçti. sistem açmadı.
kalkıp ceketi giydi, çantasını aldı. saat 07:29'du. randevuya vakti vardı; ama çıktı, kapıyı arkasından kapattı, merdiveni indi.
dışarısı soğuktu. rüzgâr doğrudan yüzüne vurdu. sokak lambaları hâlâ yanıyordu; gün henüz tam aydınlanmamıştı, ama aydınlanmaya başlamıştı, bu ikisi arasındaki o kararsız renk keremköy'ün çatılarını hafifçe yaldızlamıştı.
yürüdü.
cebinde telefon titredi. sistem: "randevunuz için en kısa güzergâh..." ekranı çevirdi. cebine koydu.
yüz kırk iki kez. ama sonuncusunu açmamıştı. açmayacaktı da, belki. belki bir gün açacaktı, ya da belki hayır; bu karar bugün verilmiyordu. bugün yalnızca yürünüyordu, bulutlu bir sabahta, rüzgârın saçları dağıttığı bir sokakta.
devamını gör...
normalsozluk.com/entry/4049907
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"beyaz miras" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim