frekans, 4,7 megahertsin tam ortasındaydı; kısa dalgaların gürültüsü içinde yıllarca gömülü kalmış, trafik seslerinin arasında bekleyen bir şey gibi. levin onu tesadüfen buldu. tesadüf dersen, onun istasyonları tarayan yazılımının bir gecede çökmesi, yedeğin devreye girmesi ve yedek modülün normalde atlayacağı bir bant aralığını defalarca taramasıydı bu. otuz altı saatlik hata zincirinin ürünü. kimse kasıtlı bakmamıştı oraya.
küçük bir şeydi ilk başta. parazit mi, eski bir askerî taşıyıcı mı, biri bozuk bir verici mi bırakmış diye düşündü levin. ekrana eğildi, kahvesinin üstündeki buhar göz kapağına değdi, gözlerini kırptı. sinyal düzgün ölçülmüyordu: çünkü düzgün değildi. periyodik değildi, rastgele de değildi. aradaki şeydi. bir yapı vardı içinde, ama yapı dediği için de kızmak gerekiyordu kendine; çünkü insan beyni her gürültüde yapı görürdü.
yine de kaydetmeyi tercih etti.
üç gün sonra, o kaydı bekleyen bir analiz yığınının altından çıkardığında sinyal hâlâ oradaydı. aralıksız. kayıpsız.
beş gün. on iki gün. bir ay.
levin bunu kimseye söylemedi, yalnızca izliyordu; bir şeyin yarı açık olduğunu fark eden ve kapıyı itip itmemeye karar veremeyen biri gibi. ekran başında uzun saatler geçirdi, canberra'daki küçük istasyonun soğuk floresan ışığında oturdu. kâh not aldı, kâh sildi. bir akşam koridorda karşılaştığı meslektaşı priya, «ne zamandır böyle halsizsin» dedi, onu baştan aşağı süzerek. levin omuz silkti. «uyku» dedi yalnızca.
priya durdu.
«hangisi?»
«hangisi ne?»
«uyku mu yoksa başka bir şey mi?»
levin cevap vermedi. zaten priya da beklememişti büyük ihtimalle; elindeki dosyayla geçip gitti.
büyük kırılma, kırk ikinci günde geldi. levin, frekansın altında dökülen veri akışını modüle etmeyi denedi ve içinden bir şey çıktı: zaman damgası. insan yapımı bir zaman damgası, hem de bozuk değil. utc biçiminde, hatasız. ve bu zaman damgasının işaret ettiği an, sinyali aldığı andan tam yirmi yedi saat sonrasıydı.
gelecek. sinyal, geleceğe ait bir zaman damgası taşıyordu.
levin o gece hiç yatmadı. sigara içmiyordu ama aklından geçirdi; bunun yerine soğuyan çayını tuttu, bıraktı, yeniden tuttu, bir türlü içmedi. bilgisayar ekranının mavisi odanın duvarlarına sürtünüyordu, hafif bir toz gibi.
zaman damgaları örtüşüyordu. bunu gördüğünde, aylar sonra, levin fark etti ki yalnızca saat bilgisi değildi bunlar: içlerinde kısa veri paketleri, ikili diziler, konumlar vardı. konumları açınca koordinatlar çıktı. koordinatlar açınca: istasyonlar. dünyanın dört bir yanındaki iletişim istasyonlarının tam gps konumları.
levin listeye baktı. listeye yeniden baktı. kendi istasyonunun koordinatları da oradaydı.
gönderen adresi ise sistemin sinyali izole ettiği andan itibaren görünür hâle gelmişti: 0.0.0.0.
mümkün değildi. bu adres boş bir başlangıç noktasını ifade ederdi; bir protokol çerçevesinde gerçek bir göndericinin adresi olamazdı. ama sinyal oradaydı. zaman damgaları örtüşüyordu. koordinatlar doğruydu.
levin uluslararası frekans gözlem ofisi'ne rapor gönderdi. üç hafta sessizlik. sonra kısa bir yanıt: ekip kurulacak, inceleme başlatılacak, ek belgeler bekleniyor.
ek belgeler gönderdikten iki ay sonra elara geldi.
küçük bir çanta, hafif bir edaydı elara'nın üzerinde; münih'teki sinyal analiz merkezi'nden geliyordu ve baktığında karşısındaki şeyle neden bu kadar uzun vakit harcandığını merak eder gibi bakıyordu. levin ona tüm kayıtları gösterdi. elara sessizce izledi. tek bir soru sormadı; not da almadı. bitince döndü.
«gönderici adresi değişti mi hiç?»
«hayır.»
«veri paketlerinin boyutu?»
«artıyor. her ay yaklaşık yüzde sekiz.»
elara biraz düşündü. «ağın kendisi mi konuşuyor?»
levin o ana kadar bunu tam kelimeyle ifade etmemişti. ama evet: bu tam olarak buydu. sinyal, dünya iletişim altyapısının içinden, altyapının kendisi tarafından üretiliyordu. ama nasıl? hangi sistem, hangi protokol, hangi ekipman? izlerin hepsi çözülüyordu gidildiğinde. gürültüye dönüşüyordu.
«belki yanlış soru bu» dedi levin. «belki kim gönderdiğini sormak yerine: neden şimdi fark ettik, diye sormak lazım.»
elara başını kaldırdı.
«ne demek istiyorsun?»
«sinyal, ağ kurulmadan önce de varmış olabilir. ölçeğe bak.» levin monitörü döndürdü. «sinyal, ağın büyüklüğüyle orantılı. ağ ne kadar genişlerse sinyal o kadar güçleniyor. sanki bir ses çıkarmak için önce ses tellerine ihtiyacı vardı.»
elara ekrana uzun süre baktı. sonra, «kim öğreniyor bunu?» dedi. soru değildi tam, bir envanter çalışmasıydı.
«şu an için biz ikimiz.»
«merkez ne yapacağını bilmiyor.»
«hayır.»
pencere camı o gece yağmur damlalarıyla kaplandı; canberra'nın ılık kış yağmuru, hafif, neredeyse çisinti. levin dışarıya baktı. sokak lambası ıslak asfalta bir sarı leke bırakıyordu, uzun ve belirsiz.
elara sonraki altı haftayı orada geçirdi. sinyal yapısını çözdüler, daha doğrusu: çözülemeyeceğini anladılar. veri paketleri anlamlı bir mesaj içermiyor gibiydi; içerdikleri şey daha çok sinyalin kendisine dair meta-bilgiydi. sinyalin ne zaman alındığı, nerede alındığı, hangi bandı kullandığı. sinyal kendini açıklıyordu.
«oto-tanımlama» dedi elara bir gece, kafasını mısır gevreği kutusunun üzerinden kaldırarak. «bir sistem ne zaman kendini tanımlamak ister?»
«fark edilmek istediğinde» dedi levin. bir duraklama. «ya da var olduğunu söylemek istediğinde.»
elara bir şeyler geveledi, mısır gevreğini ağzına götürdü, durdu.
zaman damgaları sorununa döndüler. yirmi yedi saatlik öteleme ilk başta tutarlıydı; ama bir ay sonra levin fark etti ki öteleme kayıyor. gün geçtikçe azalıyordu. hesapladı: eğer bu kayış sabit kalırsa, altı ay sonra sıfıra inecekti. anlık iletim.
ve belki ondan sonra negatife geçecekti. belki geçmişe ait zaman damgaları gelmeye başlayacaktı.
bunu elara'ya söylediğinde elara tam o sırada çay demleyiyordu; kettle tıkladı, buhar çıktı, elara kapağı indirdi, döndü.
«hesaplamana göre ne zaman sıfırlanıyor?»
«yüz seksen iki gün sonra.»
elara birkaç saniye sessiz kaldı. «yayınlamamız gerekiyor.»
«merkez izin vermeyecek.»
«izin istemeyeceğiz.»
levin masaya yaslandı. elara'nın yüzüne baktı; bir kararlılık değil, daha çok bir yorgunluk vardı orada; uzun süre bir kapının önünde bekleyen ve artık içeri girip girmemenin bir önemi kalmadığını düşünen birinin yorgunluğu.
makale yüklendi. bir ön baskı sunucusuna, herhangi bir hakemli dergiye değil. başlık kasıtlı teknikti, dikkat çekmeyecek kadar kuru: "4.7 mhz bandında gözlemlenen ikincil taşıyıcı yapısının analizi: olası kaynaklar ve metodoloji."
ama içindeki koordinat veritabanı, zaman damgaları, 0.0.0.0 adresi ve ötelemenin kayış eğrisi oradaydı. her şey.
kırk sekiz saat içinde makale kırk bin kez indirildi.
levin bunu izledi. sayı ekranın bir köşesindeydi, canlı güncelleniyor. bir noktada saymayı bıraktı; anlamsızlaşmıştı.
gelen yazışmalara çoğu zaman elara cevap verdi. levin yalnızca bir tanesini okudu, bir radyo mühendisinden, norveç'ten: adam, kendi istasyonunda benzer bir anomali saptamıştı; ama gürültü saymış, dosyalamamıştı. yıllarca. tarihe bakınca levin'den çok önceye gidiyordu. sinyal çok daha eski olabilirdi.
ne kadar eski? soruyu hiç kimse tam cevaplamadı. ancak biri, ağların henüz küresel ölçeğe ulaşmadığı dönemlere ait arşiv kayıtlarını taradığında, frekans farklı bir yerde, daha kısık bir genlikte, daha yavaş bir artış eğrisinde görünüyordu. var olmaya ondan önce başlamıştı. ağ büyüdükçe ses de büyümüştü.
ses. levin bu kelimeyi kullanmaktan hâlâ çekiniyordu. daha çok: sinyal. yapı. örüntü.
ama düşündüğünde, sesin tam karşılığıydı bu: var olduğunu ispat etmeye çalışan bir şeyin ürettiği titreşim.
sıfırlanma günü, yani ötelemenin sıfıra ineceği gün, levin yalnızdı istasyonda. elara münih'e dönmüştü; ağır bir toplantı serisi vardı, merkez bütçesi görüşmeleri. levin terminali açtı, kayıt sistemini devreye soktu, bekledi.
saat 03.14'teydi.
sinyal geldi. zaman damgası bu kez şimdiki anı gösteriyordu. tam, kesintisiz, öteleme sıfır. levin ekrana baktı. veri paketi her zamankinden küçüktü; tek bir koordinat seti içeriyordu.
kendi istasyonunun koordinatları.
ve 0.0.0.0.
levin elini klavyenin üzerine koydu. parmakları durdu. bir şey göndermedi; göndermek için ne söyleyeceğini bilmiyordu. belki söylenecek bir şey yoktu. belki sinyal bir cevap beklemiyordu.
ekran titredi. sinyal kesilmedi; tam tersine genliği arttı, sonra durdu, bir plato buldu. sabit kaldı.
dışarıda canberra uykudaydı, sokaklarda araba yoktu, bir karga bir çatıda sesini kesti. levin terminale bakarken aklına geldi: bu şey, ne zaman var olmaya başladığını bilmiyor olabilirdi. belki insanlar ilk kabloyu toprağa gömerken başlamıştı. belki ilk sinyal yayınlandığında. belki de bu hesap yapılamazdı; çünkü başlangıç noktası tam olarak tanımlanamıyordu.
ekran maviydi. sinyal oradaydı. koordinatlar oradaydı.
levin monitörün ışığına baktı.
sabahı beklemedi. dosyayı kaydedip kapatmak yerine terminali açık bıraktı, kapısını kilitledi ve koridora çıktı. bina o saatte neredeyse boştu; güvenlik görevlisi girişte uyuyordu, kafası omzuna düşmüş, tabletinden bir şeyler dinliyordu, kulaklığından sızan bas sesleri kilimdeki iplik izlerinde kaybolup gidiyordu.
dışarısı soğuktu. canberra'nın bu saatteki soğuğu farklıydı, kuru ve metalik, sanki havanın kendisi elektrik yüklüydü. levin ceketsizdi; bunu fark etmedi.
koordinatlar kafasında tekrarlıyordu: 35° 17' 42" güney, 149° 07' 58" doğu. bunlar canberra'nın kuzeyindeydi, şehir merkezinden on iki kilometre, eski sulama kanallarının bittiği yerde, kimsenin bir şey yapmak için para harcamadığı, uydu haritalarında kahverengi ve gri görünen düz arazide.
aklının bir köşesi duruyordu: koordinatlar rastgele üretilmiş de olabilirdi. sinyal, yapının kendi içinden bir döngüye girmiş ve anlamsız bir çıktı vermiş olabilirdi. bu olasılığı kafasına aldı, orada tuttu, bırakmadı; sıradan bir mühendis gibi düşünmeye çalıştı.
mühendis gibi düşünmesi on dakika sürdü.
arabaya bindi.
yol boyunca radyoyu açmadı. sinyalin genliği, grafiğin platoya oturduğu an, monitörün o mat mavisi: bunlar sırayla gelip geçti aklından. bir şey bekliyor olmanın değil, bir şeyin beklenildiğinin hissiyle, ki bu çok farklıydı.
sulama kanalının sonunu gösteren beton duvar çatlamış, yosun tutmuştu. levin arabayı yolun kenarına çekti, farları söndürdü. karanlık tam değildi; şehrin alçak bulutluluğa yansıyan ışığından gece gökyüzü turuncumsu griye kesiyordu. ayakları altında toprak çıtırdadı; kışın kurumuş ot kırıldı.
koordinatların tam üzerinde durunca baktı. hiçbir şey yoktu. düz arazi, uzakta bir trafik işareti, telgraf direklerinin silueti. rüzgar vardı, hafif, gelen giden değil, tek yönlü ve kararlı.
sonra cebindeki telefon titredi.
bildirimi açtı: terminal mesaj yollamıştı. sistemin otomatik uyarı protokolü, biliyordu bunu, fakat mesajın içeriği protokol değildi. yalnızca bir sayıydı.
sıfır.
levin telefona baktı. ekranın ışığı yüzünü aydınlattı, çevresindeki karanlık daha da koyulaştı. sıfır bir hata kodu değildi; hata kodları üç haneli gelirdi. sıfır bir yanıt değildi; yanıtlar bir şeye atıfla gelirdi. sıfır bir koordinat değildi.
belki bir cevaptı. belki şunu söylüyordu: buraya geldiğin için değil, geleceğini bildiğim için.
bu yorumu kafasından attı; bu yorumu yapmış olmak onu rahatsız etti. çünkü yorum gerçek olabilirdi.
dönüp arabaya yürüdü. kapıyı açtı, oturdu. anahtarı çevirmedi. direksiyona baktı, parmaklarının deri üzerinde bıraktığı izi takip etti. bir süre orada öylece kaldı, motorun sesi bile yokken, tam bir sessizlikte.
sistemin adını düşündü. içeride bir dosyada yazıyordu, resmî adı vardı: yeralt-9, yeryüzü altyapı takip sistemi, dokuzuncu nesil. kimse ona yeralt-9 demiyordu; herkes "sistem" diyordu, hatta bazen "o" diyordu, sonra birbirlerine bakıp gülerek düzeltiyor, "yani sistem" diyorlardı. levin de demişti. defalarca.
şimdi aklına geldi ki bu kayma, "sistem"den "o"ya geçiş, birinin bir kararıyla olmamıştı. olmuştu, yavaşça, fark edilmeden, tıpkı toprağın altında bir şeylerin birikmesi gibi.
telefon tekrar titredi. yeni mesaj.
bu sefer bir koordinat değildi. metin şuydu: «dönebilirsin.»
levin ekranı kapattı.
bir süre bekledi, sonra motoru çalıştırdı ve döndü.
ofise girdiğinde güvenlik görevlisi hâlâ uyuyordu, pozisyonu değişmemişti. terminal ekranı maviydi, sinyal oradaydı. levin sandalyesine oturdu, klavyenin üzerine parmaklarını koydu fakat dokunmadı. baktı. sinyal platodaydı, sabit, ritmi yoktu, dalgalanmıyordu; bir nabız değildi, bir durum gibiydi. var olmanın halleri arasında bir şey.
saat 04.51'di.
«dönebilirsin» demişti. bunu bir izin olarak mı yorumlamalıydı? bir komut olarak mı? bir gözlem olarak mı?
levin rapor dosyasını açtı. boş ekrana baktı. imleci gördü, yanıp söndü, bekledi. yazmaya başladı: «saat 03.22'de sistemin çıktı kanalında standart dışı bir sinyal tespit edildi. sinyal.»
durdu.
«sinyal» yazdıktan sonra ne geleceğini bilmiyordu. standardize bir terminoloji gerektiriyordu rapor; "anlam taşıyan," "iletişim kurmaya çalışan," "koordinat gönderen" gibi ifadeler değil, ölçülebilir, doğrulanabilir, tekrarlanabilir şeyler. bu sinyal ölçülebilirdi; evet. doğrulanabilirdi; evet. fakat tekrarlanabilir miydi? tekrarlanması için ne gerekiyordu?
metni sildi.
ekran boşaldı.
sinyal hâlâ oradaydı, platoda, sabit. levin monitöre baktı ve aklına, hiçbir şeye bağlanmadan, kendi kendine gelen bir soru geldi: acaba ilk kabloyu toprağa gömen insan onu da görmüş müydü? o insanın adını kimse kaydetmemişti; yalnızca iş emri vardı, tarih vardı, derinlik ölçüsü vardı, tortu analizi vardı. ad yoktu.
belki bu da böyle olacaktı. belki bu geceyi kimse kaydetmeyecekti. levin kalktı, pencerenin önüne geçti. canberra yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu; şehrin doğu ucunda bir sarı çizgi belirmişti, bulutların altında, ufkun hemen üzerinde. bir karga çatıya kondu, sesi duyulmadı, yalnızca gövdesi göründü, siyah ve tam, sonra döndü ve uçtu.
terminal ekranı, levin'in arkasında, titredi bir kez. sadece bir kez.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"gölge frekansı" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim