burgu, yetmiş ikinci metrede bir şeye çarptı.
sesin niteliği değişmişti; değirmeni andıran o monoton öğütme ritmi ansızın boğuklaştı, metalin taşa değil de boşluğa sürttüğü o tuhaf, içi dolu sessizliğe dönüştü. lirya osman elindeki basınç göstergesine baktı; ibre yerinde duruyordu ama el bileklerinde burgunun titreşiminin kalktığını hissediyordu. iki saniye. beş saniye. sonra makine durdu.
«mühendislik, burada bir anomali var.»
yanıt gecikmeli geldi; tersiv üssünün iç frekansı bu saatlerde hep bu kadar yavaştı, hem de gündüzün tam ortasında, dışarıda kum fırtınası pencereleri örterken.
«tanımlayın.»
«boşluk. yetmiş iki buçuk metre. burgu tutmuyor, basınç düşmedi ama titreşim yok.»
uzun bir duraklama. sonra mühendis korev'in sesi, her zamanki o kuru, tedirgin edici sertliğiyle:
«çıkarın onu. kırma riskini almayın.»
lirya burguyu çekti. deliğin ağzına eğildi, küçük ışık çubuğunu içeri tuttu; halka biçimli titanyum kafesle çevrilmiş, içi boş bir derinlik baktı ona karşılık. zemin değildi bu. tavan. altında bir oda olduğunu anlamak için jeoloji derecesine ihtiyaç yoktu.
korev otuz dakika sonra oradaydı. yanında jeolog pelsu tarant geldi, elinde jeoradar koliyle. pelsu sessiz bir adamdı, sahada neredeyse hiç konuşmazdı; ama radarı üssün en pahalı ekipmanıydı ve onu o kadar özenle taşırdı ki makinenin ağırlığından değil, kırılganlığından koruyormuş gibi görünürdü.
pelsu radarı zemine yapıştırdı, ekrana baktı. ekran bir şey söyledi ama pelsu'nun yüzünden hiçbir şey okumak mümkün değildi; o her zaman böyleydi. sonra kalktı, ellerini dizlerine vurdu ve korev'e döndü:
«sekiz yüz metre kare. derinliği henüz belirlenemedi.»
korev eğilip deliğe baktı. ışık çubuğu hâlâ içeride yanıyordu; öteki ucundan yayılan soluk mor ışık aşağıdaki boşluğu anlamsız bir biçimde boyuyor, hiçbir yüzeye çarpmıyordu.
«kamera indireceğiz.»
lirya tam o sırada, deliğin kenarında diz çökmüş hâlde, kum fırtınasının başlangıç uğultusunu duydu. modülün dışı zaten parlak bir zemin ışığındaydı; terraform sürecinin iyonize gazları atmosferin alt katmanlarını sarardıyor, belirli saatlerde gökyüzünü karamel rengine boyuyordu. başka bir gezegende bu güzel görünürdü. burada yalnızca tanıdık geliyordu; üç yıldır bu gökyüzüne bakıyordu lirya, artık güzel bulmaya gerek duymuyordu.
kamerayı indirdiler. ekranda görüntü belirdi.
lirya sonradan o anı anlatmaya çalışacak ve her seferinde bırakacaktı. çünkü dili eksikti. ekrandaki o görüntüyü tanımlamak için önce o görüntünün var olmadığı bir dünyayı tarif etmek gerekirdi; sonra da o dünyanın bu görüntüyle ne yapacağını bilmediğini kabul etmek.
dikdörtgen sütunlar. taş değil, başka bir şey; ışığı hem emen hem yansıtan, yüzeyi düzgün ama değil, sanki bir örüntü vardı orada, çok küçük, kameranın çözünürlüğünün sınırında. sütunların arasındaki zemin düz ve örtülüydü: ince, geometrik çizgilerle bölünmüş dörtgenler, her dörtgenin içinde küçük bir delik. yüzlerce. belki binlerce.
korev ekrana bir süre baktı. sonra pelsu'ya döndü.
«bunlar ne?»
pelsu ekrana bir adım daha yaklaştı, gözlüklerini düzeltti, hiçbir şey söylemedi. bu pelsu'dan bir cevap sayılırdı; "bilmiyorum" anlamına gelirdi, ama pelsu bunu ağzından hiç çıkarmazdı.
«depolama birimi gibi» dedi lirya.
ikisi de ona döndü.
«geometri. düzen. her biri aynı boyutta ve aralarındaki boşluk eşit. bu... bu bir arşiv düzeni. ya da benzer bir şey.»
korev bir süre baktı. «bu gezegende daha önce yaşam olduğuna dair kanıt var mı?»
«hayır» dedi pelsu. durdu. «ama aranmadı. terraforming protokolü yürürlüğe girdiğinde aramayı bıraktık. tarama tarihimiz yalnızca on sekiz ay.»
sessizlik.
dışarıdaki kum fırtınası modülün çelik gövdesini çiziyordu; ince, sürekli bir sızlanma sesi, rüzgârın değil kumun sesi. lirya o sesi duyunca hep zemin katmanlarını düşünürdü: bu gezegende kumun altında ne olduğunu. şimdiye kadar bu düşünce soyuttu. şimdi değildi.
«korev.» lirya kalkıp ayağa dikildi. «protokol ne söylüyor?»
«kayda değer arkeolojik bulgu, terraforming sürecinin durdurulmasını gerektirir. merkez onayı alınana kadar.»
«ve burada merkez onayı ne kadar sürer?»
«standart süre: dört ila yedi yıl.»
hiç kimse bunu duymak istemez gibiydi. pelsu ekrana bakmaya devam etti. korev ayağa kalktı, elleri arkasında üssün küçük penceresine yürüdü. dışarıda hiçbir şey yoktu; kum ve sarı gökyüzü. altı ay sonra bu gezegenin ilk okyanus kaynağı devreye girecekti. lirya o kaynağın konumunu ezbere biliyordu, üç yıldır o koordinatlarla çalışmıştı.
«eğer bu bir arşivse» dedi korev pencereye bakarken, «ne arşivi?»
«bilmiyorum.»
«eğer bu gezegende yaşam olduysa ve bu kadar derin gömüldüyse...»
«korev.»
«...belki kasıtlı. belki bekliyorlardı. birinin bulmasını.»
«bize dört yüz milyon yıl beklettiler» dedi lirya. «kimse o kadar bekleyemez.»
«veri bekleyebilir.»
ortada bir şey asılı kaldı; havada değil, ama her ikisinin de söylemediği bir yerde. lirya ekrana döndü. kameranın lens açısı değişmişti; otomatik panorama devreye girmişti ve şimdi daha geniş bir alanı tarıyordu. sol kenarda, sütunların bittiği yerde bir şey daha vardı. daha büyük. dikey.
«pelsu.»
pelsu zaten görmüştü.
«merkez ile bağlantı aç.» pelsu radarını kapattı, kılıfına yerleştirdi. yavaş hareketlerdi bunlar; acele etmeden yapılan, ama erteleme olmayan hareketler. «şimdi.»
merkez bağlantısı her zaman gecikmeli gelirdi; ışık hızı bile bu mesafede yeterince hızlı değildi, sinyal aktarımı üç röle üzerinden geçiyordu. lirya beklerken ekrandaki o dikey nesneye baktı. kamera onu tam yakalamamıştı, ama boyutu ortaya çıkmıştı: sütunların en az üç katı yüksekliğinde. yüzeyinde de o ince örüntü vardı; ama burada daha belirgin, daha yoğundu. yüzey düz değildi, bir ızgara gibi değildi, daha çok bir bütünün parçaları gibiydi. birbirini tamamlayan, bir araya gelince anlam kazanan parçalar.
korev pencereden döndü. yüzünde bir şey vardı; lirya onu üç yıldır tanıyordu ve o ifadeyi daha önce görmemişti. hesap yapan bir insan yüzü. ama neyi hesapladığını bilmiyordu.
«lirya. seninle dürüst konuşmam gerekiyor.»
«konuş.»
«terraforming iki yüz milyon insanı kurtarır. bu gezegende yerleşim projesi onaylandığında merkez'in nüfus baskısı çözülmüş olacak. nesil yarımız ömrünü taşıma gemilerinde geçirecekse...»
«bunun neyin karşılığında olduğunu biliyorum.»
«peki ya bu?» korev ekrana, o karanlık boşluğa işaret etti. «bunun değeri nedir? kim karar verir?»
lirya cevap vermedi. çünkü soru gerçekti ve kolay değildi; verdiği her yanıt onu bir tarafa çekecekti ve ikisi de tam doğru değildi.
merkez bağlantısı açıldı.
ekranda koordinatör vash sirna belirdi; orta yaşlı, yorgun, arka planında merkez'in tanıdık gri koridorları. lirya onu yalnızca çeyrek yıllık raporlarda görmüştü; yüzü hep aynı yorgunlukla bakıyordu.
«ne buldunuz?»
korev anlattı. kısa, düzgün, hiçbir şeyi atlamadan. pelsu ekran kayıtlarını aktardı. vash ekrana baktı, lirya onun yüzünü izledi; hiçbir şey değişmedi.
«protokol devreye giriyor» dedi vash sonunda. «süreç askıya alınıyor.»
«merkez kararı için ne kadar?»
«bilmiyorum.» vash durdu. «bu ilk. bu tür bulguyla ilk kez karşılaşıyoruz.»
«dört yıl mı sürer, yedi yıl mı?»
«lirya hanım.» vash doğruca ona baktı. «bu gezegenin altında başka bir uygarlık yatıyorsa, bu soruyu ben cevaplayamam.»
bağlantı kapandı.
modül sessizleşti. fırtına dışarıda hâlâ sürüyordu; kum çizgisi hafiflemişti ama bitmemişti. lirya ekrana döndü, kameranın son karesini dondurdu: o dikey nesne, yüzeyindeki ızgaramsı örüntü ve sütunlar arasında bir yerde, tam görüntünün sağ kenarında, kameranın çerçeve dışında bıraktığı karanlık.
pelsu yanına geldi, ekrana baktı.
«jeoradar tekrar tarayacak.» sesi düzdü, duygusuzdu, ama söylediği şeyin içinde bir karar vardı. «bugün. tüm alan.»
korev itiraz etmedi.
lirya o gece üsse döndüklerinde, koridorda yürürken içinden bir şeyin tıkırdadığını fark etti; hesap değildi bu, anımsama da değildi. daha çok şunu sormak gibiydi: eğer biz de bir gün bir gezegenin altına veri gömsek, kimin gelmesini bekleriz?
kapısını açtı, içeri girdi. ışığı açmadı.
sabah üçte, pelsu'nun atadığı jeoradar taraması başladığında lirya hâlâ uyumamıştı. ekranın loş ışığında oturuyordu; önündeki bardakta soğumuş, kabuğunu bağlamış kahve. sinyaller geliyor, sistemin analiz katmanları bunları katman katman ayırıyor, her biri bir öncekinin altında başka bir şey gösteriyordu. ilk saatte hiçbir şey. ikinci saatte basit bir kaya süreksizliği. üçüncü saatin on dördüncü dakikasında sistem durdu.
durmadı tam olarak; yavaşladı, sanki düşünüyormuş gibi.
lirya ekrana eğildi.
yapı tek değildi.
dörttü.
kuzeyden güneye, yaklaşık seksen metrelik aralıklarla, birbirinin neredeyse tam yansıması. tek farklılık derinlikti: her biri bir öncekinden iki buçuk metre daha derinde konumlanmıştı, tıpkı merdiven basamakları gibi, ama dikey değil yatay; ve her birinin yüzeyi aynı ızgaramsı örüntüyü taşıyordu. radyasyon boştu. ısı farkı sıfıra yakın. biyokimyasal iz yok.
pelsu'ya mesaj atmadı. ekranı dondurdu, koordinatları not etti, bardağını aldı ve kahveyi içmeye çalıştı. soğuktu, acıydı, ama içti.
sabah, güneş henüz ufkun altındayken pelsu üsse girdi. korev bir adım geride, gözleri kırmızıydı ve en az lirya kadar az uyumuş olduğu belliydi. lirya ekrana işaret etti, bir şey söylemedi.
pelsu'nun bakışları verilerin üzerinde gezindi. bir süre kuzey yapının üzerinde durdu.
«aralıklar çok düzenli.»
«evet.»
«doğanın böyle bir şey yapması için ne gerekir?»
lirya cevap vermedi. korev arkalarında bir sandalye çekti, oturdu; taramanın animasyonunu baştan sona izledi, sonra tekrar izledi.
«seksen metre.» sesi tuhaf bir yerden çıkıyordu, boğazının üst tarafından. «her birini inşa etmek için ne kadar zaman gerekir, lirya?»
«neyi baz alarak?»
«bizim teknolojimizi.»
«üç yapı birden mi, yoksa birer birer mi?»
korev cevap vermedi. cevap vermemesi cevaptı.
pelsu ellerini masaya koydu, parmaklarıyla yüzeye hafifçe vurdu, bir kez, iki kez, durdu.
«protokolü biliyorsunuz.»
ikisi de biliyordu. mühendislik protokolü değil, öteki: üçüncü temas protokolü, akademide teorik olarak öğrettikleri, hiçbirinin gerçekten uygulamak zorunda kalmayacağını düşündüğü. tüm kayıtları kilitlemek. yüksek komutaya raporlamak. bölgeye erişimi sıfırlamak. beklemek.
yani: durmak.
lirya ekranın sağ kenarına baktı. dün gece kameranın çerçeve dışında bıraktığı o karanlık yer hâlâ oradaydı, veride değil, zihninde. beşinci yapı olup olmadığını düşünüyordu. belki altıncı. merdiven aşağı iniyorsa ve her basamak iki buçuk metreye karşılık geliyorsa hesap basitti: jeoradarın menzili dokuz yüz metreydi ve teorik olarak en az üç yüz basamak daha kazıyabilirdin.
bunu söylemedi.
«protokolü uyguluyorum.» pelsu masadan kalktı. sesi her zamanki gibi düzdü. «raporumu bu saatten itibaren hazırlıyorum. sizin raporlarınızı da bekliyorum.» durdu, az sonra ekledi: «şimdi değil. bu gece.»
kapıya yürüdü, kapıda döndü.
«korev.»
«efendim?»
«dışarı çıkma bugün.»
korev bir şey söylemedi. pelsu gitti.
lirya, korev'e baktı. korev ekrana bakıyordu, dudakları hafifçe ayrıktı ve gözleri yapıların koordinatlarının üzerinde bekliyordu; okumuyordu artık, sadece bakıyordu, tıpkı bir hayvanın uzakta bir nesneyi seyrederken aldığı duruşla.
öğleden sonra lirya raporunu yazmaya çalıştı. teknik bölüm kolaydı: koordinatlar, derinlikler, radyasyon değerleri, ızgara örüntüsünün ölçümleri. zor olan son bölümdü; yapıların olası kökeni. üç seçenek sunması gerekiyordu, protokol böyle istiyordu. ilk ikisini yazdı: jeolojik oluşum (olasılık: düşük, gerekçe: düzenli aralık ve tekrar eden yüzey örüntüsü doğal süreçlerle açıklanamıyor) ve gezegenin tarihsel döngülerinde henüz belgelenmemiş bir atmosferik kristalleşme süreci (olasılık: çok düşük, gerekçe: aynı).
üçüncüyü yazmak için ekrana baktı.
ekrana yazdı: «inşa edilmiş.»
sildi.
tekrar yazdı.
bu sefer silmedi.
gece raporlar pelsu'ya ulaştığında üs zaten sessizleşmişti. pelsu her ikisini okudu, korev'inkini, lirya'nınkini. bir süre oturdu. sonra mesajı gönderdi: yüksek komuta, şifreli kanal, öncelik seviyesi birinci. sistem onayladı, teslimat süresi: on altı saat.
on altı saat.
lirya bu süreyi odasında geçirdi. uyumadı. penceresinden ufka baktı; bu gezegenin ufku dünyadan farklıydı, daha yassıydı, bulutlar çok alçaktan geçiyordu ve bazen yerde sürünürcesine ilerledikleri görülüyordu. bir bulut o an tam böyle yapıyordu. zemine değiyordu neredeyse.
sabah mesaj geldi. yüksek komuta okumuştu. yanıtı üç satırdı.
pelsu koridorda lirya'ya seslendi. odaya girmedi, eşikte durdu.
«ekip geliyor.»
«ne zaman?»
«yirmi gün.» pelsu yüzünü çevirdi, koridorun karşısına baktı. «bölge bu süre içinde mühürlü.»
«biz?»
«kalıyoruz. burada, üste.»
lirya başını salladı.
pelsu gitmek üzere döndü; sonra durdu, dönmedi ama sesi geriye geldi:
«raporundaki üçüncü seçenek.»
lirya bekledi.
«komuta da aynı seçeneği seçti.»
ayak sesleri uzaklaştı. koridorda korev yoktu. üs sessizdi.
lirya penceresine döndü. bulut hâlâ oradaydı, yere değer gibi, ama değmiyordu. aralarında, gözle ölçülemeyen bir boşluk kalıyordu.
devamını gör...
normalsozluk.com/entry/4049907
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"çöl belleği" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim