1.
normalsozluk.com/entry/4049907
formun üstünde bir saat bekledi sera.
masanın ahşabı çatlamıştı, uzun ince bir yarık, sol köşeden sağ köşeye doğru sanki biri bir cetvel koymuş gibi düzgünce gidiyordu. kolonide ahşap pek kalmamıştı zaten; bu masa da yerleşim günü'nden beri buradaydı, yirmi iki yıl önce kefen platosu'nun sert toprağına ilk direği dikenlerin getirdiği birkaç parçadan biriydi. yarığa dokundu. soğuktu. her şey soğuktu artık.
«sera hanım, iki saatten az kaldı.»
genç adam kapının yanında duruyordu, önlüğünün yakasını çevirmiş, bakışları biraz solda bir yerde asılı. adı feren'di, teknik koordinatörlerin en genciydi, yirmi üç belki yirmi dört yaşında, kolonide doğmuş, kefen'in mor topraklarından başka bir şey görmemiş. sera onu tanıyordu; küçükken tarlada öğleden sonraları koşardı, diz kapaklarında hep çamur olurdu.
«biliyorum.»
formun altına bakıyordu. imza satırı boş duruyordu, o küçük dikdörtgen boşluk, içinde bir şeyler olmayı bekleyerek.
«aktarım ağrısız» dedi feren, alışkanlıkla söylüyordu belli ki, kaç kişiye söylemişti bu cümleyi bugün. «bilinç sürekliliği tam yüzde doksan sekiz. dijital ortamda hafıza kaybı yok denecek kadar az, sadece»
«feren.»
durdu.
«git.»
bir şeyler söylemek istedi, ağzı açıldı, kapandı. önlüğünün yakasını bir kez daha çevirdi ve çıktı.
sera kalktı. dizleri ses çıkardı, kuru bir çıtırtı, ve bu ses yüksek geldi odada. pencerenin önüne geçti. dışarıda kefen'in platosu uzanıyordu; mor değildi artık, gri bir örtü yavaşça iniyordu ovaya, termik çöküşün başladığının işaretiydi. iki ay içinde sıcaklık eksi yetmişe düşecekti, atmosfer basıncı dünya standartlarının yüzde on dördüne inecekti ve koloni o zaman düz bir geometri olarak kalacaktı toprağın üstünde, bomboş, rüzgârın içinde.
hepsi gidecekti.
yüz kırk iki kişilik koloninin yüz kırk biri imzalamıştı formu. bilinç aktarım terminalleri batı koridoru'nda kuruluydu, her biri bir koltuktan ibaretti, başa takılan bir halkadan, kapalı gözlerden ve on altı dakikadan. on altı dakika. sonra beden orada kalıyor, ekipmanla birlikte, ve bilinç merkez sunucuları'nda bir adrese yerleşiyordu. dijital kefen, mühendisler öyle diyordu, hiç bozulmayacak, ısısı değişmeyen, basıncı düşmeyen, eksi yetmiş olmayan bir kefen.
sera formu aldı. büktü. iki kez, dört kez, küçük bir kare yaptı ve cebine koydu.
gidecek değildi.
kararı ne zaman verdiğini bilemiyordu tam. belki dün gece marel'in kapısından çıkarken, marel ona uzun uzun baktığında ve «sen de yarın geleceksin, değil mi?» dediğinde. belki daha önce, aktarım prosedürünü anlatan holografik sunumda, animasyonun bir noktasında insanın fiziksel varlığını turuncu bir gölge olarak gösterdiğinde, gölgenin üstüne "atık" kelimesini yazdığında. belki çok daha önce, kocası doran ölürken, odasında, parmaklarının soğuduğunu hissederken ve o soğukluğun doran'ın kendisinin bir parçası olduğunu düşünürken.
koridora çıktı.
batı koridoru'ndan sesler geliyordu, alçak sesler, insanlar birbirleriyle konuşuyor, bazıları ağlıyordu, kolektifin tipik sesi, büyük kararların çevresinde toplanan insanların sesi. ama sera yönünü doğuya çevirdi, depo seksiyonu'na doğru. adımları koridorun metal zemininde yankılanıyordu.
deponun kapısını açtı. içerisi karanlıktı, lambayı açtı, sarı bir aydınlık yayıldı. koloninin arşivi buradaydı; disklerde değil, gerçek kâğıtta, fiziksel nesnelerde. yirmi iki yıllık hayatın maddi kalıntıları: tohumluk kayıtları, su döngüsü haritaları, el yazısıyla tutulmuş hava gözlem defterleri, doran'ın çizdiği kolon planları, ilk ekinin fotoğrafları, çocukların boylarının ölçüldüğü kapı kenarındaki tahta parça, üstünde kalem çizgileri ve isimler.
o tahta parçayı aldı. ona baktı. feren'in adı da oradaydı, diz kapaklarının çamurlu olduğu yıllardan, sekiz yaşında bir metre dört.
bir çanta aldı deponun köşesinden, büyük, sert çeperli bir yük çantası. yavaşça, titizlikle, seçerek koydu içine: defterlerin bir kısmı, fotoğraflar, doran'ın planları, tahta parça. tohumları koydu, iki tane küçük saklama kabı, içlerinde hâlâ canlı olan tohumlar, vakumlu, soğutulmuş. bir de küçük taş, koloninin kurulduğu gün marel'in kendisine verdiği, mor değil kırmızıya çalan, kefen'e özgü bir taş.
tam o anda feren kapıda belirdi.
yüzü düzgündü ama elleri durumunu belli ediyordu; parmaklarını önlüğünün eteğine bastırıyordu, sıkıştırıyordu.
«aktarım başlıyor on dakikaya.»
«biliyorum.»
«sizi bekleyecekler.»
sera çantayı kapattı. kilidini tıklattı.
«hayır, beklemeyecekler.»
feren içeri girdi, kapıyı geride bıraktı açık. «sera hanım, fiziksel varlık bu koşullardan kurtulamaz. prosedürü okudunuz, termik çöküş»
«okudum.»
«o zaman neden» durdu. farklı bir soru denedi. «sizi kaybetmek istemiyoruz.»
sera ona baktı. gerçekten söylüyordu bunu, ses perdesinde kırılgan bir şey duruyordu, çocukların söylediği türden bir şey. onu hatırladı; tarlada koşarken bir kez düşmüştü, dizi kanadı, ağlamayı reddetmişti ama dudağı titriyordu.
«beni kaybetmeyeceksiniz.» çantayı omzuna astı. «dijital ortamda da ben olacağım, değil mi? mükemmel süreklilik, yüzde doksan sekiz.»
«evet, tam olarak.»
«o zaman ben orada olacağım.» bir adım attı, feren'in yanına geldi. «ama buraya da bir şeyin kalması lazım.»
feren anlamadı. gözleri çantaya gitti, çantadan sera'nın yüzüne, sonra depodaki raflara.
«sera hanım, burada kalan her şey iki ay içinde»
«tahrip olacak, biliyorum.» geçti yanından. koridora çıktı. «ama iki ay var. iki ay az değil.»
feren arkasından geldi, adımlarının sesi paniğe yakın bir ritim taşıyordu. «ne yapacaksınız iki ayda?»
sera durdu. dönmedi.
«kayıt tutacağım. koloninin son günlerini. her gün, her saat değişimi, her ses, her görüntü, eksi yetmişe giderken havanın nasıl değiştiğini. bunu başka biri yapamaz çünkü başka kimse burada olmayacak. dijital kefen'in sahip olmadığı bir şey olacak bu, asıl olan.»
bu sefer feren konuşmadı.
«kaydı nasıl ileteceksiniz?»
«frekans istasyonu çalışıyor mu hâlâ?»
«evet ama yayın menzili»
«merkez sunucuları'na yeter.»
geriye, batı koridoru'na doğru bir ses geldi. birinin adını bağırıyorlardı, yumuşak ama acil. feren'in sesi gerildi.
«gitmeniz gerekiyor.» sera ona döndü. çantasının sapını sıkı tutuyordu, yalnızca sıkı tutuyordu. «git, feren. ben buradayım.»
feren baktı ona. uzun bir süre. sonra çok küçük bir hareketle başını eğdi, bir selam gibi ama bir selamdan fazlası.
döndü ve gitti.
ses giderek azaldı. kırk dakika sonra batı koridoru'ndan hiçbir ses gelmiyordu. sera frekans istasyonuna gitti, kayıt ekipmanını bağladı, açık bıraktı. pencerenin önüne geçti, çantasını yere koydu ve bekledi. hava kararıyordu; kefen'de gün batımı yoktu gerçek anlamda, sadece ışığın rengi değişiyordu, mor tonu griye geçiyordu ve bu geçiş uzun sürdü bu akşam, saatler gibi geldi, dakikalar sürdü.
kayıt başladı.
sera konuşmadı. sadece pencerenin önünde durdu ve izledi. istasyon frekansını merkez sunucuları'na ayarladı ve hava değişimini, basınç düşüşünün getirdiği ince uğultuyu, deponun tahtasının bükülme sesini, soğuğun metalden metale geçerken çıkardığı o tiz çıtırtıyı iletti. günlerce iletti.
doran'ın planlarını masaya serdi, üstüne kâğıt koydu, kalemle üstünden geçti, koloninin iskeletini yeniden çizdi, el titremeden, hat hat. tohumların saklama sıcaklığını kontrol etti, notlarını yazdı, her kabın üstüne tarihleri ve koşulları ekledi. tahta parçayı duvara astı; sabah ışığı olduğunda, kefen'in soluk güneşi platoya yatık açıyla vurduğunda, üstündeki çizgiler ve isimler çok net okunuyordu.
feren'in adını gördüğünde kayıt açıktı. bir şey söyledi, alçaktan, tam cümle değildi.
altmış birinci günde sıcaklık eksi kırka düştü. sera ek katmanlarını giydi, solunum maskesini taktı, çalışmaya devam etti. kayıt istasyonu çalışıyordu. merkez sunucuları'nda yüz kırk bir insan vardı ve her biri kefen'in sesini alıyordu, gerçek kefen'in, termik çöküşün içindeki, eksi kırkın içindeki, her gün biraz daha derinleşen sessizliğin içindeki.
sekseninci günde duvardaki tahta parçaya baktı uzun uzun.
çantasını açtı. tohumları çıkardı. onları çantanın en alt katmanına, en sağlam yere yerleştirdi; bir gün, bir biçimde, başka ellere geçebilirdi, bu topraklara değil belki, ama başka bir toprağa. mor değil, başka bir renk. olan bir şey olurdu o zaman.
istasyona döndü.
«kefen, sekseninci gün» dedi. «sıcaklık eksi elli altı. gökyüzü saat sabahın üçünden beri açık, yıldızlar net görünüyor, bunun için isim bilmiyorum ama kuzeyden iki sıra çıkmış oluşum var, dikdörtgen biçimli. bugün deponun kuzey duvarında çatlak oluştu, iki santimetre, doğrusal, tahminimce ısı büzülmesi. kapladım. tutuyor.»
durdu.
«feren'in masası çalışma odasında duruyor, bilmiyorsunuzdur, hiç getirmemişti oradan. üstünde bir fincan var, içi boş, ama fincan orada.»
kaydı bırakmadı.
dışarıda rüzgâr çıkmıştı ve platoda toz kalkmıştı, ince bir toz, mor değil artık gerçekten, gri, uçucu, uzağa giden.
seksen birinci gün soğuk değildi. yani: tam seksen birinci gün, termometre eksi kırk dokuzu gösterdi ve kefen bu rakamı kayda geçirirken parmağının ucu tuş yüzeyinde bir saniye fazla kaldı. küçük bir şeydi. geçti.
güneş bu gezegende kırmızımsı doğuyordu, turuncu değil, tam kırmızı, kanın pıhtılaşmış hâli gibi, ufuk çizgisine yapışık. kefen onu izledi, çünkü izlemek için zamanı vardı artık, eskiden yoktu, feren varken ikisi birlikte sabah ölçümlerini bitirene kadar güneş çoktan çıkmış olurdu ve kim baktı o vakitler? şimdi bakıyordu. baktıkça da şunu fark etti: güneş burada yavaş çıkıyordu. çok yavaş. sanki bir yük taşıyordu.
istasyonun kuzey duvarındaki çatlak tutmuştu. doldurduğu malzeme donmuş, sertleşmiş, grimsi bir kabuk oluşturmuştu. kefen eliyle yokladı, tırnağıyla kazıdı. sağlamdı. feren olsaydı, «sen çatlağa alerjik misin» derdi, bu onun sormayı sevdiği türden bir soruydu, cevap beklemez ama güler, ve gülerken gözlerinin kenarı kırışırdı. kefen bu ayrıntıyı seksen birinci güne kadar tam hatırlayamamıştı. kırışma. önce sol taraf, sonra sağ. soldan başlardı hep.
öğleden sonra kuzeydeki plato üzerinde bir şey gördü.
önce duman sandı. sonra toz. ikisi de değildi; çünkü rüzgâr yoktu ve toz bu gezegende rüzgârsız kalkmıyordu, bunu seksen günde öğrenmişti. dürbünü aldı, istasyonun kapı çerçevesine yaslandı ve baktı. platoda, taşların arasında bir hareket vardı. hayvan olmadığını biliyordu, hayvanlar bu soğukta içeri giriyordu, feren'in kayıtlarında bunlar vardı, on iki türden dokuzu kış boyunca yerin altındaydı. geri kalan üçü de bu açıklıkta dolaşmazdı. çok açık. çok boş.
termal kamerayı deneseydi belki anlardı. ama termal kamera feren'in ekipmanıydı ve feren'in ekipmanlarına kefen seksen gündür dokunmamıştı. kasıtlı değildi bu. ya da kasıtlıydı. emin olamazdı.
hareketi izledi. yavaş bir şeydi, plato üzerinde kıvrılarak gidiyordu, toz çıkarmadan, iz bırakmadan. bir süre sonra kayaların ardına geçti ve kayboldu.
kefen dürbünü indirdi. elinde tuttu biraz.
sonra feren'in ekipman çantasını açtı.
içi düzenliydi, her alet kendi yerine konmuştu, etiketler dışa bakıyordu. feren böyle çalışırdı: her şey yerinde, her şey görünür. kefen bu düzeni bozdu, termal kamerayı çıkardı ve platoya çıktı. soğuk anında yüzüne yapıştı, yanaklarını daralttı, nefes buhar oldu. adımları taş üzerinde kuru bir ses çıkardı.
platoda kamera ekranına baktı.
hiçbir şey yoktu. iz yoktu. ısı izi yoktu.
durdu. etrafına baktı. mor taşlar, gri toz, uzakta kırmızı güneş artık iyice alçalmıştı, bir saat sonra batacaktı. kefen yerinden kımıldamadı. kamera hâlâ elindeydi ve ekranı hâlâ boştu.
sonra bir şey oldu: ekranın sağ alt köşesinde, bir taşın arkasında, çok zayıf, çok belirsiz bir ısı izi belirdi. insan boyutunda değildi. insan şeklinde de değildi. ama vardı.
kefen bir adım attı.
iz kayboldu.
geri döndü istasyona. kamerayı feren'in çantasına koydu, tam yerine, etiketi dışa bakacak şekilde. elini çantanın içinde tuttu bir süre, soğuk deriden ısıyı çekti, parmakları uyuştu. çantayı kapattı.
o gece kaydını yaptı.
«kefen, seksen birinci gün. sıcaklık eksi kırk dokuz. kuzey platosunda bir hareket gözlemledim, görsel olarak tespit edildi, termal izleme negatif sonuç verdi. açıklanamadı. tekrarlayacağını düşünüyorum. feren bu tür şeyleri not ederdi, benden önce de görmüş olabilir, kayıtlarına bakmam gerekiyor. bakmadım. seksen gündür bakmadım.»
durdu.
«fincanı kaldırmadım.»
kayıt açık kaldı. uzaktan istasyonun jeneratörü homurdandı, düzenli bir ses, ısıtıcının devreye girdiğini bildiriyordu. dışarıda rüzgâr yoktu, bu garip bir şeydi çünkü genellikle geceleri çıkardı. her şey sessizdi.
kefen çalışma odasına gitti. feren'in masası köşedeydi, üstünde fincan, fincanın içi boş ama fincan orada. masanın çekmecesini açtı. içinde küçük bir defter vardı, elle yazılmış, kapağında tarih yoktu. kefen açtı.
ilk sayfada tek bir cümle duruyordu: «bu gezegende bir şey bizi izliyor ve bence bunun için üzülmemek gerekiyor.»
altında tarih: kırk dördüncü gün.
kefen deftere baktı, sonra penceresinden dışarıya baktı. plato karanlıktı. gökyüzünde kuzeydeki dikdörtgen yıldız oluşumu duruyordu, yerli yerinde.
defterin geri kalanı boştu.
formun üstünde bir saat bekledi sera.
masanın ahşabı çatlamıştı, uzun ince bir yarık, sol köşeden sağ köşeye doğru sanki biri bir cetvel koymuş gibi düzgünce gidiyordu. kolonide ahşap pek kalmamıştı zaten; bu masa da yerleşim günü'nden beri buradaydı, yirmi iki yıl önce kefen platosu'nun sert toprağına ilk direği dikenlerin getirdiği birkaç parçadan biriydi. yarığa dokundu. soğuktu. her şey soğuktu artık.
«sera hanım, iki saatten az kaldı.»
genç adam kapının yanında duruyordu, önlüğünün yakasını çevirmiş, bakışları biraz solda bir yerde asılı. adı feren'di, teknik koordinatörlerin en genciydi, yirmi üç belki yirmi dört yaşında, kolonide doğmuş, kefen'in mor topraklarından başka bir şey görmemiş. sera onu tanıyordu; küçükken tarlada öğleden sonraları koşardı, diz kapaklarında hep çamur olurdu.
«biliyorum.»
formun altına bakıyordu. imza satırı boş duruyordu, o küçük dikdörtgen boşluk, içinde bir şeyler olmayı bekleyerek.
«aktarım ağrısız» dedi feren, alışkanlıkla söylüyordu belli ki, kaç kişiye söylemişti bu cümleyi bugün. «bilinç sürekliliği tam yüzde doksan sekiz. dijital ortamda hafıza kaybı yok denecek kadar az, sadece»
«feren.»
durdu.
«git.»
bir şeyler söylemek istedi, ağzı açıldı, kapandı. önlüğünün yakasını bir kez daha çevirdi ve çıktı.
sera kalktı. dizleri ses çıkardı, kuru bir çıtırtı, ve bu ses yüksek geldi odada. pencerenin önüne geçti. dışarıda kefen'in platosu uzanıyordu; mor değildi artık, gri bir örtü yavaşça iniyordu ovaya, termik çöküşün başladığının işaretiydi. iki ay içinde sıcaklık eksi yetmişe düşecekti, atmosfer basıncı dünya standartlarının yüzde on dördüne inecekti ve koloni o zaman düz bir geometri olarak kalacaktı toprağın üstünde, bomboş, rüzgârın içinde.
hepsi gidecekti.
yüz kırk iki kişilik koloninin yüz kırk biri imzalamıştı formu. bilinç aktarım terminalleri batı koridoru'nda kuruluydu, her biri bir koltuktan ibaretti, başa takılan bir halkadan, kapalı gözlerden ve on altı dakikadan. on altı dakika. sonra beden orada kalıyor, ekipmanla birlikte, ve bilinç merkez sunucuları'nda bir adrese yerleşiyordu. dijital kefen, mühendisler öyle diyordu, hiç bozulmayacak, ısısı değişmeyen, basıncı düşmeyen, eksi yetmiş olmayan bir kefen.
sera formu aldı. büktü. iki kez, dört kez, küçük bir kare yaptı ve cebine koydu.
gidecek değildi.
kararı ne zaman verdiğini bilemiyordu tam. belki dün gece marel'in kapısından çıkarken, marel ona uzun uzun baktığında ve «sen de yarın geleceksin, değil mi?» dediğinde. belki daha önce, aktarım prosedürünü anlatan holografik sunumda, animasyonun bir noktasında insanın fiziksel varlığını turuncu bir gölge olarak gösterdiğinde, gölgenin üstüne "atık" kelimesini yazdığında. belki çok daha önce, kocası doran ölürken, odasında, parmaklarının soğuduğunu hissederken ve o soğukluğun doran'ın kendisinin bir parçası olduğunu düşünürken.
koridora çıktı.
batı koridoru'ndan sesler geliyordu, alçak sesler, insanlar birbirleriyle konuşuyor, bazıları ağlıyordu, kolektifin tipik sesi, büyük kararların çevresinde toplanan insanların sesi. ama sera yönünü doğuya çevirdi, depo seksiyonu'na doğru. adımları koridorun metal zemininde yankılanıyordu.
deponun kapısını açtı. içerisi karanlıktı, lambayı açtı, sarı bir aydınlık yayıldı. koloninin arşivi buradaydı; disklerde değil, gerçek kâğıtta, fiziksel nesnelerde. yirmi iki yıllık hayatın maddi kalıntıları: tohumluk kayıtları, su döngüsü haritaları, el yazısıyla tutulmuş hava gözlem defterleri, doran'ın çizdiği kolon planları, ilk ekinin fotoğrafları, çocukların boylarının ölçüldüğü kapı kenarındaki tahta parça, üstünde kalem çizgileri ve isimler.
o tahta parçayı aldı. ona baktı. feren'in adı da oradaydı, diz kapaklarının çamurlu olduğu yıllardan, sekiz yaşında bir metre dört.
bir çanta aldı deponun köşesinden, büyük, sert çeperli bir yük çantası. yavaşça, titizlikle, seçerek koydu içine: defterlerin bir kısmı, fotoğraflar, doran'ın planları, tahta parça. tohumları koydu, iki tane küçük saklama kabı, içlerinde hâlâ canlı olan tohumlar, vakumlu, soğutulmuş. bir de küçük taş, koloninin kurulduğu gün marel'in kendisine verdiği, mor değil kırmızıya çalan, kefen'e özgü bir taş.
tam o anda feren kapıda belirdi.
yüzü düzgündü ama elleri durumunu belli ediyordu; parmaklarını önlüğünün eteğine bastırıyordu, sıkıştırıyordu.
«aktarım başlıyor on dakikaya.»
«biliyorum.»
«sizi bekleyecekler.»
sera çantayı kapattı. kilidini tıklattı.
«hayır, beklemeyecekler.»
feren içeri girdi, kapıyı geride bıraktı açık. «sera hanım, fiziksel varlık bu koşullardan kurtulamaz. prosedürü okudunuz, termik çöküş»
«okudum.»
«o zaman neden» durdu. farklı bir soru denedi. «sizi kaybetmek istemiyoruz.»
sera ona baktı. gerçekten söylüyordu bunu, ses perdesinde kırılgan bir şey duruyordu, çocukların söylediği türden bir şey. onu hatırladı; tarlada koşarken bir kez düşmüştü, dizi kanadı, ağlamayı reddetmişti ama dudağı titriyordu.
«beni kaybetmeyeceksiniz.» çantayı omzuna astı. «dijital ortamda da ben olacağım, değil mi? mükemmel süreklilik, yüzde doksan sekiz.»
«evet, tam olarak.»
«o zaman ben orada olacağım.» bir adım attı, feren'in yanına geldi. «ama buraya da bir şeyin kalması lazım.»
feren anlamadı. gözleri çantaya gitti, çantadan sera'nın yüzüne, sonra depodaki raflara.
«sera hanım, burada kalan her şey iki ay içinde»
«tahrip olacak, biliyorum.» geçti yanından. koridora çıktı. «ama iki ay var. iki ay az değil.»
feren arkasından geldi, adımlarının sesi paniğe yakın bir ritim taşıyordu. «ne yapacaksınız iki ayda?»
sera durdu. dönmedi.
«kayıt tutacağım. koloninin son günlerini. her gün, her saat değişimi, her ses, her görüntü, eksi yetmişe giderken havanın nasıl değiştiğini. bunu başka biri yapamaz çünkü başka kimse burada olmayacak. dijital kefen'in sahip olmadığı bir şey olacak bu, asıl olan.»
bu sefer feren konuşmadı.
«kaydı nasıl ileteceksiniz?»
«frekans istasyonu çalışıyor mu hâlâ?»
«evet ama yayın menzili»
«merkez sunucuları'na yeter.»
geriye, batı koridoru'na doğru bir ses geldi. birinin adını bağırıyorlardı, yumuşak ama acil. feren'in sesi gerildi.
«gitmeniz gerekiyor.» sera ona döndü. çantasının sapını sıkı tutuyordu, yalnızca sıkı tutuyordu. «git, feren. ben buradayım.»
feren baktı ona. uzun bir süre. sonra çok küçük bir hareketle başını eğdi, bir selam gibi ama bir selamdan fazlası.
döndü ve gitti.
ses giderek azaldı. kırk dakika sonra batı koridoru'ndan hiçbir ses gelmiyordu. sera frekans istasyonuna gitti, kayıt ekipmanını bağladı, açık bıraktı. pencerenin önüne geçti, çantasını yere koydu ve bekledi. hava kararıyordu; kefen'de gün batımı yoktu gerçek anlamda, sadece ışığın rengi değişiyordu, mor tonu griye geçiyordu ve bu geçiş uzun sürdü bu akşam, saatler gibi geldi, dakikalar sürdü.
kayıt başladı.
sera konuşmadı. sadece pencerenin önünde durdu ve izledi. istasyon frekansını merkez sunucuları'na ayarladı ve hava değişimini, basınç düşüşünün getirdiği ince uğultuyu, deponun tahtasının bükülme sesini, soğuğun metalden metale geçerken çıkardığı o tiz çıtırtıyı iletti. günlerce iletti.
doran'ın planlarını masaya serdi, üstüne kâğıt koydu, kalemle üstünden geçti, koloninin iskeletini yeniden çizdi, el titremeden, hat hat. tohumların saklama sıcaklığını kontrol etti, notlarını yazdı, her kabın üstüne tarihleri ve koşulları ekledi. tahta parçayı duvara astı; sabah ışığı olduğunda, kefen'in soluk güneşi platoya yatık açıyla vurduğunda, üstündeki çizgiler ve isimler çok net okunuyordu.
feren'in adını gördüğünde kayıt açıktı. bir şey söyledi, alçaktan, tam cümle değildi.
altmış birinci günde sıcaklık eksi kırka düştü. sera ek katmanlarını giydi, solunum maskesini taktı, çalışmaya devam etti. kayıt istasyonu çalışıyordu. merkez sunucuları'nda yüz kırk bir insan vardı ve her biri kefen'in sesini alıyordu, gerçek kefen'in, termik çöküşün içindeki, eksi kırkın içindeki, her gün biraz daha derinleşen sessizliğin içindeki.
sekseninci günde duvardaki tahta parçaya baktı uzun uzun.
çantasını açtı. tohumları çıkardı. onları çantanın en alt katmanına, en sağlam yere yerleştirdi; bir gün, bir biçimde, başka ellere geçebilirdi, bu topraklara değil belki, ama başka bir toprağa. mor değil, başka bir renk. olan bir şey olurdu o zaman.
istasyona döndü.
«kefen, sekseninci gün» dedi. «sıcaklık eksi elli altı. gökyüzü saat sabahın üçünden beri açık, yıldızlar net görünüyor, bunun için isim bilmiyorum ama kuzeyden iki sıra çıkmış oluşum var, dikdörtgen biçimli. bugün deponun kuzey duvarında çatlak oluştu, iki santimetre, doğrusal, tahminimce ısı büzülmesi. kapladım. tutuyor.»
durdu.
«feren'in masası çalışma odasında duruyor, bilmiyorsunuzdur, hiç getirmemişti oradan. üstünde bir fincan var, içi boş, ama fincan orada.»
kaydı bırakmadı.
dışarıda rüzgâr çıkmıştı ve platoda toz kalkmıştı, ince bir toz, mor değil artık gerçekten, gri, uçucu, uzağa giden.
seksen birinci gün soğuk değildi. yani: tam seksen birinci gün, termometre eksi kırk dokuzu gösterdi ve kefen bu rakamı kayda geçirirken parmağının ucu tuş yüzeyinde bir saniye fazla kaldı. küçük bir şeydi. geçti.
güneş bu gezegende kırmızımsı doğuyordu, turuncu değil, tam kırmızı, kanın pıhtılaşmış hâli gibi, ufuk çizgisine yapışık. kefen onu izledi, çünkü izlemek için zamanı vardı artık, eskiden yoktu, feren varken ikisi birlikte sabah ölçümlerini bitirene kadar güneş çoktan çıkmış olurdu ve kim baktı o vakitler? şimdi bakıyordu. baktıkça da şunu fark etti: güneş burada yavaş çıkıyordu. çok yavaş. sanki bir yük taşıyordu.
istasyonun kuzey duvarındaki çatlak tutmuştu. doldurduğu malzeme donmuş, sertleşmiş, grimsi bir kabuk oluşturmuştu. kefen eliyle yokladı, tırnağıyla kazıdı. sağlamdı. feren olsaydı, «sen çatlağa alerjik misin» derdi, bu onun sormayı sevdiği türden bir soruydu, cevap beklemez ama güler, ve gülerken gözlerinin kenarı kırışırdı. kefen bu ayrıntıyı seksen birinci güne kadar tam hatırlayamamıştı. kırışma. önce sol taraf, sonra sağ. soldan başlardı hep.
öğleden sonra kuzeydeki plato üzerinde bir şey gördü.
önce duman sandı. sonra toz. ikisi de değildi; çünkü rüzgâr yoktu ve toz bu gezegende rüzgârsız kalkmıyordu, bunu seksen günde öğrenmişti. dürbünü aldı, istasyonun kapı çerçevesine yaslandı ve baktı. platoda, taşların arasında bir hareket vardı. hayvan olmadığını biliyordu, hayvanlar bu soğukta içeri giriyordu, feren'in kayıtlarında bunlar vardı, on iki türden dokuzu kış boyunca yerin altındaydı. geri kalan üçü de bu açıklıkta dolaşmazdı. çok açık. çok boş.
termal kamerayı deneseydi belki anlardı. ama termal kamera feren'in ekipmanıydı ve feren'in ekipmanlarına kefen seksen gündür dokunmamıştı. kasıtlı değildi bu. ya da kasıtlıydı. emin olamazdı.
hareketi izledi. yavaş bir şeydi, plato üzerinde kıvrılarak gidiyordu, toz çıkarmadan, iz bırakmadan. bir süre sonra kayaların ardına geçti ve kayboldu.
kefen dürbünü indirdi. elinde tuttu biraz.
sonra feren'in ekipman çantasını açtı.
içi düzenliydi, her alet kendi yerine konmuştu, etiketler dışa bakıyordu. feren böyle çalışırdı: her şey yerinde, her şey görünür. kefen bu düzeni bozdu, termal kamerayı çıkardı ve platoya çıktı. soğuk anında yüzüne yapıştı, yanaklarını daralttı, nefes buhar oldu. adımları taş üzerinde kuru bir ses çıkardı.
platoda kamera ekranına baktı.
hiçbir şey yoktu. iz yoktu. ısı izi yoktu.
durdu. etrafına baktı. mor taşlar, gri toz, uzakta kırmızı güneş artık iyice alçalmıştı, bir saat sonra batacaktı. kefen yerinden kımıldamadı. kamera hâlâ elindeydi ve ekranı hâlâ boştu.
sonra bir şey oldu: ekranın sağ alt köşesinde, bir taşın arkasında, çok zayıf, çok belirsiz bir ısı izi belirdi. insan boyutunda değildi. insan şeklinde de değildi. ama vardı.
kefen bir adım attı.
iz kayboldu.
geri döndü istasyona. kamerayı feren'in çantasına koydu, tam yerine, etiketi dışa bakacak şekilde. elini çantanın içinde tuttu bir süre, soğuk deriden ısıyı çekti, parmakları uyuştu. çantayı kapattı.
o gece kaydını yaptı.
«kefen, seksen birinci gün. sıcaklık eksi kırk dokuz. kuzey platosunda bir hareket gözlemledim, görsel olarak tespit edildi, termal izleme negatif sonuç verdi. açıklanamadı. tekrarlayacağını düşünüyorum. feren bu tür şeyleri not ederdi, benden önce de görmüş olabilir, kayıtlarına bakmam gerekiyor. bakmadım. seksen gündür bakmadım.»
durdu.
«fincanı kaldırmadım.»
kayıt açık kaldı. uzaktan istasyonun jeneratörü homurdandı, düzenli bir ses, ısıtıcının devreye girdiğini bildiriyordu. dışarıda rüzgâr yoktu, bu garip bir şeydi çünkü genellikle geceleri çıkardı. her şey sessizdi.
kefen çalışma odasına gitti. feren'in masası köşedeydi, üstünde fincan, fincanın içi boş ama fincan orada. masanın çekmecesini açtı. içinde küçük bir defter vardı, elle yazılmış, kapağında tarih yoktu. kefen açtı.
ilk sayfada tek bir cümle duruyordu: «bu gezegende bir şey bizi izliyor ve bence bunun için üzülmemek gerekiyor.»
altında tarih: kırk dördüncü gün.
kefen deftere baktı, sonra penceresinden dışarıya baktı. plato karanlıktı. gökyüzünde kuzeydeki dikdörtgen yıldız oluşumu duruyordu, yerli yerinde.
defterin geri kalanı boştu.
devamını gör...