destur sultan dostoyevski han hazretleri *
devamını gör...

türklerin geçmişte sanatla olan ilişkisinden bahsetmeyeceğim çünkü ben de türklerin sanatçı olduklarına inanıyorum. günümüzde sanata bakış açısındaki yozlaşma ve özellikle tahribatla ilgili bir şeyler karalamak isterim.
tarihin istisnasız her döneminde uygarlıkların gelip geçtiği ve kültürlerinden parçalar bıraktığı başka bir ülke var mıdır eserlerini yok etmek için özenle çaba sarfeden? sanmıyorum. günümüzde eserler restorasyonda mahvediliyor bir kere.* insanlar tarihi eserlere ismini yazıyor ya. kaç yüzyıllık eserin üzerine sprey boya alıp adını yazacak kadar kendini nasıl önemli görebilirsin? anlayamıyorum.
yukarıdaki tanımda da söylenmiş zaten, sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak ya da sergi, müze gezmek insanlara gereksiz geliyor. resim çekmek için gezilmiyorsa eğer. bu alanlarla uğraşan insanların da şevki kırılıyor doğal olarak.
tarih okudum duramadım üzerine müzecilik okuyorum şimdi. sanatın hiç bir dalında yetenekli değilim* ama bir sanat sevdalısıyım. bu sığ bakış açısı beni çok üzüyor ama düzeleceğini düşünmüyorum. çok şeyin değişmesi lazım.
devamını gör...

bağımlılık yaptı, ciddi anlamda zamanımı yiyor. bir süre ara versem fena olmayacak.
devamını gör...

(bkz: big hero 6 (film))
devamını gör...

mogan gölünü bünyesinde barındıran, şehre ortalama 20 km uzaklıktaki ankara ilçesi.
devamını gör...

disko disko partizani....

tanım: küçükken ezberlediğimiz saçma şeyleri paylaştığımız başlık.
devamını gör...

ve ben simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız bekliyorum.
görüyorum, duyuyorum.
bir gün gelecek dönence biliyorum…


çaya barış abi'yi davet ettim, kırmadı geldi sağolsun.
o söylüyor, ben günün çoktan döndüğü şu saatlerde yıldızlara bakıp demli çayımı yudumluyorum.
devamını gör...

çok iyi, sorabilirsiniz. bir kere bile onun önüne kimseyi koymadım. en önce o.
devamını gör...

patates - ekmek
patates - pilav
patates - makarna
patates - garnitür
patates - aperatif
patates - ana yemek
patates - atıştırmalık
kısacası patates her ürünün ve öğünün yerini alabilen muazzam bir buluştur.
devamını gör...

ücretsiz pdf kitap indirmenin,yayınevi ve yazarın izni olmadan gerçekleştirildiği takdirde haram olduğu ve kul hakkına girdiğini unutmayalım.
ek: kitapevinde 42 liraya satılan kitabın internette 28 liraya satıldığını ve o kitabın aslinda 28 lira da etmeyecegini görünce bende çok kızıyorum emin olun. ben, benim gibi zamanında bilmedigi için kullanıp, sonra öğrenince çok pişman olacak olanlar için önden bir aciklama yaptım.
"haram nedir?" ve "haram olandan sakınmak nasıl olmalıdır? " konularını enine boyuna düşünüp araştırıp kendi özgür iradenizle yine de pdf kullanmayı normal kabul ediyorsanız bu sadece sizi ilgilendirir ve başkalarına da halt yemek düşer. bir öneri; klasikler ve araştırma yazıları için son yıllarda etkisini kaybeden ama halen içinde büyük madenler saklayan halk kütüphanelerini de pandemi bitince bir ara ziyaret edebilirsiniz.
devamını gör...

(bkz: öldürmeyip süründüren şeyler)
devamını gör...

bir ihtimal daha var
o da ölmek mi dersin
söyle canım ne dersin
vuslatın başka âlem
sen bir ömre bedelsin ah
sen bir ömre bedelsin
sükût etme nazlı yâr
beni mecnun edersin
beni mecnun edersin
resul dindar
devamını gör...

yok.
her insan bir alem.
senin canın ne istiyorsa onu yap, başkasının canı istiyor diye bir şey yapma.
önce sen, daha sonra yine sen.
mesela, sen olmasam ölürüm diyene aldırma, öleceği varsa ölür zati.
seni can simidi yapana inanma. denize düşmüş kendine yılan arayan biri olabilir.
bulur o kendine bir yılan, sen önüne bak.
devamını gör...

çoğunlukla tek giderdim ancak pandemi süreci sebebiyle gidemiyorum. bir de bilet fiyatları inanılmaz derecede pahalılaştı.
devamını gör...

gencecik insanları astılar, sanki bir babanın evladı değilmiş gibi.
ahmet arif'in dediği gibi "bahçeleriniz bahar görmesin."
..
cemil gezmiş, deniz'in babası.
hıdır inan, hüseyin'in babası.
beşir aslan, yusuf'un babası.


üçü de bir ara boşanacak gibi oluyor, sonra oğullarıyla yaptıkları son görüşmelerini düşünüp, metin olmaya çalışıyorlardı.
üçü de bir ara bozulacak gibi oluyor, oğullarının yargılandıkları günleri düşünüyor, netleşiyorlardı.
üçü de bir ara kahredecek gibi oluyor, geçmiş günlerin anılarıyla kahırlarını dindiriyorlardı.
ölüm ve ayrılık duygusu, bu niteliğiyle, kendi tesellisini de getiriyordu. yapılacak tek şey onların ölmediğini düşünmekti.
üç baba da bunu yaptılar..
..
6 mayıs sabahı gök sancılanırken, saat 04.00 sıralarında görevliler deniz'in babasını almaya geldiler. onların gelişleri, o ana kadar, deniz'in babasının yüreğindeki soyut titreyişleri; soyut titreyişler halindeki düşleri bir anda donuklaştırdı.
ondan sağ olarak aldıklarını, ona cansız olarak vereceklerdi..
o ana kadar onun saymadıkları şey, artık onundu.
..
sonra karşıyaka mezarlığı'na geldiler.
hıdır inan, oğlunu görmek istediğini söyledi. müdür beyin izniyle, yanına 3-5 polis verilerek oğlunun olduğu bölüme gönderildi.
deniz, yusuf ve hüseyin yıkanılmak üzere yan yana uzatılmışlardı. üzerleri örtülüydü, fakat deniz uzun boyuyla belliydi. hıdır inan sırayla üçünün de yüzünü açtı ve birer birer alınlarından öptü. (...) yaşayan insan kokuları, daha gövdelerinden uzaklaşmamıştı. (...) bu onları son gören göz, onlara son yaklaşan dudak ve insani soluk oldu.
hıdır inan, yıllar sonra oğlunu ancak bu şekilde, bu kadar yakından ve içten öpebilmişti.

..
"benim yavrumu yuğdular
başucunda döne döne"


(bkz: darağacında üç fidan)
devamını gör...

1991 yılında varg vikernes tarafından kurulan norveçli atmospheric black metal grubudur. varg amca mayhem grubunun kurucularından olan euronymous’u öldürünce de hapise girmiştir ve hapiste iki tane de şahane albüm çıkarmıştır. elinde hiçbir şekilde enstrüman aleti olmadan yapmıştır bu işlemi. aslında varg amca cidden yetenekli bir black metal sanatçıdır. tamam, psikopatlık yapıp euronymous’u öldürdü, kilise kundakladı falan ama bu onun beceriksiz olduğu anlamına gelmiyor.

azizim bu grubun bir sürü albümü var hangisinden bahsedelim? özgün olmam gerekirse benim favori olan albümlerim şunlardır; from the depths of darkness, filosofem, aske, draugen ve son olarak, anthology’dur. yani varg amca bu şahane albümleri çıkarmakla yetenekli olduğunu herkese kanıtlamıştır kim ne derse desin.

ayrıca varg amca euronymous’u öldürmeseydi euronymous kendisine saldıracakmış. belki can havliyle yaptı bilinmez. tartışılır bu mevzu. aske albümünde attığı brutallere, screamlara hastayım yalnız cidden kral albüm yapmış adam. her ne kadar mayhem başarılı bir black metal grubu olsa bile burzum’da başarılıdır, bu iki grup black metalin öncülerinden adeta. en sonunda karmaya kıyıp rozetini aldım o derece aşırı seviyorum bu grubu.

varg vikernes’in hayatını onun başlığında derin detaylı anlatırım yalnız black metal tutkunlarına burzum albümlerini öneririm. özellikle aske’yi, kendiniz bilirsiniz. *
devamını gör...

mutsuzluğun tanımı, etle kemik olduğu halidir herhalde. allah hasmıma nasip etmesin, evlerden ırak olsun..

bundan sanırım 13 ya da 14 yıl öncesinde gerçekleşiyor bu durum. o zamanlar harvard'ta phd'mi "history of art and architecture" üzerine yapıyorum ikinci yılım. babam da bir yandan parasal yönden sıkışık olduğumuzdan, beni okutmak için mandırasındaki hayvanları satıp bana para gönderiyor. zavallı çilekeş adam, maddi sorunlarla boğuştukça kendini sigaraya mı vurdu nedir, ne zaman memlekete dönsem onu yeşilçam filmlerindeki tabanca efekti gibi öksürürken görüyordum. hakkı bende büyüktür bu büyük adamın.

neyse konuya dönüyorum. okul tarafından, doktorant programıyla 5 kişi louvre müzesine davet edildik, orada gözlem yapmamız ve analizlerimizi tez konumuza dahil etmemiz gerekiyordu. lisansta 4 yıldır kesiştiğim mariya da var. kıza bunca senedir bir kez olsun açılıp ona en derin hislerimden bahsedemedim. en son ona açılmaya kalktığımda, heyecandan midem bulanmış ve olduğum yere öylece kusmuştum. ardından utancımdan mı, ezikliğimden mi yoksa gerçekten midemin bozulduğundan mı bayılmıştım hatırlamıyorum. tek hatırladığım mariya'nın klinikte gözlerimi araladığımda "korkma cemal ben buradayım" dediğini hatırlıyorum. dünya üzerinde bir kıza açılırken hastanelik olan tek avarel ben olabilirim. ilişkiler konusunda da çekingenim o sıralar tabii bunun da etkisi var.

mariya süryani olduğu için türkçeyi biliyor ama kırık bir türkçesi var tabii... bazen dilimizi unutmamak için kendi aramızda konuşuyoruz. akşamları kampüsün içindeki chicknrose isimli bir mekana girip içiyoruz ve ondan bundan muhabbet açıyoruz. uçağa binmemizden bir gün evvel yine aynı mekana içmek için gittik. kıza "ee sizinkiler ne alemde?" dedim. ailesini tanımak istiyordum işte klasik sorular maksat sormuş olayım. babası iran halısı işindeymiş karun kadar zenginlermiş, aslında kendisinin çalışmasına gerek yokmuş ama yine de kendini akademik anlamda geliştirmek ve boş boş baba parası yemek istemiyormuş. böyle kızları gördükçe öfkeleniyormuş. bütün bunlardan bahsederken gözlerime utangaç bir şekilde tıpkı bir anime kızı gibi bakıyordu. ben de ona gülümsüyordum fakat kafam bambaşka yerdeydi. allah kahretsin ya kahretsin! o anda kafamdan geçenler, mariya'nın babası lütfü amcanın halı başına kaç dolar (ya da) euro kâr ettiğiydi. kapalıçarşı'da ve bahariye'de ikişer dükkanı varmış. dükkanların hava parası 150 milyar etse, halı başına 50 bin dolar kazansalar günlük cirodan iyi para.. karısı salma hanım da diş hekimi, o da kazanıyordur birkaç milyar.. evde para sayma makinesi lazım anasını s.atim.

sonra sordu: "neden bu kadar düşüncelisin cem". gülerek cevapladım, "yarınki projemizi düşünüyordum dalmışım." of ya of.. türk esnafı gibi hesap yapıyorum işte hala bu huyumdan kurtulamadım. huyum kurusun.

ertesi gün uçağa doğru gidiyoruz. airportta check-in yaptık. arkamızdan tez hocamız jessica hanım da geldi bizi yolcu etmeye. sonra bindik ben cam kenarında oturuyordum o da yanımda. önümüzde oscar ve angelina var. onun önünde de tek başına sap gibi giancarlo oturuyor. bir anda aklıma bu uçak düşerse n'olur sorusu geldi. o sıralar lost revaçta bir diziydi. hatırlarsınız ilk bölümde uçak düşüyor ve okyanusya'da bir adaya düşüyorlardı. acaba bu uçak düşerse bizim ekibe ne olur diye düşündüm. giancarlo ilk ölen olurdu muhtemelen. kendisi elinde devamlı nintendo wii'siyle oynayan ve sürekli espri yapmaya çalışan geek bir tip. bu tiple yaşama şansı oldukça düşük. angelina desen böyle süslü püslü paris hilton olmak için bir taraflarını yırtan bir kız. elinde moda dergisi var ve ağzında bir sakız, pofur pofur patlatıyor. ilk öleceklerden biri o da. oscar'a gelirsek. allah için iyi çocuk. ama gözlüklü ve siyahi olduğu için onun da uzun süreli yaşaması mümkün değil. kaldı ki angelina'ya devamlı asılır halde olduğu için onun peşinden gider ve muhtemelen "the others" tarafından öldürülürdü. mariya ve ben akıllı olan bir çiftiz. tıpkı jack ve kate gibi... amerikan gençlik filmlerinde sona kalan kadın ve erkek karakter öpüşürler ya hani, onun düşünü kuruyorum bulutlara bakarak ... belki o an bir şeyler filizlenir aramızda ve deliler gibi birbirimize yapışırız.

***

akşam olmuş ve herkes uyuyakalmıştı. birdenbire tuvaletim geldi fakat ışıklar kapalı ve tuvalet kabinin önünü anca görüyorum. mariya da uyuyor. en önden giancarlo'nun horultusu geliyordu. mohaç meydan muharebesinde şanlı mehter takımımız bu kadar gümbürtü çıkarmamıştır anasını satim. önlerden bir alman amca mırıldanıyordu, a1 seviye anadolu lisesi almancamla "bir yetişkin domuz gibi bağırıyor" dediğini anlayabildim. neyse tuvalete gittim. bir yandan işimi görürken, bir yandan kilitli olmasına rağmen kapıyı elimle tutuyordum. bu bende küçüklükten kalma bir travma. okuduğum ilkahırda (evet ilkokul demeye dilim varmıyor) tuvaletlerde kilit yoktu ve babası belli olmayan bazı afacanlar, kapıyı öylesine zorlarlardı ki, bağcılar'da torbacıların evine şafak operasyonu düzenleyen narkotik bile bunların yanında kibar kalır anasını sayim. kapıya omuz atar - en iyi ihtimalle- tekme atıp kaçardı ve bunu herkese yaparlardı. okulun öğretmenleri ve öğrenci profili o kadar kötüydü ki, babama yıllarca yalvardım başka bir okula göndermesi için lakin köye en yakın okul olduğu için servisle buraya gitmek zorundaydım. annem her sabah önlüğümü giydirirken, bu pislik çukuruna lanet eder ve bir gün yerle bir olmasını en içten yürekle dilerdim. bu tuvalet fobisi bende küçüklükten kaldı. hatta yıllar sonra hipnoterapide, terapistim böyle bir sorunumdan dolayı özgüven eksikliği yaşadığımı söyledi. umberto eco'nun dediği gibi, "deliler ve çocuklar yalan söylemezler" terapistim
beni depresyondan kurtulmam için yardım etmişti, bu takıntım gitmedi ama.

neyse çıktım tuvaletten bu böyle uyanmış, uyku sersemi bir hâlde düşük bir ses tonuyla telefonunu telefonunu açmış bir şeyler mırıldanıyor. telefonla konuşmak uçakta yasak olduğu için hosteslerden birisi yanına gelerek "m'am i'm sorry but... it's not allowed in the plane. please turn off.." kadıncağız konuşmasını bitirmeden bu açtı ağzını yumdu gözünü ve

"senin ben izzet-i ikramını, nefs-i cevvalini s...yim be a... . k... karısı seni! getirdiğin iki domates suyu!" dedi. ağzında köpük vardı sanki göremiyordum.
"please m'am only you have to do..."
"s.... lan k...şe! senin ben olmayan beynini .. bre merzifon eşeğinden doğma tahta kafalı seni! zaten sinirlerim bozuk! almıym ayağımın altına!"

o anda elimde çantamı düşürmüştüm ve 200 euro'ya amsterdam'dan aldığım tom ford parfümümü sertçe yere düştüğü için kırılmıştı, o anda başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki, ruhum ellerimden mi çıkıyordu.. peki bu karıncalanmalar da neyin nesi. hayal kırıklığı mı vardı üstümde, yoksa korku mu? anlam veremediğim kötü bir his vardı üstümde, az daha bayılayazacaktım. daha sonradan bu iğrenç durumun beni birkaç ay boyunca depresyona sokacağını bilmiyordum.

"m-mariya?..." diyebildim kekeleyerek.
"cemal ben.. yani gördüğün... benim.." dedi o da aynı şekilde.
"senin böyle olduğunu..."
"açıklayabilirim."
"mariya neyi açıklayacaksın! resmen aruz vezni ile sövüyorsun karşındaki kişiye!"
"çok sinirlenmiştim amaa"
"karşındaki emekçi bir kadın! kim olursa olsun! ne kadar pis bir ağzın var şu hale bak!"

içinde bulunduğu duruma karşın ne yapacağını bilememiş ve aklını yitirmişti adeta. sonra birdenbire delirmiş gibi kahkaha atmaya başladı.

"hah hah haa! bay çok bilmiş kibar cemal bey! senin böyle efendi erkek gibi davranarak aslında bana asıldığını ve beni yatağa atmak için uğraştığını bilmiyorum sanki! ha!! ne dersin? yoksa yalanlayacak mısın!"

o anda beynimden vurulmuşa döndüm. bir adım geri atarak sendeledim ve yan koltuğa tutundum. birkaç yolcu hariç kabindeki yolcuların tamamı uykusundan uyanmıştı. oscar, angelina pür dikkat, korkuyla bize bakıyordu. giancarlo kulaklığını çıkararak. "what the hell is going on guys?" demişti. sonra angelina ona sus işareti yaptı. "alright then" diyerek kulaklığını umursamaz bir şekilde takmıştı.

"ne biliyor musun cemal! ben butch ile daha önceden beraberdim. bunu bilmeni istemiyordum ama sen sürekli iyilik timsali gibi görünerek bana asıldın ve beni kullanmak istediğini düşünüyorum artık!!"

öfkeyle bağırdım "butch'ın canı cehenneme!" derin bir nefes aldım. "bunlar umrumda mı sanıyorsun ha! seninle belki bir geleceğimiz olabilirdi ama sen... sen böyle davranarak her şeyin içine ettin. senin komplekslerinle uğraşamayacağım artık ne halin varsa gör!"

bu cevabımı beklememişti. nitekim birdenbire patlamıştı. onun bu kadar dolmasına neyin neden olduğunu bilmiyorum. başka ailevi sorunlar mı onu bu hale getirmişti bilmiyorum. proje çok tatsız geçmişti. onunla ne müzede ne de paris'te bir iki kelime etmemiştik. yıllar sonra oscar ile konuşurken öğrendim butch ile nişanlanmış ancak butch bir motorsiklet kazasında can verince majör depresyona girmiş sonra babası onun artık amerika'da yaşamaması gerektiğini düşünerek türkiye'ye getirtmiş. birkaç gün önce bir avm'de yeni kocası ve iki çocuğuyla görünce yine aklıma geldi. biraz kilo almış ve sigaradan dolayı cildi epey kurumuş ama hala güzel. çocuklarını azarlıyordu. kocası da telefon görüşmesi yapıyordu. güneş gözlüklerim ve ağarmış saçlarımdan tanıyamadı muhtemelen, fark etmedi bile. ama ben geçmiş günleri hatırlamış oldum birkaç saniye içerisinde.
devamını gör...

arapça'dan türkçe'ye geçmiş bir terimdir. günlük hayatta sıkça kullanılan sözcük argo bir tabir gibi düşünülebilir lakin bu kulağa yatkın olmamasından kaynaklıdır. sittin sene deyimi 60 sene anlamındadır. osmanlı dönemi içerisinde 60 seneyi ifade eden terim günümüzde halk arasında imkansız, ulaşılamayacak sene anlamında kullanılmaktadır.
devamını gör...

kuzey amerika'da yaşayan kızılderili kabileler birliğinin adıdır. önceleri mohawk, cayuga, oneida, seneca, onondaga kabileleri ile "beş ulus" diye anılırken, tuscarora kabilesinin katılmasıyla "altı ulus" denildiler.
belkide amerikan tarihini en çok etkileyen kızılderili topluluğudur. uzun ev denilen çadırlarda bütün kabile üyelerinin, bir karar alınırken oy vermesi ve çoğunluk kararına uyulması, bu olayı gören koloni dönemi beyazlarını çok etkilemiştir.
yaşadıkları new york, pennsylvania civarına ilk ingiliz'ler geldiği için onlarla ittifak kurmuşlar, kürk ticareti karşılığında aldıkları tüfeklerle, diğer kabilelere saldırmışlardır.
amerikan bağımsızlık savaşı ve 1812 savaşında kimi ingilizleri, kimi amerikalıları seçmiş, birlikleri bozulmuştur, beyazlarla defalarca savaşmış, defalarca antlaşma yapmışlardır.
bugün kanada ve amerika birleşik devletleri'de çok sayıda rezervasyonları vardır.
devamını gör...

gıybete konu olacak her konu..
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim