arturo bandini
arturo bandini ya da arturo dominic bandini, siz nasıl seslenmek isterseniz öyle seslenebilirsiniz; çoktan yitik tepeler ve minik köpek güldü öylülerinin yazarıdır. devrin adamı değildir, sıvı değildir, çok sağlam adamdır. arturo bandini; john fante adındaki, dünyaya geldiği gün tüm dünyada kutlanması gereken şahane adamın karakteridir.
bir gün üniversiteden çıkıp kütüphane bahçesinde çayla birlikte soluklanırken, tesadüfen bir adamın yazılarını okumaya başladım. "işte budur lan, adam resmen akıyor" dedim, zira ben orada fikri dünyamı geliştirmek için bugüne kadar ne kadar okuma yapmış olsam da yazılanlar karşısında donakalırken okuduğum metnin yazarı şovunu yapmakla meşguldu. lafı evirip çevirmeden söylüyor ve bunu yaparken hiçbir merhamet kırıntısı barındırmıyordu. sözleri bıçak gibi keskindi. bu adama mesajla ulaştım ve bana "los angeles yolu" adlı romanı okumamı, daha fazla da kafasını şişirmemem gerektiğini söyledi.
romanı hemen satın aldım. ben de mutlaka böyle biri olmalıydım, adeta romantizmin tüm etkileri beynimden silinip atılmıştı. ağdalı cümlelerden tiksinmeye başlamıştım ve bu sihirli kitapla bu yola sağlam bir giriş yapacağımı düşünüyordum. öyle de oldu. işte buydu, harikaydı, martı canıtın livingston gibi göklerde uçmaktaydım. karşımdaki adam; arturo bandiniydi. maria ve svevo'dan doğma, colorado'nun yiğit delikanlısı.
arturo bandini, kitap okumayı çok severdi. kitap okumak bir şey olabilirdi ama kadınlar da önemliydi. kütüphaneden ödünç kitap aldığı kadının bacaklarına ve kalçalarına hastaydı. nietchze okuyordu, schopenhauer okuyordu ama o muhteşem bacaklara bakmayı ve onları hayal etmeyi asla arka plana atmıyordu. işte hayat budur: güdülerimizle, erdemlerimizle, zaaflarımızla bir bütünüz. birini ön plana çıkarıp diğerlerini görmezden gelmek ya da gizlemek, ya bir popülerlik kaygısıyla yapılırdı ya da kişi kendini kandırırdı; iki türlü de samimiyetsizlik iğrençtir. bandini'de bunu gördüm; netti adam, kendisiyle barışıktı, boş lafı sevmezdi, çok sağlamdı.
sonra diğer kitaplarla devam ettim. bahara kadar bekle bandini, toza sor, 1933 berbat bir yıldı, roma'nın batısı vs. her bir romanda kendisine daha fazla hayran oldum. arturo bandini, sadece nickime değil ruhuma da can veren adamlardan biridir ve sıradan bir karakter değildir. arturo bandini gerçekten yaşamıştır. buna bukowski ve ben inanıyoruz. eminim inanan başkaları da olmuştur. arturo yaşamıştır, sevmiştir, sevilmemiştir, yokluğu ve sefaleti görmüştür. süt çalmıştır, sevdiği kızın külodunu yürütmüştür ve ölmüştür. los angeles mahallelerinde onun hatıraları vardır. kış aylarında korkunç bir soğuğa ve kara gömülen colorado sokaklarında ayak izleri vardır.
arturo bandini, öldüğü gün de ruhu dünyada kalmış, birçok insan tarafından yaşatılmış ve yaşatılacak bir adamdır. bir tanısanız, bu kadar sağlam adam görmemişsinizdir.
bir gün üniversiteden çıkıp kütüphane bahçesinde çayla birlikte soluklanırken, tesadüfen bir adamın yazılarını okumaya başladım. "işte budur lan, adam resmen akıyor" dedim, zira ben orada fikri dünyamı geliştirmek için bugüne kadar ne kadar okuma yapmış olsam da yazılanlar karşısında donakalırken okuduğum metnin yazarı şovunu yapmakla meşguldu. lafı evirip çevirmeden söylüyor ve bunu yaparken hiçbir merhamet kırıntısı barındırmıyordu. sözleri bıçak gibi keskindi. bu adama mesajla ulaştım ve bana "los angeles yolu" adlı romanı okumamı, daha fazla da kafasını şişirmemem gerektiğini söyledi.
romanı hemen satın aldım. ben de mutlaka böyle biri olmalıydım, adeta romantizmin tüm etkileri beynimden silinip atılmıştı. ağdalı cümlelerden tiksinmeye başlamıştım ve bu sihirli kitapla bu yola sağlam bir giriş yapacağımı düşünüyordum. öyle de oldu. işte buydu, harikaydı, martı canıtın livingston gibi göklerde uçmaktaydım. karşımdaki adam; arturo bandiniydi. maria ve svevo'dan doğma, colorado'nun yiğit delikanlısı.
arturo bandini, kitap okumayı çok severdi. kitap okumak bir şey olabilirdi ama kadınlar da önemliydi. kütüphaneden ödünç kitap aldığı kadının bacaklarına ve kalçalarına hastaydı. nietchze okuyordu, schopenhauer okuyordu ama o muhteşem bacaklara bakmayı ve onları hayal etmeyi asla arka plana atmıyordu. işte hayat budur: güdülerimizle, erdemlerimizle, zaaflarımızla bir bütünüz. birini ön plana çıkarıp diğerlerini görmezden gelmek ya da gizlemek, ya bir popülerlik kaygısıyla yapılırdı ya da kişi kendini kandırırdı; iki türlü de samimiyetsizlik iğrençtir. bandini'de bunu gördüm; netti adam, kendisiyle barışıktı, boş lafı sevmezdi, çok sağlamdı.
sonra diğer kitaplarla devam ettim. bahara kadar bekle bandini, toza sor, 1933 berbat bir yıldı, roma'nın batısı vs. her bir romanda kendisine daha fazla hayran oldum. arturo bandini, sadece nickime değil ruhuma da can veren adamlardan biridir ve sıradan bir karakter değildir. arturo bandini gerçekten yaşamıştır. buna bukowski ve ben inanıyoruz. eminim inanan başkaları da olmuştur. arturo yaşamıştır, sevmiştir, sevilmemiştir, yokluğu ve sefaleti görmüştür. süt çalmıştır, sevdiği kızın külodunu yürütmüştür ve ölmüştür. los angeles mahallelerinde onun hatıraları vardır. kış aylarında korkunç bir soğuğa ve kara gömülen colorado sokaklarında ayak izleri vardır.
arturo bandini, öldüğü gün de ruhu dünyada kalmış, birçok insan tarafından yaşatılmış ve yaşatılacak bir adamdır. bir tanısanız, bu kadar sağlam adam görmemişsinizdir.
devamını gör...
insanı yoran şeyler
belirsizlikler.
devamını gör...
hayvanlarla röportaj yapmak
kedilerde denendiğinde ağzın ortasına partiyi yemekle sonuçlanabilecek yüksek derecede riskli eylem.*
devamını gör...
ilçe olması gereken iller
(bkz: bayburt)
yani neden ilsin sen? cidden lan?!
edit: ilçe olması gereken iller demiştik. yani şu an il olan bir yer olmalı...
yani neden ilsin sen? cidden lan?!
edit: ilçe olması gereken iller demiştik. yani şu an il olan bir yer olmalı...
devamını gör...
yorgunluk nasıl geçer sorunsalı
"ne eksikse sen tamamla,
son derece yorgunum.
çok uykum var, öp beni,
öpersen ne güzel uyurum."
-ali lidar
bugün benim için koşturmacalı bir gündü. çok yoruldum gerçekten ve bu dizelerde de dediği gibi çok uykum var ve öpülseydim ne güzel uyurdum şimdi. bazen tabii olmuyor bu ve fark ettim ki yorgunluk sevdiğinizle konuşunca da geçiyor onun sesini duymak da yorgunluğunuzu geçiriyor ama işte ah... bir öpseydi beni şimdi, ne güzel uyurdum.
son derece yorgunum.
çok uykum var, öp beni,
öpersen ne güzel uyurum."
-ali lidar
bugün benim için koşturmacalı bir gündü. çok yoruldum gerçekten ve bu dizelerde de dediği gibi çok uykum var ve öpülseydim ne güzel uyurdum şimdi. bazen tabii olmuyor bu ve fark ettim ki yorgunluk sevdiğinizle konuşunca da geçiyor onun sesini duymak da yorgunluğunuzu geçiriyor ama işte ah... bir öpseydi beni şimdi, ne güzel uyurdum.
devamını gör...
yaşıyorsun bu hayatı
ölsek korkak derler. yaşasak kinaye ederler. kulak asmamaya alışın. kem göz, sinsi bakışlar hep olacak. hayat sizin hayatınız.
devamını gör...
sözlük yazarlarının gerçekleşmesini istediği şeyler
bir sabaha çok mutlu bir şekilde kendiligimden uyanabilmek istiyorum. uyanmam veya yaşamam gerektigi için degil, çok mutlu olduğum için yapmak istiyorum bunları. gerçekten içten mutlu olmayı istiyorum.
devamını gör...
sevmeyi ve sevilmeyi özlemek
başlığı açan yazara katılıyorum. kendini seven sevgi saçar. böylece özlem giderilir*.

edit:
sevmekse doğuştan yetimiz. sevmek basit, güzel, bebek gibi... umarım bu konuda kimse zorlanmaz*.

edit:
sevmekse doğuştan yetimiz. sevmek basit, güzel, bebek gibi... umarım bu konuda kimse zorlanmaz*.
devamını gör...
beyaz renginin yakıştığı şeyler
kesinlikle ten.
devamını gör...
tuz ruhu
ozon ile birlikte kullanılmaması gerekir. solunum yollarından ötürü hastanelik olma ihtimali yüksek bir durum ortaya çıkar zira.
devamını gör...
maskeyi dirseğe takmak
korona virüsün yayılmasına sebep olan sorumsuzluklarsan biridir. süs olsun diye ya da ceza yeme diye değil gerçekten kendin ve diğer tüm insanlar için takması gerektiği bilincine bir türlü varamayan insanın yaptığı sorumsuzluktur.
devamını gör...
beni sevmeyen ölsün
beni de beni de.
devamını gör...
uzay mekiği alırken dikkat edilecek hususlar
ayağı yerden kesmesi ve yarı yolda bırakmaması yeterli. dünyadan uzak bir yere götürebilecek kapasitede olması kafi.
ayrıca herkes fikir sunmuş ama kimse link bırakmamış. sevgili ölmedim ama hafif sürünüyorum'la uzun zamandır uzay mekiği arayışındayız. elinde fazla olan, bir tanıdığında bulunan, gören bilen varsa bir tık uzaktayım. *
ayrıca herkes fikir sunmuş ama kimse link bırakmamış. sevgili ölmedim ama hafif sürünüyorum'la uzun zamandır uzay mekiği arayışındayız. elinde fazla olan, bir tanıdığında bulunan, gören bilen varsa bir tık uzaktayım. *
devamını gör...
dil bilincine sahip olmak
montaigne'in dil bilinci hakkındaki şu kanaati altın değerindedir:
"sözün akışını bozup güzel cümleler aramaktansa güzel cümleleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. biz sözün ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize yaramalı. söylediğimiz şeyler sözlerimizi almalı ve dinleyenin kafasını öyle doldurmalı ki artık kelimeleri unutamasın. ister kâğıt üstünde olsun ister ağızdan; benim sevdiğim konuşma düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır. güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın, düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. dinleyen, her yediği lokmayı tadına vararak yesin. konuşma, sueton’un, julius, caesar’ın konuşması için dediği gibi, askerce olsun; ama ukalaca, avukatça, vaizce olmasın.
söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna çeker. gösterişin herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa; konuşmada bilinmedik kelimeler, duyulmadık cümleler aramak da bir okullu çocuk çabasıdır. ah, keşke paris’te sebze çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"
dil sürekli gelişen bir yapıdır ve temel özelliklerini koruyarak gelişir. bir takım dil uzmanları dili korumak için kurallar koymak ve yasaklar getirmek gerektiğine inanırlar. onlar okullarda edindikleri tartışma götürür bilgilerin ve nedense hiç eskimeyen yazım kılavuzlarının verdiği güvenceyle dili düzeltmeye kalkarlar. koymak istedikleri ya da savundukları kurallar genelde dilin mantığına aykırıdır. bütün bu çabalar dile iyilik de kötülük de getirmez: dil bildiğini okur.
dil toplumun duygusal ve düşünsel özelliklerine göre oluşur, sürekli dönüşen yaşam koşullarına göre kendini her an yeniden kurar. bir başka deyişle dili sürekli olarak halkın kendisi yaratır. dili yaratanlar (tıpkı yukarıda montaigne'nin pazarcı esnafından bahsettiği gibi) simitçiler, börekçiler, ayakkabıcılar, eskiciler, nineler, dedeler, çocuklardır. bunlar genelde dilin ne olup ne olmadığını düşünme gereği duymayan kimselerdir. toplumsal ve iktisadi dönüşümlere uygun olarak dilde ortaya çıkan yeniliklerde büyük payları olduğunu düşünmezler. onların yaratıcılıkları gündelik yaşamın gereklerinden kaynaklanır. anadilin güzellikleri, özellikle o güzelliklerin pırıl pırıl yansıdığı deyimler, söyleyişler, eğretilemeler ve daha birçok şey, halkın eşsiz zekâsının ürünüdür. anadilde bir ulusun kültürü yansır: anadil kültürün yuvasıdır. bu yuvada kendini yeterince yetiştirmeyen kişi, toplumun ve daha ötede insanlığın değerlerine ulaşamaz. anadilinin anlamını yeterince kavramamış kimselerin kültür planında, bilimde, felsefede, sanatta etkin ve verimli çabalar ortaya koymaları, kalıcı ürünler vermeleri olası değildir.
halkın yarattığı dil bir yanıyla bir hammaddedir. bu hammaddeyi üst düzey kültür adamları işlerler inceltilirler ve geliştirirler. tabanda dilin ve kültürün temelini kuran insanlar varsa tavanda da bu dili ve kültürü yetkinleştirecek bilgeler olacaktır. tabanda kendiliğinden ve tavanda özenle yaratılmakta olan dili toplumun dil konusunda duyarlı görünen ama dil bilinci taşımayan belli bir kesimi kötü kullanır. dili kötü kullananların başında kendilerini dil uzmanı sananlar vardır. birilerinin kötü kullanması dile zarar vermez, ona belli koşullarda yeni anlatım olanakları bile katabilir. kısacası dili bozmaya kimsenin gücü yetmez.
batı’da ulusların ortaya çıkması ve ulusal dillerin gelişmesi genelde xvıı. yüzyılı önceleyen birkaç yüzyılda oldu. xvıı. yüzyılda artık uluslar ve ulusal diller vardı. bizde bu dönüşüm üç yüzyıl sonra yani xx. yüzyılda gerçekleşti. ulusal diller gelişirken çok karmaşık görünümler ortaya koydular. dili zapturapt altına almak gerekmez miydi? dilin denetlenmesinden yana olanlar dilden sorumlu yarı resmi kurumlar tasarladılar ve bazen de kurdular. örneğin fransa’da ulusal dil çeşitli lehçelerin bir araya gelmesiyle oluşuyor ve içinden çıkılmaz görünen bir yapı gösteriyordu. dilin oturması için üst düzeyde çaba gösterenlerin başında saray şairi malherbe vardır. fransız dilinin ona ve benzerlerine çok şey borçlu olduğu bilinir. ancak devlet bu işe el atmakta gecikmemiştir: dilin doğal yoldan kendini arındırmasını beklemektense tepeden inme kararlarla dili düzenlemek daha doğru olacağı kanaatine varmıştır. kardinal richelieu’nün buyruğuyla 1635’te kurulan fransız akademisi dili arındırıyorum derken dondurmuştur. devlet gölge etmeseydi belki fransız dili daha erken ve daha sağlıklı gelişecekti.
sorun alaylı dilcilerin sandığı gibi hangi harfleri büyük yazalım ya da nereye virgül koyalım ya da iki nokta ayıp oluyor onun yerine noktalı virgül kullanalım sorunu değildir. bu, dili eğilip bükülür ve üstünde gönül rahatlığıyla oynanabilir bir madde gibi görme rahatlığını ele alalım demek değildir. ancak öncelikle dili sevmek ve dilin tadına varmak gerekir. dil bilincine ulaşmadan dilci oyunu oynamak insanı gülünç eder. dil, her koşulda halk tarafından yeniden yaratılmaktadır. bir başka deyişle yaşam geliştikçe dil de gelişir. bunu anlayalım ve kabul edelim.
"sözün akışını bozup güzel cümleler aramaktansa güzel cümleleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru bulurum. biz sözün ardından koşmamalıyız, söz bizim ardımızdan koşmalı, işimize yaramalı. söylediğimiz şeyler sözlerimizi almalı ve dinleyenin kafasını öyle doldurmalı ki artık kelimeleri unutamasın. ister kâğıt üstünde olsun ister ağızdan; benim sevdiğim konuşma düpedüz, içten gelen, lezzetli, şiirli, sıkı ve kısa kesen bir konuşmadır. güç olsun, zararı yok; ama sıkıcı olmasın; süsten, özentiden kaçsın, düzensiz, gelişigüzel ve korkmadan yürüsün. dinleyen, her yediği lokmayı tadına vararak yesin. konuşma, sueton’un, julius, caesar’ın konuşması için dediği gibi, askerce olsun; ama ukalaca, avukatça, vaizce olmasın.
söylev sanatı, insanı söyleyeceğinden uzaklaştırıp kendi yoluna çeker. gösterişin herkesten başka türlü giyinmek, gülünç kılıklara girmek nasıl pısırıklık, korkaklıksa; konuşmada bilinmedik kelimeler, duyulmadık cümleler aramak da bir okullu çocuk çabasıdır. ah, keşke paris’te sebze çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"
dil sürekli gelişen bir yapıdır ve temel özelliklerini koruyarak gelişir. bir takım dil uzmanları dili korumak için kurallar koymak ve yasaklar getirmek gerektiğine inanırlar. onlar okullarda edindikleri tartışma götürür bilgilerin ve nedense hiç eskimeyen yazım kılavuzlarının verdiği güvenceyle dili düzeltmeye kalkarlar. koymak istedikleri ya da savundukları kurallar genelde dilin mantığına aykırıdır. bütün bu çabalar dile iyilik de kötülük de getirmez: dil bildiğini okur.
dil toplumun duygusal ve düşünsel özelliklerine göre oluşur, sürekli dönüşen yaşam koşullarına göre kendini her an yeniden kurar. bir başka deyişle dili sürekli olarak halkın kendisi yaratır. dili yaratanlar (tıpkı yukarıda montaigne'nin pazarcı esnafından bahsettiği gibi) simitçiler, börekçiler, ayakkabıcılar, eskiciler, nineler, dedeler, çocuklardır. bunlar genelde dilin ne olup ne olmadığını düşünme gereği duymayan kimselerdir. toplumsal ve iktisadi dönüşümlere uygun olarak dilde ortaya çıkan yeniliklerde büyük payları olduğunu düşünmezler. onların yaratıcılıkları gündelik yaşamın gereklerinden kaynaklanır. anadilin güzellikleri, özellikle o güzelliklerin pırıl pırıl yansıdığı deyimler, söyleyişler, eğretilemeler ve daha birçok şey, halkın eşsiz zekâsının ürünüdür. anadilde bir ulusun kültürü yansır: anadil kültürün yuvasıdır. bu yuvada kendini yeterince yetiştirmeyen kişi, toplumun ve daha ötede insanlığın değerlerine ulaşamaz. anadilinin anlamını yeterince kavramamış kimselerin kültür planında, bilimde, felsefede, sanatta etkin ve verimli çabalar ortaya koymaları, kalıcı ürünler vermeleri olası değildir.
halkın yarattığı dil bir yanıyla bir hammaddedir. bu hammaddeyi üst düzey kültür adamları işlerler inceltilirler ve geliştirirler. tabanda dilin ve kültürün temelini kuran insanlar varsa tavanda da bu dili ve kültürü yetkinleştirecek bilgeler olacaktır. tabanda kendiliğinden ve tavanda özenle yaratılmakta olan dili toplumun dil konusunda duyarlı görünen ama dil bilinci taşımayan belli bir kesimi kötü kullanır. dili kötü kullananların başında kendilerini dil uzmanı sananlar vardır. birilerinin kötü kullanması dile zarar vermez, ona belli koşullarda yeni anlatım olanakları bile katabilir. kısacası dili bozmaya kimsenin gücü yetmez.
batı’da ulusların ortaya çıkması ve ulusal dillerin gelişmesi genelde xvıı. yüzyılı önceleyen birkaç yüzyılda oldu. xvıı. yüzyılda artık uluslar ve ulusal diller vardı. bizde bu dönüşüm üç yüzyıl sonra yani xx. yüzyılda gerçekleşti. ulusal diller gelişirken çok karmaşık görünümler ortaya koydular. dili zapturapt altına almak gerekmez miydi? dilin denetlenmesinden yana olanlar dilden sorumlu yarı resmi kurumlar tasarladılar ve bazen de kurdular. örneğin fransa’da ulusal dil çeşitli lehçelerin bir araya gelmesiyle oluşuyor ve içinden çıkılmaz görünen bir yapı gösteriyordu. dilin oturması için üst düzeyde çaba gösterenlerin başında saray şairi malherbe vardır. fransız dilinin ona ve benzerlerine çok şey borçlu olduğu bilinir. ancak devlet bu işe el atmakta gecikmemiştir: dilin doğal yoldan kendini arındırmasını beklemektense tepeden inme kararlarla dili düzenlemek daha doğru olacağı kanaatine varmıştır. kardinal richelieu’nün buyruğuyla 1635’te kurulan fransız akademisi dili arındırıyorum derken dondurmuştur. devlet gölge etmeseydi belki fransız dili daha erken ve daha sağlıklı gelişecekti.
sorun alaylı dilcilerin sandığı gibi hangi harfleri büyük yazalım ya da nereye virgül koyalım ya da iki nokta ayıp oluyor onun yerine noktalı virgül kullanalım sorunu değildir. bu, dili eğilip bükülür ve üstünde gönül rahatlığıyla oynanabilir bir madde gibi görme rahatlığını ele alalım demek değildir. ancak öncelikle dili sevmek ve dilin tadına varmak gerekir. dil bilincine ulaşmadan dilci oyunu oynamak insanı gülünç eder. dil, her koşulda halk tarafından yeniden yaratılmaktadır. bir başka deyişle yaşam geliştikçe dil de gelişir. bunu anlayalım ve kabul edelim.
devamını gör...
hildegard von bingen
ünvanları; şair, yazar(ilk fransız kadın yazar), filozof, teolog, sanatçı, müzisyen, evliya, kompozitör, dramaturg, biyografi yazarı, doktor, botanikçi(bir çeşit şifacı denilebilir aslında), oyuncu, mimar, kâhin, vaiz, kiliseye göre azize. of of of abla ne yaptın sen öyle desem ayıp olmaz inşallah. insan bu kadar dolu dolu yaşayabilir. helal olsun. şimdi biraz ciddi yazayım.
aslında onun için mistik filozof diyebiliriz.
çocuklugundan beri insan, ruh ve insan ile ruh arasındaki ilişkiyi düşünmüştür. gizemli şeyler gördüğü ve böylelikle mistisizm kapılarını araladığı söylenilir.
o , insanların kaderinin önceden belirlenmiş olduğuna değil, insanın özgür iradesinin varlığına ve karar verebilme mekanizmasına inanmıştır. the dialogue of divine providence isimli yaptında mistik görüşlerini dile getirmiştir.
hayat'ının otuz yılını manastırda kadınlar hücresinde geçirmiş, otuz sekiz yaşında baş rahibe olur. rahibe gorevini bir köle vari hizmet olarak değil bir takım kadınsal hareketler için kullanmıştır.erkek manastırlarından bağımsız kendi manastırını kurmuştur. bu manastırda kadın rahibeler yetiştirerek kadınların da vaaz verebildiğini göstermiştir.
aşağıdaki sözleriyle feminizm ile ciddi bağlantılı olduğu görülür.
isa meryem’den doğduğuna göre tanrı suretini bir kadından almıştır, dolayısıyla kadın tanrısal surete erkeğe nazaran daha yakındır
öte yandan feminist olmadığına dair de deliller vardır. şöyle diyelim pratikte yaptıkları ve söylemleri ile feminist gibi gözüküyor olsa da düşüncelerini ileri sürerken ataerkil dil kullanması, genel olarak kilise görüşlerini benimsemiş olması,eşcinselliği kınaması gibi hareketler bu düşünceden uzak konuma itmiştir.
ruhun tamamen özgür olması gerektiğini savunmuştur. bu görüşüyle kilise'den kopmuş. tanrı ile insan'ın bireysel ilişki kurması gerektiğini öne sürmüş.
bu görüşler orta çağ'da bir kadın tarafından cesurca belirtilmiş. sonra ne mi olmuş?
dini açıdan sapkınlık suçlaması neticesinde, yakılarak öldürülmüştür.
bugün yine bir kadın filozofun hikayesini anlattık. her türlü zorluğa rağmen hayatın içinde düşünmeyi, sorgulamayı, mücadeyi bırakmayan bir kadından bahsettik. çocuklarını tek başına büyütmüş, geçimini kendi sağlamış yetilerini saklamamış öğrendiklerini toplumdaki kişilerle paylaşmış bir filozof. başka yürekli kadın filozoflarla görüşmek dileğiyle..
aslında onun için mistik filozof diyebiliriz.
çocuklugundan beri insan, ruh ve insan ile ruh arasındaki ilişkiyi düşünmüştür. gizemli şeyler gördüğü ve böylelikle mistisizm kapılarını araladığı söylenilir.
o , insanların kaderinin önceden belirlenmiş olduğuna değil, insanın özgür iradesinin varlığına ve karar verebilme mekanizmasına inanmıştır. the dialogue of divine providence isimli yaptında mistik görüşlerini dile getirmiştir.
hayat'ının otuz yılını manastırda kadınlar hücresinde geçirmiş, otuz sekiz yaşında baş rahibe olur. rahibe gorevini bir köle vari hizmet olarak değil bir takım kadınsal hareketler için kullanmıştır.erkek manastırlarından bağımsız kendi manastırını kurmuştur. bu manastırda kadın rahibeler yetiştirerek kadınların da vaaz verebildiğini göstermiştir.
aşağıdaki sözleriyle feminizm ile ciddi bağlantılı olduğu görülür.
isa meryem’den doğduğuna göre tanrı suretini bir kadından almıştır, dolayısıyla kadın tanrısal surete erkeğe nazaran daha yakındır
öte yandan feminist olmadığına dair de deliller vardır. şöyle diyelim pratikte yaptıkları ve söylemleri ile feminist gibi gözüküyor olsa da düşüncelerini ileri sürerken ataerkil dil kullanması, genel olarak kilise görüşlerini benimsemiş olması,eşcinselliği kınaması gibi hareketler bu düşünceden uzak konuma itmiştir.
ruhun tamamen özgür olması gerektiğini savunmuştur. bu görüşüyle kilise'den kopmuş. tanrı ile insan'ın bireysel ilişki kurması gerektiğini öne sürmüş.
bu görüşler orta çağ'da bir kadın tarafından cesurca belirtilmiş. sonra ne mi olmuş?
dini açıdan sapkınlık suçlaması neticesinde, yakılarak öldürülmüştür.
bugün yine bir kadın filozofun hikayesini anlattık. her türlü zorluğa rağmen hayatın içinde düşünmeyi, sorgulamayı, mücadeyi bırakmayan bir kadından bahsettik. çocuklarını tek başına büyütmüş, geçimini kendi sağlamış yetilerini saklamamış öğrendiklerini toplumdaki kişilerle paylaşmış bir filozof. başka yürekli kadın filozoflarla görüşmek dileğiyle..
devamını gör...
yılmaz erdoğan'ın elektrik akımına kapılması
#947796 yazıyorsunuz ama yazmak için. iyi dileklerde bulunmak istiyorsanız neden sevmediğinizi belirtiyorsunuz, sevmediğiniz adam hakkında neden yazıyorsunuz ya da neden bu başlıktasınız? bazı yazılar kotayı doldurmak için yazılmış gibi oluyor amaçsız.
devamını gör...
sezen aksu diyor ki
aramızda yaşanacak yarım kalan bir şeyler var.
devamını gör...
metal müziğin ruhu yüceltmesi
sorma arkadaş öyle bir sanatsal ruha bürünüyorum ki, zırhıyla ateşten geçen bir şövalye gibi hissediyorum ya, tabii hafif yanıyoz malum demir üstümüzdeki... nietzsche metal dinleseydi ne olurdu merak ediyorum...
devamını gör...
bağıra bağıra susmak
sessizliğim bir çığlıktı,hepiniz mi sağırdınız? sözünü aklıma getirdi başlık.
kişi konuştuğu zaman yeterli etkileşim alamayınca dolu dolu susmaya başlar.ağırlığı olur.bir zaman sonra o sessizliğin kişiliği olur.karakter değişikliği olur. isyan edersin ama olan olmuştur.
artık duvarlarda sessizliğin sessiz çığlıkları yankılanır.
zera ama kartal olan ukdesi
kişi konuştuğu zaman yeterli etkileşim alamayınca dolu dolu susmaya başlar.ağırlığı olur.bir zaman sonra o sessizliğin kişiliği olur.karakter değişikliği olur. isyan edersin ama olan olmuştur.
artık duvarlarda sessizliğin sessiz çığlıkları yankılanır.
zera ama kartal olan ukdesi
devamını gör...
normal sözlük formatı ve kuralları için ne dediler
bir film, dizi, kitap ya da benzeri bir konu hakkında başlık açacaksanız özgün adını kullanmanız gerekiyor. özgün adını yazdıktan sonra parantez içinde diziyse dizi, kitapsa kitap, filmse film yazmanız gerekiyor
küçük prens değil, le petit prince (kitap)
küçük prens değil, le petit prince (kitap)
devamını gör...