tycho krateri
ay'a baktığımızda gördüğümüz, ismini danimarkalı astronom tycho brahe'den alan ve uydumuzun en aydınlık bölgesinde bulunankraterlerden biri.
kraterin ay üzerindeki yeri:
solarsystem.nasa.gov/intern...
yakından görünüşü:

(görseller nasa. gov'dan alıntıdır.)
dikkat ederseniz ilk fotoğrafta kraterden çıkıp dışarıya doğru uzanan beyaz yollar göreceksiniz. işte yol gibi görünen o uzantılar, kraterin oluşmasına neden olan çarpışmanın, kraterden dışarıya doğru fırlattığı kayalar.
kraterin orta kısmında gördüğünüz yükseltinin boyu yaklaşık 2 kilometre. kraterin çapı ise 85 kilometre kadar. beyaz "yolların" uzunluğu ise 1500 kilometreye kadar çıkıyor.
bu krateri görmek için en iyi zaman dolunay evresi değil çünkü o evrede ay yüzeyi son derece aydınlık oluyor, güneş ışığını da tam karşıdan alıyor. bu durum, kraterin gölgede kalan herhangi bir kısmının olmamasına ve dümdüz beyaz bir bölge gibi görünmesine neden oluyor. en iyi gözlem zamanı -bu krater için- ay'ın şişkin dediğimiz * evresi.
kraterin ay üzerindeki yeri:
solarsystem.nasa.gov/intern...
yakından görünüşü:

(görseller nasa. gov'dan alıntıdır.)
dikkat ederseniz ilk fotoğrafta kraterden çıkıp dışarıya doğru uzanan beyaz yollar göreceksiniz. işte yol gibi görünen o uzantılar, kraterin oluşmasına neden olan çarpışmanın, kraterden dışarıya doğru fırlattığı kayalar.
kraterin orta kısmında gördüğünüz yükseltinin boyu yaklaşık 2 kilometre. kraterin çapı ise 85 kilometre kadar. beyaz "yolların" uzunluğu ise 1500 kilometreye kadar çıkıyor.
bu krateri görmek için en iyi zaman dolunay evresi değil çünkü o evrede ay yüzeyi son derece aydınlık oluyor, güneş ışığını da tam karşıdan alıyor. bu durum, kraterin gölgede kalan herhangi bir kısmının olmamasına ve dümdüz beyaz bir bölge gibi görünmesine neden oluyor. en iyi gözlem zamanı -bu krater için- ay'ın şişkin dediğimiz * evresi.
devamını gör...
her düşünceye saygı duyulur mu sorunsalı
güzel bir tartışma konusu. benim değerlerime saldırı niteliğinde olmayan her düşünce saygı duyulabilir.
devamını gör...
moderatör olunca yapılacak ufak şımarıklıklar
23 nisanda koltuğu en genç yazara devretmek.
devamını gör...
robnaja
okuru olmaktan mutluluk duyduğum, takip edilesi yazar. müthiş bir kalemi var ve düşüncelerini yazıya oldukça yalın ve etkili bir şekilde dökebiliyor.
canıgönülden yazmaya devam etmesini diliyorum. zira kendisinden öğreneceğimiz daha çok şey var.*
canıgönülden yazmaya devam etmesini diliyorum. zira kendisinden öğreneceğimiz daha çok şey var.*
devamını gör...
13 ocak 2021 fahrettin koca'nın aşı olması
fahrettin koca: evet kızım bitti mi?
hemşire: geçmiş olsun bakanım
fahrettin koca: teşekk现在我松了一口气
hemşire: geçmiş olsun bakanım
fahrettin koca: teşekk现在我松了一口气
devamını gör...
recep tayyip erdoğan'ın üslubu
seçmen kitlesinin yansıması olan bir üslup. adam tam olarak "halk"ın adamı. zira benim berberimde aşağı yukarı aynı üslupla konuşur. işte feraset, işte adamlık...savunanlar da var tabi. yıllarca katı kemalizm altında ezildikleri için cumhurbaşkanı küfür de etse alkışlarlar. içlerinin yağı eriyor çünkü.
devamını gör...
saati bulan insan saati nasıl ayarladı sorunsalı
bir soru.
aslında çok eski zamanlardan beri kullanılan ve günü de geceyi de 12'şer eşit parçaya ayıran bazı sistemler vardı zaten. bu yüzden saat denen icadı 24 eşit parçaya ayırarak kullanma fikri çok da şaşırtıcı olmamalı.
aslına bakarsanız saat olarak kullanılan, güneş gibi bir cisim var elimizin altında. bu da eskiden beri güneşe bakarak günün hangi diliminde olunduğuna bir cevap verilebilmesini sağlıyordu zaten. güneş göz önünde olduğu sürece, tam tepede olduğunda öğle vakti olduğu, batarken akşam, doğarken sabah olduğu hep biliniyordu. şu anda kullandığımız saatlerin olayı ise, güneşi görmediğimizde de günün (ya da gecenin diyelim) hangi diliminde olduğumuzu tam anlamıyla bilebilmemizi sağlaması.
aslında çok eski zamanlardan beri kullanılan ve günü de geceyi de 12'şer eşit parçaya ayıran bazı sistemler vardı zaten. bu yüzden saat denen icadı 24 eşit parçaya ayırarak kullanma fikri çok da şaşırtıcı olmamalı.
aslına bakarsanız saat olarak kullanılan, güneş gibi bir cisim var elimizin altında. bu da eskiden beri güneşe bakarak günün hangi diliminde olunduğuna bir cevap verilebilmesini sağlıyordu zaten. güneş göz önünde olduğu sürece, tam tepede olduğunda öğle vakti olduğu, batarken akşam, doğarken sabah olduğu hep biliniyordu. şu anda kullandığımız saatlerin olayı ise, güneşi görmediğimizde de günün (ya da gecenin diyelim) hangi diliminde olduğumuzu tam anlamıyla bilebilmemizi sağlaması.
devamını gör...
köylü yazardan ironiler
köylü sözlüğün de efendisidir. tüm yazıları nezaket içeren kaliteli bir yazardır kendileri.
devamını gör...
günaydın sözlük
hava sıcak,
yağmur yağıyor,
içimde dışarı çıkma isteği var.
kalbimde güzel bir insan
aklım onda,
pencerem acık
gözüm dışarıda
onu bekliyor adeta.
günaydın dostlar. yağmurlu bir hava, uykusunu alamadan görev başına geçen ben ve yazdığım başıboş şeyler. size cokca keyifli günler dilerimmm. gününüz güzel geçsin...
yağmur yağıyor,
içimde dışarı çıkma isteği var.
kalbimde güzel bir insan
aklım onda,
pencerem acık
gözüm dışarıda
onu bekliyor adeta.
günaydın dostlar. yağmurlu bir hava, uykusunu alamadan görev başına geçen ben ve yazdığım başıboş şeyler. size cokca keyifli günler dilerimmm. gününüz güzel geçsin...
devamını gör...
3 numara saç
yakışana çok yakışan, yakışmayanı makak maymununa döndüren saç stili.
devamını gör...
yazarların çocukluk anıları
hepimizin yaşamı roman olmayı hak eder. hangisinin best seller olacağı, hangisinin klasikler arasında yer alacağı ise anlatıcının hünerine bağlıdır. aslında yazmak en iyi yaptığım şeylerden birisi. herkes böyle söyler. ben de buna inanırım. amma velâkin iyi yaptığım başka bir şey ise, hünerlerimi çeşitli bahanelerle sergilemekten kaçınma istikrarım.
bugüne kadar bunu yaptığım için hayatımı bir roman haline getirebilme becerisini gösteremedim.
kâh göstermeye pek niyetim olduğunu da sanmıyorum.
aslında benim için işler tıkırında başlamış. çocukken dâhiymişim. deham 1500, havam 3500 imiş.
neden sonra aptallaşma sürecine girmişim. içinde bulunduğunuz toplumun da bunda önemli etkisi var.
düşünün, gayet kıvrak bir zekâya sahipsiniz. yaşıtlarınızdan hep bir adım öndesiniz ama çevrenizde size sürekli pipinizi amcalarınıza ve teyzelerinize göstermeniz gerektiğini salık veren bir kitle var.
bu nasıl bir manyaklıktır arkadaş! teşhire, teşrifinizin bunalımsal iz düşümü…
ulan şimdi bunlar neden benden böyle bir şey istiyor?
bu pipi denen şey çok önemli bir şey olsa gerek.
o andan itibaren pipinin kutsallığına inanmaya başlıyorsunuz. onu takip eden süreç sizin kızlardan daha uzağa işeyebileceğiniz gerçeğini kavramanızla şekilleniyor. erkek egemen yapının kutsallığına da böylece mazhar oluyorsunuz.
hayır, yani daha uzağa işseniz ne olacak? başınız göğe mi erecek?
eriyor olmalı ki, o yaş grubundaki herkes bunu övünç kaynağı olarak görüyor.
ve sonraki yaşamlarında hep daha uzağa işeyebilmek için uğraşıyorlar.
ben bu pipi işinde keramet olmadığını erken fark edenlerdenim. o yüzden aptallaşma sürecim kısa bir süre içinde olsa kesintiye uğramıştır.
neyse…
anlatacaklarımı dinleyecekseniz evvela nerede doğduğumu, nasıl bir çocukluk geçirdiğimi, benden önce ailemin ne durumunda olduğunu falan merak ediyor olmalısınız. ama ben bu zırvaların hiç birisini sizlere anlatmak istemiyorum. esasen bunları niye merak ettiğinizi de bugüne kadar anlamış değilim.
her şeye burnunuzu sokmak gibi bir huyunuz var. yani bunları bilseniz ne olacak ki? başınız göğe mi erecek? ( yine baş ve gök metaforunu kullandığımı fark etmişsinizdir. seviyorum arkadaş ne yapayım yani? )çoğunuz yaşamlarınızı bir fanusun içerisinde size sunulan şeylerle idame ettiriyorsunuz. size öğretilenler dışında hiçbir şeye ilgi duymuyorsunuz. aslında tamamen ön koşullanma dumuru sizinki, ama bundan haberiniz dahi yok. hayatlarınızın sınırını başka insanlar çiziyor. olaylara, kişilere bakışınızı, içerisinde yetiştiğiniz çevre belirliyor.
hepinizin bir cv’si var. hep başkaları tarafından belirlenmiş. iyi bir evlatsınız, iyi bir eşsiniz, sadık bir çalışansınız falan filan. kaçınız gerçekten kendinizsiniz merak etmiyor değilim. ama çoğunuzun olmadığını biliyorum.
bu ön koşullanma meselesinin sırrına mazhar olmam 5-6 yaşlarında yaşadığım bir olayla ilintilidir. tam da ilginizi çekebilecek şekilde bir giriş yaparsam fena olmaz. en azından şu ana kadar yazdıklarım hoşunuza gitmemişken bu kısımdan sonra, merak ivmeniz yükselip, biraz olsun yatışabilirsiniz diye düşünüyorum.
efendim o sıralar babamın görevi dolayısıyla bilecik denen şirin ilimizde ikamet ediyoruz. aslında oraya şehir demek için 80 bin şahit lazım. şimdide bilecikliler kızacak ama yapabileceğim bir şey yok. olanı yazmak zorundayım. gerçekler acıtır derler ama ben acıttığı kısmına katılmıyorum. genelde kızdırıyor. bu kalpsiz dünya da, acıyan tek yeriniz, güvende olduğunu düşündüğünüz koca popolarınız. zaten tek derdiniz de, popolarınızı kurtarmak değil mi?
neyse sadede geleyim; o dönemler mahalle kültürü denen bir şey var. şimdilerde ruhuna el fatiha dedik. itinayla gömdük. rahmetli, aslında kültürel açıdan bir zenginlikti. ammavelâkin bize fazla geldi.
herkesin birbirini tanıdığı bir sokakta yaşıyorduk. ilişkiler o kadar sıcak ve candan gözüküyordu ki, matrix’in bu yanıltıcı gerçekliğine bende aldanmıştım. herkes birbirini koruyor, kolluyor, çocuklar kardeş gibi yetişiyordu.
o zamanlar insanları sevmek için elimde yığınla materyal vardı. örneğin hayriye teyzenin börekleri, cemil amca’nın şekerlemeleri bende dünyanın muhteşem bir yer olduğu algısı yaratmıştı. iki katlı ahşap bir evimiz vardı. biraz eski olsa da, bugüne kadar oturduğumuz en muhteşem ev oymuş gibi hissederim.
benim mesaim babam evden çıktıktan yarım saat sonra başlardı. hemen kendimi sokağa atar, arkadaşlarımı örgütler ve çeşitli oyunların oynanmasına öncülük ederdim. mahallemiz çok güvenli bir yer olduğu içinde kimse bize karışmazdı.
yalnız bu güvenli sokağın bir defosu vardı. mahallemizin delisinin geçiş saati. bizim delimiz çok dakik bir adamdı. her gün aynı vakitlerde sokaktan geçer, mahalleyi felce uğratırdı. anneler çocuklarını o gelmeden biraz önce evlerine çağırır, güvenliği tesis ederlerdi.
deli nedir? nasıl olunur? şartları nelerdir? bunların hiç birisini bilmiyorduk. bildiğimiz tek şey o sokağa girdiğinde bizim orada olmamamız gerektiğiydi. zira tehlikeli biri olmalıydı. yoksa o kadar insan neden çocuklarını ondan korumaya çalışsındı ki?
aslında ne annem, ne de babam mahallemizin kadrolu delisi hakkında beni uyarmamıştı. benimkisi kendiliğinden oluşan bir reaksiyondu. mahalleyi boşalt kararı alındı. boşaltılacak. tüm çocuklar evlerine doğru koşarken, ben de istemsizce, içgüdüsel olarak aynı ritüeli gerçekleştiriyordum. o gün de aynısı olmuştu. oyun oynarken bir anda çil yavruları gibi dağılmıştık. eve doğru koşmaya başladım. nefes nefese kalmış bir vaziyette kapıyı çaldım. annem olanca sakinliğiyle kapıyı açtı.
- anne deli geliyor.
- öyle söyleme evladım.
- ama deli
annem o adama deli denmesine kızıyordu. ‘’garip’’ derdi. bunu söylerken, ses tonunda hafiften bir sızı hissederdim. lakin umurumda olmazdı. zira o tehlikeli biriydi. içeri girer girmez üst kata doğru yöneldim. merdivenleri hızlıca çıktım. ve pencerenin kenarına geldim. sokağı gözlüyordum. deli’nin geçişini izlemek tüm çocuklar için rutin bir durum halini almıştı.
uzun saçları vardı. saçı ve sakalı birbirine karışmıştı. boylu poslu bir adamdı. sokaktan geçerken kafasını önüne eğer. kendi kendisine söylenirdi. kadife bir pantolonu ve yeşil bir parkası olduğunu hatırlıyorum. birde o meşhur boğazlı kazağı. üniforma gibi hep aynı şeyleri giyiyordu. parkasının yanından sarkan çantasının içinde neler olduğunu hep merak etmiştik.
başka mahallenin çocuklarına ait eşyaları toplamış olabilirdi. ama biz ona zırnık koklatmamıştık. çünkü işimizi biliyorduk. deli bizi yakalayamıyor, hal böyle olunca da, oyuncuklarımızı ona kaptırmıyorduk. o tam anlamıyla bir çocuk düşmanı olmalıydı. gulyabaninin insana benzeyen versiyonu sokağı terk ettiğinde heyecanla aşağı indim.
- oğlum nereye?
- deli gitti anne. dışarı çıkıyorum.
- geç kalma.
- tamam anne.
sokağın güvenli olduğuna kanaat etmiş olan ben, zafer kazanmış komutan edasıyla sokağa doğru vakur adımlarla ilerliyordum. sahi sizler bu hissi iyi bilirsiniz değil mi? hep kaçarak zafer kazandınız ne de olsa. bana dokunmayan yılan kırk yıl yaşasın mantığı hüküm sürdü yaşamınızda. sakın şimdi yok öyle bir şey, vesaire gibi söylemlerin arkasına sığınmayın. dürüst olun! zira popolarınız halen rahat ve keyifli bir şekilde hüküm sürmekteyse ve oturduğunuz zemin poponuzun altından kaymıyorsa, hep bu sayede… bu arada istisna kardeş, sen bu sözleri üzerine zaten alınmamışsındır.
neyse devam edeyim.
sokak güvenli demiştim. hakikaten de öyle idi. diğer arkadaşlarıma haber vermek için freni boşalmış kamyon gibi koşturuyordum ki, ayağım bir taşa takıldı. yüz üstü yere kapaklandım. başım fena halde acıyor ve debisi çıldırmış bir nehir misali şarıl şarıl kanıyordu. neden sonra birisinin beni kolumdan kavrayarak ayağa kaldırmaya çalıştığını fark ettim.
-haydi, kalk evlat.
canımın yandığına mı üzüleyim yoksa mahallenin delisine yakalandığıma mı bilemiyordum. içimden bir ses kaç kurtul diye böğürüyor, kalbim deli gibi çarpıyordu. bu arada kalbim deli değil. bu bir mecazdır. altını çizmek isterim. ben hayatım da, o ana kadar yaşadığım ilk ve derin ikilemle boğuşurken, kendimi kadrolu delimizin kucaklarında buluveriyorum.
-evin ne tarafta?
ses yok. ağlayamıyorum bile. lakin bir şeyi fark ediyorum, o an benim için mühim bir şey bu. mahallemizin delisi bana bir şey yapmıyor. elimle sokağın köşesindeki evimizi işaret ediyorum. beni eve doğru taşıyor. çektiğim acı üst boyutlarda. ama merakım acımın yerini almış ve onu saf dışı bırakmış durumda. hafifçe başımı okşuyor. kapıya geliyoruz. zili çalıyor. annemin kapıya doğru geldiğini ayak seslerinden anlıyorum.
annem beni o halde mahallemizin delisinin kucağında görünce, panikliyor.
-ne oldu sana, ne oldu?
delimiz cevap veriyor.
-çocuk yere düştü ve başını çarptı hanımefendi. hastaneye götürsek iyi olur.
annem apar topar paltosunu üzerine geçiriyor. ayakkabılarını giyiyor ve dışarı fırlıyor.
annem önde, ben delimizin kucağında arkadan ilerliyoruz. annemin yoldan geçen arabalara el işareti yaptığını görüyorum. ama nafile hiçbir araba durmuyor. korunaklı mahallemizden kimse ortalarda yok. annem panik halde oraya buraya sesleniyor.
sonra nasıl oluyor, ne oluyor kucak değiştirdiğimi fark ediyorum. bir arabanın içerisindeyiz. annemin kucağındayım. az kaldı birazdan hastaneye varacağız diye fısıldıyor bana.
ben o hastaneden başımda altı dikiş ile çıktım. ama asıl mesele bu değil. asıl mesele benim o hastaneden tüm ön yargılardan sıyrılarak çıkmış olmamdır.
sizlerin deli dediğiniz adam yetiştirdi beni o hastaneye. sonra öğrendim. beni annemin kucağına bırakıp, yolun ortasında durmuş. arabanın birini bu şekilde durdurmuş. o araba ile gitmişiz hastaneye.
o olaydan sonra mahallemizin delisi benim için turgut ağabey oldu. onun turgut ağabey olduğu zamanlara da geleceğiz ama önce sizinle aramızdaki meseleyi çözelim.
söylediğim gibi bir fanusun içindesiniz. size garip gelen insanlara farklı etiketler yapıştırıyorsunuz. farklı farklı canavarlar yaratıyor ve bunlardan korkuyorsunuz. oysa asıl canavarlar sizlersiniz. ortalama insan dediğimiz sizler.
sevgisi vasati kırk çöp olan, çakma korkuların hükümdarı, dâhiyane nefretin mucidi hepinizi deliler öpsün…
bana bir şey olmasın...
istisna bey / istisna hanım sizlere de bir şey olmasın.
bugüne kadar bunu yaptığım için hayatımı bir roman haline getirebilme becerisini gösteremedim.
kâh göstermeye pek niyetim olduğunu da sanmıyorum.
aslında benim için işler tıkırında başlamış. çocukken dâhiymişim. deham 1500, havam 3500 imiş.
neden sonra aptallaşma sürecine girmişim. içinde bulunduğunuz toplumun da bunda önemli etkisi var.
düşünün, gayet kıvrak bir zekâya sahipsiniz. yaşıtlarınızdan hep bir adım öndesiniz ama çevrenizde size sürekli pipinizi amcalarınıza ve teyzelerinize göstermeniz gerektiğini salık veren bir kitle var.
bu nasıl bir manyaklıktır arkadaş! teşhire, teşrifinizin bunalımsal iz düşümü…
ulan şimdi bunlar neden benden böyle bir şey istiyor?
bu pipi denen şey çok önemli bir şey olsa gerek.
o andan itibaren pipinin kutsallığına inanmaya başlıyorsunuz. onu takip eden süreç sizin kızlardan daha uzağa işeyebileceğiniz gerçeğini kavramanızla şekilleniyor. erkek egemen yapının kutsallığına da böylece mazhar oluyorsunuz.
hayır, yani daha uzağa işseniz ne olacak? başınız göğe mi erecek?
eriyor olmalı ki, o yaş grubundaki herkes bunu övünç kaynağı olarak görüyor.
ve sonraki yaşamlarında hep daha uzağa işeyebilmek için uğraşıyorlar.
ben bu pipi işinde keramet olmadığını erken fark edenlerdenim. o yüzden aptallaşma sürecim kısa bir süre içinde olsa kesintiye uğramıştır.
neyse…
anlatacaklarımı dinleyecekseniz evvela nerede doğduğumu, nasıl bir çocukluk geçirdiğimi, benden önce ailemin ne durumunda olduğunu falan merak ediyor olmalısınız. ama ben bu zırvaların hiç birisini sizlere anlatmak istemiyorum. esasen bunları niye merak ettiğinizi de bugüne kadar anlamış değilim.
her şeye burnunuzu sokmak gibi bir huyunuz var. yani bunları bilseniz ne olacak ki? başınız göğe mi erecek? ( yine baş ve gök metaforunu kullandığımı fark etmişsinizdir. seviyorum arkadaş ne yapayım yani? )çoğunuz yaşamlarınızı bir fanusun içerisinde size sunulan şeylerle idame ettiriyorsunuz. size öğretilenler dışında hiçbir şeye ilgi duymuyorsunuz. aslında tamamen ön koşullanma dumuru sizinki, ama bundan haberiniz dahi yok. hayatlarınızın sınırını başka insanlar çiziyor. olaylara, kişilere bakışınızı, içerisinde yetiştiğiniz çevre belirliyor.
hepinizin bir cv’si var. hep başkaları tarafından belirlenmiş. iyi bir evlatsınız, iyi bir eşsiniz, sadık bir çalışansınız falan filan. kaçınız gerçekten kendinizsiniz merak etmiyor değilim. ama çoğunuzun olmadığını biliyorum.
bu ön koşullanma meselesinin sırrına mazhar olmam 5-6 yaşlarında yaşadığım bir olayla ilintilidir. tam da ilginizi çekebilecek şekilde bir giriş yaparsam fena olmaz. en azından şu ana kadar yazdıklarım hoşunuza gitmemişken bu kısımdan sonra, merak ivmeniz yükselip, biraz olsun yatışabilirsiniz diye düşünüyorum.
efendim o sıralar babamın görevi dolayısıyla bilecik denen şirin ilimizde ikamet ediyoruz. aslında oraya şehir demek için 80 bin şahit lazım. şimdide bilecikliler kızacak ama yapabileceğim bir şey yok. olanı yazmak zorundayım. gerçekler acıtır derler ama ben acıttığı kısmına katılmıyorum. genelde kızdırıyor. bu kalpsiz dünya da, acıyan tek yeriniz, güvende olduğunu düşündüğünüz koca popolarınız. zaten tek derdiniz de, popolarınızı kurtarmak değil mi?
neyse sadede geleyim; o dönemler mahalle kültürü denen bir şey var. şimdilerde ruhuna el fatiha dedik. itinayla gömdük. rahmetli, aslında kültürel açıdan bir zenginlikti. ammavelâkin bize fazla geldi.
herkesin birbirini tanıdığı bir sokakta yaşıyorduk. ilişkiler o kadar sıcak ve candan gözüküyordu ki, matrix’in bu yanıltıcı gerçekliğine bende aldanmıştım. herkes birbirini koruyor, kolluyor, çocuklar kardeş gibi yetişiyordu.
o zamanlar insanları sevmek için elimde yığınla materyal vardı. örneğin hayriye teyzenin börekleri, cemil amca’nın şekerlemeleri bende dünyanın muhteşem bir yer olduğu algısı yaratmıştı. iki katlı ahşap bir evimiz vardı. biraz eski olsa da, bugüne kadar oturduğumuz en muhteşem ev oymuş gibi hissederim.
benim mesaim babam evden çıktıktan yarım saat sonra başlardı. hemen kendimi sokağa atar, arkadaşlarımı örgütler ve çeşitli oyunların oynanmasına öncülük ederdim. mahallemiz çok güvenli bir yer olduğu içinde kimse bize karışmazdı.
yalnız bu güvenli sokağın bir defosu vardı. mahallemizin delisinin geçiş saati. bizim delimiz çok dakik bir adamdı. her gün aynı vakitlerde sokaktan geçer, mahalleyi felce uğratırdı. anneler çocuklarını o gelmeden biraz önce evlerine çağırır, güvenliği tesis ederlerdi.
deli nedir? nasıl olunur? şartları nelerdir? bunların hiç birisini bilmiyorduk. bildiğimiz tek şey o sokağa girdiğinde bizim orada olmamamız gerektiğiydi. zira tehlikeli biri olmalıydı. yoksa o kadar insan neden çocuklarını ondan korumaya çalışsındı ki?
aslında ne annem, ne de babam mahallemizin kadrolu delisi hakkında beni uyarmamıştı. benimkisi kendiliğinden oluşan bir reaksiyondu. mahalleyi boşalt kararı alındı. boşaltılacak. tüm çocuklar evlerine doğru koşarken, ben de istemsizce, içgüdüsel olarak aynı ritüeli gerçekleştiriyordum. o gün de aynısı olmuştu. oyun oynarken bir anda çil yavruları gibi dağılmıştık. eve doğru koşmaya başladım. nefes nefese kalmış bir vaziyette kapıyı çaldım. annem olanca sakinliğiyle kapıyı açtı.
- anne deli geliyor.
- öyle söyleme evladım.
- ama deli
annem o adama deli denmesine kızıyordu. ‘’garip’’ derdi. bunu söylerken, ses tonunda hafiften bir sızı hissederdim. lakin umurumda olmazdı. zira o tehlikeli biriydi. içeri girer girmez üst kata doğru yöneldim. merdivenleri hızlıca çıktım. ve pencerenin kenarına geldim. sokağı gözlüyordum. deli’nin geçişini izlemek tüm çocuklar için rutin bir durum halini almıştı.
uzun saçları vardı. saçı ve sakalı birbirine karışmıştı. boylu poslu bir adamdı. sokaktan geçerken kafasını önüne eğer. kendi kendisine söylenirdi. kadife bir pantolonu ve yeşil bir parkası olduğunu hatırlıyorum. birde o meşhur boğazlı kazağı. üniforma gibi hep aynı şeyleri giyiyordu. parkasının yanından sarkan çantasının içinde neler olduğunu hep merak etmiştik.
başka mahallenin çocuklarına ait eşyaları toplamış olabilirdi. ama biz ona zırnık koklatmamıştık. çünkü işimizi biliyorduk. deli bizi yakalayamıyor, hal böyle olunca da, oyuncuklarımızı ona kaptırmıyorduk. o tam anlamıyla bir çocuk düşmanı olmalıydı. gulyabaninin insana benzeyen versiyonu sokağı terk ettiğinde heyecanla aşağı indim.
- oğlum nereye?
- deli gitti anne. dışarı çıkıyorum.
- geç kalma.
- tamam anne.
sokağın güvenli olduğuna kanaat etmiş olan ben, zafer kazanmış komutan edasıyla sokağa doğru vakur adımlarla ilerliyordum. sahi sizler bu hissi iyi bilirsiniz değil mi? hep kaçarak zafer kazandınız ne de olsa. bana dokunmayan yılan kırk yıl yaşasın mantığı hüküm sürdü yaşamınızda. sakın şimdi yok öyle bir şey, vesaire gibi söylemlerin arkasına sığınmayın. dürüst olun! zira popolarınız halen rahat ve keyifli bir şekilde hüküm sürmekteyse ve oturduğunuz zemin poponuzun altından kaymıyorsa, hep bu sayede… bu arada istisna kardeş, sen bu sözleri üzerine zaten alınmamışsındır.
neyse devam edeyim.
sokak güvenli demiştim. hakikaten de öyle idi. diğer arkadaşlarıma haber vermek için freni boşalmış kamyon gibi koşturuyordum ki, ayağım bir taşa takıldı. yüz üstü yere kapaklandım. başım fena halde acıyor ve debisi çıldırmış bir nehir misali şarıl şarıl kanıyordu. neden sonra birisinin beni kolumdan kavrayarak ayağa kaldırmaya çalıştığını fark ettim.
-haydi, kalk evlat.
canımın yandığına mı üzüleyim yoksa mahallenin delisine yakalandığıma mı bilemiyordum. içimden bir ses kaç kurtul diye böğürüyor, kalbim deli gibi çarpıyordu. bu arada kalbim deli değil. bu bir mecazdır. altını çizmek isterim. ben hayatım da, o ana kadar yaşadığım ilk ve derin ikilemle boğuşurken, kendimi kadrolu delimizin kucaklarında buluveriyorum.
-evin ne tarafta?
ses yok. ağlayamıyorum bile. lakin bir şeyi fark ediyorum, o an benim için mühim bir şey bu. mahallemizin delisi bana bir şey yapmıyor. elimle sokağın köşesindeki evimizi işaret ediyorum. beni eve doğru taşıyor. çektiğim acı üst boyutlarda. ama merakım acımın yerini almış ve onu saf dışı bırakmış durumda. hafifçe başımı okşuyor. kapıya geliyoruz. zili çalıyor. annemin kapıya doğru geldiğini ayak seslerinden anlıyorum.
annem beni o halde mahallemizin delisinin kucağında görünce, panikliyor.
-ne oldu sana, ne oldu?
delimiz cevap veriyor.
-çocuk yere düştü ve başını çarptı hanımefendi. hastaneye götürsek iyi olur.
annem apar topar paltosunu üzerine geçiriyor. ayakkabılarını giyiyor ve dışarı fırlıyor.
annem önde, ben delimizin kucağında arkadan ilerliyoruz. annemin yoldan geçen arabalara el işareti yaptığını görüyorum. ama nafile hiçbir araba durmuyor. korunaklı mahallemizden kimse ortalarda yok. annem panik halde oraya buraya sesleniyor.
sonra nasıl oluyor, ne oluyor kucak değiştirdiğimi fark ediyorum. bir arabanın içerisindeyiz. annemin kucağındayım. az kaldı birazdan hastaneye varacağız diye fısıldıyor bana.
ben o hastaneden başımda altı dikiş ile çıktım. ama asıl mesele bu değil. asıl mesele benim o hastaneden tüm ön yargılardan sıyrılarak çıkmış olmamdır.
sizlerin deli dediğiniz adam yetiştirdi beni o hastaneye. sonra öğrendim. beni annemin kucağına bırakıp, yolun ortasında durmuş. arabanın birini bu şekilde durdurmuş. o araba ile gitmişiz hastaneye.
o olaydan sonra mahallemizin delisi benim için turgut ağabey oldu. onun turgut ağabey olduğu zamanlara da geleceğiz ama önce sizinle aramızdaki meseleyi çözelim.
söylediğim gibi bir fanusun içindesiniz. size garip gelen insanlara farklı etiketler yapıştırıyorsunuz. farklı farklı canavarlar yaratıyor ve bunlardan korkuyorsunuz. oysa asıl canavarlar sizlersiniz. ortalama insan dediğimiz sizler.
sevgisi vasati kırk çöp olan, çakma korkuların hükümdarı, dâhiyane nefretin mucidi hepinizi deliler öpsün…
bana bir şey olmasın...
istisna bey / istisna hanım sizlere de bir şey olmasın.
devamını gör...
nüzhet gökdoğan
türkiye'nin ilk kadın gökbilimcisi ve ilk kadın dekanıdır.
türkiye'nin ilk bilim kadınlarından olan gökdoğan, 1954-1956 ve 1978-1980 yılları arasında istanbul üniversitesi fen fakültesi dekanlığı yapmıştır. 1958 yılından itibaren 22 yıl astronomi kürsüsü başkanlığı yapmıştır. aynı zamanda istanbul üniversitesi fen fakültesi astronomi kürsüsü'nün ilk türk doçenti olma unvanını da taşır. fen fakültesi kayıtlarındaki bir numaralı doktora tezi nüzhet gökdoğan'a aittir.
nüzhet gökdoğan, tübitak ulusal gözlemevi'nin kuruluş aşamasında aktif rol almıştır. yaşamı boyunca 6 ders kitabı çevirip 3 ders kitabı da yazmıştır. akademik yaşamında 13 bilimsel makalesi yayınlanmıştır.
24 nisan 2003 tarihinde vefat etmiştir.
türkiye'nin ilk bilim kadınlarından olan gökdoğan, 1954-1956 ve 1978-1980 yılları arasında istanbul üniversitesi fen fakültesi dekanlığı yapmıştır. 1958 yılından itibaren 22 yıl astronomi kürsüsü başkanlığı yapmıştır. aynı zamanda istanbul üniversitesi fen fakültesi astronomi kürsüsü'nün ilk türk doçenti olma unvanını da taşır. fen fakültesi kayıtlarındaki bir numaralı doktora tezi nüzhet gökdoğan'a aittir.
nüzhet gökdoğan, tübitak ulusal gözlemevi'nin kuruluş aşamasında aktif rol almıştır. yaşamı boyunca 6 ders kitabı çevirip 3 ders kitabı da yazmıştır. akademik yaşamında 13 bilimsel makalesi yayınlanmıştır.
24 nisan 2003 tarihinde vefat etmiştir.
devamını gör...
aşk her şeyi affeder mi sorunsalı
bergen bile "tanrı affetse ben affetmem" dedi. ne aşkından bahsediyorsunuz.
devamını gör...
erkek yazarlardan kadın yazarlara sorular
tolgame'nin sorusu.
--- alıntı ---
1. hoşlandığınızi nasıl belli edersiniz?
2. gerçekten trip atmaktan haz alıyor musunuz?
3. neden ilk adımı erkek atmalı ?
4. kıyafet giyim tercihinizdi en çok dikkat çektiğiniz nelerdir ?
5. libidonuzu yükselten şeyler nelerdir örneğin erkeğin bakışı duruşu sizce ?
--- alıntı ---
cevap 1: çoğu kız kelimeleriyle belli eder kendini. çok gizli anahtar kelimelerimiz vardır. ya da hareketlerimiz belli eder.
cevap 2: trip atmaktan haz almıyoruz. yukarıda da söylenmişti; trip atan kadın ilgi isteyen kadındır. azıcık ilgi her sıkıntıyı çözer.
cevap 3: bilmem erkekler farkında mı ama zülfü livaneli'nin deyimiyle "burası erkek bir ülke." ilk adımı kızın atması için kimsenin ilk adımı atan kızı yargılamaması lazım. yargılandığımız için erkekten bekliyoruz.
cevap 4: soruyu yanlış anlamadıysam kıyafet tercihimizde en çok dikkat ettiğimiz etkeni soruyorsunuz. şudur; giydiklerimizin uyumu.
cevap 5: aseksüel bir bireyim. libidom yükselmiyor erkelere/kadınlara karşı. malesef, soruyu başka kadın yazarlara paslıyorum. *
--- alıntı ---
1. hoşlandığınızi nasıl belli edersiniz?
2. gerçekten trip atmaktan haz alıyor musunuz?
3. neden ilk adımı erkek atmalı ?
4. kıyafet giyim tercihinizdi en çok dikkat çektiğiniz nelerdir ?
5. libidonuzu yükselten şeyler nelerdir örneğin erkeğin bakışı duruşu sizce ?
--- alıntı ---
cevap 1: çoğu kız kelimeleriyle belli eder kendini. çok gizli anahtar kelimelerimiz vardır. ya da hareketlerimiz belli eder.
cevap 2: trip atmaktan haz almıyoruz. yukarıda da söylenmişti; trip atan kadın ilgi isteyen kadındır. azıcık ilgi her sıkıntıyı çözer.
cevap 3: bilmem erkekler farkında mı ama zülfü livaneli'nin deyimiyle "burası erkek bir ülke." ilk adımı kızın atması için kimsenin ilk adımı atan kızı yargılamaması lazım. yargılandığımız için erkekten bekliyoruz.
cevap 4: soruyu yanlış anlamadıysam kıyafet tercihimizde en çok dikkat ettiğimiz etkeni soruyorsunuz. şudur; giydiklerimizin uyumu.
cevap 5: aseksüel bir bireyim. libidom yükselmiyor erkelere/kadınlara karşı. malesef, soruyu başka kadın yazarlara paslıyorum. *
devamını gör...
hamsin soğukları
31 ocak'tan başlayıp 21 mart (nevruz) dönemine kadar süren 50 günlük soğuk döneme verilen isimdir.
devamını gör...
henceforth dance radyo yayını
şarkı seçimleri falan çok güzel. ortalarında yakalayabildim ama olsun. hoş olmuş bence sürekli olmalı.
devamını gör...
edebiyat dedikoduları
ataol behramoğlu askerdeyken bir subaya karşı geldiği için trabzon'dan malazgirt'e sürgün edilir ve askerî hapishaneye atılır. o sırada muş'ta askerlik yapan arkadaşı ismet özel ile mektuplaşırlar. ataol behramoğlu'nun yazdığı bir şiire ismet özel de şiirle karşılık vermek ister fakat askerlikte şiir yazmak hayli güçtür. hiçbir şikâyeti olmadığı hâlde ağzındaki üç diş kökünü çektirerek üç gün istirahat alır ama şiir üç günde bitmez. tedaviyle kurtarılabilecek iki çürük dişini de çektirerek üç gün daha kazanır ve şiiri bitirip gönderir. şiirine, arkadaşının şiirinin ismini verir. yıkılma sakın! iki şairden aynı isimle iki ayrı şiir...
ataol behramoğlu-yıkılma sakın
ismet özel-yıkılma sakın
ayrıca ismet özel yoklama kaçağı olduğundan askerliğini sürgün alayında yapmış ve yılmaz güney de aynı alaydaymış, ikisinin yan yana olduğu bir fotoğraf var. ismet özel'in anlattığına göre nebahat çehre yılmaz güney'i ziyarete gelirmiş o zamanlarda, askerlerin içine girmeden komutanların odasında beklermiş eski eşini.
ataol behramoğlu-yıkılma sakın
ismet özel-yıkılma sakın
ayrıca ismet özel yoklama kaçağı olduğundan askerliğini sürgün alayında yapmış ve yılmaz güney de aynı alaydaymış, ikisinin yan yana olduğu bir fotoğraf var. ismet özel'in anlattığına göre nebahat çehre yılmaz güney'i ziyarete gelirmiş o zamanlarda, askerlerin içine girmeden komutanların odasında beklermiş eski eşini.
devamını gör...
midlake
sade ve sadece mekaniklikten, yapay ve tutsak olandan, çizgileri kalınlardan, yerinden oynatılamayacak kadar büyük ağırlıklardan uzakta durmanın müziğini yapan grup.
sinestezi böyle bir şey olsa gerek; şarkıları ağaç ve deniz kokuyor.
sinestezi böyle bir şey olsa gerek; şarkıları ağaç ve deniz kokuyor.
devamını gör...
fırıncıya işlerini soran muhabirin cevabı duyunca kısa kesmesi
muhabir arkadaşın bir suçu olmadığı durumdur. yöneticilerinden aldığı emir genelde bu şekildedir. (bkz: osuruktan teyare) bir kanaldır cnn türk, vatandaşın sorunlarını gözlemlemek istiyorsanız gerçekten özgür habercilik yapan nice tv kanalı, nice youtube kanalı vardır.
devamını gör...