alfabenin altıncı harfidir.
devamını gör...

basbayağı distopyadır efendim. uygulamalar yaşanacak olsa da bir zamanların distopyası olarak kalacaktır.

aynı isimli kitaptan uyarlanmıştır. başarılı bir uyarlama olup olmadığı hakkında bir fikrim yok çünkü kitabı okumadım. fakat dizi başarılıdır, hatta en çok sevdiğim dizilerden biridir. 4.sezonunu izlemeye kıyamıyorum. türkiye'de blue tvde yayınlanmakta.

dizimiz bize olmayan bir devletteki sosyal sistemi anlatır. sistem insanları hiyerarşik bir düzende parçalamış; bürokratlar, göz'ler, damızlıklar, hizmetliler...

damızlıklar doğurganlığı devam eden kadınlardır. bu kadınlar cinsel tercihleri, evli olup olmamaları vs önemsenmeden çocuğu olmayan bürokratlara verilir onlardan hamile kalması için. kadınların tek görevi hamile kalmaktır çünkü.

bürokratlar, sosyal düzeni bozup yeniden kuran yönetici kesimdir.çocukları olması uğruna damızlıklara her ay yanlarında karısı varken tecavüz eden varlıklar.


gözler ise damızlıkların kaçmasından, ihanet planları yapmamasından sorumlu gözetleyen kişiler.


dizi bu sosyal sistem içinde her kesime ışık tutuyor. herkesi sevebilir aynı zamanda nefret edebilirsiniz.
devamını gör...

duvar kağıdım da o.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yetişkinlerin yumurtladıktan sonra ölmesi, orada büyüyen yavruların okyanusa gitmesi, ve okyanusta o kadar dolanıp durduktan sonra yumurtlamak için, ters akıntıya rağmen gene aynı yere gelmesi ibretliktir.
okyanus'ta yada ırmak'ta yaşamalarına rağmen ormana ve toprağada faydaları vardır. çünkü ayılar ilk başlarda balığın hepsini yesede, karnı doydukça sadece yumurtalarını yermiş ve kıyıya çektiği somon balığı orada çürüyüp bütün vitaminlerini toprağa bırakırmış.
o yüzden ayıların somon balıklarını kıyıya götürüp yediği yerlerdeki ağaçlar, ormanın diğer taraflarına göre daha uzun, daha sağlam oluyormuş.
devamını gör...

bir cisim ya da sistemin, kendisini oluşturan parçacıkların sıcaklıktan kaynaklı titreşim hareketlerinden doğan kinetik enerji dolayısıyla sahip olduğu iç enerji.

maddeler ısındığında onları oluşturan parçacıklar daha fazla titreşim hareketi yapar. bu nedenle madde ne kadar sıcak olursa termal enerjisi de o kadar yükselir.
devamını gör...

ekonomik özgürlüğünüzü mutlaka kazanın, bunun için gerekirse mücadele edin.
iş hayatında kişi, olaylardan çok sonuçlara odaklanmaya çalışın, daha direkt olun, polemiklerden uzak durun.
birisi için sakın eğitiminizi, mesleğinizi bırakmayın, unutmayın insan değişir, duygular değişir, şartlar değişir; kendi ayaklarınız üzerinde durmak zorundasınız.
devamını gör...

yaşamındaki kalitesizliği, türlü hodbinliklerle ambalajlayıp toplumun bütün kesimlerine sunması; ardından da, bunu ajitasyon malzemesi haline getirmesiyle kitleleri birbirine düşürmesidir.

gelir adaletsizliğinin ayyuka çıktığı bu dönemde, "kıt kanaat" modelinin güncellenmiş halidir aslında bütün sorun. zengin/yoksul ayrımının temelinin sorgulanmadığı; ya gereksiz bir "herkes eşit olsun, herkes aynı arabaya binsin, aynı evde otursun" gülünçlüğüyle yaklaşıldığı yahut sefaleti yaşayan insanların kimliklerinin övüldüğü, anlaşılmazlar hiyerarşisindeki en düşük rütbedir.

peki nedir olması gereken ya da insanca olan? yaşamak nedir? kültürü nasıl tanımlıyoruz mesela? kültürü anlamadan, olumlu özellikleri bir kenara ayrılmadan; olumsuz her bir durumun ve kimliğin arkasındaki düşüncenin kutsandığı bir yerde, yaşamın kalitesinden bahsedilebilir mi? insani özelliklerden gittikçe uzaklaşan vasıflarımız, ilkellikle ve zorbalıkla örülü geçmişimiz serilmeden ortaya, anlaşılabilir mi insan olmanın ne demek olduğu?

her bir cenah ve düşünce biçimi bize, insanların ekonomik göstergeleri yanlış yorumladığını doğrularcasına tespitler ve önermeler sunuyor; yapılan bütün hatalar, sınıf bilinci olsun olmasın, kendi zümrelerini ihya etme kaygısı taşıyanların, bu kaygıyı ekonomik göstergelerden bağımsız ele aldığını gösteriyor. bu sonuç da bizi, birbirimizin meziyetlerini, kabiliyetlerini; sanatını veya zanaatini anlamaktan uzaklaştırıyor, bizi birbirimize düşman ediyor.

halbuki zenginlik, bir sınıf göstergesinden ya da bir vasıftan çok, arka planındaki ekonomik göstergenin sorgulanmamasından kaynaklı bir durumdur. kişilerin ya da kurumların, parayı nasıl kazandığı sorgulanmadığı takdirde, insanların kendi ekonomik skalasındaki gruplara da düşman olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir; bu da, isyan ve özgürlük hareketlerinin yanlış şekillerde anlaşılmasına, hatta bir topluluğun başka bir topluluk üzerinde faşizan tutumlar sergilemesine zemin hazırlayabilir.

insanca yaşamak insan olmaktan geçiyorsa şayet, -ki öyle- eksikliklerimizin farkında olmakla başlayacağız işe. kültür ve değer üretiminin, gelecek nesilleri umursama kaygısı taşımadan, sadece o anki durumu ve olayı yorumlayarak, nesnel bakış açısından bir an olsun bile sapmaksızın geliştireceğimiz çözümlerle, sınıf bilincine nefes aldıracağız; herhangi bir doktrin ya da kişinin referans alınarak sözlerinin eğilip büküldüğü bir dünya düzeninde, kişinin kendini tanıyabilmesi ve sorunlu noktalarını düzeltebilmesi pek de mümkün görünmüyor. ideolojiler, birbirimizi yok etmemiz için tabandan tavana yayılarak, evrende kırıntı halinde bile kalmayan özgürlüğümüzü elimizden alıyor.

sorunlarımızın, iktisadi koşullardan bağımsız bir güç aracı olarak kullanılması, elbette devlet ve onun biricik sevgilisi medyanın eliyle vücut bulan bir olgu; ancak burada atlanılan şey, yıllarca güce/menfaate/paraya/zenginliğe "nasıl" ulaştığımız değil, bunların -bilhassa zenginliğin- kötü olduğu; dolayısıyla tam tersi durumların da -sefalet-, kişilikten ayrı ya da kişiliğe bağlı bir şekilde erdemli olma eşiği olarak algılanışı...

bu algı, paranın nasıl ve ne şekilde kazanıldığını da anlamamıza engel oluyor.

bir düğün konvoyuna saldıran eli silahlı kişilerin, para vermeyen damat ve gelini hunharca dövmesi ya da içlerinden birini öldürmesi; daha ilk başta, yıllar boyu topluma angaje edilmeye çalışılan bu saçmalığın iflas ettiğini gösteriyor bize.

insanları fakirleştiren sistemleri yönetenlerin, aynı zamanda fakirliği kutsadıkları ve ona "erdemin zirvesi" rolünü biçtiklerini unutmamak gerek. bir insanın modernliği, erdemi; sefaleti ya da "insanca yaşama" olgusunu doğru tahlil edebilmesi için, maneviyat güzellemelerinden çok, madde düzlemindeki somut yaklaşımları ve verileri ele alması gerekliliği, her zaman hafızalarımızın ilk sırasında yer bulmalı.

çünkü "zenginlik" de "fakirlik" de, hem kavramsal olarak, hem de toplumsal sınıfların mücadelesi bazında, illüzyondan ileri gidemeyen ve esas konuşulması elzem olan meselelerden bizi alıkoyan bir engel.

lotodan büyük ikramiye size çıktı; dün orta direk bir hayatınız varken, bugün kimsenin aklı havsalası almayacak bir servetin üzerinde oturuyorsunuz. bu paranın çalışılmadan kazanılmış olması, şans faktörünün dünya üzerindeki en ciddi ve insanların hayatındaki yanılsamayı alaşağı edecek en büyük güç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. insanlar; yaptıkları işten memnun olmadıklarına kılıf bulabilmek için, işlerinden niçin memnun olamadıklarını, dolayısıyla sistemi sorgulamak yerine, "kolay para" formülünü seçip, "şans"ın kendilerine güleceği düşüncesiyle bu çarkı döndürüyorlar.

bu biraz da, ihtiyaç/tüketici kredisi çekip, borcunu başka bankalardan çektiği parayla kapatmaya benziyor.

sistem ve onu yöneten eller, bu durumun farkında olduğu için, çok ciddi bir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın, içinizdeki "sınıfını aşağılama ve ondan kurtulma" güdüsünü kullanıyorlar; ardından, "insanca yaşama" edebiyatı pompalanıp asgari müştereklerde buluşulacak yaşam biçimi gölgelenerek, sefaletle ekonomik uçurumu yaratan düzenin varisleri karşı karşıya getiriliyor; azınlıktaki insanların fikirleri de "arada kalmışlık" ile itham ediliyor.

bu tür bir savunma mekanizması da yeterince gereksiz aslında. "bu parayı nasıl kazandın, nereden buldun" sorusu her tür sorunu; rüşvetçiliği, yağmacılığı, talanı ve hırsızlığı çözebilecekken; toplumumuzun her katmanınında bulunan; adeta bir hastalık haline gelen ve inanmadığımız halde alkışladığımız "tırnaklarımla kazıyarak geldim" yalanı, aslında ne zenginlik kavramını, ne de fakirliği anlamak istediğimizi gösteriyor.

biz empatiyi, yaşanan olay ya da durum üzerine yapmıyoruz. (ki, empati oldukça gereksiz bulduğum bir kavram).

insanları; fakirken de, zenginken de yargılamak için, kendi hayatlarımızdaki sorunların temeline inmeden yorumlar yapıyoruz. "güçlü olan dengeyi belirler" düsturu; bizim için sadece güçlüden yana olmayı değil, o gücü kendi sınıfımızdakileri yok etmek için kullanmayı da meşru hale getiriyor. bugünün dünyasında da, aslında kendi ellerimizle yükselttiğimiz, ekonomik gücü ortalamanın bir tık üzerindeyken zirveye çıkarttığımız onlarcası var.

biz onlara reyting verdik, para verdik, güç verdik; ihtişamlı gökdelenlerinde ve plazalarında bizi ezmelerini sağlayacak, goygoyumuzu iki birayla orgazm seviyesine çıkaracak hayatlar bahşettik onlara. kendi ellerimizle yaptık bunu. ciğeri beş para etmezleri soktuk hayatımıza; "sanat" adı altındaki soytarılıklarını, "siyaset" adı altındaki bel altı piyasasını onlardan gördük; ama bu, biraz da bizim içimizdekilerin onların diliyle ve fikriyle hayat bulmasıydı aslında. şimdi de kalkmış, ölen insanların çalıştığı avm'leri boykot edip, en küçüğünden en afilli esnafına/işletmesine kadar hiçbirine para kazandırmamamız gerektiği halde/yerde, hepsini baş tacı ediyor; "ne yapalım herkes böyle" deyip, insanlıktan alamadığımız nasibi yaşam biçimimize tahvil ederek, kalan üç kuruşluk ömrümüzün faizini yemeye çalışıyoruz.

ne diyeyim. kafam çok karıştı. sorunlarımızın temelinde, insanlığın kendisiyle yüzleşememesi sonucu sığındığı bahaneler var. her gün milyon dolarları kaldıran bu çark kendiliğinden oluşmuyor ya; biz de gönüllü olarak bu değirmene su taşımaya, hatta suyun kendisi olmaya razı olduk.
devamını gör...

torpil dönüyo yiaaa asla kazanamazsınnn diyip sınava hazırlanan insanların moralinin bozulmaması gerektiği kanısındayım. yakınımda çalışan aynı sırayı paylaştığımız arkadaşım dershanesiz özel derssiz okulla aynı anda çalışarak 120. oldu. sayısız örnek verebilirim. bu sınav zeka sınavı değil çalışma sınavıdır. çok çalışan, çok sabreden ve psikolojik sağlamlığı yüksek olan kişiler başarılı olacaktır. başarılı olamayanlar da olacaktır ben de başarısızlığı tattım fakat pes etmemek gerek. söylediklerimin hepsi yeni çalışacaklar için. zaten %100'ünü verip çalışan ve ne yazık ki istediği başarıyı alamayanlar, sınava hazırlanmaya gücü kalmayanlar ise farklı alanlara yönelebilir elbette. dilerim kpss'de alamadıkları emeklerinin karşılığını farklı yollarda alırlar.
devamını gör...

"müziğin sesini duymayanlar dans edenleri deli sanırlar “
-nietzsche-
devamını gör...

başka bir başlığa yazmıştım ama yok, hiçbir başlık altına gelmiyor düşüncelerim. en iyi karalama defterine gider. çok üzgünüm bu gece. sizinle dertleşesim var. yine uzun olacak. şu hayatımda hiçbir şeyi kısa kesemedim ki zaten.

sevdayı anlatan çok şarkı dinledim ben. jale'nin sevdam acıyor'undan gülden karaböceğin sevsen ne olurdu'suna, bergen'inden emre aydın'ına kadar. hepsinin yeri bende farklıdır, inci gibidirler benim için. lakin bir şarkıyı dinledikçe sizin üzerinizdeki etkisini kaybeder. başlarda şarkıdan alacağınız haz, daha onu dinlemeden başlardı. sonra yavaş yavaş terk eder sizi; hislerinizi yeterince kabartmıştır ve görevini yapmıştır. daha önemsiz olur, listede aşağılara gider. arada açıp anarsınız ama hiç o ilk dinlediğiniz gibi tüylerinizi ürpertmez, yüreğinizi titretmez.

benim bir şarkım vardı. çok özeldi benim için. ben bu olayı bildiğim için de bu şarkıyı çok nadir dinlerdim. çünkü zamanında gerçekten sevmiş olanlar bilirler ki; bir zaman sonra o insanı hatırlarken yüreğinizde hissettiğiniz sızıyı bile özler duruma gelirsiniz. hissizleşmek, insanda peydah olan dünyanın en kötü halidir. ben bu hali hiç sevemedim. sevgisizliği, sevmesizliği hiç sevemedim. daha erken zamanlarda, tüm biralarımı devirecek şarkılar bulmakta mahir olduğum zamanlarda birçoğunu tüketmeyi başarmıştım. pek az şarkı beni heyecanlandırıyordu artık, saçma, anlamsız şarkılar dinlemekten de hiç haz etmediğimden müzik tarzımı değiştirmiştim. doğrusu "sen yorulmuş bi kızsın, madem seni çok istiyolardı öylece ortaya koymasalardı" gibi sözleriyle "sıcak su bardağı çatlatır" gibi boktan grupları sevmiyordum. bunları sevenin de kendisine saygısı yoktur zaten. "gül bahara güz düşmüş gibi, mor dağlara kış vurmuş gibi yüreciğim taş olmuş gibi" diyen sanatçılardan "seni aldım bikere vermicem" noktasına asla gelemezdim, böyle saygısızlıkları tolere edebilmek için yeterince genç hissetmiyordum kendimi.

neyse, yıllar sonra cüneyt ergün'ün "bilinmeyen saat uygulaması" diye bir şarkı çalındı kulağıma. bir yerde duydum, hemen kulaklarımdan kalbime bir yol açıldığını hissettim. adeta cengiz holding şantiyeyi kurmuştu vücuduma; "bu adamın a.na koyacağız" diyordu. ben de hemen şarkıyı bulup kaydettim. iki kere dinledikten sonra şarkıyı sakladım. özel günlerde, ortam kurduğumda, masaya bir yetmişlik açıldığında hala kalbimin olduğunu hissetmek için, birileri sevgilerini masaya yatırdıklarında yalnız hissetmemek için dinliyordum. bir kezdi. dört dakika kırk sekiz saniye bana yetiyordu. azla yetinmeyi bilenler için yeter de artar bile. son zamanlarda dinleyecek hiç şarkı bulamaz oldum. iş yoğunluğu, radyo gibi alışkanlıklarımın olmaması falan derken de iyice hiçliğe doğru yol almaya başlamıştım yeniden. dedim bir açayım şu şarkıyı. çıktım balkona, yaktım sigaramı ve dinlemeye başladım: "seni bir saat ileri almışlar, beni bir saat geri"

tabularımız vardır; bastırdıkça bizi zehirleyen tutkularımız vardır. bunları tutan bir eşik vardır. o eşiği bir kez aşarsanız, bir daha asla o çizgiden geri adım atmazsınız. sizi tanıyan insanlar bu eşiği aştığınızı görür ve "sen çok değiştin" derler. bu olağan bir şeydir halbuki, değişime mukavemet gösteremezsiniz, sizi ittirir arkanızdan. siz direndikçe uçuruma doğru sürükler sizi. zaman gelir, sizi zehirleyen tutkularınız ruhunuzu öldürmeye başlar. daha fazla direnenlerin hali nice olmuştur, görürüz, duyarız bunları. sözler söylenmiştir hakkında, kitaplar yazılmış, ağıtları yakılmıştır. o eşiklerden birini aşmıştım o gece. içimde hapsettiğim, zaman zaman dışarı çıkmasına izin verdiğim tutkumu serbest bırakmıştım. sınırı geçmiştim, büyüyü bozmuştum. geri dönemiyordum, ilkeler yıkılmıştı.

sonra dinlemeye devam ettim. saatlerce dinledim. sigara paketim dibini görene kadar yaktım anılarıma. en dipte kalan anıları canlandırmaya çalıştım. yavaş yavaş kendilerine geliyorlardı. seneler öncesinden bir bakıştı aradığım "son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda" demişlerdi ya, o bakış kalmış aklımızda. mutluydum, yine özlemekten memnundum. yine o tatlı sızıyı hissetmekten, yollar sonra yeniden "her şey çok farklı olabilirdi" diyebildiğim için, "ölüm değilse bizi ayıran, yazık olmuş" diyebildiğim için mutluydum. hissizlikten hislere yolculuk yaptığım için, kalbimdeki o ince titreşimi yeniden duyabildiğim için memnundum. sonraki günler de ara ara dinledim. şimdilerde etkisini kaybetmeye, listede gerilere gitmeye başladığını hissediyorum.

az önce açıp dinledim. beni terk ediyor. şarkıya veda ediyorum resmen. ihanet içinde hissediyorum. dinledikçe kalbimi daha az işlemeye başladı ve o titreşimi duyabilmek için daha fazla dinlemeye başladım. bu işler böyledir, yıkım başladığında durdurmak zordur. yavaş yavaş veda ediyoruz birbirimize. çok üzgünüm gerçekten. derdine koyayımlık bir durum değil. inanın bana çok baba dertlerim var benim. şöyle veya böyle diyerek küçümseyemeyeceğiniz, sessizce dinleyebileceğiniz dertlerim var. lakin sapla samanı karıştıramayız. bunun yeri farklıydı.

onu bir saat ileri, beni bir saat geri almışlardı. zaman bizim düşmanımızdı gerçekten. ben, tüm sevilmeyişimle, kapısından giremediğim bir yüreğin sitemini taşırım. kimselere anlatamadığım gurursuzluğumdur bu benim. cüneyt abi "şimdi kimler sensiz kalır, bilemem" derken sevginin karşısındaki gurursuzluğu yeniden hissederdim. saçlarına bir başkasının dokunamayacağına dair edilmiş tüm yeminlerin yere battığı, artık onun kim bilir kim olduğunun merak edildiği bir dönemin tezahürüydü benim için. yıllar sonra bile bir zamanların sitemiydi. yanlış zamana, yanlış mekana, nasipsizliğe bir ağıttı. çok özeldi benim için. çok üzgünüm.
devamını gör...

uç kısmı havanın sürtünme kuvvetini azaltacak şekilde tasarlanan, çalışmak için havaya ihtiyaç duymak yerine, kendi içerisindeki yakıt tanklarının sağladığı itiş gücünü kullanan, sivil ya da askeri amaçlarla kullanılan motorlu araç.

askeri amaçlarla kullanılan roketler genellikle tahrip amaçlıdır ve füze gibi farklı isimler alabilirler. sivil olarak, araştırma maksadıyla kullanılan roketler de genellikle uzaya uydu, yük, insan taşımak gibi amaçlar için kullanılır.

her ne kadar son yıllarda oldukça gelişmiş bir teknolojiye sahip olsalar da, roketlerin tarihi 13. yüzyıla dek uzanır.
devamını gör...

hüsnü arkan & birsen tezer
"hoşgeldin."
[sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgar
tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar.]
devamını gör...

fenerbahçeli olmak:
her sene lige futbol anlamında şampiyonluk parolası ile başlamak ve sonunda hüsran yaşayarak basketbol,voleybol şubelerindeki başarılarla yetinmektir.
devamını gör...

tesettürlü sözcüğünü görünce araya küçük bir bilgi eklemek istedim. tesettür ile baş örtüsü aynı anlama gelmiyor. örneğin baş örtüsü birçok kültürde varlığını sürdüren, dini bir gereklilik olmaksızın kullanılabilen bir aksesuardır. tesettür ise sadece baş ile kalmayıp bütün kıyafet biçimi için kullanılan bir sözcüktür. tesettüre bürünmek deyimi sadece saçları örtmek değil tüm vücudu örtmek anlamına gelir. ayrıca başlığa tanım girerken başörtülü olup olmadığınızı neden belirtme ihtiyacı duyarsınız merak ediyorum doğrusu. bu anlatınızın içeriğine bir etkide bulunmayacak, kimseyi haklı ya da haksız da yapmayacak. herkes tercihinde özgürdür sonuç olarak.
devamını gör...

"sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız…" a. i.
devamını gör...

antoine de saint - exupéry tarafından yazılmış olan kitap her ne kadar bazı kesimlerce çocuk kitabı olarak nitelendirilip ona göre değer görse de aslında kitabın içerisinde barındırdığı herbiri kendine has ayrı bir derinliğe sahip cümleler üzerinde düşününce hiç de sadece çocuklara hasmış gibi durmuyor. aksine kendi içerisinde o kadar anlamlı ve ahenkli ilerliyor ki. her bir cümle okudukça insanı kendine hayran bırakıyor. kitabın hem çocuksu bir ahenkle yazılmış olması hem de bir o kadar olgun bir tavır sergilemesi sadece çocuklar için bir kitap algısını ortadan kaldırır nitelikte. işte tam da bundan dolayı bu kitabı sadece çocuklara özgü bir kitapmış gibi nitelendirmek kanımca çok doğru değil. öte yandan okuyanlar ne kadar fark etti bilmiyorum ama kitabın içerisinde barındırdığı çocuksu yapı bizlerin büyüdükçe ne kadar saf ve basit olan iç dünyamızdan uzaklaşıp her şeyi karman çorman bir duruma soktuğumuzu bize ustalıklı bir şekilde hem de şu sözlerle gösteriyor;

ben bir şapka resmi yapmamıştım. bir fili sindiren boa yılanını gösteriyordu resmim. büyükler daha iyi anlasın diye, boa yılanının içini çizdim ben de, büyüklerin her zaman açıklamalara ihtiyacı olur.

yani demem o ki bir kitabı okurken sadece nitelendirildiği kalıba göre değil içeriğinin derinliğine göre okumak her zaman o kitabın sizde kalıcı bir hatırasını mutlaka bırakır. kimi zaman içinizdeki o saf çocuğu buldurur kimi zamanda o çocuğun büyüttüğü olgun bir bireyi. çocuk kitabı diye ikinci bir plan atmışsanız okumaya değer derim.
devamını gör...

iş hayatının normal yaşantın ile iç içe girmesi durumudur. mesleki davranış veya çalışma düzenini istemsizce hayatının içinde gerekli gereksiz kullanmak.
devamını gör...

kocasızlıktan ölmüş sanki dünyada bitanecik adam kalmış ta o kapmış gibi davranan tiplerdir. ben asıl bunlara sabreden yeni kocalara çok şaşırıyorum. ulan ben erkek olsam karım zeytine kurdele bağlasa kimin kocası buu diye uyku sepelek halimi sosyal mecralarda paylaşsa heryeri ve herşeyi pembe yapmak istese bakırköy d blokta çoktan yerini hazır ederdim
devamını gör...

alman iş adamı ve arkeolog. troya antik şehri'ne takıntı derecesinde ilgili bir adam. homeros'un ilyada ve vergilius'un aeneas eserlerinde bahsedilen troia'yı bulmayı kafasına koymuş. ama troia tarih boyunca yerleşim görmüş bir kent ve üst üste tam dokuz kent dokusu var. bu abimiz ne yapıyor dersiniz? 1870 yılında mitik troia kentinin ikinci kent katmanı (en alttan ikinci) olabileceğini tahmin ediyor ve üzerindeki yedi antik yerleşimi dinamitle havaya uçuruyor. bu katmanda bulduğu ve bugün helen'in veya priamos'un hazinesi olarak adlandırılan hazineyi de eşine hediye ediyor romantik abimiz. sonra anlaşılıyor ki heinrich'in aradığı mitik troia kenti ikinci kent değilmiş, adam aradığını bulmak uğruna diğer tüm katmanları havaya uçururken kendi aradığı katmanı da uçurmuş. helen'in hazinesi dediği de troia savaşından yaklaşık bir milenyum öncesindenmiş. günümüzde hala bu abinin müthiş arkeolojik yöntemleri yüzünden troia'da arkeolojik kazı yapmak oldukça zor bir olaydır. kendisinin sürekli dinamit kullanmamış olduğu da tartışılır, hakkını verelim. ama en azından birkaç kez kullandığı kesin.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bonus:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim