21.
alman filozof ve yazar'dır. isteme ve tasarım olarak dünya adlı kitabı en önemli eseri olarak kabul edilir.
devamını gör...
22.
schopenhauer için yapılan birkaç eleştiri için kendi görüşlerimden bahsetmek istiyorum.
insanı günümüz hali ile değil ilkel hali yani içgüdüsel anlamda değerlendirir. dolayısıyla söyledikleri üzerine başka olasılıklar eklenmemiş, insanın temel yaratılış halidir. bu sebeple anlatılan gerçekliğe eğer gerçekten ''realizm'' dediğimiz gerçekliğe alışkınsanız o zaman kavrayabilirsiniz. ama uygulamada schopenhauer felsefesi ile yaşamanın oldukça zor olduğunun farkına varacaksınız. çünkü siz ilkel insan değilsiniz ve fikirleriniz, duygu ve düşünceleriniz de ham biçimde bulunmuyor.
ikinci kısım o ve kadınlara olan ''nefreti''
schopenhauer'in kadın düşmanı olduğunu, kadınlara bir nefreti olduğunu düşünmüyorum. bunun başlıca sebeplerinden bir tanesi schopenhauer bir filozoftu. yani düşünmekte ve düşündüklerini benimsemede ustaydı. bir anlık nefret ile kadınlar üzerine aforizmalar geliştirip ve düzenleyip yayınlayacak hali yok.
schopenhauer kadınlar hakkında gerçekten böyle düşünüyordu ve muhtemelen ölene kadar da aynı bu şekilde düşünmeye devam etti. eleştirel ve doğru bir felsefi bakış açısı benim için budur. ben de bir kadınım. ama onu okuduğum zaman sinirlenmiyor, onun kelimelerinden nefret etmiyorum. benim kadınların erkekler ile eşit olduğunu savunmam ve onun kendi savunması arasında hiçbir fark yok.
özellikle doğu felsefesinden bir hayli etkilenmiş bir filozof. ki rousseau da kadınların sanattan veya estetikten anlamayacak yaratıklar olduğunu söylemiştir.
bana göre schopenhauer'in kadınlar ile ilgili savlarındaki paradoks şudur;
o bir kadın değildir ve yalnızca gözlemleriyle bir kadının dar görüşlü yaratılıp yaratılmadığını anlayamaz.
ama ben de bir erkek değilim ve dolayısı ile erkekler benden daha geniş bir düşünce yapısına mı sahip? bunu asla bilemeyeceğim.
bunun kendi yararıma, yani eşitlik tarafını savunabilmem için ihtiyacım olan şey ise determinizm.
üçüncü eleştiri ise schopenhauer'ın sözde karamsar bir yapısının olması ve ideal ahlak ilkelerinden bahsetmesine rağmen, kendi karakter ve davranışlarının bahsettikleri ile uyuşmaması.
gerçeklik negatif değildir yalnızca çıplaktır. ve siz daha önce böylesine bir çıplaklık ile münasebette bulunmamışsanız bu size oldukça karamsar gelecektir.
filozoflar ahlaklı olmak zorunda değillerdir. insan yaratılış bakımından kusurlu ve gülünçtür. bu sebeple schopenhauer'in de beklentilerinizi karşılamaması onun sorunu değildir.
insanı günümüz hali ile değil ilkel hali yani içgüdüsel anlamda değerlendirir. dolayısıyla söyledikleri üzerine başka olasılıklar eklenmemiş, insanın temel yaratılış halidir. bu sebeple anlatılan gerçekliğe eğer gerçekten ''realizm'' dediğimiz gerçekliğe alışkınsanız o zaman kavrayabilirsiniz. ama uygulamada schopenhauer felsefesi ile yaşamanın oldukça zor olduğunun farkına varacaksınız. çünkü siz ilkel insan değilsiniz ve fikirleriniz, duygu ve düşünceleriniz de ham biçimde bulunmuyor.
ikinci kısım o ve kadınlara olan ''nefreti''
schopenhauer'in kadın düşmanı olduğunu, kadınlara bir nefreti olduğunu düşünmüyorum. bunun başlıca sebeplerinden bir tanesi schopenhauer bir filozoftu. yani düşünmekte ve düşündüklerini benimsemede ustaydı. bir anlık nefret ile kadınlar üzerine aforizmalar geliştirip ve düzenleyip yayınlayacak hali yok.
schopenhauer kadınlar hakkında gerçekten böyle düşünüyordu ve muhtemelen ölene kadar da aynı bu şekilde düşünmeye devam etti. eleştirel ve doğru bir felsefi bakış açısı benim için budur. ben de bir kadınım. ama onu okuduğum zaman sinirlenmiyor, onun kelimelerinden nefret etmiyorum. benim kadınların erkekler ile eşit olduğunu savunmam ve onun kendi savunması arasında hiçbir fark yok.
özellikle doğu felsefesinden bir hayli etkilenmiş bir filozof. ki rousseau da kadınların sanattan veya estetikten anlamayacak yaratıklar olduğunu söylemiştir.
bana göre schopenhauer'in kadınlar ile ilgili savlarındaki paradoks şudur;
o bir kadın değildir ve yalnızca gözlemleriyle bir kadının dar görüşlü yaratılıp yaratılmadığını anlayamaz.
ama ben de bir erkek değilim ve dolayısı ile erkekler benden daha geniş bir düşünce yapısına mı sahip? bunu asla bilemeyeceğim.
bunun kendi yararıma, yani eşitlik tarafını savunabilmem için ihtiyacım olan şey ise determinizm.
üçüncü eleştiri ise schopenhauer'ın sözde karamsar bir yapısının olması ve ideal ahlak ilkelerinden bahsetmesine rağmen, kendi karakter ve davranışlarının bahsettikleri ile uyuşmaması.
gerçeklik negatif değildir yalnızca çıplaktır. ve siz daha önce böylesine bir çıplaklık ile münasebette bulunmamışsanız bu size oldukça karamsar gelecektir.
filozoflar ahlaklı olmak zorunda değillerdir. insan yaratılış bakımından kusurlu ve gülünçtür. bu sebeple schopenhauer'in de beklentilerinizi karşılamaması onun sorunu değildir.
devamını gör...
23.
şopen diyenleri sopayla kovalıyorlar.
devamını gör...
24.
yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar isimli kitabı başucu kitabım olan alman düşünür ve yazardır.
“bir insan kendine ne çok şeye sahipse başkasında o kadar az şeye ihtiyaç duyar.” arthur schopenhauer.
“bir insan kendine ne çok şeye sahipse başkasında o kadar az şeye ihtiyaç duyar.” arthur schopenhauer.
devamını gör...
25.
parerga und paralipomena'da milli gurur hakkında oldukça güzel noktalara değinmiş alman filozof. schopenhauer'in* bu çıkarımlarının bir benzerini daha sonra alexander otto weber'in durch die lupe eserinde de görürüz aynı zamanda. weber şu cümleleri kurarken şüphesiz kendisinden esinlenmiş:
"der nationalstolz ist der billigste stolz, den ich mir denken kann. auch die edelste nation besteht zum größten teil aus menschen, auf die man gar keinen grund hat, stolz zu sein." alexander otto weber, durch die lupe
weber'in -bence- esinlenmiş olduğu düşünceler ise schopenhauer'in parerga und paralipomena'da sözünü ettiği milli gurur arkasına sığınmış, bununla övünç duyan ama aslında yalnızca bundan başka kendisiyle gurur duyabileceği bir şeye sahip olmayan insanlar hakkında yaptığı çıkarımlardır. 360. sayfada şöyle söz ediyor bu durumdan schopenhauer:
"en değersiz gurur, milli gururdur. bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. çünkü insan neden milyonlarca insanlarla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu ülkesinin hatalarını açıkça görebilecektir. ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar.”
(die billigste art des stolzes ist hingegen der nationalstolz. denn er verrät in dem damit behafteten den mangel an individuellen eigenschaften, auf die er stolz sein könnte, indem er sonst nicht zu dem greifen würde, was er mit so vielen millionen teilt. wer bedeutende persönliche vorzüge besitzt, wird vielmehr die fehler seiner eigenen nation, da er sie beständig vor augen hat, am deutlichsten erkennen. aber jeder erbärmliche tropf, der nichts in der welt hat, darauf er stolz sein könnte, ergreift das letzte mittel, auf die nation, der er gerade angehört, stolz zu sein)
parerga und paralipomena, aphorismen zur lebensweisheit, von dem was einer vorstellt s.360
arthur schopenhauer
esasında weber'in esinlendiği düşünme sebebim, konu hakkında iki ismin de birbirine oldukça benzer bir giriş tercih etmiş olması. yalnız şu var ki türkçe çevirisi aşağı yukarı aynı olsa da orijinal dilinde baktığımız zaman farkı açıkça görebiliyoruz. yine de cümleler benim ifade ettiğim kadar benzer olmasa bile açıkça altında yatan düşünce aynıdır. weber, schopenhauer'in düşüncelerinin devamını aktarıyor ve pekiştiriyor gibi görünüyor.
"der nationalstolz ist der billigste stolz, den ich mir denken kann. auch die edelste nation besteht zum größten teil aus menschen, auf die man gar keinen grund hat, stolz zu sein." alexander otto weber, durch die lupe
weber'in -bence- esinlenmiş olduğu düşünceler ise schopenhauer'in parerga und paralipomena'da sözünü ettiği milli gurur arkasına sığınmış, bununla övünç duyan ama aslında yalnızca bundan başka kendisiyle gurur duyabileceği bir şeye sahip olmayan insanlar hakkında yaptığı çıkarımlardır. 360. sayfada şöyle söz ediyor bu durumdan schopenhauer:
"en değersiz gurur, milli gururdur. bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. çünkü insan neden milyonlarca insanlarla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu ülkesinin hatalarını açıkça görebilecektir. ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar.”
(die billigste art des stolzes ist hingegen der nationalstolz. denn er verrät in dem damit behafteten den mangel an individuellen eigenschaften, auf die er stolz sein könnte, indem er sonst nicht zu dem greifen würde, was er mit so vielen millionen teilt. wer bedeutende persönliche vorzüge besitzt, wird vielmehr die fehler seiner eigenen nation, da er sie beständig vor augen hat, am deutlichsten erkennen. aber jeder erbärmliche tropf, der nichts in der welt hat, darauf er stolz sein könnte, ergreift das letzte mittel, auf die nation, der er gerade angehört, stolz zu sein)
parerga und paralipomena, aphorismen zur lebensweisheit, von dem was einer vorstellt s.360
arthur schopenhauer
esasında weber'in esinlendiği düşünme sebebim, konu hakkında iki ismin de birbirine oldukça benzer bir giriş tercih etmiş olması. yalnız şu var ki türkçe çevirisi aşağı yukarı aynı olsa da orijinal dilinde baktığımız zaman farkı açıkça görebiliyoruz. yine de cümleler benim ifade ettiğim kadar benzer olmasa bile açıkça altında yatan düşünce aynıdır. weber, schopenhauer'in düşüncelerinin devamını aktarıyor ve pekiştiriyor gibi görünüyor.
devamını gör...
26.
küçükken çok okudum bu adamı. zor bir anındayken insana inanılmaz güç veren bir bakış açısı vardır kendisinin. bazı düşünce kalıplarına deli bir başkaldırı vardır kendisinde. kişiliğimde eminim sağlam bir yeri olmuştur o zamanlar okumamın.
tavsiye ederim ama çok da kaptırmamak lazım zira hayatın bazı gerçekleri ile söyledikleri tamamen uyuşmuyor.
tavsiye ederim ama çok da kaptırmamak lazım zira hayatın bazı gerçekleri ile söyledikleri tamamen uyuşmuyor.
devamını gör...
27.
schopenhauer , hegel'in çağdaşı olmasına rağmen ondan hiç hazzetmezdi . 1820'de berlin'de ders vermeye çağrıldığında , ders saatlerini o dönem kariyerinin zirvesinde bulunan hegel'le aynı saate denk getirmişti .dersine gelen öğrencilerin azlığını görünce de , üniversiteyi terk etmeye karar vermişti . "hegelci üniversitenin kapısına ," diye yazacaktı , " bir mürekkepbalığı amblemi konmalı : kendi etrafına karanlık bulutlar yayan , böylece kimsenin içeriyi görmesine izin vermeyen bir mürekkepbalığı .altına da şu sözler yazılmalı : mea caligne tutus (kendi karanlığımla güçlendim ).
101 felsefe problemi , martin cohen
101 felsefe problemi , martin cohen
devamını gör...
28.
krallar taclarını ve asalarını geride bıraktılar,kahramanlar da silahlarını. ama aralarındaki görkemliliklerini dışlarına taşan,bunu dışarıdaki şeylerden almayan büyük insanlar, büyüklüklerini yanlarında götürdüler. demiştir.
devamını gör...
29.
sanırım hayata dair en sağlam argümanları ortaya koyan düşünürdür. herhangi eserini okurken her cümlesinde hak verir ve tasdiklersiniz. bir yandan da, yahu ne kadar doğru yazmış, sanki işin özünü ortaya koymuş dersiniz.
schopenhaeur kısa ve öz yazmayı da sever lafı dolandırmaz, olayı en kısa yoldan anlatır. ona göre lafı uzatmak bir marifet olmadığı gibi bir beceriksizliktir. iyi bilen kişi en kısa şekilde anlatabilendir. bu sebeple hangi eserini okursanız okuyun konunun derinliği dışında canınızı sıkan bir ayrıntıya rastlamazsınız.
schopenhaeur kısa ve öz yazmayı da sever lafı dolandırmaz, olayı en kısa yoldan anlatır. ona göre lafı uzatmak bir marifet olmadığı gibi bir beceriksizliktir. iyi bilen kişi en kısa şekilde anlatabilendir. bu sebeple hangi eserini okursanız okuyun konunun derinliği dışında canınızı sıkan bir ayrıntıya rastlamazsınız.
devamını gör...
30.
kitapları ince olduğu ve kadını aşağıladığı için toplumumuz tarafından çok okunan filozof.
devamını gör...
31.
yalnızca aşka ve kadınlara dair adlı kitabını okuyup "abi bu ne yeaa, resmen kadını aşalıyoo" diyenler beni seri engellesin, teşekkürler.
devamını gör...
32.
benim için overrated biridir.
devamını gör...
33.
"uçsuz bucaksız, uğuldayan bir denizde dağlar yükselir sudan, sonra batar, bir kişi oturur kayıkta, yükselip alçalan güvenle bağlanan bu kara yolculuğa. işte böyle durur acılar evreninin ortasında sessiz kişi de, güvenmiş, dayanmış birey olmanın ilkesine."
devamını gör...
34.
3 sene önce bir sahafta 800 küsur sayfalık tüm eserlerini 20 tl ye bulduğum için almıştım. depresyona girmemle eş zamanlı olarak okumaya başladım nasıl bir yazar olduğunu bilmediğim için ve çok etkilemişti beni okurken. hayata karşı olan müthiş kötümser bakış açımı daha da kötüleştirmişti. başladığım kitapları bitirme takıntım olduğu için kimi zaman ağlaya ağlaya o 800 sayfayı bitirdim. özellikle hayata gelmenin bir suç hayatın bir ceza ölümün de bir kurtuluş olduğunu anlattığı kısım zaman zaman aklıma geliyor hala. çocuk doğurmamaya kesin olarak karar vermemde de etkisi var, bir şeyi hiçliğin huzurundan çekip var olma, bilinçli olma çilesini yaşatmaya hakkım olmadığını düşünmüştüm okurken. kadınla alakalı kısımları okurken komik geldi açıkçası sinirlenemedim bile, saklamaya hiçbir ihtiyaç duymadan seksist olan biri. ama okumaya değer birçok eseri var bence, ruhen iyi hissettiğiniz bir dönemde okumanızı tavsiye ediyorum*
devamını gör...
35.
zeki insan öncelikle acısızlığa, kötü muameleye maruz kalmamayı, dinginliği ve boş zamanı erek edinecektir. bunun sonucunda, sessiz, mütevazı, ama olabildiğince rahat bırakıldığı bir yaşam arayacak, buna uygun olarak da, sözüm ona insanlarla birkaç tanışıklıktan sonra yalnızlığı, hatta inzivayı seçecektir. çünkü kişi bizzat kendinde ne denli çok şeye sahipse, dışarıdan da o denli az şeye gereksinim duyar ve diğer insanlar da ona o denli az şey ifade edebilirler.
devamını gör...
36.
tipi çok hoşuma gidiyor, tipi kadar fikirleri de çok hoştur. kendisi keşiş olmamı öğütlüyor. buda'nın yanına gidiyorum şu an.
devamını gör...
37.
kanımca tarihin gördüğü en büyük nihilist filozoflardan biridir. kendisine nietzsche’nin hocası denilerek haksızlık edildiği düşüncesindeyim. esasında bu tutumumun iki sebebi var;
1. sebep arthur her ne kadar nietzsche’yi etkilemiş olsa da onun fikirleri ile arasında dağlar kadar fark vardır. hatta nietzsche bir çok kitabında bu saygı duyduğu adama ağır eleştirilerde bulunur.
2. sebep ise nietzsche büyük bir filozof olsa da arthur schopenhauer’ı sadece onun hocası olarak tanımlamak arthur’un felsefiklik büyüklüğünü ve derinliğini aşağılamaktır.
onun felsefesine gelecek olursak aslında benim (bkz: nietzsche’nin nihilist olduğunun zannedilmesi) başlığına yazdığım tanımın insanın ikinci aşaması veya nihilist insan olarak tanımlanabilecek insan hakkındaki kısmına bakabilirsiniz. ancak onun felsefik derinliği bunun ötesinde hiç beklenmedik bir yere taaa hindistan’a kadar uzanıyor. bu aslında bir tesadüf değil. hindu felsefesi yaşamı insana verilmiş bir ceza olarak görür. buna göre hayatını düzgün geçirmeyen her varlık sonsuza kadar yaşama cezasına çarptırılmıştır. hristiyanlıkta bulunan sonsuz yaşam ödülü konseptinin zıttı yani. bu felsefik duruş tüm hindu dininin kökenini oluşturur. nirvanaya ulaşmak diye tarif edilen şey ise esasında dünya yaşamını yitirdi ezasından kurtulup tanrısal kata ulaşmaktır. çünkü hinduizme göre insan parçası olduğu tanrısallıktan (bkz: panteizm) uzaklaşmış ve dünyanın acı dolu sahillerinde günahkar bir yaşamla cezalandırılmıştır. yani hindu anlayışında esas cehennem dünyadır. bu felsefik tutumun hemen hemen aynısını sufi geleneğinde de görürüz. ancak bunlar arasındaki ilişki başka bir yazının konusu. işte arthur schopenhauer bu tutumdan bir nihilist olarak çok etkilenmişti. evet yaşam anlamsız, saçma ve acı dolu ancak bundan kurtuluşun yolu intihar etmek değil. intihar etmek yanlış bir şey olmasa bile anlamsız bir tavırdır. zira yaşarken kendini tamamlamamış insan intihar etse bile bu acı dolu dünyaya yine hapsolacak. bunların dışında özel olarak arthur schopenhauer benim gerçek manada okumasını yaptığım ilk filozoftur. özellikle yaşama bakışındaki gerçekçilik felsefenin ne kadar zor olduğunu ispatlayan cinsten yazıları beni derinden etkilemişti. yaşamın en ağır yönlerini, insanın nasıl doğuştan gelen yaşam iradesine boyun eğen bir varlık olduğunu, yaşamını sürdürmesinin bireysel anlamda hiç bir anlamı olmadığı acı bir şekilde yazmıştır. ancak o kendisine getirilen pesimist yakıştırmalarını hiç bir zaman kabul etmemiş ve kendini gerçekçi olarak tanımlamıştır. zira ona göre dünyanın esas gerçeği zevk değil acıdır. bebekler gülerek değil ağlayarak doğar der arthur schopenhauer.
1. sebep arthur her ne kadar nietzsche’yi etkilemiş olsa da onun fikirleri ile arasında dağlar kadar fark vardır. hatta nietzsche bir çok kitabında bu saygı duyduğu adama ağır eleştirilerde bulunur.
2. sebep ise nietzsche büyük bir filozof olsa da arthur schopenhauer’ı sadece onun hocası olarak tanımlamak arthur’un felsefiklik büyüklüğünü ve derinliğini aşağılamaktır.
onun felsefesine gelecek olursak aslında benim (bkz: nietzsche’nin nihilist olduğunun zannedilmesi) başlığına yazdığım tanımın insanın ikinci aşaması veya nihilist insan olarak tanımlanabilecek insan hakkındaki kısmına bakabilirsiniz. ancak onun felsefik derinliği bunun ötesinde hiç beklenmedik bir yere taaa hindistan’a kadar uzanıyor. bu aslında bir tesadüf değil. hindu felsefesi yaşamı insana verilmiş bir ceza olarak görür. buna göre hayatını düzgün geçirmeyen her varlık sonsuza kadar yaşama cezasına çarptırılmıştır. hristiyanlıkta bulunan sonsuz yaşam ödülü konseptinin zıttı yani. bu felsefik duruş tüm hindu dininin kökenini oluşturur. nirvanaya ulaşmak diye tarif edilen şey ise esasında dünya yaşamını yitirdi ezasından kurtulup tanrısal kata ulaşmaktır. çünkü hinduizme göre insan parçası olduğu tanrısallıktan (bkz: panteizm) uzaklaşmış ve dünyanın acı dolu sahillerinde günahkar bir yaşamla cezalandırılmıştır. yani hindu anlayışında esas cehennem dünyadır. bu felsefik tutumun hemen hemen aynısını sufi geleneğinde de görürüz. ancak bunlar arasındaki ilişki başka bir yazının konusu. işte arthur schopenhauer bu tutumdan bir nihilist olarak çok etkilenmişti. evet yaşam anlamsız, saçma ve acı dolu ancak bundan kurtuluşun yolu intihar etmek değil. intihar etmek yanlış bir şey olmasa bile anlamsız bir tavırdır. zira yaşarken kendini tamamlamamış insan intihar etse bile bu acı dolu dünyaya yine hapsolacak. bunların dışında özel olarak arthur schopenhauer benim gerçek manada okumasını yaptığım ilk filozoftur. özellikle yaşama bakışındaki gerçekçilik felsefenin ne kadar zor olduğunu ispatlayan cinsten yazıları beni derinden etkilemişti. yaşamın en ağır yönlerini, insanın nasıl doğuştan gelen yaşam iradesine boyun eğen bir varlık olduğunu, yaşamını sürdürmesinin bireysel anlamda hiç bir anlamı olmadığı acı bir şekilde yazmıştır. ancak o kendisine getirilen pesimist yakıştırmalarını hiç bir zaman kabul etmemiş ve kendini gerçekçi olarak tanımlamıştır. zira ona göre dünyanın esas gerçeği zevk değil acıdır. bebekler gülerek değil ağlayarak doğar der arthur schopenhauer.
devamını gör...
38.
“en büyük bilgelik, şu andan zevk almayı hayatın nihai amacı kılmaktır; çünkü tek gerçek budur, başka her şey düşünce oyunudur.” diyen pesimist filozof. hegel tarafından bıçaklanmışlığı vardır.
devamını gör...
39.
bir dönem karamsar dünyama tercüman olabilmiş yegane insandır. üzerime bir gölge gibi düşmüş ve bir on yılıma da mal olmuştur.
olayı şöyle özetler bize:
- evren, birbirlerini sonsuz olarak yiyenlerin yeridir. acı, sevinçten çoktur. var olmak, acı çekmek anlamını taşır. hiç doğmamış olmak, doğmuş olmaktan çok daha iyidir. olumlu mutluluk sonsuz bir kuruntudur. insan olsa olsa olumsuz bir mutluluğa erişebilir ki, bu da acıların kısa sürelerle azalmasından başka bir şey değildir.
parmağınıza bir iğne batar, acı duyarsınız, iğneyi çıkarır, acıyı dindirerek sevinirsiniz. mutluluğunuz bu kadarcıktır, daha çoğunu beklemeyin. bin bir yeni bela sizleri hiçbir zaman rahat bırakmayacaktır. o belaları birer birer yok etmeye çabalamakla geçecek ömrünüz. birini yok edince de, ardında ikincisinin sizi beklediğini düşünmeden, mutlu sanacaksınız kendinizi. bu yüzdendir ki cinsiyeti yaymak büyük bir kötülüktür. bilinciniz bu kötülüğün utancını taşır.
- evlenmek, kendini yenmek gücünü gösteremeyenlere acımadan ötürü verilmiş bir izindir. isa'nın babasız doğuşunun ince anlamı da buradadır. çünkü isa, böylesine utanç verici bir kötülüğü işleyen bir adamın oğlu olamazdı.
- düşünce gücümüz, tutkularımızın, eğilimlerimizin boşluğunu anlamak içindir. bunu anladıktan sonra vazgeçmelere doğru yöneliriz. içimizde, çevremizdekilere karşı bir acımadır başlar. tüze (adalet) duygumuz gelişir.
- bedenim, olaylaşan (hâdise haline gelen) buyrultumdur. bedenim, var olma isteğimden doğdu. bunu sadece kendi bedenimde değil, gözlemler ve deneyler dünyamın bütün objelerinde görüyorum. iri dişler parçalamak isteğinin, çevik bacaklar kaçmak isteğinin, kocaman gözbebekleri karanlıkta görmek isteğinin, uzun gagalar sürüngenlerle beslenmek isteğinin ürünüdür. bu buyrultu, bu istek hangi yöne çevrildiyse yaratma ona uygun oldu.
düşünce, buyrultudan sonra gelir ve onun bir gösterisidir. biz, öz olarak, buyrultuyuz. evren de, öz olarak buyrultudur. evreni var eden yaşamak isteğidir. mantar ışığa ulaşmak için taşı paralar.
- ölüm, bir görünüşten başka bir şey değildir. gerçekte ölüm, yoktur, yaşamak vardır. ölüm de yaşamak içindir. ölümü önemseyişimizin nedeni, doğumu önemseyişimizdir. doğum da, ölüm de yaşamak buyrultusunun birer görünüşünden ibarettir. yaşamak buyrultusu ölmez. görünüşler ne olursa olsun yaşamak sürüp gitmektedir. ölüm kendi objemiz için pek önemli görünmektedir ama insan objesinin yaşama isteği için zorunludur.
- sonsuz sürekliliğin bir parçası oluşumuz bizi avundurmalıdır. kendilerini öldürenler sadece acı çeken bedenlerinin acısına son verebilirler, sonsuz sürekliliklerine engel olamazlar. evren, sonsuz birbirini yiyenlerin yeridir. şu halde asıl olan erdem değil, erdemsizliktir.
- dünya, leibniz'in sandığı gibi mümkün olan âlemlerin en iyisi değil, tersine, en kötüsüdür. acı, sevinçten çoktur. parçalanan hayvanların acılarıyla onları parçalayanların sevinçlerini karşılaştırın. erdemi madenler, bitkiler ve hayvanların dışında, sadece insanlık alanında değerlendirmeye kalksak bile öldürmeler, yalanlar, yağmalar, entrikalar arasında boğulup kalırız.
- tarihin bir yaprağını okuyan hepsini okumuş demektir. erdem, bir düşünce olarak, evren düzenine aykırıdır. yaşama buyrultusu açısından erdemi aramak boşunadır, çünkü onu böylesine bir boğuşma içinde bulamayız. ölçüler, kendini yenme çabaları, çalışma sevgisi incelmiş bir bencillikten başka bir şey değildir. bu incelmiş bencilliğe erdem adını vermekle yetinmeliyiz.
- erdem denmeye değer tek eğilim, acımaktır. acımak'tan başka erdem adına bürünen bütün değerlerin gizli amacı, yaşama ve var olma isteğidir. acımak, her türlü bencil tutkunun dışında bir eğilimdir. gülmek ve ağlamak
gibi acımak da insana özgüdür. madenler gülmez, bitkiler ağlamaz, hayvanlar acımaz. insan acır ve büsbütün mutsuz olur. işte erdemin insana kazandırdığı.
olayı şöyle özetler bize:
- evren, birbirlerini sonsuz olarak yiyenlerin yeridir. acı, sevinçten çoktur. var olmak, acı çekmek anlamını taşır. hiç doğmamış olmak, doğmuş olmaktan çok daha iyidir. olumlu mutluluk sonsuz bir kuruntudur. insan olsa olsa olumsuz bir mutluluğa erişebilir ki, bu da acıların kısa sürelerle azalmasından başka bir şey değildir.
parmağınıza bir iğne batar, acı duyarsınız, iğneyi çıkarır, acıyı dindirerek sevinirsiniz. mutluluğunuz bu kadarcıktır, daha çoğunu beklemeyin. bin bir yeni bela sizleri hiçbir zaman rahat bırakmayacaktır. o belaları birer birer yok etmeye çabalamakla geçecek ömrünüz. birini yok edince de, ardında ikincisinin sizi beklediğini düşünmeden, mutlu sanacaksınız kendinizi. bu yüzdendir ki cinsiyeti yaymak büyük bir kötülüktür. bilinciniz bu kötülüğün utancını taşır.
- evlenmek, kendini yenmek gücünü gösteremeyenlere acımadan ötürü verilmiş bir izindir. isa'nın babasız doğuşunun ince anlamı da buradadır. çünkü isa, böylesine utanç verici bir kötülüğü işleyen bir adamın oğlu olamazdı.
- düşünce gücümüz, tutkularımızın, eğilimlerimizin boşluğunu anlamak içindir. bunu anladıktan sonra vazgeçmelere doğru yöneliriz. içimizde, çevremizdekilere karşı bir acımadır başlar. tüze (adalet) duygumuz gelişir.
- bedenim, olaylaşan (hâdise haline gelen) buyrultumdur. bedenim, var olma isteğimden doğdu. bunu sadece kendi bedenimde değil, gözlemler ve deneyler dünyamın bütün objelerinde görüyorum. iri dişler parçalamak isteğinin, çevik bacaklar kaçmak isteğinin, kocaman gözbebekleri karanlıkta görmek isteğinin, uzun gagalar sürüngenlerle beslenmek isteğinin ürünüdür. bu buyrultu, bu istek hangi yöne çevrildiyse yaratma ona uygun oldu.
düşünce, buyrultudan sonra gelir ve onun bir gösterisidir. biz, öz olarak, buyrultuyuz. evren de, öz olarak buyrultudur. evreni var eden yaşamak isteğidir. mantar ışığa ulaşmak için taşı paralar.
- ölüm, bir görünüşten başka bir şey değildir. gerçekte ölüm, yoktur, yaşamak vardır. ölüm de yaşamak içindir. ölümü önemseyişimizin nedeni, doğumu önemseyişimizdir. doğum da, ölüm de yaşamak buyrultusunun birer görünüşünden ibarettir. yaşamak buyrultusu ölmez. görünüşler ne olursa olsun yaşamak sürüp gitmektedir. ölüm kendi objemiz için pek önemli görünmektedir ama insan objesinin yaşama isteği için zorunludur.
- sonsuz sürekliliğin bir parçası oluşumuz bizi avundurmalıdır. kendilerini öldürenler sadece acı çeken bedenlerinin acısına son verebilirler, sonsuz sürekliliklerine engel olamazlar. evren, sonsuz birbirini yiyenlerin yeridir. şu halde asıl olan erdem değil, erdemsizliktir.
- dünya, leibniz'in sandığı gibi mümkün olan âlemlerin en iyisi değil, tersine, en kötüsüdür. acı, sevinçten çoktur. parçalanan hayvanların acılarıyla onları parçalayanların sevinçlerini karşılaştırın. erdemi madenler, bitkiler ve hayvanların dışında, sadece insanlık alanında değerlendirmeye kalksak bile öldürmeler, yalanlar, yağmalar, entrikalar arasında boğulup kalırız.
- tarihin bir yaprağını okuyan hepsini okumuş demektir. erdem, bir düşünce olarak, evren düzenine aykırıdır. yaşama buyrultusu açısından erdemi aramak boşunadır, çünkü onu böylesine bir boğuşma içinde bulamayız. ölçüler, kendini yenme çabaları, çalışma sevgisi incelmiş bir bencillikten başka bir şey değildir. bu incelmiş bencilliğe erdem adını vermekle yetinmeliyiz.
- erdem denmeye değer tek eğilim, acımaktır. acımak'tan başka erdem adına bürünen bütün değerlerin gizli amacı, yaşama ve var olma isteğidir. acımak, her türlü bencil tutkunun dışında bir eğilimdir. gülmek ve ağlamak
gibi acımak da insana özgüdür. madenler gülmez, bitkiler ağlamaz, hayvanlar acımaz. insan acır ve büsbütün mutsuz olur. işte erdemin insana kazandırdığı.
devamını gör...
40.
değişmeyen tek şey değişimdir.
arthur schopenhauer
arthur schopenhauer
devamını gör...