61.
çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten diyen şairdir.
bu cümleyi okuyunca aklıma sokak röportajlarında konuşan ve konuşurken haklı tepkiler veren çocuklar geldi.
bu cümleyi okuyunca aklıma sokak röportajlarında konuşan ve konuşurken haklı tepkiler veren çocuklar geldi.
devamını gör...
62.
iyi ki doğdun güzel bakan adam.
iyi ki doğdun kalbi güzel şair!
doğum gününü geç olsa da kutlamak istedim.
doğumla ölüm yine yan yana.
dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
beklesem hemen gelecek olduğun
tam öyle olduğun
oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
kırıp dökük de olsa yanımda
mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
o deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.
yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
ikimizdik, iki kişi değildik
bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
sanki bir bakıma ayrılık böyle.
iyi ki doğdun kalbi güzel şair!
doğum gününü geç olsa da kutlamak istedim.
doğumla ölüm yine yan yana.
dallar mı kırılmış, sarmaşıklar mı toz içinde
beklesem hemen gelecek olduğun
tam öyle olduğun
oysa hep yanımdasın, seninle her şey yanımda
kırıp dökük de olsa yanımda
mesela çok sevdiğin bir deniz bile yanımda
o deniz ki aramızda hiç kımıldamadan
erkeğini iyi tanıyan bir kadın gibi yorgun.
yarısı yenmiş bir elmaydık bana sorarsan
ikimizdik, iki kişi değildik
bakıyorsak birlikte bakıyorduk gözlerimin içine
birlikte gözlerinin içine bakıyorduk senin
yanlıştı, doğruydu, hiç bilmiyorum
sanki bir bakıma ayrılık böyle.
devamını gör...
63.
henüz ortaokul yıllarında fatih’teki millet kütüphanesi’nde eski sanat dergilerini okuyup notlar alarak başlayan şiir yazma isteği, istanbul erkek lisesi’nde okuduğu yıllarda artarak devam etti. okulun babıâli’ye oldukça yakın oluşu sebebiyle akşamüstleri marmara, abc ve yokuş kitabevlerine uğrayarak yeni şiir anlayışını tutkuyla izledi. millî eğitim bakanlığı yayınlarından çıkan kitaplar aracılığıyla yunan ve lâtin klâsiklerini, dünya edebiyatınının klasiklerini okudu. ilerleyen yaşlarında marksizm ve sol düşünce ile tanıştı.
ilk şiiri 1944'te istanbul dergisinde yayınlandı. yücel, fikirler, edebiyat dünyası, kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini ikindi üstü başlıklı kitapta topladı. bu şiirlerde varlıklı, her şeye yaşama sevinciyle bakan bir gencin avarelikleri, duyguları ön plandaydı.
1951'de nokta dergisini çıkardı. bu dergi, genç şairlerle ve yazarlarla tanışmasını sağladı. ilk kitabından 7 yıl sonra yayınladığı dirlik düzenlik bu dönemin ürünüdür. bu kitaptaki şiirlerde düşünceyi dil içinde eritmeye yönelen, özlü bir söyleyiş ve çarpıcı biçim arayan, toplumsal eleştiri için mizah aracını kullanan bir tutum görüldü. 1957'de yayınlanan yerçekimli karanfil ile kendisine özgü bir şiir evreni kurdu. ikinci yeni akımının özgün örneklerini verdi. yenilik, pazar postası, yeni dergi gibi dönemin sanat yayınlarında şiirsel canlılığı besleyen şairlerden biri oldu. şiirinde zamanla sevinç yerini bunalıma, toplumsal dengesizlikleri eleştirme kaygısı yerini yıkıcı bir umutsuzluğa bıraktı. "dize işlevini yitirdi" gerekçesiyle yeni arayışlara yöneldi. şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullandı. nerde antigone, tragedyalar, çağrılmayan yakup bu dönemin ürünleridir. yine de ikinci yeni içindeki bazı şairler gibi anlamsızlığı savunmadı. kapalı, anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiire yöneldi. çok farklı imgeler kullanırken bile düşünce öğesini göz ardı etmedi. yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandırdı. şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi. yalnız şiirleriyle değil tepkileri ve yaşama biçimiyle de kendisinden söz ettirdi. sürekli yazan, yayınlayan bir şair olarak ilgileri hep üstünde tuttu.
edip cansever’in sağlığında yayımlanan son kitabı, oteller kenti oldu. 1985-1986 yılları arasında yazdığı fakat yayımlanmayan şiirleri, bazı düzyazıları, hakkında yazılanlar ve bazı konuşmalar, ölümünden sonra gül dönüyor avucumda (1988) başlığıyla neşredildi. 1990’da yayımlanmış tüm şiir kitapları, yerçekimli karanfil/toplu şiirleri ı ve şairin seyir defteri/toplu şiirleri ıı başlığıyla yeniden yayımlandı. 2005’te bütün şiirleri, sonrası kalır ı-ıı başlığıyla yapı kredi yayınları tarafından yayımlandı. cansever’in çeşitli dergilerde yayımlanan, ancak şiir kitaplarına almadığı şiirleri, mehmet can doğan tarafından derlendi ve 2009’da öncesi de kalır başlığıyla neşredildi.
ilk şiiri 1944'te istanbul dergisinde yayınlandı. yücel, fikirler, edebiyat dünyası, kaynak dergilerinde çıkan ilk gençlik şiirlerini ikindi üstü başlıklı kitapta topladı. bu şiirlerde varlıklı, her şeye yaşama sevinciyle bakan bir gencin avarelikleri, duyguları ön plandaydı.
1951'de nokta dergisini çıkardı. bu dergi, genç şairlerle ve yazarlarla tanışmasını sağladı. ilk kitabından 7 yıl sonra yayınladığı dirlik düzenlik bu dönemin ürünüdür. bu kitaptaki şiirlerde düşünceyi dil içinde eritmeye yönelen, özlü bir söyleyiş ve çarpıcı biçim arayan, toplumsal eleştiri için mizah aracını kullanan bir tutum görüldü. 1957'de yayınlanan yerçekimli karanfil ile kendisine özgü bir şiir evreni kurdu. ikinci yeni akımının özgün örneklerini verdi. yenilik, pazar postası, yeni dergi gibi dönemin sanat yayınlarında şiirsel canlılığı besleyen şairlerden biri oldu. şiirinde zamanla sevinç yerini bunalıma, toplumsal dengesizlikleri eleştirme kaygısı yerini yıkıcı bir umutsuzluğa bıraktı. "dize işlevini yitirdi" gerekçesiyle yeni arayışlara yöneldi. şiirde tiyatrodan esinlenen diyaloglar kullandı. nerde antigone, tragedyalar, çağrılmayan yakup bu dönemin ürünleridir. yine de ikinci yeni içindeki bazı şairler gibi anlamsızlığı savunmadı. kapalı, anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiire yöneldi. çok farklı imgeler kullanırken bile düşünce öğesini göz ardı etmedi. yapıtlarına tutarlı bir bütünlük kazandırdı. şiirinde düzyazı olanaklarını kullanmaktan da çekinmedi. yalnız şiirleriyle değil tepkileri ve yaşama biçimiyle de kendisinden söz ettirdi. sürekli yazan, yayınlayan bir şair olarak ilgileri hep üstünde tuttu.
edip cansever’in sağlığında yayımlanan son kitabı, oteller kenti oldu. 1985-1986 yılları arasında yazdığı fakat yayımlanmayan şiirleri, bazı düzyazıları, hakkında yazılanlar ve bazı konuşmalar, ölümünden sonra gül dönüyor avucumda (1988) başlığıyla neşredildi. 1990’da yayımlanmış tüm şiir kitapları, yerçekimli karanfil/toplu şiirleri ı ve şairin seyir defteri/toplu şiirleri ıı başlığıyla yeniden yayımlandı. 2005’te bütün şiirleri, sonrası kalır ı-ıı başlığıyla yapı kredi yayınları tarafından yayımlandı. cansever’in çeşitli dergilerde yayımlanan, ancak şiir kitaplarına almadığı şiirleri, mehmet can doğan tarafından derlendi ve 2009’da öncesi de kalır başlığıyla neşredildi.
devamını gör...
64.
zamana zamanla baktım, diyen türk şair.
devamını gör...
65.
masa da masaymış ha, ben ruhi bey nasılım gibi şiirleriyle ünlenmiş ikinci yeninin temel taşlarından biri olan şairdir.
devamını gör...
66.
alıntım şu olan şair:
gökyüzü gibi bir şey çocukluk
hiçbir yere gitmiyor
gökyüzü gibi bir şey çocukluk
hiçbir yere gitmiyor
devamını gör...
67.
çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz.*
devamını gör...
68.
devamını gör...
69.
iki ciltlik toplu şiirleriyle boğuşma işini yeni bitirdim. itiraf ediyorum bir ikisi hariç zerre zevk almadım. ya ben bi boktan anlamıyorum ya da siz. ortası yok. ( kabul ediyorum cevabın ben olması daha yüksek ihtimal. binlerce insan yanılıyor olamaz. olabilir de gerçi %52 diye bir gerçek var ülkede )
devamını gör...
70.
bu aralar ellerim hep üşür benim. doktor kansızlık der, ben sensizlik derim.
devamını gör...
71.
"kısaca söyleyeyim; anlamak yordu beni..."
devamını gör...
72.
çağrılmayan yakup şiirini yazdığı için çok sevdiğim şairdir.
şiirde kurbağa metaforu ile sisteme tümüyle ayak uydurmuş toplumu temsil eder. yakup ise kimlik sorunu yaşayan ve toplumla uzlaşmayı deneyen birazda kendine ve kurbağalara yabancılaşmış bireyi. kimliğini arayan birey toplumun bu uyumunu bir yandan korkunç bulsa ve uzağına düşse de , kendini bulmak için kurbağalardan biri olmayı dener ve onlara doğru gider.
çağrılmayan yakup
kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi yakup
bunu kendine üç kere söyledi
onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
ben, yani yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
daha hiç çağrılmadım
biri olsun "yakup!" diye seslenmedi hiç
yakup!
diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım
sonra bir güzel yıkanayım da.
ben size demedim mi.
evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
sanki böyle niye ben oradan geliyorum
telaşlı, aç gözlü kurbağalara
bakmaktan
bilmiyorum
bilmiyorum, bilmiyorum
ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup
bazen karıştırıyorum.
bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
onlar işte hep boyuna koşuyordu
birileri çıkıyordu ordan burdan
hiç çıkmamak halinde ve ölgün
birileri çıkıyordu
geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
bir pencerenin sokağa doğru içinde
bu uyum korkunçtur yakup!
yakubun olması korkunçluğudur bu
dünyanın insana doğru içinde
yakup, yakup!
burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
lambayı söndürmesinler, geliyorum
siz bütün lambaları yakın, evet
ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup
bazen karıştırıyorum.
ve kendine bilinmeyenler yaratan yakubum ben, iyi ya
durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
bir ölünün günü boyayan renginde
çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
kayalardan dondurmalar sorduğum
ben, yani yakup, yakubun hiç çağrılmamış şekli
kim bilir ne diyordum
(kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
bir baykuş tarafından
ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
ben ne oluyordum.)
bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
bunu yakup söyledi
dedi ki, çünkü herkes yakubu yaşıyordu, bense
çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
kızgın kâğıtların üstüne
ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
oluyordu ve bir de
bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
kendimi koruyordum
bunu bana yakup söyledi
öyle bir yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
kimsenin sözünü bile etmediği bir yakup
ben
bunu hep biliyorum
bunu hep biliyorum ve işte
özgürüm, cezasız duruyorum.
kurbağalara bakmaktan geliyorum
dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi
telaşlı, açgözlü kurbağalara
bakmaktan geliyorum. ben sanki yusuf
ve yusuf değil
her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
ve durmuyorum. ben işte yakup
yok artık karıştırmıyorum.
taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
eski taş merdivenleri. yanımdan bir sürü adam
geçti ve kolayca gittiler
müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
yanan güneşin altında
onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
ve sordum
yakup daha başka nasıl bir yakup olsun
ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
yakup ve onlar nasıl olsunlar. işte ben taş merdivenleri
kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
durmadan kendimle karıştırıyordum
kimse beni tutup çıkarmıyordu
vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
yoruldum! bunu sanki biri söyledi
yakubun biri
ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
kendime bir isim düşünerek
birden ki bir isim düşünerek kendime. hayır bu kimse değil
ancak gelebildim
aşağıda bir luna park kımıldıyordu. ah kurbağalara bakmam gecikecek
luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
bu uyum korkunçtur yakup
bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
ve sen ki böyle tanımlanırsan yakup
yakuup!
bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
gene bir yakup olmalı bu, yakup
kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
güneşse kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
adam içinden bağırdıkça dünya
ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
kan kalp
kırmızı top
yakıcı dönüşümler çıkaran
belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
öyle değil mi yakup
hemen hemen öyleydi, yakup bunu söyledi
iyi ki söyledi. ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
o benim ayaklarımı… taşlardan
bir kurtarabilsem
saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
bir zamansızlığın yakuba doğru içinde
saat on yediyi ve yirmi biri
gösteriyordu ki, ben nerdeydim
her saniyedeki ve işte her saniyedeki
ben, yani yakubun o dağılgan şekli
nerdeydim.
bilmem ki. bir avukat benim ellerimi tuttu. gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
kim bilir bir çağın neresinden burada. anlaşılması
yoktu ki. kendine özgü bir duruşu
yoktu ki. pek güçlü kolları vardı yalnız
ne diyordum, ben işte yakup
çekiverdi beni taş hamurun içinden
pek öyle gürültüyle değil
bir başka yapışkanlığın içine
çekiverdi beni
göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
onu ben çok iyi görüyordum. ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar
araya giriyordu
engelliyordu bizi
ter içindeydik. ellerimden çekiyordu. ter içindeydik
beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi ben'i
ter içindeydik
terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
biz yakup
biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
kurbağalara geldik.
kurbağalara bakmaktan geliyorum
dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi
masalarda oturmuşlardı. ben oradan geliyorum
yazı makineleri, kağıt sesleri
ben oradan geliyorum.
önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
sonra bir yer bulup oturdum. hadi bir sigara içeyim dedim
olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
olmaz ki, yakup!
peki yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
herkesin durduğu bir yere gittim. ben yakup
ya onlar kimdi
aralarına aldılar beni. artık ben hiçbir şey göremiyordum
biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
onu ben duyuyordum
duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
ve "yakup" sesini ancak anlıyordum. yakubun ötesinde
birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
olmalıyım
ben, yani yakup
dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
diye düşündüm ya ben
ben, yani yakup
bütün gücümle bunu bağırdım
ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
daha başka yerlerime de baktılar
sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
ben, yakup, beni hiç kimse çağırmadı
sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. şimdi
hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
bağırdım, bağırdım, bağırdım
tanrının ayak izleri!
tanrının ayak izleri!
kurbağalara bakmaktan geliyorum. ben yakup
bunu yakup söyledi
yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
bir kırlangıç onu kirletmese
ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
onları hiç sevmem
ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
odamın düşünülmesi halinde bile
kimseler yoktur
biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
ve biraz da çarşılar
ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
bitmesin
çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
kirli ve eski
bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
intiharlara doğru büyüyen içinde
ben, yani yakup
kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
açgözlü, mor kurbağalara
akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
bir bardak da süt içeceğim. sonra
bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
ben
gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış yakup
uyumak istiyorum.
ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.
şiirde kurbağa metaforu ile sisteme tümüyle ayak uydurmuş toplumu temsil eder. yakup ise kimlik sorunu yaşayan ve toplumla uzlaşmayı deneyen birazda kendine ve kurbağalara yabancılaşmış bireyi. kimliğini arayan birey toplumun bu uyumunu bir yandan korkunç bulsa ve uzağına düşse de , kendini bulmak için kurbağalardan biri olmayı dener ve onlara doğru gider.
çağrılmayan yakup
kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi yakup
bunu kendine üç kere söyledi
onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
o kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
ben, yani yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
daha hiç çağrılmadım
biri olsun "yakup!" diye seslenmedi hiç
yakup!
diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım
sonra bir güzel yıkanayım da.
ben size demedim mi.
evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
sanki böyle niye ben oradan geliyorum
telaşlı, aç gözlü kurbağalara
bakmaktan
bilmiyorum
bilmiyorum, bilmiyorum
ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup
bazen karıştırıyorum.
bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
onlar işte hep boyuna koşuyordu
birileri çıkıyordu ordan burdan
hiç çıkmamak halinde ve ölgün
birileri çıkıyordu
geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
bir pencerenin sokağa doğru içinde
bu uyum korkunçtur yakup!
yakubun olması korkunçluğudur bu
dünyanın insana doğru içinde
yakup, yakup!
burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
lambayı söndürmesinler, geliyorum
siz bütün lambaları yakın, evet
ben, yani yusuf, yusuf mu dedim? hayır, yakup
bazen karıştırıyorum.
ve kendine bilinmeyenler yaratan yakubum ben, iyi ya
durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
bir ölünün günü boyayan renginde
çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
kayalardan dondurmalar sorduğum
ben, yani yakup, yakubun hiç çağrılmamış şekli
kim bilir ne diyordum
(kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
bir baykuş tarafından
ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
ben ne oluyordum.)
bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
bunu yakup söyledi
dedi ki, çünkü herkes yakubu yaşıyordu, bense
çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
kızgın kâğıtların üstüne
ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
oluyordu ve bir de
bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
kendimi koruyordum
bunu bana yakup söyledi
öyle bir yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
kimsenin sözünü bile etmediği bir yakup
ben
bunu hep biliyorum
bunu hep biliyorum ve işte
özgürüm, cezasız duruyorum.
kurbağalara bakmaktan geliyorum
dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi
telaşlı, açgözlü kurbağalara
bakmaktan geliyorum. ben sanki yusuf
ve yusuf değil
her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
ve durmuyorum. ben işte yakup
yok artık karıştırmıyorum.
taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
eski taş merdivenleri. yanımdan bir sürü adam
geçti ve kolayca gittiler
müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
yanan güneşin altında
onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
ve sordum
yakup daha başka nasıl bir yakup olsun
ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
yakup ve onlar nasıl olsunlar. işte ben taş merdivenleri
kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
durmadan kendimle karıştırıyordum
kimse beni tutup çıkarmıyordu
vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
yoruldum! bunu sanki biri söyledi
yakubun biri
ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
kendime bir isim düşünerek
birden ki bir isim düşünerek kendime. hayır bu kimse değil
ancak gelebildim
aşağıda bir luna park kımıldıyordu. ah kurbağalara bakmam gecikecek
luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
bu uyum korkunçtur yakup
bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
ve sen ki böyle tanımlanırsan yakup
yakuup!
bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
gene bir yakup olmalı bu, yakup
kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
güneşse kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
adam içinden bağırdıkça dünya
ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
kan kalp
kırmızı top
yakıcı dönüşümler çıkaran
belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
öyle değil mi yakup
hemen hemen öyleydi, yakup bunu söyledi
iyi ki söyledi. ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
o benim ayaklarımı… taşlardan
bir kurtarabilsem
saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
bir zamansızlığın yakuba doğru içinde
saat on yediyi ve yirmi biri
gösteriyordu ki, ben nerdeydim
her saniyedeki ve işte her saniyedeki
ben, yani yakubun o dağılgan şekli
nerdeydim.
bilmem ki. bir avukat benim ellerimi tuttu. gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
kim bilir bir çağın neresinden burada. anlaşılması
yoktu ki. kendine özgü bir duruşu
yoktu ki. pek güçlü kolları vardı yalnız
ne diyordum, ben işte yakup
çekiverdi beni taş hamurun içinden
pek öyle gürültüyle değil
bir başka yapışkanlığın içine
çekiverdi beni
göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
onu ben çok iyi görüyordum. ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar
araya giriyordu
engelliyordu bizi
ter içindeydik. ellerimden çekiyordu. ter içindeydik
beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi ben'i
ter içindeydik
terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
biz yakup
biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
kurbağalara geldik.
kurbağalara bakmaktan geliyorum
dedi yakup, bunu kendine üç kere söyledi
masalarda oturmuşlardı. ben oradan geliyorum
yazı makineleri, kağıt sesleri
ben oradan geliyorum.
önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
sonra bir yer bulup oturdum. hadi bir sigara içeyim dedim
olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
olmaz ki, yakup!
peki yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
herkesin durduğu bir yere gittim. ben yakup
ya onlar kimdi
aralarına aldılar beni. artık ben hiçbir şey göremiyordum
biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
onu ben duyuyordum
duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
ve "yakup" sesini ancak anlıyordum. yakubun ötesinde
birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
olmalıyım
ben, yani yakup
dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
diye düşündüm ya ben
ben, yani yakup
bütün gücümle bunu bağırdım
ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
daha başka yerlerime de baktılar
sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
ben, yakup, beni hiç kimse çağırmadı
sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. şimdi
hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
bağırdım, bağırdım, bağırdım
tanrının ayak izleri!
tanrının ayak izleri!
kurbağalara bakmaktan geliyorum. ben yakup
bunu yakup söyledi
yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
bir kırlangıç onu kirletmese
ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
onları hiç sevmem
ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
odamın düşünülmesi halinde bile
kimseler yoktur
biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
ve biraz da çarşılar
ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
bitmesin
çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
kirli ve eski
bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
intiharlara doğru büyüyen içinde
ben, yani yakup
kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
açgözlü, mor kurbağalara
akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
bir bardak da süt içeceğim. sonra
bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
ben
gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış yakup
uyumak istiyorum.
ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.
devamını gör...
73.
edip cansever
yeşil ipek gömleğinin yakası
büyük zamana düşer.
her şeyin fazlası zararlıdır ya,
fazla şiirden öldü edip cansever.
cemal süreya
yeşil ipek gömleğinin yakası
büyük zamana düşer.
her şeyin fazlası zararlıdır ya,
fazla şiirden öldü edip cansever.
cemal süreya
devamını gör...
74.
mayıs ortalarıydı, haziran'ı hiç düşünmediler.
nisan'la ilgilenmediler bile.
hep birden bir sofraya oturur gibi yalnız,
ve hep birden bir sofradan kalkar gibi,
kaybolup göründüler.
bir eksikle yaşanmaz mı, yaşanır.
ama şimdi bir fazlası dışımda artık.
edip cansever
devamını gör...
75.
tabi ki cok buyuk sair. ama zekasi beni asiyor. cogu siirinde kayboluyorum. algoritmalari bana cok karmasik geliyor.
devamını gör...
76.
“hüzün baş duygumuzdu
yaz günleri sahici denizler,sahici kıyılar olurdu
ama bizim sığınağımız sonbahar..”
edip cansever
yaz günleri sahici denizler,sahici kıyılar olurdu
ama bizim sığınağımız sonbahar..”
edip cansever
devamını gör...
77.
*
"...
bazen de bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak, ne görünmek için
bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik, ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır..."
*
"...
bazen de bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak, ne görünmek için
bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik, ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır..."
*
devamını gör...
78.
"dışarı çıkıyorsanız dikkat! çiçeklerle karşılaşmayın
ya da koklamayın onları, iyisi mi yüzünüzü örtün şapkanızla
ya da düşünmeyin hiç, ben bakin öyle yapıyorum
neden diyeceksiniz, insandaki sevgiliyi eskitiyor bu çiçekler
güneşe benzetiyorlar adamı, masaya vurmuş koyun bulutlarına
pek tuhaf! ben de sahanda yumurtayı kıskanırım
beni seviyorsanız dikkat! köşe başındaki camcıya sorun
o ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla
ustelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır
gunaydin!
sabahlariniz gibidir beni sevmek, horuzun renkleri gibidir
beni sevdiniz mi yangindir artık parmaklarınız
sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum
bunu her zaman yapıyorum, akılla oynamak yani
öyle trenler var ki insani şımartıyor
çıkıp kuruluyorum pencere yanına gel keyfim gel
gidip duruyorum böylece, adımı bileceksiniz çok ülkeli adam
üstelik daha kalkma saati gelmeden trenlerin.
sokağa dökülüyorsam dikkat! bu da doğrudur oldukça
bir kanunu vardır belki, ya su içmişimdir ya da yıkamışımdır yüzümü
olmayacak şey mi niye bakmayayım denizlere
en akilli tarafımdır balıkla deniz tutmak.
bir cümle tuhafsa dikkat! pek tuhaftır insanin tırnak çıkardığı
sonra da boyadığı, ne demeli sonra da kestiği
korkum yok ben güpegündüz rakılar boğazlıyorum
gözlerimi batırıyorum ıstakozlara
oh ne güzle şişenin de bir anlamı oluyor böylece
kim konuşuyor ben konuşmuyorum.
bir gün çok yürürseniz dikkat! sinekler şehirde kalıyor
butun taşıtlar paslanıyor ayrıca
pencereli yıldız, misafirli oda, bol bol öttürüyorsunuz onları
çünkü kırlara çıkıyorsunuz, şemsiyenizi bırakın ayıp
bana parmağınızdaki çiçekleri gösterin.
bir yere kapanıyorsanız dikkat! yanınızda olsun elleriniz
kim ne der bakindi iste durmadan ellerinize
dünyayı dolasan damarlar içinde
en kemikli taraflarıyla zencileri döversiniz
en kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri
ayıptır yani insan elini temiz tutmalı biraz.
bir gün ölümü beğenmeyecekseniz dikkat! ölmeyin kolayla
kadınlara sarkıntılık edin, hoşa giden bardaklar satın alin
ya da bir aptalın yalnızlığını secin, çiçek sulamakla olsun bu
tıkır da tıkır isleyen apartmanlar vardır ya, sakin ha
ya da her sabah
göğe bir yüz metre kollarınızla."
edip cansever-yangın
devamını gör...
79.
ne kadar da çok benziyoruz türkiye'ye ahmet abi
devamını gör...
80.
sinsi miydi vefalı mıydı fakat güzel severdi rahmetli. en azından dostlarına ihanet etmedi diye düşünüyorum.
devamını gör...
"edip cansever" ile benzer başlıklar
cansever
7