hayata dair iç burkan detaylar
başlık "villa rabidus" tarafından 03.12.2020 14:50 tarihinde açılmıştır.
201.
bir sabah uyandım ve hayatın anlamını sorgulamak yerine daha acil bir sorunla karşılaştım: evde kahve bitmişti. tam bu varoluşsal krizi sindirmeye çalışırken kapı çaldı. kapıyı açtım; karşımda karl marx, nietzsche ve freud. üçü de aynı anda içeri girip ayakkabılarını çıkarmadan salona daldı. belli ki tarihin tozlu raflarından kaçıp benim eve düşmüşlerdi.
marx hemen mutfağa yöneldi. “buzdolabı kimin?” diye sordu.
“benim,” dedim.
“yanlış,” dedi marx. “üretim araçları herkesindir.”
ve peyniri alıp ekmeğime ortak oldu. o an anladım: komünizm teoride güzel, pratikte kahvaltım küçülüyor.
nietzsche pencerenin önüne geçti, dışarı baktı. “bu apartman,” dedi, “sürü ahlakının somut örneği.”
“alt kattaki teyze mi?” diye sordum.
“evet,” dedi. “her sabah aynı saatte halı silkeliyor. tanrı öldü ama halı ritüeli yaşıyor.”
freud ise koltuğa uzanmıştı bile. bana baktı ve ciddi bir ses tonuyla konuştu:
“bu üçlüyle aynı evde olman tesadüf değil.”
“neden?”
“bilinçaltında otorite figürleriyle hesaplaşmak istiyorsun.”
“ben sadece kahve istiyorum,” dedim ama dinlemedi.
dışarı çıkmaya karar verdik. en yakın çay ocağına gittik. çaycı, marx’a baktı, “abi kaç şeker?” dedi.
marx düşündü: “sınıfsız toplumda şeker de sınıfsızdır,” dedi ve hepsini aldı.
nietzsche çayını içmedi. “bu çay zayıf,” dedi. “güç istenci yok.”
freud çayı karıştırırken bana döndü: “farkında mısın, çayı karıştırma biçimin annenle ilişkin hakkında çok şey söylüyor.”
o an freud’un bardağını yanlışlıkla devirmek istedim ama bastırdım. bastırmak önemliydi, freud’a göre.
yan masada biri telefonla konuşuyordu: “patron yine zam yapmadı.”
marx ayağa fırladı: “işte!” dedi. “yabancılaşma!”
nietzsche de ayağa kalktı: “hayır!” dedi. “bu adam kendi değerlerini yaratamıyor!”
ikisi tartışırken freud bana döndü: “bu kavga seni neden rahatsız ediyor?”
“çünkü çay dökülecek,” dedim.
“hayır,” dedi. “çünkü baba figürleri çatışıyor.”
hesabı ödemeye gelince sessizlik oldu. marx kasaya baktı, “bu sistemi meşrulaştıramam,” dedi.
nietzsche, “üstinsan hesabı ödemez, aşar,” dedi.
freud cüzdanıma baktı: “ödemek istiyorsun çünkü suçluluk duyuyorsun.”
sonunda ben ödedim. kapitalizm yine kazandı.
eve dönerken üçü birden kayboldular. sanki hiç gelmemişlerdi. sadece boş buzdolabı, yarım ekmek ve kafamda yankılanan bir düşünce kaldı:
hayat anlamsız olabilir, bastırılmış olabilir, sömürüyor da olabilir…
ama çay ocağında filozoflarla oturuyorsan, en azından anlatacak güzel bir denemen vardır.
marx hemen mutfağa yöneldi. “buzdolabı kimin?” diye sordu.
“benim,” dedim.
“yanlış,” dedi marx. “üretim araçları herkesindir.”
ve peyniri alıp ekmeğime ortak oldu. o an anladım: komünizm teoride güzel, pratikte kahvaltım küçülüyor.
nietzsche pencerenin önüne geçti, dışarı baktı. “bu apartman,” dedi, “sürü ahlakının somut örneği.”
“alt kattaki teyze mi?” diye sordum.
“evet,” dedi. “her sabah aynı saatte halı silkeliyor. tanrı öldü ama halı ritüeli yaşıyor.”
freud ise koltuğa uzanmıştı bile. bana baktı ve ciddi bir ses tonuyla konuştu:
“bu üçlüyle aynı evde olman tesadüf değil.”
“neden?”
“bilinçaltında otorite figürleriyle hesaplaşmak istiyorsun.”
“ben sadece kahve istiyorum,” dedim ama dinlemedi.
dışarı çıkmaya karar verdik. en yakın çay ocağına gittik. çaycı, marx’a baktı, “abi kaç şeker?” dedi.
marx düşündü: “sınıfsız toplumda şeker de sınıfsızdır,” dedi ve hepsini aldı.
nietzsche çayını içmedi. “bu çay zayıf,” dedi. “güç istenci yok.”
freud çayı karıştırırken bana döndü: “farkında mısın, çayı karıştırma biçimin annenle ilişkin hakkında çok şey söylüyor.”
o an freud’un bardağını yanlışlıkla devirmek istedim ama bastırdım. bastırmak önemliydi, freud’a göre.
yan masada biri telefonla konuşuyordu: “patron yine zam yapmadı.”
marx ayağa fırladı: “işte!” dedi. “yabancılaşma!”
nietzsche de ayağa kalktı: “hayır!” dedi. “bu adam kendi değerlerini yaratamıyor!”
ikisi tartışırken freud bana döndü: “bu kavga seni neden rahatsız ediyor?”
“çünkü çay dökülecek,” dedim.
“hayır,” dedi. “çünkü baba figürleri çatışıyor.”
hesabı ödemeye gelince sessizlik oldu. marx kasaya baktı, “bu sistemi meşrulaştıramam,” dedi.
nietzsche, “üstinsan hesabı ödemez, aşar,” dedi.
freud cüzdanıma baktı: “ödemek istiyorsun çünkü suçluluk duyuyorsun.”
sonunda ben ödedim. kapitalizm yine kazandı.
eve dönerken üçü birden kayboldular. sanki hiç gelmemişlerdi. sadece boş buzdolabı, yarım ekmek ve kafamda yankılanan bir düşünce kaldı:
hayat anlamsız olabilir, bastırılmış olabilir, sömürüyor da olabilir…
ama çay ocağında filozoflarla oturuyorsan, en azından anlatacak güzel bir denemen vardır.
devamını gör...
202.
eskiden heyecanlandığın şeylere "artık" heyecanlanmamak. belki de "o" heyecana zaten değmezlerdi ama en azından yaşadığımızı hissettiriyorlardı.
renkler vardı gülfem durumu işte.
renkler vardı gülfem durumu işte.
devamını gör...
203.
geçen gün haberlerde ısınmak için girdiği aracın içinde yanarak can veren evsiz adamın hikayesini dinledim.
ben böyle ülke düzeninin de, adaletinin de kalkınmasının da ........
ben böyle ülke düzeninin de, adaletinin de kalkınmasının da ........
devamını gör...
204.
ölücek olmamız
bu bir detay falan değil
bu hayatın en büyük gerçeği
öyle burkmuyor da hani
büküyor
hani şu pres makinasında sıkıştırılan şeyler var ya
haa öyle yapıyor işte.
bu bir detay falan değil
bu hayatın en büyük gerçeği
öyle burkmuyor da hani
büküyor
hani şu pres makinasında sıkıştırılan şeyler var ya
haa öyle yapıyor işte.
devamını gör...
205.
yemin ediyorum şu ülkedeki yaşlılar kadar beni üzen başka bir şey yok.
çoğunun üstünde adam gibi mont yok, ayakkabı yok.
bugün bile gördüğüm bir teyzenin çorabı yırtıktı, terlik vardı ayağında ya. bu soğukta.
ulan yaşlısına bakamayan yönetimden bi bok olur mu?
çoğunun üstünde adam gibi mont yok, ayakkabı yok.
bugün bile gördüğüm bir teyzenin çorabı yırtıktı, terlik vardı ayağında ya. bu soğukta.
ulan yaşlısına bakamayan yönetimden bi bok olur mu?
devamını gör...
206.
bi gün 5 tl* yüzünden bi moralim bozulmuştu, bir şey mi alamamıştım ne, tam hatırlamıyorum. sonra bi arkadaşım aradı, "kanka moralim çok bozuk görüşelim mi, dertleşmek istiyorum biraz" diye. neyse, okay moruk atla gel dedim, geldi.
evin alt katındaki esnafın çay içtiği küçük bir çaycı var*, oraya oturduk. anlat la dedim, başladı dökülmeye.
kendisi, senede yüz küsür bin lira ödeyeceği bir üniversite kazanmış,* oraya gidecekmiş fakat babası söz verdiği bmw bilmem ne arabası yerine audi markanın bilmem ne arabasını almayı teklif etmiş. bu da "sen nasıl bmw almazsın" diyerek resti çekmiş gelmiş, "volkswagen tiguan" marka aracıyla.
nasıl rest çektiğini, o üniversiteyi kazandıysa* bmw marka araca binmeliymiş. onu anlattı durdu iki saat kadar.
ben öyle dinleyip, 1 saat önce "5 lira" yüzünden alamadığım şeyi düşündüm.*
"vay be, nasıl yaparlar böyle bir şeyi" dedim.
çay ocağının sahibine de sonra bırakırım dedim ve ayrıldım mekandan sonrasında.
elemanın ailesi epey ama epey nüfuzlu olduğu için, mimarlık okumasına rağmen çocuğa 3-5 şube kadar kuyumcu açtılar sonra.
ben hala 5 lira yüzünden bir şey alamıyorum bazen.
evin alt katındaki esnafın çay içtiği küçük bir çaycı var*, oraya oturduk. anlat la dedim, başladı dökülmeye.
kendisi, senede yüz küsür bin lira ödeyeceği bir üniversite kazanmış,* oraya gidecekmiş fakat babası söz verdiği bmw bilmem ne arabası yerine audi markanın bilmem ne arabasını almayı teklif etmiş. bu da "sen nasıl bmw almazsın" diyerek resti çekmiş gelmiş, "volkswagen tiguan" marka aracıyla.
nasıl rest çektiğini, o üniversiteyi kazandıysa* bmw marka araca binmeliymiş. onu anlattı durdu iki saat kadar.
ben öyle dinleyip, 1 saat önce "5 lira" yüzünden alamadığım şeyi düşündüm.*
"vay be, nasıl yaparlar böyle bir şeyi" dedim.
çay ocağının sahibine de sonra bırakırım dedim ve ayrıldım mekandan sonrasında.
elemanın ailesi epey ama epey nüfuzlu olduğu için, mimarlık okumasına rağmen çocuğa 3-5 şube kadar kuyumcu açtılar sonra.
ben hala 5 lira yüzünden bir şey alamıyorum bazen.
devamını gör...
207.
bir arabanın çarptığı kuş.
devamını gör...
208.
sabah çöpü attım, ütü yaptım, kahvaltıyı yaptım, elektrik sayacını kontrol ettim, devrim henüz başlamamıştı ama ben başlamıştım. kapıyı kilitleyip anahtarı ceket cebime koyarken engels belirdi, elinde not defteriyle:
— “kadın emeği görünmezdir. bir tarihsel haksızlık bu.”
ben gülümsedim, kahvemi elime aldım. engels sinirlendi:
— “o kahve, kolektif emeğin bir sonucu olmalı!”
ben de kahveyi içtim, çünkü tarihsel materyalizm aç karnına çekilmiyor.
ofise vardığımda müdürüm; “günün enerjisi yüksek mi bakalım?” dedi. enerji, maaş ve alkış arasında bir yerde kaybolmuştu. ben sadece gülümsedim. engels not aldı:
— “duygusal emek kapitalizm tarafından sömürülür.”
toplantı başladığında projeyi ben sundum, alkış ise erkek meslektaşıma geldi. engels ayağa kalktı:
— “artı değer burada!”
ben alkışladım... kadın refleksi: emeği sessizce uğurlamak.
öğle arasında sandviçimi yedim. bir yudum kahve aldım. engels sessizleşti ama gözleri hala masada dolaşıyordu. masamın üstünde duran ajanda, post-it’ler, ve çöp poşeti… hepsi tarihsel materyalizmin somut tezahürüydü.
akşam çıkarken patron “yarın da erken gelir misin?” dedi. erken gelmek, geç çıkmak, her ikisi de bana ait. engels artık sessizdi. o da yorulmuştu.
eve döndüm. çamaşır astım. engels mutfakta durdu:
— “kadının kurtuluşu üretime katılımıyla mümkündür.”
ben çamaşırı mandalladım:
— “zaten içindeyim, zaten buradayım” dedim.
yattım. alarmı kurdum.
sabah yine devrim başlamamış olacaktı. ama ben başlamıştım..
— “kadın emeği görünmezdir. bir tarihsel haksızlık bu.”
ben gülümsedim, kahvemi elime aldım. engels sinirlendi:
— “o kahve, kolektif emeğin bir sonucu olmalı!”
ben de kahveyi içtim, çünkü tarihsel materyalizm aç karnına çekilmiyor.
ofise vardığımda müdürüm; “günün enerjisi yüksek mi bakalım?” dedi. enerji, maaş ve alkış arasında bir yerde kaybolmuştu. ben sadece gülümsedim. engels not aldı:
— “duygusal emek kapitalizm tarafından sömürülür.”
toplantı başladığında projeyi ben sundum, alkış ise erkek meslektaşıma geldi. engels ayağa kalktı:
— “artı değer burada!”
ben alkışladım... kadın refleksi: emeği sessizce uğurlamak.
öğle arasında sandviçimi yedim. bir yudum kahve aldım. engels sessizleşti ama gözleri hala masada dolaşıyordu. masamın üstünde duran ajanda, post-it’ler, ve çöp poşeti… hepsi tarihsel materyalizmin somut tezahürüydü.
akşam çıkarken patron “yarın da erken gelir misin?” dedi. erken gelmek, geç çıkmak, her ikisi de bana ait. engels artık sessizdi. o da yorulmuştu.
eve döndüm. çamaşır astım. engels mutfakta durdu:
— “kadının kurtuluşu üretime katılımıyla mümkündür.”
ben çamaşırı mandalladım:
— “zaten içindeyim, zaten buradayım” dedim.
yattım. alarmı kurdum.
sabah yine devrim başlamamış olacaktı. ama ben başlamıştım..
devamını gör...
209.
insanı üzen beklenmedik olaylar.
devamını gör...
210.
karadeniz mutfağının gereksizliği
devamını gör...
211.
bizi savunacak
hakkımızda iki guzel soz soyleyecek
bizim tarafımızda yer alacak
kimsemizin hayatımız boyunca olmayısı.
hakkımızda iki guzel soz soyleyecek
bizim tarafımızda yer alacak
kimsemizin hayatımız boyunca olmayısı.
devamını gör...
212.
ölüm var.
bir taziye araması yapmak zorundayım. günlerdir erteliyorum.
aramasam da kendimi kötü hissedeceğim. ararsam da ne işe yarayacak bilmiyorum.
çok kötü. çok acı. çok anlamsız her şey.
beni ölen kadar kalan da mahvediyor.
bir taziye araması yapmak zorundayım. günlerdir erteliyorum.
aramasam da kendimi kötü hissedeceğim. ararsam da ne işe yarayacak bilmiyorum.
çok kötü. çok acı. çok anlamsız her şey.
beni ölen kadar kalan da mahvediyor.
devamını gör...
213.
sabahın köründe, mutfağın o ruhsuz ışığı altında durmuş, son kullanma tarihi iki gün geçmiş yoğurt kabına bakıyordum. "ulan" dedim, "hayat bizi bir kaba hapsetmiş, üstümüze de son kullanma tarihi vurmuş, ekşiyoruz resmen."
tam o sırada, buzdolabının yanındaki gölgeden bir hırıltı yükseldi. nikolay gogol, o meşhur sivri burnunu yoğurt kabına yaklaştırmış, iğrenerek bakıyordu.
"şuna bak" dedi, sesi cırtlak bir kahkahayla karışık. "bu sadece bir yoğurt değil evlat, bu kokuşmuş bir sistemin özetidir..! şu an bu kaba bakarken kendini görüyorsun, değil mi? yarın öbür gün bir devlet dairesinde unutulmuş, tozlu bir dosya kağıdından farkın kalmayacak. hayatın zaten absürt bir şaka, bari şu yoğurdu yeme de mide fesadından geberip gitme, trajikomik bir ölüm olur."
"silktir git nikolay" dedim, "zaten her şey üstüme geliyor."
"acı mı çekiyorsun ha? ah, ne büyük bir ziyafet..!" diye bağırdı mutfak tezgahının üzerinde tünemiş olan dostoyevski. gözleri fal taşı gibi açılmıştı, sanki her an sara nöbeti geçirecek gibi titriyordu. "inle ulan! geberene kadar inle! bu çektiğin aşağılık fatura derdi, o açlık sancısı senin ruhunu yıkayacak tek sudur. acı çekmeyen adamdan ne köy olur ne kasaba! sen şimdi o bozuk yoğurdu ye, miden bulansın, kusarken de tanrı’ya küfret ki varlığını hisset. cehennem dediğin, insanın kendi mutfağında faturayı düşünmesidir!"
"fyodor, kapa çeneni artık!" diye gürledi balkon kapısını tekmeyle açan friedrich nietzsche. "yine mi acı güzellemesi yapıyorsun be adam? bıktım senin bu köle ahlakından!"
bana döndü, gözleri çakmak çakmaktı, "bak buraya küçük adam! eğer o ev sahibi kapına dayanıp seni sigaya çekmeye çalışıyorsa, onun suratına kaderini tükür! "amor fati" ulan, sev şu belanı..!! ama sakın diz çökme. üstinsan dediğin, kirasını ödeyemediği için evden atılırken bile havada takla atan adamdır. o ev sahibinin geçmişini seveyim, sen kendi zirvene bak!"
mutfağın en sakin köşesinde, masanın başına çökmüş tütün saran maksim gorki sonunda kafasını kaldırdı. sesi, bir taş ocağındaki balyoz sesi kadar tok ve ağırdı.
"ulan hergeleler" dedi gorki, ağır bir küfür savurur gibi dumanı yüzlerine üfleyerek. "adamın tepesinde boza pişirmeyi bırakın. biri hayal peşinde koşar, biri acıyı kutsar, öteki zaten kafayı kırmış dağlarda kartal kovalıyor. gerçekle yüzleşin lan biraz!!"
bana döndü, elleri nasırlıydı, bakışları ise hayatın tüm sillesini yemiş ama yıkılmamış bir adamın vakurluğundaydı.
"bak evlat" dedi sesini alçaltarak. "bu pezevenklerin lafına bakma. hayat, seni bir örsün üzerine yatırmış dövüyor. eğer o örste yumuşarsan seni eritip kaşık yaparlar, her boka batarsın. ama sertleşirsen, seni döven o balyozu kırarsın. ev sahibi mi geldi? silktir etmesin seni, sen git hakkını ara. ekmek aslanın ağzında değil, o sömürücülerin midesinde artık. kus o yoğurdu ama acı çekmek için değil, mideni temizleyip kavgaya girmek için."
kapı o an sanki kırılacakmış gibi yumruklandı. ev sahibinin sesi koridorda yankılandı, "aç ulan kapıyı, hırsız mı besliyoruz lan içeride!"
gogol hemen masanın altına sızdı, "aman paltoya dikkat!" diye fısıldadı. dostoyevski ellerini göğe açıp "ah, bu aşağılanma ne muazzam!" diye mırıldandı. nietzsche balkona çıkıp "uçuruma bağıracağım!" diye fırladı.
gorki ise ayağa kalktı, devasa ellerini omuzlarıma koydu.
"korkma" dedi, "insan dediğin, en çok da çaresizken büyüktür. git o kapıyı aç ve o herife hayatın edebiyattan daha sert olduğunu göster."
kapıyı öyle bir hızla açtım ki, ev sahibi bir adım geri sendeledi. karşısında beni değil de, arkamdaki o dört dev gölgenin öfkesini gördü sanki.
"ne var lan ne var!!" diye bağırdım. "kira mı? al sana kira! ama önce otur şu masaya da sana insanlığın ızdırabından, emeğin kutsallığından ve bu dünyanın ne kadar büyük bir başşak geçtiğinden bahsedelim."
adam öylece bakakaldı. korkudan mı yoksa delirdiğimi sandığından mı bilmem, "tamam tamam, haftaya konuşuruz" deyip merdivenlerden aşağı, topukları kıçına vura vura kaçtı.
içeri döndüm. mutfak boştu. sadece masada yarım kalmış bir tütün ve yoğurt kabının üzerinde bir not vardı:
"hayat seni dövüyorsa üzülme, en iyi kılıçlar en sert darbelerle dövülür. not: çay çok acıydı, bir dahakine içine biraz umut kat. - m. gorki."
tam o sırada, buzdolabının yanındaki gölgeden bir hırıltı yükseldi. nikolay gogol, o meşhur sivri burnunu yoğurt kabına yaklaştırmış, iğrenerek bakıyordu.
"şuna bak" dedi, sesi cırtlak bir kahkahayla karışık. "bu sadece bir yoğurt değil evlat, bu kokuşmuş bir sistemin özetidir..! şu an bu kaba bakarken kendini görüyorsun, değil mi? yarın öbür gün bir devlet dairesinde unutulmuş, tozlu bir dosya kağıdından farkın kalmayacak. hayatın zaten absürt bir şaka, bari şu yoğurdu yeme de mide fesadından geberip gitme, trajikomik bir ölüm olur."
"silktir git nikolay" dedim, "zaten her şey üstüme geliyor."
"acı mı çekiyorsun ha? ah, ne büyük bir ziyafet..!" diye bağırdı mutfak tezgahının üzerinde tünemiş olan dostoyevski. gözleri fal taşı gibi açılmıştı, sanki her an sara nöbeti geçirecek gibi titriyordu. "inle ulan! geberene kadar inle! bu çektiğin aşağılık fatura derdi, o açlık sancısı senin ruhunu yıkayacak tek sudur. acı çekmeyen adamdan ne köy olur ne kasaba! sen şimdi o bozuk yoğurdu ye, miden bulansın, kusarken de tanrı’ya küfret ki varlığını hisset. cehennem dediğin, insanın kendi mutfağında faturayı düşünmesidir!"
"fyodor, kapa çeneni artık!" diye gürledi balkon kapısını tekmeyle açan friedrich nietzsche. "yine mi acı güzellemesi yapıyorsun be adam? bıktım senin bu köle ahlakından!"
bana döndü, gözleri çakmak çakmaktı, "bak buraya küçük adam! eğer o ev sahibi kapına dayanıp seni sigaya çekmeye çalışıyorsa, onun suratına kaderini tükür! "amor fati" ulan, sev şu belanı..!! ama sakın diz çökme. üstinsan dediğin, kirasını ödeyemediği için evden atılırken bile havada takla atan adamdır. o ev sahibinin geçmişini seveyim, sen kendi zirvene bak!"
mutfağın en sakin köşesinde, masanın başına çökmüş tütün saran maksim gorki sonunda kafasını kaldırdı. sesi, bir taş ocağındaki balyoz sesi kadar tok ve ağırdı.
"ulan hergeleler" dedi gorki, ağır bir küfür savurur gibi dumanı yüzlerine üfleyerek. "adamın tepesinde boza pişirmeyi bırakın. biri hayal peşinde koşar, biri acıyı kutsar, öteki zaten kafayı kırmış dağlarda kartal kovalıyor. gerçekle yüzleşin lan biraz!!"
bana döndü, elleri nasırlıydı, bakışları ise hayatın tüm sillesini yemiş ama yıkılmamış bir adamın vakurluğundaydı.
"bak evlat" dedi sesini alçaltarak. "bu pezevenklerin lafına bakma. hayat, seni bir örsün üzerine yatırmış dövüyor. eğer o örste yumuşarsan seni eritip kaşık yaparlar, her boka batarsın. ama sertleşirsen, seni döven o balyozu kırarsın. ev sahibi mi geldi? silktir etmesin seni, sen git hakkını ara. ekmek aslanın ağzında değil, o sömürücülerin midesinde artık. kus o yoğurdu ama acı çekmek için değil, mideni temizleyip kavgaya girmek için."
kapı o an sanki kırılacakmış gibi yumruklandı. ev sahibinin sesi koridorda yankılandı, "aç ulan kapıyı, hırsız mı besliyoruz lan içeride!"
gogol hemen masanın altına sızdı, "aman paltoya dikkat!" diye fısıldadı. dostoyevski ellerini göğe açıp "ah, bu aşağılanma ne muazzam!" diye mırıldandı. nietzsche balkona çıkıp "uçuruma bağıracağım!" diye fırladı.
gorki ise ayağa kalktı, devasa ellerini omuzlarıma koydu.
"korkma" dedi, "insan dediğin, en çok da çaresizken büyüktür. git o kapıyı aç ve o herife hayatın edebiyattan daha sert olduğunu göster."
kapıyı öyle bir hızla açtım ki, ev sahibi bir adım geri sendeledi. karşısında beni değil de, arkamdaki o dört dev gölgenin öfkesini gördü sanki.
"ne var lan ne var!!" diye bağırdım. "kira mı? al sana kira! ama önce otur şu masaya da sana insanlığın ızdırabından, emeğin kutsallığından ve bu dünyanın ne kadar büyük bir başşak geçtiğinden bahsedelim."
adam öylece bakakaldı. korkudan mı yoksa delirdiğimi sandığından mı bilmem, "tamam tamam, haftaya konuşuruz" deyip merdivenlerden aşağı, topukları kıçına vura vura kaçtı.
içeri döndüm. mutfak boştu. sadece masada yarım kalmış bir tütün ve yoğurt kabının üzerinde bir not vardı:
"hayat seni dövüyorsa üzülme, en iyi kılıçlar en sert darbelerle dövülür. not: çay çok acıydı, bir dahakine içine biraz umut kat. - m. gorki."
devamını gör...