serkan is my girl
aklınıza getirdim, kusura bakmayın.
bu bildiğiniz sigara gibi, hem de sigaradan daha beter. ilk duyduğum yıllar serkan is my girl diye gezdim 1 ay diye. bir an tekrar hatırladım yine 1 ay serkan is my girl diye gezerim. bu alamancılar niye böyle arkadaş
bu bildiğiniz sigara gibi, hem de sigaradan daha beter. ilk duyduğum yıllar serkan is my girl diye gezdim 1 ay diye. bir an tekrar hatırladım yine 1 ay serkan is my girl diye gezerim. bu alamancılar niye böyle arkadaş
devamını gör...
sigma (yazar)
genel olarak tanımlarını okuduğum mantıklı bulduğum ve beğendiğim bir yazardı. neden çaylak olmuş ki şaşırdım. formatı çiğneyecek biri gibi değildi aslında.
devamını gör...
muhsin yazıcıoğlu
seni tanıyordum.
elinde silah, komünist avına çıktığın ta o ilk günlerden beri seni tanıyordum.
önce ankara'da, sonra istanbul'da ve tüm bir ülkede kana bulamadığın sokak, kahvehane, okul avlusu, fabrika önü kalmamıştı.
ev baskınları yaptın; kör karanlıklarda.
boğarak öldürdüğün arkadaşlarımın üstüne, kurşun yağdırmak marifetlerin arasındaydı.
bahçelievler' de yedi canıma sen kıydın.
ellerine bulaşmış insan kanıyla, yüzünü yıkıyordun her sabah.
sarkık bıyıkların, yaz-kış üstünden çıkarmadığın kara ceketin, korkak- hain sinsi, kan oturmuş bakışların, gözümün önünden hiç gitmedi.
16 mart katliamı'nda kardeşlerimin üstüne kurşun yağdıranların başında sen vardın.
1979 kışında, ankara ziraat fakültesi öğrencisi, kayınbiraderim sabit torun'u balgat'ta evinin önünde pusu kurup, yaylım ateşine tutanların başında sen vardın.
kalbura çevirdiğiniz o körpe bedendeki, yirmi bir kurşunun dört adedi, senin cinayet aletinden çıkmıştı.
maraş'ı kana sen buladın.
annelerimizin karnındaki bebeklerimizi katlettin.
bir değil, beş değil, on değil yüzlerle canımızı ateşe verdin.
yozgat, çorum ve 93'te sivas'ta yine sen vardın.
bir dağ başında, elinde silahın uluyan resimlerini anımsıyorum, madımak ateşe verildiğinde, "tahrik var" diyen yine senin ölüm kokulu sesindi.
korkağın tekiydin.
uçan kuştan, akan sudan, kararmış geceden, gündüz güneşten ve insan sesinden ödün patlardı.
bu yüzden olsa gerek, seni yalnız başına kimse görmedi!
kuyruğunu kıstırıp, sokak köşelerine pusu kuran, uyuzluk misali yaşadın.
ardında iş ortağın onca "tosuncuk" varken, hep güvencede hissettin kendini.
bu ülke katillerini seviyor ya, seni daha çok seviyorlar!
bahçeli de seviyor seni, baykal da, tayyip de, erbakan da.
halen arkan sağlam.
ardından methiyeler düzülüyor!
yazık oldu sana yazık. ölümün böyle olmamalıydı!
ateşe verdiğin o maraş yolu, canını aldı!
çakılıp kaldın bir dağın başına.
beş santim buz tutmuş bedenin.
zavallı ürkek yüreğin donmuş!
üzülmedim.
hiç unutmayacağım; söz!
aklıma faşizm düştüğü her an, önce seni anıyordum, yine seni anacağım.
orhan aydın
30 mart 2009
elinde silah, komünist avına çıktığın ta o ilk günlerden beri seni tanıyordum.
önce ankara'da, sonra istanbul'da ve tüm bir ülkede kana bulamadığın sokak, kahvehane, okul avlusu, fabrika önü kalmamıştı.
ev baskınları yaptın; kör karanlıklarda.
boğarak öldürdüğün arkadaşlarımın üstüne, kurşun yağdırmak marifetlerin arasındaydı.
bahçelievler' de yedi canıma sen kıydın.
ellerine bulaşmış insan kanıyla, yüzünü yıkıyordun her sabah.
sarkık bıyıkların, yaz-kış üstünden çıkarmadığın kara ceketin, korkak- hain sinsi, kan oturmuş bakışların, gözümün önünden hiç gitmedi.
16 mart katliamı'nda kardeşlerimin üstüne kurşun yağdıranların başında sen vardın.
1979 kışında, ankara ziraat fakültesi öğrencisi, kayınbiraderim sabit torun'u balgat'ta evinin önünde pusu kurup, yaylım ateşine tutanların başında sen vardın.
kalbura çevirdiğiniz o körpe bedendeki, yirmi bir kurşunun dört adedi, senin cinayet aletinden çıkmıştı.
maraş'ı kana sen buladın.
annelerimizin karnındaki bebeklerimizi katlettin.
bir değil, beş değil, on değil yüzlerle canımızı ateşe verdin.
yozgat, çorum ve 93'te sivas'ta yine sen vardın.
bir dağ başında, elinde silahın uluyan resimlerini anımsıyorum, madımak ateşe verildiğinde, "tahrik var" diyen yine senin ölüm kokulu sesindi.
korkağın tekiydin.
uçan kuştan, akan sudan, kararmış geceden, gündüz güneşten ve insan sesinden ödün patlardı.
bu yüzden olsa gerek, seni yalnız başına kimse görmedi!
kuyruğunu kıstırıp, sokak köşelerine pusu kuran, uyuzluk misali yaşadın.
ardında iş ortağın onca "tosuncuk" varken, hep güvencede hissettin kendini.
bu ülke katillerini seviyor ya, seni daha çok seviyorlar!
bahçeli de seviyor seni, baykal da, tayyip de, erbakan da.
halen arkan sağlam.
ardından methiyeler düzülüyor!
yazık oldu sana yazık. ölümün böyle olmamalıydı!
ateşe verdiğin o maraş yolu, canını aldı!
çakılıp kaldın bir dağın başına.
beş santim buz tutmuş bedenin.
zavallı ürkek yüreğin donmuş!
üzülmedim.
hiç unutmayacağım; söz!
aklıma faşizm düştüğü her an, önce seni anıyordum, yine seni anacağım.
orhan aydın
30 mart 2009
devamını gör...
korku reaksiyonu
bir durum veya nesne veya olay karşısında kişinin verdiği aşırı tepkileri oluşturan ve strese sokan reaksiyon.
kişi korkusunun nedenini bilir. panik atak ile aralarındaki en büyük fark da budur. panik atak da korkacak gerçek bir nesne veya obje yoktur ancak korku reaksiyonunda korkacağı gerçek bir obje vardır. köpekten korkan birinin köpekle karşılaştığında verdiği aşırı tepkiler bu reaksiyona girer.
kişi korkusunun nedenini bilir. panik atak ile aralarındaki en büyük fark da budur. panik atak da korkacak gerçek bir nesne veya obje yoktur ancak korku reaksiyonunda korkacağı gerçek bir obje vardır. köpekten korkan birinin köpekle karşılaştığında verdiği aşırı tepkiler bu reaksiyona girer.
devamını gör...
nemrut dağı
daha önce gidip gördüğüm bitlis'teki nemrut için tanım yazmışım.
lakin henüz adıyaman'dakini göremedik.
görmeden ilgimi çeken bir kaç şey yazmak istiyorum hakkında , ilerde görürsek ekleme yaparız.
2000 yıl önce yaşamış bir uygarlık kommagane kırallığı ....
bu krallığın kalıntılarından biri olan aslanlı horoskop'u 1883 yılında her zamanki gibi ecnebiler keşfediyorlar. soy isimleri human ve punchstein...
alışığız biz bizim için sorun yok. fotoğraf çekiyorlar, fotoğraf aşağıda. fotoğrafta iki şeye dikkat etmenizi istiyorum
1- 2000 yıldır var olan bu aslanın sapa sağlam durmasına,
2- bu fotoğraftaki aslanın üstündeki yıldızlara ve boynundaki aya
''
''
önce 1 için konuşalım.
aslanın bugünkü foturafı
''
''
2000 yıldır dağa taşa,güneşe, suya doluya, kara dayanan aslanın keşfedildikten sonra geldiği durum bu...
neredeyse 100 yıllık süreçte yok olma noktasına gelmiş...
ziyaretçilerin ellerinin etkisidir bu arkadaşlar. 2000 yıllık zamandan ''tehlikeli'' olduğu açıktır.
şimdi sıra 2 de.
''
''
bu fotoğraftan anlaşılan nedir piki;
kommagane krallığı falcısı,
m.ö. 7 temmuz 61'de gökyüzüne bakmış ve kral antiochosun doğum falına bakmış ve bu haritayı görmüş.
bunu da heykelle ölümsüzleştirmek istemişler...
harika değil mi?!
lakin henüz adıyaman'dakini göremedik.
görmeden ilgimi çeken bir kaç şey yazmak istiyorum hakkında , ilerde görürsek ekleme yaparız.
2000 yıl önce yaşamış bir uygarlık kommagane kırallığı ....
bu krallığın kalıntılarından biri olan aslanlı horoskop'u 1883 yılında her zamanki gibi ecnebiler keşfediyorlar. soy isimleri human ve punchstein...
alışığız biz bizim için sorun yok. fotoğraf çekiyorlar, fotoğraf aşağıda. fotoğrafta iki şeye dikkat etmenizi istiyorum
1- 2000 yıldır var olan bu aslanın sapa sağlam durmasına,
2- bu fotoğraftaki aslanın üstündeki yıldızlara ve boynundaki aya
''
''önce 1 için konuşalım.
aslanın bugünkü foturafı
''
''2000 yıldır dağa taşa,güneşe, suya doluya, kara dayanan aslanın keşfedildikten sonra geldiği durum bu...
neredeyse 100 yıllık süreçte yok olma noktasına gelmiş...
ziyaretçilerin ellerinin etkisidir bu arkadaşlar. 2000 yıllık zamandan ''tehlikeli'' olduğu açıktır.
şimdi sıra 2 de.
''
''bu fotoğraftan anlaşılan nedir piki;
kommagane krallığı falcısı,
m.ö. 7 temmuz 61'de gökyüzüne bakmış ve kral antiochosun doğum falına bakmış ve bu haritayı görmüş.
bunu da heykelle ölümsüzleştirmek istemişler...
harika değil mi?!
devamını gör...
adana demirspor
futbolun ilkel sporu oldugunu savunan sahsimi bile neselendirmis olayin kahramani.
super lig birazzzcik mangal koksun be miss.*
sehrin asi cocuklariii
sigmiyor ki sokaklaraaa
mavi-lacivert formalarlaaaa
yuruyoruz omuz omuzaaaa
#dellen
ps: covid-01 yasaniyor su an sokaklarda ama nasil edek reis?*
super lig birazzzcik mangal koksun be miss.*
sehrin asi cocuklariii
sigmiyor ki sokaklaraaa
mavi-lacivert formalarlaaaa
yuruyoruz omuz omuzaaaa
#dellen
ps: covid-01 yasaniyor su an sokaklarda ama nasil edek reis?*
devamını gör...
normal sözlük kelimelik turnuvası
nasıl bir gruba düştük ya, kaçan bir daha dönmüyor.
13 oyun oynadım 11 tanesini aldım.
resimag.com/p1/ac7f4586b967.jpeg
herkese teşekkür ediyorum.
resimag.com/p1/636b900a131a.jpeg
13 oyun oynadım 11 tanesini aldım.
resimag.com/p1/ac7f4586b967.jpeg
herkese teşekkür ediyorum.
resimag.com/p1/636b900a131a.jpeg
devamını gör...
bir ilişkide olması gereken en önemli şey
ilişki yaşamaktır. yani bu olayın birlikte yaşandığının farkına varılmalıdır. bazen biri alttan alması gerekebilirken bazen de diğeri alttan alması gerekebilir. sorunları büyütmek yerine iliskiye zarar vermeden çözmek için birlikte hareket edilmelidir. sevgi bile karşılıklı olmalıdır. arasında uçurum olursa mutlu bir sekilde devam etmesi zordur. muhtemelen çok üzücü biçimde bitecektir. kısacası hayat müşterektir. bu bilinçle birlikte hareket edilmelidir. son olarak, ne demiş cemal süreya; “sevmek çiftleşmek değil, tekleşmektir.”
devamını gör...
guerra sucia
arjantin başta olmak üzere şili, bolivya, paraguay, uruguay ve brezilya hükümetine condor operasyonu ( isp.operación cóndor) sürecinde askeri darbe yapılmıştır. amerika'nın desteği ile yapılan bu operasyondan sonra bugün kirli savaş olarak hatırladığımız guerra sucia dönemi başlıyor. sözde komünizm ile savaşmak amacıyla yapılan darbelerin nasıl insanlık dramına dönüştüğünü ise vahşetin en kanlı sınırlarında dolaşan arjantin hükümetinin ortaya koyduğu katliamları inceleyerek rahatlıkla görebiliyoruz.
tarih mart 1976'yı gösterdiğinde kara kuvvetleri komutanı general jorge rafael videla, cumhurbaşkanı ısabela peron’u deviriyor. (condor operasyonunu da göz önüne alırsak bu durumun temelleri 1966 yılında atılmıştır.) videla, 1976’dan 1981 ’e kadar daha sonra ise roberto viola, sadece birkaç aylığına iktidarda kalıyor. leopoldo galtieri, 1981’den 1982’ye kadar iktidarda kalıyor fakat falkland savaşı’nın sorumlusu olduğu için arjantin’in uğradığı bozgundan sonra istifa etmek zorunda kalıyor. yerine geçen reynaldo bigogne, 1983’te, iktidarı, demokratik bir cumhuriyet lehine bırakmaya mecbur ediliyor. bu yedi yıl boyunca, arjantin'de insanlar deyim yerindeyse dehşetin altın çağını yaşıyor. generallerin amacı sözde bütün bozguncu (subversivo) grupların kökünü kazımak ve bu amaç için de yedi yıl boyunca kitlesel cinayetler işleniyor. sadece 'suçlu' bulunanlar değil, şüpheliler ve hatta onların çevresindekiler de katledilmiştir. o sırada buenos aires valisi olan general ıberico manuel saint-jean’ın ünlü bir cümlesi: “önce tüm bozguncuları öldüreceğiz, sonra işbirlikçilerini, ardından da sempatizanları; daha sonra da tarafsızları, en sonunda da korkakları.” bu cümle katliam'ın ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor aslında.
isyanın fitilini ateşleyecek olan adam kaçırmalar başlıyor. sivil giyimli askerler yeşil renkli, plakasız ford falcone’larla dolaşıyor ve kadınları, erkekleri, çocukları hiçbir açıklama yapmadan kaçırıyorlar. bu durum sokakta, işyerinde, şüphelinin evinde beklenmedik bir anda gerçekleşiyor. gündüzün veya gecenin herhangi bir saatinde. olaya tanık olanlara ise verilen emir şu: “no te metas. "
(isp.”bu işe karışma.”) binlerce insan bu şekilde, başkalarının zorunlu kayıtsızlığı içinde, ortadan kayboluyor. en korkuncu ise bu kaçırılan insanların yok edilme tekniği. işkence edildikten sonra yüzlerce, binlerce subversivo'dan kurtulmak gerekiyor. bu tekniğin bir çok adı var; el vuelo, vuelos de la muerte, ölüm uçuşu. mahkûmlar başka bir cezaevine nakledilmeden önce sözüm ona aşılanıyor. yapılan ilk uyuşturucu iğne onların tüm dirençlerini yok ediyor. onları, sersemlemiş bir halde kargo uçağına bindiriyorlar. mahkûmları tamamen uyutan ikinci iğne, uçakta yapılıyor. sonra askerler onları soyuyor, uçağın kapısını açıyor ve çıplak bedenleri güney atlantik’in sularına atıyorlar. binlerce tutuklu bu şekilde ortadan kayboluyor. 2 000 metre yüksekten atılarak, denizin yüzeyine çarparak parçalanıyorlar. her tutukevinde haftanın birkaç günü, bu 'temizlik işine' ayrılıyor. askerler bütün uluslararası kovuşturmalardan kurtulmak için çözüm buldukların düşünüyorlar el vuelo sayesinde.
bu kayıplar, buenos aires’te bir isyan duygusuna neden oluyor. hükümet bu durumu o an ciddiye alıp daha sert girişimlerde bulunsa muhtemelen tarih geri dönülemez bir şekilde değişecekti. 1980’den itibaren öfkeli anneler çocuklarına ne olduğunu öğrenmek istiyorlar. eğer öldülerse, en azından cesetlerini almak istiyorlar, ölülerini onurlandırmak için direniş gösteriyor ve korkudan doğan sessizlik yeminini bozuyorlar . bu kadınlar ünlü “madres de plaza de mayo” (mayıs meydanı anneleri) adını alıyorlar. askerler onlara “mayıs meydanı kaçıkları” adını veriyor. her perşembe, casa rosado’nun, başkanlık sarayının karşısında bıkmadan toplanıp gösteri yapıyorlar. ve ölülerini en azından gömmek isteyen bir halkın simgesi haline geliyorlar. bu isyan, 1982’de falkland savaşı’nda yanılgıya düşen askeri cuntanın uğradığı bozgunla aynı zamana rastlıyor. kısa süre içinde, birkaç gemisi batırılan arjantin, ingiliz ordusu tarafından eziliyor. generaller 1983’te, haklarında açılacak her türlü adli kovuşturmayı engellemek amacıyla kendileri için bir af çıkararak iktidardan çekiliyorlar. strateji tam işe yaramıyor. yeni demokratik hükümet “nunca mas" (ispanyolca,”bir daha asla.”) sloganıyla, yaşanan terör günlerini araştıran ulusal kayıplar komisyonu’nu (ukkom) kuruyor. rapora göre 30 000 kişi kayıp ve bu vahşetin yalnızca arjantin bilançosu. daha sonra bu rakam resmi olarak 15 000’e indiriliyor.
işkence yöntemleri araştırılıyor. bu yöntemlerin en başında picana var; vücudun farklı yerlerine elektrik vermeye dayanıyor: gözkapaklarına, dişetlerine, koltukaltlarına, cinsel organlara... tanıklar başka tekniklerden de bahsediyor; kadınlara sistematik olarak tecavüz edilmesi, elektrikli testereyle uzuvların kesilmesi, sigarayla yakma, göz çıkarma, cinsel organların usturayla kesilmesi, vajinaya canlı kemirgen sokma, anestezi uygulamadan ameliyat, el ve ayak tırnaklarının sökülmesi, mahkûmların üzerine ısırması veya tecavüz etmesi için aç bırakılmış av köpekleri yollamak...
bu tür eylemler nasıl cezalandırılabilir diye sormak gerek ki zaten dönemin hükümeti de bu durumun altından kalkamıyor ama yine de raül alfonsin’in demokrat hükümeti geri adım atmıyor. yeni bir askeri darbe tehdidine rağmen tutuklamalar yapmak ve suçluları yargı karşısına çıkarmak gerekiyor. böylece suçlular ile sivil iktidar arasında, sürekli olarak dava açılma tehditleri ile af kararlarının gündeme geldiği bir kedi fare oyunu başlıyor. 1986’da, şikâyetler için bir son tarih belirleyen,böylece askerlere karşı başlatılan kovuşturmaları askıya almayı sağlayan “son nokta” (punto final) yasası getiriliyor. ayrıca 1987’de,üstlerinin emirlerini uygulamakla yükümlü tüm askerlerin sorumluluğunu ortadan kaldıran “zorunlu itaat” (obediencia debida) yasası çıkarılıyor.
geriye yalnızca yüksek rütbelileri kalıyor. generaller. amiraller. askeri hükümetlerin üyeleri. bunlar da elekten geçiriliyor. basit bir nedenden, çok yaşlı olmalarından dolayı. en iyi ihtimal, mahkemeye çıkarılmadan ecelleriyle ölmeleri oluyor. en kötü ihtimal ise, evlerinde gözaltında tutulmaları...
mayıs meydanı annelerinin attığı slogan durumun en net özeti niteliğinde: “la casa no es un penal!” (ispanyolca, “ev hapishane değildir.”)
bu generallerin çoğu, iktidarları sırasında hatırı sayılı bir servet yapmış olduğu için cezaden çok ödül kabul ediliyor bu durum. bu kanlı tarih yalnızca arjantin'e ait. kirli savaş boyunca bahsi geçen ülkelerin her birinde benzer katliamlar yapılıyor ve halk sistematik bir şekilde katlediliyor. annelerinin mahkumiyetleri sırasında doğan bebekler, anneleri öldürüldükten sonra askerlere veriliyor ve yüksek rütbeli olanlar onları satarken düşük rütbeliler 'düzgün yetiştirmek' adı altında onları evlat ediniyor. bunun bir savaş değil, bir kesimin kökünü kazımak için yapılan kanlı bir oyun olduğunu okuduğum her olayda görebiliyorum. kötü olan ise alenen bu duruma destek veren amerika işin içinden hasarsız kurtuluyor ve geriye yalnızca yaralı halkın yaralarını sarması için gereken yüzlerce yıl kalıyor.
tarih mart 1976'yı gösterdiğinde kara kuvvetleri komutanı general jorge rafael videla, cumhurbaşkanı ısabela peron’u deviriyor. (condor operasyonunu da göz önüne alırsak bu durumun temelleri 1966 yılında atılmıştır.) videla, 1976’dan 1981 ’e kadar daha sonra ise roberto viola, sadece birkaç aylığına iktidarda kalıyor. leopoldo galtieri, 1981’den 1982’ye kadar iktidarda kalıyor fakat falkland savaşı’nın sorumlusu olduğu için arjantin’in uğradığı bozgundan sonra istifa etmek zorunda kalıyor. yerine geçen reynaldo bigogne, 1983’te, iktidarı, demokratik bir cumhuriyet lehine bırakmaya mecbur ediliyor. bu yedi yıl boyunca, arjantin'de insanlar deyim yerindeyse dehşetin altın çağını yaşıyor. generallerin amacı sözde bütün bozguncu (subversivo) grupların kökünü kazımak ve bu amaç için de yedi yıl boyunca kitlesel cinayetler işleniyor. sadece 'suçlu' bulunanlar değil, şüpheliler ve hatta onların çevresindekiler de katledilmiştir. o sırada buenos aires valisi olan general ıberico manuel saint-jean’ın ünlü bir cümlesi: “önce tüm bozguncuları öldüreceğiz, sonra işbirlikçilerini, ardından da sempatizanları; daha sonra da tarafsızları, en sonunda da korkakları.” bu cümle katliam'ın ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor aslında.
isyanın fitilini ateşleyecek olan adam kaçırmalar başlıyor. sivil giyimli askerler yeşil renkli, plakasız ford falcone’larla dolaşıyor ve kadınları, erkekleri, çocukları hiçbir açıklama yapmadan kaçırıyorlar. bu durum sokakta, işyerinde, şüphelinin evinde beklenmedik bir anda gerçekleşiyor. gündüzün veya gecenin herhangi bir saatinde. olaya tanık olanlara ise verilen emir şu: “no te metas. "
(isp.”bu işe karışma.”) binlerce insan bu şekilde, başkalarının zorunlu kayıtsızlığı içinde, ortadan kayboluyor. en korkuncu ise bu kaçırılan insanların yok edilme tekniği. işkence edildikten sonra yüzlerce, binlerce subversivo'dan kurtulmak gerekiyor. bu tekniğin bir çok adı var; el vuelo, vuelos de la muerte, ölüm uçuşu. mahkûmlar başka bir cezaevine nakledilmeden önce sözüm ona aşılanıyor. yapılan ilk uyuşturucu iğne onların tüm dirençlerini yok ediyor. onları, sersemlemiş bir halde kargo uçağına bindiriyorlar. mahkûmları tamamen uyutan ikinci iğne, uçakta yapılıyor. sonra askerler onları soyuyor, uçağın kapısını açıyor ve çıplak bedenleri güney atlantik’in sularına atıyorlar. binlerce tutuklu bu şekilde ortadan kayboluyor. 2 000 metre yüksekten atılarak, denizin yüzeyine çarparak parçalanıyorlar. her tutukevinde haftanın birkaç günü, bu 'temizlik işine' ayrılıyor. askerler bütün uluslararası kovuşturmalardan kurtulmak için çözüm buldukların düşünüyorlar el vuelo sayesinde.
bu kayıplar, buenos aires’te bir isyan duygusuna neden oluyor. hükümet bu durumu o an ciddiye alıp daha sert girişimlerde bulunsa muhtemelen tarih geri dönülemez bir şekilde değişecekti. 1980’den itibaren öfkeli anneler çocuklarına ne olduğunu öğrenmek istiyorlar. eğer öldülerse, en azından cesetlerini almak istiyorlar, ölülerini onurlandırmak için direniş gösteriyor ve korkudan doğan sessizlik yeminini bozuyorlar . bu kadınlar ünlü “madres de plaza de mayo” (mayıs meydanı anneleri) adını alıyorlar. askerler onlara “mayıs meydanı kaçıkları” adını veriyor. her perşembe, casa rosado’nun, başkanlık sarayının karşısında bıkmadan toplanıp gösteri yapıyorlar. ve ölülerini en azından gömmek isteyen bir halkın simgesi haline geliyorlar. bu isyan, 1982’de falkland savaşı’nda yanılgıya düşen askeri cuntanın uğradığı bozgunla aynı zamana rastlıyor. kısa süre içinde, birkaç gemisi batırılan arjantin, ingiliz ordusu tarafından eziliyor. generaller 1983’te, haklarında açılacak her türlü adli kovuşturmayı engellemek amacıyla kendileri için bir af çıkararak iktidardan çekiliyorlar. strateji tam işe yaramıyor. yeni demokratik hükümet “nunca mas" (ispanyolca,”bir daha asla.”) sloganıyla, yaşanan terör günlerini araştıran ulusal kayıplar komisyonu’nu (ukkom) kuruyor. rapora göre 30 000 kişi kayıp ve bu vahşetin yalnızca arjantin bilançosu. daha sonra bu rakam resmi olarak 15 000’e indiriliyor.
işkence yöntemleri araştırılıyor. bu yöntemlerin en başında picana var; vücudun farklı yerlerine elektrik vermeye dayanıyor: gözkapaklarına, dişetlerine, koltukaltlarına, cinsel organlara... tanıklar başka tekniklerden de bahsediyor; kadınlara sistematik olarak tecavüz edilmesi, elektrikli testereyle uzuvların kesilmesi, sigarayla yakma, göz çıkarma, cinsel organların usturayla kesilmesi, vajinaya canlı kemirgen sokma, anestezi uygulamadan ameliyat, el ve ayak tırnaklarının sökülmesi, mahkûmların üzerine ısırması veya tecavüz etmesi için aç bırakılmış av köpekleri yollamak...
bu tür eylemler nasıl cezalandırılabilir diye sormak gerek ki zaten dönemin hükümeti de bu durumun altından kalkamıyor ama yine de raül alfonsin’in demokrat hükümeti geri adım atmıyor. yeni bir askeri darbe tehdidine rağmen tutuklamalar yapmak ve suçluları yargı karşısına çıkarmak gerekiyor. böylece suçlular ile sivil iktidar arasında, sürekli olarak dava açılma tehditleri ile af kararlarının gündeme geldiği bir kedi fare oyunu başlıyor. 1986’da, şikâyetler için bir son tarih belirleyen,böylece askerlere karşı başlatılan kovuşturmaları askıya almayı sağlayan “son nokta” (punto final) yasası getiriliyor. ayrıca 1987’de,üstlerinin emirlerini uygulamakla yükümlü tüm askerlerin sorumluluğunu ortadan kaldıran “zorunlu itaat” (obediencia debida) yasası çıkarılıyor.
geriye yalnızca yüksek rütbelileri kalıyor. generaller. amiraller. askeri hükümetlerin üyeleri. bunlar da elekten geçiriliyor. basit bir nedenden, çok yaşlı olmalarından dolayı. en iyi ihtimal, mahkemeye çıkarılmadan ecelleriyle ölmeleri oluyor. en kötü ihtimal ise, evlerinde gözaltında tutulmaları...
mayıs meydanı annelerinin attığı slogan durumun en net özeti niteliğinde: “la casa no es un penal!” (ispanyolca, “ev hapishane değildir.”)
bu generallerin çoğu, iktidarları sırasında hatırı sayılı bir servet yapmış olduğu için cezaden çok ödül kabul ediliyor bu durum. bu kanlı tarih yalnızca arjantin'e ait. kirli savaş boyunca bahsi geçen ülkelerin her birinde benzer katliamlar yapılıyor ve halk sistematik bir şekilde katlediliyor. annelerinin mahkumiyetleri sırasında doğan bebekler, anneleri öldürüldükten sonra askerlere veriliyor ve yüksek rütbeli olanlar onları satarken düşük rütbeliler 'düzgün yetiştirmek' adı altında onları evlat ediniyor. bunun bir savaş değil, bir kesimin kökünü kazımak için yapılan kanlı bir oyun olduğunu okuduğum her olayda görebiliyorum. kötü olan ise alenen bu duruma destek veren amerika işin içinden hasarsız kurtuluyor ve geriye yalnızca yaralı halkın yaralarını sarması için gereken yüzlerce yıl kalıyor.
devamını gör...
bilingualizm
iki farklı dilde iletişim kurma becerisi anlamına gelir. türkiye'de de mevcut coğrafi ve sosyolojik özellikleri göz önüne aldığımızda, iki dilli toplulukların yer aldığı bir toplumsal yapı bulunmakta. avrupa birliği ülkelerinde iki dillilik oranı %56.
literatür bize, bilingual çocukların monolingual (tek dilli) çocuklarla aynı dilsel gelişim sürecinden geçtiğini ve yaklaşık aynı zamanda konuşmaya başladıklarını göstermekte.
ancak, bilingual olmanın bilişsel beceriler üzerinde pozitif etkileri gösterilmiştir. özellikle, 0-2 yaş, ergenlik dönemi ve yetişkinlik döneminde ikinci bir dil öğrenmede beyindeki nöral ağ kapasiteleri incelendiğinde, bireyin yaşı azaldıkça bu kapasitenin belirgin derecede daha da arttığı gösterilmiş. bu yeteneğe de nöroplastisite denir.
literatür bize, bilingual çocukların monolingual (tek dilli) çocuklarla aynı dilsel gelişim sürecinden geçtiğini ve yaklaşık aynı zamanda konuşmaya başladıklarını göstermekte.
ancak, bilingual olmanın bilişsel beceriler üzerinde pozitif etkileri gösterilmiştir. özellikle, 0-2 yaş, ergenlik dönemi ve yetişkinlik döneminde ikinci bir dil öğrenmede beyindeki nöral ağ kapasiteleri incelendiğinde, bireyin yaşı azaldıkça bu kapasitenin belirgin derecede daha da arttığı gösterilmiş. bu yeteneğe de nöroplastisite denir.
devamını gör...
bal yerine reçel yapan arı (yazar)
minnoştur o minnoş kesin.
devamını gör...
vaktim yok
bunu söyleyenlere inat, " herkese vaktim var"
nefesim yettiğince, bu yürek bu bedende attığınca...
nefesim yettiğince, bu yürek bu bedende attığınca...
devamını gör...
sözlüğün en kötü yazarları
işin matematik kısmında hepimiz kötü yazarız o yüzden hepimiz bu listedeyiz.
ama sizin kastettiğiniz sizin hoşunuza gitmeyen yazarlara kötü deme listesi.
ama sizin kastettiğiniz sizin hoşunuza gitmeyen yazarlara kötü deme listesi.
devamını gör...
ağaca sarılmak
çocukluğumdan beri en sevdiğim aktivitelerden. sanki ağacın geçirdiği onlarca mevsime, dalına konan kuşlara sarılır gibi...
küçükken okul yolunda bir sürü ağaca sarıla sarıla okula gidermişim. hatta babam birinde kesilen bir ağacın kalan kök kısmına sarılıp ağladığımı ona üzülme diye teselli ettiğimi anlatır durur.
erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine depresyon tedavisine sırf civardaki kocaman ağaçlara sarılmak icin gittim desem yalan olmaz. hastane civarındaki cadde ve sokaklarda dokusu pürüssüz ağaçların adını kime sorsam farklı bir şey dedi. ayrıca civarda öyle devasa ağaçlar var ki, gördüğüm an yanlarına koşarak gitmemek için heyecanımı zor zapt ediyorum.
sarılmak yeterince abes iken bir de koşarak sarılırsam, hastaneden kaçtığımı düşünebilirler.*
bir de salkım söğüt ve kavak ağacı tutkum var ki evlerden ırak. öldüğüm zaman bir salkım söğüt veya kavak dibine gömülmeyi çok isterim.
ağaçlara sarılın, sarılanları sevin.
küçükken okul yolunda bir sürü ağaca sarıla sarıla okula gidermişim. hatta babam birinde kesilen bir ağacın kalan kök kısmına sarılıp ağladığımı ona üzülme diye teselli ettiğimi anlatır durur.
erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine depresyon tedavisine sırf civardaki kocaman ağaçlara sarılmak icin gittim desem yalan olmaz. hastane civarındaki cadde ve sokaklarda dokusu pürüssüz ağaçların adını kime sorsam farklı bir şey dedi. ayrıca civarda öyle devasa ağaçlar var ki, gördüğüm an yanlarına koşarak gitmemek için heyecanımı zor zapt ediyorum.
sarılmak yeterince abes iken bir de koşarak sarılırsam, hastaneden kaçtığımı düşünebilirler.*
bir de salkım söğüt ve kavak ağacı tutkum var ki evlerden ırak. öldüğüm zaman bir salkım söğüt veya kavak dibine gömülmeyi çok isterim.
ağaçlara sarılın, sarılanları sevin.
devamını gör...
house of the dragon
üniversitede pazar gecesi eğlencemiz tembel şişkonun* dizi, kitap, öykü bilimum ıvır zıvır eserlerini okuyup teori kasmaktı.
ekrana yansıtılabilecek en güzel dönemlerden birini seçip sjw mezesi yapmış ağzına sıçtığımın boş teneke savaşçıları.
ya bu mevzubahis yerlerine koyduğumun valyrianları bildiğimiz elf gibi herifler. velaryon soyu targaryen değilmiş sonuçta da işte zenci olsa noooolurmuş. ya targaryenler targaryen soyadına sahip olduğu için gümüş saçlı, mor gözlü, beyaz tenli sanki. adamlar eski valyria kanından geldikleri için ırksal özellikleri bu. gidip valyrian olan velaryon soyunu dip boyası gelmiş fedon yapamazsın ulan. yaparsan da o lafı seve seve yiyeceksin işte. yok biz ırkçıymışız da gerçek dünyada siyahi insanlar varmış da. ya y***rk yok demiyoruz zaten. var da git bu adamları oynatacaksan dorn'lu yap ne bileyim adalardan gelme olsunlar bir sürü hintli, asyalı, siyahi artık ne bok püsür istiyorsan oynat.
kitapta bildiğimiz bembeyaz pamuk gibi pembe götlü tanımlanmış adamı niye siyahi yapıyosun yani ne alaka. ben şimdi zimbabve'nin bağrından kopup gelmiş adamı kızıl saçlı, beyaz tenli, yeşil gözlü biri olarak oynatabilir miyim? akıl işi mi lan bu? ırkçılık diye diye kafa s***ip sonra siz alasını yapıyorsunuz. kuzeyli siyahi olması mümkün mü ulan? hayır bi de bu adamlar aman pembe götümüze zeval gelmesin de saçlarımız beyaz gözlerimiz mor kalsın diye kardeş kardeşe atlayan adamlar. rhaenyra'yı da aman canım kuzen sayılır sonuçta diye velaryon biriyle evermişler. nolmuş yani bi kere de dorn'lu silksin bizi mi demişler de beyaz saçlı siyahi fedon doğmuş? nolmuş olabilir? ya bu adamın çocukları laena ve laenor baya bildiğimiz efsane güzel surata sahip diye anlatılmış kitapta ama tiplere bakıyosun sıçan gibiler. tükürsen değmeden yere düşer bari illa siyahi birinde ısrarcıysanız gerçekten eli yüzü düzgün birini oynatsaydınız.
daemon da bok gibi olmuş. 11. doktoru severiz sayarız ama o kösele gibi suratla elf gibi targaryen soyunu nah temsil eder. bu ne anasını satayım?
elinizde başı sonu belli iki kitap var. iki tane! bunu da game of thrones gibi sıçıp batırmayın abi. en azından senaryo bi boka benzesin de zaten velaryon soyu ve deamon ile tüyü dikmişsiniz.
hayır yani bunun ne ırkçlık ne homofobi ile ilgisi var abi. laenor eşcinsel bildiğimiz kitapta. bu adamı hetero yapsalar da söverim anasını satayım. ne bileyim gidip sapına kadar dornlu adamı da kızıl saçlı yapsalar yine söverim ne alaka çünkü. yapacağınız casti silkeleyeyim. corlys velaryon en fazla hafif yanık tenliydi denizci olduğundan. neyse ne ya. seve seve izleyeceğiz el mecbur zaten.
ekrana yansıtılabilecek en güzel dönemlerden birini seçip sjw mezesi yapmış ağzına sıçtığımın boş teneke savaşçıları.
ya bu mevzubahis yerlerine koyduğumun valyrianları bildiğimiz elf gibi herifler. velaryon soyu targaryen değilmiş sonuçta da işte zenci olsa noooolurmuş. ya targaryenler targaryen soyadına sahip olduğu için gümüş saçlı, mor gözlü, beyaz tenli sanki. adamlar eski valyria kanından geldikleri için ırksal özellikleri bu. gidip valyrian olan velaryon soyunu dip boyası gelmiş fedon yapamazsın ulan. yaparsan da o lafı seve seve yiyeceksin işte. yok biz ırkçıymışız da gerçek dünyada siyahi insanlar varmış da. ya y***rk yok demiyoruz zaten. var da git bu adamları oynatacaksan dorn'lu yap ne bileyim adalardan gelme olsunlar bir sürü hintli, asyalı, siyahi artık ne bok püsür istiyorsan oynat.
kitapta bildiğimiz bembeyaz pamuk gibi pembe götlü tanımlanmış adamı niye siyahi yapıyosun yani ne alaka. ben şimdi zimbabve'nin bağrından kopup gelmiş adamı kızıl saçlı, beyaz tenli, yeşil gözlü biri olarak oynatabilir miyim? akıl işi mi lan bu? ırkçılık diye diye kafa s***ip sonra siz alasını yapıyorsunuz. kuzeyli siyahi olması mümkün mü ulan? hayır bi de bu adamlar aman pembe götümüze zeval gelmesin de saçlarımız beyaz gözlerimiz mor kalsın diye kardeş kardeşe atlayan adamlar. rhaenyra'yı da aman canım kuzen sayılır sonuçta diye velaryon biriyle evermişler. nolmuş yani bi kere de dorn'lu silksin bizi mi demişler de beyaz saçlı siyahi fedon doğmuş? nolmuş olabilir? ya bu adamın çocukları laena ve laenor baya bildiğimiz efsane güzel surata sahip diye anlatılmış kitapta ama tiplere bakıyosun sıçan gibiler. tükürsen değmeden yere düşer bari illa siyahi birinde ısrarcıysanız gerçekten eli yüzü düzgün birini oynatsaydınız.
daemon da bok gibi olmuş. 11. doktoru severiz sayarız ama o kösele gibi suratla elf gibi targaryen soyunu nah temsil eder. bu ne anasını satayım?
elinizde başı sonu belli iki kitap var. iki tane! bunu da game of thrones gibi sıçıp batırmayın abi. en azından senaryo bi boka benzesin de zaten velaryon soyu ve deamon ile tüyü dikmişsiniz.
hayır yani bunun ne ırkçlık ne homofobi ile ilgisi var abi. laenor eşcinsel bildiğimiz kitapta. bu adamı hetero yapsalar da söverim anasını satayım. ne bileyim gidip sapına kadar dornlu adamı da kızıl saçlı yapsalar yine söverim ne alaka çünkü. yapacağınız casti silkeleyeyim. corlys velaryon en fazla hafif yanık tenliydi denizci olduğundan. neyse ne ya. seve seve izleyeceğiz el mecbur zaten.
devamını gör...
türk milleti zekidir
1. dünya savaşı sonrasında anadolu toprakları pay edilirken; ingilizler, bu toprakları zeki yunanlara, çalışkan italyanlara vermek lazım der. cumhuriyet kurulur sevr yırtılıp atılır ve gazi mareşal m. k. atatürk gururla bağırır: türk milleti çalışkandır, türk milleti zekidir!
devamını gör...
7 şubat 2021 takvim gazetesi'nin alışveriş tavsiyeleri
- sizi sömüren iktidara oy vermeyin.
bence bu tavsiye tek başına yeterliydi.
tanım: takvim denen gazetemsi şeyin utanç verici ve ülkenin geldiği noktayı gösteren haberdir.
bence bu tavsiye tek başına yeterliydi.
tanım: takvim denen gazetemsi şeyin utanç verici ve ülkenin geldiği noktayı gösteren haberdir.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının benzetildiği ünlüler
ulan bir kişi de ne bileyim mahmut tuncer, hakkı bulut gibi isimler söylememiş. hepsi bana jack dawson, rose dewitt bukater.
devamını gör...
(tematik)
monrovia
afrika'nın batısında bulunan liberya ülkesinin başkentidir.
manu chao'nun rainin in paradize şarkısında sayılan yerlerden biridir.
manu chao'nun rainin in paradize şarkısında sayılan yerlerden biridir.
devamını gör...
reşat ekrem koçu
tarihçi, yazar, nüktedan kişilik. ömrü elverseydi eşsiz ve muazzam istanbul ansiklopedisini bitirecek ve bu topraklara müthiş bir miras bırakacaktı. ansiklopedi "h" harfindeyken yetim kalmıştır.
tarih sevmeyen bünyeler kendisine bir şans versin derim.
doğrusu için (bkz: reşad ekrem koçu)
tarih sevmeyen bünyeler kendisine bir şans versin derim.
doğrusu için (bkz: reşad ekrem koçu)
devamını gör...