23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı
"küçük hanımlar, küçük beyler! sizler, hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. sizlerden çok şey bekliyoruz."
-ulu önder mustafa kemal atatürk.
memletimizi ışığa boğacak güzel çocuklara rahatça, gönüllerince yaşayabileceği bir dünya bırakabilmemiz dileklerimle. 23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı kutlu olsun!
-ulu önder mustafa kemal atatürk.
memletimizi ışığa boğacak güzel çocuklara rahatça, gönüllerince yaşayabileceği bir dünya bırakabilmemiz dileklerimle. 23 nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramı kutlu olsun!
devamını gör...
hayatınızın mottosu olan sözler
bir şarkı dinle, düzelirsin.
devamını gör...
penguen ali
çocukluğumda annemin kapaklı telefonunda sık sık oynadığım, benim için (bkz: çocukluğumuzu yemiş oyunlar)dan biridir.
hatta bu oyuna özenip 3 metrelik bir yerden atlamıştım. her tarafım yara bere olmuştu. çocukluk işte. o günden sonra annem de oyunu sildi telefonundan ve o güzel oyunla bir daha karşılaşmadık.
hatta bu oyuna özenip 3 metrelik bir yerden atlamıştım. her tarafım yara bere olmuştu. çocukluk işte. o günden sonra annem de oyunu sildi telefonundan ve o güzel oyunla bir daha karşılaşmadık.
devamını gör...
türklerin icat ettiği en iyi şey
para üstü yerine sakız vermek.
devamını gör...
durumumuz yoktu sevisemedik
devamını gör...
bir şehri sevmemek için sebepler
üniversitesindeki altyapı yetersizliği.
devamını gör...
roman yazmak
uzun vadede en çok yapmak istediğim zor bir iştir. kendimce bir yol haritası çizdim, belki bunu isteyenlere bakış açısı olur diye paylaşmak istiyorum.
bunu yapmak için öncelikle bol bol okumak gerekiyor. ancak okumaktan kastım, şu kadar kitap okumak değil. bunu yaparak hiçbir yere varamayız. "bir ayda dört kitap bitirdim" diyen bir insanın yaklaşımı bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. bir insanın okuduğu şeyler, ilgi alanından, merakından bağımsız olursa orada çıkacak tek sonuç verimsizlik olur. içselleştirerek, anlam vererek okunan bir kitap size dört kitaptan fazlasını kazandırır. bu benim cılız bir analizim olabilir ancak bakış açımı şöyle somutlaştırmak istiyorum, karar size kalmış:
sözgelimi ayda dört kitap okumuş bir adamın, eğer ki rastgele seçilmiş dört kitapsa veya bu işi nitelikten ziyade nicelik açısından değerlendiriyorsa ulaşacağı sonuç şu olur: bindokuzyüzseksendört harika bir distopya doğrusu! evet, tam olarak böyle olur. yüzeysel kalır, kurgu çok kısa zamanda kaybolur, size kalan üç beş etkileyici sahne, hayal dünyasındaki bir miktar gelişim ve size verdiği haz. işte bu kadar. ancak, yine sözgelimi aşkı anlamlandırmak isteyen bir adamın vadideki zambak okuması ile alacağı sonuç şu olur: okuduktan sonra geçen on yıldan sonra bile "aşk, bir tutkudur; tahayyül ötesi bir şeydir, insanın diğer tüm düşüncelerini, hayallerini, tutkularını, maddi manevi tüm tasarrufunu bir paçavra gibi fırlatıp atabileceği bir güçtür; ah, benim minik henriette'im. bu yüzden içselleştirilerek okunan, merak duygusuyla yola çıkılan okumaların verimi yüksektir. ben buna, biraz da mühendislik yaklaşımıyla şöyle bir yöntem geliştirdim:
öncelikle yazacağımız romanın kurgu temelli mi olacağı yoksa gündelik yaşama bol atıfta bulunulan, duyguları, insan olmayı, yaşamı anlatan, kurgu yönü ağır basmayan bir roman mı olacağını seçeceğiz. ben bu konuda daha çok ikinci seçeneği değerli buldum. okuma yaparken de bu yönde kendimi geliştirmeye karar verdim. bu yüzden de kurgu temelli, örneğin seferad gibi romanlar bana film izlemiş hissi verirler. eğer bir celine paragrafına benzer bir çözümleme bulamazsam, romandan uzaklaşırım. gözlerim sürekli "hadi abi, başla artık şov yapmaya" diyerek o girizgahı arar.
bu konuda da fante, celine, proust gibi üstadları örnek alıyorum. yukarıda söylediğim gibi "işte bu, baba sen busun ya" derim. daha önce de söylemiştim, genellikle fenerbahçenin 90. dakikada gol atıp kazanmasına sevindiğim gibi, çocukça bir sevgi kaplar içimi; baş parmağımı öpüp havaya kaldırarak "sen bu hayata rastgele gelmiş olamazsın, sen bu dünyaya ait olamazsın" gibi şeyler söylerim. bu adamlar benim dostum abi, bu adamlar benim ulu önderlerim. bol bol dostoyevski, turgenyev, tolstoy, gorki, goethe, balzac, zola, canetti, camus vs. vs. okudum. oralardan da çok farklı bakış açıları ve yaklaşımlar öğrendim. ancak ulu önder celine, fante ve proust temelli bir görüşü tercih ettim. felsefi bir temel de bence olmazsa olmaz. bu yüzden schopenhauer okudum bol bol. 2. dünya savaşı, insanlarda birçok insanı duyguyu tanımlama, hatırlama ya da yok etme fırsatı verdiği için hitler almanyasını, mao çin'ini, stalin rusyasını okudum ansiklopedilerden, belgesellerden o savaşı, sefaleti hissetmeye çalıştım ve sonuçta bir savaş karşıtı olmayı, savaşın bizden çaldıklarını anlamaya birazck yaklaştım. ilerleyen zamanlarda, ekonomik özgürlüğümle beraber felsefeye daha da eğilmeyi düşünüyorum. özellikle freud ve jung gibi psikoloji alanında çalışmalar yapan üstadlara da başvurmak elzem. başkaları da ona göre tercihini yapacaktır.
şimdi bunun diğer aşaması yazmak. yazmak için de öncelikle denemeler, kendi bakış açınızla yorumlamalar yapmamız gerekiyor. benim entrylerimi okuyanlar varsa, mutlaka bir duyguyu, bir olayı, kişiyi kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştığımı görürler. genellikle entrylerim de küçük pasajlar şeklinde oluyor.
yine son olarak çok önemli olduğunu düşündüğüm, bir konuya dikkat çekeceğim. bana göre, kendi yaşamına, çevresine, çevresinde dönen dramlara, hayal kırıklıklarına, hüzünlere, ızdıraplara kayıtsız kalmış bir insan kitap falan yazamaz. o yüzden yaşanılan olayları "bunu yapan maldır, net" ya da "seven insan bunu yapar, gerisi boştur" "aldatan namussuzdur, bu kadar" gibi sığ, iğrenç bir şekilde değerlendirmemeye dikkat ettim. ortada bir şerefsizlik varsa da bu şerefsizliğin sebeplerini, sonuçlarını düşünmeye özen gösteririm. bir de bu konularda sevgili dostlarıma vereceğim en önemli tavsiye, insanları dinlemek olur. bol bol yaşlıları dinlerim. kendi dedemi ananemi, arkadaşlarımın büyüklerini denk geldiğim anda çay demleyip saatlerce dinlerim. hiçbir zaman yaşayamayacağınız tecrübeleri de bu şekilde empati gücünüz oranında deneyimleyebiliyorsunuz. örneğin; benim dedem 1970 yılında ırak felluce'ye çalışmaya gitmiş. 6 aylık sürecin her detayını defalarca dinledim. bir yol hikayesini, yola çıktıkları saatten mercedes otobüsün modeline kadar, bu yolculukta hissettiği duyguları, sınırı geçerken hissettiklerini, orada çalışan işçi sınıfının davranışlarını, hikayelerini hepsini dinledim.
bunlar size müthiş tecrübeler katıyor inanın, mutlaka yaşlıları, deneyimi nispetinde başından bir iş geçmiş insanları dinleyin. tüm bunları sentezleyecek beyniniz. sonuçlar çok güzel oluyor, inanın farkı hissediyorsunuz. bir konuda gayet normal bir konuşma yapıyorsunuz ve karşılığında "ya sen nasıl böyle konuşabiliyorsun" diyor insanlar. o sentezi beyninize bırakın, şovunu yapacaktır. hepimize iyi okumalar dilerim, inşallah bir gün istediğimiz şeyleri yapabiliriz.
bunu yapmak için öncelikle bol bol okumak gerekiyor. ancak okumaktan kastım, şu kadar kitap okumak değil. bunu yaparak hiçbir yere varamayız. "bir ayda dört kitap bitirdim" diyen bir insanın yaklaşımı bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. bir insanın okuduğu şeyler, ilgi alanından, merakından bağımsız olursa orada çıkacak tek sonuç verimsizlik olur. içselleştirerek, anlam vererek okunan bir kitap size dört kitaptan fazlasını kazandırır. bu benim cılız bir analizim olabilir ancak bakış açımı şöyle somutlaştırmak istiyorum, karar size kalmış:
sözgelimi ayda dört kitap okumuş bir adamın, eğer ki rastgele seçilmiş dört kitapsa veya bu işi nitelikten ziyade nicelik açısından değerlendiriyorsa ulaşacağı sonuç şu olur: bindokuzyüzseksendört harika bir distopya doğrusu! evet, tam olarak böyle olur. yüzeysel kalır, kurgu çok kısa zamanda kaybolur, size kalan üç beş etkileyici sahne, hayal dünyasındaki bir miktar gelişim ve size verdiği haz. işte bu kadar. ancak, yine sözgelimi aşkı anlamlandırmak isteyen bir adamın vadideki zambak okuması ile alacağı sonuç şu olur: okuduktan sonra geçen on yıldan sonra bile "aşk, bir tutkudur; tahayyül ötesi bir şeydir, insanın diğer tüm düşüncelerini, hayallerini, tutkularını, maddi manevi tüm tasarrufunu bir paçavra gibi fırlatıp atabileceği bir güçtür; ah, benim minik henriette'im. bu yüzden içselleştirilerek okunan, merak duygusuyla yola çıkılan okumaların verimi yüksektir. ben buna, biraz da mühendislik yaklaşımıyla şöyle bir yöntem geliştirdim:
öncelikle yazacağımız romanın kurgu temelli mi olacağı yoksa gündelik yaşama bol atıfta bulunulan, duyguları, insan olmayı, yaşamı anlatan, kurgu yönü ağır basmayan bir roman mı olacağını seçeceğiz. ben bu konuda daha çok ikinci seçeneği değerli buldum. okuma yaparken de bu yönde kendimi geliştirmeye karar verdim. bu yüzden de kurgu temelli, örneğin seferad gibi romanlar bana film izlemiş hissi verirler. eğer bir celine paragrafına benzer bir çözümleme bulamazsam, romandan uzaklaşırım. gözlerim sürekli "hadi abi, başla artık şov yapmaya" diyerek o girizgahı arar.
bu konuda da fante, celine, proust gibi üstadları örnek alıyorum. yukarıda söylediğim gibi "işte bu, baba sen busun ya" derim. daha önce de söylemiştim, genellikle fenerbahçenin 90. dakikada gol atıp kazanmasına sevindiğim gibi, çocukça bir sevgi kaplar içimi; baş parmağımı öpüp havaya kaldırarak "sen bu hayata rastgele gelmiş olamazsın, sen bu dünyaya ait olamazsın" gibi şeyler söylerim. bu adamlar benim dostum abi, bu adamlar benim ulu önderlerim. bol bol dostoyevski, turgenyev, tolstoy, gorki, goethe, balzac, zola, canetti, camus vs. vs. okudum. oralardan da çok farklı bakış açıları ve yaklaşımlar öğrendim. ancak ulu önder celine, fante ve proust temelli bir görüşü tercih ettim. felsefi bir temel de bence olmazsa olmaz. bu yüzden schopenhauer okudum bol bol. 2. dünya savaşı, insanlarda birçok insanı duyguyu tanımlama, hatırlama ya da yok etme fırsatı verdiği için hitler almanyasını, mao çin'ini, stalin rusyasını okudum ansiklopedilerden, belgesellerden o savaşı, sefaleti hissetmeye çalıştım ve sonuçta bir savaş karşıtı olmayı, savaşın bizden çaldıklarını anlamaya birazck yaklaştım. ilerleyen zamanlarda, ekonomik özgürlüğümle beraber felsefeye daha da eğilmeyi düşünüyorum. özellikle freud ve jung gibi psikoloji alanında çalışmalar yapan üstadlara da başvurmak elzem. başkaları da ona göre tercihini yapacaktır.
şimdi bunun diğer aşaması yazmak. yazmak için de öncelikle denemeler, kendi bakış açınızla yorumlamalar yapmamız gerekiyor. benim entrylerimi okuyanlar varsa, mutlaka bir duyguyu, bir olayı, kişiyi kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştığımı görürler. genellikle entrylerim de küçük pasajlar şeklinde oluyor.
yine son olarak çok önemli olduğunu düşündüğüm, bir konuya dikkat çekeceğim. bana göre, kendi yaşamına, çevresine, çevresinde dönen dramlara, hayal kırıklıklarına, hüzünlere, ızdıraplara kayıtsız kalmış bir insan kitap falan yazamaz. o yüzden yaşanılan olayları "bunu yapan maldır, net" ya da "seven insan bunu yapar, gerisi boştur" "aldatan namussuzdur, bu kadar" gibi sığ, iğrenç bir şekilde değerlendirmemeye dikkat ettim. ortada bir şerefsizlik varsa da bu şerefsizliğin sebeplerini, sonuçlarını düşünmeye özen gösteririm. bir de bu konularda sevgili dostlarıma vereceğim en önemli tavsiye, insanları dinlemek olur. bol bol yaşlıları dinlerim. kendi dedemi ananemi, arkadaşlarımın büyüklerini denk geldiğim anda çay demleyip saatlerce dinlerim. hiçbir zaman yaşayamayacağınız tecrübeleri de bu şekilde empati gücünüz oranında deneyimleyebiliyorsunuz. örneğin; benim dedem 1970 yılında ırak felluce'ye çalışmaya gitmiş. 6 aylık sürecin her detayını defalarca dinledim. bir yol hikayesini, yola çıktıkları saatten mercedes otobüsün modeline kadar, bu yolculukta hissettiği duyguları, sınırı geçerken hissettiklerini, orada çalışan işçi sınıfının davranışlarını, hikayelerini hepsini dinledim.
bunlar size müthiş tecrübeler katıyor inanın, mutlaka yaşlıları, deneyimi nispetinde başından bir iş geçmiş insanları dinleyin. tüm bunları sentezleyecek beyniniz. sonuçlar çok güzel oluyor, inanın farkı hissediyorsunuz. bir konuda gayet normal bir konuşma yapıyorsunuz ve karşılığında "ya sen nasıl böyle konuşabiliyorsun" diyor insanlar. o sentezi beyninize bırakın, şovunu yapacaktır. hepimize iyi okumalar dilerim, inşallah bir gün istediğimiz şeyleri yapabiliriz.
devamını gör...
uzak mesafe ilişkisi
uzak ilişki , adı üzerinde uzak durmanız gereken ilişki biçimi . aman sizlere uzak olsun ,dikkat edin.
devamını gör...
şaka maka normal sözlük’ün kaliteli bir sözlük olması
olmaması için bir sebep yoktur.
malum sözlükten gelmiş biri olarak burası her haliyle çok kalitelidir.
hee bir iki ayar çekmişliğim vardır o başka.
farklı fikir her zaman olacaktır. eleştiri yapılacak ama dozunda bırakılacaktır.
işin özü saygı duymaktır.
kimsenin kutsalına dokunmadığınız sürece kimse de sizin kutsalınıza dokunmayacaktır.
keyifli sözlükler efem. *
malum sözlükten gelmiş biri olarak burası her haliyle çok kalitelidir.
hee bir iki ayar çekmişliğim vardır o başka.
farklı fikir her zaman olacaktır. eleştiri yapılacak ama dozunda bırakılacaktır.
işin özü saygı duymaktır.
kimsenin kutsalına dokunmadığınız sürece kimse de sizin kutsalınıza dokunmayacaktır.
keyifli sözlükler efem. *
devamını gör...
iki yaşındaki çocuğun ailesini silahla vurması
aslında anne ve babanın kendi kendine sıkması olarak da tanımlanabilir. 2 yaşında bir çocuğun ve üç haftalık bir bebeğin bulunduğu odada içi dolu silahın bulunması başka bir anlama gelmiyor çünkü. çocuk sahibi olan herkesin ebeveyn olamadığının kanıtı olan haberlerden biridir. buradan
abd'de 2 yaşında bir çocuk, komodinin üzerinden aldığı bir tabancayla 25 yaşındaki babasını kafasından, 22 yaşındaki annesini ise bacağından vurdu. silahın geri tepmesi sonucu küçük çocuk da yaralanırken, trajik olay sırasında odada 3 haftalık başka bir bebeğin daha olduğu öğrenildi.
sagadahoc county şerifi joel merry, küçük çocuğun da silahın geri tepmesi sonucu yaralandığını bildirdi. new york post, ailenin üç üyesinin hastaneye kaldırıldığını ve hayati tehlikelerinin bulunmadığını aktardı.
abd'de 2 yaşında bir çocuk, komodinin üzerinden aldığı bir tabancayla 25 yaşındaki babasını kafasından, 22 yaşındaki annesini ise bacağından vurdu. silahın geri tepmesi sonucu küçük çocuk da yaralanırken, trajik olay sırasında odada 3 haftalık başka bir bebeğin daha olduğu öğrenildi.
sagadahoc county şerifi joel merry, küçük çocuğun da silahın geri tepmesi sonucu yaralandığını bildirdi. new york post, ailenin üç üyesinin hastaneye kaldırıldığını ve hayati tehlikelerinin bulunmadığını aktardı.
devamını gör...
eski tanımlara oy gelmesi
oylayan ve oylanan yazarlar için de faydalı bir hareket. sözlüğün arşivini arayıp tarayıp önümüze getiriyor.
devamını gör...
başörtülü biri ile evlenmek
başörtünün altında saç var biliyosun değil mi? yani o da farklı bir tür değil seninle aynı türden.
devamını gör...
ayt 2021
dünkü tyt sınavında sürem yetmemişti. bugün de beynim yetmedi.. söyleyecek söz yok.
devamını gör...
çay
soğuk kış günlerinin vazgeçilmezi, anavatanı çin olan bitki.
biraz çayın etimolojisine değinmek istiyorum.
çay dünyada söyleniş bakımında ya "ça" ya da "te" sesi kullanarak nitelendirilir.
bunun sebebi diğer milletlerin çayı çin'in hangi bölgesinden aldıklarıyla ilişkilidir.
çin'in kuzey bölgesinde mandarin lehçesi konuşulur ve çaya "ç'a" şekliyle telaffuz edilir.
güneyinde ise amoy lehçesi konuşulur ve "t'e" şekliyle telaffuz edilir.
çayın çinden ticaretini kara yoluyla (kuzeyden) yapanlar "ç'a" sesiyle; kanton limanından (güneyden), deniz yoluyla yapanlar "t'e" sesiyle telaffuz etmiştir.
bu nedenle çayın dünyada iki farklı telaffuzu oluşmuştur.
biraz çayın etimolojisine değinmek istiyorum.
çay dünyada söyleniş bakımında ya "ça" ya da "te" sesi kullanarak nitelendirilir.
bunun sebebi diğer milletlerin çayı çin'in hangi bölgesinden aldıklarıyla ilişkilidir.
çin'in kuzey bölgesinde mandarin lehçesi konuşulur ve çaya "ç'a" şekliyle telaffuz edilir.
güneyinde ise amoy lehçesi konuşulur ve "t'e" şekliyle telaffuz edilir.
çayın çinden ticaretini kara yoluyla (kuzeyden) yapanlar "ç'a" sesiyle; kanton limanından (güneyden), deniz yoluyla yapanlar "t'e" sesiyle telaffuz etmiştir.
bu nedenle çayın dünyada iki farklı telaffuzu oluşmuştur.
devamını gör...
ölüm fikrinin insanları çıldırtmıyor oluşu
ölüm; bir varmis bir yokmuş diyor, jose saramago. başladıgı gibi de bitiriyor. böyle bir gercegin çildirtma konusuna dair başta cagrisim yapan bu şahane eseri önererek konu hakkinda birkac sey yazmak istiyorum; öncelikle evet, ölüm fikri hakikaten de beni ziyadesiyle korkutan bir gercek. daha dogrusu ölümün kendisi degil de sonrasi, nihayetinde etrafimizda bu aci gercekle topraga biraktigimiz nice insan var, bi kere alistik bu gercege. peki ya sonrasi; ben ahiret inanci taşimayan bir insan olarak ne zaman bu fikre kapilsam gercek anlamda irkildigim cokca oluyor. yok olmak fikri evet, daha önce hic var olmamis, buralara hic ugramamis, hicbir aci ya da tatli hikayesi olmamis gibi öylece yok olup gitmek...
ben bunlari yazarken bile yok olunca bunlarin hicbirini animsamayacak olmayi kabul edemiyorum mesela. evet belki yok olmaktan haberimiz olmayacagi icin bir nebze de olsa gönlümüzü ferah tutabiliriz ama yok olacagimizi biliyoruz işte, bu bilinc sahibi varlik birgun hic yasamamis, var olmamis gibi öylece yok olup gitmeyi kabul edemiyor, belki etmemeli de; burdayim şuan, bunlari yaziyorum, nefesimi, varligimi hissediyorum ama bu, şu andan ibaret işte. böyle bir an ne hatirlanacak ne de yaşanmis gibi bir anlami olacak, bomboş yani tamamen. hakikaten hicbir anlami yok, bunun kelimelerle tarifi o kadar güc ki ama inanin oturup bunu dusundugum, yogunlastigim zaman kalp atislarim hizlanmaya basliyor, oturdugum yerden irkilerek kendime geldigim oluyor. korkunc, hakikaten. neyse tarif etme kismini burada birakarak bir nebze de olsa kabullenme ve ikna olma kismina gecmek istiyorum; bencilce olma kismi. evet, bu söylem ya da hissi biraz bencilce bulabiliriz bi yerde, nihayetinde herkes ölüyor; dünyaya cok guzel işler birakmis, adini tarihin tozlu raflarina yazdirmis bir yigin insan yahut cok sevdiklerimiz ya da henüz gencliginin baharinda nice kaybettiklerimiz. hepsi yaşadi bi yerlerde bir sekilde oyaladi kendini ve sonunda bu aci ya da kimisine göre tatli gercekle yüzlesip sıyrılıp gittiler bu dünyadan, gitmeye de devam ediyorlar. kimse kalmayacagina göre de yaşayan icin de bir anlami olmayacak yaşamanin ya da yok olmanin. yani, ölümden korkumuzu yasamin kendisinde yenebiliyoruz yine, bunun farkindayim en azından. ama her şeye ragmen ben bu ölüm fikrinin cildirtan gerceginden tam olarak asla siyrilamiyorum ve muhtemelen siyrilamayacam da. ölüm; bir varmis bir yokmus, bunu kabul ediyorum, ama yok olmayı biraz zor.
(bkz: jose saramago)
ben bunlari yazarken bile yok olunca bunlarin hicbirini animsamayacak olmayi kabul edemiyorum mesela. evet belki yok olmaktan haberimiz olmayacagi icin bir nebze de olsa gönlümüzü ferah tutabiliriz ama yok olacagimizi biliyoruz işte, bu bilinc sahibi varlik birgun hic yasamamis, var olmamis gibi öylece yok olup gitmeyi kabul edemiyor, belki etmemeli de; burdayim şuan, bunlari yaziyorum, nefesimi, varligimi hissediyorum ama bu, şu andan ibaret işte. böyle bir an ne hatirlanacak ne de yaşanmis gibi bir anlami olacak, bomboş yani tamamen. hakikaten hicbir anlami yok, bunun kelimelerle tarifi o kadar güc ki ama inanin oturup bunu dusundugum, yogunlastigim zaman kalp atislarim hizlanmaya basliyor, oturdugum yerden irkilerek kendime geldigim oluyor. korkunc, hakikaten. neyse tarif etme kismini burada birakarak bir nebze de olsa kabullenme ve ikna olma kismina gecmek istiyorum; bencilce olma kismi. evet, bu söylem ya da hissi biraz bencilce bulabiliriz bi yerde, nihayetinde herkes ölüyor; dünyaya cok guzel işler birakmis, adini tarihin tozlu raflarina yazdirmis bir yigin insan yahut cok sevdiklerimiz ya da henüz gencliginin baharinda nice kaybettiklerimiz. hepsi yaşadi bi yerlerde bir sekilde oyaladi kendini ve sonunda bu aci ya da kimisine göre tatli gercekle yüzlesip sıyrılıp gittiler bu dünyadan, gitmeye de devam ediyorlar. kimse kalmayacagina göre de yaşayan icin de bir anlami olmayacak yaşamanin ya da yok olmanin. yani, ölümden korkumuzu yasamin kendisinde yenebiliyoruz yine, bunun farkindayim en azından. ama her şeye ragmen ben bu ölüm fikrinin cildirtan gerceginden tam olarak asla siyrilamiyorum ve muhtemelen siyrilamayacam da. ölüm; bir varmis bir yokmus, bunu kabul ediyorum, ama yok olmayı biraz zor.
(bkz: jose saramago)
devamını gör...
bir insanın yedeği olduğunuzu anlamak
sosyal medyadan biriyle tanışırsanız bu ihtimali de düşünün. yedek anahtar gibi olursunuz haberiniz olmaz. zatı muhteremler bu işte çohh eyyyii.
devamını gör...
dinlediğin şarkının can alıcı sözü
"feleğin bir suyu var, su değil kezzap gülüm.
feleğe dayandım gülüm, öldüm de uyandım gülüm. "
feleğe dayandım gülüm, öldüm de uyandım gülüm. "
devamını gör...
canlı derslerde duymaya alıştığımız cümleler
"hocam mikrofonum bozuk." bozuk olmadığını hepimiz biliyoruz. ama neyse inanmışız gibi yapacağız mecbur...
devamını gör...
yeni yılın şu saatinde sözlükte olanların ezik olması
(bkz: dont feed the troll)
bu entry'i gördükten sonra başka entry yazmazsanız üstteki daha has ezik olacaktır. ricadır.
bu entry'i gördükten sonra başka entry yazmazsanız üstteki daha has ezik olacaktır. ricadır.
devamını gör...
dikey stabilize
istikamet dümeninin ön kısmında profil şekilli olan dikey stabilize uçağın uzunlamasına sapma dengesini sağlar. bu yapı genellikle fin olarak isimlendirilir. dikey stabilizenin yapısı da tıpkı yatay stabilize gibidir ve daha öncede ifade edildiği gibi gövdenin uzantısı şeklinde veya ayrı olarak yapılabilir. finin arka kısmı istikamet dümenine bağlantı sağlamak amacıyla menteşelere sahiptir. birçok uçakta dikey stabilizenin hemen önüne dorsal fin olarak tanımlanan ekipmanlar takılmıştır.
kaynak
kaynak
devamını gör...