bir gök bilimci olarak heyecanlanmadığım haber.

normal bir ülkede olsak böyle adımlar belki hoşumuza gidebilirdi ama biliyoruz ki bu ülkede bu tür olaylar, seçimlerin öncesinde "bakın şunu da yaptık/yapıyoruz/yapacağız" sloganları için kullanılmaktan öteye gidemiyor. bazen de bu söylemlere ek olarak, belirli bir görüşe yakın insanlara istihdam sağlamaktan başka işe yaramıyor. bu yüzden birçok insan bu tür şeyleri hiç inanmadan dinliyor artık.

ülkece inancımızı kaybettik bazı şeylere. üzücü ama gerçek...
devamını gör...

"en" kıymetli diye sınıflandıramam ama 1968 basım "nazım hikmet'in kemal tahir'e mektupları" isimli kitap diğerlerinden ayrı bir yerde duruyor. tabii bir de ilk kitapların eski basımları var. ilk tarihi roman ilk psikolojik roman denemesi gibi. 1948'den kalan kitap örneğin nasıl gözüm gibi bakmam?
devamını gör...

birilerini engellemenin nasıl bir tadı var artık biliyordur kendisi.
devamını gör...

resmen bir insan yakıtı. bunsuz çalışamıyoruz.
devamını gör...

hadise 17 şubat 1935'te meydana gelmiş ve birkaç görselle katkıda bulunmak isterim.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bu nasıl bir soru yahu? afrika'daki açlığın allah'la ne alakası var? elohim'in bile bu konuda dahli olmadığını düşünüyorum * zeus'un, odin'in, ülgen'in ve dahi diğer tüm tanrıların da bu konuda bir suçu yok. işi tanrılara havale edip, insanın yediği naneleri görmezden gelmek de ne bileyim biraz garip bir tutum.

bir kere dünyadaki dinlerin salt iyilik ve güzellik vaat etmediği aşikar. cehennem kavramı niye var arkadaş? hiç mi düşünmediniz bunu da böyle bir başlık açtınız. işin su geyiği boyutu bir tarafa afrika'daki açlığın sebepleri bellidir. misal şöyle bir kaç anahtar kelime vereyim efendim size; sömürgecilik, kapitalizm, yayılmacılık dahası da var lakin analiz yapma havasında değilim. sömürgeci deyyuslar afrika'daki tarım arazilerini ne hale sokmuş bir araştırın bakalım. iç savaşların, katliamların sonrasında başa getirdikleri kukla yönetimlerin tarım politikaları yüzünden adamlarda verimli toprak kalmadı. yani olay tamamen insan temelli. bu mevzu da allah'ın suçu günahı yoktur. tek suçlu batı emperyalizmidir.

ha şunu da söylemem lazım; güzel kardeşim siz böyle argümanlarla ateist olmuşsanız, yarın bundan daha saçma argümanlarla müslüman, hristiyan, budist falan da olabilirsiniz. sorgulayın diyorsak, saçmalayın demiyoruz yahu *
devamını gör...

cinsellik, 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve batı’da imâl edilmiş bir kavramdır. öncesinde, insanlar cinsel ilişkilerde bulunurlardı fakat ‘cinsellikleri’ yoktu. belirli bir duygular ve zevkler grubunun “cinsellik” adı altında ayrı bir görüngü olarak yalıtılabileceğini düşünmeden rahatlıkla cinsellik üzerine konuşabilirlerdi. ancak yeni cinsellik kavramı sayesinde; konuşmaya, düşünmeye ve eylemeye ilişkin muhtelif günahlar, insan kişiliğinin müstakil bir kısmı olarak yalıtabilir ve geri kalan insanî duygu ve eylem alanlarından ayrıştırılabilir, özel bir grup olarak birleştirilebilir hale geldi.

yüzyıllar boyunca batı’nın cinsel düşlemleri, kimilerine göre her türlü günahkâr sapmanın uçurumu, kimilerine göreyse yasaklanmış kösnül hazların hasretle düşlenen cennetiydi. yakın doğu’daki insanları bu pek ırgalamıyordu tabii, yeter ki onları rahat bıraksınlar. ancak 19. asrın akışı içinde, artık rahat bırakmaz oldular. sanayileşme ve anamalcılık, batı’yı iktisadî ve askerî bakımdan öyle güçlendirmişti ki, islam dünyasına dönük sömürgeci atılımını yakın doğu’nun aslî ülkelerine de taşıyabilmişti. böyle bir teşebbüs, ideolojik bir temellendirmeye gereksinim duyar. batı’nın, yeryüzünün geri kalanına karşı bir “medeniyet misyonunu” yerine getirmekle görevli olduğu iddiası, işte bu ereğe hizmet etti.

ne var ki yakın doğu, sömürgeci güçlerin bakışına göre batı tipi uygarlığın gerektirdiği hemen her şeye zaten sahip bulunuyordu. sağlam yapılı evlerde oturuyorlardı, “doğru dürüst” (yani tek tanrılı ve özdönüşümlü bir ilahiyatın olduğu) bir dinleri vardı; edeplice giyiniyor, düzenli olarak yıkanıyorlardı. edebiyat vardı, tarihyazımı ve bilim vardı, kurumlaşmış bir hukuk dizgesiyle yönetilen “doğru düzgün” devletler bile vardı. yakın doğu’nun sömürgeci yağmasını meşrulaştırmak, iptidai olarak tasnif edilen başka bölgelere nazaran –batılı ölçütlere göre bile- çok daha zordu. bundan çıkışı sağlayan, yükseliş ve çöküş modeli oldu. burada da yine ‘cinselliğe’ önemli bir rol düşüyordu.

hegelci bir şema izlenerek, dünya tarihi süreklilik arz eden bir ilerleme tarihi olarak tasavvur edildi, ‘eski dünyanın kültürleri’ de sırayla buna katkıda bulunmuşlardı. bir ekin, katkısını sağladıktan sonra, ilerlemenin doruğuna onu izleyen kültür geçiyor, o da katkısını sunuyor ve birikimini kendisinden daha üstün olan bir başka kültüre devrediyordu. bu modele göre, islam kültürünün katkısı, karanlık orta çağ devrinde batı’nın antik çağ bilgisine erişmesine aracılık etmek olmuştu. o zamandan beriyse avrupa, ilerlemenin yegâne penahıydı. bütün diğer kültürler –islam kültürü de dahil– kendi varoluş haklarını yitirmişlerdi, çünkü ilerlemenin temsilciliği bu arada onlardan geçmişti. onların yazgısı, tarihsizliğin uzamında kalakalmaktı, ta ki batı onlara ilerlemeyi yeniden getirene kadar.

ancak verili kültürlerin başka kültürlere bir şey katacak kadar güçleri varken, nasıl “daha yüksek” kültürler olarak inkişaf edemediklerini ve neden zayıf düştüklerini açıklamak gerekiyordu. bunu açıklayabilmek için, ilerleme mefhumunun refakatine ‘çöküş’ kavramının da gelmesi gerekiyordu. yakın doğu’nun durumunda, bu “çöküş” mefhumu, batı’nın hegemonik bilgisinin oraya nüfuzunu sağlamanın da en etkili aracıydı.

buna göre islam’ın 8. ve 9. yüzyılda bir “altın çağı” olmuştu; o sıralar yunan biliminin ve felsefesinin eserleri arapçaya çevrilmişti (sonra batı bunlardan yararlanmış) ve ussalcı ilahiyat okulu “mutezile” devlet doktrini idi. ama sonra karanlık din âlimleri galebe çalmış, “ortodoksinin” kamçısı altında her türlü özgür düşüncenin donmasına yol açmışlardı. o zaman, bir çöküş devri başlamıştı –tam tamına bin yıl süren sahiden etkileyici bir çöküş dönemi!–

âlimlik, eski betikleri hiç düşünmeden hatmetme derekesine düşmüş, bilimler yasaklanmış ve ölüp gitmiş, edebiyat anlamsız sözcük cambazlığına irca olmuştu. egemenler, yazgılarına teslim olmuş bir güruh mahiyetindeki tebalarına gaddarca ve sadistçe zulmeden, onları sömüren korkunç tiranlardı. islam dünyasının çöküşü hakkındaki geleneksel imge, aşağı yukarı böyledir; bugün hâlâ birçok batılı entelektüel tarafından, aynı zamanda birçok yakın doğulu münevver tarafından da, doğruluğuna inanılan bir imgedir bu. bu telakkinin tutamaksızlığını birçok yönden göstermek mümkündür. ancak bakışları, çöküş tasavvurunun önemli bir yapı taşına çevirmek gerekiyor: yozlamış cinsellik.

19. yüzyıl ortalarında fransız psikiyatr bénédict augustin morel, dini kanaatleriyle lamarck’ın o zaman yepyeni olan bilimsel kuramlarını sentezlediği “yozlaşma kuramı”nı yayımladı. sofu katolik olan yazar burada incil’deki adem’in günah öyküsünü modern tıbbın düşünce tarzına uyarlar. başlangıçta kusursuz yaratılmış olan insan, zararlı çevresinin onun ahlâkî ve bedenî bozulmasına katkıda bulunan etkilerine boyun eğmiştir buna göre. bu yozlaşma, kalıtımla intikal eder, zaten bozulmuş olan zürriyet daha da zararlı bir çevrede yetişme eğiliminde olduğundan, yozlaşma kuşaktan kuşağa artar.

yozlaşma kuramı, günümüzdeki reklamcılık sektörünün arabeskleşen sloganıyla ifade etmek gerekirse: kariyer basamaklarını çok hızlı tırmandı. 19. asrın seksenli ve doksanlı yılları ingiltere’sinde orta tabakanın büyük teveccühüne mazhar oldu, zira onların ilerleyen sanayileşme karşısındaki korkularına, “moloh” (tevrat’ta sözü edilen putperestlerin çocuk kurban ettikleri tanrı) toplumsal konumlarını yitirme korkularına, isyankâr proletarya ve göçmenler karşısındaki korkularına hitap ediyordu.
başta şehirli alt tabakaların, sanayileşmenin ilk dönemindeki koşullara karşı gösterdikleri tepkiye dayanan yozlaşma kuramı “sapkın” cinsel davranışı açıklamak için kullanılmaya da müsaitti. üremeye yaramayan her türlü davranış, hem hıristiyanlığa hem darwinci düşünce tarzına uygun olarak “sapkın” sayılıyordu bu anlayışta. almanya’da yayımlanan: ‘psychopathia sexualis’ adlı, modern cinsellik biliminin kurucu eseri sayılan ünlü kitapta, bu tür davranışların tamamı “işlevsel yozlaşma” olarak tanımlandı.

yozlaşma kuramının kendisini bu kadar çabuk kabul ettirmesinin nedeni, bireylerin “yozlaşması” hakkında bir açıklama sunması değildi çünkü bu kuram, baştan itibaren kolektifleri esas alıyordu. sorun bireyin değil, topyekûn halk gruplarının “soysuzlaşması” idi. kuramın kendi iç mantığına göre, eğer halk içindeki bazı kesimlerin yozlaşmasına büyük bir tepki gösterilmezse, sonuçta halkın tamamı bir yozlaşma sürecine kurban giderdi. bu teori: cürümlerle, alkolizmle, fuhuşla mücadele etmeye çalışmakla ve onlardan korunmak için hekimlerin müdahalesini meşrulaştırmakla kalmıyor, dahası gerekli kılıyordu. bununla batı dünyasının medikalizasyonuna doğru önemli bir adım atılmış oldu. hekimler, o zamana kadar kilisenin hâkim olduğu alanlarda kendilerini yetkili ilan ettiler ve devlete merbut bir sağlık kurumu hastalarla meşgul olmakla kalmayıp, yoksulluğu, bakımsızlığı, cürümleri ve cinselliği de tıbbî bir sorun olarak tanımladı. erkek erkeğe cinsellik şimdi artık bir günah olmaktan çıkıp sayrılığa, sonra da kalıtımla aktarılan bir yozlaşma görüngüsüne dönüştü, böylece tüm toplumu tehdit eden bir sorun haline geldi.

yozlaşma isteğinin başka yararları da vardı. birincisi, sosyal darwinist ve ırkçı kuramlarla bağdaştırılabilmesi kolaydı, ikincisi avrupa dışı halkların “geri kalmışlığına” değgin bir açıklama sunmakla kalmıyor, “uygarlaştırma” gayesiyle oralara müdahale etmeyi de meşrulaştırıyordu. napolyon, 1798’de mısır’a düzenlediği saldırıyı mısır’ı yozlaştırmış ve barbarlığa sürüklemiş olan “türkler”den “kurtarma” savıyla meşrulaştırmıştı.

insan yaşamının diğer alanlarından ayrıştırılmış bir “cinsellik” anlayışını kurumlaştırma tasarısıyla batı, bir şekilde cinsel yaşamla bağıntılı görünen edimleri ‘belirsizlikten’ arındırmaya dönük, çıkışsız olan fakat yine de dünya çapında başarıya ulaşan bir girişim başlatmış oldu. bu arada, dünyada yaygın olarak kullanılan bütün dillerde, batılı “cinsellik” kavramının mütekabili olacak sözcükleri üretme çalışmaları başlatıldı. genellikle, “yerli cinselliği” batılı standartlara uydurmaya çalışan bir söylem de kurumlaştı. cinsel hazzı ve kösnül duygulanımları müphemlikten arındırmaya dönük bu çabanın, “belirsizliğin” ilgasına yönelik her deneme gibi başarısızlığa mahkûm olduğu açıktır. ortaçağ’da rahiplerin hazırladığı mufassal günah kataloglarının yerini, hekimlerin sayısız sapkınlığa ilişkin daha da ayrıntılı tasnifleri aldı. günümüzde, kimlik piyasasında gittikçe ayrıştırılan cinsel kimliklerden bir tane edinebilirsiniz fakat böylelikle cinselliğe ilişkin “belirsizliği” sona erdirme hedefinden daha çok uzaklaşırsınız.
devamını gör...

uç beyin(beyin kabuğu/korteks tabakası) ve ara beyin olarak iki bölgeye ayrılan beynin bir kısmı.

beyin kabuğu; beynin en dışında bulunur ve öğrenme, hafıza, akıl yürütme, istemli hareketler ve hislerin oluşması gibi aktivitelerden sorumlu kısımdır.
ara beyin ise hipotalamus, talamus ve epitalamus olarak üç kısımdan oluşur.

ön beyni oluşturan kısımlar çok fazla ayrıntı içerdiğinden özel başlıklar altında tanımlanması daha doğru olur.

sevgili armysuzy'nin ukdesidir.
devamını gör...

pertevniyal valide sultan tarafından, istanbul aksaray'da 1867-1871 yılları arasında yaptırılan cami. mimarı balyan ailesidir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
caminin de içinde bulunduğu külliyede türbe, kütüphane, mektep*, karakol, altı tane çeşme ve yedi tane dükkan bulunuyordu. neogotik mimariye sahip, zaten baktığınızda klasik camilerden çok daha farklı olduğunu görebiliyoruz. içi de en az dışı kadar güzel. dantellerle süslenmiş gibi, o kadar zarif ki. gördüğüm en güzel camilerden biri.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
yol yapımları, tramvay yolu çalışmaları ve aksaray meydanı düzenlemeleri sebebiyle külliye büyük zarar görmüş. pertevniyal valide sultan'ın türbesi de bu sebeplerle yıktırılıp yeri değiştirilerek avlunun içine alınmış, ayrıca sultanın kütüphanesi süleymaniye kütüphanesi'ne taşınmış.
bugün cami tam anlamıyla kaosun içinde, trafiğin dibinde* ve çalışmalar sebebiyle yol seviyesinin de altında kalmış bir şekilde varolmaya çalışıyor. aksaray'ın keşmekeşinin ortasında inci gibi parlıyor resmen.

kaynak 1
görsel kaynak: ben.
devamını gör...

inadı bırak ağlamana bak,
içindeki hisleri gözlerinden nasıl ele verecek nasıl ele verecek nasıl ele verecek ta derinden...
devamını gör...

bir michael jackson şarkısıdır.

ancak adam bir şarkı yaptı. ırkçılıkla suçlandı. hele bir bakalım şu şarkıya ve neler gelmiş michael’in başına?

1995 yılında çıkan politik bir şarkıdır. sözleri, müziği ve klibi, bizim kendini her akşam çamaşır suyuna bastıra bastıra beyazlayan kardeşimize aittir. şunu hemen belirteyim; ben bu şarkıyı çok severim. ancak sözleri ve klibi o dönem çok eleştirildi. anti-seminist olmakla yani yahudi düşmanı olmakla suçlandı. ilk klip, bir çocuk çığlığı ile başlar ve michael jacksonın bir hapishanede olduğu görüntülerdir. bizim siyahtan beyaza dönen kuzenimiz, gelen tepkiler üzerine klibi ve şarkıyı piyasadan kaldırır. 128 milyar dolar* masrafa girerek sözleri ve klibi yeniler.

ha işte burası çokomelli. benim sevdiğim yorum yeni halidir. hani şu klibi brezilyada çekilen. nedeni ise, ritimler efendim. davullar havalarda uçuşur. aslında “yöneten ve yönetilenleri” anlatmaya çalıştığı şarkı bu sefer de brezilya hökömeti tarafından eleştirilir. “len michael! gösterecek başka yer bulamadın mı? fakir mahalleleri çekmişsin hep.” derler.

ah be açık tenli kardeşim, ne çektin bu şarkıdan? adam bozulan imajı düzeltmek için şarkı üstüne şarkı yaptı. black or white bunlardan biridir. bu dert abimizi iyiden iyiye beyazlatır; “yapman! etmen ağalar. şu dünyada ırkçılıkla suçlanacak son kişi benim” dese de nafile.

o dönem çok eleştirildi ama şarkının içinde geçen iki satırı bırakayım şuraya sizlere tanıdık gelecek mi? sanki bugünleri işaret etmiş rahmetli;

i have a wife and two children who love me
i am the victim of police brutality, now...

nefes alamıyorum..... hatırladınız mı?

şarkı adını da çevirip bitirelim;
“bizi umursamıyorlar”
benim çevirim;
“kimse bizi takmiiyiiir.”

adam diyor ki; set me free. daha ne desin garibim?

benim görüşüm mü? yok ulen sözlerde bir ırkçılık. ancak artık bem bi beyaz olan abimizin anlatım şekli biraz farklı diyebiliriz. hepsi bu. şarkı da bu;



edit: sözlük formatına göre tekrar düzenlendi.
devamını gör...

sodyum kanal blokajı yapan, karbonik anhidraz enzimini inhibe eden,
gaba-a reseptörünü uyararak migren profilaksisinde kullanılan antiepileptik ajandır.
böbrek taşı oluşturabilir.
devamını gör...

bir çok harika beste ve şiir bırakmış neyzendir. bir şiirinde şöyle söylemiştir:

iyi bak kabına olmasın delik
boşuna taşırsın gider gündelik
anında ölmeli yaptığın iyilik
alemler duysun diye inayet etme
devamını gör...

son zamanlarda boş vaktimin çok olmasından mütevellit zihnimi çokça kurcalayan sorunsal.

insan kendini keşfetmek için ne yapmalı?
bahsettiğim şey yetenekli olduğu ya da ilgisini çeken alanı bulmak değil. iki basketbol bi futbol oynayayım, bi de tenis oynarken kendime bakayım hoşuma gidecek mi, aa-aa! yabancı dile yatkınlığım mı varmış ya falan değil yani kısaca.
insan kendini ne zaman keşfeder? hangi koşullar altında keşfetmesi gerekir?
kafa rahat, hiçbir dert tasa olmadan sahilde iki bira yuvarlarken mi tam olarak kendim gibi davranıyorum? rahat olduğumda mı dönücem fabrika ayarlarıma? iyi de fabrika ayarlarım neydi ki benim?
ya da konfor alanımdan çıkıp sorumluluklarla boğuşmak mı bana beni katacak? yediğim kazıklar, deneyimlerim mi yeni bir benlik oluşturacak bende?

ilerisi için konuşmak gerekirse: insan sürekli olarak gelişen ve değişen, sosyal bi canlı. dolayısıyla geçmiş deneyimlerimiz şu anki benliğimizi oluşturuyor, ondan eminiz. fakat geçmişe dönüp baktığınızda kendinizi keşfetmiş ve sonradan kaybetmişseniz ne yapmalı?
daha önceden olduğum gibi mutlu ve sağlıklı bi bakış açısı kazanmak neden şu an için imkansız? neyi nasıl yapmam gerektiğini bildiğim halde neden artık yapamıyorum?

kendini keşfetmenin ne olduğunu tam olarak tanımlayamasam da * ne olmadığını biliyorum.

toparlayacak olursak, siz yazarların bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum. soru basit, cevap zor: insan kendini nasıl keşfetmeli?
devamını gör...

1995-1996 yıllarında amerika birleşik devletleri başkanı bill clinton ile yaşadığı birliktelik ile büyük bir skandala neden olan beyaz saray stajyeridir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
bu skandala neden olarak sadece beyaz sarayda ve bill clinton’ın kariyerinde değil aynı zamanda da dünya halklarının bilincinde de bir sarsıntı yaratmıştır. zira yaptığı açıklamalar televizyonlarda yayınlanınca diğer ülkeleri bilmem ama dönemin türk halkı üzerinde aydınlatıcı bir etki yaratmıştır.

amerikan başkanlık ofisi olarak bilinen oval ofisin isminin o dönemlerde uzun bir süre oral ofis olarak anılmasına neden olan kahramanlardan biri olan monica beyaz saray stajyeri olarak girdiği ofisten dünyanın en çarpıcı skandallarından birinin kahramanı olan ünlü biri olarak çıkmıştır.

bir yıl boyunca oval ofiste dokuz kez birliktelik yaşadıklarını iddia eden monica bunu kanıtlamak için de oral seksin nihai ürünü ile lekelenmiş ve efsane olan mavi elbisesini mahkemede delil olarak sunarak dünyaya yepyeni bir fantezi nesnesi de sunmuş oldu.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
o dönem daha sonraları başkanlık için de yarışan hillary clinton ile evli olan bill ise neden amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en yüksek iq sahibi başkanı olduğunu kanıtlayarak bunun bir cinsel ilişki sayılamayacağını çünkü kendisinin bir şey yapmadığını kendisine bir şeyler yapıldığını iddia ederek ergenler alemine bir hayal gücü bombası bırakmıştır.

skandaldan sonra bill sadece mahkemeler ile uğraşırken monica zor günler geçirmiş, ingiltere’ye taşınmak zorunda kalmış, sosyal psikoloji okumuş, tasarımcılık yapmış ama bir türlü tutunamamıştır. bütün suç monica’ya yıkıldığı için o zamana kadar onlarca seks skandalına adı karışan bill rahat rahat saksafon çalmaya devam ederken toplumda monica’ya karşı olan güvensizlik devam etmiştir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
ilk paragrafta andığım etki ise şöyle olmuştur. o dönemler türkiye’de porno sektörü çok yaygın olmadığı, sansür yüzünden filmlerde insanların yanak yanağa öpüştüğü ve hayal gücü de çok kuvvetli olmayan türk halkı yeni bir kavramla bu kadar aleni bir şekilde tanışınca şöyle diyaloglar yaşanması kaçınılmaz olmuştur:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
ayrıca şu an belediyelerin seminerler düzenleyerek cinsel eğitimler verecek boyuta gelmesine önayak olan da yine bu skandaldır.

#1089279
devamını gör...

sindiremiyorum. nereden bakarsan bak iğrenç ya; annem ya da babam, kardeşim? nasıl?
devamını gör...

etrafına (bkz: balbal) adı verilen heykelcikler konulan, islamiyet öncesi türk devletlerinde ahiret inancının var olduğunun kesin kanıtı olan mezar türüdür.
devamını gör...

serdar ortaç eşliğindeki tüm ev işleri
devamını gör...

çok üzgünüm. ama böyle.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

abi bazen küfürsüzlük gerçekten çok zor.
ulan araplar siz haddinizi çoktan aşmaya başladınız gözlerim dönmeye başlıyor.
eminim bir çok kişi aynı şeyi hissediyor.
nereye gitmiyorsunuz lan, ya güzellikle gidersiniz yada sizi önümüze katıp it gibi süreriz buradan. yettiniz artık lan!
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim