lewis carroll
asıl adı charles lutwidge dodgson olan ingiliz yazar. (1832- 1898)
orta sınıf bir ingiliz ailenin çocuğu olarak doğdu, matematiğe ilgisi erken keşfedildi. ölünceye kadar -pek de mutlu olmadığını iddia ettiği- christ church, oxford'da hocalık yaptı. felsefe, şiir ve fotoğrafçılıkla ilgilendi. en önemli romanı başta çocuklar için yazdığı, daha sonra yaptığı ekleme ve düzenlemelerle yetişkinlere de hitap eden 'alice's adventures in wonderland' (alis harikalar diyarında) romanıdır. roman fantastik türde bir eser olduğu için hemen ilgi çekti. hatta o kadar ki, kraliçe victoria kitaba bayıldı. dodgson daha sonra, romanın devamını da yazdı: through the looking-glass, and what alice found there (türkçeye 'aynanın içinden' diye çevrildi.)
dodgson, ölümüne yakın iki ciltlik bir roman daha yazdı ama bu romanlar ilgi çekmedi. ("son romanı, iki ciltlik sylvie ve bruno, sırasıyla 1889 ve 1893 yıllarında basıldı, ancak kitapların başarısı alice'in başarısının yanına bile yaklaşamadı. karmaşıklığı okuyucu tarafından pek takdir görmedi ve kitabın eleştirileri de dahil olmak üzere yalnızca 13,000 baskısının satılması hayal kırıklığı uyandırdı.")
dodgson'un belki de en belirgin özelliği 'kekeme' olmasıydı. alice harikalar diyarındaki 'dodo' karakterini kendisini düşünerek yazdığı ve kendi adını bir türlü düzgün söyleyemediği için bu adı koyduğu söylenir.
şu anda bile kendisi ile ilgili araştırmalar yürüten pek çok kuruluş vardır.
alis harikalar diyarında'nın basılışının 150 yılı için hazırlanan bir bbc belgeselinde dodgson'un 'pedofili'ye eğilimi olduğu iddialarına da yer verildi. bu ne kadar doğrudur bilinmez ama (kendi çektiği fotoğraflardan oluşan arşivindeki fotoğraflardan pek çoğu bugün kaybolmuş olsa bile) dodgson'un çektiği kesin olarak bilinen fotoğraflardan birindeki, ergenliğinin başındaki çırılçıplak küçük kız fotoğrafı, iddiaya önemli bir dayanak olarak gösterilmekte.
çocukluğumun en sevilen kitabının yazarı hakkındaki bu iddia beni üzdü. ama böyle bir kitabı hayal dünyası geniş çocuklara sunabildiği için, yalnızca böyle bir nedenle bile olsa onu lanetleyemiyorum.
charles lutwidge dodgson, nam-ı diğer lewis carroll'ın, ölümünden sonra hubert von herkomer tarafından fotoğraflarına bakılarak yapılan bir portreyi ve ressamı hakkında ingilizce bilgi içeren sayfayı da paylaşayım. bu tablo şu anda great hall of christ church, oxford'da asılıdır.
orta sınıf bir ingiliz ailenin çocuğu olarak doğdu, matematiğe ilgisi erken keşfedildi. ölünceye kadar -pek de mutlu olmadığını iddia ettiği- christ church, oxford'da hocalık yaptı. felsefe, şiir ve fotoğrafçılıkla ilgilendi. en önemli romanı başta çocuklar için yazdığı, daha sonra yaptığı ekleme ve düzenlemelerle yetişkinlere de hitap eden 'alice's adventures in wonderland' (alis harikalar diyarında) romanıdır. roman fantastik türde bir eser olduğu için hemen ilgi çekti. hatta o kadar ki, kraliçe victoria kitaba bayıldı. dodgson daha sonra, romanın devamını da yazdı: through the looking-glass, and what alice found there (türkçeye 'aynanın içinden' diye çevrildi.)
dodgson, ölümüne yakın iki ciltlik bir roman daha yazdı ama bu romanlar ilgi çekmedi. ("son romanı, iki ciltlik sylvie ve bruno, sırasıyla 1889 ve 1893 yıllarında basıldı, ancak kitapların başarısı alice'in başarısının yanına bile yaklaşamadı. karmaşıklığı okuyucu tarafından pek takdir görmedi ve kitabın eleştirileri de dahil olmak üzere yalnızca 13,000 baskısının satılması hayal kırıklığı uyandırdı.")
dodgson'un belki de en belirgin özelliği 'kekeme' olmasıydı. alice harikalar diyarındaki 'dodo' karakterini kendisini düşünerek yazdığı ve kendi adını bir türlü düzgün söyleyemediği için bu adı koyduğu söylenir.
şu anda bile kendisi ile ilgili araştırmalar yürüten pek çok kuruluş vardır.
alis harikalar diyarında'nın basılışının 150 yılı için hazırlanan bir bbc belgeselinde dodgson'un 'pedofili'ye eğilimi olduğu iddialarına da yer verildi. bu ne kadar doğrudur bilinmez ama (kendi çektiği fotoğraflardan oluşan arşivindeki fotoğraflardan pek çoğu bugün kaybolmuş olsa bile) dodgson'un çektiği kesin olarak bilinen fotoğraflardan birindeki, ergenliğinin başındaki çırılçıplak küçük kız fotoğrafı, iddiaya önemli bir dayanak olarak gösterilmekte.
çocukluğumun en sevilen kitabının yazarı hakkındaki bu iddia beni üzdü. ama böyle bir kitabı hayal dünyası geniş çocuklara sunabildiği için, yalnızca böyle bir nedenle bile olsa onu lanetleyemiyorum.
charles lutwidge dodgson, nam-ı diğer lewis carroll'ın, ölümünden sonra hubert von herkomer tarafından fotoğraflarına bakılarak yapılan bir portreyi ve ressamı hakkında ingilizce bilgi içeren sayfayı da paylaşayım. bu tablo şu anda great hall of christ church, oxford'da asılıdır.
devamını gör...
çocukluğumuzda meşhur olan şarkılar
tarkan - kıl oldum abi
devamını gör...
kadınların eskisi kadar zor olmaması
tabiii lan manyak mısın?
bunca manyak insan varken, bir zahmet erkeğimi* kendim seçeyim ve ben yürüyeyim.
birinin beni beğenmesi ve benim için bir şeyler yapması umrumda olmaz, ben beğenip istemedikçe.......
devir değişti efendiler...
tüketim çağındayız, seçenekler bol, uyaranlar çeşitli.
zor olan kadınlar değil, zor olan kendini bilmezlik ve aymazlık.
sen kimsin, kimsiniz siz de basit, ucuz'' kadın'' ithamlarında bulunuyorsunuz.
size çok yanlış öğretmişler. işin en can alıcı noktası ise bu bilgileri dogmatik olarak kabul edip, içselleştirmiş olmanız. innovation and youuuuu, lütfen zihninizi açın, yenilenin, öğrenin, gelişin ve değişin.
belki tek taş almayacağım fakat erkeğime nişan yüzüğünü ben alacağım. evlilik teklifini ben edeceğim ama ayakta.
çeyiz de düzerim, düğün de yaparım masrafların hepsi benden ama erkeklerin eskisi kadar kolay olmaması*!!
not: ben seçilmem seçerim şarkısının sahibi, ebru gündeş, konu ile alakasızdır.
ebru böyle derdi ama bak nolduuuu? gibi sığ söylemlerde bulunmayınız efendim. hanfendi, paravan bir evlilik yapmıştır.
günün sonunda,
doktorun dediğini yap yaptığını yapma
bunca manyak insan varken, bir zahmet erkeğimi* kendim seçeyim ve ben yürüyeyim.
birinin beni beğenmesi ve benim için bir şeyler yapması umrumda olmaz, ben beğenip istemedikçe.......
devir değişti efendiler...
tüketim çağındayız, seçenekler bol, uyaranlar çeşitli.
zor olan kadınlar değil, zor olan kendini bilmezlik ve aymazlık.
sen kimsin, kimsiniz siz de basit, ucuz'' kadın'' ithamlarında bulunuyorsunuz.
size çok yanlış öğretmişler. işin en can alıcı noktası ise bu bilgileri dogmatik olarak kabul edip, içselleştirmiş olmanız. innovation and youuuuu, lütfen zihninizi açın, yenilenin, öğrenin, gelişin ve değişin.
belki tek taş almayacağım fakat erkeğime nişan yüzüğünü ben alacağım. evlilik teklifini ben edeceğim ama ayakta.
çeyiz de düzerim, düğün de yaparım masrafların hepsi benden ama erkeklerin eskisi kadar kolay olmaması*!!
not: ben seçilmem seçerim şarkısının sahibi, ebru gündeş, konu ile alakasızdır.
ebru böyle derdi ama bak nolduuuu? gibi sığ söylemlerde bulunmayınız efendim. hanfendi, paravan bir evlilik yapmıştır.
günün sonunda,
doktorun dediğini yap yaptığını yapma
devamını gör...
hazall
yepisyeni modumuz. fazlasıyla sevgi dolu, hoşsohbet ve mütevazı. moderatörlüğünü layıkıyla icra edeceğinden de hiç şüphem yok. modlar arasında ayrımcılık yapılır bence ve gececi bir yazar olarak şimdiden en sevdiğim gececi moddur. kendisine sabır ve metanet diliyorum. hayırlı olsun sevgili mod.*
devamını gör...
aç karına su içtikten sonra oryantal yapmak
daha okurken mideye kramplar sokan eylem. çocukken hep yapardım eve gelen misafirleri etkilemek için.* sanki asena dans ediyor da mideden gelen gluk gluk sesleri de müziğe perküsyon olarak destek oluyor. ardından gelen mide bulantısı da cabası.*
devamını gör...
masumiyet müzesi
(bkz: orhan pamuk) kitabı. 2008 yılında yayımlanmıştır. müthiş bir aşk kitabıdır. pamuk bu kitabı kızına ithaf etmiştir. baştan söyleyeyim orhan pamuk'un kalemini, anlatımını çok severim. bütün kitaplarını (son kitabı: veba geceleri dahil) okudum. içlerinde en sevdiğim kitabı masumiyet müzesi. kitabın benim için önemli bir özelliği de lisansta 3. sınıfta çevre psikolojisi dersinde bir dönem boyunca ders kitabı gibi işlemiş olmamız. tabi ki eşyaların, çevrenin insan davranışları arasındaki ilişki kapsamında işledik ve orhan pamuk bunu hem kitabıyla hem de daha sonrasında müzesiyle çok çok iyi başarmış bir yazar. tanımda şunu da yazmalıyım nobel ödüllü yazarın muhteşem kitabı.
bu hikaye füsun ve kemal'in aşk hikayesi. orhan pamuk nasıl kurguladın bunu, nasıl yazdın bu aşk hikayesini. ne yaşadın be sen adam.
orhan pamuk bu aşk hikayesini öyle yaşamış öyle hissetmiş ki sonunda istanbul beyoğlu çukurcuma'da bir ev alıp bu ölümsüz hikayeyi gerçekten ölümsüzleştirmiş. bir müze haline getirmiş. müzeyi gezdiğinizde her şey o kadar iyi düşünülmüş ki sanki hikayeyei bir kez daha yaşıyorsunuz. sanki hikaye değilmiş de gerçekten yaşanmış hissi geçiyor. ben çok etkilenmiştim. sanki kemal orada yaşamış, füsun'un ölümüne oralarda ağlamış gibi. siz de orada birlikte ağlıyorsunuz.
kitapta her eşyaya bir bölüm ayrılmış, müzede de bunu hissediyorsunuz. önce kitabı okuyun (eğer biraz bilginiz varsa çevre psikolojisi kapmasında değerlendirmeye çalışın) sonra da müzeyi ziyaret edin. hayatınızda yaşayacağınız en iyi deneyimlerden biri olabilir.
bu hikaye füsun ve kemal'in aşk hikayesi. orhan pamuk nasıl kurguladın bunu, nasıl yazdın bu aşk hikayesini. ne yaşadın be sen adam.
orhan pamuk bu aşk hikayesini öyle yaşamış öyle hissetmiş ki sonunda istanbul beyoğlu çukurcuma'da bir ev alıp bu ölümsüz hikayeyi gerçekten ölümsüzleştirmiş. bir müze haline getirmiş. müzeyi gezdiğinizde her şey o kadar iyi düşünülmüş ki sanki hikayeyei bir kez daha yaşıyorsunuz. sanki hikaye değilmiş de gerçekten yaşanmış hissi geçiyor. ben çok etkilenmiştim. sanki kemal orada yaşamış, füsun'un ölümüne oralarda ağlamış gibi. siz de orada birlikte ağlıyorsunuz.
kitapta her eşyaya bir bölüm ayrılmış, müzede de bunu hissediyorsunuz. önce kitabı okuyun (eğer biraz bilginiz varsa çevre psikolojisi kapmasında değerlendirmeye çalışın) sonra da müzeyi ziyaret edin. hayatınızda yaşayacağınız en iyi deneyimlerden biri olabilir.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu ile dünyadan uzak
rob'un sesinin sonunu duyamadım, valla yakarım bu radyoyu!!!!
56 saattir onu bekliyorum ben, puh!
56 saattir onu bekliyorum ben, puh!
devamını gör...
az tanım girmesine rağmen karma puanı yüksek olan yazarlar veri tabanı
tanım sayısıyla ilgili değildir . şu beğen tuşuna basmaya korkanlarla ilgili bir durumdur .
ben yoldaş benjamin franklinle konuştum. bize özel beğenilerden ücret almayacak , ikna ettim . korkmayın beğenmeye canlarım .
edit : yazıklar olsun size 800 küsür tanım girdim bu kadar beğenmediniz , illa ağzımızla beğen mi diyelim canım .
ben yoldaş benjamin franklinle konuştum. bize özel beğenilerden ücret almayacak , ikna ettim . korkmayın beğenmeye canlarım .
edit : yazıklar olsun size 800 küsür tanım girdim bu kadar beğenmediniz , illa ağzımızla beğen mi diyelim canım .
devamını gör...
intihar notuna yazılacak ilk cümle
merhaba arkadaşlar kanalıma hoşgeldiniz.
devamını gör...
güne iyi başlatan şeyler
bulutlara gizlenmemiş ise gün doğuşunu izlemek bunlardan biridir.
devamını gör...
bugün yaşadığımız duygulardan birini paylaşalım
bir ayıcık(oyuncak) var ki öyle tatlı öyle güzel, bi de benimmm. sarılmaya, öpmeye doyamıyorsun. beni çok mutlu etti ve mutluluktan yorulup uyuyup kalmışım. anladım ki ben en çok hudutsuzca sarılmayı seviyorum, ara ara öpmeyi seviyorum. hayalimde hediyeyi alan kişi ile de öyle sarılıp kalmak istiyorum ve çok mutlu olacağım o mutluluk ile de ölmek istiyorum. (ağladım.)
devamını gör...
iskitler
tanım:
kırım'ın kuzeyindeki karadeniz-hazar bozkırları civarında kök salan, ancak avrasya bozkırlarının ve balkanlar'ın ötesine kadar yayıldığı düşünülen, m.ö 8.-m.s 3. yüzyıl tarihleri arasında varlık göstermiş göçebe bir bozkır kavmidir.
yaşam tarzı:
savaşçı bir kavim olan iskitler, at üzerinde kompozit yaylarla savaşırlardı. bu bakımından "atlı göçebeler" kültürünün ilk temsilcileri de onlardır. çoğu zaman hayvancılık ve avcılıkla geçimi sürdürmelerine ve zorlu bir coğrafyada yaşamalarına karşın oldukça sanatçı bir millet idi. " bozkırın kuyumcuları" olarak adlandırılan iskitler, altından yaptıkları son derece şatafatlı ve güzide eserler ile de pek meşhurdur.
kökenleri:
akademik camiada kabul gören görüşe göre bu kavim çoğunlukla irani kökenli bir dil konuşan bir aryan kavmidir. bunun dışında, bilhassa türkiye'de onların aslında bir ural-altay kökenli bir kavim olduğu görüşü savunulmaktadır.
günümüz bilimi ise bu durumun kesin olarak açıklanmasının henüz mümkün olmadığını kanıtlar niteliktedir. nature dergisi tarafından yayınlanan, yakın zamanda yapılmış bir araştırmaya göre iskitler'in çekirdek yapısının irani kökenli olduğu, ancak doğu'dan gelen avrasya elementlerinin de iskitler'in kimliğinin oluşmasında bir tesir yaratmış olabileceğini söylenmektedir. avrasya'da gün yüzüne çıkartılmış pazırık, aldy-bel, arjan kurganlarında yapılan genetik araştırmalar neticesinde elde edilen verilere istinaden bu görüş desteklenmekte ve iskitlerin sanılandan daha karmaşık birçok farklı milletin ve kabilenin oluşturduğu bir konfederatif kavim olabileceğini fikrini düşündürtmektedir.
kaynakça: www.nature.com/articles/nco...
iskitler- ilhami durmuş
kırım'ın kuzeyindeki karadeniz-hazar bozkırları civarında kök salan, ancak avrasya bozkırlarının ve balkanlar'ın ötesine kadar yayıldığı düşünülen, m.ö 8.-m.s 3. yüzyıl tarihleri arasında varlık göstermiş göçebe bir bozkır kavmidir.
yaşam tarzı:
savaşçı bir kavim olan iskitler, at üzerinde kompozit yaylarla savaşırlardı. bu bakımından "atlı göçebeler" kültürünün ilk temsilcileri de onlardır. çoğu zaman hayvancılık ve avcılıkla geçimi sürdürmelerine ve zorlu bir coğrafyada yaşamalarına karşın oldukça sanatçı bir millet idi. " bozkırın kuyumcuları" olarak adlandırılan iskitler, altından yaptıkları son derece şatafatlı ve güzide eserler ile de pek meşhurdur.
kökenleri:
akademik camiada kabul gören görüşe göre bu kavim çoğunlukla irani kökenli bir dil konuşan bir aryan kavmidir. bunun dışında, bilhassa türkiye'de onların aslında bir ural-altay kökenli bir kavim olduğu görüşü savunulmaktadır.
günümüz bilimi ise bu durumun kesin olarak açıklanmasının henüz mümkün olmadığını kanıtlar niteliktedir. nature dergisi tarafından yayınlanan, yakın zamanda yapılmış bir araştırmaya göre iskitler'in çekirdek yapısının irani kökenli olduğu, ancak doğu'dan gelen avrasya elementlerinin de iskitler'in kimliğinin oluşmasında bir tesir yaratmış olabileceğini söylenmektedir. avrasya'da gün yüzüne çıkartılmış pazırık, aldy-bel, arjan kurganlarında yapılan genetik araştırmalar neticesinde elde edilen verilere istinaden bu görüş desteklenmekte ve iskitlerin sanılandan daha karmaşık birçok farklı milletin ve kabilenin oluşturduğu bir konfederatif kavim olabileceğini fikrini düşündürtmektedir.
kaynakça: www.nature.com/articles/nco...
iskitler- ilhami durmuş
devamını gör...
dead poets society
kitap 1989 yılında sinemaya da uyarlanmıştır. filmin yönetmeni peter weir, başrolü john keating rolü ile robin williams'tır. aynı zamanda kendisini before sunrise, before sunset ve before midnight serisinden tanımış olabileceğimiz ethan hawke, çekingen bir öğrenci olan todd anderson'ı oynuyor. filmi yıllar önce izlemiştim. bugün sözlüğün edebiyat ve okuma kulübü aracılığıyla yeniden izledim ve tekrar izlediğim için mutluyum.
sanıyorum ölü ozanlar derneği pek çok insana öğretmen olma heyecanını, isteğini kazandırmıştır. çünkü keating karakteri esasici eğitim tarzını benimseyen öğretmenlerin aksine -disipline etmek yerine- öğrencilerin hissettikleriyle ilgilenir. eleştirel düşünme becerisi kazandırmayı amaçlar. ancak düşündüren, eleştiri için cesaretlendiren, bakış açısı geliştiren bir öğretmen olabilmenin çok da kolay olmadığını düşünüyorum. hayatına almadığın, sindiremediğin bir davranış biçimini kazandıramazsın. yeterince cesur değilsen eleştiremezsin ve eleştirel düşünme becerisi, eleştirinin önemi anlatılarak kazandırılmaz. fikrini söylediğinde cezalandırıldığın herhangi bir yerde, örneğin bir sınıfta*, cesur davranmayı öğrenemezsin.
filmin son sahnesinde, güzel bir sahne ama spoiler olabilecek bir sahne değil, çocuklardan biri haksızlığa tek başına tepki gösteriyor. müdürün kendisine bağırması üzerine oturuyor. dayanamayıp tekrar ayağa kalkıyor ve yine tepki gösteriyor. bu kez arkadaşları da ona katılıyor. müdür yine bağırıyor ve çocuktan yerine oturmasını istiyor ancak bu kez sınıfın neredeyse yarısı ilk tepkiyi gösteren çocukla aynı hareketi ortaya koyuyor. müdür çok tepkili, çok da yetkili ama yalnız. açıkçası öğretmenlere bu filmi niye önerdiklerini aklım almıyor*.
filmde en sevdiğim bölüm sanırım keating'in çocukları yürüttüğü bölümdü. üç öğrenci yürümeye başladı bir süre sonra üçü de aynı adımları atıyordu. "başkalarının karşısında inançlarınızı korumanın ne kadar zor olduğunu göstermek istedim. hepimizin kabul edilmeye ihtiyacı var ancak şimdi kendi yürüyüşünüzü kendi adım atışınızı bulmanızı istiyorum."
sanıyorum ölü ozanlar derneği pek çok insana öğretmen olma heyecanını, isteğini kazandırmıştır. çünkü keating karakteri esasici eğitim tarzını benimseyen öğretmenlerin aksine -disipline etmek yerine- öğrencilerin hissettikleriyle ilgilenir. eleştirel düşünme becerisi kazandırmayı amaçlar. ancak düşündüren, eleştiri için cesaretlendiren, bakış açısı geliştiren bir öğretmen olabilmenin çok da kolay olmadığını düşünüyorum. hayatına almadığın, sindiremediğin bir davranış biçimini kazandıramazsın. yeterince cesur değilsen eleştiremezsin ve eleştirel düşünme becerisi, eleştirinin önemi anlatılarak kazandırılmaz. fikrini söylediğinde cezalandırıldığın herhangi bir yerde, örneğin bir sınıfta*, cesur davranmayı öğrenemezsin.
filmin son sahnesinde, güzel bir sahne ama spoiler olabilecek bir sahne değil, çocuklardan biri haksızlığa tek başına tepki gösteriyor. müdürün kendisine bağırması üzerine oturuyor. dayanamayıp tekrar ayağa kalkıyor ve yine tepki gösteriyor. bu kez arkadaşları da ona katılıyor. müdür yine bağırıyor ve çocuktan yerine oturmasını istiyor ancak bu kez sınıfın neredeyse yarısı ilk tepkiyi gösteren çocukla aynı hareketi ortaya koyuyor. müdür çok tepkili, çok da yetkili ama yalnız. açıkçası öğretmenlere bu filmi niye önerdiklerini aklım almıyor*.
filmde en sevdiğim bölüm sanırım keating'in çocukları yürüttüğü bölümdü. üç öğrenci yürümeye başladı bir süre sonra üçü de aynı adımları atıyordu. "başkalarının karşısında inançlarınızı korumanın ne kadar zor olduğunu göstermek istedim. hepimizin kabul edilmeye ihtiyacı var ancak şimdi kendi yürüyüşünüzü kendi adım atışınızı bulmanızı istiyorum."
devamını gör...
normal sözlük’te beni kimsenin sevmemesi
dostum burası internet, burda kimse kimseyi sevmiyor ?
t: suç teşkil etmeseydi birbirimize girerdik fiziksel ortamda deneysel bir çalışmanın içine toplamış olsalardı bizi.
edit:üst üste 4 bölüm black mirror izlemenin, zihnimde yarattığı paranoid rush etkisinden böyle bir tanım girdim. ama bir gerçek var, internette asla kimseye güvenme. iyi geçin,güzel konular hakkında tartış, yorum al fikir ver ama sevilme kaygısı duyma, açığını farkedip sömürürler seni.
t: suç teşkil etmeseydi birbirimize girerdik fiziksel ortamda deneysel bir çalışmanın içine toplamış olsalardı bizi.
edit:üst üste 4 bölüm black mirror izlemenin, zihnimde yarattığı paranoid rush etkisinden böyle bir tanım girdim. ama bir gerçek var, internette asla kimseye güvenme. iyi geçin,güzel konular hakkında tartış, yorum al fikir ver ama sevilme kaygısı duyma, açığını farkedip sömürürler seni.
devamını gör...
kekeme birine kekeleyerek cevap vermek
insanlığın zekatından nasip alamayan insan davranışı. empati yapıyorum ayağına insanları niye üzüyorsunuz ki, andaval mısınız?
devamını gör...
hayat bilgisi
izledikçe insanın içini ısıtan bir gençlik dizisi. küçükken izleyip lise hayatına özenirdim, öyle bir lise hayatım olsun isterdim. neyse ki şanslıydım, lise yıllarım benim için çok güzel geçti. * şimdilerde de tekrardan izlemeye başladım, çok iyi geldi, bir bakıma o günlere döndüm.
devamını gör...
türkiye'de unutulamayan olaylar
kendini şişleyen tarikatı hatırlayan yok herhalde. bir ara haberlerde -ki bu zaman dilimi doksanlara tekabül eder- orasını burasını şişleyen adamlar peydah olmuştu. kanamazdı yaraları, acıyor gibi de durmazlardı. garip bir olaydı. sesleri yok yıllardır.
devamını gör...
megaloman
uzak durulması gereken insan tipi.
devamını gör...
kitap alıntıları
" bazen sessiz kalmak kırıldığını göstermenin en iyi yoludur."
tomris uyar
tomris uyar
devamını gör...
safiye ali
ilk türk kadın doktorumuz. (d. 1891, istanbul – ö. 1952, almanya).

--- alıntı ---
osmanlı döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmış bir aileye mensuptur. 6 kişilik ailenin en küçük ve en zeki kız çocuğudur. amerikan kız koleji’nde öğrenim görmesinin yanı sıra özel dersler almıştır.
balkan savaşları döneminde cepheden getirilen yaralıları gördü ve doktor olmaya karar verdi. ancak maddi yetersizlikler ve o dönemin şartları tıp okuma isteğini sınırladı. hangi kapıyı çalsa ‘’tıp fakültesine kadın öğrenci alamayız’’ sözüyle karşılaşsa da kafaya koymuştur bir kere doktor olacaktır.
buna rağmen yılmayarak çalışkanlığı ve başarısıyla dikkat çeken safiye ali, dönemin maarif vekili (milli eğitim bakanı) şükrü bey’in desteğiyle tıp eğitimi almak üzere almanya’ya gitti.
almanya’da kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yaptı. bu yıllarda açlık ve sefaletin en dibini gördü.
günlüğünde şu not vardır;
‘’çöpten çıkarıp geceleri yediğim ekmek hiç ağrıma gitmiyor.
ülkemde tıp fakültesi varken buralarda olmam daha çok ağrıma gidiyor.
ne olursa olsun ülkeme doktor olarak döneceğim.’’
dediğini yaptı. kurtuluş savaşı’nın son günlerinde yurda döndü ve hemen işe başladı. cağaloğlu’nda açtığı klinikte; ayrıca süt ve bakımevlerinde hizmet verdi. fakat kadın olduğu için ilk zamanlar kimse gelmiyordu. halbuki kadın ve çocuk hastalıkları doktoruydu.
aşağılamalara, dışlamalara ve hakaretlere aldırmadan, pes etmeden devam etti.
fakir ailelerin kadınlarını ve çocuklarını evlerinde ücretsiz tedavi etti. eline geçen ilk parayla süt ve bakım evini açtı.
dönemin ünlü doktorlarından besim ömer paşa, akil muhtar, operatör emin bey gibi isimlerden büyük destek gördü. türkiye’yi yurtdışındaki tıp kongrelerinde temsil etti.
hasta ve zayıf çocuklar için hilal-i ahmer muayenehanesini kurdu. direnerek, kadınların tıp fakültesine alınmalarını sağladı. ülkenin tıp eğitimi veren ilk kadını oldu.
sağlık sorunları nedeniyle eşiyle birlikte gittiği almanya’da ikinci dünya savaşı yaralılarını tedavi etti.
yakalandığı kanser hastalığından kurtulamayan safiye ali, 1952’de hayatını kaybetti.
almanya’da tıp eğitimi aldığı hastanede ılık bir bahar günü hayata gözlerini yumarken şu sözleri söylemişti:
“kadınlar size emanet… “
işte safiye ali böyle bir yüce gönüllü kadındı.,
--- alıntı ---

--- alıntı ---
osmanlı döneminde çeşitli hizmetleriyle tanınmış bir aileye mensuptur. 6 kişilik ailenin en küçük ve en zeki kız çocuğudur. amerikan kız koleji’nde öğrenim görmesinin yanı sıra özel dersler almıştır.
balkan savaşları döneminde cepheden getirilen yaralıları gördü ve doktor olmaya karar verdi. ancak maddi yetersizlikler ve o dönemin şartları tıp okuma isteğini sınırladı. hangi kapıyı çalsa ‘’tıp fakültesine kadın öğrenci alamayız’’ sözüyle karşılaşsa da kafaya koymuştur bir kere doktor olacaktır.
buna rağmen yılmayarak çalışkanlığı ve başarısıyla dikkat çeken safiye ali, dönemin maarif vekili (milli eğitim bakanı) şükrü bey’in desteğiyle tıp eğitimi almak üzere almanya’ya gitti.
almanya’da kadın ve çocuk hastalıkları üzerine ihtisas yaptı. bu yıllarda açlık ve sefaletin en dibini gördü.
günlüğünde şu not vardır;
‘’çöpten çıkarıp geceleri yediğim ekmek hiç ağrıma gitmiyor.
ülkemde tıp fakültesi varken buralarda olmam daha çok ağrıma gidiyor.
ne olursa olsun ülkeme doktor olarak döneceğim.’’
dediğini yaptı. kurtuluş savaşı’nın son günlerinde yurda döndü ve hemen işe başladı. cağaloğlu’nda açtığı klinikte; ayrıca süt ve bakımevlerinde hizmet verdi. fakat kadın olduğu için ilk zamanlar kimse gelmiyordu. halbuki kadın ve çocuk hastalıkları doktoruydu.
aşağılamalara, dışlamalara ve hakaretlere aldırmadan, pes etmeden devam etti.
fakir ailelerin kadınlarını ve çocuklarını evlerinde ücretsiz tedavi etti. eline geçen ilk parayla süt ve bakım evini açtı.
dönemin ünlü doktorlarından besim ömer paşa, akil muhtar, operatör emin bey gibi isimlerden büyük destek gördü. türkiye’yi yurtdışındaki tıp kongrelerinde temsil etti.
hasta ve zayıf çocuklar için hilal-i ahmer muayenehanesini kurdu. direnerek, kadınların tıp fakültesine alınmalarını sağladı. ülkenin tıp eğitimi veren ilk kadını oldu.
sağlık sorunları nedeniyle eşiyle birlikte gittiği almanya’da ikinci dünya savaşı yaralılarını tedavi etti.
yakalandığı kanser hastalığından kurtulamayan safiye ali, 1952’de hayatını kaybetti.
almanya’da tıp eğitimi aldığı hastanede ılık bir bahar günü hayata gözlerini yumarken şu sözleri söylemişti:
“kadınlar size emanet… “
işte safiye ali böyle bir yüce gönüllü kadındı.,
--- alıntı ---
devamını gör...