üçüncü sayfa radyo yayını
cem karaca şarkısını dinleyince radyoda keşke ''ekonomi saati'' olsa diye düşündüm.
devamını gör...
geceye bir aforizma bırak
"kimine göre yalnızlık, hasta kişinin kaçışıdır; kimine göre de, hasta kişilerden kaçıştır."
~nietzsche
aklıma bu güzel şarkı geldi birden. iyi dinlemeler!*
~nietzsche
aklıma bu güzel şarkı geldi birden. iyi dinlemeler!*
devamını gör...
sözlüklerde dişiliğin prim yapması
bunun sözlükle alakası yok. adam online oyunda kadın nicki görünce bile yürüyor. ülkedeki erkeklerin çoğu abaza tek sebebi bu.
devamını gör...
kur'an incil ve tevrat'ın sümer'deki kökeni
muazzez ilmiye çığ'ın okuduğum ilk kitabıdır. böyle muhteşem bir kadının diğer kitaplarını da kendime okumayı göre bildim ve hepsini de okudum. eğer birazcık da ilginiz varsa sizi araştırmaya ve öğrenmeye teşvik eden bir kitaptır.
devamını gör...
haz duyulan küçük sapıklıklar
parmaklarımı birbirinin içinden geçirmek
eciş bücüş şekillere sokmak.
eciş bücüş şekillere sokmak.
devamını gör...
ülkelerin meslek olarak karşılığı
sovyetler astronot
rusya inşaat işçisi
türkiye dürümcü
almanya mühendis
çin dolandırıcı
amerika evsiz
ingiltere belediye başkanı
rusya inşaat işçisi
türkiye dürümcü
almanya mühendis
çin dolandırıcı
amerika evsiz
ingiltere belediye başkanı
devamını gör...
uğultulu tepeler
aşk bu romanda toz pembe olarak anlatılmaz. emily bronte aşkın en karanlık,en tutkulu gotik bir halini gösterir bize.zaten gerçek aşklar böyledir o yüzden bu duyguyu anlatan en iyi romanlardan birisi olmuştur.
herkes heathcliff şöyle böyle demiş ama benim romanda en sevdiğim karakter o oldu çünkü adam haklı.siz fakir kimsesiz bir çocuk olun ,en sonunda bir yuva buldum derken herkes size zorbalık yapsın. heathcliff'te üvey babasının ona olan zaafını kullanarak hindley'i bastırmaya çalışmıştır. kendince haklıdır.
o evde ona sadece catherine iyi davranmıştır ve o da catherine'yi canından daha çok sevmiştir.daha sonra heathcliff kadar sevmediği halde sümsük edgar linton'u seçmiştir.sırf ailesine daha uygun diye.
sonra heathcliff niye kötü.
adam kendine yediremedi şımarık catherine'nin onu yok saymasını.intikam almaya çalıştı çünkü kız kendi sevgisine ihanet etti.
catherine ölüm döşeğinde ona yalvarırken bile affetmemiştir onu ama o öldüğünde heathcliff'te ölmüştür.
daha sonra linton ailesinden intikam almaya çalışarak edgar'ın kendisi gibi sümsük kardeşi ısabella ile evlenip adı gibi linton'lara benzeyen bir çocuğu olmuştur.
ısabella heathcliff'in kendisinden nefret ettiğini biliyordu zaten uğultulu tepelerden kaçtı.
romanın 2.kısmında edgar,hindley ve heathcliff'in çocuklarının olayları anlatılıyor. catherine'nin kızı adı gibi catherine sırf daha soylu diye linton'a yaklaşırken daha zeki ve daha çok sevdiği hareton'u sırf kötü yetiştirildiği için onunla dalga geçer.(tarih tekerrür etmiştir.)
heathcliff'te bu konuyla ilgili iki çocuğu karşılaştırırken birisine kaldırım taşı gibi kullanılan altın birisine de gümüş süsü verilen teneke demiştir.
sonunda heathcliff iki aileyi yok etmeye çalışsa da kendi oğlu öldükten sonra hareton ile catherine sevgili olur.bence bu heathcliff'in umrunda değildir.o intikamını almış ve öldükten sonra affettiği catherine ile uğultulu tepelerde dolaşmaya devam etmiştir.
tanım:yıllar geçse de unutulmayacak gerçek aşkın romanı
herkes heathcliff şöyle böyle demiş ama benim romanda en sevdiğim karakter o oldu çünkü adam haklı.siz fakir kimsesiz bir çocuk olun ,en sonunda bir yuva buldum derken herkes size zorbalık yapsın. heathcliff'te üvey babasının ona olan zaafını kullanarak hindley'i bastırmaya çalışmıştır. kendince haklıdır.
o evde ona sadece catherine iyi davranmıştır ve o da catherine'yi canından daha çok sevmiştir.daha sonra heathcliff kadar sevmediği halde sümsük edgar linton'u seçmiştir.sırf ailesine daha uygun diye.
sonra heathcliff niye kötü.
adam kendine yediremedi şımarık catherine'nin onu yok saymasını.intikam almaya çalıştı çünkü kız kendi sevgisine ihanet etti.
catherine ölüm döşeğinde ona yalvarırken bile affetmemiştir onu ama o öldüğünde heathcliff'te ölmüştür.
daha sonra linton ailesinden intikam almaya çalışarak edgar'ın kendisi gibi sümsük kardeşi ısabella ile evlenip adı gibi linton'lara benzeyen bir çocuğu olmuştur.
ısabella heathcliff'in kendisinden nefret ettiğini biliyordu zaten uğultulu tepelerden kaçtı.
romanın 2.kısmında edgar,hindley ve heathcliff'in çocuklarının olayları anlatılıyor. catherine'nin kızı adı gibi catherine sırf daha soylu diye linton'a yaklaşırken daha zeki ve daha çok sevdiği hareton'u sırf kötü yetiştirildiği için onunla dalga geçer.(tarih tekerrür etmiştir.)
heathcliff'te bu konuyla ilgili iki çocuğu karşılaştırırken birisine kaldırım taşı gibi kullanılan altın birisine de gümüş süsü verilen teneke demiştir.
sonunda heathcliff iki aileyi yok etmeye çalışsa da kendi oğlu öldükten sonra hareton ile catherine sevgili olur.bence bu heathcliff'in umrunda değildir.o intikamını almış ve öldükten sonra affettiği catherine ile uğultulu tepelerde dolaşmaya devam etmiştir.
tanım:yıllar geçse de unutulmayacak gerçek aşkın romanı
devamını gör...
dünyaya gelmek isteyip istemememizin sorulmaması
'dünyaya gelip gelmemeyi istemek' tercih değil giydirilmiş bir kimlik olduğundandır.aynen din,renk,ırk,aidiyet,cinsiyet,dünyaya gelinen yer,anne baba gibi tercihsiz ve gurur duyulup şımartılmaması gereken kavramlar. şöyle demiş cesar mendoza :
...........
"tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum.
ben tanrı olsam;peygamberler göndermez direkt konuşurdum insanlarla.ben tanrı olsam;hitler’i iyi kalpli bir yahudi olmakla cezalandırırdım,yahut yetenekli bir yazar yapardım onu.içindeki kötülüğü insanlara değil,tuvallere boşaltırdı.. ben tanrı olsam,devletler yok olur,gül kokulu bireyler var olurdu sadece,atlar çılgın zamanlar koşardı.ben tanrı olsam,düşünce gücüyle herkesin,istediği karakter olmasını sağlardım,dünya bir şiirin,yaratılım sürecine dönüşürdü böylece.ben tanrı olsam intihar ederdim,insanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için."
...........
"tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum.
ben tanrı olsam;peygamberler göndermez direkt konuşurdum insanlarla.ben tanrı olsam;hitler’i iyi kalpli bir yahudi olmakla cezalandırırdım,yahut yetenekli bir yazar yapardım onu.içindeki kötülüğü insanlara değil,tuvallere boşaltırdı.. ben tanrı olsam,devletler yok olur,gül kokulu bireyler var olurdu sadece,atlar çılgın zamanlar koşardı.ben tanrı olsam,düşünce gücüyle herkesin,istediği karakter olmasını sağlardım,dünya bir şiirin,yaratılım sürecine dönüşürdü böylece.ben tanrı olsam intihar ederdim,insanlarla birlikte acı çekmeyi öğrenemediğim için."
devamını gör...
halil cibran
evliliğe dair:
"birlikte durun ama yapışmayın birbirinize: çünkü ayrı durur tapınağın sütunları. hem birbirinin gölgesinde büyümez meşeyle selvi." -halil cibran -
"birlikte durun ama yapışmayın birbirinize: çünkü ayrı durur tapınağın sütunları. hem birbirinin gölgesinde büyümez meşeyle selvi." -halil cibran -
devamını gör...
uyunan en ilginç yer
ilginç değil benim ki ama ben sınıfta uyumaya bayılıyorum. yatağım bile o kadar rahat değil. bir yandan arkadaşların anlamsız gürültüsü bir yandan hocanın ninni gibi sesi. sağ tarafımda kalorifer kafamın altında çantam üstümde montum. yatağımdayken bile oraya özlem duyuyorum.
devamını gör...
çağımızın hastalığı
kıskançlık
dedikodu
çekememe
kabalık
saygısızlık
hatalı olduğunu kabullenememe
her şeye burnunu sokma
en çok ben müslümanım olayı
cahilliğinden büyük keyif alma
ak partili olma
her şey hakkında fikri olması bilse de bilmese de
okumama
y kromozomunun ve erken doğmanın kişiyi üstün kıldığını düşünme
şimdilik bu kadar. aklıma gelirse editlerim.
dedikodu
çekememe
kabalık
saygısızlık
hatalı olduğunu kabullenememe
her şeye burnunu sokma
en çok ben müslümanım olayı
cahilliğinden büyük keyif alma
ak partili olma
her şey hakkında fikri olması bilse de bilmese de
okumama
y kromozomunun ve erken doğmanın kişiyi üstün kıldığını düşünme
şimdilik bu kadar. aklıma gelirse editlerim.
devamını gör...
pandomima
tanzimat dönemi yazarlarından samipaşazade sezai'nin batılı anlamda ilk hikaye denemesi olan küçük şeyler kitabında yer alan ve herkesin ölmeden önce okuması gereken trajikomedinin çok iyi işlendiği kısa öykülerden birisidir.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
devamını gör...
tayt giyen erkek
koşuyordur. kışın koşarken hem terletmeyen hem de sıcak tutan bir kıyaffetle koşmanız gerek. boş beleş eleştiren kocagöbekleri havanın 1-2 derece olduğu günlerde şortla başlangıç olarak 10 km koşmaya bekleriz.
devamını gör...
milf denince akla gelenler
milföy hamuru...
devamını gör...
sevilen kişiden vazgeçme eşiği
benim için oldukça yüksek olan eşiktir. emek sarf ettiğim ve uğruna fedakarlık yaptığım insanlar hayatımdan çıkarken* çok üzülüyorum. tek kalemde silen insanlardan olmak isterdim.
devamını gör...
oktay akdemir
namı diğer mühendis oktay. 14 aralık 1991 yılında beşiktaş-galatasaray arasında ali sami yen stadında oynanan maçtan sonra, boynunda siyah beyaz atkısı olduğu için galatasaraylı holiganlarca darp edilerek ve atkısından sürüklenerek öldürülmüştür. bu olay türkiye'deki tribün terörü açısından dönüm noktalarından birisi olmuştur. üç büyüklerin taraftar grupları bir araya gelerek, bazı noktalarda asgari müştereği bulmaya çalışmışlardır.
peki ben bu başlığı niye açtım? bugün ferhan abi ile ilgili haberi gördükten sonra mühendis oktay düştü aklıma. orada yazılan çizilen bazı yorumlar can sıkıcıydı. 4 tane kendi bilmez kalkmış bir halt yemiş. onların yedikleri haltın aynısını bu yorumları yapanlarda yiyiyordu. nasıl ki, mühendis oktay'ın katli, galatasaray camiasına ve tüm galatasaraylılara fatura edilemezse, üç beş kendini bilmezin yaptığı da beşiktaşlılara ve beşiktaş camiasına fatura edemezsiniz. orada tiner vesaire tarzı espri kasan arkadaşlara şunu söylemek isterim; kuvvetle muhtemel tevellütünüz, türkiye'deki tribün terörünü yaşayıp, görmenize imkan vermedi. espri yaptığınız, gereksiz duyar kasmaya çalıştığınız bu tarz şeyler yüzünden çok can yandı. bazı konularda 3 düşünüp bir yazmak lazım. aklı selim yazmaya çalışmak lazım. bu işlerin geyiği olmaz. yapılan yorumları görünce şunu da anlamış olduk; tineri biz çekiyoruz ama kafasını siz yaşıyorsunuz sanırım (!)
ez cümle, böyle sapkınlıkların ırkı, dili, dini, takımı vesairesi olmaz. psikopat her şekilde psikopattır. biz kimseye ,rambo okan ya da haznedar grubu muamelesi yapmıyorsak, sizde aklınızı başınıza devşirip ona göre yazıp çizmek zorundasınız. bu sözlükte yığınla beşiktaşlı yazar var. biraz özenli olun.

peki ben bu başlığı niye açtım? bugün ferhan abi ile ilgili haberi gördükten sonra mühendis oktay düştü aklıma. orada yazılan çizilen bazı yorumlar can sıkıcıydı. 4 tane kendi bilmez kalkmış bir halt yemiş. onların yedikleri haltın aynısını bu yorumları yapanlarda yiyiyordu. nasıl ki, mühendis oktay'ın katli, galatasaray camiasına ve tüm galatasaraylılara fatura edilemezse, üç beş kendini bilmezin yaptığı da beşiktaşlılara ve beşiktaş camiasına fatura edemezsiniz. orada tiner vesaire tarzı espri kasan arkadaşlara şunu söylemek isterim; kuvvetle muhtemel tevellütünüz, türkiye'deki tribün terörünü yaşayıp, görmenize imkan vermedi. espri yaptığınız, gereksiz duyar kasmaya çalıştığınız bu tarz şeyler yüzünden çok can yandı. bazı konularda 3 düşünüp bir yazmak lazım. aklı selim yazmaya çalışmak lazım. bu işlerin geyiği olmaz. yapılan yorumları görünce şunu da anlamış olduk; tineri biz çekiyoruz ama kafasını siz yaşıyorsunuz sanırım (!)
ez cümle, böyle sapkınlıkların ırkı, dili, dini, takımı vesairesi olmaz. psikopat her şekilde psikopattır. biz kimseye ,rambo okan ya da haznedar grubu muamelesi yapmıyorsak, sizde aklınızı başınıza devşirip ona göre yazıp çizmek zorundasınız. bu sözlükte yığınla beşiktaşlı yazar var. biraz özenli olun.

devamını gör...
osmanlı bankası baskını
--- alıntı ---
istanbul'daki osmanlı bankası merkez şubesinin 26 ağustos 1896 günü bir grup ermeni devrimci federasyonu üyesi ermeni tarafından ele geçirilmesi eylemidir.
eylemin amacı avrupa ülkelerinin ve özellikle rusya'nın dikkatini çekerek osmanlı devleti'ne karşı müdahale etmelerine yol açmaktı. eylemi planlayan pastırmacıyan karekin efendi uluslararası finans dünyasında önemli bir rol oynayan osmanlı bankası'nın bu amaca hizmet edecek en uygun yer olduğunu düşünmüştü. 26 ağustos 1896 günü saat 13:00'de papken siuni'nin liderliği altında 26 ermeni el bombası, dinamit ve tabancalarla birlikte osmanlı bankası'na girdiler. güvenlik güçleriyle çatışmaya giren ermeni işgalcilerden papken siuni dahil 9'u hemen öldü. bunun üzerine eylemin planlamacısı olan karekin pastırmacıyan (karo) işgalcilerin başına geçti.
işgal istanbul'da ermeniler ve müslümanlar arasında çatışmalara yol açtı. bankanın müdürü olan sir edgar vincent işgalin başlangıcında banka binasından kaçarak rus elçiliğinden işgalcilerle arabuluculuk yapmasını istedi. rus elçiliğinden gönderilen ermeni asıllı tercüman maksimov işgalciler ve yıldız sarayı arasında bir anlaşma sağladı. bu anlaşmaya göre işgale son vermeleri karşılığında işgalcilere ülkeyi serbestçe terketmeleri güvencesi verildi. işgalciler sir edgar vincent'in yatıyla rıhtımdan ayrıldılar. oradan fransız messagerie maritime vapuruna binen işgalciler hiçbir zarar görmeden marsilya'ya ulaştılar.
pastırmacıyan karekin efendi daha sonra 1908 yılında tekrar istanbul'a geri dönerek 1908-1912 osmanlı meclis-i mebusanı'nda erzurum'u temsil etmiş, 1915 yılında van isyanına katılmış, 1918 yılında ise ermenistan'ın abd elçiliğini yapmıştır.
--- alıntı --- buradan
istanbul'daki osmanlı bankası merkez şubesinin 26 ağustos 1896 günü bir grup ermeni devrimci federasyonu üyesi ermeni tarafından ele geçirilmesi eylemidir.
eylemin amacı avrupa ülkelerinin ve özellikle rusya'nın dikkatini çekerek osmanlı devleti'ne karşı müdahale etmelerine yol açmaktı. eylemi planlayan pastırmacıyan karekin efendi uluslararası finans dünyasında önemli bir rol oynayan osmanlı bankası'nın bu amaca hizmet edecek en uygun yer olduğunu düşünmüştü. 26 ağustos 1896 günü saat 13:00'de papken siuni'nin liderliği altında 26 ermeni el bombası, dinamit ve tabancalarla birlikte osmanlı bankası'na girdiler. güvenlik güçleriyle çatışmaya giren ermeni işgalcilerden papken siuni dahil 9'u hemen öldü. bunun üzerine eylemin planlamacısı olan karekin pastırmacıyan (karo) işgalcilerin başına geçti.
işgal istanbul'da ermeniler ve müslümanlar arasında çatışmalara yol açtı. bankanın müdürü olan sir edgar vincent işgalin başlangıcında banka binasından kaçarak rus elçiliğinden işgalcilerle arabuluculuk yapmasını istedi. rus elçiliğinden gönderilen ermeni asıllı tercüman maksimov işgalciler ve yıldız sarayı arasında bir anlaşma sağladı. bu anlaşmaya göre işgale son vermeleri karşılığında işgalcilere ülkeyi serbestçe terketmeleri güvencesi verildi. işgalciler sir edgar vincent'in yatıyla rıhtımdan ayrıldılar. oradan fransız messagerie maritime vapuruna binen işgalciler hiçbir zarar görmeden marsilya'ya ulaştılar.
pastırmacıyan karekin efendi daha sonra 1908 yılında tekrar istanbul'a geri dönerek 1908-1912 osmanlı meclis-i mebusanı'nda erzurum'u temsil etmiş, 1915 yılında van isyanına katılmış, 1918 yılında ise ermenistan'ın abd elçiliğini yapmıştır.
--- alıntı --- buradan
devamını gör...
leaky gut sendromu
aşırı inek sütü alımında barsakta enterosit(bağırsak hücresine verilen isim) kaybı sonucu demir, bakır,kalsiyum emilim kusuruna bağlı eksikliği görülen sendromdur.
ilk 6 ay anne sütü dışında bir şey lütfen vermeyelim.
ilk 6 ay anne sütü dışında bir şey lütfen vermeyelim.
devamını gör...


