güvendiğimiz dağlara kar yağdı desenize. aşk olsun iko, biz de sen gurbet ellerde memleket hasretiyle tutuştuğun için elimizden geldiğince destek oluyoruz sözlüğe. demek karşılığı bu olacaktı. çok üzdün.
devamını gör...

hırsızlık, tecavüz, cinayet.
bence hırsızlık süsü vermek istedi yakalanınca hatırlamıyorum dedi şerefsiz. gereken cezayı alır umarım.
devamını gör...

berbat seviştiğiniz için konuyu değiştirmeye çalışan kadın olabilir.
devamını gör...

sözlüğün seviyesine bi şey oldu birkaç dakika içinde... hayırlısı.
devamını gör...

fenerbahçe parkında yürüyüş.

çocukken babam bizi buraya araba ile getirirdi. ne zaman buraya gelsem o günleri hatırlayıp, mutlu oluyorum. biraz kalabalık yalnız. 1 tur sonra arazi.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

eser miktarda spoiler içermektedir.

ilk iki sezonu izlemiş olarak bana şunu söyletmiştir: "türkler yapsa beğenmezdiniz".
öncelikle şunu söyleyeyim; diziye başlamadan önce sinemada latin sinemasının yükseliş dönemi olduğunu düşünüyordum. önce relatos salvajes, sonra no (ülke gündemiyle de alakası vardı), sonra narcos ile patlama yapmıştı. bu dizinin de bu ivmeyi yukarıya çekecek bir iş olduğunu düşünüyordum.
insanlar öyle övdüler ki ben de hem insanlarla konuşacak bir şey bulamamak hem de izleyecek bir şeyim olmadığından başladım. ilk sezonun beşinci bölümüne kadar sabrettim. zekice bir şey yoktu, dizi neredeyse deus ex machina ile gidiyordu. daha sonra heyecanı kalmadı. çünkü karakterler bir şekilde kurtuluyorlardı. saçmalıklar da cabası. genelde bu hisleri bir türk dizisi izlerken yaşıyorum. dizinin popülerliği resmen life of brian filmi gibiydi.
peki neden popüler oldu bu dizi cevabı basit: "çav bella". insanlar nasıl kapitalizmden bıktıysa artık ufacık bir kapitalizm eleştirisinde hemen bir diziyi -filmi ilah yapıyor. örneğin mr. robot dizi böyle ünlü oldu. şöyle bir durum var. bu dizinin yaptığı aslında popülizm, the wire'da sistem karşıtıydı ama bunu popülizm ile değil, göstererek yapıyordu. tabi hiçbir zaman bu kadar popüler olamadı.

dizinin senaryo zayıflıklarına gelirsek; malum motor sahnesi gibi, hamile ve hayatında eline silah almamış bir kadını çatışmaya sokması gibi, sadece undo yaparak ve yanındaki memurun görmesine rağmen robot resim silindikten sonra profesörü bulamamak, 30 rehinenin kaçmasına rağmen bu rehinelerden diğer soyguncular hakkında bilgi almamak gibi saçmalıklar. karakterlerinin bir şey vaat etmemesi (denver'in gelişimi var ona okey) de var. nairobi ve moscow bir şeyler vaat ediyor. berlin ise niye sevildiğini anlamadığım bir karakter. karakter hamile bir kadının ölüm emrini verdi, lise çağındaki kıza tecavüz etti, tokyo'yu dışarı attı (tokyo her ne kadar sinir bozucu bir karakter olsa da, soygunu tehlikeye atacak bir hamleydi). daha sayamayacağım tonla şey resmen diziyi mahvetti. diziyi resmen izleme sebeplerimden biri de senaryodaki saçmalıkları aramak olmuştu.

yönetmenliğe gelirsek. dizi bu konuda oldukça standart, hatta ölü adamın karnının şişip inmesini göremeyecek kadar kötü. örneğin mr. robot senaryo konusunda zayıf olsa da sam esmail çok iyi bir yönetmenlik sergiliyordu.

prodüksiyon, ilk sezon iyi olsa da, ikinci sezon sonlara doğru reyting probleminden dolayı o kadar düştü ki tokyo'yu panelvan ve bir seat leon ile cezaevine göndermeleri tam anlamıyla komediydi.

oyunculuklar; yeterli. über süper değil.

marka durumu: okey dizi popülerleşti, yayıldı ama markası türkiye'yi göz önüne alırsak korkunç yönetilmekte. hilal cebeci'nin çavbella klibi, berbat bir türk komedi parodisi ve şimdi magnum reklamı. kupadır, tişörttür şudur budur bunlara alıştık ama artık unilever'in markasının reklamında kullanılmak aslında dizinin yalancı olduğunu gösteriyor. zaten dizinin devamında arturo'nun dizide olması ile oynayan oyuncuya "abi senin de cebin dolsun" demişler.

la casa de papel seven arkadaşlar bence sizin dışında diziyi pek de umursayan yok. oyuncular zaten dünyaca ünlü, yapımcıların cepleri dolu, senaristler 1 haftada falan yazıyor, yönetmenler memur gibi.

3/10
devamını gör...

cumlelerdeki kelime yiginlarina anlam kazandiran, guzide dilbilgisi ozelligi.

nokta: sozluk’te; baslik acarken kullanilmasina gerek olmayan, tanim girerken kullanilmasi elzem olan isaret.
virgül: uzun cumle kurarken veya birbirinden farkli iki cumleyi birbirine baglarken kullanilan, nefes duragi ayirma isareti.

oncelik olarak bu ikisini sindirelim digerlerine geceriz sevgili arkadaslar, sunlari lutfen kullanin artik tak etti cunku*.
devamını gör...

sevdiğim sevmediğim hiçbir yazara yapmadığım şeydir. akışta görüp beğenmişsem oyumu veririm, dikkatimi çektiyse profiline girer yine beğendiklerime okuyarak oy veririm. ama sırf gelmiş beğenmiş diye gidip oy yağmuruna tutamam kimseyi. ay bana ne babamın kızı mısın.
devamını gör...

iktisatçıları krize sokan bu terim, aynı zamanda bilim felsefecilerinin de odak noktalarındandır.

deneysel araştırmalardaki bağımlı değişken dışında sabit olan bütün değişkenler, yani bağımsız değişkenlerdir. birden çok değişkenin var olduğu ve bu birden çok değişkenin etkilediği olay hakkında araştırma yaparken, inceleneni etkileyen tüm değişkenleri kullanarak bi sonuca ulaşmanın imkansız olması sebebiyle, bir değişken dışında diğer tüm değişkenlerin sabit tutulduğu varsayımlardır. bilimsel teori, hipotez ve araştırma böyle yürüdüğü için, bilim felsefecileri ortaya çıkar ve der ki : ''hoop hemşerim nereye.... bu işte bir irrasyonellik var birader bu iş böyle olmaz, siz bize bilim dediniz, ilim irfan dediniz, paradoks yok metafizik yok inanç yok dediniz. bu ne len o zaman köftehorlar'' diyerek konuya müdahil olmuşlardır. bilimciler(scientism) ve naiv bilim adamları bilimin objektifliğine zarar geleceği refleksiyle gerekçeler sıralandırsa da, bilim felsefeci abilerimiz, bilimin metafizikle yapılabileceğini, hatta bilimin dayanağının metafizik olduğunu, hatta ve hatta bilimin, dünyayı anlayabilmek için üretilmiş teorik bir dil olduğunu söylemişler. nerden bakılsa çok şık harekettir. alnından öpülesi bir cesarettir zamanının en büyük otoritesine kafa tutabilmek.
devamını gör...

yemekteyiz'in son gün yarışmacısı gibidir.
finalde "ama ben size iki yemeğiniz yetişmediği hâlde 4 puan verdim mehmet bey" diye ağlamaktadır.
devamını gör...

yaz çocuğu olduğunuz zaman sadece ailenizle doğum günü kutlarsınız. 2013 yazında gezi başlamıştı, hayatımın dönüm noktasıydı, olaylara karışmıştım, yurtdışı eğitimim aksamıştı. bir anda kendimi memlekette buldum zaten o haziran'ın ardından bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmadı...
her sene olduğu gibi ailemle kutlayacağım doğum günüm için heyecanlıydım. hediyelerimi ben seçerdim. şımarık bir çocuktum, belki de tek kız çocuğu olmanın avantajıydı, bilemiyorum....
her doğum günüm özel ve yoğundu. ilk doğduğum gün bile skandal bir sabahmış. herkes erkek beklerken kız olmuşum.....
tarihler 2013'ü gösterirken her şeyden habersiz sabah 7'de uyanmış, erkenden kuaförden dönmüş, kıyafetlerimi giyinmiş, mekana gitmek için saat kovalıyordum. her şey çok normaldi. babam geldi, üzerini değiştirdi ve biz tam kapıdan çıkarken bir telefon geldi;
''nasıl, ne zaman, nerede, emin misiniz'' soruları ve ardından kapanan telefon. kuzenim vefat etmiş, babamın ağzından çıkan tek cümle, üzerini değiştir deniz, gidiyoruz.
annem ve babam gitti... akşam kapı çaldı ve kocaman pastam geldi, direkt çöpe gitti. o yaz anneannem de vefat etti.
o günden sonra her doğum günümde anma gününe giderdim.
pastaları sevmem, kendimle ilgili hiç bir kutlamayı sevmem.
beni tanıyan herkes bilir.
bugün annem geldi ve gelirken uçakta kedi ile küçük bir skandal yaşamış.
annem ''yemeğe gidiyoruz'' dedi, sıradan bir yemek olacaktı. gitmeden ''pasta istemediğimi biliyorsunuz'' uyarısı ile en sevdiğim yere gittik.
her şey çok güzeldi, en sevdiğim yerde, her zamanki masamda, en sevdiklerimle rakımı içip muhabbetimi ediyordum. bir anda alkış ve burnuma dayatılan pasta ile şoke oldum.
22 haziran'da anma gününe gitmemiş olmanın huzursuzluğu bir yana, bir adet pasta ile burun buruna gelmenin şaşkınlığı ile dondum kaldım.
o pasta kesilmedi, belki de bir dönüm noktasıydı, anneme göre aşmam gereken bir olay fakat ben aşmaya hazır değilim.
her haziran ayının başında gezi'yi düşünürüm, öncesini ve o süreci ve kuzenimi. birlikte el ele koşup kaçtığımızı...
kim bilir o yaz ankara'da kalmış olsaydım belki de o yaşıyor olacaktı...
annem çok erken saatte uyudu, arayabileceğim herkes uyudu, düşünüyorum, düşündükçe düşünüyorum.
doğduğum tarihin, onun gittiği tarih olması sanırım ömrüm boyunca aşamayacağım bir travma olarak kalacak.
huzurlu bir yer, mutlu olduğuna inanıyorum, uygar!
devamını gör...

erkek kelebekler egzantirik kokular yayarak dişileri etkilemeye çalışır. ekzantirik kokular için minerallere ihtiyaçları vardır. mineraller toprakta bulunur. mineraller çözmenin en iyi yolu ise sudur.
bu subaşında gördüğünüz tüm kelebekler rakiplerineden daha fazla mineral alıp dişi kapmaya çalışan erkek kelebeklerdir. en çok minareli alan dişiyi kapar:))

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

hele minnoşlar. ne güzel anlatıyorlar bıcır bıcır.
devamını gör...

gecenin bir yarısı ailemle beraber izlemeye gittiğim film. özellikle onlarla gittim çünkü annemle babam tam bir matrix aşığı, özellikle babam sahiden bayılır matrix'e. fakat ikisi de yoğun bir hayal kırıklığına uğradılar sinemadan çıkınca. bunun iki sebebi vardı: birincisi filmin beklentilerinnin çok çok altında kalması, ikincisi neo ve trinity'nin ne kadar yaşlandıklarını görünce onları kendileriyle özdeşleştirip üzülmeleri. ilk sebep konusunda ben de katılıyorum bu arada. filmi izleyen ne kadar tanıdığım kişi varsa onlar da aynı görüşte zaten.

öncelikle açıkçası ben zaten hiçbir zaman beklentiyi karşılayabileceklerini düşünmüyorum çünkü her ne kadar insanlar son iki filmi ilki kadar beğenmese de ilk üç film her açıdan mükemmeldi bana göre. karakterleri, kurgusu, hikayesini anlatış şekli, o yıllara göre kullanılan teknolojik efektler her açıdan çok iyi düşünülmüş filmlerdi. yani çıta her açıdan yüksekti ayrıca para kaygısıyla da çekildikleri için matrix kalitesinde bir film beklemek anlamsız olurdu bana göre. fakat film benim bile beklentilerimin altında kaldı.

ilk olarak matrixi matrix yapan çoğu ögeden yoksundu film. matrixi matrix yapan ögeden kastım çok önemli kilit karakterlerin yokluğu ve bu karakterlerin yerine geçen kişilerin onların boşluğunu dolduramaması, ayrıca matrix üçlemesindeki derinliğin filme bulunmaması. derinlik konusuna sonra geleceğim fakat karakterlerden başlayacak olursak morpheus karakterinin yerine gelen kişi asla olmamıştı. ayrıca yeni ajan smithi izlerken gözlerim hep eskisini aradı. gemi mürettebatını doğru düzgün tanıyamadık bile. ayriyeten bazı şeyler gerçekten çok yüzeysel geçilmişti.

zion'ın yıkılışından sonra neler olduğu çok üstünkörü anlatılmıştı, ayrıca neo the architect ile anlaştıktan sonra ne olup da yerine the analyst'ın geçtiği de doğru düzgün açıklanmamıştı. ayriyeten ben makinelerin bir anda yüksek düzey duygusal bir zekaya erişip (burada kastettiğim bizim yaptığımız türden bir empati, merhamet ve sevgi duygusu geliştirmeleri) insanların tarafına geçmeleri konusunda yapılan açıklamalardan tatmin olmadım
derinlik konusunda da filmin ilk yarısında bir şeyler anlatmaya çalışmışlardı fakat ben ilk üçlemelerde anlatılardan tatmin olduğum kadar tatmin olmadım bu filmin ilk yarısında anlatılanlardan. filmin ikinci yarısı zaten tam bir aksiyon filmi gibiydi.

her ne kadar botların apartmanlardan aşağı canlı bomba olarak atlama fikrini beğensem de trinity'nin uçması çok saçmaydı. ayrıca neo'nun uçamaması hakkında yapılan komedi bile beni filmden bir tık soğuttu, hatta bir an marvel filmi izliyormuş gibi hissettim


tabi bazı iyi yönleri de vardı filmin. mesela efektler genel olarak kaliteliydi, aksiyon sahnelerinin bazıları güzeldi, eski fimlere yapılan bazı atıflar hoştu ve

bilgisayar oyunu
fikrini de beğendim.

fakat total olarak baktığımızda tavsiye eder miyim, etmem. sıradan bir aksiyon filmi olarak düşündüğümüzde fena değildi aslında fakat bir matrix filmi olarak beni gerçekten hâyâl kırıklığına uğrattı. eğer matrixi güzel bir seri olarak hatırlamak istiyorsanız izlemeyin derim
devamını gör...

evde beslediğin kedinin, tuvalet ihtiyacını kuma yapması gerektiğini kendi çözmesini beklemekle aynı şey.
devamını gör...

bilimsel adı "folivora" olan atalet timsali hayvan.
devamını gör...

allah mutlu mesut etsin hepsini dediğim durumdur. bir de zahmet olmazsa ilişkilerini evlilik yoluna sokabilmek için hangi duayı ettiklerini sorabilir miyim.
devamını gör...

stock rom ve custom rom arasında kıyasıya geçen karşılaştırmadır. ikisi arasındaki farkı şu şekilde özetleyebiliriz: stock rom üretici tarafından üretilen yazılımdır. custom rom ise gönüllü geliştiriciler tarafından geliştirilen yazılımdır. sunduğu kullanıcı deneyimi bakımından farkları da şöyle anlatalım:

stock rom üreticiler tarafından ticari kaygı ve müşteri memnuniyeti çerçevesinde geliştirilir bazı konularda kısıtlıdır. akıllı telefonun verebileceği performansın sınırlarını zorlamaktansa kararlı çalışmaya odaklanır. bunun yanında cihaz üreticileri tarafından test edilmiş güncellemeler tabiidir. genellikle akıllı telefon kullanımında çok deneyimi olmayan kullanıcılar için ideal android yazılımı türüdür.

custom rom ise teknoloji forumlarında (örneğin xda devolopers) veya belli bir ekip içersinde gönüllülük esasıyla geliştirilir. gelişmiş özelliklerle sunulan bu yazılıma sahip olmak için kullanıcılar öncelikle akıllı telefonlarına kök iznini yani root'u kazandırmaları gerekiyor. ayrıca, bahsetiğim gelişmiş özellikler arasında işlemci frekansını yükseltme - düşürme, sanal bellek miktarını artırma, arayüz özelleştirme gibi başlıklar yer alıyor. cuatom rom'lar isteğe bağlı olarak geliştirildiğinden belli bir müşteri kitlesine hitap etmektense deneyime odaklanan kullanıcılara yöneliktir. özellikle geri bildirim sistemiyle gelişimini sürdüren bu yazılımlarda geliştirici-kullanıcı arasında sıkı bir iletişim söz konusudur. sorunlar ve hatalar çabuk çözülür.

özetle karşılaştırma sonucu kişiden kişiye değişir. özgürlük ve telefonundan performans bekleyen custom rom; işimi görsün yeter diyenler içinse stock rom uygundur.
devamını gör...

otomatik düzeltme eklentisi getirilse çözülebilecek olan sorundur.
devamını gör...

her korku kaybetme korkusudur. olmekten korkan insan, hayatini kaybetmekten korkar; fakir kalmaktan korkan insan, sahip oldugu hayat kosullarini kaybetmekten korkar; yalniz kalmaktan korkan insan, etrafindaki insanlari kaybetmekten ve etrafindaki insanlarin ona sagladiklarini kaybetmekten korkar... bu durum insanin devamli korku icinde yasamasina neden olur. ne zaman ki insan, sahip oldugunu zannettigi hicbir seye aslinda sahip olmadigi ve her seyin gelip gecici oldugunu anladigi vakit, bu korkularindan kurtulur.

ancak, gunumuz dunyasinda, bu hic kolay degil cunku kapitalist toplumlarda, insan kim oldugu degil, sahip oldugu seylerle tanimlaniyor. insan, ne kadar cok seye sahipse kendini o kadar gercek hissediyor. bu sahip olma durumu insan iliskilerini bile enfekte etmis durumda. insan, arkadasina, sevgilisine sahibiymis gibi davraniyor. sanki, bir insan alip kaybedilebilecek bir esyaymis gibi. bundan mutevellit, modern insanin hayati korkmak ile geciyor. insan sadece ekonomik anlamda degil sosyal anlamda da kaybetmekten korkuyor. insan, hayatina giren her seyi sahip oldugu bir seymis gibi gormenin yani sira kaybedebilecegi bir sey olarak da goruyor. bu yuzden, insan bir taraftan kaybedebilecegi seyler icin korkarken, bir taraftan da kaybettigi seyler icin ofke duyuyor. bu da insanin, devamli korku ve ofke icinde yasayan bir varliga donusmesine yol aciyor.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim