bilgisayar kamerasını bantlamak
mr robot izleyenler genelde yapıyor. hak veriyorum tabi önlem almak gibi bir nevi. yarabandıyla kapatan gördüm çöm ilginçti. ayrıca yeni nesil laptoplarda kapatma penceresi var. onlar koyduğuna göre önemli demek ki.
devamını gör...
yanlışlıkla beğenince beğeniyi geri alan tip
bana da beğenmediğimi ya da nötr olduğumu beğenmek dürüstçe gelmiyor. yanlışlıkla olduysa geri alırım.
devamını gör...
kardeşi olanların bildiği şeyler
kardeş payı
devamını gör...
normal sözlük'te etkileşimin çok az olması
ben de öyle düşünenlendenim maalesef. sadece popüler tiplemeleri değil kafa sözlük emekçilerini de takip edin, okuyun arkadaşlar.
devamını gör...
yazarların şu an dinledikleri şarkı
döneceksin diye söz ver-yüksek sadakat
devamını gör...
üniversitelerin yanı başındaki esnaflar şu an ne yapıyor sorunsalı
açıkçası beni hiç ilgilendirmeyen durumdur. öğrencilere ürünleri o kadar pahallı satarken acaba vicdanları sızlıyormuydu. şimdi bolca düşünecek zamanları olmuştur umarım öğrencilere karşı daha vicdanlı olurlar. içlerinden en vicdansızlarıda emlakçılar.
devamını gör...
hüseyin nihal atsız
faşist olmadığını defaatle dile getiren ve hala kendisine faşist diyenleri başlığı altında gördüğümüz kimsedir.
ırkçılık kelimesinden faşizm manası çıkaranlara göre ise türk katili stalin'e 'beni siz yarattınız' diyen nazım hikmet ise sevgi kelebeğidir! ırkçılık kendi ırkını sevmek ve onun mutluluğu için yaşamaktır. 'siyasi ictimai mezhebim türkçülüktür' diyen insana faşist demek ise tam olarak türk düşmanı olan cahil kimselerin işidir.
konu fazla dağılmadan tanım kısmına gelirsek;
türk milletinin yetiştirdiği değerli bir tarihçi, şair, yazar, ideolog, fikir ve dava adamıdır. hayatında hiç eğilmemiştir. çünkü kendisinin de dediği gibi:
"şerefliler taviz vermez, şerefin tavizi yoktur."
ırkçılık kelimesinden faşizm manası çıkaranlara göre ise türk katili stalin'e 'beni siz yarattınız' diyen nazım hikmet ise sevgi kelebeğidir! ırkçılık kendi ırkını sevmek ve onun mutluluğu için yaşamaktır. 'siyasi ictimai mezhebim türkçülüktür' diyen insana faşist demek ise tam olarak türk düşmanı olan cahil kimselerin işidir.
konu fazla dağılmadan tanım kısmına gelirsek;
türk milletinin yetiştirdiği değerli bir tarihçi, şair, yazar, ideolog, fikir ve dava adamıdır. hayatında hiç eğilmemiştir. çünkü kendisinin de dediği gibi:
"şerefliler taviz vermez, şerefin tavizi yoktur."
devamını gör...
hazall
acemice sorduğum anlamlı, anlamsız sorulara nezaketle, sabırla ve hızlıca cevap veren moderatördür.
devamını gör...
mutlu olunabilir mi sorunsalı
temelde belki de insanlık tarihi boyunca mutluluğun üç şekilde sağlanabileceği varsayılmıştır. ilki haz, ikincisi statü, üçüncüsüyse bilgelik yani erdem. *
fakat bütünsel olarak mutluluk kavramı bu üç kategori üzerinden mi değerlendirilmelidir? bugün üzerine düşündüm. 5 litrelik şişemden su içiyordum ve dışarıda yağan karı seyrediyordum. aylaklığım tuttu ve düşünmeye başladım. sanki bir şey ifade edecekmiş gibi. eh, insan acı çektikçe düşünesi; düşünesi geldikçe acı çekesi gelir. kim demiş bunu? ben dedim. kendi kendime aforizma üretip şarabımı yudumluyorum. sonra da gece yastığıma gömülüp ağlıyorum. şaka. *
elbette 21. yüzyılda mutluluk konusunu bu şekilde neredeyse tek bir boyuttan inceleyemeyiz. rönesansa kadar uzattığımızda bu antik zinciri, karşımıza yepyeni kavramlar çıkıyor: yalnızlık gibi. fakat yalnızlık kavramını da gelişen "fikir" dünyasında mutluluk kavramının bir somutlaması olarak görebiliriz. yani sanırım. neticede yalnız insan içten içe mutsuzdur. fakat mutsuz insan yalnız olmayabilir. bu mutluluk kavramı, mutluluktan ne beklediğimize göre değişir. şimdiki zamandaysa ne haz ne statü ne de erdem bizleri kurtarıyor. halen içten içe yalnızlık hissediyoruz. elbette bu yalnızlığı "kişisel gelişim çağı" lafzı altında nitelendirmeyi çok isterdim. lakin herkes için böyle değil bu konu... sıradanlık ve sıra dışılık söz konusu halen de. petersburg’da netleşen bu kavramı belki de halen iliklerimize kadar hissetme cüretinde bulunabiliyoruz. ama acının felsefesine girmeyeceğim. konumuza dönelim.
şimdi efendim, sıradanlık sıra dışılık mevzusu konu dışı kalır biraz ama hepimiz bir yandan farkındayız bazı insanların "basit" olarak adlandırılabileceğini. örneğin, herhangi bir adamı düşünün. gidip soruyorsun: sıradanlık ve sıra dışılık ile ilgili ne düşünüyorsunuz? o da pala bıyıklarının altından "nani?!" gibi bir tepki veriyor. tabii türkiye'deyiz, şaşırıyor. çünkü o ekmek derdinde bir dönerci. ne yapsın allasen senin felsefeni? eh, ihtiyaçlar hiyerarşisinde de felsefenin konumu belli. neticede felsefe için tembellik gerekir. sonra dönüp kendine dersin, "hmm, demek sıradanmış."
fakat elbette bu önerme kendi içinde hatalı. şartlar eş olmadığı sürece sıradanlık nitelemesi yapmak doğru olmaz. senin elindeki şartın yüzlerce misli başkasındadır örneğin ve türkiye'de bir üniversitede okuyacağına çoktan okulunu bitirmiş ve evinde yazıp çiziyordur. her neyse.
velev ki bu kişi dönerciyle konuşmasından sonra eve döndü. ve içten içe acıdı kendi yalnızlığına. neden? komik bir durum mu? bana kalırsa evet. ama aslında bu kişi haklı da. kişisel gelişim çağı adı altında nietzscheler, goetheler, shakespeareler yutmuş. bir nevi nihilizm limanına uğramış da oradan ayrılıp nietzsche'ye layık olmuş. fakat mutsuz.... hep schopenhauer okuduğu için. neyden bahsediyordum konu epey dağıldı ama işte bu kişi mutsuz. aynı zamanda yalnızlığını paylaşamadığı için de mutsuz.
bu kişi hazzı da statüyü de erdemi de kendince yaşıyor ve doyumu sağlıyor olsun. ki böyle insanlar var elbet. mesela ben. * fakat yine de bu tarz bir varoluşsal portre çizen kişi niçin içten içe bir bulantı içerisinde olsun? cevap az önce söylediğimiz bir kelimede yatıyor: yalnızlık.
artık yalnız olmama denen bir kategori de var. yani benim fikrim bu. dediğim gibi, yağan karı izlerken su içiyordum da düşündüm. şimdi bu yazdıklarım sadece düşüncelerimin birer yansıması... af buyurunuz. herhangi bir şeyi kanıtlama derdinde değilim. yeni bir şey söyleme derdinde de değilim. sadece, yalnızlık işte... anlatası geliyor insanın... swh
kişisel olarak gelişip ari insan formuna kavuşmuş insan artık yalnız. ötekileşiyor ve kendini içten içe bir mutlulukla paylaşmıyor. yapayalnız. çünkü toplum onu anlamıyor, o sokrates'in erdemine ulaştı, kirene okulu'ndan geçip hazza kavuştu, sofistlerle vakit geçirdi ve statünün bencil doğasını kavradı, belki bir retorik ustası oldu! "o halde sorun ne?" diye düşündü.
sorun, gerçek hazzın gerçek statünün ve gerçek erdemin yalnızlıkta gizli olup olmamasıyla alakalıydı belki de. logoterapiyle ilgilendi ve akıl danıştı psikanalistlere. artık acısını özümsüyordu, yaratıyordu da, şimdiyse aşık olmalı, sevmeliydi!
fakat yalnızlık böyle mi geçer gerçekte? yani insan böyle mi mutlu olur? tek başına kalmayarak? önemli olan yalnız kalmamak mıdır fiziksel olarak? hayır elbette. önemli olan içten içe paylaşılan derin bir hüzündür belki de! derin bir soğukluktur! buz gibi bir katmandan sızan ışık huzmesidir! işte böylece insan yalnızlıktan uzaklaşabilir. acısını paylaşır, en sonunda ortadan kaldırır. artık yalnız değildir.
artık mutludur. içten içe nefret ettiği bu sıradanlığın yüceltilmiş olduğu dünya, artık gözünde bir hiçtir. yastığına huzurla gömülür ve güler yüzle uykuya dalar. *
fakat insan doğası böyle midir gerçekten? bu kadar mı tragedyamız? dramaturjik anlatıma ne oldu? özünde insan doğasıdır belki de trajik olan. bu, insan aklıyla aşılamaz mı? akıl, doğaya karşı. akıl, tanrı'ya karşı vs. vs. insan kendi kurtuluşu için evrensel doğa yasalarına, kişisel çıkarına, belki tanrı'ya karşı çıkamaz mı? yalnızlığına karşı çıkamaz mı? cevabı muhtemelen içimizde taşıyoruz!..
herkes ister mutlu olmayı. fakat böyle bir zamanda, böyle bir çağda insanın daha fazla düşünmesi gerek üzerine. kurtuluş yolu nedir? var mıdır? gerekli midi? tabii bunu sıradanlık sıra dışılık bağlamında yapmalıdır. yoksa mutluluk insanı tatmin etmeyecektir. nihayetinde herkesin istediği şey mutluluktur. buna ulaşmanın farklı yollarını buluruz kendimizce. fakat derinden, yoğun bir ateşin parlamasına karşı koymayız. ateş her bir yanımızı sarar. hep olduğu gibi. sonra onunla ne yapmamız gerektiğini düşünürüz: riske atarız bir nevi, kumar oynarız zihnimizle. korkar ama deneriz. korkar ama denemeyiz. herkes gibi. sonunda gömülürüz bir şekilde toprağa, ateş bizi yakarken duyarız ruhumuzun sesini. hiç önemi var mıydı bütün bunların?
fakat bütünsel olarak mutluluk kavramı bu üç kategori üzerinden mi değerlendirilmelidir? bugün üzerine düşündüm. 5 litrelik şişemden su içiyordum ve dışarıda yağan karı seyrediyordum. aylaklığım tuttu ve düşünmeye başladım. sanki bir şey ifade edecekmiş gibi. eh, insan acı çektikçe düşünesi; düşünesi geldikçe acı çekesi gelir. kim demiş bunu? ben dedim. kendi kendime aforizma üretip şarabımı yudumluyorum. sonra da gece yastığıma gömülüp ağlıyorum. şaka. *
elbette 21. yüzyılda mutluluk konusunu bu şekilde neredeyse tek bir boyuttan inceleyemeyiz. rönesansa kadar uzattığımızda bu antik zinciri, karşımıza yepyeni kavramlar çıkıyor: yalnızlık gibi. fakat yalnızlık kavramını da gelişen "fikir" dünyasında mutluluk kavramının bir somutlaması olarak görebiliriz. yani sanırım. neticede yalnız insan içten içe mutsuzdur. fakat mutsuz insan yalnız olmayabilir. bu mutluluk kavramı, mutluluktan ne beklediğimize göre değişir. şimdiki zamandaysa ne haz ne statü ne de erdem bizleri kurtarıyor. halen içten içe yalnızlık hissediyoruz. elbette bu yalnızlığı "kişisel gelişim çağı" lafzı altında nitelendirmeyi çok isterdim. lakin herkes için böyle değil bu konu... sıradanlık ve sıra dışılık söz konusu halen de. petersburg’da netleşen bu kavramı belki de halen iliklerimize kadar hissetme cüretinde bulunabiliyoruz. ama acının felsefesine girmeyeceğim. konumuza dönelim.
şimdi efendim, sıradanlık sıra dışılık mevzusu konu dışı kalır biraz ama hepimiz bir yandan farkındayız bazı insanların "basit" olarak adlandırılabileceğini. örneğin, herhangi bir adamı düşünün. gidip soruyorsun: sıradanlık ve sıra dışılık ile ilgili ne düşünüyorsunuz? o da pala bıyıklarının altından "nani?!" gibi bir tepki veriyor. tabii türkiye'deyiz, şaşırıyor. çünkü o ekmek derdinde bir dönerci. ne yapsın allasen senin felsefeni? eh, ihtiyaçlar hiyerarşisinde de felsefenin konumu belli. neticede felsefe için tembellik gerekir. sonra dönüp kendine dersin, "hmm, demek sıradanmış."
fakat elbette bu önerme kendi içinde hatalı. şartlar eş olmadığı sürece sıradanlık nitelemesi yapmak doğru olmaz. senin elindeki şartın yüzlerce misli başkasındadır örneğin ve türkiye'de bir üniversitede okuyacağına çoktan okulunu bitirmiş ve evinde yazıp çiziyordur. her neyse.
velev ki bu kişi dönerciyle konuşmasından sonra eve döndü. ve içten içe acıdı kendi yalnızlığına. neden? komik bir durum mu? bana kalırsa evet. ama aslında bu kişi haklı da. kişisel gelişim çağı adı altında nietzscheler, goetheler, shakespeareler yutmuş. bir nevi nihilizm limanına uğramış da oradan ayrılıp nietzsche'ye layık olmuş. fakat mutsuz.... hep schopenhauer okuduğu için. neyden bahsediyordum konu epey dağıldı ama işte bu kişi mutsuz. aynı zamanda yalnızlığını paylaşamadığı için de mutsuz.
bu kişi hazzı da statüyü de erdemi de kendince yaşıyor ve doyumu sağlıyor olsun. ki böyle insanlar var elbet. mesela ben. * fakat yine de bu tarz bir varoluşsal portre çizen kişi niçin içten içe bir bulantı içerisinde olsun? cevap az önce söylediğimiz bir kelimede yatıyor: yalnızlık.
artık yalnız olmama denen bir kategori de var. yani benim fikrim bu. dediğim gibi, yağan karı izlerken su içiyordum da düşündüm. şimdi bu yazdıklarım sadece düşüncelerimin birer yansıması... af buyurunuz. herhangi bir şeyi kanıtlama derdinde değilim. yeni bir şey söyleme derdinde de değilim. sadece, yalnızlık işte... anlatası geliyor insanın... swh
kişisel olarak gelişip ari insan formuna kavuşmuş insan artık yalnız. ötekileşiyor ve kendini içten içe bir mutlulukla paylaşmıyor. yapayalnız. çünkü toplum onu anlamıyor, o sokrates'in erdemine ulaştı, kirene okulu'ndan geçip hazza kavuştu, sofistlerle vakit geçirdi ve statünün bencil doğasını kavradı, belki bir retorik ustası oldu! "o halde sorun ne?" diye düşündü.
sorun, gerçek hazzın gerçek statünün ve gerçek erdemin yalnızlıkta gizli olup olmamasıyla alakalıydı belki de. logoterapiyle ilgilendi ve akıl danıştı psikanalistlere. artık acısını özümsüyordu, yaratıyordu da, şimdiyse aşık olmalı, sevmeliydi!
fakat yalnızlık böyle mi geçer gerçekte? yani insan böyle mi mutlu olur? tek başına kalmayarak? önemli olan yalnız kalmamak mıdır fiziksel olarak? hayır elbette. önemli olan içten içe paylaşılan derin bir hüzündür belki de! derin bir soğukluktur! buz gibi bir katmandan sızan ışık huzmesidir! işte böylece insan yalnızlıktan uzaklaşabilir. acısını paylaşır, en sonunda ortadan kaldırır. artık yalnız değildir.
artık mutludur. içten içe nefret ettiği bu sıradanlığın yüceltilmiş olduğu dünya, artık gözünde bir hiçtir. yastığına huzurla gömülür ve güler yüzle uykuya dalar. *
fakat insan doğası böyle midir gerçekten? bu kadar mı tragedyamız? dramaturjik anlatıma ne oldu? özünde insan doğasıdır belki de trajik olan. bu, insan aklıyla aşılamaz mı? akıl, doğaya karşı. akıl, tanrı'ya karşı vs. vs. insan kendi kurtuluşu için evrensel doğa yasalarına, kişisel çıkarına, belki tanrı'ya karşı çıkamaz mı? yalnızlığına karşı çıkamaz mı? cevabı muhtemelen içimizde taşıyoruz!..
herkes ister mutlu olmayı. fakat böyle bir zamanda, böyle bir çağda insanın daha fazla düşünmesi gerek üzerine. kurtuluş yolu nedir? var mıdır? gerekli midi? tabii bunu sıradanlık sıra dışılık bağlamında yapmalıdır. yoksa mutluluk insanı tatmin etmeyecektir. nihayetinde herkesin istediği şey mutluluktur. buna ulaşmanın farklı yollarını buluruz kendimizce. fakat derinden, yoğun bir ateşin parlamasına karşı koymayız. ateş her bir yanımızı sarar. hep olduğu gibi. sonra onunla ne yapmamız gerektiğini düşünürüz: riske atarız bir nevi, kumar oynarız zihnimizle. korkar ama deneriz. korkar ama denemeyiz. herkes gibi. sonunda gömülürüz bir şekilde toprağa, ateş bizi yakarken duyarız ruhumuzun sesini. hiç önemi var mıydı bütün bunların?
devamını gör...
aşk
tanimi yoktur. sahit oldum ama az once.
anemi hastasi bir kadin ve esi geldi. serumunu taktim. kadinin mecali yok. kadinla sohbet ediyorum, saclarim dokuldu ne onerirsin diyor. konusuyoruz gulusuyoruz arada. bir ara esine baktim, gulumseyerek izliyor kadini. 40'li yaslarda ikiside. adam dayanamadi "ne haldesin hala naz yapmiyorsun, bir ah etsene kiz" dedi. kadinin beyaz surati pembelesti hemen. kafalarini isirasim geldi. ask varmis arkadaslar. az once bu ciftin birbirine bakisinda sahit oldum.
anemi hastasi bir kadin ve esi geldi. serumunu taktim. kadinin mecali yok. kadinla sohbet ediyorum, saclarim dokuldu ne onerirsin diyor. konusuyoruz gulusuyoruz arada. bir ara esine baktim, gulumseyerek izliyor kadini. 40'li yaslarda ikiside. adam dayanamadi "ne haldesin hala naz yapmiyorsun, bir ah etsene kiz" dedi. kadinin beyaz surati pembelesti hemen. kafalarini isirasim geldi. ask varmis arkadaslar. az once bu ciftin birbirine bakisinda sahit oldum.
devamını gör...
sözlüğe girince hiç bildirim görmemek
hayata dair popo burkan acı bir detay. saatlerdir yokum, geliyorum, tek bir bildirim yok. yazıklar olsun. o kadar güldürdüm sizi; kah düşündürüp kah sinirlendirdim. hani lan ayleydik biz. üzdünüz beni, kırdınız, rencide oldum. daha da komikli başlık açmam.
devamını gör...
ubi dubium ibi libertas
kuşkunun olduğu yerde özgürlük vardır anlamına gelen latince sözdür.
sorgulamak bence her zaman inançsızlik anlamına gelmez. sorgularsin ve açıldıkça açılırsin. ufkun ve olaylara bakış açın genişler ve robotlaşan toplumda herkesten farklı biri olur çıkarsın. belki de özgürsündür. ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceksindir..
sorgulamak bence her zaman inançsızlik anlamına gelmez. sorgularsin ve açıldıkça açılırsin. ufkun ve olaylara bakış açın genişler ve robotlaşan toplumda herkesten farklı biri olur çıkarsın. belki de özgürsündür. ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceksindir..
devamını gör...
boşver arkadaş
ilhan irem'in 1974 yılında çıkan parçasıdır. aynı isimle aynı yıl çekilen tarık akan'ın oynadığı zeki ökten'in yönetmenliğini üstlendiği bir film vardır.
ağlama arkadaş, ağlama aşk için
şu kısacık hayatta bu yaşlar niçin?
ağlama arkadaş, ağlama aşk için
şu kısacık hayatta bu yaşlar niçin?
devamını gör...
vişneizm
mahlasını her gördüğümde buket uzuner'in kuzguncuk'ta yaşayan ada ve tuna'nın hikayelerini anlattığı kitabı ve oradaki samimi yaşamlar aklıma geliyor. samimi paylaşımlarına denk geliyorum kendisinin de... bu karlı kışın sonu bahar, bekleyelim vişne de çiçek açacak bahara diyorum…
devamını gör...
günün şiiri
ruknettin'in kalbi için kehanetler (lütfen okuyun uzunluğuna bakmadan müthiş bir şiirdir.)
ruknettin'in aynalarda ağladığı kadar var.
bir mevsimin kıyısından tutarsan ruknettin
kurak ovalara yağmurlar yağar,
ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
kalbin şiir olup vadilerini sular.
senin de vadilerin vardır ruknettin!
kehanetler kurarsın,yağmalarsın kendini
kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
niyedir,aynalarda azalır sesin.
doktorum
ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
üşürsem helak olacağımdan korkarım.
doktorum
gayya kuyusuna inmek istemem
bana bir ip uzat,yağmurlar istemem
aynaları kırarım,suretimi istemem
mevsimler dönedursun,bu dünyayı istemem
ben allah'ı isterim.
ben hep aynalardan geçerim doktor
aynalar benden geçer.
araf'tan bir sepet sarkıtırım aşağı,
doluşur içine narin böcekler
yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler
üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı
ben hep aynalardan geçerim doktor!
günahları için ağlayan kim varsa
kanatlarıyla okşar onu melekler
hep böyle midir
kalbin hep böyle yavaş mıdır ruknettin?
aynalar sana bir savaş mıdır ruknettin?
yarin dudaklarından trenler geçer de
kalbiyin istasyonunda durmaz mı
sen hiç satrançta yenilmez misin
atına binip hep gider misin
bilmez misin,atından ayrı düşen bir vezir
zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı
ve nihayet şahlar da aynalardan geçer
bir sen mi kalırsın bu rüyada ruknettin
herhalde hep böyledir
bu dünya sevenlere bir tuzaktır ruknettin!
buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik
konuşmayı unuttuyduk,hal diliyle söylediydik.
dua okuduyduk,yağmur dilediydik
kalbinizi kuşatmaya geldiydik.
hoşgeldiniz.buyrun.işte kalbim.
adımı unuttuğum zamanlarda ruknettin'im
gövdesi ihlal edilmiş bir yetimim.
şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.
benim kalbim bir ıslahevidir doktor.
yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir kuştur
uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
tıkanır,ölür metropollerde.
bir çiçeği uyandırmak için mi
söner bu ateşgahlar
kaldırmak için mi yeraltını
o derin uykusundan
kurur bu göl
ne var ve ne oluyor
neden türkü söylüyor fesleğenler
uzakta biri mi göründü
biri incil okurken düşüp bayıldı mı
bir rüya mı gördü yalnız keşişler
ne oldu?
adım ruknettin,tanışıyor olmalıyız
bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
sunmuş olmalıyım kalbimi size
bakın!demiş olmalıyım henüz avladım o'nu
igvanın zehrini boşalttığı kuyularda.
yalnız günah parlar zifiri karanlıkta
ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur
bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda
ay gibi ışıdığında bir aşk
bir mevsim yönünü şaşırdığında.
hayret etmiş olmalısınız,kalbim
hezarfen misali havalanınca.
korkarım sevgili doktor,bu mektuba kendimi üzerek başlayacağım
çabuk büyüyen bir çocuk gibi,
ceplerimin nerede olduğunu unutacağım önce
ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.
sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı unutacağım.
unutacağım,hangi şehirde durursam yar beni karşılar.
nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar
gülümseyen bir arap olacak yüzümün size bakan tarafı,
terkedip gitmelerin ağırlaştığı bir güz olacak öte yarısı.
alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak
ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet
''gönüllü mağlupları olacak hayatın'' doktor.
yarından korkan adam,ruknettin böyle söyler.
siz doktor,yazabilir misiniz bir gülü yeniden
alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa
kabaran yağmuru yeraltına
ve bir aşkı ayrılığa
yakıştırabilir misiniz doktor
kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan
kuşlarla konuşabilir
ve trampetimi geri verebilir misiniz bana?
ah kalbin moğolları ! size verecek ne kaldı
bir kitap olup yandı da o
külünden zehir kaldı
bir hayal olup uçtu da
gökte melekler bağırdı
''eve dön,eve dön!''
döndüm ki;şehrin ağrıları üstüme kaldı
bulvara uzanmış diskotek kızları/o melul orospular/
süpermarketler,bankalar
/yani toplu insan mezarları/
üstüme kaldı.
size ne denir ey kalbin istilacıları
barbar denir,'bir hayal yıkan'denir.
alın o'nu da götürün,bir kalbim kaldı.
bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı
cenevizden geliyordum,elimde mektuplarım vardı.
elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı
bir mevsimin ortasında kalakaldıydım
bakkaldan manavdan değil,
cenevizden geliyordum doktor
o kızın saçlarından geliyordum
yitirilmiş bir mahkemeden
galiba kalbimden geliyordum.
bir güle boyun eğdiren nedir
o aşk değilse
nedir kalbe çıkartılan
tutuklama emri,
aşk değilse.
ah,o sığınaklardan
yitikleri toplayan
ve düşlere vuran gemi
nedir aşk değilse
size kendimden bahsediyorum doktor
biraz yağmur kimseyi incitmez.
iyi ruhların arasında dolaşan
bir gölgeden sözediyorum.
acıdan çatlamış kalbi
soğuğa dayanıklı kılan bir bilgiden
terkedilmiş şizofrenleri
kendine çeken vadiden
keşişlerin hüznünden
ve bir aşk yüzünden
ayları karıştıran kişinin
tababet-i ruhiyyesinden
size kendimden bahsediyorum doktor
ben kar yağarken ıslanmam.
benim öbür adım rüzgar
uğradığım orman
değdiğim kalp uğuldar.
deki bulunur elbet
iyi bir hal üzre kaybolan kişi
kemal sayar.
ruknettin'in aynalarda ağladığı kadar var.
bir mevsimin kıyısından tutarsan ruknettin
kurak ovalara yağmurlar yağar,
ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
kalbin şiir olup vadilerini sular.
senin de vadilerin vardır ruknettin!
kehanetler kurarsın,yağmalarsın kendini
kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
niyedir,aynalarda azalır sesin.
doktorum
ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
üşürsem helak olacağımdan korkarım.
doktorum
gayya kuyusuna inmek istemem
bana bir ip uzat,yağmurlar istemem
aynaları kırarım,suretimi istemem
mevsimler dönedursun,bu dünyayı istemem
ben allah'ı isterim.
ben hep aynalardan geçerim doktor
aynalar benden geçer.
araf'tan bir sepet sarkıtırım aşağı,
doluşur içine narin böcekler
yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler
üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı
ben hep aynalardan geçerim doktor!
günahları için ağlayan kim varsa
kanatlarıyla okşar onu melekler
hep böyle midir
kalbin hep böyle yavaş mıdır ruknettin?
aynalar sana bir savaş mıdır ruknettin?
yarin dudaklarından trenler geçer de
kalbiyin istasyonunda durmaz mı
sen hiç satrançta yenilmez misin
atına binip hep gider misin
bilmez misin,atından ayrı düşen bir vezir
zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı
ve nihayet şahlar da aynalardan geçer
bir sen mi kalırsın bu rüyada ruknettin
herhalde hep böyledir
bu dünya sevenlere bir tuzaktır ruknettin!
buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik
konuşmayı unuttuyduk,hal diliyle söylediydik.
dua okuduyduk,yağmur dilediydik
kalbinizi kuşatmaya geldiydik.
hoşgeldiniz.buyrun.işte kalbim.
adımı unuttuğum zamanlarda ruknettin'im
gövdesi ihlal edilmiş bir yetimim.
şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.
benim kalbim bir ıslahevidir doktor.
yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir kuştur
uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
tıkanır,ölür metropollerde.
bir çiçeği uyandırmak için mi
söner bu ateşgahlar
kaldırmak için mi yeraltını
o derin uykusundan
kurur bu göl
ne var ve ne oluyor
neden türkü söylüyor fesleğenler
uzakta biri mi göründü
biri incil okurken düşüp bayıldı mı
bir rüya mı gördü yalnız keşişler
ne oldu?
adım ruknettin,tanışıyor olmalıyız
bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
sunmuş olmalıyım kalbimi size
bakın!demiş olmalıyım henüz avladım o'nu
igvanın zehrini boşalttığı kuyularda.
yalnız günah parlar zifiri karanlıkta
ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur
bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda
ay gibi ışıdığında bir aşk
bir mevsim yönünü şaşırdığında.
hayret etmiş olmalısınız,kalbim
hezarfen misali havalanınca.
korkarım sevgili doktor,bu mektuba kendimi üzerek başlayacağım
çabuk büyüyen bir çocuk gibi,
ceplerimin nerede olduğunu unutacağım önce
ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.
sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı unutacağım.
unutacağım,hangi şehirde durursam yar beni karşılar.
nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar
gülümseyen bir arap olacak yüzümün size bakan tarafı,
terkedip gitmelerin ağırlaştığı bir güz olacak öte yarısı.
alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak
ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet
''gönüllü mağlupları olacak hayatın'' doktor.
yarından korkan adam,ruknettin böyle söyler.
siz doktor,yazabilir misiniz bir gülü yeniden
alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa
kabaran yağmuru yeraltına
ve bir aşkı ayrılığa
yakıştırabilir misiniz doktor
kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan
kuşlarla konuşabilir
ve trampetimi geri verebilir misiniz bana?
ah kalbin moğolları ! size verecek ne kaldı
bir kitap olup yandı da o
külünden zehir kaldı
bir hayal olup uçtu da
gökte melekler bağırdı
''eve dön,eve dön!''
döndüm ki;şehrin ağrıları üstüme kaldı
bulvara uzanmış diskotek kızları/o melul orospular/
süpermarketler,bankalar
/yani toplu insan mezarları/
üstüme kaldı.
size ne denir ey kalbin istilacıları
barbar denir,'bir hayal yıkan'denir.
alın o'nu da götürün,bir kalbim kaldı.
bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı
cenevizden geliyordum,elimde mektuplarım vardı.
elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı
bir mevsimin ortasında kalakaldıydım
bakkaldan manavdan değil,
cenevizden geliyordum doktor
o kızın saçlarından geliyordum
yitirilmiş bir mahkemeden
galiba kalbimden geliyordum.
bir güle boyun eğdiren nedir
o aşk değilse
nedir kalbe çıkartılan
tutuklama emri,
aşk değilse.
ah,o sığınaklardan
yitikleri toplayan
ve düşlere vuran gemi
nedir aşk değilse
size kendimden bahsediyorum doktor
biraz yağmur kimseyi incitmez.
iyi ruhların arasında dolaşan
bir gölgeden sözediyorum.
acıdan çatlamış kalbi
soğuğa dayanıklı kılan bir bilgiden
terkedilmiş şizofrenleri
kendine çeken vadiden
keşişlerin hüznünden
ve bir aşk yüzünden
ayları karıştıran kişinin
tababet-i ruhiyyesinden
size kendimden bahsediyorum doktor
ben kar yağarken ıslanmam.
benim öbür adım rüzgar
uğradığım orman
değdiğim kalp uğuldar.
deki bulunur elbet
iyi bir hal üzre kaybolan kişi
kemal sayar.
devamını gör...
normal sözlük'e girişte ilk mesaj atan moderatör
(bkz: bir bilen)
alışık olduğum bir sistem olmadığı için, şaşkınlıkla kendisini bot zannettim ve belki değildir diye, buz kütlesinden hallice bir yanıt verdim. sonra öğrendim ki bu karşılamadaki modlar gerçek kişilermiş.
şimdi bu başlık vesilesiyle, aslında buz kütlesi olmadığımı beyan eder, saygılarımı sunarım.
alışık olduğum bir sistem olmadığı için, şaşkınlıkla kendisini bot zannettim ve belki değildir diye, buz kütlesinden hallice bir yanıt verdim. sonra öğrendim ki bu karşılamadaki modlar gerçek kişilermiş.
şimdi bu başlık vesilesiyle, aslında buz kütlesi olmadığımı beyan eder, saygılarımı sunarım.
devamını gör...
kara lahana
geniş ve kalınca kat kat yaprakları olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen ve yaprakları koyu yeşil olan bir lahana çeşididir. karadeniz bölgesinde oldukça fazla tüketilir. sarması yapılabildiği gibi yemeği de yapılmaktadır.
(bkz: mısır yarmalı kara lahana yemeği)
(bkz: mısır yarmalı kara lahana yemeği)
devamını gör...
orkide mantis
peygamber devesi böceğinin orkide çiçeğine benzeyen ve böcek familyasının en nadide canlısından olan bir başka türü.

genellikle güneydoğu asya'da ve diğer tropik yağmur ormanlarında yaşadığı biliniyor. kertenkele gibi kendisinden büyük canlılarla beslenme özelliği bulunsa da, yemek tercihini genelde küçüklerden yana yapıyor. anlaşıldığı üzere etçil.
çiçeğe benzeyen yapısını içgüdüsel olarak kamufle olmak için kullanıyor ve olası bir tehdit altına girmekten kurtuluyor. tabii yalnızca kamufle olmak için değil, onu çiçek sanıp üzerine konan arı, tırtıl gibi böcekleri kendine çekmek için de görüntüsünü kullanıyor.

bulundukları yerdeki renk oranına göre rengini pembe ila kahverengi arasında değiştirme gibi bir huyu da var. oldukça müthiş ancak bu böcek türü türkiye'de neredeyse hiç görülmüyor. yağmur ormanları'ndaki böcek ziyafetleri buradakinden daha cezbediciymişse demek. *

genellikle güneydoğu asya'da ve diğer tropik yağmur ormanlarında yaşadığı biliniyor. kertenkele gibi kendisinden büyük canlılarla beslenme özelliği bulunsa da, yemek tercihini genelde küçüklerden yana yapıyor. anlaşıldığı üzere etçil.
çiçeğe benzeyen yapısını içgüdüsel olarak kamufle olmak için kullanıyor ve olası bir tehdit altına girmekten kurtuluyor. tabii yalnızca kamufle olmak için değil, onu çiçek sanıp üzerine konan arı, tırtıl gibi böcekleri kendine çekmek için de görüntüsünü kullanıyor.

bulundukları yerdeki renk oranına göre rengini pembe ila kahverengi arasında değiştirme gibi bir huyu da var. oldukça müthiş ancak bu böcek türü türkiye'de neredeyse hiç görülmüyor. yağmur ormanları'ndaki böcek ziyafetleri buradakinden daha cezbediciymişse demek. *
devamını gör...
cemil meriç
her allah'ın günü kulaklarını çınlattığım yazar, fikir işçisi.
henüz lise çağında tanıştım kendisiyle. bu ülke isimli eserindeki diliyle beni kendisine hayran bırakmıştı. zamanla mağaradakiler, umrandan uygarlığa ile okumaya devam ettim. lise son sınıfta türk edebiyatı dersime giren çok muhterem hanımefendi henüz o günler üç eserini okuduğumu söylediğimde çok şaşırmıştı, ne varsa şaşıracak, ben sadece bu ülkesini okudum, onu da zorla okudum demişti, yazık.
cemil meriç azılı bir gomünisttir. öyle böyle değil. ta ki mahkeme salonunda ümitsizlikten doğan bir isyan ile, bir nevi meydan okuyuş tavrıyla, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacıyla marksistim diye haykırırken o güne kadar hiç bir işçinin, emekçinin elini tutmadığını fark edene kadar. bütün bir hayatı okumakla geçer. gözlerinin bozulması her ne kadar çok okumasından olsa da âmâ olmasının sebebi merdivenden düşmesidir.
kendisine bu eserleri yazmasını sağlayan şey ne çok okuması, ne de başka bir şey. tek bir sebebi var: itidal
seneler geçmiş mahkeme salonunda ebeveynlerinin ilgisizliği yüzünden ev eşyalarına zarar veren çocuk gibi marksist olduğunu haykıran cemil meriç hayatın getirdiklerini bir buz dağı gibi karşılamıştır. ne yaşadığı ekonomik sıkıntılar, ne sağlık sorunları... seneler onu olup biten her şeye gülüp geçecek birisi yapmıştır.
cemil meriç zamanla gençlik heveslerinden arınmış, kendisini iyice okumaya vermiş, tercüme işleri ile geçimini sağlamaya çalışmıştır. atilla ilhan ile olan mektuplaşmalarından öğreniyoruz ki eserlerinin sağcı yayınevi olan ötüken'den çıkmasından kendisi de pek hoşnut olmasa gerek. neden ötüken sorusuna ise bugün hâlâ geçerliliğini korur gibi karşılık veriyor, solcuların kendisini anlamadığını, eserlerini basmak istemediklerini söylüyor. gel gelelim, bugün hâlâ kimse kendisini anlayabilmiş değil. derdiyle dertlenebilmiş değil.
cemil meriç, karşısındakini anlamaya çalışan birisi. sokrates gibi abidik gubudik sorular sorarak karşısındakini kendi düşüncesini kabul etmeye zorlamıyor. dinliyor, dinliyor, dinliyor... seninki dert mi arkadaş, benim dünyam karardı demiyor dinliyor. kalemi eline alınca karşısındakini, ele aldığı konuları incitmeden, bir çocuğa nasihat eder gibi kendi içinden gelenleri anlatıyor. bunu anlatırken yeri geliyor sayfalar dolusu izah edilebilecek şeyleri bir cümlede izah edebiliyor.
gel gelelim, kendimi bildim bileli, milliyetçi birisi olmama rağmen türkiye'den gitmek istedim. elimde imkan olmasına rağmen gitmedim, gidemedim. ne bileyim... charles baudelaire'in dediği gibi belki de nerede değilsem orada mutlu olacağımı düşündüm. yaşım kaç oldu hâlâ bu ülkede bir şeylerin düzeleceğine dair zerre miktarı ümidim yok ancak kendisinin bir sözü beni burada tuttu: vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır.
bilmiyorum, bazen keşke kendisini tanımasaydım diyorum, bu söz mıh gibi aklımın bir köşesinde yer etmemiş olsaydı diyorum.
henüz lise çağında tanıştım kendisiyle. bu ülke isimli eserindeki diliyle beni kendisine hayran bırakmıştı. zamanla mağaradakiler, umrandan uygarlığa ile okumaya devam ettim. lise son sınıfta türk edebiyatı dersime giren çok muhterem hanımefendi henüz o günler üç eserini okuduğumu söylediğimde çok şaşırmıştı, ne varsa şaşıracak, ben sadece bu ülkesini okudum, onu da zorla okudum demişti, yazık.
cemil meriç azılı bir gomünisttir. öyle böyle değil. ta ki mahkeme salonunda ümitsizlikten doğan bir isyan ile, bir nevi meydan okuyuş tavrıyla, yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacıyla marksistim diye haykırırken o güne kadar hiç bir işçinin, emekçinin elini tutmadığını fark edene kadar. bütün bir hayatı okumakla geçer. gözlerinin bozulması her ne kadar çok okumasından olsa da âmâ olmasının sebebi merdivenden düşmesidir.
kendisine bu eserleri yazmasını sağlayan şey ne çok okuması, ne de başka bir şey. tek bir sebebi var: itidal
seneler geçmiş mahkeme salonunda ebeveynlerinin ilgisizliği yüzünden ev eşyalarına zarar veren çocuk gibi marksist olduğunu haykıran cemil meriç hayatın getirdiklerini bir buz dağı gibi karşılamıştır. ne yaşadığı ekonomik sıkıntılar, ne sağlık sorunları... seneler onu olup biten her şeye gülüp geçecek birisi yapmıştır.
cemil meriç zamanla gençlik heveslerinden arınmış, kendisini iyice okumaya vermiş, tercüme işleri ile geçimini sağlamaya çalışmıştır. atilla ilhan ile olan mektuplaşmalarından öğreniyoruz ki eserlerinin sağcı yayınevi olan ötüken'den çıkmasından kendisi de pek hoşnut olmasa gerek. neden ötüken sorusuna ise bugün hâlâ geçerliliğini korur gibi karşılık veriyor, solcuların kendisini anlamadığını, eserlerini basmak istemediklerini söylüyor. gel gelelim, bugün hâlâ kimse kendisini anlayabilmiş değil. derdiyle dertlenebilmiş değil.
cemil meriç, karşısındakini anlamaya çalışan birisi. sokrates gibi abidik gubudik sorular sorarak karşısındakini kendi düşüncesini kabul etmeye zorlamıyor. dinliyor, dinliyor, dinliyor... seninki dert mi arkadaş, benim dünyam karardı demiyor dinliyor. kalemi eline alınca karşısındakini, ele aldığı konuları incitmeden, bir çocuğa nasihat eder gibi kendi içinden gelenleri anlatıyor. bunu anlatırken yeri geliyor sayfalar dolusu izah edilebilecek şeyleri bir cümlede izah edebiliyor.
gel gelelim, kendimi bildim bileli, milliyetçi birisi olmama rağmen türkiye'den gitmek istedim. elimde imkan olmasına rağmen gitmedim, gidemedim. ne bileyim... charles baudelaire'in dediği gibi belki de nerede değilsem orada mutlu olacağımı düşündüm. yaşım kaç oldu hâlâ bu ülkede bir şeylerin düzeleceğine dair zerre miktarı ümidim yok ancak kendisinin bir sözü beni burada tuttu: vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır.
bilmiyorum, bazen keşke kendisini tanımasaydım diyorum, bu söz mıh gibi aklımın bir köşesinde yer etmemiş olsaydı diyorum.
devamını gör...

