ailelerin çocuklarına uyumlu isim koyma takıntısı
babamın ailesi de recep, ramazan koymuş 3. olmayınca 3 ayları tamamlayamamışlar.
devamını gör...
mızmız öğretim üyesi
maaşla çalışmıyormuş da hayrına halkı bilgilendirme görevine soyunmuş gibi davranan hoca tipidir. gerçi, bir çoğu böyledir fakat böyle olmayanlar da vardır, onlar baldır şekerdir.
devamını gör...
pnömatik boru nakli
pnömatik boru nakli, bir kutu içindeki belgenin borulara konularak hava üflenmesi yoluyla yakındaki başka bir yere gönderilmesini içeriyor. 1800’lerde icat edilen bu sistem bütün dünyada birçok hastanede hala yaygın olarak kullanılıyor.
bu borularda sadece belgeler değil ilaç paketleri de binanın bir yerinden diğerine hızlı bir şekilde transfer edilebiliyor.
kaynak
bu borularda sadece belgeler değil ilaç paketleri de binanın bir yerinden diğerine hızlı bir şekilde transfer edilebiliyor.
kaynak
devamını gör...
beyaz zambaklar ülkesinde
kendilerine gül bahçesi vadedilmemiş bir toplumun bataklıktan bir çiçek bahçesine dönüşünün yazıya dökülüşüdür beyaz zambaklar ülkesinde.
''yeni toplumlar yeni şarkılar üretirler'' diye bir söz geçiyor kitapta. yeni anlayışların, isteklerin ve hedeflerin oluşması kadar doğal şey olamaz bir devlette. eğer o anlayış, istek ve hedeflere gözler kör edilip kulaklar kapatılırsa, eski yöntemlere göre yol almaya çalışılırsa ve bir yeniliğe canavar görmüş gibi yaklaşılırsa, gideceğimiz tek yer geri olur.
ulu önder mustafa kemal atatürk şöyle der:
''umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.''
atamızın okunması gerektiğini söylediği kitabı okurken büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık içerisinde olmaktan utanç duydum. belki bir 5-6 yıl önce okusam müthiş gaza gelirdim, hatta itiraf edeyim, ülkemizi kurtarma planları yapardım. birkaç yıl önce okusam, eğer çok istersek olur diye düşünür bitmeye doğru yol alan umudumu korumaya çalışırdım lakin bu yıl içerisinde okuduğumdan 'biz neden böyle olduk?' diye sormaktan ve herkesin kendisini düşündüğünden birlik olamayacağımız ve bir şeyleri değiştiremeyeceğimiz hakkında düşünmekten kendimi alamadım.
bir şeyleri kolay kolay değiştiremeyeceğimiz zaten şuradan belli, neden atatürk'ün okullarda rehber kitap olarak okutulması gerektiğini söylediği kitap okullarda okutulmadı bizlere? neden müfredatta yer almadı? neden kitap hakkında hiçbir tartışma içerisinde yer almadık?
neden düşünmek veya bir şeyleri değiştirmek istediğimizde hep önümüzde engellerle karşılaştık? ve en önemlisi, neden bu kadar umutsuz bireylere dönüştük?
yılların insanı umutsuzluğa sürüklediğini söyleriz fakat ülkemizde bizi umutsuzluğa sürükleyenin 'zaman' olmadığını çok iyi biliriz.
''yeni toplumlar yeni şarkılar üretirler'' diye bir söz geçiyor kitapta. yeni anlayışların, isteklerin ve hedeflerin oluşması kadar doğal şey olamaz bir devlette. eğer o anlayış, istek ve hedeflere gözler kör edilip kulaklar kapatılırsa, eski yöntemlere göre yol almaya çalışılırsa ve bir yeniliğe canavar görmüş gibi yaklaşılırsa, gideceğimiz tek yer geri olur.
ulu önder mustafa kemal atatürk şöyle der:
''umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.''
atamızın okunması gerektiğini söylediği kitabı okurken büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık içerisinde olmaktan utanç duydum. belki bir 5-6 yıl önce okusam müthiş gaza gelirdim, hatta itiraf edeyim, ülkemizi kurtarma planları yapardım. birkaç yıl önce okusam, eğer çok istersek olur diye düşünür bitmeye doğru yol alan umudumu korumaya çalışırdım lakin bu yıl içerisinde okuduğumdan 'biz neden böyle olduk?' diye sormaktan ve herkesin kendisini düşündüğünden birlik olamayacağımız ve bir şeyleri değiştiremeyeceğimiz hakkında düşünmekten kendimi alamadım.
bir şeyleri kolay kolay değiştiremeyeceğimiz zaten şuradan belli, neden atatürk'ün okullarda rehber kitap olarak okutulması gerektiğini söylediği kitap okullarda okutulmadı bizlere? neden müfredatta yer almadı? neden kitap hakkında hiçbir tartışma içerisinde yer almadık?
neden düşünmek veya bir şeyleri değiştirmek istediğimizde hep önümüzde engellerle karşılaştık? ve en önemlisi, neden bu kadar umutsuz bireylere dönüştük?
yılların insanı umutsuzluğa sürüklediğini söyleriz fakat ülkemizde bizi umutsuzluğa sürükleyenin 'zaman' olmadığını çok iyi biliriz.
devamını gör...
gereksiz yere pahalı olan şeyler
makarna sosu.
devamını gör...
boğa burcu
boğazına, rahatına oldukça düşkün ve inatçı olurlar genellikle.
devamını gör...
30 temmuz 2021 tema vakfı'nın ağaçlandırma kampanyası
kızılay'a 10 lira bağışlayacağıma bunlara 1000 lira bağışlarım.
devamını gör...
süleyman soylu'nun ekşi yemedim karnım ağrımıyor sözü
bitirim jargonuyla verilmiş cevaplar. üsluba bakar mısınız. ülkeyi bu jargonla idare ediyorlar muazzam ya. herkes çukur, herkes kurtlar vadisi.
devamını gör...
recep tayyip erdoğan vs selahattin demirtaş
yine cevaplarını merak ettiğim bir başlık açıyorum.
erdoğan, zeki biri. stratejik ve planlı ilerliyor.
demirtaş ise mazlumun yanında, hakkı ve barışı savunan biri.
benim tarafım demirtaş'tan yana.
siyasallaşmış islam'ın son bulduğu daha mutlu yarınlara...
erdoğan, zeki biri. stratejik ve planlı ilerliyor.
demirtaş ise mazlumun yanında, hakkı ve barışı savunan biri.
benim tarafım demirtaş'tan yana.
siyasallaşmış islam'ın son bulduğu daha mutlu yarınlara...
devamını gör...
verilen borcu geri isteyememek
verilen kitabı geri isteyememk kadar koymaz.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük.
bol gülmeli bir gün dilerim size.
insanın gülmek için 17 adeleye surat asmak için 43 adeleye ihtiyacı var.
o zaman ne yapıyoruz?
geçmeden dünyadan geçiyoruz dünyadan gülümseyerek
bol gülmeli bir gün dilerim size.
insanın gülmek için 17 adeleye surat asmak için 43 adeleye ihtiyacı var.
o zaman ne yapıyoruz?
geçmeden dünyadan geçiyoruz dünyadan gülümseyerek
devamını gör...
tolunoğulları
tolunoğulları mısır’da kurulan ilk türk devletlerinden birisidir. abbasilerin türk kökenli mısır valisi tolunoğlu ahmet, halifenin güçsüzlüğünden
yararlanarak bağımsızlığını ilan etmiştir. ve mısır’da başkenti fustat olan türk - islam devletini 868 yılında kurmuştur.
tolunoğulları zamanla filistin, suriye ve lübnan’a kadar genişleyerek bölgede güçlü bir hâkimiyet kurmuşlardır. tolunoğlu ahmet, ordusunu türklerden oluşturmuştur. devletin yöneticileri türk olmasına rağmen halkı araplardan oluşmuştur. velhasıl iç karışıklıklar ve taht kavgalarından yararlanan abbasiler ellerindeki bu fırsatı kullanarak fustat’a girmişler ve 905 yılında tolunoğulları devletine son vermişlerdir.

tolunoğlu ahmet cami.
kullandığım görsel’in kaynağı: okuryazarim.com/tolunoglu-a...
kaynak: tarih dersinden öğrendiğim bilgileri ve notları kullandım.
yararlanarak bağımsızlığını ilan etmiştir. ve mısır’da başkenti fustat olan türk - islam devletini 868 yılında kurmuştur.
tolunoğulları zamanla filistin, suriye ve lübnan’a kadar genişleyerek bölgede güçlü bir hâkimiyet kurmuşlardır. tolunoğlu ahmet, ordusunu türklerden oluşturmuştur. devletin yöneticileri türk olmasına rağmen halkı araplardan oluşmuştur. velhasıl iç karışıklıklar ve taht kavgalarından yararlanan abbasiler ellerindeki bu fırsatı kullanarak fustat’a girmişler ve 905 yılında tolunoğulları devletine son vermişlerdir.

tolunoğlu ahmet cami.
kullandığım görsel’in kaynağı: okuryazarim.com/tolunoglu-a...
kaynak: tarih dersinden öğrendiğim bilgileri ve notları kullandım.
devamını gör...
misafirliğe gidilen evde hizmet etmek
evden çıkmadan önce kendimi sıkı sıkı tembihlerim.
- gittiğin yerde saksı gibi otur, hiç konuşma ya da, iki kelimelik cümleler kur. sonra iç sesim sorar;
+giderken gördüğüm kedi köpeğe selam verebilir miyim?
- tamam ver ama cıvıtma.
neyse son derece kararlı olarak giderim. tam kapı açılır o an için de bir gayzer patlamışcasına bir neşe... *
kocaman bir merhaba, içimden haykırırım kendime;
-kız demedim mi sana ağır olacaksın diye?!! piiiii rezilliiiik!! iç sesimin bağıra bağıra sesi kısılır, fenalık geçirir. ben o ara ev sahibi ile muhabbet, şakalar falan mutfaktan sofraya tabak taşırım. sonra yapılmamışsa salata yaparım. pişirilecek bir şey varsa onu pişiririm. yemek sonrası bulaşığı muhabbet ede ede birlikte yıkarım. ışler bitince kahveyi bile birlikte yapar öyle içerim.
sonuç: hani verdiğim sözler? hani ettiğim yeminler?
adam olmaz benden... *
- gittiğin yerde saksı gibi otur, hiç konuşma ya da, iki kelimelik cümleler kur. sonra iç sesim sorar;
+giderken gördüğüm kedi köpeğe selam verebilir miyim?
- tamam ver ama cıvıtma.
neyse son derece kararlı olarak giderim. tam kapı açılır o an için de bir gayzer patlamışcasına bir neşe... *
kocaman bir merhaba, içimden haykırırım kendime;
-kız demedim mi sana ağır olacaksın diye?!! piiiii rezilliiiik!! iç sesimin bağıra bağıra sesi kısılır, fenalık geçirir. ben o ara ev sahibi ile muhabbet, şakalar falan mutfaktan sofraya tabak taşırım. sonra yapılmamışsa salata yaparım. pişirilecek bir şey varsa onu pişiririm. yemek sonrası bulaşığı muhabbet ede ede birlikte yıkarım. ışler bitince kahveyi bile birlikte yapar öyle içerim.
sonuç: hani verdiğim sözler? hani ettiğim yeminler?
adam olmaz benden... *
devamını gör...
hüseyin nihal atsız
edebi yönü çok çok sağlam olan yazar, düşünür. bir kafatas muhabbetidir gidiyor. evet o dönem kendisi ırkçı düşüncelere sahiptir fakat her dönemi de az da olsa içinde değerlendirmek gerekir. kafatas muhabbeti de gerçek değildir. oğlu bile köşesinde açıklamıştır bunu. bunun için kapısına gelenlerle nasıl dalga geçtiğini yazmıştır.
sol görüşlü insanlar, karşıt görüşlü insanların da sanatçı olabileceğini, iyi bir yazar olabileceğini nedense kabul etmiyorlar ve dünya görüşleriyle çelişir biçimde inanılmaz önyargılı davranıyorlar. fakat neler kaçırdıklarının farkında değiller. ruh adam kitabı türkiye'de yazılmış en iyi psikolojik romandır bence. edebi eserleri okunmalıdır.
sol görüşlü insanlar, karşıt görüşlü insanların da sanatçı olabileceğini, iyi bir yazar olabileceğini nedense kabul etmiyorlar ve dünya görüşleriyle çelişir biçimde inanılmaz önyargılı davranıyorlar. fakat neler kaçırdıklarının farkında değiller. ruh adam kitabı türkiye'de yazılmış en iyi psikolojik romandır bence. edebi eserleri okunmalıdır.
devamını gör...
ezberlenen en saçma şey
al dedi çocuklarını dedi çocuklarını istiyorsan dedi kendini dedi al kendini dedi git dedi nerede kalırsan kal dedi bana. ben de kaynanamla kavga ettim o yüzden. dedi kaynanam dedi kızım bak dedi madem kocan öyle yapıyor dedi ne yaparsan yap kızım sen de dedi al kendini git dedi ben çekicek halim yok dedi.
devamını gör...
la letteratura e gli dèi
italyan yazar roberto calasso tarafından yazılmış olan eser. calasso'nun diğer eserlerinde üzerinde durduğu konu aslında bu eserde yeniden ortaya çıkıyor fakat edebi bir anlatıdan ziyade daha akademik bir dil tercih etmiş calasso. hristiyanlık çağının başlangıcından sonra yavaş yavaş ortadan kaybolan pagan tanrılarının modern çağda bir ibadet nesnesi olarak değil sanatsal ilham olarak yeniden doğuşunu irdeliyor ve 'mutlak edebiyat'ı temeline alıyor. ki yine de bu çalışmasındaki merkezi önemine rağmen, calasso “mutlak edebiyat” terimini “edebiyat” kelimesinin “bir tür ve üslup modeli” olarak geleneksel anlayışını sorguladığı bölüme kadar tam olarak tanımlamamıştır; daha ziyade, on sekizinci yüzyıldan beri edebiyat, bir tür “sadece kendi içinde temellenen ve her yere yayılan bir bilgi”ye dönüşmüştür. burada esas mesele; "her sınırı aşmak." calasso'nun deyimi ile “yalnızca ve münhasıran edebi kompozisyon yoluyla erişilebilir olduğunu iddia eden bir bilgi” haline gelmiştir. bağlı olmayan, herhangi bir görevden veya ortak amaçtan, herhangi bir sosyal faydadan muaf olarak tanımlanabilir.
edebi modernizmin ilkelerine aşina olmayanlar için basitçe ifade etmek gerekirse; edebiyatın fayda tanrısının önünde eğilmemesi, bunun yerine kendi ikonoklastik estetik amaçlarına hizmet etmesi gerektiği on dokuzuncu yüzyıl sonu avangardının temel varsayımlarından biriydi. "sanat için sanat" ifadesinde görüldüğü gibi. bununla birlikte, calasso, mutlak edebiyatı bir bilgi biçimi olarak tanımlarken, edebi modernizm daha geniş çapta asimile edildiğinden bir şekilde kaybolan bir anlayışı yeniden yaratmayı da hedefler. friedrich nietzsche'den charles baudelaire'a çok yönlü bir inceleme ile edebiyat ve tanrılar, form ve tanrısallık arasındaki bu okült ilişkiyi inceleme girişimi tamamen dipnotlara boğulmamış, biraz zorlama görünse bile okuması keyifli ve üzerine tartışmaya değecek bir eser.
una mattina del 1851, racconta baudelaire, parigi si svegliò con la sensazione che fosse successo «un fatto considerevole»: qualcosa di nuovo, qualcosa di «sintomatico», che però si presentava come un qualsiasi fait divers. nelle teste ronzava con insistenza una parola: rivoluzione. ora, si dava il caso che, a un banchetto commemorativo della rivoluzione del febbraio 1848, un giovane intellettuale avesse proposto un brindisi al dio pan. «ma che cosa c'entra il dio pan con la rivoluzione?» aveva chiesto baudelaire al giovane intellettuale. <ma come?» era stata la risposta.
«è il dio pan che fa la rivoluzione. è lui la rivoluzione». baudelaire insisteva: «allora non è vero che è morto da tanto tempo? credevo che si fosse sentita planare una grande voce al di sopra del mediterraneo, e che questa voce misteriosa, che si ripercuoteva dalle colonne d'ercole sino alle rive dell'asia, avesse detto al vecchio mondo: ıl dıo pan e morto». ma il giovane intellettuale non sembrava turbato. disse: «e una voce che corre. sono delle malelingue; ma non c'è niente di vero. no, il dio pan non è morto! il dio pan vive ancora, continuava alzando gli occhi al cielo con bizzarra tenerezza... tornerà. baudelaire chiosa: «stava parlando del dio pan come del prigioniero di sant'elena». ma il dialogo non era finito, baudelaire vuole sapere qualcosa di più: allora, non sarà forse che siete pagano?». ıl giovane intellettuale risponde con tracotanza: ma certo; ignorate forse che solo il paganesimo, se ben inteso, ovviamente, può salvare il mondo? occorre tornare alle dottrine vere, offuscate per un istante dall'infame galileo. d'altronde, giunone mi ha gettato uno sguardo favorevole, uno sguardo che mi ha penetrato sino all'anima. ero triste e melanconico in mezzo alla folla, mentre guardavo il corteo e imploravo con occhi amorosi quella bella divinità, quando uno dei suoi sguardi, benevolo e profondo, è venuto a risollevarmi e incoraggiarmi.
al che baudelaire aggiunge: giunone vi ha gettato uno dei suoi regards de vache, boopis ere.
edebi modernizmin ilkelerine aşina olmayanlar için basitçe ifade etmek gerekirse; edebiyatın fayda tanrısının önünde eğilmemesi, bunun yerine kendi ikonoklastik estetik amaçlarına hizmet etmesi gerektiği on dokuzuncu yüzyıl sonu avangardının temel varsayımlarından biriydi. "sanat için sanat" ifadesinde görüldüğü gibi. bununla birlikte, calasso, mutlak edebiyatı bir bilgi biçimi olarak tanımlarken, edebi modernizm daha geniş çapta asimile edildiğinden bir şekilde kaybolan bir anlayışı yeniden yaratmayı da hedefler. friedrich nietzsche'den charles baudelaire'a çok yönlü bir inceleme ile edebiyat ve tanrılar, form ve tanrısallık arasındaki bu okült ilişkiyi inceleme girişimi tamamen dipnotlara boğulmamış, biraz zorlama görünse bile okuması keyifli ve üzerine tartışmaya değecek bir eser.
una mattina del 1851, racconta baudelaire, parigi si svegliò con la sensazione che fosse successo «un fatto considerevole»: qualcosa di nuovo, qualcosa di «sintomatico», che però si presentava come un qualsiasi fait divers. nelle teste ronzava con insistenza una parola: rivoluzione. ora, si dava il caso che, a un banchetto commemorativo della rivoluzione del febbraio 1848, un giovane intellettuale avesse proposto un brindisi al dio pan. «ma che cosa c'entra il dio pan con la rivoluzione?» aveva chiesto baudelaire al giovane intellettuale. <ma come?» era stata la risposta.
«è il dio pan che fa la rivoluzione. è lui la rivoluzione». baudelaire insisteva: «allora non è vero che è morto da tanto tempo? credevo che si fosse sentita planare una grande voce al di sopra del mediterraneo, e che questa voce misteriosa, che si ripercuoteva dalle colonne d'ercole sino alle rive dell'asia, avesse detto al vecchio mondo: ıl dıo pan e morto». ma il giovane intellettuale non sembrava turbato. disse: «e una voce che corre. sono delle malelingue; ma non c'è niente di vero. no, il dio pan non è morto! il dio pan vive ancora, continuava alzando gli occhi al cielo con bizzarra tenerezza... tornerà. baudelaire chiosa: «stava parlando del dio pan come del prigioniero di sant'elena». ma il dialogo non era finito, baudelaire vuole sapere qualcosa di più: allora, non sarà forse che siete pagano?». ıl giovane intellettuale risponde con tracotanza: ma certo; ignorate forse che solo il paganesimo, se ben inteso, ovviamente, può salvare il mondo? occorre tornare alle dottrine vere, offuscate per un istante dall'infame galileo. d'altronde, giunone mi ha gettato uno sguardo favorevole, uno sguardo che mi ha penetrato sino all'anima. ero triste e melanconico in mezzo alla folla, mentre guardavo il corteo e imploravo con occhi amorosi quella bella divinità, quando uno dei suoi sguardi, benevolo e profondo, è venuto a risollevarmi e incoraggiarmi.
al che baudelaire aggiunge: giunone vi ha gettato uno dei suoi regards de vache, boopis ere.
devamını gör...
kadınların erkekleri tavlama sırları
bırah bırah bana palavere yapma... benim gibi çoklu cilve yetmezliği olan bir kazma bile birilerinin hoşuna gidebiliyor. kendisinin bile haberi yokken karşı tarafı tavlayabiliyorsa, burada yetenek değil; erkeğin buna teşne olması konuşulur.
devamını gör...


