atatürk'ün ölüm döşeğinden kalkıp ülkeye kazandırdığı, halen suriye ile aramızda problemler yaratan hatay ilinin merkezi. tıpkı sakarya-adapazarı, kocaeli-izmit, her ne kadar artık değişse de mersin-içel misali bir "merkez ilçe vs il" ad karmaşası yaratır; ancak antakya şehrinin merkezi olduğu hatay ili vardır. künefesiyle, mozaikleriyle ve de müslümanlarla hıristiyanların beraber yaşamasıyla ünlenen yer antakya'dır yani. şimdi eski huzurlu hali kalmamış, 2011'den beri savaş karargahı olarak kullanıla kullanıla epey yıpranmış ve nüfus değişmiş gerçi.

bu başlığı açma nedenim, balkan turundan yedi yıl önce, aynı ekiple bu şehirde ve komşusu halep şehrinde geçirdiğimiz iki günü anlatmak. yani yeni bir gezi yazısıyla karşınızdayız. ekip yine aynı; annemle babam ve bendeniz (o zaman hepten ergen idim, 16 yaşındaydım henüz). geziyi organize eden ve katılanlarsa babamın ege üniversitesi tıp fakültesinden dönem arkadaşları. ortam balkan turundaki gibi yani, komple ihtiyarlar ve arada bir tane genç, o da ben...

19 mayıs sabahında ankara'dan yola çıkıp, aksaray, ulukışla, toros geçitleri, adana ve iskenderun üzerinden vasıl olduğumuz antakya'da evvela kalacağımız deliban oteline geçerek insanlarla buluştuk. otelimiz, henüz kurulmamış defne ilçesinde kalan harbiye beldesinde, ünlü şelalenin hemen altında bir yerlerde anayolda kalıyor. akşam yemeği de otelin restoranında yendi. üç gün boyunca bol bol zahter salatası ve kırmızı et yenecekti (e doğal olarak; kebabın anavatanında olmasak da iki büyük kebapçılar merkezi gaziantep ve adana çok yakınımızda).

ertesi sabahaysa erken uyanarak otobüslerle şehir turuna koyulduk. rehberimiz, popçu atiye deniz'in de amcası ve bu gezinin organizatörü olan mehmet amca. önce geleneksel yöntemlerle zeytin sabunu üreten (sanıyorum zeytinyağı (gbkz: suriye)'den geliyordu ki bizim orada gerçekleştirdiğimiz operasyonlardan birine zeytin dalı adı verildi sonradan) bir fabrika. burada hemen herkes sabun alıyor. biz de aldık diye hatırlıyorum; malum o zamanlar bir yazlığımız ve her yaz alacak zeytinle sabunumuz yoktu. bilahare hac dağı denen yere çıktık. buradan şehir şöyle panoramik panoramik görünüyor.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

buradaki durağımız olan st. pierre kilisesi, önüne duvar örülmüş bir mağara. valiliğin sayfasında henüz hıristiyanlığın yasak olduğu ilk dönemlerde gizli ibadet yeri olduğu, hatta bizzat havarilerden petrus'un yaptırdığı ve hıristiyanlığın ilk yapısı olduğu yazılan bu mağara 1963 yılında hac yeri ilan edilmiş. dışarıdan görüntüsü şu:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

içi de böyle.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sonra şehir içine girilirken rehberimiz bize asi nehrinin ikiye böldüğü bu şehri anlattı biraz. kuzeydeki halkın epey dindar olduğunu, güneydeyse önemli bir nusayri nüfusun varlığını ifade eden rehberimiz; başta harbiye olmak üzere samandağı ve arsuz gibi yerlerde de nusayri oylarının belirleyici olduğunu ifade etti. henüz defne ve kuzeydeki antakya belediyeleri yoktu o zaman, ama siyasi tercihler o günden beri pek değişmemiş olacak ki, defne ve diğer nusayri bölgesi olarak sayılan yerlerde chp, antakya'da ve çoğu dış ilçede de akp elan banko. ancak şehir siyasetinde hiç sevilmeyen bir isim varsa o da süleyman demirel'miş. zira henüz dsi genel müdürüyken hazırlattığı fizibilite raporlarıyla amik gölünü kurutup yerine havaalanı yapılmasını sağladığı için asi nehrine ve şehir ekolojisine çok büyük zararlar vermiş. rehberimiz; asi nehrinin debi ve rejimindeki değişiklikler yüzünden şehir içindeki köprülerin yeniden yapılmasının gerektiğini ve bu esnada meclis binası önündeki romalılardan kalma köprünün de yıktırıldığını anlatıyor. epey etkilemiş ortalığı anlayacağınız.

konuşa konuşa, o zamanlar belediyenin hemen karşısında olan arkeoloji müzesine geldik. bu müze sonradan taşınmış. o zamanlar hemen meşhur köprübaşı meydanında, tarihi belediye, ziraat bankası ve hatay cumhuriyeti'nin meclis binasıyla komşuydu. mozaik koleksiyonuyla ünlü bu müzede iyi vakit geçirdik.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (agamemnon'un kızını kurban etmesi)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (sarhoş dionysos)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (narkissos kendini görürken)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (uyuyan eros)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (ünlü lahit bu muydu hatırlamıyorum)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (aslanlı sütun kaidesi)

buradan sonra tekrar köprü geçildi ve tarihi çarşı içindeki habib-i neccar camii'ne vardık. caminin altında yer alan habib-i neccar'ın hıristiyan olduğu diyanet kaynaklarında geçiyor ama hıristiyanlar da ziyaret ediyor mu bilmem. caminin antakya fethedilince yapılan ilk cami olduğu söylense de bugünkü şeklini 17. yüzyılda almış olması muhtemel. sadece minare arap üslubunda.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (camiye giriş)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (türbeye giriş)

sonraki durağımız olan sarımiye camii, küçük bir yapı. ama arap üslubundaki kalın ve şerefesi kapalı minaresi enteresan. hemen arkasında da katolik kilisesi yer alıyor. kilise deyince şöyle büyük bir yapı bekliyordum, hâlbuki eski bir ahsap ev karşımıza çıktı. evi 1977'de satın alarak kiliseye çevirmişler. halktan "evimizi kilise yaptılar" diye tepki yükselmiş mi bilmiyorum.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilise çanı ve arkada minare, antakya denince akla gelen ikonik görüntü)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilise kapısı)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilisenin genel görünüşü)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel (kilise içi)

bundan sonra samandağı ilçesine giderek denize bakan bir restoranda öğlen yemeğini yedik. öğleden sonraki destinasyon da hep bu nusayri yoğunluklu ilçe ve musa dağı civarında geçecekti. önce, hıdırbey köyündeki ünlü çınar ağacını gördük. rivayete göre bu ağaç, hz. musa'nın toprağa diktiği asası imiş. çınar en çabuk boy atan ağaçlardan, ama bu ağaç hakikaten de bina kadar. içindeki oyuk çay ocağı olarak kullanılmış bir dönem, o kadar kalın yani.

sonraki durağımız türkiye'nin tek ermeni köyü olan vakıflı oldu. fazla durmadık ama şöyle bir baktık, kiliseyi gördük, kahvede oturduk biraz. turist olduğumuzdan mı bilmem, ama o sıradaki korkularım gerçekleşmedi, ermenilerin hiçbiri bizi dövmedi. evet, erivan'a giden türklerle aynı muameleye uğrayacağız diye epey tırsmıştım. köyün bulunduğu musa dağı, 1915'teki tehcir döneminde geçen ve "soykırım yaptınız" diyenlerin de pek sevdiği "musa dağında kırk gün" kitabına ad veren yer. bu köylüler 1915'ten önce mi buradaydı, yoksa suriye yönetimi döneminde mi yerleştiler bilmiyorum. sormaya cesaret edemedim açıkçası...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel köyün kilisesi.
bugünün son durağı titus tüneli. daha doğrusu tam adıyla vespasianus-titus, daha çok tüneli tamamlayan imparator titus'un adıyla bilinse de bazı kaynaklarda temeli atan babasının da adı geçmekte. dağdan gelip hayatı felç eden sel baskınlarına karşı milattan sonra ilk yüzyılda yapılan bu doğa harikası, piramitler kadar olmasa da ilkçağ inşaat teknolojisinin neler yapabildiğini gösteriyor. elbette köleler ve savaş esirleri sağolsun, amele sıkıntısı hiç çekilmemiş olsa gerek.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel tünelin tepeden görünüşü.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel bu dağların basit mekanik aletlerle böyle tıraşlanıp bu yolun yapılması büyük bir olay herhalde.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel tünel boyunda yer alan kaya mezarları.

artık akşam oluyordu, biz de otobüsümüze binip şehre döndük. bir süre, köprübaşında inip çarşıda gezdik ki, çarşıda birçok tarihi han vardı, ancak ortalığın karışıklığı da hiçbir ilde görmediğim kadardı. ertesi gün halep'te göreceğimiz karışıklığın bir fragmanı gibi olan bu durum herhalde akrabalıktan geliyor. zaten o sıralarda vizesiz geçişler başlamış, iki ülke arasında ticaret hızlanmıştı. rehberimizin de o ülkede epey tanıdığı vardı. hatta otobüsün şoförü, "bu mazot kokusu ne ya" sorusuna "benzin suriye'de çok ucuz, biz oradan mazotu alıyor, bir varil de yolluk yapıyoruz ondan kokuyor" demişti. mta'daki amerikalılar petrol yataklarını örtbas ediyor denen olay zahir, hmmm.

bu arada otobüsü beklerken köprü başında su fotoğrafı da çekmişiz (daha doğrusu babam çekmiş, o zamanlar akıllı telefonlar nerede, telefon kameralarının pikseli de epey düşüktü, onun için ben fotoğraf çekmemiştim, bunları yıllar önce makineyle çekmişiz).
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

akşam yemeğini otele yakın, bir transeksüelin sahne aldığı bir restoranda yedik. bir yandan da aklım ertesi gündeydi. zira ilk defa yurtdışına çıkacağım, günübirlik dahi olsa, ne büyük bir onur... bugünün bir diğer unutulmaz şeyi de, çarşıdaki eski bir kitapçıdan zülfü livaneli'nin serenad romanını almam. ertesi gün yol boyunca okumuştum...
devamını gör...

oysa pasta yapıp kesip yeselerdi hem ağızları tatlanırdı hem de gözaltına alınmazlardı:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

türkiyede ünlü olmak için hiçbir şey yapmanıza gerek olamadığını kanıtlayan kişi.
eminim çekyada kimse umursamıyordur
devamını gör...

sevindim radyo programlarının başlamasına sizlere de güzel verimli yayınlar diliyorum. nedir bu kadar zor olan diye bir soru yöneltmişsiniz biz sözlük yazarlarına. ne kadar doğru bilemem ama bana sanki bizmişiz gibi geliyor. sen ben o hepimiz .anlayamadık kendimizi sonra çevremizi. anlayamadığımız şeyi nasıl doğru ifade edebiliriz ki.hep tekrara düşdük sonra. engelleri gördük ama kendi yarattığımız engelleri pas geçerek.

dervişe sormuşlar:
-en zor olan nedir ?
“söz” dür demiş…
-anlatması da zor… anlaması da…
devamını gör...

bir galatasaraylı kedi değildir...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

dün bu masanın altında resim çantamı unuttum, hangi şerefsiz çaldı?
devamını gör...

intihar edecek olan bir insanı kimse durduramaz. yakınım intihar ettiği için biliyorum. bir kere kafaya koyduysa o iş bitiyor. gözü kimseyi görmüyor. o yüzden etrafınızda intihar edebileceğini düşündüğünüz biri varsa nasihat verip kenara çekilmeyin. yanında kalın.
devamını gör...

peyk - derdini bul
devamını gör...

geçen de olmayan çocuğum bana baba benim neden yeşil mahlasım yok dedi. karma puanlari meyhanede yiyorum şuan. destek olmaya geldim.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ben de çağla şikel poziyonunda kitap okuyan bir insanım.
benim de kitap okurken aldığım pozisyonu bire bir göstermiş kendisi, ne var bunda? şu an belimi hissetmiyorum, g.tüm ikiye ayrıldı, yerden de soğuk almış gibiyim ama olsun.
geçen gün arkadaşım odaya girdi, "napıyon lan ruh hastası?" dedi ve gitti.
demek ki insanlar anlamıyor. atletik olmayan cahiller anlamazlar zaten.
bence çok mantıklı bir pozdur.
hatta az önce böyle kitap okurken yine arkadaşım içeri girdi.
-"abi yine mi öyle yapıyorsun ya? sen harbi kafayı yemişsin oğlum. uyuşturucu mu kullanıyosun doğru söyle? anneni aramayı düşünüyorum bak." dedi.
bacağımı değiştirdim, gözlüklerimin üzerinden ona baktım. (normalde gözlerim bozuk değildir, ancak okurken 4 numara hipermetrop gözlük kullanıyorum. öğrenme hızımı ve entelektüelliğimi iyi yönde etkilediğini düşünüyorum. cosmopolitan'da okumuştum.) acı acı gülümsedim ve;
+"anlamayacağını biliyordum." dedim.
-"bak abi senin için çok endişeleniyorum. bir psikoloğa götürelim istersen, tanıdığım iyi bir doktor var. ne dersin?" dedi.
bacaklarımı yeniden değiştirdim, g.tümün pozisyonunu ayarladım, sayfamı çevirdim ve;
+"lütfen beni edebiyatla başbaşa bırak" diyerek kitabıma döndüm.
-"sen bilirsin anuna koyım deliya bak lan. bence senin yatarak tedavi zamanın gelmiş. söyliim." diyerek odamdan çıktı.

cahille daha fazla muhattap olmayacaktım.
bir şey söylemedim.
devamını gör...

senin çocuklarınla başlayalım o zaman denilecek yorumdur
devamını gör...

valla ben adamın dediğini yapıyorum ve koşuyorum hayallerimin peşinde, hayalimi merak ettiniz biliyorum evet hayalim her gün sofraya eve ekmek götürebilmek. sizi de hayal kırıklığı na ugrattıgim için üzgünüm, hayallerimiz artık bu kadar daha ötesi kalmadı.
devamını gör...

--- alıntı ---

nasrettin hocanın meşhur bir hikayesi vardır, hikaye aynen şöyle gelişiyor;

nasrettin hoca bir gün köyden şehre eşekle gitmektedir. eşeğe oğlunu bindirmiş, kendisi eşeğin yularından tutmuş yürüyor, biraz gittikten sonra yolda iki kişi bunlara bakıp gülüyor, baksanıza koca genç delikanlı eşeğe binmiş yaşlı adam yürüyor bu olacak iş mi diyorlar, bunun üzerine nasrettin hoca oğlunu eşekten indirip kendisi biniyor, biraz daha gittikten sonra bu sefer karşılarına çıkan biri yuh olsun be bacak kadar oğlan yürüyor kazık kadar adam eşeğe binmiş, insan sakalından utanır demiş ve bunun üzerine nasrettin hoca eşekten iniyor ve yürümeye devam ediyorlar.

biraz daha geçtikten sonra yine köylünün biri bunlarda da akıl var mı, insanlar eşeği yanlarına ne için almışlar acaba? koca iki adam yürüyor eşek boşta anlamadım gitti demiş, ve bunun üzerine nasrettin hoca oğluyla beraber eşeğe binmiş, az zaman geçtikten sonra yan kahvehanelerden birinden şu ses yükselmiş; şu zalimlere bakın zavallı hayvana iki kişi biner mi? bunlar ne biçim insan…, ve bunun üzerine nasrettin hoca bir la havle çekip oğlum gördün mü insanların ağzı torba değil ki bağlayasın herkes istediğini söyler biz en iyisi bildiğimiz gibi yapalım.

--- alıntı ---

ve maalesef çoğu insan bu örgütün doğal üyesi olduğundan ne yöne baksanız oracıkta itham ederler sizi. en iyisi kayda değer bir şeyler söylüyor mu acaba diye birazcık kulak kabartıp yoluna devam etmek olabilir. ya da hiç bakmamak, görmemek, dinlememek. bilemedim. bu da örgütün gizi gücü olsa gerek. ya ciddi ve yapıcı bir şey söyleyecekse.
devamını gör...

bu bir hataysa eğer o hataya düşmedim ama söyleseydim daha az pişman olucaktım belki. nedense yaptıklarım değil yapmadıklarım için daha çok pişmanlık duyuyorum daima.
devamını gör...

ayak diyince hemen aklına ayak gelen insanla aynı zekaya sahiptir. uzak durun ve 155 i arayın. evet.
devamını gör...

kurtuluş savaşında doğu cephesinde düşmanları yenilgiye uğratan , türkiye için en az atatürk kadar önemli şahsiyet , ne yazık ki müslaman kimliği dolayısıyla dönemin din düşmanları tarafından saldırılara uğramış adı tarihten silinmeye çalışılmıştır , kısmen de başarılı olunmuş bugün ata'yı herkes bilirken karabekir paşa unutulmuştur .
atatürk'ü çok sevmekle birlikte en büyük dargınlığım cumhuriyet döneminde kazım karabekir'e yeterince sahip çıkmamasıydı
cumhuriyet tarihinde birçok kişiye haksızlık yapıldı fakat en büyüğü karabekir'e yapılmıştır kanımca .
devamını gör...

`bir kimse veya bir şey yok olduğunda değer kazanır.` anlamında kullanılan bir sözdür. ülkemizde genelde vefat etmiş siyasetçiler için kullanıldığını söylemeliyim. yaşarken bir kez bile oy vermeyip ardından yaşasaydı başımızda olurdu demek bana ikiyüzlülük geliyor nedense.
devamını gör...

son zamanlarda en çok dinlediğim parçadır kendisi, çok eğlenceli değil mi?

devamını gör...

1979 yılında atıf yılmaz'ın yönetmiş olduğu, tarık akan ve necla nazır'ın başrolleri paylaştığı, iftiraya uğrayan ve hakikatin ortaya çıkması için oğlunu adak olarak adayan bir babanın dramı konu ediliyor.

müslüm isimli genç, gülbahar ile evlilik yaptıktan sonra köyden göç edip kasabaya yerleşiyor. havalar ısınınca da, müslüm çalışmak için çukurova'ya gidiyor. kaldıkları çadırda işçi arkadaşlarından birinin parası çalınıyor ve bundan dolayı da müslüm töhmet altında kalıyor. hayatını altüst eden bu olaydan sonra müslüm de, hakikatin ortaya çıkması için bir adak adar. sonunda hakikat ortaya çıkar ve sıra müslüm'ün adağı yerine getirmesine gelir. yalnız, bu durum hiç kolay değildir. çünkü, o çıkmaz içerisinde müslüm oğlunu adak adamıştır ve onu kurban etmesi gerekmektedir. oğlunu kurban ettikten sonra hapse düşer. avukatları da, kendisini, oğlunu öldürdüğü sırada ruh sağlığının yerinde olmadığı ve sağlıklı düşünemediği konusunda ifade vermeye ikna ederler, aksi taktirde işin ucu idam cezasına gidecektir. o da avukatlarının dediği gibi ifade verir ve 12 yıl hapiste yatar, afla çıktıktan iki sene sonra da eceliyle ölür.

60'lı yıllarda yaşanmış gerçek bir olayı anlatan farklı ve toplumsal yönü bulunan bu filmde ara sıra yargıç, avukat, doktor gibi kamu görevlilerinin de bu durum hakkında görüş bildirdikleri kesitler belgesel bölümler de sunuyor.
devamını gör...

“gerçeklere inanmayanlarla tartışmak yararsızdır; çünkü onlar insan değil, taştır” der epictetos.
hazırlık sınıfında oxford üniversitesi mezunu ingiliz hoca, ingilizce bir deyimin anlamını açıklarken ukala bir öğrenci o deyimin o anlama gelmediğini söyler.
hoca açıklamayı yapar ama öğrenci yanlış bildiğini savunmakta ısrar eder.
ingiliz hoca ertesi gün kaynakları da sınıfa getirip açıklama yapar. bizzat oxford’taki dilbilimcilere de danıştığını anlatır.
ama ukala öğrenci “onlar yanlış biliyor, ben bilirim, doğrusu bu” diye ısrarını sürdürünce diğer öğrenciler gülmeye başlar.

oxford üniversitesi’nin 1096 senesinde kurulmuş ve ingilizce konuşulan dünyanın en eski üniversitesi olduğunu da hatırlatayım.
ingiliz hoca türkiye’de ders vermeden önce türkçe’yi de çok iyi öğrenmiştir. bilal’e anlatır gibi anlatır ama karşıdakinin anlama kapasitesi olmayınca ne yapsan boş. tutturmuş "ben bilirim" diye.
cahil bir adamı tartışarak yenmek asla mümkün olmamıştır.

bir baronun düzenlediği konferansta daire başkanı konuşmasını yaparken yeni mezun biri “konuşmanızda …. dediniz. yanlış biliyorsunuz “ der.
daire başkanı: “dediğimin yanlış olduğunu hangi kaynağa dayanarak iddia ediyorsunuz” diye sorar.
yeni mezun: “bir kitapta okumuştum”.
daire başkanı: “kitabın ismi ve yazarını söyler misiniz?”
yeni mezun: “unuttum”.
daire başkanı: “üniversite kütüphanesinde mi o kitap?”
yeni mezun: “hayır. bir arkadaşımın kitabı idi”.
daire başkanı: “arkadaşınıza sorup o kitabın ismini ve yazarını sonra bana iletir misiniz?”
yeni mezun: “arkadaşımla irtibatı kestim. o yüzden soramam ama dediğinizin yanlış olduğunu biliyorum.”
daire başkanı da babacan biri. anlattığı konuda kitap yazan sadece birkaç hukukçu var, bir tanesi kendisi, diğerleri de tanıdıkları.
gene de yeni mezunu küçük düşürmek istemez. başka konuya geçmek ister ama yeni mezun ısrarla iddiasını sürdürür. salonda gülüşmeler çoğalır.

bu tür örnekleri günümüzde o kadar çok sık görürüz ki…hele televizyonda horoz dövüşüne dönen tartışmaları.
boş insanlar, boş konuşmalar, her konuda uzman kesilenler, karşısındakini dinlemeden konuşanlar…küfür kavga da peşi sıra. tartışmayı bilmedikleri için anca kavga ederler.

“münazarayı, kendisinden istifade edilmesi umulan âlimlerle yapılmalıdır” der imam gazali.

sen abdülhamit'i savundun videosu sözlükte defalarca yer aldığından;
eski medyumlardan memiş ile keto şiddet içerikli + 18 videosunu yurdumun tartışma kültürünün tipik bir örneği olarak bırakıyorum.
tartışmanın nedeni ise en büyük medyum kim konusudur.
videonun sonunda konunun tartışmaya kapalı olduğunu görürüz.

devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim