escape from new york
john carpenter 'ın 1981 yılında çektiği filmdir, b sınıfı filmleri ile ünlenen ve bu türün en iyi yönetmenlerinden olan carpenter'ın en iyi filmlerinden biridir kanımca..
carpenter artık bir efsane olan snake plissken karakterini canlandıran kurt russell ile ilk defa birlikte çalışmış ve onun karakterini adeta bir çizgi roman karakterine çevirmiştir. hani çizgi roman serisi çıksa çokta kötü olmaz, filmin alt metinlerinde ki politik mesaj filme ayrıca bir değer katar. film de "otoriteye" ve onun yarattığı bu dünyaya alınmış tavırda gözümüze net bir şekilde sokulmaktadır.
film b sınıfına göre epey ünlü oyuncu barındırıyor. kurt russell, lee van cleef, ernest borgnine, donald pleasence, harry dean stanton, adrienne barbeau.(bunların hepsi aslında b sınıfı oyuncu ama kendi klasmanlarında şampiyonlar ligi gibi olmuş)
devam filmi escape from l.a adı ile 1996 da çekilmiş, kurt russell, peter fonda, cliff robertson, steve buscemi gibi oyunculara rağmen çok başarılı olamamıştır.bu film ayrıca carpenter’ın devam filmi çektiği tek yapıtı olma özelliği de taşımakta.
--! spoiler !--
dünyanın en büyük hapishanesi olan new york şehrine amerikan başkanı’nın helikopterinin düşmesinin ardından bir kurtarma operasyonu düzenlenir. bu operasyon dış dünyadan tamamen izole edilen ülkenin en azılı suçlularının bulunduğu koca bir açık hava hapishanesi olduğundan dolayı, oldukça riskli ve tehlikelidir. bu riskleri ve tehlikeleri kendisi için üstlenecek birini bulan "otorite", karşılıklı güven ilişkisini de kendi isteğiyle kurmayı ihmal etmez,artık görev yılan plisksken'indir,hem kendi hem de başkanın hayatı için bu oyunu oynamak zorundadır.
--! spoiler !--
flmin müziği gene carpenter'a ait olup, oldukça güzeldir.tavsiye ederim:
carpenter artık bir efsane olan snake plissken karakterini canlandıran kurt russell ile ilk defa birlikte çalışmış ve onun karakterini adeta bir çizgi roman karakterine çevirmiştir. hani çizgi roman serisi çıksa çokta kötü olmaz, filmin alt metinlerinde ki politik mesaj filme ayrıca bir değer katar. film de "otoriteye" ve onun yarattığı bu dünyaya alınmış tavırda gözümüze net bir şekilde sokulmaktadır.
film b sınıfına göre epey ünlü oyuncu barındırıyor. kurt russell, lee van cleef, ernest borgnine, donald pleasence, harry dean stanton, adrienne barbeau.(bunların hepsi aslında b sınıfı oyuncu ama kendi klasmanlarında şampiyonlar ligi gibi olmuş)
devam filmi escape from l.a adı ile 1996 da çekilmiş, kurt russell, peter fonda, cliff robertson, steve buscemi gibi oyunculara rağmen çok başarılı olamamıştır.bu film ayrıca carpenter’ın devam filmi çektiği tek yapıtı olma özelliği de taşımakta.
--! spoiler !--
dünyanın en büyük hapishanesi olan new york şehrine amerikan başkanı’nın helikopterinin düşmesinin ardından bir kurtarma operasyonu düzenlenir. bu operasyon dış dünyadan tamamen izole edilen ülkenin en azılı suçlularının bulunduğu koca bir açık hava hapishanesi olduğundan dolayı, oldukça riskli ve tehlikelidir. bu riskleri ve tehlikeleri kendisi için üstlenecek birini bulan "otorite", karşılıklı güven ilişkisini de kendi isteğiyle kurmayı ihmal etmez,artık görev yılan plisksken'indir,hem kendi hem de başkanın hayatı için bu oyunu oynamak zorundadır.
--! spoiler !--
flmin müziği gene carpenter'a ait olup, oldukça güzeldir.tavsiye ederim:
devamını gör...
ümitcan uygun'un gözaltına alınması
umuyoruz ki bu tutuklanmanın tek sebebi uyusturucan dolayı olmamasıdır. adeletin tecelli etmesini umut ettiren gelişme.
umut dünyası...
umut dünyası...
devamını gör...
kazandığı parayı harcayacak vakit bulamayan insanlar
daha fazlasını kazanma derdindedirler. yetinmek sadece biz fakirlere ait olan bir kavramdır.
devamını gör...
salgında sağlıkçılardan sonra en çok biz çalıştık
“ne yani, kaybettiğimiz insanların sayısı, açıklananı 10 ile çarptığımızdan çok çok daha mı fazla?” diye düşündürten açıklama.
devamını gör...
reddettiği erkeğe nasılsın diye mesaj atan kadın
bu mesajı atan hanım ablamızın morali bozuk, canı sıkkın ve çikolata yemekten sıkılmış durumda olma ihtimali %80'dir. kendi egosunu ve varlığının değerli olduğunu hissettirecek karşı cins arayış eylemidir.
devamını gör...
eski yunan'da mezar taşı üzerine teatral sahneler
hellenistik döneme ait olan; çağının ötesinde, çok zekice bir buluş ve de sanattır.
düşünsenize 2000 yıl önce yaşamışsınız, ne tv, ne radyo nede fotoğraf makinesi var.
çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybettiniz, acınız büyük ve yas tutuyorsunuz. bir adam gelip, bir ücret karşılığında ölen ve çok sevdiğiniz bir insanın yüzünün resmini yaşadığınız sürece onu her gün görebilmeniz için bir taşa kazımayı teklif ediyor.
ve tabiki parası olan hemen herkes bu müthiş cazip teklifi kabul ediyor.
ve derken bu taş ressamı bir adım ileri gidiyor, ölen yakınınız ve geride kalan yakınlarını, sizleri aynı taşta resmederek buluşturmaya başlıyor, ve bunu bir teatral sahne eşliğinde yapıyor. örneğin bu sahnede yeni doğum yapıp ölen genç kadn küçük çocuğu ile buluşturulur, ölen baba yada anne de oğulları ve kızlarıyla buluşturulur. bu sahnelerdeki yas ve acı olgusu da insanların yüzlerine işlenir.
taşa işlenen bu teatral resimde kimin kim olduğunu anlamayı kolaylaştırmak için zamanla bazı kurallar oluşturulmuştur:
örneğin 1: ölen kişi daima oturur resmedilir, sağ olanlar ona saygı unsuru olarak ayakta resmedilir.
2: ölen birey, teatral temalı mezar taşında genellikle daha büyük resmedilir, bazan eşi yada anne babası onunla aynı büyüklükte çizilir.
3:: hizmetçiler, erosu andıran melekler ve ufak çocuklar genellikle ayak hizasında ve küçük çizilir.
4: ölen kişinin sağlığında kullandığı yada sevdiği bazı objeler teatral mezar taşında yer alır, amaç ölen kişiye sanal bir armağan verme çabasıdır: örneğin yün eğirme ipi, oyuncaklar, ayna, çapa, bıçak vs.
5: ölen kişiye doğru uzatılan el: sevgi ifadesidir, bazan ölen ile sağ yakını stelde el sıkışırlar.
6: ölen kişiye sunulan armağan: bu bazan onun hayatta kullandığı bir eşya, bir takı, mücevher kutusu, bazan bir üzüm salkımı bazan da küçük bir bebektir.
7: taş üzerindeki taratral sahnede ölen birey mutlu ve verilen değerden memnun bir ifade ile , sağ kalanlar ise mahcup, üzgün ve acılarını belli eder tarzda resmedilmişlerdir. örneğin bai hafif bükülüyken, sol yada sağ elin başa destek olur tarzda yanağa konması veya baş eğikken sol elin göğüs üzerinde tutulması günümüzde bile bir hüzün işaretidir.
8: bazılarında ölen yatağa yarı uzanmış, memnun bir ifadeyle bir elinde kadeh, diğer eli yanıbaşında duran eş yada aile yakınına uzanır resmedilmiştir.
özetle bu teatral temalı mezar taşları, 2000 yıl öncesinde ölen bireylerin geride bıraktığı yas içindeki insanları psikolojik olarak rahatlatması bakımından çok zekice ve önemli bir buluştur.
düşünsenize 2000 yıl önce yaşamışsınız, ne tv, ne radyo nede fotoğraf makinesi var.
çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybettiniz, acınız büyük ve yas tutuyorsunuz. bir adam gelip, bir ücret karşılığında ölen ve çok sevdiğiniz bir insanın yüzünün resmini yaşadığınız sürece onu her gün görebilmeniz için bir taşa kazımayı teklif ediyor.
ve tabiki parası olan hemen herkes bu müthiş cazip teklifi kabul ediyor.
ve derken bu taş ressamı bir adım ileri gidiyor, ölen yakınınız ve geride kalan yakınlarını, sizleri aynı taşta resmederek buluşturmaya başlıyor, ve bunu bir teatral sahne eşliğinde yapıyor. örneğin bu sahnede yeni doğum yapıp ölen genç kadn küçük çocuğu ile buluşturulur, ölen baba yada anne de oğulları ve kızlarıyla buluşturulur. bu sahnelerdeki yas ve acı olgusu da insanların yüzlerine işlenir.
taşa işlenen bu teatral resimde kimin kim olduğunu anlamayı kolaylaştırmak için zamanla bazı kurallar oluşturulmuştur:
örneğin 1: ölen kişi daima oturur resmedilir, sağ olanlar ona saygı unsuru olarak ayakta resmedilir.
2: ölen birey, teatral temalı mezar taşında genellikle daha büyük resmedilir, bazan eşi yada anne babası onunla aynı büyüklükte çizilir.
3:: hizmetçiler, erosu andıran melekler ve ufak çocuklar genellikle ayak hizasında ve küçük çizilir.
4: ölen kişinin sağlığında kullandığı yada sevdiği bazı objeler teatral mezar taşında yer alır, amaç ölen kişiye sanal bir armağan verme çabasıdır: örneğin yün eğirme ipi, oyuncaklar, ayna, çapa, bıçak vs.
5: ölen kişiye doğru uzatılan el: sevgi ifadesidir, bazan ölen ile sağ yakını stelde el sıkışırlar.
6: ölen kişiye sunulan armağan: bu bazan onun hayatta kullandığı bir eşya, bir takı, mücevher kutusu, bazan bir üzüm salkımı bazan da küçük bir bebektir.
7: taş üzerindeki taratral sahnede ölen birey mutlu ve verilen değerden memnun bir ifade ile , sağ kalanlar ise mahcup, üzgün ve acılarını belli eder tarzda resmedilmişlerdir. örneğin bai hafif bükülüyken, sol yada sağ elin başa destek olur tarzda yanağa konması veya baş eğikken sol elin göğüs üzerinde tutulması günümüzde bile bir hüzün işaretidir.
8: bazılarında ölen yatağa yarı uzanmış, memnun bir ifadeyle bir elinde kadeh, diğer eli yanıbaşında duran eş yada aile yakınına uzanır resmedilmiştir.
özetle bu teatral temalı mezar taşları, 2000 yıl öncesinde ölen bireylerin geride bıraktığı yas içindeki insanları psikolojik olarak rahatlatması bakımından çok zekice ve önemli bir buluştur.
devamını gör...
inatla sohbet etmeye çalışan yazar
böyle bir durumda modları göreve çağırmak biraz saçma. ama konuya gelirsek engeli basıp geçebilirsiniz. ya da kibar bir şekilde sohbet etmek istemediğinizi söyleyebilirsiniz.
çok ısrar ediyorsa dediğim gibi, basın engeli totosuna.
çok ısrar ediyorsa dediğim gibi, basın engeli totosuna.
devamını gör...
abartılmış pohpohlanma ihtiyacı hasıl olan insan
bilgilendirme: tanımadığınız insandan gelen övgüler sahtedir. bilgilendirme bitmiştir.
devamını gör...
kütüphanede ders çalışmak
sabah kahvesini alıp kütüphaneye giden ve gerçekten ders çalışabilen insanlara her zaman özenmişimdir mükemmel iradeleri olduğunu düşündüğüm insanlardır
devamını gör...
yalnızlığın anlaşıldığı anlar
bütün umutların tükendiği vakit, tam çaresizliğe kapılmak üzereyken, yardım alman gerektiğini çünkü tek başına üstesinden gelemeyeceğini anlarsın. işte o an destek olabilecek insanların gelir aklına. eğer hiç kimse gelmiyor ise, o zaman anlaşılır yalnızlık.
devamını gör...
destek bekleyen yazarlar veri tabanı
bit.ly/351EeVy
müzik var burada, henüz iyi değilim ama olurum.
müzik var burada, henüz iyi değilim ama olurum.
devamını gör...
sevgilisini kısa mesajla terk eden kişi
içimde depreşen o saklı gizli yareyi, artık sizlerle paylaşmam gerektiğine karar verdim ki bu hem benim için büyük bir itiraftır, hem de her ilişkimde terk eden taraf ben oluşuma karşın karmanın biçtiği bir cezadır efenim.
bu erkekler, genellikle fırıncı babalarının paralarını yiyen, serseri, sorumsuz erkeklerdir ve telegram, whatsapp gibi applerin kullanılmadığı dönemlerde bunu yapmışlardır.
sizlere önce o melun, o bedbaht aşk hikayemi anlatacağım ki gezegenlerin 30943 yılda bir aynı hizaya gelmesi gibi nadir rastlanacak olan bu efsanevi aşkın bitişi, böyle olmamalıydı, efenim bu aşk böyle bir bitişi hak etmiyordu. ben gibi nadide bir çiçek, allahın siz erkek kullarına bir lütfu olan bu kadını terk etmek de, her babayiğidin harcı değildir, buna da değinmeden edemeyeceğim.
sene, üniversite ikiyi okuduğum seneler, günler aynı monotonlukla geçerken, son ayrıldığım ayak fetişi çocuktan sonra nihayet siyah fileli çoraplarımı rahatlıkla çıkarıp, anneannemin ördüğü kahverengi kilim desenli patiklerimi giyebilir olmuştum. siz güzel hanımlara tavsiyemdir ki; ayaklar konusunda takıntılı bir erkek arkadaş edinmeye karar veriyorsanız, onunla en başında örme patikler konusunda anlaşın. kış zamanı narin ayacıklarınızı ince file çoraplar içerisinde üşütüp sık sık motoru bozmayın. tanrım, o'ndan ayrıldıktan sonra boşaltım sistemim eski aydınlık günlerine geri dönmüştü nihayet.
neyse, bu ayak fetişisti oğlanı kendisine çektiğim "yeter artık, kalın yün çoraplar giymek istiyorum, defol hayatımdan!" kısa mesajı ile gayet haklı bir şekilde dehledikten yaklaşık bir üç ay kadar sonra, o'nunla karşılaştım. buram buram ekmek ve simit kokan o fırında, köşeye iliştirilmiş tahta bir sandalye üzerinde, bacaklarını çaprazlama uzatmış, umursamaz bir tavırla oturuyor ve muhtemelen telefonunda yılan oyunu oynuyordu.
deri ceketi içinde nasıl da cool görünüyordu öyle. üzerine bir beden büyük gelen kotuna uyumlu olarak seçtiği ayakkabıları hele, dahiyane bir kombin... ah yüce nike air jordanlar aşkına, körle yatan şaşı kalkar misali, eski ayak faşizişti erkek arkadaşımın huyundan mı kapmıştım?
çocuk cooldu, görünüşü, arkaya doğru taradığı açık kumral saçlarının telinin ucundan, ayak baş parmağı tırnağı ucuna kadar "ben seni üzerim kızım" diye bağırıyordu.
kendisinin, babasının meşhur ekmek fırınına, kasadan bilmem kaç yüz bin lira alıp cep harçlığı yapmak için geldiğini ve biraz dinlenmekte olduğunu öğrenmem uzun sürmedi. güzel kızdım, muhabbeti nasıl açacağımı bilirdim, türlü ortamlardan geçmiş, çeşit çeşit avları tanımıştım. bu beyi düşürmem de nasıl olsa uzun sürmezdi.
-yaa ceketine bayıldım. ay söylemeden edemedim, çok yakışmış size.
-teşekkür ederim. hakkıı, hak.. neyse, ben hazırlayayım siparişinizi, ne istiyordunuz?
-ehi ehi iki zeytinli poğaça alabilirim. burada mı çalışıyorsunuz?
-yok ya, bizimkilerin fırın bu.
-daha önce sizi görmemiştim, ben hep buradan alırım ekmeği filan.
-pek sık uğramam, ben de sizi görmemişim, görsem kesinlikle hatırlardım.
-ehi ehi (yavşıyo bana evet)
aldığım yok zeytinli poğaçaları poşetime koyarken hala daha sohbet etmekteydik. belliydi, o da bana kıyın kıyın yürümekteydi ve artık oracıkta telefon numaralarımızı takas edivermiştik bile.
gel zaman git zaman, fırıncının oğlu, serseri piç ile takılmaya başladık. kendisinin işi gücü yoktu, herhangi bir gelecek kaygısı da. nitekim babasının dükkanlarının başına geçecekti işte, hayata tutunabilmek için niye çabalasındı? ağzına gümüş kaşıkla doğan oğlanlarla da daha önce muhabbetlerim olmuştu, kendini beğenmiş olan ve marka eşyalarını göstererek göz boyamaya çalışan o tiki tayfadan biri olmadığı çok belliydi kendisinin ve fakat, ancak para yemesini bilen, başka da bir halta yaramayan bu cool çocuğun, hiç bonkör biri olmadığını da yazmadan edemeyeceğim.
insan bir çay, çorba bir şeyler ısmarlamaz mı sevgilisine? o kadar paran var!!1111
hayır arkadaşlar, aksine ben fakir öğrenci halimle memur babamın yolladığı harçlıklardan bu oğlana yedirmeye başladım. o zamanlar için, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez diye mi düşünüyordum, bilmiyorum ama üçün birini almak üzere olduğumdan habersiz, minik buluşmalarımızı gerçekleştirdiğimiz ve sürekli takıldığımız o kafede, hesapları sürekli ben kapatmaya devam ediyor, bir yandan da adamın sigara parasını cebine iliştiriveriyordum. lanet olasıca zenginlerin cimri olanları hiç çekilmiyor ama çocuk her bakışında kalbimi güm güm attırmayı başarıyordu. nesine bu kadar sevdalandığımı hala daha anlayamadığım ve belki de sadece yokluktan, boşluktan kendisine sardığım bu serseri zengin gence para yetirmek için, merkez camii önünde kör, sağır, dilsiz bir dilenci taklidi yaparak dilenme düşüncesinden, kötü yollara düşme fikrine kadar içimden geçirmiştim.
nihayetinde o terk ediliş olayına gelelim efenim:
mevsim yaz, terli, nemli, kokulu ve pis bir yaz günü, güneşin adeta bizlere orta parmağını çektiği o temmuz sıcağının altında, yaz okuluna kaldığım okulumdan evime doğru geri dönmekteyim efenim. bindiğim otobüste solumakta olduğum kokuyla birlikte dimağım bir miktar bulanmış, terli bedenlere sıkılmış ucuz parfüm kokularından baygınlık geçirecek hale gelmişim. lanet olasıca pis fakirler, kokuyorlar!!!1111 bir kalıp zeytinyağlı yeşil sabun ve bir kova suya erişmek bu kadar mı lüks??!!!111
her ne ise, bu melun otobüs yolculuğunun ardından varacağım evime geçmeden önce, mis kokulu zengin serseri fırıncı boyfrendimi görmek için, üniversite gençleri arasında da popüler olan, birlikte ve onun hemen hemen her boş vaktinde takıldığı kafeye uğramaya karar verdim. zaten yolumun üstü sayılırdı, emindim onu orada bulacağımdan, ikinci adresi gibi bir yerdi.
gittim ki ne göreyim efenim, fettan, sarışın, barbie bir kız ile birlikte oturmuyorlar mı?
ah dedim morticia, yapma, yapma bunu. kötü düşünmeye ne kadar meyillisin, yapma. kuzenidir.
hemen uzaktan adını çağırarak selam ettim ve yanlarına gittim. işte masadaki kızla tanıştırdı efenim, tam da tahmin ettiğim gibi kuzeni çıktı. az daha günahını alıyordum çocuğun. neyse, biraz sohbet ettik, kuzeni benden pek hoşlanmadı niye bilmiyorum, sonrasında ikisine de "hadi size güzel sohbetler" dedim ve masadan kalkarak evimin yolunu tuttum. nitekim boşa geçirecek pek vaktim yoktu, kalan derslerimi temizlemeliydim.
aynı gün içerisinde zengin serseriden bir kısa mesaj aldım efenim.
tanrım, insan bir kısa mesajla terk eder mi? bu ne bedbaht bir terk ediliştir. işte karmaya o gün inandım arkadaşlar ki, demek kısa mesajla terk edilmek böyle hissettiriyormuş dedim.
ah, gelecekteki çocuklarımın babası olacak o zengin, cool, serseri adam, benden şöyle bir mesajla ayrılmıştı:
morticia, bunu uzun zamandır düşünüyordum ama söyleyecek cesareti ancak buldum. habersizce gitmeyi düşünüyordum hayatından ama bu kadarını bilmeye hakkın var. senden ayrılıyorum.
hemen gerisin gerisi aradım ve telefonu açtığı an "neden ya, noluyoruz, neden?1!!" diyerek bir hışımla sormaya başladım.
"bir sebebi yok" dedi.
evet. sebep yokmuş.
ayrılmak için hiçbir sebep yokken insan neden ayrılır arkadaşlar sorarım size?
bundan daha saçma bir şey olabilir mi?!!!1111
neyse... sonrasında birkaç kez daha sürekli takıldığı kafede gördüm onu uzaktan. sarışın kuzeniyle takılıyorlardı ve çok mutlu görünüyordu. hayır hayatına başkası girdi de öylece terk etti desem o da değil ki... sebepsiz terk edildim, hem de bir kısa mesajla arkadaşlar.
ama görünmeyen bir sebebi kesinlikle vardı bunun: ayak fetişi ex sevgilinin, tutan bedduası.
bu da böyle bir anımdır.
bu erkekler, genellikle fırıncı babalarının paralarını yiyen, serseri, sorumsuz erkeklerdir ve telegram, whatsapp gibi applerin kullanılmadığı dönemlerde bunu yapmışlardır.
sizlere önce o melun, o bedbaht aşk hikayemi anlatacağım ki gezegenlerin 30943 yılda bir aynı hizaya gelmesi gibi nadir rastlanacak olan bu efsanevi aşkın bitişi, böyle olmamalıydı, efenim bu aşk böyle bir bitişi hak etmiyordu. ben gibi nadide bir çiçek, allahın siz erkek kullarına bir lütfu olan bu kadını terk etmek de, her babayiğidin harcı değildir, buna da değinmeden edemeyeceğim.
sene, üniversite ikiyi okuduğum seneler, günler aynı monotonlukla geçerken, son ayrıldığım ayak fetişi çocuktan sonra nihayet siyah fileli çoraplarımı rahatlıkla çıkarıp, anneannemin ördüğü kahverengi kilim desenli patiklerimi giyebilir olmuştum. siz güzel hanımlara tavsiyemdir ki; ayaklar konusunda takıntılı bir erkek arkadaş edinmeye karar veriyorsanız, onunla en başında örme patikler konusunda anlaşın. kış zamanı narin ayacıklarınızı ince file çoraplar içerisinde üşütüp sık sık motoru bozmayın. tanrım, o'ndan ayrıldıktan sonra boşaltım sistemim eski aydınlık günlerine geri dönmüştü nihayet.
neyse, bu ayak fetişisti oğlanı kendisine çektiğim "yeter artık, kalın yün çoraplar giymek istiyorum, defol hayatımdan!" kısa mesajı ile gayet haklı bir şekilde dehledikten yaklaşık bir üç ay kadar sonra, o'nunla karşılaştım. buram buram ekmek ve simit kokan o fırında, köşeye iliştirilmiş tahta bir sandalye üzerinde, bacaklarını çaprazlama uzatmış, umursamaz bir tavırla oturuyor ve muhtemelen telefonunda yılan oyunu oynuyordu.
deri ceketi içinde nasıl da cool görünüyordu öyle. üzerine bir beden büyük gelen kotuna uyumlu olarak seçtiği ayakkabıları hele, dahiyane bir kombin... ah yüce nike air jordanlar aşkına, körle yatan şaşı kalkar misali, eski ayak faşizişti erkek arkadaşımın huyundan mı kapmıştım?
çocuk cooldu, görünüşü, arkaya doğru taradığı açık kumral saçlarının telinin ucundan, ayak baş parmağı tırnağı ucuna kadar "ben seni üzerim kızım" diye bağırıyordu.
kendisinin, babasının meşhur ekmek fırınına, kasadan bilmem kaç yüz bin lira alıp cep harçlığı yapmak için geldiğini ve biraz dinlenmekte olduğunu öğrenmem uzun sürmedi. güzel kızdım, muhabbeti nasıl açacağımı bilirdim, türlü ortamlardan geçmiş, çeşit çeşit avları tanımıştım. bu beyi düşürmem de nasıl olsa uzun sürmezdi.
-yaa ceketine bayıldım. ay söylemeden edemedim, çok yakışmış size.
-teşekkür ederim. hakkıı, hak.. neyse, ben hazırlayayım siparişinizi, ne istiyordunuz?
-ehi ehi iki zeytinli poğaça alabilirim. burada mı çalışıyorsunuz?
-yok ya, bizimkilerin fırın bu.
-daha önce sizi görmemiştim, ben hep buradan alırım ekmeği filan.
-pek sık uğramam, ben de sizi görmemişim, görsem kesinlikle hatırlardım.
-ehi ehi (yavşıyo bana evet)
aldığım yok zeytinli poğaçaları poşetime koyarken hala daha sohbet etmekteydik. belliydi, o da bana kıyın kıyın yürümekteydi ve artık oracıkta telefon numaralarımızı takas edivermiştik bile.
gel zaman git zaman, fırıncının oğlu, serseri piç ile takılmaya başladık. kendisinin işi gücü yoktu, herhangi bir gelecek kaygısı da. nitekim babasının dükkanlarının başına geçecekti işte, hayata tutunabilmek için niye çabalasındı? ağzına gümüş kaşıkla doğan oğlanlarla da daha önce muhabbetlerim olmuştu, kendini beğenmiş olan ve marka eşyalarını göstererek göz boyamaya çalışan o tiki tayfadan biri olmadığı çok belliydi kendisinin ve fakat, ancak para yemesini bilen, başka da bir halta yaramayan bu cool çocuğun, hiç bonkör biri olmadığını da yazmadan edemeyeceğim.
insan bir çay, çorba bir şeyler ısmarlamaz mı sevgilisine? o kadar paran var!!1111
hayır arkadaşlar, aksine ben fakir öğrenci halimle memur babamın yolladığı harçlıklardan bu oğlana yedirmeye başladım. o zamanlar için, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez diye mi düşünüyordum, bilmiyorum ama üçün birini almak üzere olduğumdan habersiz, minik buluşmalarımızı gerçekleştirdiğimiz ve sürekli takıldığımız o kafede, hesapları sürekli ben kapatmaya devam ediyor, bir yandan da adamın sigara parasını cebine iliştiriveriyordum. lanet olasıca zenginlerin cimri olanları hiç çekilmiyor ama çocuk her bakışında kalbimi güm güm attırmayı başarıyordu. nesine bu kadar sevdalandığımı hala daha anlayamadığım ve belki de sadece yokluktan, boşluktan kendisine sardığım bu serseri zengin gence para yetirmek için, merkez camii önünde kör, sağır, dilsiz bir dilenci taklidi yaparak dilenme düşüncesinden, kötü yollara düşme fikrine kadar içimden geçirmiştim.
nihayetinde o terk ediliş olayına gelelim efenim:
mevsim yaz, terli, nemli, kokulu ve pis bir yaz günü, güneşin adeta bizlere orta parmağını çektiği o temmuz sıcağının altında, yaz okuluna kaldığım okulumdan evime doğru geri dönmekteyim efenim. bindiğim otobüste solumakta olduğum kokuyla birlikte dimağım bir miktar bulanmış, terli bedenlere sıkılmış ucuz parfüm kokularından baygınlık geçirecek hale gelmişim. lanet olasıca pis fakirler, kokuyorlar!!!1111 bir kalıp zeytinyağlı yeşil sabun ve bir kova suya erişmek bu kadar mı lüks??!!!111
her ne ise, bu melun otobüs yolculuğunun ardından varacağım evime geçmeden önce, mis kokulu zengin serseri fırıncı boyfrendimi görmek için, üniversite gençleri arasında da popüler olan, birlikte ve onun hemen hemen her boş vaktinde takıldığı kafeye uğramaya karar verdim. zaten yolumun üstü sayılırdı, emindim onu orada bulacağımdan, ikinci adresi gibi bir yerdi.
gittim ki ne göreyim efenim, fettan, sarışın, barbie bir kız ile birlikte oturmuyorlar mı?
ah dedim morticia, yapma, yapma bunu. kötü düşünmeye ne kadar meyillisin, yapma. kuzenidir.
hemen uzaktan adını çağırarak selam ettim ve yanlarına gittim. işte masadaki kızla tanıştırdı efenim, tam da tahmin ettiğim gibi kuzeni çıktı. az daha günahını alıyordum çocuğun. neyse, biraz sohbet ettik, kuzeni benden pek hoşlanmadı niye bilmiyorum, sonrasında ikisine de "hadi size güzel sohbetler" dedim ve masadan kalkarak evimin yolunu tuttum. nitekim boşa geçirecek pek vaktim yoktu, kalan derslerimi temizlemeliydim.
aynı gün içerisinde zengin serseriden bir kısa mesaj aldım efenim.
tanrım, insan bir kısa mesajla terk eder mi? bu ne bedbaht bir terk ediliştir. işte karmaya o gün inandım arkadaşlar ki, demek kısa mesajla terk edilmek böyle hissettiriyormuş dedim.
ah, gelecekteki çocuklarımın babası olacak o zengin, cool, serseri adam, benden şöyle bir mesajla ayrılmıştı:
morticia, bunu uzun zamandır düşünüyordum ama söyleyecek cesareti ancak buldum. habersizce gitmeyi düşünüyordum hayatından ama bu kadarını bilmeye hakkın var. senden ayrılıyorum.
hemen gerisin gerisi aradım ve telefonu açtığı an "neden ya, noluyoruz, neden?1!!" diyerek bir hışımla sormaya başladım.
"bir sebebi yok" dedi.
evet. sebep yokmuş.
ayrılmak için hiçbir sebep yokken insan neden ayrılır arkadaşlar sorarım size?
bundan daha saçma bir şey olabilir mi?!!!1111
neyse... sonrasında birkaç kez daha sürekli takıldığı kafede gördüm onu uzaktan. sarışın kuzeniyle takılıyorlardı ve çok mutlu görünüyordu. hayır hayatına başkası girdi de öylece terk etti desem o da değil ki... sebepsiz terk edildim, hem de bir kısa mesajla arkadaşlar.
ama görünmeyen bir sebebi kesinlikle vardı bunun: ayak fetişi ex sevgilinin, tutan bedduası.
bu da böyle bir anımdır.
devamını gör...
platon
felsefe ve bilimde bir çok tartışmanın temellerini atmış seyrini değiştirmiş, sokratesin en gözde öğrencisi diye belirttiği düşünürdür. bir çok eserini yaktığı için şu yarım kalmış dizelere sahiptir;
"seni görmek için, gök kubbe gibi,
göz, göz olmak isterdim."
"seni görmek için, gök kubbe gibi,
göz, göz olmak isterdim."
devamını gör...
hoşlanılan erkeğin morticia hayranı çıkması
sizin için üzücüdür kızlar. üzüldüm.
tanrım bu gerçeği ne kadar çabuk kabullenirseniz, sizin için o kadar iyi olacaktır.
elbette benim hayranım olmayacaktı da sizin mi hayranınız olacaktı ha? böyle ulvi bir güzelliğin parmaklarından dökülenleri okuyup da platonik aşk geliştirmeyecek erkek de kendine erkeğim demesin zaten. ama uyarıyorum, lütfen çirkin erkekler bana hayran olmayın, prensip olarak çirkin erkek sevmiyorum tanrım niye yapışıyorsunuz bana yahu istemiyorum, alla alla!!!
evet kızlar ne diyordum hah, yani üzüldüm sizin adınıza, ne diyebilirim ki bu benim elimde olan bir şey değil. hayran oluyorlar efenim önleyemiyorum yani naapabilirim? ama merak etmeyin, ben sisterınız olarak asla size hainlik yapmam ve onlara cevap vermem. kimden hoşlanıyorsanız gelin yazın nickini, onun hayran mektuplarına nah yaptığım elimin fotoğrafını ekleyeyim. tamam mı sisterlarım? yaşasın girl power.
tanrım bu gerçeği ne kadar çabuk kabullenirseniz, sizin için o kadar iyi olacaktır.
elbette benim hayranım olmayacaktı da sizin mi hayranınız olacaktı ha? böyle ulvi bir güzelliğin parmaklarından dökülenleri okuyup da platonik aşk geliştirmeyecek erkek de kendine erkeğim demesin zaten. ama uyarıyorum, lütfen çirkin erkekler bana hayran olmayın, prensip olarak çirkin erkek sevmiyorum tanrım niye yapışıyorsunuz bana yahu istemiyorum, alla alla!!!
evet kızlar ne diyordum hah, yani üzüldüm sizin adınıza, ne diyebilirim ki bu benim elimde olan bir şey değil. hayran oluyorlar efenim önleyemiyorum yani naapabilirim? ama merak etmeyin, ben sisterınız olarak asla size hainlik yapmam ve onlara cevap vermem. kimden hoşlanıyorsanız gelin yazın nickini, onun hayran mektuplarına nah yaptığım elimin fotoğrafını ekleyeyim. tamam mı sisterlarım? yaşasın girl power.
devamını gör...
william henry foulke
namı diğer fatty foulke. futbol sahalarının gördüğü en cüsseli futbolcudur. 155 kilo ve 1.90 oy ile futbol sahalarında arzı endam etmiştir. anlatılanlara göre tam bir penaltı canavarıymış. o kilo ile hareket etmenin bile zor olduğunu düşündüğümüzde, adamın nasıl bu kadar çevik olabildiği ciddi anlamda muamma. herhalde ogre kanı falan taşıyor olmalı. ben bu duruma başka izah bulamıyorum. sakatlandığı zaman 5-6 takım arkadaşı toplaşıp, onu dışarı taşırlarmış. ama adam hakikaten oburmuş. bununla ilgili anlatılan hikâyelerden birinde takım yemeğine, tüm arkadaşlarından önce gidip, milletin rızkını da mideye indirdiğinden bahsedilir. şaka gibi bir abiymiş anlayacağınız. ne midesinden, ne futboldan vazgeçmiş. onunla ilgili anlatılan yığınla hikâye var. bunlardan birisi de topu kurtarmak için yaptığı hamle sonrası direği kırması mevzusudur. inanın o anı görmek isterdim. başarılı bir kariyeri olmasına rağmen hayatının son yılları sıkıntı içerisinde geçmiş. panayırlarda ve lunaparklarda para karşılığında penaltı atışları için kalecilik yapmak zorunda kalmış. 42 yaşında ise hayata gözlerini yummuş.
şu, foulke ile ilgili çizilmiş güzel bir karikatür;

şu da takım arkadaşları ile çektirdiği fotoğraflardan birisi. bilin bakalım hangisi fatty?*

hayat hikâyesinin anlatıldığı graham phythian imzalı bir kitapta var.
şu, foulke ile ilgili çizilmiş güzel bir karikatür;

şu da takım arkadaşları ile çektirdiği fotoğraflardan birisi. bilin bakalım hangisi fatty?*

hayat hikâyesinin anlatıldığı graham phythian imzalı bir kitapta var.
devamını gör...
mavi duvar
uzakta olan ve gelmeyeceğini bildiğimiz halde içimizde "denize nazır oturanlara" ithaf edilmiş bir şarkıydı. her seferinde gözümüzde yaşlarla sahile koşuyor. ıslaklığın, yüzümüze çarpan rüzgarın etkisiyle yanaklarımızda bıraktığı, buz gibi soğukluğu hissediyorduk.
ağıttı aslında, nehir gibi gözyaşları bırakan. hiç bitmeyecek olan "biraz" a söylenen.
edit: " birazdan dönerim.."
ağıttı aslında, nehir gibi gözyaşları bırakan. hiç bitmeyecek olan "biraz" a söylenen.
edit: " birazdan dönerim.."
devamını gör...
bayramda en çok özlenen şey
sabah kalkınca babanın elini öpebilmek
devamını gör...
yazarların çocukken en sevdiği oyuncakları
o bir 30 yaşında (hakiki et bebek)* * * barbie. 30 yıllık bu süreçte üvey annesi (ben) tarafından saçları kesildi; boynu koptuğu için yapıştırıldı; çantası ortada yok; tek ayakkabısı balodan kaçarken kayboldu ve prensin getirmesini bekliyor. beklerken de elbisesi yırtıldı.

aslında legolarım ve büyükçe bir bebeğim daha var o yaşlarda ama şu an bulunduğum yerde değiller, ekleyemedim.

aslında legolarım ve büyükçe bir bebeğim daha var o yaşlarda ama şu an bulunduğum yerde değiller, ekleyemedim.
devamını gör...

