vişneizm
şu kızı da üzdünüz ya.
allah sizi bildiği gibi yapsın.
aklı ergen gönlü züğürt yazarlar
keşke sizi dünya gözü ile görsem,
ağız burun girsem.
tabi duruşum ve laflarımla.
yoksa hiç işim olmaz çoluk çocuk dövme ile.
eciş bücüş nick alınca eciş bücüş olmanız şart değil, isterseniz 18 yaş üstü de hareket edebilirsiniz, tabi 18 yaş üstü iseniz.
anne gibi hissetmeye başladım.
sizin uyku saatiniz geçmedi mi?
allah sizi bildiği gibi yapsın.
aklı ergen gönlü züğürt yazarlar
keşke sizi dünya gözü ile görsem,
ağız burun girsem.
tabi duruşum ve laflarımla.
yoksa hiç işim olmaz çoluk çocuk dövme ile.
eciş bücüş nick alınca eciş bücüş olmanız şart değil, isterseniz 18 yaş üstü de hareket edebilirsiniz, tabi 18 yaş üstü iseniz.
anne gibi hissetmeye başladım.
sizin uyku saatiniz geçmedi mi?
devamını gör...
ümmetin sesi akit'i susturamazsınız
imamoğlunun haciz olayından sonra bugün gazete böyle bir başlık geçmiş akit
kaynak; onedio.com/haber/imamoglu-n...
diyecek bir şey bulamıyorum. birisi bu insanlara ümmet kelimesinin halk kavramını karşılamadığını açıklasın.
kaynak; onedio.com/haber/imamoglu-n...
diyecek bir şey bulamıyorum. birisi bu insanlara ümmet kelimesinin halk kavramını karşılamadığını açıklasın.
devamını gör...
ağustos çıkmazı
attila ilhan'ın kendisiyle iç hesaplaşmasını aktardığı şiiridir. en azından ben öyle hissettim, başkasına seslenmiyor bu sefer, içine, belki de içindeki söz geçiremediği benliğine sesleniyor. ''kendini martılarla bir tutma'' sözü özgürlüğe düşkünlüğünü temsil ediyor. fakat bu huyu kendisini yormuş olsa gerek, ''kanatların yok senin, düşersin yorulursun'' diye ekliyor. herkes gibi yaşamanın daha kolay olacağını biliyor fakat kendisine söz geçiremiyor.
beni koyup koyup gitme, n'olursun
durduğun yerde dur
kendini martılarla bir tutma
senin kanatların yok
düşersin yorulursun
beni koyup koyup gitme, n'olursun
bir deniz kıyısında otur
gemiler sensiz gitsin bırak
herkes gibi yaşasana sen
işine gücüne baksana
evlenirsin, çocuğun olur
beni koyup koyup gitme, n'olursun
elimi tutuyorlar ayağımı
yetişemiyorum ardından
hevesim olsa param olmuyor
param olsa hevesim
yaptıklarını affettim
seninle gelemeyeceğim attilâ ilhan
beni koyup koyup gitme, n'olursun.
beni koyup koyup gitme, n'olursun
durduğun yerde dur
kendini martılarla bir tutma
senin kanatların yok
düşersin yorulursun
beni koyup koyup gitme, n'olursun
bir deniz kıyısında otur
gemiler sensiz gitsin bırak
herkes gibi yaşasana sen
işine gücüne baksana
evlenirsin, çocuğun olur
beni koyup koyup gitme, n'olursun
elimi tutuyorlar ayağımı
yetişemiyorum ardından
hevesim olsa param olmuyor
param olsa hevesim
yaptıklarını affettim
seninle gelemeyeceğim attilâ ilhan
beni koyup koyup gitme, n'olursun.
devamını gör...
ruhu olan eşyalar
duygusal bağ kurduğunuz her şey.
devamını gör...
plajda türk olduğunu belli etmenin yolları
plajda insanlıktan çıkıp, radar görevi görmektir.
devamını gör...
mary and max
mükemmel ötesi bir animasyon film. avustralya'da yaşayan küçük kız mary'nin neredeyse hiç arkadaşı yok. anne babası da sorumsuz bir aile ve gerçekten var olduğunu bile hissedemeyen mutsuz bir çocuk. mary mektup arkadaşlığı yolu ile sosyal ilişkiler kurmakta ve sadece 1 tane mektup arkadaşı vardır. bir gün ülke dışına bir mektup arkadaşlığı kurmak ister. ve max ile mektup arkadaşlığı başlar.
gelelim max'e. max ise manhattan'da yaşayan, otizmli, kimsenin arakdaşlık kurmadığı/kuramadığı, sosyal problemleri olan, obez ve yalnız bir kişidir. tahmin edersiniz ki max de en az mary kadar yalnız ve mutsuzdur. bir gün ona da ülke dışından bir mektup gelir. ve böylece mary ve max'in mektup arkadaşlığı başlar. film boyunca bu mektuplaşmalarda hayatı, acıları, mutlulukları, yalnızlığı birlikte hissediyorsunuz. açıkçası ben çok ağlamıştım ilk izlediğimde. filim görüntü yönetmenliği ve sinematografisi müthiş. karakterlerin resmedilişi harika. yönetmen adam elliot bize olan biteni mükemmel bir şekilde hissettirmiş. filmin bir diğer özelliği stopmotion olması.
filmi izleyip etkilenmemek, üzüntüyü yaşamamak mümkün değil. depresyon meyilli arkadaşlara tavsiye etmiyorum. film sonunda dostluk, özür dilemek, affetmek, yalnızlık üzerine uzuca süre düşündürüyor. ve animasyon olmasına bakmayın kesinlikle çocuk filmi değildir. yine bir başka özelliği de yaşanmış bir olaydan alıntı olması.
gelelim max'e. max ise manhattan'da yaşayan, otizmli, kimsenin arakdaşlık kurmadığı/kuramadığı, sosyal problemleri olan, obez ve yalnız bir kişidir. tahmin edersiniz ki max de en az mary kadar yalnız ve mutsuzdur. bir gün ona da ülke dışından bir mektup gelir. ve böylece mary ve max'in mektup arkadaşlığı başlar. film boyunca bu mektuplaşmalarda hayatı, acıları, mutlulukları, yalnızlığı birlikte hissediyorsunuz. açıkçası ben çok ağlamıştım ilk izlediğimde. filim görüntü yönetmenliği ve sinematografisi müthiş. karakterlerin resmedilişi harika. yönetmen adam elliot bize olan biteni mükemmel bir şekilde hissettirmiş. filmin bir diğer özelliği stopmotion olması.
filmi izleyip etkilenmemek, üzüntüyü yaşamamak mümkün değil. depresyon meyilli arkadaşlara tavsiye etmiyorum. film sonunda dostluk, özür dilemek, affetmek, yalnızlık üzerine uzuca süre düşündürüyor. ve animasyon olmasına bakmayın kesinlikle çocuk filmi değildir. yine bir başka özelliği de yaşanmış bir olaydan alıntı olması.
devamını gör...
arada sırada radyo yayını
ne enteller gördüm üstünde fular yok ne fularlar gördüm içinde entel yok..
devamını gör...
gülseren budayıcıoğlu
popüleriteyi 73 yaşında yakalamasına üzüldüğüm, ana akım medyada aynı anda üç eseri yayınlanan yazar.
devamını gör...
odun gibi gelen sevgiliyi eğitip büyütmek
eğitip büyütmek hoş bir tabir değil bence. değiştirmek, iyi etmek, hoş birine dönüştürmek diyebiliriz. ayrıca, eğitip büyüteceksek doğurmayı yeğlerim.
devamını gör...
sağırlar
sağırlık sadece işitme kaybı ile alakalı olmayabilir. her insan biraz sağırdır aslında; duymak istemediklerine, farklı bir şekilde duymak istediklerine karşı. dünya üzerinde hüküm süren ve tam da iletişim çağı dediğimiz saçma sapan çağın kalbinde bir ritim bozukluğu gibi dengesizlik yaratan bu iletişimsizliğin kulakları sağır eden ölüm çığlıklarını işitmeye çalışıyoruz. ve maalesef sağır kulaklarımız sözcükler diye bildiğimiz işitme cihazlarından yoksun.
kitapla hiç alakası yok ama yazmak istedim. size kitabı anlatmasa da sağırlığı anlatacaktır. hem de sadece bireysel değil toplumsal bir sağırlık örneğidir bu. anlatacağım hikaye dilek özçelik’in hikayesi. her zaman söylediğim gibi “ meslektaşım kardeşimdir”. dilek de benim meslektaşımdı, henüz yeni mezundu ama yine de meslektaşımdı. artık aramızda değil ama yine de hala meslektaşım.
dilek, bir cuma namazı sonrası allah’ın evinden çıkan ama ev sahibiyle aslında hiçbir iletişimi olmadığı az sonra belli olacak bir bakanın yanına yaklaşıp derdini anlatmak ister. dilenci değildir dilek. derdim bir aliterasyon yaratmak değil bu cümleyle, sadece dilek’in onurlu bir cümle kurmadan önceki haklı talebine vurgu yapmak. dilek adını anmak bile istemediğim bir hastalıktan mustariptir ve ilaçlarını yaşadığı trakya kentinde bulamaz ve bunun için de bakandan yardım talep eder. bakan, bugüne kadar bakanlık yapmış çoğu bakan gibi aslında bakması gereken yere bir türlü bakmayan, onun baktığı yerde olmaya çalışanlardan gözlerini kaçıran bir adamdır. bakanımız elini cebine atar ve sadaka gibi bir para tutuşturmaya çalışır güzeller güzeli dilek kardeşimizin eline. daha ne yapayım demeyi de ihmal etmez. devletinden yardım isteyen bir gence bakanın cevabı budur işte tam o anda. ve dilek tokat gibi bir cevap verir: “ görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız.” yazarken bile tüylerim diken diken oldu. ben de bakana şunu söylüyorum ece’den alıntılayarak: “ siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?” biz ne zaman bu kadar zalim olduk? dilek’i nasıl duymadık hiçbirimiz. dilek neden öldü? biz ne kadar sağırız ki el vermedik gencecik bir öğretmen adayına. yazıklar olmasın mı bize?
kitabı okuyun. çok iyi bir kitap ama benim anlattıklarımla alakası yok. ben gelişine vurdum. bu da mı gol değil?
kitapla hiç alakası yok ama yazmak istedim. size kitabı anlatmasa da sağırlığı anlatacaktır. hem de sadece bireysel değil toplumsal bir sağırlık örneğidir bu. anlatacağım hikaye dilek özçelik’in hikayesi. her zaman söylediğim gibi “ meslektaşım kardeşimdir”. dilek de benim meslektaşımdı, henüz yeni mezundu ama yine de meslektaşımdı. artık aramızda değil ama yine de hala meslektaşım.
dilek, bir cuma namazı sonrası allah’ın evinden çıkan ama ev sahibiyle aslında hiçbir iletişimi olmadığı az sonra belli olacak bir bakanın yanına yaklaşıp derdini anlatmak ister. dilenci değildir dilek. derdim bir aliterasyon yaratmak değil bu cümleyle, sadece dilek’in onurlu bir cümle kurmadan önceki haklı talebine vurgu yapmak. dilek adını anmak bile istemediğim bir hastalıktan mustariptir ve ilaçlarını yaşadığı trakya kentinde bulamaz ve bunun için de bakandan yardım talep eder. bakan, bugüne kadar bakanlık yapmış çoğu bakan gibi aslında bakması gereken yere bir türlü bakmayan, onun baktığı yerde olmaya çalışanlardan gözlerini kaçıran bir adamdır. bakanımız elini cebine atar ve sadaka gibi bir para tutuşturmaya çalışır güzeller güzeli dilek kardeşimizin eline. daha ne yapayım demeyi de ihmal etmez. devletinden yardım isteyen bir gence bakanın cevabı budur işte tam o anda. ve dilek tokat gibi bir cevap verir: “ görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız.” yazarken bile tüylerim diken diken oldu. ben de bakana şunu söylüyorum ece’den alıntılayarak: “ siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?” biz ne zaman bu kadar zalim olduk? dilek’i nasıl duymadık hiçbirimiz. dilek neden öldü? biz ne kadar sağırız ki el vermedik gencecik bir öğretmen adayına. yazıklar olmasın mı bize?
kitabı okuyun. çok iyi bir kitap ama benim anlattıklarımla alakası yok. ben gelişine vurdum. bu da mı gol değil?
devamını gör...
gitar çalmak
huzur verendir. yaklaşık 7-8 yıldır amatör olarak gitar çalıyorum. mutlu, mutsuz, umutsuz, depresif veya heyecanlı hallerimde ilk yardımıma bu enstrüman koşuyor. biri akustik gitar biri elektro gitar olmak üzere iki gitarım var şu an. behzat ve sevim. onlar olmasa ne yapardım bilemiyorum.
devamını gör...
istemeyen insanı ilişkiye zorlamak
(bkz: cinsel istismar)
devamını gör...
sevgiliye doğum gününde germiyanoğulları beyliği'ni almak
dün akşam saatlerinde yaptığım ve bir sürü tatsızlık çıkmasına neden olmuş eylem, halbuki büyük incelik olduğunu düşünmüştüm sözlük.. değilmiş, kadınlar hediyeden anlamıyor...
dün öğlen saatlerinde evden tam çıkacaktım, anneciğim elime iki gündür evde birikmiş olan çöpleri tutuşturdu. "anne... bu da neyin nesi?" demeye kalmadan: "hadi hadi bak çöpçü gidiyoo" lafıyla ağzıma tıkandı lafım. neyse sabrediyom. çünkü annem, emekli maaşının bir beygir tarafından son ayakta hiç edildiğini öğrendiğinde ne tepki verecek bilmiyorum. onu fazla sinirlendirmemem lazım şimdiden. geçen ay emeklinin tamamını bastığım kuponum son ayakta yatınca, yolda kıyafetlerimi yırtıp biraz da yerlerde yuvarlanıp "anne gasp ettiler beni" numarası yapmıştım. yutmuştu moruk. bundan önce birkaç numara daha denemiştim ama elde numara kalmadı, yemez artık...
offff ben neden böyleyim, yani neden normal evin reisleri gibi eve helal para getiremiyorum ve sürekli atlara karşı bir zaafım var?? geçenlerde bu bağımlılığımı yenmek için arkadaşımın kliniğine gitme kararı aldım fakat yolda bir ganyan bayii görüp içeriye girip kupon yapmam kısa sürmedi. kazandım da anasını satim.
neyse evden çıktım esra'mla yani teletubbie'deki güneşimle, hayat kaynağımla buluşmak için yola koyuldum. bilmeyenler için söyleyeyim. esra'm (yani benim yârim) türkiye cumhuriyeti topraklarındaki en güzel hanımdır. hatta "şabanözü'nün en güzel kızı" yazarsanız google'a, ilk sırada benim esra'm çıkacaktır.
yolda giderken bir yandan enver paşa kafkas cephesinde başarılı olsaydı ne olurdu diye acaba diye düşünürken, bir yandan esra'mın kendisine vereceğim hediye karşısında nasıl nutkunun tutulacağını, nasıl bana tekrar tekrar aşık olacağını düşündükçe içim içime sığmıyordu. keyiften direksiyonumu yumrukluyordum.
neyse böyle boğaza nazır bir yere oturduk. etrafındaki mekanlara görece biraz daha kalantor adamların hanımlarını getirdiği lüks bir yer. yaklaşık on dakika boyunca bekleyip denize baktım. bir tane kemancı şopen'in 15. numaralı noktürnünü çaldığını işittim. boğazdan gelen buğulu şehir ışıklarına dalarak önümdeki château de chillon şarabımdan bir yudum aldım. o an düşündüm "ulan az önce mehter dubstep remix dinleyip direksiyon sallıyodum, ne ara buraya geldim anasını satim?"
esra'mın önümde belirmesiyle birlikte şaşkınlığım yerini başka bir hayrete bıraktı. bugün tek parça kırmızı bir kıyafet giymişti. çok şıktı doğrusu. neyse oturdu biraz annesi cevahir teyzeden bahsetti, guatr mı olmuş ne, gram dinledim desem yeridir. "aynen aşkım aynen" yaptım, dinliyormuş gibi. cevahir teyze hep hasta oluyor zaten. geçenlerde de tam esra'mı istemeye gidecektik, rusya-ukrayna savaşı çıktığını duyunca panik atak nöbeti geçirip bayılamıyazmış ne... hep bir şeyi çıkıyor zaten.
neyse tam böyle tatlı tatlı yemeğimizi yiyoruz. o an hediyemi göstermeyi unuttuğumu hatırladım. birden içeriye doğru ıslık çaldım. önce garsonlardan biri ben çağırıyorum sandı fakat sonra arkasındaki 60-70 baş babayiğiti görünce kenara çekildi. içerideki misafirler derhal pılını pırtını toplayıp dışarı çıktı. ellerinde demir gürz, kalkan, baltalar, kılıçlar tutan baştan ayağa zırhlı yüze yakın adam bize doğru yaklaşıyordu. esra kaçacak gibi oldu fakat bileğinden tuttum. "ihsannn noluyor böylee" diyerek minik bir çığlık fırlattı. "bir şey yok, rahat ol" minvalinde kafamı salladım.
sonra içlerinden en gediklisi, saçı sakalı ağarmış bir herif önümüzde durdu:
"germiyanoğulları nam derler bize. hizmetinizdeyiz evelallah..." diyerek eliyle göğsüne vurup kafasını önüne eğerek bir çeşit selamladı bizi.
arakasındaki tımarlı askerler, zırhlılar, kargılılar, atlılar vardı onlar da aynı hareket yaptılar.
"eksik olmayın beyler!" dedim. sonra esra'ma dönüp: "doğum günün kutlu olsun aşkların bir tanesiii" dedim alnından öperek.
önündeki beyaz şarabı yüzüme dökerek yanıt verdi ve oracıkta adamların arasından sıyrılarak terk etti...
beylerbeyi: "ağam bizlik bir şey şey yoksa biz yola revan olak?" dedi.
kafamla gidebilirsiniz işareti yaptım. bütün gece içtim. esra telefonlarımın hiçbirine cevap vermedi...
ne olmuş yani. koskoca beylik çeyiz ediliyor devlet kuruluyor. ben parasıyla satın alınca terk ediliyorum. şimdi kız kardeşine yazdım, çaktırma durumlar nasıl falan filan. hala kızgınmış bana tarçınlı çöreğim, hediyeden anlamayan cahil sevgilim...
dün öğlen saatlerinde evden tam çıkacaktım, anneciğim elime iki gündür evde birikmiş olan çöpleri tutuşturdu. "anne... bu da neyin nesi?" demeye kalmadan: "hadi hadi bak çöpçü gidiyoo" lafıyla ağzıma tıkandı lafım. neyse sabrediyom. çünkü annem, emekli maaşının bir beygir tarafından son ayakta hiç edildiğini öğrendiğinde ne tepki verecek bilmiyorum. onu fazla sinirlendirmemem lazım şimdiden. geçen ay emeklinin tamamını bastığım kuponum son ayakta yatınca, yolda kıyafetlerimi yırtıp biraz da yerlerde yuvarlanıp "anne gasp ettiler beni" numarası yapmıştım. yutmuştu moruk. bundan önce birkaç numara daha denemiştim ama elde numara kalmadı, yemez artık...
offff ben neden böyleyim, yani neden normal evin reisleri gibi eve helal para getiremiyorum ve sürekli atlara karşı bir zaafım var?? geçenlerde bu bağımlılığımı yenmek için arkadaşımın kliniğine gitme kararı aldım fakat yolda bir ganyan bayii görüp içeriye girip kupon yapmam kısa sürmedi. kazandım da anasını satim.
neyse evden çıktım esra'mla yani teletubbie'deki güneşimle, hayat kaynağımla buluşmak için yola koyuldum. bilmeyenler için söyleyeyim. esra'm (yani benim yârim) türkiye cumhuriyeti topraklarındaki en güzel hanımdır. hatta "şabanözü'nün en güzel kızı" yazarsanız google'a, ilk sırada benim esra'm çıkacaktır.
yolda giderken bir yandan enver paşa kafkas cephesinde başarılı olsaydı ne olurdu diye acaba diye düşünürken, bir yandan esra'mın kendisine vereceğim hediye karşısında nasıl nutkunun tutulacağını, nasıl bana tekrar tekrar aşık olacağını düşündükçe içim içime sığmıyordu. keyiften direksiyonumu yumrukluyordum.
neyse böyle boğaza nazır bir yere oturduk. etrafındaki mekanlara görece biraz daha kalantor adamların hanımlarını getirdiği lüks bir yer. yaklaşık on dakika boyunca bekleyip denize baktım. bir tane kemancı şopen'in 15. numaralı noktürnünü çaldığını işittim. boğazdan gelen buğulu şehir ışıklarına dalarak önümdeki château de chillon şarabımdan bir yudum aldım. o an düşündüm "ulan az önce mehter dubstep remix dinleyip direksiyon sallıyodum, ne ara buraya geldim anasını satim?"
esra'mın önümde belirmesiyle birlikte şaşkınlığım yerini başka bir hayrete bıraktı. bugün tek parça kırmızı bir kıyafet giymişti. çok şıktı doğrusu. neyse oturdu biraz annesi cevahir teyzeden bahsetti, guatr mı olmuş ne, gram dinledim desem yeridir. "aynen aşkım aynen" yaptım, dinliyormuş gibi. cevahir teyze hep hasta oluyor zaten. geçenlerde de tam esra'mı istemeye gidecektik, rusya-ukrayna savaşı çıktığını duyunca panik atak nöbeti geçirip bayılamıyazmış ne... hep bir şeyi çıkıyor zaten.
neyse tam böyle tatlı tatlı yemeğimizi yiyoruz. o an hediyemi göstermeyi unuttuğumu hatırladım. birden içeriye doğru ıslık çaldım. önce garsonlardan biri ben çağırıyorum sandı fakat sonra arkasındaki 60-70 baş babayiğiti görünce kenara çekildi. içerideki misafirler derhal pılını pırtını toplayıp dışarı çıktı. ellerinde demir gürz, kalkan, baltalar, kılıçlar tutan baştan ayağa zırhlı yüze yakın adam bize doğru yaklaşıyordu. esra kaçacak gibi oldu fakat bileğinden tuttum. "ihsannn noluyor böylee" diyerek minik bir çığlık fırlattı. "bir şey yok, rahat ol" minvalinde kafamı salladım.
sonra içlerinden en gediklisi, saçı sakalı ağarmış bir herif önümüzde durdu:
"germiyanoğulları nam derler bize. hizmetinizdeyiz evelallah..." diyerek eliyle göğsüne vurup kafasını önüne eğerek bir çeşit selamladı bizi.
arakasındaki tımarlı askerler, zırhlılar, kargılılar, atlılar vardı onlar da aynı hareket yaptılar.
"eksik olmayın beyler!" dedim. sonra esra'ma dönüp: "doğum günün kutlu olsun aşkların bir tanesiii" dedim alnından öperek.
önündeki beyaz şarabı yüzüme dökerek yanıt verdi ve oracıkta adamların arasından sıyrılarak terk etti...
beylerbeyi: "ağam bizlik bir şey şey yoksa biz yola revan olak?" dedi.
kafamla gidebilirsiniz işareti yaptım. bütün gece içtim. esra telefonlarımın hiçbirine cevap vermedi...
ne olmuş yani. koskoca beylik çeyiz ediliyor devlet kuruluyor. ben parasıyla satın alınca terk ediliyorum. şimdi kız kardeşine yazdım, çaktırma durumlar nasıl falan filan. hala kızgınmış bana tarçınlı çöreğim, hediyeden anlamayan cahil sevgilim...
devamını gör...
bleach (manga)
ilk olarak 2001'de shounen jump dergisinde yayınlanan tite kubo tarafından yazılıp çizilen mangadır. bu serinin bir kısmı animeye de uyarlanmıştır. ancak yarıda kalmıştı lakin bu sene final arc'ıyla geri geleceğini duyurarak tüm bleach severleri mutlu etmiştir.
konusuna gelirsek hafif spoiler'lı genel olarak anlatacağım. shinigami denen ölüm tanrıları vardır bunlar öldükten sonra belli sebeplerden dünyada kalmış kayıp ruhları zampaktoularıyla öbür tarafa gönderirler temel görevleri budur. kimi ruhların ruh zinciri kırılır ve hollow denen kötücül diğer kayıp ruhlara kimi zaman ruh enerjisi yüksek insanlara saldıran forma dönüşürler. yani ölen kişinin ruhu zincirliyse bir yere ki bu genelde bağlı olduğu insanlar evler olur mümkün mertebe bu zincir kopmadan shinigamiler tarafından öbür dünyaya yollanmalıdır. eğer kötüyse ruh günahı çoksa direkt cehenneme gider değilse soul society'ye.
shinigamiler nereden geliyor derseniz soul society denilen bir ruhlar bölgesi vardır. bunlar da tıpkı dünyadakiler gibi yiyip içer yaşar giderler. bunlardan bazısının ruh enerjisi yüksektir ve shinigami olurlar. 11 section vardır shinigamiler arasında bunların da kaptanları vardır bir hiyerarşi mevcut yani. hepsinin zampaktou'ları vardır ve yetenekleri şahsına münhasırdır. genellikle zampaktou'larıyla saldırı savunma yapsalar da büyü de yapabilirler. zampaktou'nun gücü shinigami'nin ruh gücü ile doğru orantılıdır.
animede olay şöyle başlar: bu shinigamilerden biri olan rukia dünyaya gelir ve lise öğrencisi olan ichigo ile tanışır. olaylar gelişir ve ichigo shinigami olur. ichigonun arkadaşları ve shinigami'ler yan rollerdedir. bu arada yan karakterleri bu kadar sağlam seri pek görmediğimi belirteyim. dövüşleri izlemesi pek şahanedir. kimi zaman 3-4 bölüm sürer ancak asla sıkmaz. genelde kibirli olan tip yenilince bir kendine gelir gözü açılır mesela*. olaylar da pek orijinaldir hani hem karakterler sağlam hem hikaye diyebileceğimiz cinsten. izlemeyenlere tavsiye ediyorum hazır yeni bölümleri de gelecekken başlayın derim.
konusuna gelirsek hafif spoiler'lı genel olarak anlatacağım. shinigami denen ölüm tanrıları vardır bunlar öldükten sonra belli sebeplerden dünyada kalmış kayıp ruhları zampaktoularıyla öbür tarafa gönderirler temel görevleri budur. kimi ruhların ruh zinciri kırılır ve hollow denen kötücül diğer kayıp ruhlara kimi zaman ruh enerjisi yüksek insanlara saldıran forma dönüşürler. yani ölen kişinin ruhu zincirliyse bir yere ki bu genelde bağlı olduğu insanlar evler olur mümkün mertebe bu zincir kopmadan shinigamiler tarafından öbür dünyaya yollanmalıdır. eğer kötüyse ruh günahı çoksa direkt cehenneme gider değilse soul society'ye.
shinigamiler nereden geliyor derseniz soul society denilen bir ruhlar bölgesi vardır. bunlar da tıpkı dünyadakiler gibi yiyip içer yaşar giderler. bunlardan bazısının ruh enerjisi yüksektir ve shinigami olurlar. 11 section vardır shinigamiler arasında bunların da kaptanları vardır bir hiyerarşi mevcut yani. hepsinin zampaktou'ları vardır ve yetenekleri şahsına münhasırdır. genellikle zampaktou'larıyla saldırı savunma yapsalar da büyü de yapabilirler. zampaktou'nun gücü shinigami'nin ruh gücü ile doğru orantılıdır.
animede olay şöyle başlar: bu shinigamilerden biri olan rukia dünyaya gelir ve lise öğrencisi olan ichigo ile tanışır. olaylar gelişir ve ichigo shinigami olur. ichigonun arkadaşları ve shinigami'ler yan rollerdedir. bu arada yan karakterleri bu kadar sağlam seri pek görmediğimi belirteyim. dövüşleri izlemesi pek şahanedir. kimi zaman 3-4 bölüm sürer ancak asla sıkmaz. genelde kibirli olan tip yenilince bir kendine gelir gözü açılır mesela*. olaylar da pek orijinaldir hani hem karakterler sağlam hem hikaye diyebileceğimiz cinsten. izlemeyenlere tavsiye ediyorum hazır yeni bölümleri de gelecekken başlayın derim.
devamını gör...
kısa yazılar
mutluydum taaa ki yaşayana kadar.
devamını gör...
dijital yerli
en yalın haliyle doğar doğmaz teknoloji ile tanışan, onunla büyüyen nesili tanımlamak için kullanılan kavram. 1985 ve sonrasında doğan bilgisayar, telefon, internet vb. ile haşır neşir olmuş bireylerdir. bunun karşıtı ise dijital göçmenlerdir.
dijital yerlilerin genel özellikleri;
- bebek ya da çocuk yaşta bilgisayarla tanışmışlardır.
- bilgiye hızlı ulaşmak temel amaçlarıdır.
- her içeriği, fikri ve duyguyu çabuk tüketirler.
- teknolojik gelişmelerle yakından ilgilenir, dijital araçların kullanımı onlar için çok basittir.
- geleneksel medyayı değil yeni medya araçlarını kullanmayı tercih ederler. (blog, sosyal medya uygulamaları, video ve fotoğraf uygulamaları kısaca internet içerikleri)
- aslında iletişime açık olmalarına rağmen dikkatleri çabuk dağılır.
ayrıca(bkz: z kuşağı)
dijital yerlilerin genel özellikleri;
- bebek ya da çocuk yaşta bilgisayarla tanışmışlardır.
- bilgiye hızlı ulaşmak temel amaçlarıdır.
- her içeriği, fikri ve duyguyu çabuk tüketirler.
- teknolojik gelişmelerle yakından ilgilenir, dijital araçların kullanımı onlar için çok basittir.
- geleneksel medyayı değil yeni medya araçlarını kullanmayı tercih ederler. (blog, sosyal medya uygulamaları, video ve fotoğraf uygulamaları kısaca internet içerikleri)
- aslında iletişime açık olmalarına rağmen dikkatleri çabuk dağılır.
ayrıca(bkz: z kuşağı)
devamını gör...
hoşlanılan kızın mesaja cevap vermemesinin sebepleri
sizden hoşlanmıyordur.
siz hoşlanıyorsunuz diye sizden hoşlanmak zorunda değildir bu kadar basit.
zorlayın sürekli yazın zaten en son dayanamayıp ya bi defol diyecektir.
en azından net bir cevap duyup kederlenirsiniz.
siz hoşlanıyorsunuz diye sizden hoşlanmak zorunda değildir bu kadar basit.
zorlayın sürekli yazın zaten en son dayanamayıp ya bi defol diyecektir.
en azından net bir cevap duyup kederlenirsiniz.
devamını gör...


