yakından görülen en ünlü kişi
birkaç sene önce istanbulda alp navruzu çok yakından gördüm.
şu aşağıda ki bey.
neyse önemli olan kısmı bu ünlü kişi trt de bir dizide oynuyor annem ne yakışıklı çocuk falan diyor ben de beğenmiyorum, ayy ne alaka düz bir adam işte diyorum anneme. bu konuşmanın bir süre sonrasında kendisine bebek starbucksta rastlıyorum. ve aman allahım o yaratık nedir öyle dedim. yok böyle bir güzellik, boy pos, aşırı cool bir yürüyüş. ben kapıya yakın bir ufak masada oturuyorum içerisi aşırı kalabalık zaten benim boy bir buçuk metre oturunca bir metre sayılır, dev gibi bir şey geçiyor yanımdan dedim bu nedir yarabbim. tam yanı başımdan elinde kahvesiyle geçerken resmen ağzım açık baktım çocuğun arkasından. allah özenerek yaratmış maşallah. tvde göründüğü gibi olmuyormuş onu anladım.
şu aşağıda ki bey.

neyse önemli olan kısmı bu ünlü kişi trt de bir dizide oynuyor annem ne yakışıklı çocuk falan diyor ben de beğenmiyorum, ayy ne alaka düz bir adam işte diyorum anneme. bu konuşmanın bir süre sonrasında kendisine bebek starbucksta rastlıyorum. ve aman allahım o yaratık nedir öyle dedim. yok böyle bir güzellik, boy pos, aşırı cool bir yürüyüş. ben kapıya yakın bir ufak masada oturuyorum içerisi aşırı kalabalık zaten benim boy bir buçuk metre oturunca bir metre sayılır, dev gibi bir şey geçiyor yanımdan dedim bu nedir yarabbim. tam yanı başımdan elinde kahvesiyle geçerken resmen ağzım açık baktım çocuğun arkasından. allah özenerek yaratmış maşallah. tvde göründüğü gibi olmuyormuş onu anladım.
devamını gör...
hastaneye para ödemek istemeyen suriyeli çift
noldu nasılmış tc vatandaşı olmak tabi paranın kaynağı gitti, üzülmüşsünüzdür.
parası olmayıp ürüyor bir de te allahım.
neyse bu daha bir örnek, suriyeliler vatandaşlık aldıkça daha neler neler yaşanır. yardımlar gider tabii. oy için verin vatandaşlığı ama parayı kesin, bakalım size oy verecekler mi hala? ah ah. laf edince de ırkçı oluyoruz. ama onlar savaştan kaçtı...
parası olmayıp ürüyor bir de te allahım.
neyse bu daha bir örnek, suriyeliler vatandaşlık aldıkça daha neler neler yaşanır. yardımlar gider tabii. oy için verin vatandaşlığı ama parayı kesin, bakalım size oy verecekler mi hala? ah ah. laf edince de ırkçı oluyoruz. ama onlar savaştan kaçtı...
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının ilk kez yaptığı son şey
kamikazeye binmek tam bir facia bir daha denenmez.
devamını gör...
beş dakika daha deyip iki buçuk saat uyumak
bir üst seviyesi; beş dakika derken yıllardır uyuyan insanlarımız var. tamam ama alarm da bu kadar ertelenmez ki?
devamını gör...
galatasaray
--- alıntı ---
106 senelik muhteşem tarihi, kimsenin yanına bile yaklaşamadığı sayısız başarıları, müzesinde rakiplerinin iki katı kupası olan, türk sporunda ilk ve teklerin takımı, varolduğundan beri türk olmayan takımları en çok yenen türk takımı, ülkesinin medar-ı iftiharı, uefa ve süper kupa sahibi, dünyanın en büyük taraftar oluşumu ultraslan’ın gururu, 1481’den beri kültürün simgesi, 1905’den beri sporun beşiği anlı şanlı galatasaray
--- alıntı ---
106 senelik muhteşem tarihi, kimsenin yanına bile yaklaşamadığı sayısız başarıları, müzesinde rakiplerinin iki katı kupası olan, türk sporunda ilk ve teklerin takımı, varolduğundan beri türk olmayan takımları en çok yenen türk takımı, ülkesinin medar-ı iftiharı, uefa ve süper kupa sahibi, dünyanın en büyük taraftar oluşumu ultraslan’ın gururu, 1481’den beri kültürün simgesi, 1905’den beri sporun beşiği anlı şanlı galatasaray
--- alıntı ---
devamını gör...
marmaray
yazın soğukluk yönünden ayrı*, kışın ayrı güzel.insanın böbrekleri ısınıyor.*
*
*
devamını gör...
afganlar gaznelilerin torunları ve soydaşımızdır
bi tarihçi olarak saçma beyanlara oldum olası açık olduğumu belirttiğim başlık.
zira misal verecek olursak; bir derste osmanlı devleti'nin 1299'da kurulduğunu iddia ederken, bir diğer dersimizde, 1302'de kurulduğunu kabul etmek zorunda kalıyorduk.
bunda baskı var mıydı? hayır elbette yoktu. tamamen hocanın görüşleri doğrultusunda sınıfın ileri görüşü hakimdi...
şayet kendi görüşünü ortaya atarsan, ki bu daha makbul görünürdü, onu çeşitli argümanlarla desteklemen ve kanıtlaman gerekirdi. bunda hocaların amacı tarihin bilimselliğini bize aşılamaktı. aşıladılar. hem öyle aşıladılar ki, dersini geçemeyeceğimi iddia eden arkadaşlarıma rağmen 1302 diyen hocanın dersinde 1299'u, 1299 diyen hocanın dersinde ise; 1302 tarihini savundum. ve evet, derste bahsedilen argümanları da kanıtsayarak rahatlıkla o dersi geçtim.
şimdi hal böyle iken hiçbir tarihçinin hiçbir beyanı saçma değildir: eğer o iddiayı destekleyecek kanıtlar bulabiliyorsa. çok mu kızdın? kabul mu edemiyorsun?.. o zaman, işin doğrusu hakkında, argümanları çat çat çat sunan bir makale yazarsın: o tarihçiyi de bilim dünyasına madara edersin.
bizde işler, böyle yürüyor.
bu nedenle ne üzülün, ne kızın, ne kanıksayın, ne de küfredin.. nasılsa kısa zamanda işinin erbabı bi'tarihçi çıkacak ve çok sevdiğiniz (!) murat bardakçı hocanızın, sözde kanıt beyanlarını, hiçe çıkaracak bir antitezle o iddiaları çürütecektir.
endişelenmeyin...
zira misal verecek olursak; bir derste osmanlı devleti'nin 1299'da kurulduğunu iddia ederken, bir diğer dersimizde, 1302'de kurulduğunu kabul etmek zorunda kalıyorduk.
bunda baskı var mıydı? hayır elbette yoktu. tamamen hocanın görüşleri doğrultusunda sınıfın ileri görüşü hakimdi...
şayet kendi görüşünü ortaya atarsan, ki bu daha makbul görünürdü, onu çeşitli argümanlarla desteklemen ve kanıtlaman gerekirdi. bunda hocaların amacı tarihin bilimselliğini bize aşılamaktı. aşıladılar. hem öyle aşıladılar ki, dersini geçemeyeceğimi iddia eden arkadaşlarıma rağmen 1302 diyen hocanın dersinde 1299'u, 1299 diyen hocanın dersinde ise; 1302 tarihini savundum. ve evet, derste bahsedilen argümanları da kanıtsayarak rahatlıkla o dersi geçtim.
şimdi hal böyle iken hiçbir tarihçinin hiçbir beyanı saçma değildir: eğer o iddiayı destekleyecek kanıtlar bulabiliyorsa. çok mu kızdın? kabul mu edemiyorsun?.. o zaman, işin doğrusu hakkında, argümanları çat çat çat sunan bir makale yazarsın: o tarihçiyi de bilim dünyasına madara edersin.
bizde işler, böyle yürüyor.
bu nedenle ne üzülün, ne kızın, ne kanıksayın, ne de küfredin.. nasılsa kısa zamanda işinin erbabı bi'tarihçi çıkacak ve çok sevdiğiniz (!) murat bardakçı hocanızın, sözde kanıt beyanlarını, hiçe çıkaracak bir antitezle o iddiaları çürütecektir.
endişelenmeyin...
devamını gör...
her şeyin anlamsız olması
gerçek olan histir . dünyanın karmaşasından biraz olsun uzaklaşınca gelir oturur göğsüne. belki de bu yüzden dünyada kaos vardır . kaos biterse bu duygudan kaçınmak imkansız olur .
devamını gör...
edebiyat rüya takımı
edebiyat ve futbol benim en büyük iyi tutkumdur. futbolun entelektüel yanından haberdar olmayıp klişe cümlelerle futbolu eleştiren insanlardan da, benim ve benim gibilerin tutkunu olduğu futbolla endüstriyel futbolu birbirine karıştıranları anlamakta zorlanıyorum. ben de bu iki tutkumu bir araya getirerek bir rüya takım oluşturdum. dünyadaki büyük edebiyatçılardan oluşan futbol takımıdır bu: 
kalede elbette ki albert camus olacaktı. çünkü camus gerçekte de bir kaleciydi. biraz isteksiz tavrı ve absürt düşünceleri olsa da kaleyi başkasına emanet edemezdim. takımda yabancı kontenjanından yer alan albert camus aynı zamanda takımın en genç ismi ve hep de öyle kalacak.
defansın sol tarafında elbette latin amerikalı dünya vatandaşı eduardo galeano olmalıydı. galeona sol tarafta özgürce hareket etme yeteneğine sahip muazzam bir adam çünkü. ayrıca kitaplarının çok hızlı okunan sanat eserleri olduğunu düşünürsek galeano’nun hızı bize bir avantaj sağlayacaktır.
defansın ortasında fiziğinden ve sertliğinden faydalanmak için ernest hemingway’i uygun buldum. edebiyat aleminin bu en maço yazarı fiziksel olarak önüne geleni yıkabilecek güçte ve iradededir. hemingway sahaya çıkınca çanlar kimin için çalacak acaba?
savunmayı ne kadar önemsediğimi göstermek için hemingway ile iyi bir ikili olabileceğini düşündüğüm antoine de exupery’yi uygun buldum. kendisi bir savaş pilotu olduğu için savunma stratejileri konusunda çözümler üretebilir ve takım hücuma çıkarken kanatlara açacağı toplarla takımı uçurabilir.
savunmanın sağında ise emil michel cioran olmalı bence. hücuma yardımcı olmasına gerek yok, savunmada kalması yeterli. hayatı ve ölümü bu kadar güzel savunan bir insan bir kanadı da savunabilecektir. ayrıca nazi partisine parasal destek sağlamış bir yazarın sağ kanatta yerini yadırgamayacağına eminim.
orta sahanın solunda j.r.r.tolkien’in olması belki de yapılabilecek en iyi tercihti. kanatlarda her zaman hayalgücü kuvvetli, yaratıcı oyuncular tercih ederim. ayrıca tolkien’inin rakip savunmayı uyutup alan yaratma ihtimali de çok yüksek.
orta sahanın sağında ise yine yaratıcı ve hayalgücü yüksek bir isim olan jorge luis borges uygun bir tercih bence. ultraismo lakaplı kanat oyuncumun bindirmeleri rakip savunmanın bütün düzenini alt üst edecektir. ayrıca oyunun gidişatına göre tolkien ile kanat değiştirebilirler.
orta sahada hücuma dönük orta saha oyuncusu olarak jack london’ı tercih ettim. her zaman uçarı bir havası olan ve gençliğin verdiği dinamizmimle vahşi bir saldırganlık sergileyen london takımdaki hırs ve tutku yükünü çekecek kişi olacaktır ancak özel hayatına biraz dikkat etmeli.
defansa dönük orta saha olarak alberto manguel’i seçtim. elbette sadece defansa yardım etmekle kalmayacak, hücumların başlangıcında da bir maestro görevi görecek manguel. çünkü sahadaki bütün futbolcuları en iyi tanıyan kişi profesyonel okurumuz alberto manguel’dir.
hücumda sol tarafta gabriel garcia marquez’in uygun olduğuna eminim. hem tolkien ve borges ile iyi bir ikili olacağını düşündüğüm için hem de büyülü bir yeteneği olduğuna emin olduğum için. hücumda büyük bir yalnızlık çekmezse yüzyılın en iyi golcüsü olabilir.
ve ileri uçtaki son oyuncum ise franz kafka. kendisini gizleme konusunda çok başarılı olan kafka hücumda çok başarılı olacaktır. bazen kararsız ve karamsar olması bir sorun olabilecekse de uzun boyu ile hava toplarında etkili olacağına ve attığı golleri babasına armağan edeceğine eminim.
edebiyat rüya takımımı kurduğuma göre rakiplerimi bekliyorum.

kalede elbette ki albert camus olacaktı. çünkü camus gerçekte de bir kaleciydi. biraz isteksiz tavrı ve absürt düşünceleri olsa da kaleyi başkasına emanet edemezdim. takımda yabancı kontenjanından yer alan albert camus aynı zamanda takımın en genç ismi ve hep de öyle kalacak.
defansın sol tarafında elbette latin amerikalı dünya vatandaşı eduardo galeano olmalıydı. galeona sol tarafta özgürce hareket etme yeteneğine sahip muazzam bir adam çünkü. ayrıca kitaplarının çok hızlı okunan sanat eserleri olduğunu düşünürsek galeano’nun hızı bize bir avantaj sağlayacaktır.
defansın ortasında fiziğinden ve sertliğinden faydalanmak için ernest hemingway’i uygun buldum. edebiyat aleminin bu en maço yazarı fiziksel olarak önüne geleni yıkabilecek güçte ve iradededir. hemingway sahaya çıkınca çanlar kimin için çalacak acaba?
savunmayı ne kadar önemsediğimi göstermek için hemingway ile iyi bir ikili olabileceğini düşündüğüm antoine de exupery’yi uygun buldum. kendisi bir savaş pilotu olduğu için savunma stratejileri konusunda çözümler üretebilir ve takım hücuma çıkarken kanatlara açacağı toplarla takımı uçurabilir.
savunmanın sağında ise emil michel cioran olmalı bence. hücuma yardımcı olmasına gerek yok, savunmada kalması yeterli. hayatı ve ölümü bu kadar güzel savunan bir insan bir kanadı da savunabilecektir. ayrıca nazi partisine parasal destek sağlamış bir yazarın sağ kanatta yerini yadırgamayacağına eminim.
orta sahanın solunda j.r.r.tolkien’in olması belki de yapılabilecek en iyi tercihti. kanatlarda her zaman hayalgücü kuvvetli, yaratıcı oyuncular tercih ederim. ayrıca tolkien’inin rakip savunmayı uyutup alan yaratma ihtimali de çok yüksek.
orta sahanın sağında ise yine yaratıcı ve hayalgücü yüksek bir isim olan jorge luis borges uygun bir tercih bence. ultraismo lakaplı kanat oyuncumun bindirmeleri rakip savunmanın bütün düzenini alt üst edecektir. ayrıca oyunun gidişatına göre tolkien ile kanat değiştirebilirler.
orta sahada hücuma dönük orta saha oyuncusu olarak jack london’ı tercih ettim. her zaman uçarı bir havası olan ve gençliğin verdiği dinamizmimle vahşi bir saldırganlık sergileyen london takımdaki hırs ve tutku yükünü çekecek kişi olacaktır ancak özel hayatına biraz dikkat etmeli.
defansa dönük orta saha olarak alberto manguel’i seçtim. elbette sadece defansa yardım etmekle kalmayacak, hücumların başlangıcında da bir maestro görevi görecek manguel. çünkü sahadaki bütün futbolcuları en iyi tanıyan kişi profesyonel okurumuz alberto manguel’dir.
hücumda sol tarafta gabriel garcia marquez’in uygun olduğuna eminim. hem tolkien ve borges ile iyi bir ikili olacağını düşündüğüm için hem de büyülü bir yeteneği olduğuna emin olduğum için. hücumda büyük bir yalnızlık çekmezse yüzyılın en iyi golcüsü olabilir.
ve ileri uçtaki son oyuncum ise franz kafka. kendisini gizleme konusunda çok başarılı olan kafka hücumda çok başarılı olacaktır. bazen kararsız ve karamsar olması bir sorun olabilecekse de uzun boyu ile hava toplarında etkili olacağına ve attığı golleri babasına armağan edeceğine eminim.
edebiyat rüya takımımı kurduğuma göre rakiplerimi bekliyorum.
devamını gör...
kına seven insan
devamını gör...
rahmi bey
1865 tarihinde doğmuş, 1924 senesinde dâr-ı bekâya irtihal etmiş klasik türk musıkîsi bestekârıdır. ayrıca bestelerinin pek çoğunun sözleri de kendisine aittir. medâr-ı mâişetini muhtelif memuriyetler yapmak suretiyle temin etmiştir. kendisi sistemli, düzenli bir musıkî eğitimi almamıştır. hacı ârif bey'in eserlerini bizzat o'ndan meşkederek taallüm etmiş, yine ''nısfıye'' adı verilen, tiz bir ses çıkaran neye üflemeyi de rahmi bey, bir öğretici yardımı almaksızın kendisi öğrenmiştir. bununla beraber bestekâr, nota bilmezdi. tanbûrî cemil bey arkadaşıdır. birlikte pek çok kez çalmış ve söylemişlerdir. kızı nâhide'nin genç yaşta ölümü üzerine, ''aşka düştüm âşık-ı âvâreyim'' mısrâıyla başlayan rast şarkısını bestelemiştir. yine, rahmi bey, tanbûrî cemil'in vefâtı üzerine de ''bir sihr-i târab nağme-i sâzındaki te'sîr'' sözleriyle başlayan sûzinâk makâmındaki bestesini yapmıştır. günümüze bestelerinden bir tekbir ve 38 adet eseri ulaşmıştır.

ayrıntılı bilgilere aşağıdaki internet sitelerinden ulaşılabilir.
rahmi bey
rahmi bey-klasik türk müziği
bestelerine bir örnek vermek gerekirse, nihâvend makâmındaki şu şarkısının zeki müren yorumunu beğenerek dinlerim:
''süzüp süzüp de ey melek o çeşm-i nîm-hâbını
neden ya rağbet etmemek dağıtmağa sehâbını
gönül beğendi sevdi pek hitâbını cevâbını
iç imdi iç şarabını ko bir yana hicâbını
aç imdi aç nikâbını ayân et âfıtâbını.''

ayrıntılı bilgilere aşağıdaki internet sitelerinden ulaşılabilir.
rahmi bey
rahmi bey-klasik türk müziği
bestelerine bir örnek vermek gerekirse, nihâvend makâmındaki şu şarkısının zeki müren yorumunu beğenerek dinlerim:
''süzüp süzüp de ey melek o çeşm-i nîm-hâbını
neden ya rağbet etmemek dağıtmağa sehâbını
gönül beğendi sevdi pek hitâbını cevâbını
iç imdi iç şarabını ko bir yana hicâbını
aç imdi aç nikâbını ayân et âfıtâbını.''
devamını gör...
öldürmeyip süründüren şeyler
karşılıksız aşk efendim. öldürmez ama süründürür. başıma gelmedi, yalnız yakın şahitlik ettiğim ilişkiler oldu. düşman başına bile gelmesin diyeceğim türden bir durum. bu arada aklıma (bkz: ölmedim ama hafif sürünüyorum) mahlası ile sevgili yazarımız geldi. tam da onun mahlasının halet-i ruhiye‘sin de bir hâl.
devamını gör...
regaip kandili
çok sevdiğim bir kandil akşamıdır. bizim köyde ilginç bir gelenek vardır bu akşama ait.* merak eden gelsin, anlatıyorum:
ikindiden sonra her evde pilav pişer, tepsiye dökülür, üstüne tavuk haşlanarak didiklenir ve en üstüne bi tane yufka ile kapama yapılır. büyük küçük demeden herkes tepsisini ve kaşığını alır, akşam ezanı okununca caminin önüne toplanır. namaz bitene kadar kadınlar ve çocuklar ellerinde tepsilerle ve kaşıklarla caminin önünde bekler. namazdan çıkma anını her çocuk heyecanla bekler, çünkü pilavı yiyip bir an önce mum yakmak isterler. namazdan çıkan erkeklerden bazıları getirilen pilav tepsilerinden alıp caminin bir bölümüne giderler. kadınlar da kalan tepsilerle çocuklarını alıp başka bir bölüme geçerler. herkes kendi arkadaş grubuyla yere örtü serip toplaşır yada boş bulup katılmak istedigi halkaya dahil olur ve ortaya konan tepsideki pilavı afiyetle yer. pilavlar bitince de çocuklar bir curcuna içinde evlerinden getirdikleri mumu yakıp etrafta koşturur.
kandilin maneviyatı bir yana, bu bahsettiğim hoş ambiansı ailedeki herkes yaşamak için tee uzaklardan köye gelirlerdi. bu sene pandemi sebebiyle toplanma yasak olduğu için es geçiyoruz, ama bir yanım buruk. umarım bir an önce bu zor günlerin üstesinden geliriz.
ikindiden sonra her evde pilav pişer, tepsiye dökülür, üstüne tavuk haşlanarak didiklenir ve en üstüne bi tane yufka ile kapama yapılır. büyük küçük demeden herkes tepsisini ve kaşığını alır, akşam ezanı okununca caminin önüne toplanır. namaz bitene kadar kadınlar ve çocuklar ellerinde tepsilerle ve kaşıklarla caminin önünde bekler. namazdan çıkma anını her çocuk heyecanla bekler, çünkü pilavı yiyip bir an önce mum yakmak isterler. namazdan çıkan erkeklerden bazıları getirilen pilav tepsilerinden alıp caminin bir bölümüne giderler. kadınlar da kalan tepsilerle çocuklarını alıp başka bir bölüme geçerler. herkes kendi arkadaş grubuyla yere örtü serip toplaşır yada boş bulup katılmak istedigi halkaya dahil olur ve ortaya konan tepsideki pilavı afiyetle yer. pilavlar bitince de çocuklar bir curcuna içinde evlerinden getirdikleri mumu yakıp etrafta koşturur.
kandilin maneviyatı bir yana, bu bahsettiğim hoş ambiansı ailedeki herkes yaşamak için tee uzaklardan köye gelirlerdi. bu sene pandemi sebebiyle toplanma yasak olduğu için es geçiyoruz, ama bir yanım buruk. umarım bir an önce bu zor günlerin üstesinden geliriz.
devamını gör...
hatay'da saldırıya uğrayan kadının şikayetçi olmaması
‘sonra yok efendim "dayılar niye izliyor".’ yıl olmuş 2021 halen şunu diyen godoşlar var, bu herifin nickaltında methiyeler yazanlar var birde, sonra niye kankacılık. kız daha 17 yaşında 17 ! 17 yaşında bunu düşünemeyecek kadar çocuk olabilir, seviyor olabilir, tehdit edilmiş olabilir, beyni yıkanmış olabilir, içeriden çıkar beni öldürür, aileme zarar verir, sakat bırakır, yüzüme kezzap atar, sokak ortasında 7 yerimden bıçaklayıp serbest kalır diye düşünüyor olabilir ! satırla dayak yerken öldürebilirdi, sakat kalabilirdi, kızın bugün yaptığı davranış o ‘dayıların’ yaptığını haklı kılmaz ! sen bugün bunu diyorsan ‘o kadın o saatte orda ne geziyordu mini etekle, tabi tecavüz edilir’ diyen sığırlardan farkın yok ! ulan ülkede hergün kadın cinayetleri oluyor, hayvanlar öldürülüyor, neyi savunuyorsunuz abi siz ! neyin haklı çıkma çabası bu ! bu kız ölse ‘o adamla takılmasaydı banane’ diyecek ş*ref yoksunları var. millet nelerle uğraşıyor, bizimkilerin kafa yapısı halen ‘mercimek’ den öteye gidemedi. kız yerde oturmuş ağlıyor, yalvarıyor, bir otur düşün bu kız bunu neden, niye yapıyor ! halen ‘ama ben demiştim böyle olacak’ diyenler var. anlayacağınızı bilsem yüzünüze tükürürüm ama ar yok ki sizde.
devamını gör...
retro
vintage ile karıştırılan bir tarzdır. bir eşyanın antika sayılabilmesi için en az 100 yaşında olması gerekir. eğer eşya yeterince eskiyse ama o eskilik 100 yıllık değilse bu eşya antika değil, vintage sınıfına girer. yani bir eşya 50 yıllıksa bizim ona antika değil, vintage dememiz gerekiyor.
burada kafa karıştıran şey ise yaşı eski olan eşyaların genellikle retro olarak tanımlanması. retro, bu tanımda belirtildiği gibi yakın geçmişin akım ve modalarını taklit eder. 80-90'lardan kalma bir eşya retro olarak tanımlandırabilir fakat retro eşyaların eski olması gerekmez. yepyeni olabilir ancak kopyalamaya çalıştıkları zamanın veya öğenin tarzında yapılması gerekir. eğer vintage modasının görünüşüne sahip bir eşya fabrikadan yeni çıkmışsa ona retro demeliyiz.
özetle vintage ürünün yaş bakımından eski olması gerekmektedir. retro, vintage gibi yaş bakımından eski olabilir ama fabrikadan yeni çıkma olup görünüş bakımından eskilerden kalma da olabilir. antika ise bu üçlü arasında en yaşlısıdır, nesnenin en az 100 seneyi devirmesi şarttır.
burada kafa karıştıran şey ise yaşı eski olan eşyaların genellikle retro olarak tanımlanması. retro, bu tanımda belirtildiği gibi yakın geçmişin akım ve modalarını taklit eder. 80-90'lardan kalma bir eşya retro olarak tanımlandırabilir fakat retro eşyaların eski olması gerekmez. yepyeni olabilir ancak kopyalamaya çalıştıkları zamanın veya öğenin tarzında yapılması gerekir. eğer vintage modasının görünüşüne sahip bir eşya fabrikadan yeni çıkmışsa ona retro demeliyiz.
özetle vintage ürünün yaş bakımından eski olması gerekmektedir. retro, vintage gibi yaş bakımından eski olabilir ama fabrikadan yeni çıkma olup görünüş bakımından eskilerden kalma da olabilir. antika ise bu üçlü arasında en yaşlısıdır, nesnenin en az 100 seneyi devirmesi şarttır.
devamını gör...
sözlüğü protesto etmek
niye sadece 1 ay diye beni merakta bırakan protesto. komple ceketi alıp gidemeyeceksen ne diye giderim bak ha diye tehdit edersin ki? ha bu kadar abartmaya gerek yok, bir kaç gün trip atar yazmaya devam ederim diyorsan da, sorununu dile getir ve at yine tribini. bir ay diye sınır koymak neden? neden 29 gün değil ya da 32 gün değil? takılarım ben böyle şeylere.
devamını gör...
bilgi içerikli tanım giren yazar çekiciliği
çekicilik dediysem yanlış anlaşılmasın takdir ettiğim insanlardır. like ve beğeniyi hak ederler. *
devamını gör...
iki sevda
nâzım hikmet'in galina ile birlikteyken vera'ya aşık olması ile hissettiği huzursuzluğu dile getirdiği, "bir gönülde iki sevda olamaz, yalan olabilir" diye başlayan şiir.*
kişisel tavsiye: hikayeyi kronolojik olarak takip edebilmek için öncelikle hoş geldin kadınım başlığındaki şu giriyi okumanızı öneririm: #425631
yıl 1951. nâzım türkiye'den kaçmış, önce bükreş'e ardından da moskova'ya gitmiştir. bunun duyulması üzerine bakanlar kurulu kararı ile türk vatandaşlığından tamamen çıkarılır.
moskova'daki yılları nâzım için zorludur, zira eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır ve yurt dışına çıkmaları kât'i suretle yasaktır. fakat bütün bu olumsuzlukların yanında nâzım rusya'da el üstünde tutuluyordur.
nâzım' her ne kadar evli olsa da bu onun başka kadınlarla yakınlaşmasına engel olmaz. şiddetli göğüs ağrıları nedeniyle yattığı hastanede kendisine aşık genç bir doktor olan galina grigoryevna kolesnikova ile 8 yıl sürecek bir ilişki yaşar.
istanbul'da eşi münevver, moskova'da sevgilisi galina var iken "ilk kez aşık oldum" diyeceği, son eşi vera tulyakova ile de bir ilişkiye girişir.
vera ile karşılaşması bir telefon görüşmesi ile başlar. bir film enstitüsü bir konuda bilgi almak için nâzım'la iletişime geçer:
‘‘alo, nazım hikmet mi? sizinle redaktör* vera tulyakova konuşuyor.’’
bu sözlerin ardından vera bilgi almak için nazım hikmet'in evine gider. nazım kendisine gerekli bilgileri verir. bu sırada odada nâzım'ın tatar, şair bir dostu da vardır. vera tam kalkarken nazım, dostuna dönerek:
‘‘fena kız değil, ilginç, ama göğsü düz.’’ der.
tatarca söylenen bu cümleyi vera anlamış ve yüzü kıpkırmızı kesilmiştir. nazım'la vera'nın aşkı işte böyle başlar.
nâzım, "ilginç ve göğsü düz" dediği vera'nın çalıştığı film enstitüsüne sık sık gitmeye başlar.
vera, şöyle anlatıyor:
salondan çıktık. alışılmışın dışında hızlı yürüyor, neredeyse koşar adım gidiyordun. ilk aklıma gelen kalbinden rahatsızlandığın oldu. çok gururlu bir insandın, dertlenmeyi, kişisel sıkıntılarını başkasına yansıtmayı sevmezdin. birinci katla ikinci kat arasındaki merdiven boşluğunda durdun. kollarımdan sıkıca tutmuş suskun bir halde yüzüme bakıyordun ve hiç konuşmadan öylece duruyorduk. gözlerin yüzümde dolaşıyordu.
‘sizi seviyorum. anlıyor musunuz? sizi seviyorum.’
çok alçak bir sesle söyledin bunları. ağlıyordun. daha önce hiç ağlayan bir erkek görmemiştim. işittiklerimden, gözyaşlarından, yer ayağımın altında kaymaya başladı… merdiven boşluğunda durmaya devam ediyorduk. gözlerimi ayırmadan ıslak yüzüne bakıyordum. öğle tatili olmuştu. insanlar önümüzden geçip koşuşturuyorlardı. aşağı-yukarı, yukarı-aşağı. ama biz onları farketmiyorduk bile.
[…]herhalde bu durum size gülünç geliyordur. sizin ancak dedeniz olabileceğim aklınızdan geçiyordur. sizin yerinizde olsam ben de öyle düşünürdüm… ama anlayın, yüreğim yanıyor, kan akışım hızlanıyor. sizi öylesine seviyorum.
‘lütfen ağlamayın,’ diye usulca rica ettim. ‘lütfen ağlamayın.’
‘iki saat sonra yurtdışına gidiyorum. bana hiç ümit veremeyeceğinizi anlıyorum. bir daha bu konuyu açmayacağıma, asla anımsatmayacağıma söz veriyorum. moskova’ya ancak sizi unutmayı başardığımda döneceğim.’
nihayetinde vera ile aralarında bir ilişki başlar.
çevrelerince garipsenir bu ilişki, zira nâzım, vera'nın savaşta ölen babasından 3 yaş büyüktür. üstelik vera evlidir.nâzım değil midir sanki? eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır nâzım'ın da.
şair, mevzu bahis şiiri de onun için çalkantılı bir yıl olan 1959'da kaleme alır:
***
bir gönülde iki sevda olamaz
yalan
olabilir.
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim tavana dikili
bulutlar geçiyor tavandan
ıslak asfaltı geçen kamyonlar gibi ağır
ve sağda uzakta
ak bir yapı
yüz katlı belki
tepesinde altın iğne parlıyor.
bulutlar geçiyor tavandan
karpuz kayıkları gibi güneş yüklü bulutlar.
oturmuşum cumbaya
yüzüme suların ışığı düşüyor
bir ırmak kıyısında mıyım
bir deniz kıyısında mı?
o tepsideki ne
o güllü tepsideki
yer çileği mi kara dut mu?
fulya tarlasında mıyım
karlı kayın ormanında mı?
gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar
iki dilde.
dostlar nasıl bir araya geldiniz?
birbirinizi tanımazsınız.
nerde bekliyorsunuz beni?
beyazıt’ta çınarlı kahve’de mi gorki parkı’nda mı?
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim yanıyor gözlerim alabildiğine açık
bir hava çalındı
armonikle başladı utla bitti.
içimde sarmaş dolaş karmakarışıktı
büyük uzak iki şehrin hasreti.
fırlamak yataktan
koşmak altında yağmurun
istasyona koşmak
-sür kardeşim makinist
götür beni oraya.
-nereye?
***
peki devamında ne olur?
nâzım çekoslavakya ziyareti sırasında fenalaşır, göğsündeki ağrı* ilerlemiştir, moskova'ya dönmesi mümkünatsızdır. 9 ay kadar çekoslavakya'da tedavi görür. bu sıralar vera'ya mektuplar yazar, ilişkilerini bitirmeleri gerektiğini söyler. fakat tam tersi olur, moskova'da buluşur buluşmaz tüm olumsuzluklar ortadan kalkar, ilişkileri devam eder.
yıl 1960. nâzım nihayet vera ile hayatını birleştirmek ister, birlikte gittikleri 3 aylık bir tatilin dönüşünde vera eşinden ayrılır. nâzım'ın ise münevver'den ayrılmasına gerek yoktur fakat galina ile olan 8 yıllık ilişkisini bitirir. ardından vera ile nâzım nikahlanır.
kişisel tavsiye: hikayenin bir başka kısmı için sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin başlığındaki şu giriyi okuyabilirsiniz: #439739
vera, nâzım ölene kadar onun tek ve son eşi olur.
vera, nâzım'a son kez bakıyor:
kişisel tavsiye: hikayeyi kronolojik olarak takip edebilmek için öncelikle hoş geldin kadınım başlığındaki şu giriyi okumanızı öneririm: #425631
yıl 1951. nâzım türkiye'den kaçmış, önce bükreş'e ardından da moskova'ya gitmiştir. bunun duyulması üzerine bakanlar kurulu kararı ile türk vatandaşlığından tamamen çıkarılır.
moskova'daki yılları nâzım için zorludur, zira eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır ve yurt dışına çıkmaları kât'i suretle yasaktır. fakat bütün bu olumsuzlukların yanında nâzım rusya'da el üstünde tutuluyordur.
nâzım' her ne kadar evli olsa da bu onun başka kadınlarla yakınlaşmasına engel olmaz. şiddetli göğüs ağrıları nedeniyle yattığı hastanede kendisine aşık genç bir doktor olan galina grigoryevna kolesnikova ile 8 yıl sürecek bir ilişki yaşar.
istanbul'da eşi münevver, moskova'da sevgilisi galina var iken "ilk kez aşık oldum" diyeceği, son eşi vera tulyakova ile de bir ilişkiye girişir.
vera ile karşılaşması bir telefon görüşmesi ile başlar. bir film enstitüsü bir konuda bilgi almak için nâzım'la iletişime geçer:
‘‘alo, nazım hikmet mi? sizinle redaktör* vera tulyakova konuşuyor.’’
bu sözlerin ardından vera bilgi almak için nazım hikmet'in evine gider. nazım kendisine gerekli bilgileri verir. bu sırada odada nâzım'ın tatar, şair bir dostu da vardır. vera tam kalkarken nazım, dostuna dönerek:
‘‘fena kız değil, ilginç, ama göğsü düz.’’ der.
tatarca söylenen bu cümleyi vera anlamış ve yüzü kıpkırmızı kesilmiştir. nazım'la vera'nın aşkı işte böyle başlar.
nâzım, "ilginç ve göğsü düz" dediği vera'nın çalıştığı film enstitüsüne sık sık gitmeye başlar.
vera, şöyle anlatıyor:
salondan çıktık. alışılmışın dışında hızlı yürüyor, neredeyse koşar adım gidiyordun. ilk aklıma gelen kalbinden rahatsızlandığın oldu. çok gururlu bir insandın, dertlenmeyi, kişisel sıkıntılarını başkasına yansıtmayı sevmezdin. birinci katla ikinci kat arasındaki merdiven boşluğunda durdun. kollarımdan sıkıca tutmuş suskun bir halde yüzüme bakıyordun ve hiç konuşmadan öylece duruyorduk. gözlerin yüzümde dolaşıyordu.
‘sizi seviyorum. anlıyor musunuz? sizi seviyorum.’
çok alçak bir sesle söyledin bunları. ağlıyordun. daha önce hiç ağlayan bir erkek görmemiştim. işittiklerimden, gözyaşlarından, yer ayağımın altında kaymaya başladı… merdiven boşluğunda durmaya devam ediyorduk. gözlerimi ayırmadan ıslak yüzüne bakıyordum. öğle tatili olmuştu. insanlar önümüzden geçip koşuşturuyorlardı. aşağı-yukarı, yukarı-aşağı. ama biz onları farketmiyorduk bile.
[…]herhalde bu durum size gülünç geliyordur. sizin ancak dedeniz olabileceğim aklınızdan geçiyordur. sizin yerinizde olsam ben de öyle düşünürdüm… ama anlayın, yüreğim yanıyor, kan akışım hızlanıyor. sizi öylesine seviyorum.
‘lütfen ağlamayın,’ diye usulca rica ettim. ‘lütfen ağlamayın.’
‘iki saat sonra yurtdışına gidiyorum. bana hiç ümit veremeyeceğinizi anlıyorum. bir daha bu konuyu açmayacağıma, asla anımsatmayacağıma söz veriyorum. moskova’ya ancak sizi unutmayı başardığımda döneceğim.’
nihayetinde vera ile aralarında bir ilişki başlar.
çevrelerince garipsenir bu ilişki, zira nâzım, vera'nın savaşta ölen babasından 3 yaş büyüktür. üstelik vera evlidir.nâzım değil midir sanki? eşi münevver ve oğlu memed istanbul'dadır nâzım'ın da.
şair, mevzu bahis şiiri de onun için çalkantılı bir yıl olan 1959'da kaleme alır:
***
bir gönülde iki sevda olamaz
yalan
olabilir.
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim tavana dikili
bulutlar geçiyor tavandan
ıslak asfaltı geçen kamyonlar gibi ağır
ve sağda uzakta
ak bir yapı
yüz katlı belki
tepesinde altın iğne parlıyor.
bulutlar geçiyor tavandan
karpuz kayıkları gibi güneş yüklü bulutlar.
oturmuşum cumbaya
yüzüme suların ışığı düşüyor
bir ırmak kıyısında mıyım
bir deniz kıyısında mı?
o tepsideki ne
o güllü tepsideki
yer çileği mi kara dut mu?
fulya tarlasında mıyım
karlı kayın ormanında mı?
gülüp ağlıyor sevdiğim kadınlar
iki dilde.
dostlar nasıl bir araya geldiniz?
birbirinizi tanımazsınız.
nerde bekliyorsunuz beni?
beyazıt’ta çınarlı kahve’de mi gorki parkı’nda mı?
şehrinde soğuk yağmurların
gece otel odasında sırtüstü yatıyorum
gözlerim yanıyor gözlerim alabildiğine açık
bir hava çalındı
armonikle başladı utla bitti.
içimde sarmaş dolaş karmakarışıktı
büyük uzak iki şehrin hasreti.
fırlamak yataktan
koşmak altında yağmurun
istasyona koşmak
-sür kardeşim makinist
götür beni oraya.
-nereye?
***
peki devamında ne olur?
nâzım çekoslavakya ziyareti sırasında fenalaşır, göğsündeki ağrı* ilerlemiştir, moskova'ya dönmesi mümkünatsızdır. 9 ay kadar çekoslavakya'da tedavi görür. bu sıralar vera'ya mektuplar yazar, ilişkilerini bitirmeleri gerektiğini söyler. fakat tam tersi olur, moskova'da buluşur buluşmaz tüm olumsuzluklar ortadan kalkar, ilişkileri devam eder.
yıl 1960. nâzım nihayet vera ile hayatını birleştirmek ister, birlikte gittikleri 3 aylık bir tatilin dönüşünde vera eşinden ayrılır. nâzım'ın ise münevver'den ayrılmasına gerek yoktur fakat galina ile olan 8 yıllık ilişkisini bitirir. ardından vera ile nâzım nikahlanır.
kişisel tavsiye: hikayenin bir başka kısmı için sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin başlığındaki şu giriyi okuyabilirsiniz: #439739
vera, nâzım ölene kadar onun tek ve son eşi olur.
vera, nâzım'a son kez bakıyor:
devamını gör...
filoloji
çok sevdiğimiz yüzüklerin efendisi yazarı tolkien bir filologdur. elfçe de onun yarattığı bir dildir. filoloji böyle güzel bir şeydir.
devamını gör...
şükrü erbaş
"ayrılık ne biliyor musun? ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. ipi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. ardında dünyalar ışıyan camlar dururken duvarlara dalıp dalıp gitmesi. türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde kendi sesiyle silinmek. birdenbire büyümesi, gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun. insanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi. bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde. saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin. parmaklarını sözüne pınar edememek. uzaklarda bir adamın üşümesi, bir kadın dağlara daldıkça. ışıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan. çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun. evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması... ayrılık o küçük ölüm, usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan"
ayrılık gerçekten de buymuş, okuyunca iliklerime kadar hissettim.
ayrılık gerçekten de buymuş, okuyunca iliklerime kadar hissettim.
devamını gör...
