akraba
şu güne kadar pek yararını görmediğim hiçbir zaman iyiliğimizi istemeyen kan bağı olan kişilere verilen isim
devamını gör...
kimsenin kitap okumayı sevmek zorunda olmaması
böyle bir zorunluluğun olduğunu söyleyen kimseye rastlamadım. adeta boşluğa yapılmış bir veryansın.
kimse kitap okumayı sevmek zorunda değil. kimse kendini geliştirmek zorunda da değil. basit yaşam fonksiyonlarını yerine getirerek yaşamak mümkün.
kimse kitap okumayı sevmek zorunda değil. kimse kendini geliştirmek zorunda da değil. basit yaşam fonksiyonlarını yerine getirerek yaşamak mümkün.
devamını gör...
iyi geceler tatlı prens
bir pierre charras romanıdır.
biz dünyaya gelmeden önce, yarattıklarına kayıtsız bir yazarın kaleminden dökülmüş bir kahraman bekler bizi. biz varolmaya başlayınca onun da dünyadaki görevi başlamış olur. yol göstermek görevlerinden biridir elbette, ama daha çok, korumak bizi. acz içinde korkulacak kadar büyük bu gezegene gözyaşları ve mutluluk nidaları arasında geldiğimizde bizim için orda bekleyen bu gönüllü muhafız, yardıma hazırdır.
biz doğmadan önce zorunlu olarak tayin edildiği kahramanlık görevi zaman geçtikçe gönüllü hale dönüşür. önce o dev bir adamdır önümüz sıra yürüyen, sonra yanımızda yürüyen bir dev olur. ve zamanla, nankörlük sözcüğünün sözlük anlamını öğrenmeye başladıkça önde giden biz oluruz ve o dev adamın gitgide küçüldüğü yanılsamasına kapılırız. uzun süreli bu yanılsama yerin hayalkırıklıklarına bıraktığında, bir pişmanlık dalgası çarpar bedenimize ki iş işten geçmiş olur çoğu zaman. kim ne derse desin, kahramanlarımız babalarımızdır. onlara en çok kızdığımız anlar, yanımızda olmalarını en çok istediğimiz anlardı, en çok; onları ne kadar sevdiğimizi söyleyemediğimiz zamanlar bizi sevmediklerini düşünürüz, onlardan nefret etmeye başladığımızda artık onların aynısı olmuşuzdur bile, ki bu nefret tiyatrosu sahtelikten başka bir şey değildir.
pierre charras, on dokuz saniye‘den sonra bu sefer bir başka kitabıyla odama konuk oldu. onun hakkında uzun bir yazı yazmak isterdim ama kısa romanlar yazan bu yazara haksızlık etmiş olmak istemem asla. bu romanda pierre charras bir baba-oğul öyküsü anlatıyor bize. tanrıyla arası ikizinin ölümünden sonra açılan bir baba ile ona olan sevgisini bir türlü ifade edememiş bir oğulun çekişmeleri. babanın ölümünün ardından oğulun onun izini sürüp, anılar ve tahminler eşiliğinde babasıyla konuşmaları. annesinin babasına olan büyük aşkı ve 17 senelik beyhude bekleyişi. babanı oğlunda gördükleri ve oğulun zamanında anlayamadıkları.
romanı okurken içinizi garip bir korku kaplayacak. bir kaybetme korkusu, zaten kaybetmiş olanlarda ince bir sızı. romanı okuyunca babanız yakınınızda ise ona sarılın ve hiçbir şey söylemeyin, uzaktaysa bir telefonla ona, onu sevdiğinizi söyleyin, bir yerlerde sizi bekliyorsa, pencereyi açın ve ona “iyi geceler” dileyin.pierre charras’ın diğer romanında yaptığı gibi bir sürprizle bizi roman sonuna doğru yolculayışı kendisine olan hayranlığı artıracak cinsten. charras romana diderot’dan bir alıntı ile başlamış ben de yazımı bu alıntıyla bitirmek isterim:
“görmeden yazıyorum…bütün boşlukları sizi seviyorum ile doldurun.” iyi geceler sevgili babacığım…”
biz dünyaya gelmeden önce, yarattıklarına kayıtsız bir yazarın kaleminden dökülmüş bir kahraman bekler bizi. biz varolmaya başlayınca onun da dünyadaki görevi başlamış olur. yol göstermek görevlerinden biridir elbette, ama daha çok, korumak bizi. acz içinde korkulacak kadar büyük bu gezegene gözyaşları ve mutluluk nidaları arasında geldiğimizde bizim için orda bekleyen bu gönüllü muhafız, yardıma hazırdır.
biz doğmadan önce zorunlu olarak tayin edildiği kahramanlık görevi zaman geçtikçe gönüllü hale dönüşür. önce o dev bir adamdır önümüz sıra yürüyen, sonra yanımızda yürüyen bir dev olur. ve zamanla, nankörlük sözcüğünün sözlük anlamını öğrenmeye başladıkça önde giden biz oluruz ve o dev adamın gitgide küçüldüğü yanılsamasına kapılırız. uzun süreli bu yanılsama yerin hayalkırıklıklarına bıraktığında, bir pişmanlık dalgası çarpar bedenimize ki iş işten geçmiş olur çoğu zaman. kim ne derse desin, kahramanlarımız babalarımızdır. onlara en çok kızdığımız anlar, yanımızda olmalarını en çok istediğimiz anlardı, en çok; onları ne kadar sevdiğimizi söyleyemediğimiz zamanlar bizi sevmediklerini düşünürüz, onlardan nefret etmeye başladığımızda artık onların aynısı olmuşuzdur bile, ki bu nefret tiyatrosu sahtelikten başka bir şey değildir.
pierre charras, on dokuz saniye‘den sonra bu sefer bir başka kitabıyla odama konuk oldu. onun hakkında uzun bir yazı yazmak isterdim ama kısa romanlar yazan bu yazara haksızlık etmiş olmak istemem asla. bu romanda pierre charras bir baba-oğul öyküsü anlatıyor bize. tanrıyla arası ikizinin ölümünden sonra açılan bir baba ile ona olan sevgisini bir türlü ifade edememiş bir oğulun çekişmeleri. babanın ölümünün ardından oğulun onun izini sürüp, anılar ve tahminler eşiliğinde babasıyla konuşmaları. annesinin babasına olan büyük aşkı ve 17 senelik beyhude bekleyişi. babanı oğlunda gördükleri ve oğulun zamanında anlayamadıkları.
romanı okurken içinizi garip bir korku kaplayacak. bir kaybetme korkusu, zaten kaybetmiş olanlarda ince bir sızı. romanı okuyunca babanız yakınınızda ise ona sarılın ve hiçbir şey söylemeyin, uzaktaysa bir telefonla ona, onu sevdiğinizi söyleyin, bir yerlerde sizi bekliyorsa, pencereyi açın ve ona “iyi geceler” dileyin.pierre charras’ın diğer romanında yaptığı gibi bir sürprizle bizi roman sonuna doğru yolculayışı kendisine olan hayranlığı artıracak cinsten. charras romana diderot’dan bir alıntı ile başlamış ben de yazımı bu alıntıyla bitirmek isterim:
“görmeden yazıyorum…bütün boşlukları sizi seviyorum ile doldurun.” iyi geceler sevgili babacığım…”
devamını gör...
bugün için şükrettiğin bir şeyi yaz
elim ayağım tutuyor, yatalak değilim, aklım yerinde, başımı sokacak bir yerim var.
devamını gör...
karl marx
toplumsal sistemlerin maddi temel üzerinde yükseldiği ve bu temelin çizdiği çerçevede şekillendiğini söylemesi, sanırım sosyal "bilimlere" yaptığı en büyük katkıdır. yani bir toplumdaki kurumlar, inançlar, ideolojiler vb. toplumun maddi alt yapısı (teknoloji, coğrafya, iklim vb.) tarafından şekillendirilir. ancak bu noktada yaptığı bir hata toplumun sınıfsal yapısını da alt yapı olarak kabul etmesidir. aslında sınıfsal yapı da son kertede maddi alt yapı tarafından şekillendirilir.
bunun haricinde gelecek ile ilgili yaptığı tahminlerin en önemli iki tanesi tutmamıştır. bunlar; kapitalizmin gittikçe daha fazla sefalet yaratacağı, proleteryanın gittikçe daha fazla büyüyerek sonunda kapitalist sistemi alaşağı edeceğine yönelik kehaneti ve sosyalizmin, yani ekonominin tek bir merkezden planlı bir şekilde yönetilmesinin üretim araçlarını daha verimli kullanacağı ve böylece toplumun refah seviyesinin muazzam bir şekilde artırılacağı ve sınıfsız, devletsiz bir topluma geçişi mümkün kılacağı iddiasıdır. kapitalizm, 20. yüzyıldaki gelişmeler ile birlikte, demokratik batı ülkelerinde (ve sonradan bu sistemi başarı ile adapte edebilmiş japonya, güney kore ve tayvan gibi ülkelerde de) maddi refahı üyelerine sunabilen bir ekonomik sistem olmuştur. sosyalizm deneyen ülkeler ise ekonomik anlamda tam bir felaket olmuşlardır ve kapitalist ülkere göre oldukça geri bir noktada kalmışlardır. hatta sosyalist ekonomi uygulandığı her örnekte bırakın maddi refahı artırmayı ekonominin çökmesi ile sonuçlanmıştır.
sonuçta marx'ın yaptığı şey, hristiyanlıkta falan da görülen, binlerce yıldır insanların hayallarini süsleyen cennet bahçesinde yaşam tahayyülünün sözde bilimsel bir temele oturtulmasıdır. hayatta yapılmak zorunda olan tüm mücadelelerin bitmesi, savaşların olmaması, çalışma zorunluluğunun ortadan kalkması, insanların hepsine ne yaptıklarından bağımsız olarak temel ihtiyaçlarının sunulması, rekabetin olmaması, herkesin eşit olması gibi hayaller ve istekler. tüm bunlar hristiyanlığın cennetin krallığı hayalinde de gördüğümüz isteklerdir. (bu hayalin psikolojik kökenleri için nietzcshe'nin ahlakın soykütüğü üstüne kitabına bakmanızı öneririm.) marx bu hayale sözde bilimsel bir kılıf geçirmiştir. bu cennet bahçesini gerçek dünyada gerçekleştirecek şey teknolojik gelişmedir ona göre. teknolojik gelişme sayesinde üretimin seviyesi muazzam ölçüde artıralacak ve böylece her türlü yokluk, rekabet, savaşlar bitecektir. marx'ın teknolojik gelişmeye yüklediği bu anlam ideolojik bir wishful thinking'ten ibarettir ve bilimsellikle bir alakası yoktur.
komünist ve marksist ideolojinin daha detaylı bir incelemesi için bakınız: kafasozluk.com/entry/240078
bunun haricinde gelecek ile ilgili yaptığı tahminlerin en önemli iki tanesi tutmamıştır. bunlar; kapitalizmin gittikçe daha fazla sefalet yaratacağı, proleteryanın gittikçe daha fazla büyüyerek sonunda kapitalist sistemi alaşağı edeceğine yönelik kehaneti ve sosyalizmin, yani ekonominin tek bir merkezden planlı bir şekilde yönetilmesinin üretim araçlarını daha verimli kullanacağı ve böylece toplumun refah seviyesinin muazzam bir şekilde artırılacağı ve sınıfsız, devletsiz bir topluma geçişi mümkün kılacağı iddiasıdır. kapitalizm, 20. yüzyıldaki gelişmeler ile birlikte, demokratik batı ülkelerinde (ve sonradan bu sistemi başarı ile adapte edebilmiş japonya, güney kore ve tayvan gibi ülkelerde de) maddi refahı üyelerine sunabilen bir ekonomik sistem olmuştur. sosyalizm deneyen ülkeler ise ekonomik anlamda tam bir felaket olmuşlardır ve kapitalist ülkere göre oldukça geri bir noktada kalmışlardır. hatta sosyalist ekonomi uygulandığı her örnekte bırakın maddi refahı artırmayı ekonominin çökmesi ile sonuçlanmıştır.
sonuçta marx'ın yaptığı şey, hristiyanlıkta falan da görülen, binlerce yıldır insanların hayallarini süsleyen cennet bahçesinde yaşam tahayyülünün sözde bilimsel bir temele oturtulmasıdır. hayatta yapılmak zorunda olan tüm mücadelelerin bitmesi, savaşların olmaması, çalışma zorunluluğunun ortadan kalkması, insanların hepsine ne yaptıklarından bağımsız olarak temel ihtiyaçlarının sunulması, rekabetin olmaması, herkesin eşit olması gibi hayaller ve istekler. tüm bunlar hristiyanlığın cennetin krallığı hayalinde de gördüğümüz isteklerdir. (bu hayalin psikolojik kökenleri için nietzcshe'nin ahlakın soykütüğü üstüne kitabına bakmanızı öneririm.) marx bu hayale sözde bilimsel bir kılıf geçirmiştir. bu cennet bahçesini gerçek dünyada gerçekleştirecek şey teknolojik gelişmedir ona göre. teknolojik gelişme sayesinde üretimin seviyesi muazzam ölçüde artıralacak ve böylece her türlü yokluk, rekabet, savaşlar bitecektir. marx'ın teknolojik gelişmeye yüklediği bu anlam ideolojik bir wishful thinking'ten ibarettir ve bilimsellikle bir alakası yoktur.
komünist ve marksist ideolojinin daha detaylı bir incelemesi için bakınız: kafasozluk.com/entry/240078
devamını gör...
mutlu başlayan evliliklerin sona erme sebepleri
her ilişkinin dinamikleri farklı olacağından tek bir doğru cevabın olmadığı sorunsaldır.
devamını gör...
sistina şapeli
şapel tanım olarak; büyük kiliselerin içinde bir azizin adına ayrılmış küçük ibadet yerleri veya kırsal alanlarda ve küçük yerlerde veya yol kenarlarında dinsel ihtiyaçları karşılayan küçük kilisedir.
esas adı cappella magna olan sistina şapeli, adını onu 1477 – 1480 yılları arasında restore eden papa iv. sixtus'tan alır ve vatikan'dadır.
sistina şapeli' en çok içinde bulunan eşşiz freskleri ile bilinir. bunların arasında en önemlileri michelangelo tarafından yapılan sistina şapeli tavanı ve son hüküm'dür.
ayrıca fotoğraf çekmenin yasak olduğu yer olarakta bilinir. fotoğraf çekmeye çalışırsanız italyanca bas bas bağırıyorlar. bunu gözönüne alıyorsanız çekebilirsiniz. (benim gittiğim zaman cep telefonları sadece alo demeye yarıyordu, video kamera ile çömelip milleti siper alarak epey çekmiştim. çekim yaparken yanan kırmızı ışığıda önceden bantla kapatmıştım. hala öyle mi bilmem). kalabalıktan dolayı çok gürültü olunca da görevliler çocuk azarlar gibi şşşşttt yapıyorlar.
tavandaki fresk ve resimler eşsizdir. tavana bakarak yürümek epey zor, boyun tutulması yaşayabilirsiniz. ancak yolunuz roma'ya düşerse mutlaka vatikan'a uğrayın ve vatikan müzesini gezin. şapel zaten müze gezisinin bir parçası (idi o zamanlar, şimdi nasıl bilmem?).
şu linkten de online olarak gezebilirsiniz:
www.vatican.va/various/capp...
esas adı cappella magna olan sistina şapeli, adını onu 1477 – 1480 yılları arasında restore eden papa iv. sixtus'tan alır ve vatikan'dadır.
sistina şapeli' en çok içinde bulunan eşşiz freskleri ile bilinir. bunların arasında en önemlileri michelangelo tarafından yapılan sistina şapeli tavanı ve son hüküm'dür.
ayrıca fotoğraf çekmenin yasak olduğu yer olarakta bilinir. fotoğraf çekmeye çalışırsanız italyanca bas bas bağırıyorlar. bunu gözönüne alıyorsanız çekebilirsiniz. (benim gittiğim zaman cep telefonları sadece alo demeye yarıyordu, video kamera ile çömelip milleti siper alarak epey çekmiştim. çekim yaparken yanan kırmızı ışığıda önceden bantla kapatmıştım. hala öyle mi bilmem). kalabalıktan dolayı çok gürültü olunca da görevliler çocuk azarlar gibi şşşşttt yapıyorlar.
tavandaki fresk ve resimler eşsizdir. tavana bakarak yürümek epey zor, boyun tutulması yaşayabilirsiniz. ancak yolunuz roma'ya düşerse mutlaka vatikan'a uğrayın ve vatikan müzesini gezin. şapel zaten müze gezisinin bir parçası (idi o zamanlar, şimdi nasıl bilmem?).
şu linkten de online olarak gezebilirsiniz:
www.vatican.va/various/capp...
devamını gör...
tarantino rodriguez evreni
quentin tarantino ve robert rodriguez filmlerinin senaryosunun bizim gerçekliğimizde geçmediği pek çok defa dile getirilmiş bir gerçek. normalde bulunmayan sigara, içecek vs. markalarının (big kahuna burger, red apple cigarettes, go juice vs.) tarantino'nun pek çok filminde görünmesinden ve ayrı filmlerdeki bazı karakterlerin akrabalık ilişkileri ortaya çıktıktan sonra neredeyse kesinleşen bu düşünceyi 2014 yılında tarantino onaylamıştır* ve evren hakkında ufak detaylar vermiştir. peki nedir bu ayrı evrenler? aslında temelde 4 evren ve evrenden bağımsız filmlerden oluşuyor demek yanlış olmayacaktır. tarantino-rodriguez evrenine kısa bir giriş yapmak gerekirse temel bilgilerden başlayalım.
bu dört evren kısaca; realer than real*, movie movie*, shaft ve elmore leonard universe olarak adlandırılabilir ama shaft ve elmore leonard evrenini kenara bırakırsak eğer asıl ilginç olan kısım realer than real ve movie movie evrenidir.
realer than real: realer than real evreni aslında bizim gerçekliğimiz ve tarantino gerçekliği arasında ilerleyen bir evren. yani temelde şu an bulunduğumuz gerçeklik ile bağlantısı var ama realer than real evreni tarantino'nun filmlerinde gerçekten yaşanmış tarihi olayları kendi alternatif sonları ile* bitirmesinden dolayı bir kırılma yaşanıyor ve evren bizim gerçekliğimiz yerine alternatif bir gerçeklik üzerinden ilerlemeye başlıyor. kronolojik olarak bakarsak evren 1858 yılında django unchained filmi ile başlıyor ama önceden realer than real sayılan film daha sonra movie movie olarak açıklandığı için esas kırılma inglourious basterds filmi ile yaşanıyor. peki neden?
inglourious basterds filminin genelinden ziyade sonu önemli aslında. bundan sonrası ufak bir spoiler içeriyor. hitler'in intihar edip ölmesinden ziyade tarantino gerçekliğinde hitler epey vahşi bir biçimde öldürüldü ve bu durum savaşı bitiren harekettti. bu durum mevcut gerçeklikte koca bir kırılmaya sebep oldu çünkü bu durum açıkça şiddet her şeyi çözer düşüncesini besledi. bu da tarantino evreninde şiddeti bir noktaya kadar insanların kabullenmesini ve hatta daha sık başvurmasını sağladı. realer than real universe'de insanlar şiddeti sorun değil çözüm olarak görüyorlar, bundan ötürü bizim gerçekliğimizden daha vahşi bir ortam hakim. gerçi bence tarantino evreni dünya sahnesine kıyasla şirin bile kalıyor ama konumuz bu değil.
realer than real evreninde geçen filmlere ufak bir göz atarsak eğer bunların sadece tarantino imzalı filmler olmadığını görüyoruz. bunun temel sebebi bu filmlerden bazılarını yönetmese bile senaryosunu kendisi yazması aslında.
realer than real evreninde geçen filmler: the hateful eight, once upon a time in hollywood, pulp fiction, reservoir dogs ve senaryosunu tarantino'nun yazdığı true romance.
movie in movie veya movie movie evrenine göz attıktan sonra filmler içerisindeki göndermeleri de ekleyeceğim.
movie movie: realer than real evreninden bir karakteri ele alalım; reservoir dogs filminden mr. blonde veya gerçek ismiyle victor "vic" vega* realer than real evreninden bir karakter ve kendi evreninde sinemaya gidip bir film izlemek istediğinde bilet alabileceği filmlerden biri kill bill. aslında mesele tam olarak bu. movie movie evrenine dahil olan filmler tamamen realer than real evrenindeki gerçek karakterlerin sinemada izleyebileceği filmlerden oluşuyor yani gerçek değiller, o evrende bir geçerlilikleri yok çünkü onlar yalnızca film. iyi de nasıl anlaşılıyor hangisinin realer than real hangisinin movie movie evreninde olduğu diyenler olacaktır şüphesiz. cevap oldukça basit aslında. movie movie evreninin temel özelliklerini kavramak yeterli.
movie movie filmlerindeki herhangi bir karakter asla realer than real evreninde var olamaz çünkü gerçek değil kurgudan ibaretlerdir ama realer than real evrenindeki herhangi bir karakteri rahatlıkla movie movie evreninde görebiliriz. ek olarak zaten tarantino'nun filmlerindeki şiddet unsuru malum, her zaman daha şiddetli ve bir parça gerçek dışı olan filmler yüksek ihtimal movie movie evreninde geçiyordur. en önemli detay ise karakter görünümleri ve referansları. bu iki evren kendi içinde karakterleri veya o karakterler ile akraba ilişkisi olan başka karakterleri barındırıyor. movie movie filmlerini ekledikten sonra bu karakter referansları nedir ufak bir göz atmak gerek.
movie movie evreninde geçen filmler: django unchained, from dusk till down - remake ( from dusk till down 2014) ve spin-off olan curdled, death proof, planet terror, kill bill, kill bill vol. 2, machete, spy kids serisi, el mariachi, desperado, once upon a time mexico.
buradan sonrası ağır spoiler içermekle beraber çok fazla karakter referansı içereceğinden kafa karıştırıcı ve yorucu olacak.
ilk olarak belki de en bilinen pulp fiction-kill bill referansı ile başlayalım. bunun uzun zamandır planlı bir evren olduğunun en temel kanıtıdır aslında bu referans. pulp fiction karakteri yani realer than real evreninden bir karakter olan mia wallace bir sahnede vincent vega'ya kill bill serisinde gördüğümüz 5* kadın karakterin ana hatlarını çizerek anlatıyor. daha sonra ilerleyen yıllarda zaten mia wallece karakterini oynayan uma thurman'ın kill bill serisinde bride karakterini canlandırdığını göreceğiz ki o zamanlar bundan pek haberimiz olduğu söylenemez. bu pulp fiction'da bulunan ilk bağlantı değil. bir diğer bağlantı az önce bahsettiğim reservoir dogs filmindeki mr.blonde yani victor vega karakteri. soyisimlerinden de anlaşılacağı üzere pulp fiction'ın efsanevi karakteri vincent vega ile aile bağları var ve hatta kardeşler. yine bir pulp fiction-reservoir dogs referansı daha var. reservoir dogs filmindeki mr. white karakterinin gerçek ismi larry dimmick, pulp fiction'da tarantino tarafından canlandırılan jimmy dimmick karakteri ile yüksek ihtimal kardeşler.
bir diğer güzel detay true romance filminde ortaya çıkıyor. hatta iki detay demek daha doğru olacaktır. reservoir dogs filmindeki mr.white karakterinin alabama diye bir kadınla çalıştığını biliyorduk. true romance'in ana karakterlerinden biri olan alabama whitman -ki soyismi açık bir mesaj çünkü tarantino şaka yapmaz arkadaşlar*- aslında reservoir dogs filminde ismi geçen alabama karakterinin kendisi. bir diğer bağlantı inglourious basterds filminden geliyor ki pek beklenmedik sayılmaz. true romance filminde gördüğümüz lee donowitz karakteri ing.basterds filminin the bear jew'i donny donowitz'in oğlu. büyük bir referans sayılmasa bile evrenin iç içe geçmiş olduğunun ufak bir kanıtı daha var. seymour scagnetti, reservoir dogs'da bay blonde'un şartlı tahliye memuru olarak tanıtılmıştı ve daha sonra true romance filminde jack scagnetti karakteri ile tanışıyoruz. ya tarantino soyisim bulamıyor ya da gerçekten akraba hatta muhtemelen kardeşler. burayı biraz daha eşelersek yine çıkan çok fazla detay var.
seymour scagnetti'nin reservoir dogs'daki orijinal adı craig koons'du. pulp fiction'da, christopher walken'in eski pow'u kaptan koon olarak adlandırılıyor. django unchained'de smitty bascall çetesinin bir parçası olan crazy craig koons walken'in büyük-büyük-büyükbabası muhtemelen. smitty bascall çetesinin bir diğer üyesi, natural born killers'da ortaya çıkan bir isim olan gerald nash. mr. blonde tarafından reservoir dogs'da işkence gören adamın adı marvin nash bu arada. ya tarantino soyadı bulamıyor ya da ben delirdim muhtemelen.
yine django filmine dönelim, waltz'ın canlandırdığı dr. king schultz karakteri tanıdık geldi mi? hani karısının adı paula olan... evet. peki o zaman kill bill vol.2 filminde bride karakterini gömdükleri 1823-1853 paula schultz mezarını hatırlayan var mı? jackpot! şimdi burada şu sorun ortaya çıkıyor. ya django movie movie ama olamaz çünkü realer than real evreni ile karakter bağlantısı var ya da tarantino ve rodriguez bizimle dalga geçiyor. burada django bir noktada muğlak bir film olarak kalıyor çünkü realer than real evrenindeki gerçek bir kişiye aslında movie movie evreninde referans verilebilir tıpkı bizim tarihte gerçekten yaşamış olan karakterlere filmlerde yer verebildiğimiz gibi ama yine de django'yu muğlakta bırakmak daha akıllıca olacaktır çünkü tarantino bu. yine muhtemelen sadece kendisinin güldüğü bir şaka yapıyor ama biz hiç anlamıyoruz. django unchained'e geri dönersek orada maynard olduğunu öne süren bir karakter var, bu muhtemelen pulp fiction'daki maynard'ın soyuna bir gönderme.
yine de movie movie karakterleri filmler arasında hareket edebiliyorlar ve bunu akraba bağlantıları ile yapmıyorlar. şerif earl mcgraw ve oğlu edgar mcgrav karakteri filmler arasında kendi karakterleri olarak tekrar görünüyor ve movie movie evreni de bir noktada kendi gerçekliğini yaratıyor yani tarantino çıkıp film içinde film içinde film isimli bir evren yaratabilir eğer isterse. bazen acaba biz de tarantino evrenindeyiz ve haberimiz mi yok diye düşünüyorum...
the hateful eight filmindeki tim roth'un canlandırdığı oswaldo mobray yani diğer adıyla pete hicox karakteri yine kan bağı ile inglorious basterds filminde michael fassbender'ın canlandırdığı archie hicox karakteri ile bağlanıyor.
ve gelelim diğer iki evrene, shaft ve elmore leonard.
shaft evreni: ilk önce gordon parks daha sonra ise john guillermin, john singleton, tim story tarafından yönetilen shaft serisi tarantino-rodriguez evreni ile bağlantılı hatta evrenin bir parçası ama en büyük bağlantı django unchained filminden geliyor. ana karakter olan john shaft (serinin ilk filmindeki), django ve broomhilda von shaft'ın soyundan geliyor.
elmore leonard evreni: elmore leonard tarafından yazılmış romanlardan uyarlama filmleri ifade eden evren. jackie brown filmi buna en net örnek olabilir. filmler yine diğer evrenlerde olduğu gibi yalnızca kendi içinde bağlantılı.
tarantino-rodriguez evreninin bağımsız filmleri: roadracers, four room, the faculyt, the adventures of sharkboy and lavagirl, sin city, sin city: a dame to kill for.
unuttuğum detaylar olursa sonra ekleyeceğim.
bu dört evren kısaca; realer than real*, movie movie*, shaft ve elmore leonard universe olarak adlandırılabilir ama shaft ve elmore leonard evrenini kenara bırakırsak eğer asıl ilginç olan kısım realer than real ve movie movie evrenidir.
realer than real: realer than real evreni aslında bizim gerçekliğimiz ve tarantino gerçekliği arasında ilerleyen bir evren. yani temelde şu an bulunduğumuz gerçeklik ile bağlantısı var ama realer than real evreni tarantino'nun filmlerinde gerçekten yaşanmış tarihi olayları kendi alternatif sonları ile* bitirmesinden dolayı bir kırılma yaşanıyor ve evren bizim gerçekliğimiz yerine alternatif bir gerçeklik üzerinden ilerlemeye başlıyor. kronolojik olarak bakarsak evren 1858 yılında django unchained filmi ile başlıyor ama önceden realer than real sayılan film daha sonra movie movie olarak açıklandığı için esas kırılma inglourious basterds filmi ile yaşanıyor. peki neden?
inglourious basterds filminin genelinden ziyade sonu önemli aslında. bundan sonrası ufak bir spoiler içeriyor. hitler'in intihar edip ölmesinden ziyade tarantino gerçekliğinde hitler epey vahşi bir biçimde öldürüldü ve bu durum savaşı bitiren harekettti. bu durum mevcut gerçeklikte koca bir kırılmaya sebep oldu çünkü bu durum açıkça şiddet her şeyi çözer düşüncesini besledi. bu da tarantino evreninde şiddeti bir noktaya kadar insanların kabullenmesini ve hatta daha sık başvurmasını sağladı. realer than real universe'de insanlar şiddeti sorun değil çözüm olarak görüyorlar, bundan ötürü bizim gerçekliğimizden daha vahşi bir ortam hakim. gerçi bence tarantino evreni dünya sahnesine kıyasla şirin bile kalıyor ama konumuz bu değil.
realer than real evreninde geçen filmlere ufak bir göz atarsak eğer bunların sadece tarantino imzalı filmler olmadığını görüyoruz. bunun temel sebebi bu filmlerden bazılarını yönetmese bile senaryosunu kendisi yazması aslında.
realer than real evreninde geçen filmler: the hateful eight, once upon a time in hollywood, pulp fiction, reservoir dogs ve senaryosunu tarantino'nun yazdığı true romance.
movie in movie veya movie movie evrenine göz attıktan sonra filmler içerisindeki göndermeleri de ekleyeceğim.
movie movie: realer than real evreninden bir karakteri ele alalım; reservoir dogs filminden mr. blonde veya gerçek ismiyle victor "vic" vega* realer than real evreninden bir karakter ve kendi evreninde sinemaya gidip bir film izlemek istediğinde bilet alabileceği filmlerden biri kill bill. aslında mesele tam olarak bu. movie movie evrenine dahil olan filmler tamamen realer than real evrenindeki gerçek karakterlerin sinemada izleyebileceği filmlerden oluşuyor yani gerçek değiller, o evrende bir geçerlilikleri yok çünkü onlar yalnızca film. iyi de nasıl anlaşılıyor hangisinin realer than real hangisinin movie movie evreninde olduğu diyenler olacaktır şüphesiz. cevap oldukça basit aslında. movie movie evreninin temel özelliklerini kavramak yeterli.
movie movie filmlerindeki herhangi bir karakter asla realer than real evreninde var olamaz çünkü gerçek değil kurgudan ibaretlerdir ama realer than real evrenindeki herhangi bir karakteri rahatlıkla movie movie evreninde görebiliriz. ek olarak zaten tarantino'nun filmlerindeki şiddet unsuru malum, her zaman daha şiddetli ve bir parça gerçek dışı olan filmler yüksek ihtimal movie movie evreninde geçiyordur. en önemli detay ise karakter görünümleri ve referansları. bu iki evren kendi içinde karakterleri veya o karakterler ile akraba ilişkisi olan başka karakterleri barındırıyor. movie movie filmlerini ekledikten sonra bu karakter referansları nedir ufak bir göz atmak gerek.
movie movie evreninde geçen filmler: django unchained, from dusk till down - remake ( from dusk till down 2014) ve spin-off olan curdled, death proof, planet terror, kill bill, kill bill vol. 2, machete, spy kids serisi, el mariachi, desperado, once upon a time mexico.
buradan sonrası ağır spoiler içermekle beraber çok fazla karakter referansı içereceğinden kafa karıştırıcı ve yorucu olacak.
ilk olarak belki de en bilinen pulp fiction-kill bill referansı ile başlayalım. bunun uzun zamandır planlı bir evren olduğunun en temel kanıtıdır aslında bu referans. pulp fiction karakteri yani realer than real evreninden bir karakter olan mia wallace bir sahnede vincent vega'ya kill bill serisinde gördüğümüz 5* kadın karakterin ana hatlarını çizerek anlatıyor. daha sonra ilerleyen yıllarda zaten mia wallece karakterini oynayan uma thurman'ın kill bill serisinde bride karakterini canlandırdığını göreceğiz ki o zamanlar bundan pek haberimiz olduğu söylenemez. bu pulp fiction'da bulunan ilk bağlantı değil. bir diğer bağlantı az önce bahsettiğim reservoir dogs filmindeki mr.blonde yani victor vega karakteri. soyisimlerinden de anlaşılacağı üzere pulp fiction'ın efsanevi karakteri vincent vega ile aile bağları var ve hatta kardeşler. yine bir pulp fiction-reservoir dogs referansı daha var. reservoir dogs filmindeki mr. white karakterinin gerçek ismi larry dimmick, pulp fiction'da tarantino tarafından canlandırılan jimmy dimmick karakteri ile yüksek ihtimal kardeşler.
bir diğer güzel detay true romance filminde ortaya çıkıyor. hatta iki detay demek daha doğru olacaktır. reservoir dogs filmindeki mr.white karakterinin alabama diye bir kadınla çalıştığını biliyorduk. true romance'in ana karakterlerinden biri olan alabama whitman -ki soyismi açık bir mesaj çünkü tarantino şaka yapmaz arkadaşlar*- aslında reservoir dogs filminde ismi geçen alabama karakterinin kendisi. bir diğer bağlantı inglourious basterds filminden geliyor ki pek beklenmedik sayılmaz. true romance filminde gördüğümüz lee donowitz karakteri ing.basterds filminin the bear jew'i donny donowitz'in oğlu. büyük bir referans sayılmasa bile evrenin iç içe geçmiş olduğunun ufak bir kanıtı daha var. seymour scagnetti, reservoir dogs'da bay blonde'un şartlı tahliye memuru olarak tanıtılmıştı ve daha sonra true romance filminde jack scagnetti karakteri ile tanışıyoruz. ya tarantino soyisim bulamıyor ya da gerçekten akraba hatta muhtemelen kardeşler. burayı biraz daha eşelersek yine çıkan çok fazla detay var.
seymour scagnetti'nin reservoir dogs'daki orijinal adı craig koons'du. pulp fiction'da, christopher walken'in eski pow'u kaptan koon olarak adlandırılıyor. django unchained'de smitty bascall çetesinin bir parçası olan crazy craig koons walken'in büyük-büyük-büyükbabası muhtemelen. smitty bascall çetesinin bir diğer üyesi, natural born killers'da ortaya çıkan bir isim olan gerald nash. mr. blonde tarafından reservoir dogs'da işkence gören adamın adı marvin nash bu arada. ya tarantino soyadı bulamıyor ya da ben delirdim muhtemelen.
yine django filmine dönelim, waltz'ın canlandırdığı dr. king schultz karakteri tanıdık geldi mi? hani karısının adı paula olan... evet. peki o zaman kill bill vol.2 filminde bride karakterini gömdükleri 1823-1853 paula schultz mezarını hatırlayan var mı? jackpot! şimdi burada şu sorun ortaya çıkıyor. ya django movie movie ama olamaz çünkü realer than real evreni ile karakter bağlantısı var ya da tarantino ve rodriguez bizimle dalga geçiyor. burada django bir noktada muğlak bir film olarak kalıyor çünkü realer than real evrenindeki gerçek bir kişiye aslında movie movie evreninde referans verilebilir tıpkı bizim tarihte gerçekten yaşamış olan karakterlere filmlerde yer verebildiğimiz gibi ama yine de django'yu muğlakta bırakmak daha akıllıca olacaktır çünkü tarantino bu. yine muhtemelen sadece kendisinin güldüğü bir şaka yapıyor ama biz hiç anlamıyoruz. django unchained'e geri dönersek orada maynard olduğunu öne süren bir karakter var, bu muhtemelen pulp fiction'daki maynard'ın soyuna bir gönderme.
yine de movie movie karakterleri filmler arasında hareket edebiliyorlar ve bunu akraba bağlantıları ile yapmıyorlar. şerif earl mcgraw ve oğlu edgar mcgrav karakteri filmler arasında kendi karakterleri olarak tekrar görünüyor ve movie movie evreni de bir noktada kendi gerçekliğini yaratıyor yani tarantino çıkıp film içinde film içinde film isimli bir evren yaratabilir eğer isterse. bazen acaba biz de tarantino evrenindeyiz ve haberimiz mi yok diye düşünüyorum...
the hateful eight filmindeki tim roth'un canlandırdığı oswaldo mobray yani diğer adıyla pete hicox karakteri yine kan bağı ile inglorious basterds filminde michael fassbender'ın canlandırdığı archie hicox karakteri ile bağlanıyor.
ve gelelim diğer iki evrene, shaft ve elmore leonard.
shaft evreni: ilk önce gordon parks daha sonra ise john guillermin, john singleton, tim story tarafından yönetilen shaft serisi tarantino-rodriguez evreni ile bağlantılı hatta evrenin bir parçası ama en büyük bağlantı django unchained filminden geliyor. ana karakter olan john shaft (serinin ilk filmindeki), django ve broomhilda von shaft'ın soyundan geliyor.
elmore leonard evreni: elmore leonard tarafından yazılmış romanlardan uyarlama filmleri ifade eden evren. jackie brown filmi buna en net örnek olabilir. filmler yine diğer evrenlerde olduğu gibi yalnızca kendi içinde bağlantılı.
tarantino-rodriguez evreninin bağımsız filmleri: roadracers, four room, the faculyt, the adventures of sharkboy and lavagirl, sin city, sin city: a dame to kill for.
unuttuğum detaylar olursa sonra ekleyeceğim.
devamını gör...
ekşi sözlük'ün entry yorumu özelliği
sözlüğü twitter gibi bir platforma dönüştürecek özelliktir. kafa sözlüğe hiçbir şekilde zararı dokunmayıp aksine kafa sözlüğe rağbetin artacağı şekilde bir güncelleme olacaktır fikrimce.
devamını gör...
çıplak vatandaş
içinde bulunduğumuz dönemde türkiye'de çekilemeyecek, çekilse dahi yayınlanacak platform bulamayacak film.
devamını gör...
özdemir asaf
sen bana bakma,
ben senin baktığın yönde olurum.
-çiçek senfonisi
ben senin baktığın yönde olurum.
-çiçek senfonisi
devamını gör...
kadınların romantik olamaması
daha kırdığını bile anlayamayan empati yoksunu kişilerin qadınlar romantiq degil abi demesi..
devamını gör...
çok fena cehaletin döndüğü düşünülen yerler
tv'de tartışma programı diye geçen saçmalıklar.
devamını gör...
sorgulanmamış kabuller
iyinin, görevin ne olduğuyla ilgili etik tavır alışlar,
devletle ilişki içerisindeki bireylerin gücü ve özgürlüğü, neyin adil ve hakça olduğu, servetin ve mülkiyetin nasıl dağıtılacağı şeklinde sıralayabiliriz.
devletle ilişki içerisindeki bireylerin gücü ve özgürlüğü, neyin adil ve hakça olduğu, servetin ve mülkiyetin nasıl dağıtılacağı şeklinde sıralayabiliriz.
devamını gör...
sinan canan
çok kaliteli bir bilim insanı. insan beyni ile ilgili mükemmel görüşleri vardır efendim. kısa özgeçmişi ise şöyle hocamızın:
dr. sinan canan 1972 yılında ankara’da doğdu. ilk, orta ve üniversite eğitimini ankara’da tamamlayarak 1995 yılında hacettepe üniversitesi fen fakültesi biyoloji bölümü’nden mezun oldu. ardından ondokuz mayıs üniversitesi tıp fakültesi histoloji-embriyoloji anabilim dalı’nda yüksek lisans, aynı kurumun fizyoloji anabilim dalı’nda ise doktora eğitimini tamamladı. bu süreçte sinirbilimleri ve deneysel epilepsi konuları üzerinde çalıştı. dr. sinan canan, 2010 yılında fizyoloji doçenti ünvanını aldı ve ankara başkent üniversitesi tıp fakültesi fizyoloji anabilim dalı‘nda 5 yıl; ankara turgut özal üniversitesi fizyoloji anabilim dalı‘nda 1 yıl; ankara yıldırım beyazıt üniversitesi tıp fakültesi fizyoloji anabilim dalı‘nda 4 yıl öğretim üyesi olarak çalıştı. bilimsel araştırmalarını son yıllarda sinir sisteminde kaotik ve fraktal özellikler konularında yoğunlaştıran dr. sinan canan aynı zamanda kaos teorisi, karmaşıklık, fraktal geometri, doğadaki biçimler, öğrenme, lisan ve afazi, zihin ve beyin gibi konularda ülke çapında genel dinleyiciye yönelik konferans ve programlar da düzenlemektedir. dr. sinan canan’ın “kimsenin bilemeyeceği şeyler” ve değişen be(y)nim adlı kitapları da bulunmaktadır. 2013 yılında bir bilimsel anları ve araştırma merkezi olan [n]beyin‘i kurmuştur ve halen [n]beyin’de bilimsel kurul başkanlığı görevini sürdürmektedir. dr. sinan canan, bige canan ile evli; aybike, metehan ve melike canan’ın da babasıdır. sinan canan, “hayatın, tek bir işle uğraşmak için fazla uzun; insanın ise, tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık olduğuna” inanmakta ve bu yönde çalışmalarına elinden geldiğince devam etmektedir. kaynak .
dr. sinan canan 1972 yılında ankara’da doğdu. ilk, orta ve üniversite eğitimini ankara’da tamamlayarak 1995 yılında hacettepe üniversitesi fen fakültesi biyoloji bölümü’nden mezun oldu. ardından ondokuz mayıs üniversitesi tıp fakültesi histoloji-embriyoloji anabilim dalı’nda yüksek lisans, aynı kurumun fizyoloji anabilim dalı’nda ise doktora eğitimini tamamladı. bu süreçte sinirbilimleri ve deneysel epilepsi konuları üzerinde çalıştı. dr. sinan canan, 2010 yılında fizyoloji doçenti ünvanını aldı ve ankara başkent üniversitesi tıp fakültesi fizyoloji anabilim dalı‘nda 5 yıl; ankara turgut özal üniversitesi fizyoloji anabilim dalı‘nda 1 yıl; ankara yıldırım beyazıt üniversitesi tıp fakültesi fizyoloji anabilim dalı‘nda 4 yıl öğretim üyesi olarak çalıştı. bilimsel araştırmalarını son yıllarda sinir sisteminde kaotik ve fraktal özellikler konularında yoğunlaştıran dr. sinan canan aynı zamanda kaos teorisi, karmaşıklık, fraktal geometri, doğadaki biçimler, öğrenme, lisan ve afazi, zihin ve beyin gibi konularda ülke çapında genel dinleyiciye yönelik konferans ve programlar da düzenlemektedir. dr. sinan canan’ın “kimsenin bilemeyeceği şeyler” ve değişen be(y)nim adlı kitapları da bulunmaktadır. 2013 yılında bir bilimsel anları ve araştırma merkezi olan [n]beyin‘i kurmuştur ve halen [n]beyin’de bilimsel kurul başkanlığı görevini sürdürmektedir. dr. sinan canan, bige canan ile evli; aybike, metehan ve melike canan’ın da babasıdır. sinan canan, “hayatın, tek bir işle uğraşmak için fazla uzun; insanın ise, tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık olduğuna” inanmakta ve bu yönde çalışmalarına elinden geldiğince devam etmektedir. kaynak .
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şiirleri
seni seviyorum
ama şiir yazamam
seni özlüyorum
ama şiir yazamam
sana yazıyorum
ama şiir yazamam
şiir yazamayan şair foo.
ama şiir yazamam
seni özlüyorum
ama şiir yazamam
sana yazıyorum
ama şiir yazamam
şiir yazamayan şair foo.
devamını gör...
gizliden gizliye zevk alınan ufak sapkınlıklar
dudaktaki soyulan küçük deriyi dişlerle çekip koparmak.
devamını gör...
omar souleyman
kürt asıllı suriyeli müzisyen. kendisi türkiyede yaşamaktadır. düğün müziği diye tabir ettiğimiz müzikleri yapmaktayken, rizan said ile beraber düğün müziğini elektronik müzikle karıştırmış ve dünyaca üne kavuşmuştur. yurt dışında bolca dinlenir. harika bir müziği var bu adamın, özellikle klavyecisi rizan said çok yetenekli.
nobel barış ödülleri, glastonbury, babylon, montreal jazz festivali gibi yerlerde çalmıştır.
glastonbury lan glastonbury! rihannayla aynı sahneye çıktı adam.
nobel barış ödülleri, glastonbury, babylon, montreal jazz festivali gibi yerlerde çalmıştır.
glastonbury lan glastonbury! rihannayla aynı sahneye çıktı adam.
devamını gör...
sezen aksu şarkılarında geçen mükemmel sözler
"eller günahkâr, diller günahkâr,
bir çağ yangını bu, bütün dünya günahkâr."
nazarımda en güzel dizelerden biridir.
bir çağ yangını bu, bütün dünya günahkâr."
nazarımda en güzel dizelerden biridir.
devamını gör...
buzadam ötzi
italya'nın kuzeyinde alp dağları'nın tepesinde bulunan, 1991 yılında keşfedilen, 5300 yıl önce sırtından okla vurulduğu tespit edilen, bedeni buzulların altında donmuş olan mumya adamın ismi.
devamını gör...