insanların gerçekten küfürsüz konuşamıyor olması
kelimeler özgür olmalıdır.
yerinde küfür şiir gibidir.
bir tane o evladına o evladı denmelidir.
benim görüşüm bu şekildedir.
ama sözlük kurallarında bu yasaksa yasaktır uzatmanın alemi yoktur.
yerinde küfür şiir gibidir.
bir tane o evladına o evladı denmelidir.
benim görüşüm bu şekildedir.
ama sözlük kurallarında bu yasaksa yasaktır uzatmanın alemi yoktur.
devamını gör...
kız yurdunda yaşanan tuhaf olaylar
bir arkadaşım yan odasındaki kızla kavga etmiş, tam okulun son zamanlarında kız yurttan çıkış yaptığı gün gelip arkadaşımın odasının ortasına s.çmış.. şok olmuştum duyunca..
ayrıca;
üst katımda kalan kızın her gece saat tam 01.05te ip atlamaya başlaması.
oda arkadaşımın her gece kalkıp soslu fıstık yemesi ve sabah bunu hatırlamaması.
yangın alarmlarını söküp odada sigara içenler.
ama bunların arasında beni en çok şaşırtan ve çok güzel olan şey, akşam olmuş, bahçede sigara içiyorsunuz ve öylesine biri gelip yanınıza oturuyor, sonra biri daha, biri daha derken on kız oturup sohbet etmeye başlıyorsunuz. inanın bu kadar eğlenceli çok az şey yaşadım..
aklıma bir şey daha geldi editi:
bir gün yemek fişimin hepsiyle mandalina almıştım, benden önceki kız da yemek almış artan parayla mandalina almıştı. benim aldığım mandalinaların daha çok olduğunu görünce kriz geçirmişti "ben neden iki tane alıyorum o sekiz tane alıyor" diye, sonra beni sürekli yemekhanede bulup "sence de benim iki, senin sekiz mandalina alman haksızlık değil mi?" diye sorup duruyordu.. nasıl saldı beni bilmiyorum, bir gün aniden yok oldu..
ayrıca;
üst katımda kalan kızın her gece saat tam 01.05te ip atlamaya başlaması.
oda arkadaşımın her gece kalkıp soslu fıstık yemesi ve sabah bunu hatırlamaması.
yangın alarmlarını söküp odada sigara içenler.
ama bunların arasında beni en çok şaşırtan ve çok güzel olan şey, akşam olmuş, bahçede sigara içiyorsunuz ve öylesine biri gelip yanınıza oturuyor, sonra biri daha, biri daha derken on kız oturup sohbet etmeye başlıyorsunuz. inanın bu kadar eğlenceli çok az şey yaşadım..
aklıma bir şey daha geldi editi:
bir gün yemek fişimin hepsiyle mandalina almıştım, benden önceki kız da yemek almış artan parayla mandalina almıştı. benim aldığım mandalinaların daha çok olduğunu görünce kriz geçirmişti "ben neden iki tane alıyorum o sekiz tane alıyor" diye, sonra beni sürekli yemekhanede bulup "sence de benim iki, senin sekiz mandalina alman haksızlık değil mi?" diye sorup duruyordu.. nasıl saldı beni bilmiyorum, bir gün aniden yok oldu..
devamını gör...
yazarların asla yapmam dediği bir şey
asla asla demem.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının hobileri
(bkz: kamp yapmak)
(bkz: sahilde yürümek)
gerçekte olan;
(bkz: buzdolabının kapağını açıp boş boş bakmak)
(bkz: hayatım ellerimden kayarken çay demlemek)
(bkz: sahilde yürümek)
gerçekte olan;
(bkz: buzdolabının kapağını açıp boş boş bakmak)
(bkz: hayatım ellerimden kayarken çay demlemek)
devamını gör...
akp'ye kızıp dinden çıkmak
"kusursuz olan müslümanlar değil, islamiyettir."* yazmak istediğim başlık.
ha bir de müslümallar var, o konuya hiç girmiyorum bile.
ha bir de müslümallar var, o konuya hiç girmiyorum bile.
devamını gör...
evdekilere küsüp kızınca yapılanlar
küçükken üstümü değiştirip gelirdim, böylece kızgınlığımın önceki kıyafetimde kaldığıma inanıp, birşey olmamış gibi devam ederdim
birde duvarın arkasına saklanıp önce çağırmalarını beklerdim
sjsjsjsj tatlı, saf çocukmuşum aslında.
birde duvarın arkasına saklanıp önce çağırmalarını beklerdim
sjsjsjsj tatlı, saf çocukmuşum aslında.
devamını gör...
kendime saygım yok davranışları
sokak ortasında ağzını yaya yaya sakız çiğnemek.
beni ilgilendirmiyor ama gerçekten çok irrite edici değil mi sizce de? yazarken bir garip oldum.
beni ilgilendirmiyor ama gerçekten çok irrite edici değil mi sizce de? yazarken bir garip oldum.
devamını gör...
sözlük radyosu kaçak yayınları
devamını gör...
z kuşağı dili ve edebiyatı
içerisine her gün onlarca kelime ve kelime öbeği almaya devam eden bir daire.
örnekler:
- aga be
- aşko
- bro
- bruh
- boş yapmak
- boomer
- bullshit
- bi salın
- buna düşmeyen de ne bileyim
- cringe olmak
- dewamke
- yargı dağıtmak
örnekler:
- aga be
- aşko
- bro
- bruh
- boş yapmak
- boomer
- bullshit
- bi salın
- buna düşmeyen de ne bileyim
- cringe olmak
- dewamke
- yargı dağıtmak
devamını gör...
kola ile mentosu karıştırmak
aklıma gelen deneyci teyzemiz. aboo.
devamını gör...
kürtlerin ve suriyeli arapların türkiye'de doğurganlık oranının türkleri geçmesi
savaşmayıp seviştikleri içindir.
devamını gör...
düşündüren sözler
"havaya atılan bir taşın eğer bilinci olsaydı, yere kendi isteğiyle düştüğünü sanardı." spinoza.
devamını gör...
refik saydam hıfzıssıhha enstitüsü
27 mayıs 1928 tarihinde kurulan bu enstitütünün amacı ülkemizin bulaşıcı hastalıklarla mücadelesinde aşı ve serum üreterek, tıbbi tahlil laboratuvarlarının geliştirilmesiyle hastaların teşhis ve tedavisine destek olarak, ilaç kontrol laboratuvarları ile standartlara uygun ilaç üretimini teşvik ederek, analitik toksikoloji laboratuvarlarının ve zehir danışma merkezinin oluşturulmasıyla halk sağlığının korunmasına katkıda bulunmaktı.
enstitü o kadar işlevseldi ki türkiye diğer ülkelere aşı satıyordu.
bünyesinde gıda kontrolü, ilaç kontrolü, farmakoloji, parazitoloji, su analizleri, mikoloji, bakteriyoloji, viroloji, kültür kolleksiyonu ve antijen-antiserum laboratuvarı, devlet’in hakem laboratuvarları tüberküloz referans, biyolojik kontrol, frengi teşhisinde tpi testi, toksoplazma laboratuvarları ve daha sonraları ilave edilen hematoloji, biyokimya ve immünglobülin üretimi laboratuvarları yer almıştır.
bu enstitüde gerçekleştirilen ilklerden bazıları şunlardır:
1931: ağız yoluyla uygulanan bcg aşısı üretimi.
1932: serum üretiminin ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, dışarıdan serum ithali durduruldu.
1933: simple metodu ile kuduz aşısı üretimi.
1934: istanbul aşıhanesi'nin enstitü bünyesine nakli ve çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi.
1942: tifüs aşısı ve akrep serumu üretimi.
1948: boğmaca aşısı üretimi. influenza virüsü, new-castle virüsü ve tavuk vebası üzerine araştırmaların başlaması.
1950: influenza laboratuvarı'nın dünya sağlık örgütü tarafından uluslararası bölgesel influenza merkezi olarak tanınması, influenza aşısı üretimi.
1958: frenginin modern yöntemlerle teşhisi.
1965: kuru çiçek aşısı üretimi.
1970: fibrinojen, albumin ve gamma globulin üretimi.
1983: kuru bcg aşısı üretimi.
1987: aıds araştırma ve doğrulama merkezi'nin açılması.
1992: kan ürünlerinin viral inaktivasyonu
son derece sistemli, bilimsel ve faydalı çalışmalar yapan ve birçok bilim adamının yetişmesine katkı sağlayan ve köklü birikimleri olan kurum, en önemlisi ülkemizin aşı ve serum temini konusunda dışa bağımlılığını minimum seviyeye indirerek çok büyük bir katkı sağlamıştır. yabancı firmalara ödemek zorunda kaldığımız milli servetten de tasarruf edilmesini sağlamıştır.
2011 yılında ise kapatılmıştır.
enstitü o kadar işlevseldi ki türkiye diğer ülkelere aşı satıyordu.
bünyesinde gıda kontrolü, ilaç kontrolü, farmakoloji, parazitoloji, su analizleri, mikoloji, bakteriyoloji, viroloji, kültür kolleksiyonu ve antijen-antiserum laboratuvarı, devlet’in hakem laboratuvarları tüberküloz referans, biyolojik kontrol, frengi teşhisinde tpi testi, toksoplazma laboratuvarları ve daha sonraları ilave edilen hematoloji, biyokimya ve immünglobülin üretimi laboratuvarları yer almıştır.
bu enstitüde gerçekleştirilen ilklerden bazıları şunlardır:
1931: ağız yoluyla uygulanan bcg aşısı üretimi.
1932: serum üretiminin ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi sonucu, dışarıdan serum ithali durduruldu.
1933: simple metodu ile kuduz aşısı üretimi.
1934: istanbul aşıhanesi'nin enstitü bünyesine nakli ve çiçek aşısı üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak düzeye gelmesi.
1942: tifüs aşısı ve akrep serumu üretimi.
1948: boğmaca aşısı üretimi. influenza virüsü, new-castle virüsü ve tavuk vebası üzerine araştırmaların başlaması.
1950: influenza laboratuvarı'nın dünya sağlık örgütü tarafından uluslararası bölgesel influenza merkezi olarak tanınması, influenza aşısı üretimi.
1958: frenginin modern yöntemlerle teşhisi.
1965: kuru çiçek aşısı üretimi.
1970: fibrinojen, albumin ve gamma globulin üretimi.
1983: kuru bcg aşısı üretimi.
1987: aıds araştırma ve doğrulama merkezi'nin açılması.
1992: kan ürünlerinin viral inaktivasyonu
son derece sistemli, bilimsel ve faydalı çalışmalar yapan ve birçok bilim adamının yetişmesine katkı sağlayan ve köklü birikimleri olan kurum, en önemlisi ülkemizin aşı ve serum temini konusunda dışa bağımlılığını minimum seviyeye indirerek çok büyük bir katkı sağlamıştır. yabancı firmalara ödemek zorunda kaldığımız milli servetten de tasarruf edilmesini sağlamıştır.
2011 yılında ise kapatılmıştır.
devamını gör...
sevdiğin filmi adını söylemeden anlat
gerçekten çok güzel bir filmdi. herkese tavsiye ederim...
devamını gör...
kıvırcık saç
çocukken sahip olduğum şirin saçlar.sonrası paso dalgalı.
devamını gör...
annenin ölmesi
yuvarlanıyorum son hızla. görmezden geldikçe daha da artıyor ivmem. direnç gösterebilecek kadar güçlü olduğumu biliyorum. kimsenin bana bunu söylemesine ihtiyacım yok. ihtiyacı geç, gerek yok gerek. bana kendimle ilgili ne söyleyebilirsin benim bilmediğim ya da senin yanılmadığın? ama yapmıyorum!
günler kaldı. kimine göre anlamı saçma -tartışmam- bana göre olmayan bir yıl dönümüne. o yana bakmamaya çalıştıkça büyüyor içimde korkusu. günler kaldı.
annem hayatta. annemin doğum günü bugün. babam ölü. toprağın altında. öldüğü günü anmaya günler kala. hatırlıyorum da neler yaşandığını, neler yapıldığını bugünün yirminci yüzyılın son çeyreğine denk gelen zamanlarında, içim acıyor. aklım çıkacak gibi oluyor bir ömür aynı yastığa baş koyduktan sonra onsuz ilk doğum gününü "kutlayacak" olan annemi düşününce. tarifsiz bir şekilde korkuyorum bir gün bu başlığa da bir şeyler yazamayacağım günün gelmesinden. bir yazsan düzelir belki, hafifler bir nebze diyecekleriniz olacaktır. olmasın. umarım bunu doğru sanmaya devam edeceğiniz bir ömrünüz olsun ama dillendirmeyin siz böyle saçma şeyler yine de e mi?
hala arayamadım annemi, elim gitmedi. kalkıp gideceğim yanına ama aramam da gerekirdi. babamlı zamanlarda en hiçbir şey yapılmamış gün şaşkınlıktan küçük dilini yutturacak bir hediye alırdı bu kadın. ben ne yapacağım şimdi? lisedeydim hiç unutmuyorum, birlikte oldukları her sene için bir mektup yazmıştı anneme. babam öldüğünde eşyalarını toplarken bazı mektuplar bulduk da asıl annem öldüğünde nelerle karşılaşacağız kim bilir? bir keresinde de kocaman bir kutu ile gelmişti babam eve. ama insan boyutunda. dev bir kutu. buzdolabı var sanırsın içinde o kadar büyük. ama adam kucaklamış çıkmış merdivenlerden 8 kat. öyle de hafif. asansöre sığmadı dedi nefes nefese eve girip. "ne bu samet allah aşkına neye para verdin" diye huysuzlandı annem tabi, "aç aç" dedi babam. annem açtı kutuyu, içi boş. hiçbir şey yok. annem anlamadı, biz de tabi, ne oluyor diye bakınırken babam bastı kahkahayı. parasının hesabını hiç bilmeyen bir adam olan babama söz verdirmiş annem tatildeyken biz, bu tatil çok para harcadık, benim hediyem bu, söz ver bana bir şey almayacaksın diye, o da tamam demiş; "ne yapsaydım elim boş mu gelseydim" dedi. "bir çiçek alsaydın samet, ne bu zevzeklik ne yapıcam ben şimdi bu kutuyu" dedi annem, "senin bana verdiğin mutluluğu temsilen, bulabildiğim en büyük kutu buydu" dedi... ben ne yapabilirim ki şimdi bu kadının doğum gününde!
çok benzetiyorlar beni annemin gençliğine. ben hiç benzetmiyorum. işin ilginci o da "ne alakası var yaa?" diyor. tamam hadi ben aynada kendimi insanların beni gördüğü gördüğü gibi görmüyorum da o niye böyle diyor herkes ayyyynı semra'nın gençliğisin derken anlamıyorum bak orasını. o da çocuğuyum diye herkesten başka görüyor beni herhalde. doğurmadım, bilmiyorum. benzemiyoruz bizce kısacası. karakterlerimiz de çok farklı. ben zaten babasının kızı diye tabir ettiklerindenim ama annemle siyahla beyaz kadar farklıyız. neredeyse hiç ortak noktamız yok. garip gerçekten.
iyi ilişkilerimiz var aslında. ilişmemeyi öğrendik pek birbirimize. öncesinde çok tartışırdık. zamanla oturdu dinamikler. güzel anları, mutlu zamanları samimiyetle, içtenlikle yaşayabiliyoruz. ama gergin durumlar, acılı, dertli, kaotik konular hala aramızda diyalogsuzlukla çözülüyor. çözülemiyor mu demeliyim gerçi emin değilim. öyle işte. tahmin edersiniz bugün için çok gerginim. içimde çok büyük bir sıkıntı var. nasıl kotarabileceğimi bilmiyorum. ne gibi bir tabloyla karşılaşabileceğimi az biraz tahmin edebilsem eylem planımı hazırlayabilirim belki ama ne yazık ki böyle bir imkanım yok. her şeyin bir ilki vardır. her şeyin de bir sonu. kimi olaya göre ilk kimi olaya göre de son daha iyi olandır. bu olay içinse ilk berbat olan. hiçbir şey bilmesem de bunu biliyorum.
günler kaldı. kimine göre anlamı saçma -tartışmam- bana göre olmayan bir yıl dönümüne. o yana bakmamaya çalıştıkça büyüyor içimde korkusu. günler kaldı.
annem hayatta. annemin doğum günü bugün. babam ölü. toprağın altında. öldüğü günü anmaya günler kala. hatırlıyorum da neler yaşandığını, neler yapıldığını bugünün yirminci yüzyılın son çeyreğine denk gelen zamanlarında, içim acıyor. aklım çıkacak gibi oluyor bir ömür aynı yastığa baş koyduktan sonra onsuz ilk doğum gününü "kutlayacak" olan annemi düşününce. tarifsiz bir şekilde korkuyorum bir gün bu başlığa da bir şeyler yazamayacağım günün gelmesinden. bir yazsan düzelir belki, hafifler bir nebze diyecekleriniz olacaktır. olmasın. umarım bunu doğru sanmaya devam edeceğiniz bir ömrünüz olsun ama dillendirmeyin siz böyle saçma şeyler yine de e mi?
hala arayamadım annemi, elim gitmedi. kalkıp gideceğim yanına ama aramam da gerekirdi. babamlı zamanlarda en hiçbir şey yapılmamış gün şaşkınlıktan küçük dilini yutturacak bir hediye alırdı bu kadın. ben ne yapacağım şimdi? lisedeydim hiç unutmuyorum, birlikte oldukları her sene için bir mektup yazmıştı anneme. babam öldüğünde eşyalarını toplarken bazı mektuplar bulduk da asıl annem öldüğünde nelerle karşılaşacağız kim bilir? bir keresinde de kocaman bir kutu ile gelmişti babam eve. ama insan boyutunda. dev bir kutu. buzdolabı var sanırsın içinde o kadar büyük. ama adam kucaklamış çıkmış merdivenlerden 8 kat. öyle de hafif. asansöre sığmadı dedi nefes nefese eve girip. "ne bu samet allah aşkına neye para verdin" diye huysuzlandı annem tabi, "aç aç" dedi babam. annem açtı kutuyu, içi boş. hiçbir şey yok. annem anlamadı, biz de tabi, ne oluyor diye bakınırken babam bastı kahkahayı. parasının hesabını hiç bilmeyen bir adam olan babama söz verdirmiş annem tatildeyken biz, bu tatil çok para harcadık, benim hediyem bu, söz ver bana bir şey almayacaksın diye, o da tamam demiş; "ne yapsaydım elim boş mu gelseydim" dedi. "bir çiçek alsaydın samet, ne bu zevzeklik ne yapıcam ben şimdi bu kutuyu" dedi annem, "senin bana verdiğin mutluluğu temsilen, bulabildiğim en büyük kutu buydu" dedi... ben ne yapabilirim ki şimdi bu kadının doğum gününde!
çok benzetiyorlar beni annemin gençliğine. ben hiç benzetmiyorum. işin ilginci o da "ne alakası var yaa?" diyor. tamam hadi ben aynada kendimi insanların beni gördüğü gördüğü gibi görmüyorum da o niye böyle diyor herkes ayyyynı semra'nın gençliğisin derken anlamıyorum bak orasını. o da çocuğuyum diye herkesten başka görüyor beni herhalde. doğurmadım, bilmiyorum. benzemiyoruz bizce kısacası. karakterlerimiz de çok farklı. ben zaten babasının kızı diye tabir ettiklerindenim ama annemle siyahla beyaz kadar farklıyız. neredeyse hiç ortak noktamız yok. garip gerçekten.
iyi ilişkilerimiz var aslında. ilişmemeyi öğrendik pek birbirimize. öncesinde çok tartışırdık. zamanla oturdu dinamikler. güzel anları, mutlu zamanları samimiyetle, içtenlikle yaşayabiliyoruz. ama gergin durumlar, acılı, dertli, kaotik konular hala aramızda diyalogsuzlukla çözülüyor. çözülemiyor mu demeliyim gerçi emin değilim. öyle işte. tahmin edersiniz bugün için çok gerginim. içimde çok büyük bir sıkıntı var. nasıl kotarabileceğimi bilmiyorum. ne gibi bir tabloyla karşılaşabileceğimi az biraz tahmin edebilsem eylem planımı hazırlayabilirim belki ama ne yazık ki böyle bir imkanım yok. her şeyin bir ilki vardır. her şeyin de bir sonu. kimi olaya göre ilk kimi olaya göre de son daha iyi olandır. bu olay içinse ilk berbat olan. hiçbir şey bilmesem de bunu biliyorum.
devamını gör...
yazarların sahip olduğu ilk cep telefonu
ericsson a1018
çıktığı gibi aldığım telefon, 1999 yılıydı sanırım. o kadar da çok para vermiştim ki bu telefona bir de akranlarım bilir o zamanlar telefon faturaları da efsane gelirdi.
görselin altındaki yoruma tamamen katılıyorum. takoz yerine çok rahat kullanılabilir işlevsel bir telefondu kendisi, düşemeyecek kadar ağır ve büyük, ayrıca o anten neydi öyle allah aşkına, dersine çok çalışmış sözlüye istekli öğrenci parmağı gibi o ne o?
hey gidi günler yaa...
çıktığı gibi aldığım telefon, 1999 yılıydı sanırım. o kadar da çok para vermiştim ki bu telefona bir de akranlarım bilir o zamanlar telefon faturaları da efsane gelirdi.
görselin altındaki yoruma tamamen katılıyorum. takoz yerine çok rahat kullanılabilir işlevsel bir telefondu kendisi, düşemeyecek kadar ağır ve büyük, ayrıca o anten neydi öyle allah aşkına, dersine çok çalışmış sözlüye istekli öğrenci parmağı gibi o ne o?
hey gidi günler yaa...
devamını gör...
arabesk
şener şen'in "allahım kör et beni" adlı şarkı performansıyla hatırladığım bir değişik filmdir. çocukluk kafasıyla nasıl çekmişler bu filmi diye diye merakla izlemiştim. daha sonraları defalarca kez izlediğimde de "nası oynayıveemişlee gaari" * diyerek izlediğim, halen nasıl bir ruh haliyle çekilmiş olduğuna anlam veremediğim ilginç güzellikteki bir filmdir.
devamını gör...