(bkz: ford mustang)
devamını gör...

çok sevdiğimdir. onsuz olmaz diyeceğim ilk şeydir. artistlik yapmak adına türkçeyi katletmemeli, başka dillerden sözcükler kullanılmamalıdır. dünya üzerinde pek çok türkçe konuşan insan var ancak yine de yeterli değeri vermediğiniz her şey gün gelir yok olur. asıl olan türkçeyi olduğu gibi en güzel şekliyle almak, başkalarıyla karıştırmamak, içindeki tarihi ve güzelliği görebilmektir. gurur duyabilmek ve koruyabilmektir.

türkçenin bir gün katıksız,duru ve en güzel biçimiyle konuşulması dileğiyle, esenlikler.
devamını gör...

cahil benle kesmiyor. help.
devamını gör...

yakın ilişki anlamında kullanılan mecazi bir söz.
devamını gör...

hüseyin cahit yalçın'ın 1901 yılında servet-i fünun dergisinde yazmış olduğu makale. yayın sonrası ise makalede hiç yer almayan düşünceler padişah ıı. abdülhamit'in kulağına gitti, o da dergiyi kapattırıp sorumluları sürdü. söylenenlerinin asılsızlığı sonradan anlaşılsa da bu hiçbir işe yaramamıştır.

makalenin günümüz türkçesine çevrilmiş hali:

edebiyat ve hukuk aynı zamanda aynı gelişim aşamalarından geçer. söz gelimi edebiyatta gerçekçilik (realizm) akımının hüküm sürdüğü bir dönemde hukuk kuramlarında da aynı eğilim görülür. bu uygunluk ve ilişkiyi destekleyen bir örnek olarak fransa’da 1850-1885 seneleri arasında geçen süre gösterilebilir. bu otuz beş yıllık zaman boyunca fransız edebiyatında realizm, naturalizm isimleriyle anılan akımlar, güzeli hakikate, sanatı bilime tâbi kılmaya çalışıyorlardı. romanlardan kişilik kalkarak bunlar bir belgeler toplamı hâline geliyor, tiyatrolardaki kurgusal ve kuramsal birtakım kurallar bırakılarak bir eser sahneye konulacağı zaman mümkün olduğu kadar hakikate yaklaşılıyor; tarih, çok titiz araştırmalar içinde uzmanlaşmaya dalıyor; eleştiri mümkün olduğu derecede analitik, bilimsel olmaya çalışarak imkânı ölçüsünde tarafsızlığını koruyor; şiir bile bilimden, günlük hayattan ilham alıyordu.

işte bu zaman zarfında hukuk maddelerinde hâkim olan görüşlere bakılacak olursa orada da hayalî amaca hiç önem verilmeyip bunun küçümsendiği ve hor görüldüğü anlaşılır. gerçekten de bu esnada başka hukuk görüşleri de vardı. zaten her vakit, her yerde düşünceler çeşitlidir. bir kısım halk geçmişe bağlı kaldıkları hâlde bir kısmı geleceğe doğru koşarlar. fakat her zaman bu diğeriyle çarpışan kişisel düşünceler sonucunda bir akım oluşur ki ters akımlara, anaforlara rağmen düşünürlerin çoğunu ve düşünmek zahmetine katlanmadan başkalarının düşünmelerinin sonuçlarını hazırca kabul edenleri belli bir yöne doğru sürükler. işte fransa’da 1850-1885 seneleri arasında hukuk kuramlarının akımı da herkesi hayalî amacı küçümsemeye yöneltiyordu. uluslararası “kuvvet hakkı” esasına riayet ediliyordu. hayat mücadelesi kuramını bu şekilde yanlış yorumlayanlara karşı voltaire’in önceden cevap vermiş olduğu söylenerek “felsefe sözlüğü”nde “savaş” maddesinde yazdığı şu satırlar tekrar edildi: “bütün hayvanlar sürekli bir savaş hâli içindedirler. her cins hayvan diğer cinsi mahvetmek için doğmuştur. hatta koyunlar, güvercinler bile birçok küçük hayvanı öldürürler, aynı bir türün erkekleri dişileri için erkek insanlar gibi aralarında kavga ederler. hava, toprak, su birer savaş meydanıdır. allah insanları akıl ile ayrıcalıklı hâle getirdiği bu akıl onları hayvanları taklitten çekinmeye yöneltmelidir. özellikle tabiat insanlara hemcinslerini telef edecek bir silah vermediği gibi kan içmekten zevk alacak bir içgüdü de vermemiştir.”

insanlığın hareket tarzını kurtların, yabani, vahşi hayvanların hareket tarzına benzetmeye çalışanlara karşı itiraz eden bu hayalî amaç meftunları ne alaylara maruz kalmadılar! onlara hayalperest diyerek eğlendiler.

hatta avrupa’da değil yalnız hükûmetler arasında, bir hükûmetin fertleri arasında da hak ve adalet endişesi, tarihî olaya karşı riayet ve sükût etmek gerekliliğine feda edildi. bir toplum bir organizmaya benzetiliyordu. bu organizma büyük bir ağaç gibi kendi kendiliğinden yetişir deniliyordu. dolayısıyla yenilik yapılması fikriyle bu yetişmeye müdahale etmek, doğal gelişmeyi bozar diye faydasız hatta zararlı sayıldığından, insani ilişkilerde sahte bir hakkaniyet aramaktan, genel konularda birtakım yüce ve soyut kurallara uygun hareket etmeye çalışmaktan ise millet menfaatini günü gününe yoluna koymak yeterli sanılırdı.

hippolyte taine bir kavmin kazanabileceği toplumsal şeklin kendisinin seçim ve arzusunun üstünde olduğunu, o kavmin tabiatı ile geçmişi neyi gerektirirse eninde sonunda o şekle gireceğini iddia ederdi. kısmen ingiltere’den, almanya’dan ödünç alınan bu tarz realist anlayış neticesi olarak, insanlar hakikaten eşit değil iken bunlar arasında eşitlik esasını koymak isteyen jean-jacques rousseau ile az mı alay edildi?

doğal hukuk tarihin açıklanmasında ve analiz edilmesinde böyle küçümsendiği gibi bir toplumu şu durumda düzeltmek için sarf edilmek istenilen mesai de kınanıyordu. renan, muhtelif ırklar, aynı ırka mensup muhtelif sınıflar, insanlar arasında eşitsizliği getirmenin akıllıca bir hareket olduğunu söyleyerek şu sözleri tereddütsüz yazıyordu: “bütün bir sınıf halk diğerlerinin şan ve şerefi, kuvvet ve iktidarı ile yaşamalıdır.”

sefalet her vakit var olduğu için hastalık ve ölüm gibi ebedî bir hâl diye düşünülürdü. dolayısıyla avrupa toplumunun o vakitki hâlleri karşısında istenen bir hayalî amaç düşünmek bir çılgınlık idi. en ciddi kitaplarda yer bulan bu kuram fiiliyatta da etkisini gösteriyordu.

işte böyle edebiyat ile hukuk yalnız aynı etki altında aynı rengi kazanmakla kalmaz, birbirileri üzerinde de etkileşimde bulunur. bazen hukuk, edebiyata konu hazırlar, edebiyat da buna karşılık bazı kanun maddelerini düzeltmeye çalışır.

son zamanlarda idam cezası hakkında yazılan şeyler kadar bu etkiyi gösterecek güzel bir örnek yoktur. joseph de maistre idam cezasını bir toplum için elzem sayar. bundan sonra idam cezasının gerekli olup olmadığı edebiyatçılar arasında bitip tükenmek bilmez şiddetli bir kalem kavgasına meydan açar. suçlunun vücudunun ortadan kaldırılmasının faydalı ve meşru olup olmadığı sorulması gerekli görülerek merhamet ve adalet daha geniş bir şekilde anlaşılacak olursa idam cezasından vazgeçileceği ve darağacından dökülen kan damlalarının birer kötü niyet ve haksızlık tohumu olacağı iddia edilir. bunun üzerine romanlarda, tiyatrolarda vahşi zamanlardan kalma bir âdet olan bu idam cezası aleyhinde türlü hücumlar görülür. victor hugo “bir mahkûmun son günü” adındaki eserinde ismi, hâli, hatta cinayeti bile meçhul bir mahkûm için okuyucuların kalbinde şefkat ve merhamet oluşturmak gibi bir başarıya erişmiştir. bu mahkûm, yaşayan insanlar arasından çıkarılmış olması, yalnız giyotin ile idam edilmeye değil, kesilinceye kadar süren o yavaş can çekişmeye mahkûm edilmiş bulunması itibarıyla merhametimize layıktır. victor hugo ölünceye kadar bütün şiirlerinde, mektuplarında, her vakit bu fikri savunmakta devam etmiştir. victor hugo idam cezası aleyhindeki itirazlarında yalnız da kalmamıştır. birçok yazar kendisinin tarafını tutarlardı. aleyhinde bulunanlar da eksik değildi. işte böylelikle yalnız idam cezası etrafında birçok edebî eser çiçeklendi.

ceza kanunu gibi askerî kanun da yazarların yaratıcılıklarını harekete geçirmiştir. fransa’da gayet önemsiz bir şey için bir neferi kurşuna dizerler. önceki yüzyıl sonunda mercier’den başlayarak alfred de vigny’ye varıncaya kadar birçok yazar fransa askerî kanunlarının bazı maddeleri hakkında dikkati çektikleri gibi zamanımızda lüsyen de kav, abel hermant, jean grave, jean ajalbert gibi edebiyatçılar da askerî disiplin adı altında avrupa ordularında reva görülen zulümden şikâyet etmişlerdir.

medeni kanun de edebiyatın oldukça mühim alış verişi vardır. işte on dokuzuncu yüzyılda boşanma meselesi. fransa’da boşanma meselesi kanun koyucu tarafından arka arkaya birbirine zıt yollarla halledildiğinden edebiyat da bu kanun değişikliklerini üzüntüyle karşılamıştır.

evlilik bağı parçalanamaz olursa eşler arasında uyuşmazlık görüldüğü zaman ortaya çıkan hâl de içinden çıkılmaz, üzücü, feci bir şey olur. keza aynı olay birçok durumda birtakım komik olaylara da meydan açabilir. fransız komedyalarında şanssız kocalar, açık hanımlar hakkında türlü türlü şakalar vardır. dramlarda, romanlarda ise kadının sadakatten ayrılması, aile hayatına âşık şeklinde bir üçüncü kişinin dâhil olması üzerine meydana gelen feci olaylar ayrıntılarıyla anlatılmıştır. “princesse de cléves” romanında koca, kederinden vefat ederek eşiyle âşığını hayatında birbirlerinden ayırdığı gibi ölümünden sonra, ölümüyle de onları ayırır. “nouvelle héloïse”de kadın âşığının kolları arasına düşmek üzere iken vefat ederek kurtulur. george sand’ın “jacques” romanında koca, dünyada pek fazla olduğunu hissederek sessizce bir intihar ile ortadan kalkar. bunlara birtakım düellolar, cinayetler, âşığını hançerleyerek namusunu kurtaran âşıklar, eşi ile âşığını öldüren kocalar, kocasını zehirleyerek kurtulan kadınlar da ilave olunacak olursa boşanmanın olmamasından dolayı ne kadar göz yaşı, ne kadar kan döküldüğü anlaşılır.

dikkate değerdir ki ahlak ve âdetler daima kanunlardan ileride yürür ve çoğunlukla edebiyat da ahlak ve âdetlerden ileride gider. evlilik, fransa’da koparılamaz bir bağ olduğu sıralarda tiyatro yazarlarından, romancılardan birçoğu, birbirleriyle uyuşmadıkları hâlde boşanmanın yokluğundan dolayı birbirine ilelebet bağlı kalan biçarelere acırlar, onları isyana sevk ederlerdi. zina bu edebiyatçıların kalemleri altında şairane bir şey, kınanmayacak bir hâl oldu. çünkü bazı hâllerde âdeta mazur oluyordu. göze alınan tehlikelerden dolayı buna bir azamet geliyor, eninde sonunda bir felakete neden olduğu için kalpleri merhamete getiriyordu. hâsılı, o vakitler evlilik buhranının doğurduğu eserlerin birçoğu boşanma lehinde ya doğrudan doğruya ya dolaylı birer savunmadan ibarettir.

fakat bir gün geldi ki 1789 yönetimiyle fransa’da boşanma geldi, birinci napolyon tarafından bizzat uygulandı, restorasyon dönemi’yle kaldırıldı ve nihayet yine uygulanmaya başladı. medeni kanunda meydana gelen bu değişiklik edebiyatçıların edindikleri dil ve yolda da birtakım değişikliklere meydan açtı. eşlerden her birinin, evlilik dayanılmaz bir hâle geldiği zaman nikâh akdini feshetme hakkı olmaları gereğinde en çok ısrar etmiş edebiyatçılardan biri olan alexandre dumas oğlu53 şu satırları yazıyordu: “meclis boşanmayı kabul edecek olursa tiyatromuz birdenbire ve tamamıyla değişiverecektir. moliére’in aldanmış kocaları, dramlarımızın şanssız hanımları sahneden kalkacaktır. çünkü bu eserler nikâhın bozulamaz olması esası üzerine kurulur. dolayısıyla boşanma kanunu ile edebiyatta yeni bir akım ortaya çıkacak ve bu da kanunun en iyi sonuçlarından birini oluşturacaktır. artık bize zinayı dikkat çekici ve önemli bir hâl olmak üzere gösteriyor diye kınanamayacak. çünkü boşanma var iken zinaya başvurmak ahlaksızlıktır. o hâlde bu konu dramlara değil, komedyalara ait olacaktır.”

alexandre dumas oğlu’nun bu sözleri gerçekleştiği zaman birtakım yazarlar da fransa’nın yeni boşanma kanunundaki bazı garipliklerden, mantıksızlıklardan rahatsız oldular. söz gelimi fransa’da kanuna göre, zina edenler birbiriyle evlenemezler, karı ile koca iki tarafın rızası ile nikâhı bozamazlar. işte bu kısım yazarlarda boşanma kanununun bu gibi eksiklerini, garipliklerini konu edinerek fikirleri daha makul, daha serbest bir sonuca ulaştıracak yolda eserler yazmıştır. buna örnek olarak paul hervieux’nun “kıskaç”, madame marya chéliga’nın “görenek” tiyatrolarını zikredelim.

işte medeni kanuna ait tek bir nokta etrafında birçok edebî eser yazılmış olduğu görülüyor. diğer maddelerden dolayı yazılan eserler sayılacak olursa toplam pek yüksek bir miktara çıkar. alexandre dumas oğlu gibi bazı yazarlar yalnız ahlak ve çağdaş âdetleri değil kanunları bile değiştirmeyi ve düzeltmeyi kendilerine bir görev bilmişlerdi. kadınların, gayrimeşru çocukların hâli, mirasa, mülk edinme hakkına ait esaslar romanlarda, tiyatrolarda defalarca tartışmaya açılmıştır. sanat için sanat taraftarı olanlar güzelliğin faydaya, pratik bir sonuç getirmesi düşüncesine bağlı bulundurulmasını eleştirirler, bununla birlikte, yine birtakım yazarlar topluma ait olan meselelerde düşüncelerine, mizaçlarına göre fikir beyan etmekten kaçınmayarak bu şekilde edebiyat tarihi ile hukuk tarihi arasında sıkı bir ilişki kuruyorlar.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

baktıkça keyiflendiğim bölüm.
devamını gör...

dikkatli olunmalı. üşümesin bu çocuk diyor nenem ve benim yatağımı sobanın dibine seriyor. tabiki bende sağa sola derken sobaya yapışmışım. yorganın sobaya temas etmesiyle yangın çıkartıyordum nerdeyse. kışın gece vakti kapıyı pencereyi açtık dumanın odadan dağılmasını bekledik. yorgana ne kadar su döksekte pamuk içten içe yanmaya devam ediyordu.
devamını gör...

gerçekten çaresizlik. milyarlarca insan ve sağlık sisteminin iyi olmaması birleşince acı verici bir tabloya dönüşüyor.
devamını gör...

bu kadar düşünceli bir enayi olmaktan nefret ediyorum. bu kadar düşünceli olmak zorunda değilsin kuşum...
devamını gör...

değişim dünyanın her yanında aynı anda gerçekleşmez. bu sosyal bilimlerde temel kanundur. eğer gerçekleşebilecek olsaydı dünya şuan olduğu seviyeden daha ileride olurdu. başlıktaki doğulular ifadesinden doğu medeniyetlerinin kast edildiğini anlayarak kendi bakış açımdan duruma görüş bildirmek istiyorum.

osmanlı devleti ;avusturya, iran ve rusya ile bitmek bilmeyen savaşlar içerisindeydi. haliyle mali durum bozuktu. ekonominin bozulması işsizliği ve adam kayırmacılığı tetikledi. bunun sonucunda adalet sisteminde bozulmalar meydana geldi ve yer yer isyanlar baş göstermeye başladı.

iran; devlet içerisindeki ailelerin güç çatışmaları yüzünden monarşi tam olarak egemenliğini bir türlü kuramıyordu. zafer elde ederek halkın ilgisini kazanacağını düşünen iranlı devlet adamları şah'a sürekli osmanlı'ya karşı savaş açılması konusunda görüş bildiriyorlardı. iran kırsalında hüküm süren feodallerin gücünü kırmak isteyen şah ise çoğunlukla savaş fikirlerine sıcak bakıyordu. böylece gerek osmanlı ile gerek ise rusya ile bir çok savaşlar yapıldı. uzun savaşlar ise ekonomiyi etkiledi. ekonominin kötü olması ise doğrudan bilim ve sanata olan yatırımları yok denecek kadar az seviyeye indirdi.

hindistan; coğrafi keşiflerin olduğu zaman diliminde ve sonrasında söz konusu bölgede birbirinden kopuk ilişkilere sahip onlarca derebeylik vardı. bu derebeyler sudan sebeplerle sık sık birbiri ile savaşıyorlardı. ayrıca bölge genelinde kast kültürü hakim olduğundan istenilen toplumsal kaynaşma bir türlü gerçekleşmiyordu. tüm bunlar olmayınca da bilim ve kültür ilerlemedi. az bir zaman sonrada sömürgeci güçler hindistan üzerinde hakimiyet tesis ettiler.

çin: aynı hindistan'da olduğu gibi çin içerisindeki küçük feodal klikler sürekli birbiri ile mücadele halindeydi. savaş olmadı zamanlarda ise genellikle yeni iç savaşlara hazırlık yapılıyordu. kültürel açıdan ise çinliler dünyanın geri kalanından kendilerini üstün gördüklerinden başka hiç bir medeniyet ile derin ilişkiler kurmaya yanaşmadılar. 1800'lü yıllara kadar çin'i dışarıdan gelen yeniliklere neredeyse kapalıydı. tabi bu ön yargılı fikirleri ülkelerinin avrupalı sömürgecilerinin işgaline uğramasına sebep oldu.

rusya; sosyal bilimciler tarafından hem doğu hem de batıya ait bir kültüre sahip olduğu öngörülür. coğrafi keşifler zamanında ve sonrasında rusya hem güney hem de doğu yönünde genişleme politikası izledi. almanya, ingiltere ve fransa ile diplomatik ilişkilerin yanı sıra bilimsel anlamda da ilişkiler kuruldu. özellikle askeri teknoloji alanında önemli yatırımlar yapıldı. ama ülke çok büyük olduğundan kalkınma hamleleri çok yavaş ilerliyordu bu durumda halkın ilkel tarıma uzun süre bağlı kalmasına yol açacak ve çok sonraları gerçekleşecek olan ekim devriminin temellerini oluşturacaktır.

not: konu çok uzun ve ayrıntılı. pek çok kişi yazdıklarımı okumayacak bile. ama yine de özetin özetini yazmaya çalıştım. ve bir tarihçi olarak elimden geleni yaptığımı düşünüyorum.
devamını gör...

bir takım insanların iç kıpırtısı.

aniden sahile inme isteğim geliyor ama pavyon 'cık' sanırım herkes elindekini değerlendiriyor.

misal bizde sahile dondurma yemeye götürür öğretmenler.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kendi iç dünyamda mutlu olabilirim ama inatla olmuyorum. sahil iyidir iyi!
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

john locke: sessizlik abidesi, nesne sınıfı: keter

oxford'da okuduğu yıllar boyunca sessizlik abidesi olarak anılan locke, siyaset felsefesinde kilit bir öneme sahip bir kimsedir. thomas hobbes başlığındaki yazım tamamen bitmemişti ve muhtemelen locke hakkında yazdıklarımı da bitiremeyeceğim ama madem hobbes'tan bahsettim o halde locke'tan bahsetmenin de zamanı gelmiştir. (biraz da olsa.) konumuz siyaset felsefesi.

thomas hobbes vahşiydi. dünyasını, kurgulamış olduğu doğa durumunu güvensizlik ve korku üzerine inşa etmişti. ardından da insanların, gurur ve korkunun çekişmesinden doğan yaratık "leviathan"a yetkilerini bir sözleşmeyle devrettiğinden bahsetmişti. hatta makyavelist bir üslup geliştirip insan doğası'nın kötücüllüğünden söz etmişti. dolayısıyla anlıyoruz ki hobbes da birilerinden etkilenmiş. tıpkı locke'un hobbes'tan etkilendiği gibi.

tam olarak etkilendi diyemeyiz belki fakat locke, hobbes'un geliştirdiği doğa durumunu yumuşatan kişidir. daha liberal bir anayasal devlet teorisi geliştirdiğini söyleyebiliriz locke'un. seküler bir mutlakiyet doktrini geliştiren hobbes'un tam karşısına yerleştirebiliriz locke'un dinsel hoşgörüyle sentezlenmiş liberal anayasal teorisini.

locke için mülkiyet kavramı çok önemli bir kere. insanın mülkiyete yönelik doğal hakları olduğunu söyler ki biraz sonra doğa durumunda bu konuyu açacağım. locke için meşru yönetim, sınırlı yönetimdir ve rızaya dayalı yönetimdir. pek mutlak monarşi taraftarı olmasa da herhangi bir yönetim şekli sınırlı olması şartıyla pekala meşrudur. tiranlık bile...

ki bunun karşısında da direnme hakkı denen şeyi ortaya atar. sınırlı yönetimden sapan bir yönetim (örneğin bir tiran), kendi bireysel çıkarına göre hareket ediyorsa halk, bu kamu yararından uzaksallığa karşı direnebilir, devrim yapabilir. çünkü sözleşme yapılmıştır. fakat bu sözleşme thomas hobbes'un leviathan'ından farklıdır. bu sözleşmenin bir tarafıdır devlet. fakat leviathan'da her ne kadar geçenki yazıda da "sözleşme" demişsem de bir sözleşme yoktur. bir ahit vardır. tek taraflıdır. locke'unki ise tam anlamıyla bir sözleşmedir. ve eğer ki yönetim, yani egemen bu sözleşmeyi bozacak olursa ve sınırlarını halkın rızası aleyhine ihlal edecek olursa işte o zaman halkın yani yönetilenlerin direnme hakkı meşru hale gelecektir.

locke tam bir halk adamıdır denilebilir bu açıdan. zaten eserlerini de halkın anlaması için yazmıştır, filozoflar için değil.

locke'un doğa durumunda sivil otoritenin olmadığı bir durum vardır. bir özgürlük betimler bize. hobbes ve aristoteles'in tasvirlerinin aksine yönetme yönetilme durumu da söz konusu değildir.

hobbes herkesin herkesle savaştığı bir korku dünyası çizmişti. savaş vardı ve bu kaos halinden kurtulmak için insanlar haklarını leviathan'a devretmişti. aristoteles'te ise polis doğaldı ve varlığımız o toplumun üyesi olmakla gerçekleşiyordu.

locke daha farklı bir çerçeve çizer. hobbes'un fikrini evcilleştirmesi de bu yüzdendir. locke için doğa durumu dinsel bir hoşgörüye dayandırılabilir. ahlakidir, toplumsal bir düzeni buyurur. herkesin mülkü kendinedir. bu mülkiyet sözünü birazdan açacağım. çünkü mülkiyet denince sadece eşya anlaşılmamalı, özgürlüğümüz de anlaşılmalı.

doğa durumu, doğa kanunlarıyla barışı amaçlar. fakat buradaki barışı amaçlaması insanlarla beraber bir ölçüde bozulur. bir belirsizlik hakim olur ve ardından da bir huzursuzluk. buraya birazdan geliriz.

bütün bu "hoşgörü hali" aslında geleneksel bir yaklaşımdır da denebilir.

fakat sivil otoritenin olmadığından bahsedince bu doğa durumunu, ahlaki durumun da denetlenmesi söz konusu olamıyor. çünkü bir makam yok. dolayısıyla denetleyici olmadığından kaos doğuyor. bir güvensizlik doğuyor. ve bu güvensizlik zaman içinde doğa durumunu yozlaştırmaya başlar. bu durumda da bir iktidarın olmadığı toplumda yaşayan bireyler kendi kendilerinin hakimi, infazcısı hatta ve hatta tanrısı olur. ve hobbes'un bahsettiği o kaos, savaş hali doğmuş olur. niye? çünkü doğanın temel kanunudur insanların kendi kendisini koruması hakkı. ve bu durumda da bir sivil yönetime ihtiyaç duyulur.

o halde sorabilirsiniz: hobbes aslında locke mu? ya da locke, hobbes'un şekil değiştirmiş hali midir?

hayır. locke geleneksel bir dil kullanır. ayrıyeten hobbesçu bir dil de ullanır, kişinin güvenlik ihtiyacı bakımından.

en temel kavram locke için mülkiyettir.

mülkiyet çalışmamız sonucu elde ettiğimiz şeydir. bizler locke için mülk edinen hayvanlarızdır. ve sivil bir otoritenin olmadığı doğa durumunda mülkiyet, tüm insanlara ortak olarak verilmiştir. bu, ortak mülkiyettir. diğer yandan doğa durumunda özel bir çaba, emek harcayan insan ortaya özel mülkiyeti çıkarır. emek sayesinde doğanın bize verdiğinden fazlasını üretmiş oluruz ve üretimimiz kişinin özel hakkı haline gelir. locke bize tam olarak bunu söylüyor işte. emek, özel hakkın da mülkiyet hakkının da kaynağıdır. dolayısıyla doğal hukuk, özel mülkiyet hakkını öngören bir yapılanmadır. ve yönetim de bu hakkı güvence altına almak adına kurulmuştur. kim tarafından? rızasıyla bunu isteyen halk tarafından.

bütün bu anlattıklarımı ileriki zamanlarda tamamlayacak isim adam smith'tir. söylememe gerek yok gerçi, apaçık görülüyor. ticari bir devlet modeliyle karşı karşıyayız. locke bugüne kadar geri planda kalmış ekonomiyi, politikanın önüne geçirmeye çalışır aslında. dünya, çalışana ve rasyonel olana aittir., der.

emek neydi? emek her şeydi. toplum emek sayesinde yaratılmıştı. dolayısıyla mülkiyet edinmenin doğal sınırlarının da olmadığını söyler. para da ortaya çıktıktan sonra, sınırsız sermaye birikimiyle bir görev haline gelir adeta. çünkü olay ilahi bir egemenlik doktrinine de dayandırılabilir geleneksel bir tavırla. tanrı, dünyayı insanlara bahşetmiştir der çünkü. ve bunlar sonucunda da artık erdemle değil, ticaretle ilgilenmeye başlarız. locke'un inancına göre de zaten ticaret; insanı uysallaştırır, savaştan uzaklaştırır ve daha medeni yapar.

dolayısıyla devlet, işte bu ticaret halini korumayı amaçlayan bir varlık olarak ortaya çıkarılmıştır.

peki ya böyle bir piyasa ekonomisine geçişi ne meşru kılar?

bu kısımdan sonra hobbes'un gurur-korku çekişmesine benzer bir çekişmeden bahsedeceğiz: mülkiyet ve mülkiyet üzerine çıkan anlaşmazlıklar.

geri kalanını sonra yazarım. çok üşengecim. her yazıyı yarıda kesiyorum. *

yazının devamında bu sözleşmenin nasıl bir şey olduğundan falan bahseder, vatandaşlık mevzusuna değinir, mülkiyeti açar ve kuvvetler ayrılığından bahsederim.
devamını gör...

girdiği her ortamda etrafi neselendiren biri vardır ya işte tam olarak o. gayet neşeli ve sevimli. * bu güller senin için...
devamını gör...

sonuna kadar desteklediğim kampanyadır. şöyle yapan kadın, böyle olan erkek, şu kız, bu kız diye diye bütün ana sayfayı bu tarz başlıklar kaplıyor.
devamını gör...

dev aynasında değil, boy aynasında yapılması gereken eylem. öbür türlü ego patlamasına sebep verebiliyor zira.
devamını gör...

bugün ölüm yıldönümü olan büyük şair. o zaman edip akbayram ve kızı türkü'den gelsin.

"seni dünya paylaşamıyor, şiirlerin bin dilde
seni senden okumak var ya seni aynı dile
mezarın orada olsa burada olsa ne olur
tepende bir taş olsa çınar olsa ne olur

kitapların özgür artık, müjdeler olsun nazım
sen yazmaya devam et, hasreti yazma nazım
varna önlerindeydin, sen artık döndün nazım
karadeniz köpürdü, memlekettesin nazım

nazım hikmet memleket, memleket nazım hikmet
kafiye için yazmadım, hasret sana memleket"

nazım hikmet memleket
devamını gör...

(bkz: sih) inancının özünde, yaygın kast sisteminin bir reddi olarak, tüm insanların eşit olduğuna dair derin bir inanç vardır. bu, çoğu kişi tarafından ilahî cezayı alan günahkârlar olduklarına inanılan cüzzamlılara karşı gösterilen nezaketle örneklendirilir. tanrı’nın kindar olmadığına inanan sihler, cüzzamlıların tedavi görebileceği bir alan oluşturdular. sihler, otuz sekiz yaşındayken tek ve her zaman düşünceli bir tanrı olduğuna dair bir vahye sahip olan (bkz: guru nanak) tarafından hindistan’da, on beşinci yüzyılda kuruldu. bu tanrıya ek onkar adı verildi.

guru nanak, insanların ek onkar için günlük hayatlarında batıl inançlar ve ayinlerden çok, sevgilerini göstermeleri gerektiğini vaaz etti. guru nanak, her biri sihizm’i hindistan ve arabistan’ın farklı taraflarında yayan, kendisinden sonra gelen dokuz guruluk bir geleneğin öncüsüdür. önemlerine rağmen gurular, sadece tanrı’nın sözünü tekrarladıklarında ısrar ederek tanrılar gibi tapınılmayı reddettiler. son guru olan guru gobind singh, 1708’de öldü. yerini, “ölümsüz guru” olarak bilinen ve sihizm’in kutsal kitabı olan metin devraldı. bu kutsal kitaba, (bkz: guru granth sahib) adı verilir. sadece on gurunun öğretilerinden oluşmaz, ama aynı zamanda müslüman ve hindu inançlarından pasajlar de içerir. sanskritçe, farsça, ve penjapça yazılıdır. ibadet sırasında bu kutsal kitaptan pasajlar genelde ilahi şeklinde söylenir veya tekrarlanır.

sihler, zamanın döngüsel olduğuna ve ruhlarının doğum, ölüm ve yeniden doğuştan oluşan bir döngüde yakalanmış olduğuna inanırlar. döngü, insanların benmerkezciliği egoları, öfkeleri, açgözlülükleri, bağları ve şehvetleri – tarafından körüklenmektedir. insanlar kendilerini benmerkezcilikten kurtarabilir ve aydınlanmayı başarabilirlerse, döngüyü kırabilirler. ancak bu aydınlanmanın, kişinin kendi eylemlerinin sonucu olmasına gerek kalmadan, tanrı’nın iyiliği ile de verildiğine inanılır. sihler’in tütün ve alkol tüketmeleri, zina etmeleri veya vücutları üzerinde bulunan herhangi bir kılı kesmeleri yasaktır. ayrıca her zaman sihizm’in beş sembolünü taşımak zorundadırlar: saçlarını örten bir türban, bir tarak, çelik bir bilezik, bir hançer ve (genelde iç çamaşırı olarak) bir çeşit kısa don.
devamını gör...

yaşam enerjisine ve neşesine hayran olduğum karakter.
devamını gör...

silah merakı, kavga isteği, cinsiyetçi küfür kullanımı gibi şeylere iyi dikkat edin derim çünküm ben hemcinslerimde bu varsa arkadaşlık kurmuyorum millet bunlar ile sevgili oluyor. olacak iş değil yahu.
devamını gör...

başlığı okur okumaz cevap aklınıza geliyordur ama yine de yazalım. güzel ülkemiz türkiye.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kaynak: www.dogrulukpayi.com/bulten...
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim