gelirken radar*a takılmış, oy cömertliğiyle sevindiren yazardır. var olsun.
devamını gör...

tipini yidüğüm!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

doktor hasta gizliliğini hiçe sayarak tüm hastalarının problemlerini hikayeleştirerek kitaba dökmüş olan yazar.
hipokrat'ın kemikleri sızlıyor.
devamını gör...

çok yavaş ilerleyen takip sekmemi, girdileri ile birlikte şaha kaldıran yazar. akıştan hızlı akıyor mübarek bu günlerde. takipteyiz efendim. tabi yetişebilirsek *
devamını gör...

dert yarıştırması, derdimi küçümsemesi.

ben orada seni yakın bulup anlatmışım yaşadığım şeyi. sen gelip bana “seninki de dert mi, en azından şuna sahipsin” veya “ben bunları yaşıyorum çok daha ağır” diyeceksen neden yakınsın ki bana?
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

sekizaralıkikibinonsekiz
devamını gör...

1954 doğumlu yeni zelanda'lı yönetmen. müthiş bir kariyeri var. anlatayım;

efendim bu ablamız the piano isimli bir şaheser çekti 1993 yılında. yönetmenin 3. uzun metrajlı filmi olan bu çok çok iyi film bir aşk hikayesinin o kadar başarılı bir sunumu ki filme eşlik eden muhteşem müzikler, erotizm, oyunculuk gibi baskın unsurlar bile gölgede kalıyor. filmi izledikten sonra aklınızda kalan sahnelerden hangisinin diğerinden daha iyi olduğuna, incelikle yazılmış hangi diyalogun bir öbüründen daha fazla alt metin içerdiğine, sembolik anlatımın doruklarında gezen hangi nesnenin diğerinden daha iyi kullanıldığına karar veremiyorsunuz. benim gibi dönem filmlerinde hikaye anlatıcılığını çok da sevmeyen bir insana bile filmini birden fazla kez izletebilmiş bir yönetmen jane campion. palme d'or da alan bu filmin en iyi senaryo dahil 3 de oscar'ı bulunuyor.
iyi dönem filmi çekmek zordur ama bu ablamız yemiyor içmiyor araya aldığı birkaç deneysel işten sonra yine bir 19. yüzyıl hikayesi çekiyor; bright star. yine bir aşk hikayesinin işlendiği bu film the piano kadar olmasa da yine son derece etkili bir film. cannes'da yarışıyor ama rakip das weiße band-eine deutsche kindergeschichte. yapacak da çok bir şey yok malumunuz.

neyse efendim jane ablamız 2021 yılını 12 dalda oscar adaylığı almaya başaran netflix yapımı the power of the dog filmiyle kucaklıyor. cannes ve dijital platformlar arasında yıllardır sürmekte olan soğuk savaşın kurbanı olan bu film için söylenecek çok şey var aslında. ben çok gıcık bir sinema severim. çok fazla film izliyorum bunların arasından armudun çöpü, üzümün çekirdeği diye diye pek azını beğenebiliyorum. benim için esas olan ne anlatıyor olursa olsun filmde net bir yönetmen tavrı görüp görmediğim oluyor günün sonunda. the power of the dog yine bir dönem filmi. iç ve dış mekan kullanımı son derece dengeli. iyi çalışılmış dekorlu sahneler, plato aydınlatmaları perdeye çok güzel kareler şeklinde yansımış. tamam bunlar büyük bütçe ve özenli yönetmenler söz konusu iken bahse çok da değmeyen şeyler ama hep söylediğim gibi tepkilerimizi bastıramayacağınız kadar ustalıklı çekimler eklenince buna, iş başka bir noktaya doğru tırmanmaya başlıyor. the power of the dog 2021 senesinin en iyi sinema filmi mi henüz buna net bir cevabım yok ama en iyilerinden biri olduğu kesin. jane campion çok yetenekli bir yönetmen. respekt.

ha bu arada daha önce de bahsetmiştim ama altını tekrar çizmek istiyorum. akademinin en iyi yönetmen dalında ikinci kez adaylık bahşettiği ilk kadın yönetmen aynı zamanda. sene olmuş 2022.*
devamını gör...

kişisel egolarını tatmin etmek uğruna insanların duygularıyla oynayan saygısız, karaktersiz insanların yaptığı eylemdir. insanlar sizin oyuncağınız, aşk da bu kadar basit bir şey değil.

güzellik/yakışıklılık geçici, karakter ise kalıcıdır..
devamını gör...

texas children’s hospital’ın psikiyatri bölümü’nün başkanı profesör bruce d. perry, bir makale yayınladı.
3 yaşındaki iki çocuğun beyin taramalarını gösteren perry, “fotoğraflarda da görüldüğü gibi sol taraftaki beyin taraması ailesinin ilgisiyle yetişen ortalama bir çocuk beyni. öte yandan sağ tarafta ailesiyle zaman geçirmeyen ve ailesinin ilgisini görmeyen bir çocuğun beyninin taraması var. bu çocuğun şiddet görmüş olabileceğini de tahmin ediyoruz. bu taramalar sonucunda, sağ taraftaki çocuğun beyni yaşıtına göre daha küçük” dedi.
kaynak
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
türkiye’de yaşananlara bakıldığında beyin gelişimi sorunlarının nereden kaynaklandığını ortaya çıkaran makale.
devamını gör...

gizli kalması gereken cennetlerdir.
devamını gör...

bir witold gombrowicz kitabıdır.

okuduğum en etkili kitaplardan biridir. okurken müthiş keyif aldım. müthiş keyif aldım. witold gombrowicz hayranlığım bir kat daha arttı bu kitapla. muhteşem bir bakış açısı, zihni allak bullak eden bir anlatım, düşüncelerini izlemek inanılmaz bir keyifti yazarın. inanılmaz bir keyifti.

pornografiyi insan çıplaklığının saçma bir kurgu içinde aşırıya kaçılarak sınırsızca sergilemekten bahsetmiyor yazar bu romanda. daha derin bir pornografi bu. daha derin bir pornografi.

bir solucan düşünün ki ben kitap boyunca o solucanı düşündüm. gencecik iki insanın aralarında oluşan cinsel çekimi bu solucan aracılığıyla etraflarındaki yaşça daha büyük insanlara sergilemekten aldıkları keyifi düşünün.

bir insan bunu nasıl yapabilir diye düşündüm sürekli. bir yazar bunu nasıl bu kadar büyüleyici bir şekilde anlatabilir.

gençlerden biri solucanın üzerine basar. solucanın üzerine basılan ayağın dışında kalan kısmı hala kıvranmaktadır. genç ne yaptığının ve yaptığı şeyin günah olduğunun farkındadır. sonra genç kız solucanın üzerine basar. hala kıvranmakta olan solucanın üzerinde bu sefer günaha ortak olan kızın ayağı vardır. kızın ayağı vardır.

günahta ve ölümde cinsel bir çekime kapılarak buluşmak kadar derin ve etkileyici bir pornografi olamaz. bu sadece bir örnek ama en etkileyici olanı. en etkileyici olanı.

ölüm, cinayet, cinsel çekim, genç bedenlere dikilmiş yorgun gözler, hayal gücünün çarpıcı baştan çıkarıcılığı, hükmetmenin ve hükmedilen olmanın dayanılmaz hafifliği. her şey kitabı içinde ölmekte olan bir solucan gibi kıvranmakta. bir solucan gibi kıvranmakta.
devamını gör...

en nihayetinde adımı gördüğüm liste. günlerdir bugünü bekliyordum.
devamını gör...

gençlik dertleri ne güzel hayat.
herhangi bir pozisyon almanıza gerek yok diğer yarışmacı da şansınızı deneyin.
devamını gör...

fransız ressam, genellikle mitolojik sahneler ve dini konular üzerine çalışmıştır. klasik fransız barok akımının öncülerindendir. paul cezanne gibi sanatçılara ilham olmuştur.
otoportreleri haricinde hiç çağdaş konularda resim yapmamıştır. çok az forma eğitim almış olmasına rağmen din ve mitoloji konularında kendin çok iyi eğitmiştir ve resimdeki konularını da burdan almıştır. her bir resmi bir hikaye anlatır.
hristiyan ve pagan kültürünü birbirine karıştırmada başarılı olmuştur. pagan konularına hristiyan figürlerini çizerek ilginç bir tarz yaratmıştır. ( 4 mevsimi resmettiği the four seaons serisinde baharı temsil eden flora yerine adem ve havvayı kullanması gibi)
resimlerinde renklerden ziyade açıklık ve mantığı önde tutmuştur. çağdaşları gibi duyguları vurgulamak yerine beyni/zekayı vurgulamıştır.

et in arcadia ego

the rape of sabine women

the massacre of innocents

otoportre
devamını gör...

başarı kriterimiz ne ki mesela? tolstoy gibi 67 yaşında bisiklet sürmeyi öğrenmek bir başarı değil midir? öğrenmenin yaşı yoksa başarılı olmanın da yaşı yoktur benim için. çünkü adım atmaya hali olmayan birinin tek bir adım atması bile onun için başarıdır.
devamını gör...

saygı duyduğum insandır. ben moralim bozukken uyuyamıyorum.
tavanla bakışıyorum. sözlüğün ıssız başlıklarında dolaşıyorum.
devamını gör...

kktc'nin en zengin adamı, cem uzan'dan önce "avrupa'ya kazık atmış" medarı iftiharımız, özal'ın prensi, ersin tatar'ın eski patronu, ayşegül tecimer'in eski eşi vs vs.

1941'de o yıllarda ingiltere kolonisi olan kıbrıs'ta, lefke şehrinde doğar. babası ingiliz dominyonunda polis olarak çalışırken ayrılıp bir şirkette çevirmenlik yapmaktadır. daha sonra magosa'ya taşınır ve maraş'ta ticari atılımlara girerler (önce hediyelik eşya dükkanı açar, sonra otobüs işine girer falan), yani küçük asil'in hayatı belli bir refah içinde geçer. ilk ve orta eğitimini mağusa'da tamamladıktan sonra istanbul üniversitesi iktisat fakültesi'ne kaydolur. burada okuduğu yıllarda, ülkesinde eoka terörü azmış ve kıbrıslı türkler sürekli ezilmektedir. bu sırada nadir ailesi de ingiltere'ye göç etmeye karar verir. asil de londra'ya gelerek tekstil işine girmiş olan ailesine destek olur, aile şirketinin başına geçer. wearwell markasını satın alan asil aile şirketini bu marka altında sürdürerek hızla büyütür, derken 1974'te türk askerinin adaya çıkması üzerine kıbrıs'a dönerek adada yatırımlarına devam eder, kurtlar vadisi'nde mehmet karahanlı'dan bildiğimiz narenciye kabzımallığını da yıllardır içinde oldukları tekstil sektörüne eklerler. 1979'da batık polly peck şirketini satın alan asil nadir, artık ingiltere'nin en zengin adamlarından biri olarak görülmekte ve kktc'nin başlıca sponsoru kabul edilmektedir.

1980'lerde türkiye'de "globalisation" denince akla hemen adı gelen (eti değil ehehehehe) turgut özal'ın teşvikleriyle türkiye'ye ye de gelen asil nadir, manisa'da vestel fabrikasını kurar. ingiliz ferguson ve japon akai elektronik firmalarının televizyonlarını, vhs oynatıcılarını monte edip türkiye pazarına sürer. 90'ları hatırlayanların gayet iyi bildiği vhs oynatıcıyı çoğu eve (daha doğrusu girdiği çoğu eve, çünkü bir bizde vardı) sokan vestel'dir. ayrıca pizza hut'ı da türkiye'ye getirir, derken özal'ın tavsiyeleriyle anap'lı medya oluşturmak üzere medyaya girer. önce haldun simavi'nin günaydın gazetesini satın alır, sonra güneş gazetesini, derken gelişim yayınlarını (ki nokta ve limon(u: leman) dergilerini barındırıyordu)... hürriyet gazetesine de talip olduğu duyulur ama erol simavi ile anlaşamaz. erol simavi, özal'ın gözünün önünde "gel sana satayım gazeteyi, turgut beye de komisyonu veririz" diye asil nadir'e meydan okur hatta. hürriyet'i alamaz ya, bu daha nedir ki?

1980'lerin sonunda nadir imparatorluğu çatırdamaya başlar. polly peck şirketi iflas eder, ardından şirketlerin finansmanını zimmetine geçirmek, hileli iflas gibi kalemlerden dolayı ingiltere'de tutuklanır. birleşik krallık başta birçok ülkedeki yatırımlarını (türkiye dahil) yok pahasına elden çıkaran veya el konan nadir küçülerek sadece kktc'deki yatırımlarına kapanır. 2010'da tekrar londra mahkemelerine gider, bu sefer 10 yıl hapse mahkum edilir, altı yıl yattıktan sonra türkiye'ye iade edilir. halen kktc'de yaşıyor ve havacılık sektöründe faaliyet gösteriyor...

aniden iflas etmesinin nedenini de "1989'da amerikalılar denktaş'ın yerine beni başkan yapmak istediler, kabul etmedim" diye açıklamışlığı vardır (bu konuda sabahattin önkibar da "imamlar ve haramiler medyası" adlı kitabında benzeri şeyler söyler). bu girdide linklerdeki haberlerin yanı sıra asil nadir'in annesi safiye nadir hakkındaki şu linkten de faydalandık.
devamını gör...

(bkz: notre dame katedrali)
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

güney afrika cumhuriyeti'ndeki siyahların, kötü ekonomi ve güvenlik problemlerine rağmen a.n.c'ye oy vermesiyle aynıdır. eğer a.n.c kaybederse beyazlar gelir ve yeniden apartheid olur korkusuyla oy veriyorlar.
türkiye'de insanların başa kim gelirse gelsin, hak ve hürriyetlerinin korunacağına dair ümitleri yok. o yüzden onları korkutmak ve oylarını almak kolay oluyor.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim