deniz kokusu. deniz kıyısında bir evde otururduk 14 yıl öncesine kadar. ne zaman deniz kokusu duysam balkonundan heyecanla yunusları izlediğim o anlar gelir aklıma.
devamını gör...

büyük bir kitle-imha silahı yapabileceği korkusuyla amerikan hükümeti tarafından hayatı boyunca gözetim altında tutulmuş, obsesif bilim insanı. "pes etmek" denen şeyin sözlüğünde olmadığı bir insan. amacı elektriği atmosfere dağıtıp, herkesin bedava yararlanabileceği bitmek tükenmek bilmeyen elektrik enerjisi üretmektir. kablosuz kısmını da gayet rahat başarmıştır. günümüzde kullandığımız birçok aletin de temellerini atmıştır. bilgisayarlar, mikrodalgalar, elektron mikroskobu ve daha niceleri... diyebilecek pek bir şey kalmamış; müteşekkiriz.
devamını gör...

bir zamanlar bizde çiçektik diyen görsel.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

amerikalı tarihçi edward hallett carr tarafından yerden yere vurulan ilkeler. carr,  the twenty years' crisis isimli eserinde bu ilkelerin, bu ilkelerin altında yatan amaçların ve woodrow wilson'ın düşünce sisteminin eleştirisini sert bir biçimde yapıyor. aberystwyth üniversitesi’nde wilson'u onurlandırmak için kurulmuş olan wilson kürsüsünü elde eden carr'ın düşüncelerini bu denli katılaştıran bir kaç ufak detaya değinmeden geçmek olmaz.


carr’ın liberalizme karşı eleştirel bir tutum benimsemesine sebep olan olayların ilk tohumu paris barış konferansı sırasında atıldı. konferansa katılan ingiliz heyetinde yer alan carr, bu vasıtayla amerikalılarla temaslarda bulundu. amerikalıların ve abd başkanı wilson’un liberal ve ahlaki bir söylemle gerçek
niyetlerini, yani rakiplerini kontrol altında tutmayı arzularını, saklamaya çalıştıklarını düşündü (cox, 1999: 646). birinci dünya savaşı sonrası sistemin üzerine inşa edildiği ütopyacı ilkelerin bir diğer sorunu ise uluslararası ahlak teorileri ile birlikte belirli bir grup devletin üstünlüğünü ebedi hale getirmek üzere
araçsallaştırılmış olmalarıydı. dolayısıyla mutlak ve evrensel olarak görünen ilkeler aslında ulusal çıkarların belirli bir şekilde yorumlanmasından başka bir amaca hizmet edememişlerdir (carr, 1946: 79, 87).

carr, birinci dünya savaşı sonrası düzenin yıkılmasına sebep olan şey insanların aptallıkla ve kötülükle davranmayı tercih ederek doğru ilkeleri uygulamayı reddetmesi değil de belki de
ilkelerin uygulanamaz ve yanlış olması tespitinde bulunur. 19. yüzyılda üretilen çözümlerin, temelde ütopyacılık olarak
adlandırdığı liberalizmin, birinci dünya savaşı sonrası siyasette temel düzenleyici ilke olarak kabul edilmesine itiraz etmiştir. carr tarafından kullanım ömrünü tamamlayan bir ilke olarak
tanımlanan liberalizmin, içinde bulunulan dönemdeki sorunlara çözüm olabilmesi imkânsızdı. dolayısıyla yeni bir denge oluşturmak adına geçmiş geleneklerden kurtulmak ve yeni gelenekler üretmek gerekliydi. bunun için de dönemde baskın olan sosyal ve ekonomik koşulların iyi bir şekilde
analiz edilmesi gerekiyordu (cemgil, 2015: 23, 47).

aydın iktisat fakültesi dergisi - e.h. carr’ın “yirmi yıl krizi 1919-1939” kitabında birinci dünya savaşı ve sonrası düzen

devamını gör...

polo t-shirt kadın modeli çıktı mı? ya da herhangi bir bardak alan oldumu bilemiyorum ama ben kulaklık istiyorum. siyah - turuncu, yeni bir logo, yeni bir hayat, yeni bir kulaklık…

20 bin karmada çok yaa çoooooook. şimdiye kadar yazdığım gırla şeyi silmeseydim ulaşmıştım gerçi. nabalım bende eserikli bir manyağım, arada siliyorum bazı şeyleri. 20 bine ulaştığımda tüm tanımlarım cifli, çamaşır suyu ile yıkanıp aklanmış, püripak, tertemiz olur mu bilemiyorum. uzun yollara devam.
devamını gör...

aysel gitti.
+onun için mi üzgünsün ?
-yoo.
+döner herhalde. üzülme ne olursun.
-dönse de fark etmez.
+neden?
-artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz ki. bir kere gitti mi gitti. yüzüne baktığında hep bunu hatırlarsın
devamını gör...

son zamanlarda yaklaşık 4 aydır hiç yaşamadığım kesinti. bazı servis sağlayıcıları gerçekten insanı kanser edebiliyor. allahtan onlardan birini kullanmıyorum.
devamını gör...

kocaman sarılırdım öncelikle. ben zaten anlamışımdır ama onun söylemesini beklemisimdir. bu yüzden uzun uzadıya konuşmalar yapmaya gerek yok. eğer ilerde bir çocuğum olur ve bana bunu söylerse her an yanında olduğumu hissettirim. ve en önemlisi hastalıklı, nefret kusan insanlardan korurum onu. bu onu farklı birisi yapmıyor ve hoşlandığı cinsiyet yüzünden kendini kötü hissetmesini sağlatmam kimseye. annene bak ve örnek al çocuğum. ılişki deneyimlerimi anlatırım hem sana.
devamını gör...

ali ayçil'in dergah yayınları tarafından ocak 2007 tarafından yayımlanan öykü kitabı.

aşağıdaki satırlar 1000k kitap sitesinde yazdığım incelemeden alınmıştır.


"sur hem diyarbakır'da tarihi bir ilçenin hem de lübnan'da bulunan bir kentin ismi.kitaptaki sur kenti nerededir hangi beyliktedir bilgi verilmemis. bir ihtimal hayali bir kent olabilir. yazar orta çağ'da seyyah ibn'i batuta'nin ziyareti sırasında 12 farklı karakterin farklı zamanlarda şehirde yaşadıklarını ve şehirle yaşadıklarını, yaşamlarıyla birbirlerine nasıl dokunduklarini anlatmış. tabi tarih orta çağ olunca, coğrafya da akdeniz olunca biraz amin maoluf rüzgarı burnunuza geliyor. biraz iskender pala esintileri de aliyorsunuz aşk demeden aşkı anlattığı için. binbirgece masalları da cabası...
ancak öykülerin kısalığı, bu kısalık içinde verdiği merak, karakterlerin olgunluğu, insanın yazgısını takip etmesinin önemi gibi noktalara parmak basılmış bir eser. dilin büyüsü, kelimelerin birbirine olan bağı, öykülerin kısa olmasına ragmen vuruculugu, betimlemelerin gerçekçiliği karşısında siz de kendinizi feracenizin eteğini topluyor ya da sariginizi elinizle düzeltiyor gibi hissediyorsunuz. hikayelerin hepsinde anlatıcı kahramanin gözlerinden anlatıyor hikayeyi. kahramanin karşısındaki karakterin iç dünyasını kestirmek zor. bu yüzden dallanıp budaklanmiyor öyküler. kahramanı da karşısındaki/leri de siz düşünüyorsunuz. en sonunda dilber makbule ile kafayı iyice karistirip hikayeci tahir ile tüm bunların eninde sonunda hepimizin birbirimizden bir parcasini aldığımız büyük bir masal olduğu izlenimi ile sona eriyor.
zamanı, ben algısını, bir kente ait olmayı, kent olmayı, bencilliği, fedakarlığı, bakabilmeyi, görebilmeyi, merak etmeyi ve merak etmemeyi sorgulatiyor. aynı zamanda güçlü kadınlardan ve hassas kalplerden bahsediyor. kitabı oldukça beğendim. tarih okumaları yapmaktan hoşlananlar için iyi bir eser.
devamını gör...

ancak kafası son derece karışık bir güruha dahil olan bir kişinin yapacağı türden eylem.

sevgili dostlarım, romalılar;
bazı insanlar ciddi ciddi neyin kul hakkı olduğu hakkında en ufak bir fikre sahip değiller. kısacık bir örnek anlatayım.

belediyemiz, eski başkanının yolsuzlukları ile ünlü. bir arkadaşım vardı, başı örtülü (bu arada ben de inançlı biriyim ama bu arkadaş biz kapanmadığımız için bizim doğrudan cehennemlik, kendisinin de cennetlik olduğundan emin), iyi de anlaştığım bir kız. bir gün bu başkan hakkında konuşurken "ben de onun yerinde olsam ben de yerdim" dedi gayet pervasızca.

kıssadan hisse; insanlar cennetlik olmanın şartlarını o kadar yanlış biliyor ki, işi gücü bırakıp bunlara laf anlatmaya kalksak, en az 30 senemiz bununla geçer.
devamını gör...

#949039 bugün tövbekarlarla tanışacağız demek ki! bir yer bulduk dünyadan uzak. burada hepimiz beraberiz.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bazı durumlarda anal ve üretral duyumsamaları kışkırtır. her ne kadar korku, bizzat, haz hâline gelmese de özel bir haz türünün gelişmesine vesile olabilir. black mirror’ın bir bölümünde insanların çektiği acıları, özel bir mikroçip sayesinde kendi bünyesinde toplayan ve bu yolla gerçekleşecek olanı gerçekleşmeden tespit eden bir doktor, sonraları korkuyla karışık acıdan büyük `zevk` aldığını keşfediyor, bu yolla orgazmın doruklarına ulaşıyor ve bu durumun bağımlısı hâline geliyordu.

hazırda bekleyen korku, haz doruğa çıkarken duyulan sıcaklık hissi beklenen orgazmın gerçekleşmesi olarak algılanılıyor ve böylece acı duymaya kadar varan, ancak acı ve korku esnasında gerçekleşebilen bir ritüele dönüşüyor. belli şartlar altında acı ve korku, normalde korkulan rahatlamayı yaşamanın tek yolu hâline gelebilir. bu yüzden insanın bazı korkularının altında hissettiği bir haz duygusu vardır; korkmaktan haz almanın (bu acı içinde geçerlidir) tek anlamı, korkunun `cinsel uyarı`ma vesile teşkil etmesidir.

“”özlem, korku, ayni şey," diye araya girdi, tipik bir acelecilikle. uçakların uçması beni dehşete düşürüyordu, fakat daha sonra bir defa bir uçağı uçurdum, büyüleyici bir deneyimdi. korku ile büyülenme yan yana gidiyor.”

genellikle aşk ilişkilerinde, çiftlerde, ayrılığa dair duyulan yoğun korkunun uzantısal açıdan tutkulu bir tablo çizmesinin nedeni de budur. kavgaların ilişkiyi diri tuttuğuna dair inanışın altında yatan sebeplerden en büyüğü kaybetme korkusudur. daha taraflar ayrılmadan, tamamen zihinde, sevgili artık bir başkası ile birliktedir. birlikte yapılan, mutlu olunan her şey artık `öteki` iledir; bu durum katlanılamaz, dayanılamaz, hatta intihar sebebidir. ayrılık gerçekleşmeden zihinde olup biten her şey, bilinçaltında kaybetmeye dair korkularımızı besler. bu da bir çatışma doğurur; sürekli gerginlik, huzursuzluk ve bundan beslenen haz.

bu yüzden insanlar hayal dünyalarında, korkuya dair fanteziler kurar. partneri ile sevişirken tecavüze uğradığını hayal eden bir kadın, dayak fantezisi olan bir erkek, bir hücrenin içinde açlığa terk edilmiş olarak seks yaptığını düşünen insanlar... tüm bu fanteziler hazza ulaşmanın ve korkuyu zedeleyerek onunla başa çıkmanım bir yoludur.
devamını gör...

journal of pediatric nursing adlı dergide yayımlanan araştırma sonuçlarına göre kedi beslemek otistik çocuklarda hiperaktivite, zorbalık, dikkatsizlik, dışsallaştırma gibi çeşitli davranış problemlerini iyileştirmeye yardımcı olmakta.
otistik çocukların kedilerle güçlü bağlar kurmasının onların hayatta tutunmasına olumlu etkiler yaptığı da açıklandı. kaynak

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

otistik çocuklar evcil hayvanlara sahip olmaları halinde daha iyi sosyal beceriler geliştiriyorlar.
rennes üniversitesi'nde araştırmacı grandgeorge "kediler gözlerini dikip bakmazlar, kısa süreli göz teması dönemlerinden sonra başka tarafa bakma eğilimindedirler ve bunun otistik çocuklar için daha rahat hissettirmesi mümkündür” dedi.
bir kedi ile etkileşim kurmak otistik çocuklara güven aşılayabilir, empati ve şefkat öğretebilir, kaygıyı azaltabilir.

bir kedinin dostluğu tonlarca ilaçtan çok daha şifalıdır - enzo jannacci.
devamını gör...


oyuncu elçin sangu, twitter'dan koronavirüs aşısı tedariğinde ve uygulanmasında yaşanan başarısızlıkları eleştirdi.

sağlık bakanı fahrettin koca'nın önceki akşam yaptığı aşı açıklaması sosyal medyada tartışılmaya devam ediliyor. koca'nın açıklamalarının ardından bir twitter kullanıcısının, "acun ılıcalı’yı ülkeye çağırın, canlı yayın yapıp aşı parası toplayıp bizi aşılatsın. başka çare kalmadı" şeklindeki ironik paylaşımını alıntılayan gazeteci maklube cengiz, "yemin ederim benzer bir şeyi haluk levent yapar diye konuştuk bugün. yani artık biz kendi aramızda para toplayıp halledeceğiz bari aşıyı getirin bir şekilde, yeter!" diye yazdı

cengiz'in bu tweetine ünlü oyuncu elçin sangu'dan yanıt geldi. cengiz'in paylaşımına eleştirel bir tweetle destek veren sangu, "aşıyı da bize kilitleyecekler matmazel" diye yazdı


buradan
devamını gör...

gerçek anlamda maddi sıkıntı çekmemiş kişilerin önermesidir. parayla kiranı da ödersin, depreme dayanaklı güzel bir evde de oturursun, araba da alırsın, sağlık da alırsın bir yere kadar, tatile gidip kendine gelebilirsin, dışarıda canının çektiğini yersin, konsere gider eğlenirsin, işin çok kötüyse riske atar ayrılıp yeni bir iş ararsın...
parasız hiçbir insan mutlu değil, olamaz da.
devamını gör...

anlık, ankara sağanak yağmurları.
radyoda edis martılar
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

son sınavlarıma girmiş bulunmaktayım hepsinin sonucunu bekliyorum bu şekil.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir koşuşturma, bir heyecan. herkesin yüzünde benzer bir gerginlik vardı o akşamüstü. tedirginlik, her yerden bir tehlike gelebileceği ihtimali, belirsizlik. kalabalık bir masada oturuyorlardı. kimse çantasını kucağından indirip sandalyeye bile asmamıştı. telefonlar elde. şarjlar azalmış. nöbetleşe camdan sokağa bakıp duran 9 kişiydiler. ışık'ın telefonu çaldı. arayan iş arkadaşı joseph'ti. murat'tan belgeyi alıp almadığını sordu. saatlerdir bu anın gelmesini bekliyordu ışık. derin bir iç çekti. aldım dedi. korkma dedi joseph hissetmiş gibi. "senden kimse şüphelenmez."

ışık kalktı oturdukları kahveden. ufak tefek çelimsiz bir kızdı. üniversiteye yeni başlamıştı. 2 sene önce gelmişti bu şehre, havasına suyuna bile henüz alışamamıştı. okulun ilk senesi bir hocasının yönlendirmesiyle saat ücretli olarak çalışmaya başladığı, okul ve cafe'den arta kalan zamanlarında veri girişi yaptığı, işini doğru yaptığı taktirde kimsenin kaçta gediğine kaçta gittiğine karışmadığı bu araştırma enstitüsünde, idari işler departmanında asistan olarak çalışan joseph başta olmak üzere herkes onu çok sıcak karşılaşmıştı. yabancılarla çalışmak ne güzel diye düşünmüştü ışık daha ilk haftadan. kesinlikle mezun olduğunda çokuluslu bir yerde çalışması gerektiğine ikna olmuştu çabucak. belçika tarafından fonlanan bu enstitüde neredeyse her milletten 21 tam zamanlı, ışık'ın sayısını bilmediği kadar da yarı zamanlı ya da saat ücretli personel çalışıyordu. ışık çok şanslı görüyordu kendini. onu bu işe yönlendiren hocasına da defalarca kez söylediği gibi hayatı, bakış açısı tamamen değişmişti bu işe başladığından beri.

hiç anlamadığı şeyler olup bitiyordu ama. korkuyordu ışık. ilk defa 3 ay önce enstitünün araştırmacılarından biri tutuklandığında, hemen akabinde de adalet bakanlığı'ndan enstitünün tüm yazışmalarının asıllarının taraflarına ivedilikte teslim edilmesi istendiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. joseph, ona nerede çalıştığından en yakınları haricinde pek kimseye söz etmemesi gerektiğini söylediğinde didikleme ihtiyacı duymuştu ışık. öğrendiği bilgi kırıntıları bile kanını dondurmaya yetmişti. enstitü'nün üzerinde çok baskı vardı. belçika ile ülke arasında da haber bültenlerine bile yansıyan cinsten çok ciddi bir diplomatik kriz...

joseph 3 gün önce ışık'a muratla görüşmesinin mümkün olup olmadığını sordu. ışık'ın işe girişinden 7 ay sonra direktör yardımcılığından istifa eden, 32 yaşında profesörlüğünü almış murat ve ışık hiçbir diyalog geçmişine sahip değillerdi. ışık anlamamış, nedenini sorma gereği duymuştu. joseph üstü kapalı bir şekilde cevap verdi. ışık çok kurcalamaması gerektiğini ancak bu evrakı almasının ve joseph'e teslim etmesinin ne kadar önemli olduğunu sezmişti. kabul etti. joseph'e, onu bile isteye tehlikeye atmayacağını bilecek kadar güvenirdi. yine de sorma ihtiyacı duydu. "endişelenecek bir şey yok ışık. bunu enstitüde tam zamanlı çalışan biri yapmamalı sadece, durumları biliyorsun az çok." murat ve ışık laleli'de buluşmuşlardı. saati ve yeri joseph haber vermişti ışık'a. ayaküstü bir sohbet, kapalı bir zarf ve bu kadar. 3 dakika bile sürmemişti. her zamanki gibi işe gidecek, 4. kata çıkıp bunu joseph'e verecek ve çıkacaktı. en kötü ne olabilir ki diye düşündü enstitünün bulunduğu sokağa girerken. yokuşu çok hızlı tırmanıyordu, nefes nefese kalmıştı. neredeyse koşar adım yürüdüğünü, kan ter içinde kaldığını enstitünün tam karşısındaki polis kalabalığını fark etmesiyle eş zamanlı kavradı. birden durdu yolun ortasında. ondan tarafa bakan polislerden biriyle göz göze geldi. kafasını önüne eğdi ve yürümeye devam etti. bu defa normal hızda. bahçe kapısına geldiğinde tekrar baktı polislerden tarafa. neredeyse 30 kişilerdi. 4 normal polis otosu, 4 de zırhlı araç vardı. polisler ağır silahlıydı. özel bir ekip olduklarını düşündü ışık. terörle mücadele mi acaba, onların üniforma renkleri böyle mi oluyordu diye düşündü. aynı polis gözlerini dikmiş ışık'a bakıyordu. bir an ne yapacağını bilemedi kadın. kafasını çevirdi hızla, çantasının ön gözünde olması gereken personel kimlik kartını bulamıyordu bir türlü. sinirlenmişti, göz ucuyla sağa, yokuşun yukarısına baktı yeniden. polisin ona doğru yürümeye başladığını gördü. hızla arkasına döndü, yere çömelip çantasını açtı, kimliği yoktu! beyni patlayacak gibiydi. arkasına dönüp baktı, polis ona yürümeye devam ediyordu. galiba gülümsüyordu da. sinirleri bozuldu. kalbi yerinden çıkacak bir hızda atıyordu. kalktı yerden ışık, hızla yokuş aşağı yürümeye başladı. neredeyse koşuyordu. çok yanlış bir şey yaptığını fark etti ama artık çok geçti. polisten kaçıyordu! köşeyi döner dönmez karşısına çıkan, daha önceden dükkan olan ama sonrasında ön ve arka duvarları yıkılarak bir yaya alt geçidine çeviren binanın tam altında polisin kendisine "bayan" diye seslendiğini duydu. zaten burada da bir grup polis olduğunu gördü. hatta bir de masa. kimlik kontrolü yapan, ağır silahlı olmayan polisler ve geçip gitmekte olan insanlar. durdu ışık. kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve arkasına döndü. en sakin olmaya çalışan yüz ifadesiyle;

-buyrun memur bey?
-nereye böyle koşa koşa hanfendi?! kimlik göreyim.
-kimlik mi? ha normal kimlik mi? bir saniye. hemen.

polis 27-28 yaşlarında dev gibi bir adamdı. 1.90'ın üzerinde boylu, büyük suratlı, esmer. küçücük bir kadın olan ışık kendini olduğundan da küçük hissetti bu adam karşısında. ellerinin titrediğini fark ettirmemeye çalışarak sırt çantasında cüzdanını aradı. kimliğini verdi. polis elindeki telefondan bir şeylere baktı. kimliği geri verirken konuştu;

-ne aradın öyle yere oturup sen?
-personel kimliğimi aradım da. evde bırakmışım herhalde. bulamadım. bugün ben çalışmıyorum normalde, zaten defterimi alacaktım, unutmuşum dün, önemli bir şey değil. bugün işim bu taraflarda olunca uğrayıp onu alayım dedim ama kimlik yok. (güldü) bulamadım, eve dönüyorum.
-ne iş yapıyorsun sen?
-stajyerim ben. öğrenciyim normalde.
-neden koşarak uzaklaştın peki?
-memur bey, size açık konuşcam, ben hayatımda polis görmüş insan değilim. sizi öyle görünce korktum açıkçası. ne yapacağımı bilemedim. size çok komik gelecek belki ama durum bu. korktum, bir an önce de uzaklaşmak istedim, yemin ederim.
-etme yemin ışık hanım. hem biz korkulcak insanlar mıyız? bak bana... ben ne yapayım senin yeminini. ama gel biraz yürüyelim senlen.
-aslında acelem var benim memur bey. ben gitsem?
-bir öpücük vermeden nereye ışık hanım?
güldü polis.
-anlamadım, ne öpücüğü?
-hadi hadi uzatma, ver bir öpücük bakayım.
öne doğru eğildi. itti ışık polis'i. dehşete kapılmıştı. "ne yapıyorsunuz siz!" dedi, etrafta bir sürü polis, bir sürü insan daha varken bu hadsizlik onu şok etmişti. polisin böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğine anlam verememişti.

-gel bakalım ışık hanım o zaman, merkezde bir ifadenizi alalım sizin.

ne olduğunu anlamadan polis bileklerine kelepçeyi takmıştı genç kadının. inanamıyordu olanlara ışık. tarifsiz bir şekilde korkuyordu. hayatında böyle bir dehşet anı daha yaşamamıştı. bayılacak gibiydi. sürükleyerek götürüyordu onu polis. arkasına baktı. tanıdık bir yüz arıyordu. enstitünün sokağına geri döndüler. yokuşu tırmanırlarken ilerde polisin müdahaleye başladığını gördüler. her yer gazdı. göremedikleri yerleri hedef alan polisler vardı! polis ışık'a baktı, arkalarından gelen polislere belli belirsiz bir işaret yaptı ve koşar adım ışık'ın yanından uzaklaştı. kadın elleri kelepçeli vaziyette sokağın ortasında kalakaldı. arkasına döndü, sokaktaki herkesin müdahale alanına bakmakta ya da koşmakta olduğunu gördü. bir sürü insan ve polis vardı. gerisin geri yokuş aşağı koşmaya başladı. sokağı bitirip binanın altına yöneldi. hızla geçti geçitten, onunla ilgilenen kimse yoktu. incecik bileklerinden düştü düşecek kelepçeden de kurtulabilirse bu kabustan kaçabileceğini düşünürken sokağın köşesinde julio'yu gördü. çok rahatladı. julio enstitüye yeni gelen misafir araştırmacılardan biriydi. onu bu kaostan kurtarabileceğini düşündü ışık. tek derdi şu kelepçeydi. ışık'a gel diye işaret ediyordu julio. ışık ona doğru koşmaya devam etti. arkasına baktı, kendisini takip eden bir polis olup olmadığını anlayamadı. her yerdeydiler! burası kaosun tam merkeziydi. julio ışık'ın elini tuttu, ışık ona "beni bırakma" dedi. enstitünün iki arka sokağındaki depo binasına girdiler, açık plan bu apartmanda her kat ayrı bir daireydi. dış cephesi yarı cam yarı duvar olan tüm bu daireler ortadaki avluya bakacak şekilde, kare düzendeydi. 3. kata çıktılar. arşiv olarak kullanılan bu dairenin kapısının anahtarını verdi julio ışık'a. titreyen kelepçeli elleriyle kapıyı açmaya çalışırken merdivenlerden iki polisin koşarak çıktığını gördü ışık. julio bir üst kata çıkmak için merdivene yönelmişti bu esnada. ışık kapıyı açmayı başarıp içeri girdiğinde hala titriyordu. önce banyoya girdi, camlar sonuna kadar açıktı. camın önündeki mermerde kocaman büyük bir sarı kedi vardı. yangın merdiveninden polislerin çıkıp ona yakalayabileceğini fark ettiği için hızla banyodan çıktı, odalardan birine girip yere çömeldi. polisler bu esnada arşiv katına ulaşmıştı. ışık olduğu yere çömeldi. önünde bir çalışma masası vardı. küçücük olan bedenini bile saklayamayacak kadar küçük olan bu masaya ve banyoda kalmamaya karar veren aklına lanet etti. "o yangın merdivenlerinden onlar gelmeden sen de kaçabilirdin ışık, aptalsın sen" diye düşündü. polisler yere çömelip camdan içeri baktılar. biri öbür yana bakıyordu da bu kumral olan onun olduğu tarafa doğru çeviriyordu kafasını işte. saniyeler sonra görüleceğini fark eden ışık gözlerini sıkı sıkı yumdu.

ve miko uyandı. bir daha da uyuyamadı sabah'ın 3 buçuğundan beri.**
devamını gör...

yıldız kenter'in hanım isimli kedisiyle yaşayan eski bir istanbul hanımefendisini canlandırdığı, duygusal yoğunluğu yüksek bir filmi. yıldız kenter filmde olcay isminde bir piyano öğretmenini canlandırıyor. kenter, filmde tiyatro tarzı ile oldukça etkileyici bir aristokrat cumhuriyet kadınına hayat vermiş. dumlupınar faciasında şehit düşmüş subay kocasının ruhu, konağı arada sırada ziyaret edip olcay ile konuşuyor.

olcay'ın kızının ismi ülkü . kızı, annesi ile iletişimden uzak, vefasız, annesinden oturduğu konağı satmasını isteyen, kedileri sevmeyen, eşinden ayrılıp genç bir adamla birlikte olan kadın rolünü oynuyor. damadı agah ise, olcay'a kızından daha yakın, sevecen ve insani davranan bir karakteri canlandırıyor.

olcay hanım, kanser hastalığına yakalanmış, utandığı için de jinekologa gitmemiş, ama böyle olunca da hastalığı metastaz yaparak bedenini sarmış, neredeyse günleri sayılı. yalnızlığı paylaştığı ankara kedisi olan hanım'a da bakabilecek birini arıyor. filmin diğer karakter oyuncusu eşref kolçak da necip isimli tekne kaptanı rolünde. olcay hanım'ın kedisi gibi, necip kaptan da emektar çatana teknesine sıkı sıkıya sarılmış. olcay hanım'ın dostu olan kaptan, kedilerle pek arası olmamasına rağmen de olcay öldükten sonra hanım'a sahip çıkıyor.

film, 1989 yılında korsika film festivalinde yıldız kenter'e en iyi oyuncu ödülünü kazandırmıştır. halit refiğ aynı yıl antalya film festivali'nde en iyi yönetmen, film de üçüncülük ödülünü kazanmıştır.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim