istiklal marşı'nın kabulünün 100. yılı
yıl 1914, dünyanın üzerinde vahşetle kaplı bir canavar. yedi düvel savaşta. her yerde kan, her yerde can...
kafkas cephesi'nde donan, hicaz-yemen cephesi'nde peygamberin kabrini bırakamayıp çekirgelerle beslenen, suriye cephesi'nde sırtından vurulan, çanakkale cephesi'nde destanlar yazan yiğidim. bu destanın kahramanı sensin.
"vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
bir hilâl uğruna, yâ rab, ne güneşler batıyor!
ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer."
10 ağustos 1920; yazın en sıcak, en güzel günleri.
ama yüreklerimiz buruk; bir ayaz vurmuş kalbimizi; donmuşuz, nefessiz kalmışız.
sevr antlaşması ile vatanın bağımsızlığı elden gitmiş. peygamberin fethini müjdelediği istanbul; fransızların, ingilizlerin arka bahçesi olmuş.
durur mu türk milleti atatürk'ün yaktığı meşale ile başlar ülkeyi tekrar aydınlatmaya. kimi anadolu'da savaşır, kimi halka seslenir meydanlarda. izmir'in işgali üzerine halide edip birleşmeyi ve milli mücadele ruhunu yansıtır şu sözleriyle.
(halide edip):
“müslümanlar, türkler; türk ve müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. gece,
karanlık bir gece... fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. yarın bu
korkunç geceyi yırtıp parlayan bir sabah yaratacağız.
hanımlar, bugün elimizde top, tüfenk denilen alet yok, fakat ondan büyük, ondan
kuvvetli bir silahımız var: hak ve allah var. tüfek ve top düşer, hak ve allah
bakidir. topun yüzüne tükürecek kadar evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet
duygusu var. biz dünyada millet sınıfına layık bir millet olduğumuzu, erkek, kadın ve
çocuklarımıza kadar ispat ettik.
sevr'in imzalanmasını ve anadolu'nun işgalini kabul edemeyip isyan eden şairlerden biri de hak aşığı, halk aşığı mehmet akif'tir.
akif, halkı aydınlatmak ve milli mücadele konusunda bilinçlendirmek için camilerde vaaz vermiştir. vaazını sebilürreşad dergisinde de yayımlamış, bundan dolayı dergisi işgal kuvvetleri tarafından devamlı sansüre uğramış ve kendisi de takip altına alınmıştır. istanbul'da hizmet imkânı bulamayan mehmet akif, itibarlı ve yüksek maaşlı işini ve ailesini bırakarak milli mücadeleye katılmak üzere gizlice ankara'ya doğru yola çıkmış, büyük millet meclisinin açılışının ertesi günü 24 nisan 1920'de ankara'ya ulaşmıştır.
akif çankırı vaazında şu sözlerle yüreklere dokunmuştur.
m. akif:
“muhterem müslümanlar, aziz çankırılılar, allah’a hamd ve senalar olsun. aylardan beri cuma namazını kılmak fırsatını çankırı’da buldum. istanbul ve civarında kılamadım. çünkü o yörelerde kâfirlerin bayrağı dalgalanıyordu. o bayrağın altında kâfirin kölesi idik. kölenin cuma namazı kabul değildir. hürriyetinizi kazanacak, sonra cumaya koşacaksınız. müslüman için evvela hürriyet sonra ibadet.
ülkemizi yakıp yıkan hamile kadınların karınlarını deşen hiçbir günahı olmayan çocuklarımızı süngüleyip havada dolaştıran kız ve kadınlarımızın namuslarına tecavüz eden yunan ordusu’nu ve onları destekleyen kafirleri kovmadıkça ve eli kolu bağlı yörelerimizde islam’ın bayrağını dalgalandırmadıkça sizlerin de ameli noksan (kalır), ibadeti makbul olamaz. "
meclis hükümeti yeni bir ordu kurarken bu orduyu ayakta tutacak, ona moral verecek güçleri de harekete geçirme çabasındadır. yayınlanan gazeteler halkı işgal güçlerine karşı direnmeye, birlik olmaya, cesaret vermeye uğraşmaktadırlar. bunun için mitingler düzenlemekte ve camilerde vaazlar verilmektedir.istiklal marşı da halkın ve ordunun moral gücünü yükselteceği düşünülerek gündeme getirilmiştir.
katip: efendim cephedeki askerlerimiz yıllardır o cepheden bu cepheye koşmaktadır. neferimizin zihni dolmuş, gönlü yorulmuş. bu neferatı tekrar aşka getirmek için bir şeyler yapmalıyız.
rıza nur: neler yapabiliriz? öyle bir şey yapalım ki insanımızın hissiyatını göklere çıkarsın. yanmaktan yorulmuş yüreklere bir can olsun.
katip: bunun için bir yarışma tertip edelim. milletimizin tarihini, ilmini, dinini, geçmişini yansıtan bir şiir, bir destan olmalı.
bir memur maaşının 7,5 lira olduğu; 10 lira geliri olanın zengin sayıldığı bir dönemde yarışma ödülü 500 lira olarak belirlendi. yalnız akif bu para ödülü olduğu için yarışmaya katılmadı. ona göre ödül için yarışmak, millet için yazılacak şiirden menfaat beklemek yanlıştı.
hasan basri: bakanla konuştuk biz. sen katılacaksın şiirin hemen alınacak ve ödül de yetim çocuklar vakfına devredilecek.
akif: tamam o zaman işin içinde para ödülü yoksa ve benim ödülüm milletimin takdiri olacaksa o zaman bu şiiri yazabilir ve milletime hediye edebilirim.
diyen akif yazar şiirini, mecliste okunduğunda ayakta alkışlanarak kabul görür şiir herkes tarafından. ve tam yüz yıl önce bugün de "istiklal marşı" olarak kabul edilir.
kafkas cephesi'nde donan, hicaz-yemen cephesi'nde peygamberin kabrini bırakamayıp çekirgelerle beslenen, suriye cephesi'nde sırtından vurulan, çanakkale cephesi'nde destanlar yazan yiğidim. bu destanın kahramanı sensin.
"vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
bir hilâl uğruna, yâ rab, ne güneşler batıyor!
ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer."
10 ağustos 1920; yazın en sıcak, en güzel günleri.
ama yüreklerimiz buruk; bir ayaz vurmuş kalbimizi; donmuşuz, nefessiz kalmışız.
sevr antlaşması ile vatanın bağımsızlığı elden gitmiş. peygamberin fethini müjdelediği istanbul; fransızların, ingilizlerin arka bahçesi olmuş.
durur mu türk milleti atatürk'ün yaktığı meşale ile başlar ülkeyi tekrar aydınlatmaya. kimi anadolu'da savaşır, kimi halka seslenir meydanlarda. izmir'in işgali üzerine halide edip birleşmeyi ve milli mücadele ruhunu yansıtır şu sözleriyle.
(halide edip):
“müslümanlar, türkler; türk ve müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. gece,
karanlık bir gece... fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. yarın bu
korkunç geceyi yırtıp parlayan bir sabah yaratacağız.
hanımlar, bugün elimizde top, tüfenk denilen alet yok, fakat ondan büyük, ondan
kuvvetli bir silahımız var: hak ve allah var. tüfek ve top düşer, hak ve allah
bakidir. topun yüzüne tükürecek kadar evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet
duygusu var. biz dünyada millet sınıfına layık bir millet olduğumuzu, erkek, kadın ve
çocuklarımıza kadar ispat ettik.
sevr'in imzalanmasını ve anadolu'nun işgalini kabul edemeyip isyan eden şairlerden biri de hak aşığı, halk aşığı mehmet akif'tir.
akif, halkı aydınlatmak ve milli mücadele konusunda bilinçlendirmek için camilerde vaaz vermiştir. vaazını sebilürreşad dergisinde de yayımlamış, bundan dolayı dergisi işgal kuvvetleri tarafından devamlı sansüre uğramış ve kendisi de takip altına alınmıştır. istanbul'da hizmet imkânı bulamayan mehmet akif, itibarlı ve yüksek maaşlı işini ve ailesini bırakarak milli mücadeleye katılmak üzere gizlice ankara'ya doğru yola çıkmış, büyük millet meclisinin açılışının ertesi günü 24 nisan 1920'de ankara'ya ulaşmıştır.
akif çankırı vaazında şu sözlerle yüreklere dokunmuştur.
m. akif:
“muhterem müslümanlar, aziz çankırılılar, allah’a hamd ve senalar olsun. aylardan beri cuma namazını kılmak fırsatını çankırı’da buldum. istanbul ve civarında kılamadım. çünkü o yörelerde kâfirlerin bayrağı dalgalanıyordu. o bayrağın altında kâfirin kölesi idik. kölenin cuma namazı kabul değildir. hürriyetinizi kazanacak, sonra cumaya koşacaksınız. müslüman için evvela hürriyet sonra ibadet.
ülkemizi yakıp yıkan hamile kadınların karınlarını deşen hiçbir günahı olmayan çocuklarımızı süngüleyip havada dolaştıran kız ve kadınlarımızın namuslarına tecavüz eden yunan ordusu’nu ve onları destekleyen kafirleri kovmadıkça ve eli kolu bağlı yörelerimizde islam’ın bayrağını dalgalandırmadıkça sizlerin de ameli noksan (kalır), ibadeti makbul olamaz. "
meclis hükümeti yeni bir ordu kurarken bu orduyu ayakta tutacak, ona moral verecek güçleri de harekete geçirme çabasındadır. yayınlanan gazeteler halkı işgal güçlerine karşı direnmeye, birlik olmaya, cesaret vermeye uğraşmaktadırlar. bunun için mitingler düzenlemekte ve camilerde vaazlar verilmektedir.istiklal marşı da halkın ve ordunun moral gücünü yükselteceği düşünülerek gündeme getirilmiştir.
katip: efendim cephedeki askerlerimiz yıllardır o cepheden bu cepheye koşmaktadır. neferimizin zihni dolmuş, gönlü yorulmuş. bu neferatı tekrar aşka getirmek için bir şeyler yapmalıyız.
rıza nur: neler yapabiliriz? öyle bir şey yapalım ki insanımızın hissiyatını göklere çıkarsın. yanmaktan yorulmuş yüreklere bir can olsun.
katip: bunun için bir yarışma tertip edelim. milletimizin tarihini, ilmini, dinini, geçmişini yansıtan bir şiir, bir destan olmalı.
bir memur maaşının 7,5 lira olduğu; 10 lira geliri olanın zengin sayıldığı bir dönemde yarışma ödülü 500 lira olarak belirlendi. yalnız akif bu para ödülü olduğu için yarışmaya katılmadı. ona göre ödül için yarışmak, millet için yazılacak şiirden menfaat beklemek yanlıştı.
hasan basri: bakanla konuştuk biz. sen katılacaksın şiirin hemen alınacak ve ödül de yetim çocuklar vakfına devredilecek.
akif: tamam o zaman işin içinde para ödülü yoksa ve benim ödülüm milletimin takdiri olacaksa o zaman bu şiiri yazabilir ve milletime hediye edebilirim.
diyen akif yazar şiirini, mecliste okunduğunda ayakta alkışlanarak kabul görür şiir herkes tarafından. ve tam yüz yıl önce bugün de "istiklal marşı" olarak kabul edilir.
devamını gör...
dünyanın en mutlu hayvanı
devamını gör...
hayatı boyunca rol yapmayan birey
imkansız bir şeydir. dünyamızda her insana bir rol belirlenir ve insan çoğunlukla buna uyuyor rolü yapar. eğer buna karşı çıkarsa zorlandığı dönemlerde ben demiştim diyecekleri engellemek için sorunlarını kapatacak rollere girişir. hayat bir tiyatro sahnesidir ve tüm insanlar da bu sahnede rol yapmaya zorlanır bence.
devamını gör...
mezhep
genelde dinsel yapıda,küçük,isteğe bağlı ve ideolojik yanı olan bir gruptur. çoğunlukla kendilerinden olmayanları dışlarlar.
devamını gör...
fakirliğini tek cümleyle anlat
fkrm
* sesli harf alamadım.
* sesli harf alamadım.
devamını gör...
kurban bayramından tiskinmek
tiskinmek ne yahu tiksinmek olmasın o.
devamını gör...
ümit hırsızı
sözü ve müziği tarkan'a ait olan ve bülent ersoy tarafından seslendirilen şarkı.
aslında bu şarkıyı tarkan'dan dinleyecektik fakat bülent ersoy şarkıyı çok beğenmiş,
tarkan'a buluştuklarında şöyle demiş: 'ben bunu kıskandım, şahsen ben okumak isterdim'
tarkan beyefendi tabi. nezaket ötesi bir tavır sergilemiş bülent ersoy'a göre ve demiş ki:
'zatıaliniz okursa ben çok daha mutlu olurum'
muhtemelen tarkan'ın bu şarkıyı nasıl söylediğini tahmin etmekle yetineceğiz. elbette bülent ersoy da güzel söylemiş, hakkını yemeyelim şimdi.*
kaynak
aslında bu şarkıyı tarkan'dan dinleyecektik fakat bülent ersoy şarkıyı çok beğenmiş,
tarkan'a buluştuklarında şöyle demiş: 'ben bunu kıskandım, şahsen ben okumak isterdim'
tarkan beyefendi tabi. nezaket ötesi bir tavır sergilemiş bülent ersoy'a göre ve demiş ki:
'zatıaliniz okursa ben çok daha mutlu olurum'
muhtemelen tarkan'ın bu şarkıyı nasıl söylediğini tahmin etmekle yetineceğiz. elbette bülent ersoy da güzel söylemiş, hakkını yemeyelim şimdi.*
kaynak
devamını gör...
yazar olmak
aklım almıyor. bir insan kendini tekrarlamadan nasıl o kadar cümle kurabilir?
devamını gör...
multidisipliner yaklaşım
yapılması planlanan bir projenin farklı branşlarla bir arada yürütülmesi durumlarında çalışmacıların diğer çalışmacıların işlerine karışmadan kendi işlerine odaklanarak hareket etmesidir.
bir mühendisin kendisini davranış psikolojisi alanında geliştirerek bunu işine yansıtması multidisipliner bir yaklaşımdır.
parçalara ayrılan proje bir iş bölümü dahilinde uzmanlarca disiplinlerin bir aradalığı ile yürütülür. her uzmanın disiplin sınırlarının belirli olması ile her disiplin kendi alanından sorumlu proje odaklı farklı hedefler güderler.
farklı disiplinlerin bir aradalığı ile fark yaratan ve yenilikçi bir bakış açısı ortaya koyabilen bu yaklaşım, ortak projeye en fazla katkı sağlayacak yaklaşımdır.
bir mühendisin kendisini davranış psikolojisi alanında geliştirerek bunu işine yansıtması multidisipliner bir yaklaşımdır.
parçalara ayrılan proje bir iş bölümü dahilinde uzmanlarca disiplinlerin bir aradalığı ile yürütülür. her uzmanın disiplin sınırlarının belirli olması ile her disiplin kendi alanından sorumlu proje odaklı farklı hedefler güderler.
farklı disiplinlerin bir aradalığı ile fark yaratan ve yenilikçi bir bakış açısı ortaya koyabilen bu yaklaşım, ortak projeye en fazla katkı sağlayacak yaklaşımdır.
devamını gör...
melisho (yazar)
sayın yazar mellisho, beğenmeyen okuyan hoşuna gidenleri oylayan ,güzel ve eğlenceli bir yazardır. minik sohbeti ile de keyif vermiştir. hoş geldiniz, iyi yazmalar...
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
/sarsın, sarsın sevsin beni
dinsin diye çok bekledim
gönlümdeki derin sancı
bilirim nerde ilacı/
dinsin diye çok bekledim
gönlümdeki derin sancı
bilirim nerde ilacı/
devamını gör...
istanbul'u hiç görmemiş türk
istanbul'da yaşayıp boğaz köprüsü'nü hiç görmemiş türk ile kıyaslanınca hoş görülebilir.
devamını gör...
an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı sorusu
ben çekyatımda sakin sakin uzanıp sözlüğü karıştırırken dışarıdan bir patlama ve ardından köpek sesleri geldi.

ve cokcok koşa koşa dolabın üstüne çıktı. şimdi aşağı inmiyor biraz tedirgin ve meraklı gözlerle bakıyor etrafa.

yine çok sıcak ve bugün minik te olsa bir keyifsizlik var. canım kankam vantilatörüm püfürdüyor ama pek etkili değil gibi kara yağız delikanlım.
misafirler hala eve gelmediler. akşam üzeri arayıp biz mezarlığa gidiyoruz geliyor musun? dediler cık dedim. sevmiyorum mezarlığa gitmeyi. benim için abimle aramdaki bağ o mezarlık değil ki. o taş, o toprak değil...
misafir dediğim anam, oğlu, torunu. anam da abim de pek severler mezarlık gezmesini. istanbuldayken sürekli babamı buraya gelincede abimi ziyarete giderler. sanki yaşarken kıymet bilmeyişin vicdani bir hesabı gibi gelir bana. annem için olmasa da abim için neyse.
hayat ne değişik gerökten insan fikirden fikre savrulup duruyor. dün düşündüğün bugün saçma gelir dün sevmediğin bugün severek yaptığın hale gelir oluyor. yahu bu ne diyor demeyin ben de bilmiyorum. az kafam bulanık.
bugün şunuda fark ettim uzun zamandır kimseyle muhabbet etmiyorum. telefonla kimseyi aramıyor, acil durum dışında kimseyle mesaj trafiğine girmiyorum. ki ben çok severdim gevezelik etmeyi. beni o kadar boğuyor ki birileriyle konuşmak, onları dinlemek cevap vermek zorunda kalmak. son senelerde çok zor olaylar yaşadım acaba onların vermiş olduğu bir yıpranmışlık mı diyorum.
birileriyle konuşmak aman allahım hele ki yeni biriyle tanışmak ölüm gibi geliyor ama kimse de ölmüyor. *
bugün biraz kafalar karışık az kalkam balkonda hava alam. belki bir şeyler izler olmadı yine gelirim. az buçuk meşgale bulmazsam sıkıntı çıkabilir.
hadi cici bakın kendinize.

ve cokcok koşa koşa dolabın üstüne çıktı. şimdi aşağı inmiyor biraz tedirgin ve meraklı gözlerle bakıyor etrafa.

yine çok sıcak ve bugün minik te olsa bir keyifsizlik var. canım kankam vantilatörüm püfürdüyor ama pek etkili değil gibi kara yağız delikanlım.
misafirler hala eve gelmediler. akşam üzeri arayıp biz mezarlığa gidiyoruz geliyor musun? dediler cık dedim. sevmiyorum mezarlığa gitmeyi. benim için abimle aramdaki bağ o mezarlık değil ki. o taş, o toprak değil...
misafir dediğim anam, oğlu, torunu. anam da abim de pek severler mezarlık gezmesini. istanbuldayken sürekli babamı buraya gelincede abimi ziyarete giderler. sanki yaşarken kıymet bilmeyişin vicdani bir hesabı gibi gelir bana. annem için olmasa da abim için neyse.
hayat ne değişik gerökten insan fikirden fikre savrulup duruyor. dün düşündüğün bugün saçma gelir dün sevmediğin bugün severek yaptığın hale gelir oluyor. yahu bu ne diyor demeyin ben de bilmiyorum. az kafam bulanık.
bugün şunuda fark ettim uzun zamandır kimseyle muhabbet etmiyorum. telefonla kimseyi aramıyor, acil durum dışında kimseyle mesaj trafiğine girmiyorum. ki ben çok severdim gevezelik etmeyi. beni o kadar boğuyor ki birileriyle konuşmak, onları dinlemek cevap vermek zorunda kalmak. son senelerde çok zor olaylar yaşadım acaba onların vermiş olduğu bir yıpranmışlık mı diyorum.
birileriyle konuşmak aman allahım hele ki yeni biriyle tanışmak ölüm gibi geliyor ama kimse de ölmüyor. *
bugün biraz kafalar karışık az kalkam balkonda hava alam. belki bir şeyler izler olmadı yine gelirim. az buçuk meşgale bulmazsam sıkıntı çıkabilir.
hadi cici bakın kendinize.
devamını gör...
en kullanıcı dostu meyve
incir ve zeytindir,
öyle ki bu iki meyve bir yönüyle insanlığı ayakta tutmuştur. hem çok besleyici hemde saklanabilir olmasından dolayı.
iç anadolu'da nasıl buğday yoksa bir nevi hayat yoksa akdenizde'de zeytin yoksa bir nevi hayat yok demektir.
incir ise her yendiğinde içindeki yüzlerce çekirdek insanı hayrete düşürür, ormanlarda tek bir incir ağacı meyve verdiği dönemde onlarca hayvana yemek kapısı olur, ve hatta incir adına kuran-ı kerim'de sure bile vardır ve şöyle başlar;
andolsun; incire ve zeytine,
tîn suresi 1. ayet
öyle ki bu iki meyve bir yönüyle insanlığı ayakta tutmuştur. hem çok besleyici hemde saklanabilir olmasından dolayı.
iç anadolu'da nasıl buğday yoksa bir nevi hayat yoksa akdenizde'de zeytin yoksa bir nevi hayat yok demektir.
incir ise her yendiğinde içindeki yüzlerce çekirdek insanı hayrete düşürür, ormanlarda tek bir incir ağacı meyve verdiği dönemde onlarca hayvana yemek kapısı olur, ve hatta incir adına kuran-ı kerim'de sure bile vardır ve şöyle başlar;
andolsun; incire ve zeytine,
tîn suresi 1. ayet
devamını gör...
cahil insanların cahil olma nedenleri
sürekli "cahiller şöyle, cahiller böyle" diye konuşup kendi cehaletlerinin farkında olmamaları...
devamını gör...
sözlük yazarlarının garip özellikleri
çok fazla sayıda takı kullanıyorum. küpe, kıkırdak küpesi, en az 3-4 yüzük, bileklik(ler), halhal, ayak parmağı yüzüğü... spora bile çıkarken daha sportif tipte küpe takarım ve yüzüklerim olur. en olmazsa olmazım küpedir. onsuz yüzümü eksik hissediyorum.
devamını gör...
piraye için yazılmış saat 21-22 şiirleri
nazım usta'nın piraye hanımefendi'ye yine içine bolca solculuk ve dava sosları ekleyerek, hapishanede yazdığı şiirleri. 5 ekim benim favorim, herkesin bir popisi var. ha unutmadan, başlık bir bengaripsengüzeldünyaumutlu uktesi.*
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
ne güzel şey hatırlamak seni.
sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
20 eylül 1945
bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...
21 eylül 1945
oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...
insanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...
22 eylül 1945
kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
23 eylül 1945
o şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—
o şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
ve ne düşünüyor
beni mi?
yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...
24 eylül 1945
en güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
en güzel çocuk :
henüz büyümedi.
en güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
25 eylül 1945
saat 21.
meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...
26 eylül 1945
bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
ufak iş bizimkisi.
asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
insanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
30 eylül 1945
seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
1 ekim 1945
dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
2 ekim 1945
rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
bitecek fakat...
5 ekim 1945
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...
6 ekim 1945
bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
benim bağırasım gelir : — «p î r â y e ,
p î r â y e !...» — diye...
7 ekim 1945
insan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...
altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.
ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
fakat ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...
8 ekim 1945
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
yine her seferki gibi haksızım.
sebep yok,
olması da imkânsız.
bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...
9 ekim 1945
dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
bir şeyler soruyormuşun.
ıslak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.
gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
kırmızı kafesinde, kanaryamın : «memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...
kahrederek uyandım.
kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?
10 ekim 1945
gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
18 ekim 1945
kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
içimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın halep şehri...»
27 ekim 1945
bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...
28 ekim 1945
ıtır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...
sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...
5 kasım 1945
çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...
8 kasım 1945
uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
bu, üç dakikalık bir zamandı.
sonra, telefon simsiyah kapandı...
12 kasım 1945
damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
uludağda, zirvede kar
ve kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
ovada kavaklar soyunuyor.
ipekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
13 kasım 1945
tarif kabul etmez, — diyorlar, — istanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...
. . . . .
. . . . . . . . .
kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici istanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...
20 kasım 1945
saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
ve zeytin devşirilmekte.
bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi bursada...
1945 yılı aralık ayının dördü
ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin
kadını...
5 aralık 1945
delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız pirâyem...
6 aralık 1945
onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...
7 aralık 1945
bursada havlucu recebe,
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman,
fakir-köylü hatçe kadına,
ırgat süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
12 aralık 1945
ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal iznik gölüne gidiyorlar.
havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...
şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
ve ikiniz de uzaktasınız...
13 aralık 1945
gece kar birdenbire bastırmış.
bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
göz alabildiğine bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...
14 aralık 1945
hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
sen ve namuslu istanbulum ne haldesiniz kim bilir?
kömürün var mı?
odun alabildin mi?
camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
gece erkenden yatağa gir.
evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının...
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti...
parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
koyu bir karanlık...
ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
ne güzel şey hatırlamak seni.
sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
bir çekmece
bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...
20 eylül 1945
bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
göz gibi çıplak,
el gibi ağır
ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
kelimeler.
kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
kelimelerin getirdiler seni,
onlar : ana,
onlar : kadın
ve yoldaş olan...
mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
kelimelerin insandılar...
21 eylül 1945
oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...
insanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...
22 eylül 1945
kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...
23 eylül 1945
o şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—
o şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...—
ve ne düşünüyor
beni mi?
yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?
o şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...
24 eylül 1945
en güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
en güzel çocuk :
henüz büyümedi.
en güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
25 eylül 1945
saat 21.
meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
8 yıl...
yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...
26 eylül 1945
bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
ufak iş bizimkisi.
asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
insanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
30 eylül 1945
seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
1 ekim 1945
dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
2 ekim 1945
rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
bitecek fakat...
5 ekim 1945
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
ikimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi...
6 ekim 1945
bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
benim bağırasım gelir : — «p î r â y e ,
p î r â y e !...» — diye...
7 ekim 1945
insan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
rüzgâr-
-larla.
dolaşmak tehlikeli hâlâ
geceleyin açık denizleri...
altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
tank paletlerinin izleri
kapanır bu kış karla.
ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
fakat ezrailin sofrasından dönenler
döndüler verilmiş kararlarla...
8 ekim 1945
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...
çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
yine her seferki gibi haksızım.
sebep yok,
olması da imkânsız.
bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...
9 ekim 1945
dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
bir şeyler soruyormuşun.
ıslak dudakların kapanıp açılıyor,
sesini duymuyorum ama.
gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
kırmızı kafesinde, kanaryamın : «memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
sesini duymuyorum ama...
kahrederek uyandım.
kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
düşünüyorum :
yoksa senin miydi bütün o sesler?
10 ekim 1945
gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...
18 ekim 1945
kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
çalıştık gücümüzün yettiği kadar
seni bahtiyar
kılalım diye.
devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
devam ediyor hayat.
içimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
işte geldik gidiyoruz
şen olasın halep şehri...»
27 ekim 1945
bir elmanın yarısı biz
yarısı bu koskoca dünya.
bir elmanın yarısı biz
yarısı insanlarımız.
bir elmanın yarısı sen
yarısı ben
ikimiz...
28 ekim 1945
ıtır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...
sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
ama biz hâlâ
güneşin altında el ele yalnayak koşan
hayran gözlü çocuklarız...
5 kasım 1945
çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...
8 kasım 1945
uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
olgun ve ıslak
geldi sesin.
bu, üç dakikalık bir zamandı.
sonra, telefon simsiyah kapandı...
12 kasım 1945
damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
son lodoslar esmeye başladı.
havayı dinliyorum :
nabız yavaşladı.
uludağda, zirvede kar
ve kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
ovada kavaklar soyunuyor.
ipekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
büyük öfkemizin içinde
ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
13 kasım 1945
tarif kabul etmez, — diyorlar, — istanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
yangın yerlerinde, sinema localarında...
. . . . .
. . . . . . . . .
kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
sahici istanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
ve evlât acısı gibi yüreğimde,
senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...
20 kasım 1945
saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
tohum saçılıyor.
ve zeytin devşirilmekte.
bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
bense hasretinle dolu
ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
yatıyorum demirli bir şilep gibi bursada...
1945 yılı aralık ayının dördü
ilk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
hapisten
mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı nâzım hikmetin
kadını...
5 aralık 1945
delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
taş çatlasa batacak.
ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
kuracağız pirâyem...
6 aralık 1945
onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatın düşmanı.
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
— çürüyen diş, dökülen et —,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...
7 aralık 1945
bursada havlucu recebe,
karabük fabrikasında tesviyeci hasana düşman,
fakir-köylü hatçe kadına,
ırgat süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
12 aralık 1945
ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
pul pul altın
bakır
tunç ve tahta...
öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
ve dağlar dumana batık
kurşunî, sırılsıklam...
tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
yaban kazları hızla gelip geçti demin
herhal iznik gölüne gidiyorlar.
havada serin
havada is kokusu gibi bir şey :
havada kar kokusu var...
şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
ve ikiniz de uzaktasınız...
13 aralık 1945
gece kar birdenbire bastırmış.
bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
göz alabildiğine bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
sevgilim,
değişti mevsim
çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
ve karın altında mağrur
hamarat
sürüp gidiyor hayat...
14 aralık 1945
hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
sen ve namuslu istanbulum ne haldesiniz kim bilir?
kömürün var mı?
odun alabildin mi?
camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
gece erkenden yatağa gir.
evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
yarı aç, yarı tok üşümek :
dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
bu işte de çoğunluk bizde...
devamını gör...
şu yaşa kadar hiç yapılmayan şeyler
tiktok'um yok, içkim, kumarım yok, aldatma yok, gizli gizli para biriktirip evden kaçmak gibi bir planım yok *.
devamını gör...





