hüzünlü bir ahmet telli şiiridir;


burada yağmur yağıyor
aralıksız yağıyor günlerdir
ama sen yine de şemsiyeni
almadan gel ilk otobüsle

buğulanan camlara usulca
yüzünü çiziyorum ki yüzün
bir yağmur damlası olup
düşüyor yapraklarına gülün

güller de bozamıyor bu uzun
karanlık sessizliğini kentin
anılarını yitiriyor sokaklar
bezirgânlaşıyor bulvar ışıkları

tarih de kekemeleşiyor bazan
ki o zaman aşktır tek bilici
aşksa yürümek gibi bir şey
duyabilmek kuşların gelişini

anısı bizsek eğer bu kentin
unuttuğu türküler bizsek
acıyı rehin bırakıp bir güle
anımsatmalıyız bunları bir bir

sonra yürümeliyiz seninle
sokaklara caddelere çıkmalıyız
belki bir aşktır bu kentin
belleğini geri getirecek olan

burada yağmur yağıyor ama sen
şemsiyeni almadan gel yine de
özletiyor bu çılgın sağanak seni
sırılsıklam özletiyor biliyor musun
devamını gör...

"ben senin eşin, ağabeyin, arkadaşınım biri bitse biri kalır
seni hiç bırakmayacağım.”
-cemal süreya.
devamını gör...

“kemerleri bağlayın”

öncelikle bir festivalden bahsedelim. 2005 yılında almanya’da başlatılan morgenland festivali. farklı kültürlerde sanatsal faaliyetleri buluşturan festival tiyatro, resim gibi alanlarda ortak çalışmalar sunar. bu festivalin bir de orkestrası vardır ki, deyim yerinde olarak söyleyeyim müthiştir.

festival orkestrası batı müziğini, orta doğu ile sentezleyerek akıllara durgunluk verecek işler ortaya çıkarmıştır. kurucusu michael dreyer’dir.

bu festivalin bir manifestosu var. amaç, bölgesel çağdaş müzikleri, orta doğu coğrafyasının müzik kültürünü tanıtmak. bunu tiyatro, resim ve diğer sanat etkinlikleri ile insanlara sunuyorlar. festivalin orkestrası ise festivalin geniş kültür birikimine sahip özelliğine cevap verebilecek nitelikte olması sanırım. bu özelliği ile dünyaca tanınan bir orkstra olması şaşırtıcı değildir.

festivale azerbaycan'dan alim qasimov ve salman gambarov, türkiye'den aynur doğan, iran'dan kayhan kalhor, ermenistandan jivan gasparyan gibi sanatçılar katılıyor. sanatçıların arkasında duran orkestra üyelerinin ise haddi hesabı yok. vokalde aynur doğanla beraber ibrahim keivo, kinan azmeh klarnette, cemil qoçgiri sazda,rony barrak darbukada, hüseyin zahawi erbanede.

bir müzik şölenidir. yaylı çalgıların, perküsyonla dans etmesi izleyenleri nirvanaya çıkarır orada bırakır.

şimdi sizlere yaklaşık 17 dakikalık bir görüntü bırakıyorum. 5 dak. 30 saniyeden sonra uçuş başlıyor.

“kemerleri bağlayın”

uçuşagider

kaynak: bilgilerin bir kısmı ekte olan siteden alınmıştır.
kaynak
devamını gör...

ülkemizin hem denizlerini hem kıyılarını korumak amacıyla faaliyetler yürüten bir sivil toplum kuruluşu.
pandemiden çok önce kıyı temizliği etkinliklerinden birine katılmıştım, günün sonunda topladığımız atıkların ne kadar çok olduğunu ve kıyının temizlendiğini görmek bana kendimi çok iyi hissettirmişti. yazara teşekkür ederim, formu doldurdum. bir yerden tekrar başlamak lazım.
devamını gör...

yalnızlık kültürü her yerde ve her sektörde kendini gösteriyor. tek kişilik bölmeler ayıran sinemalar ve restoranlardan, oyun parklarında yalnızların sıra beklemeden alınmasına kadar eğlence sektöründeki birçok işletme artık insanların yalnız şekilde vakit geçirebilecekleri imkanlar sunuyor. seyahat acentaları da yalnız gezmek isteyenlere yönelik rotalar hazırlıyor. özellikle japonya’da başlayan akımla birlikte karaoke odaları yapılmış ve insanlar tek başına 90 dakikaya kadar şarkı söyleyebiliyor. darısı türkiye’nin başına.
link için tık
devamını gör...

ani ve fevri hareketler yaptığında, gözlüğünün düşüp zarar görme riski beynine işlemiş insandır. reflekslerini o yüzden köreltmiş olabilir. yiyeceği ilk yumrukta, gözlüklerinin gözüne lens olacağını bilir, o yüzden alttan alır. teorilemem bu kadar.
devamını gör...

tus öncesi kokpitine girip kendisiyle tekrar atmayı düşünüyorum.
devamını gör...

affetmediğiniz her insan zamanınızdan çalar. sürekli o kişiyi düşünür hem aklınızı hem kalbinizi o kişiyle meşgul eder, o kişiye kinlenir ya da kızarsınız. size asıl zarar veren de budur. bu yüzden bir insanı affettim demek kişinin aklınızdan ve kalbinizden çıkmasını sağlar. o kişiyi affetmek alıp bağrınıza basın, eskisi gibi olun demek değildir. illa affettiğinizi o kişinin bilmesi de gerekmez ayrıca.
don miguel ruiz - dört anlaşma affetmek iyileşmenin tek yoludur.
devamını gör...

annenin yaptığı en sevdiğin çorba.
devamını gör...

otomatik tüfek yani tam otomatik tüfek satışı sivillere yapılmadığı için kimse size normalde mp5 doğrultup kurma kolunu çekip sizi tehdit edemez.
devamını gör...

birbirlerini kırmaya çekinen insanların olduğunu gözlemliyorum, iyi ki varlar. bir de tam tersi, kaba, saba insanlar onlara diyecek lafım yok.
devamını gör...

bu sabah balkonum.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

çok gereksiz bir olay. bence herkes kendi hesabından yapsın istediğini neden böyle bir şey yapılıyor?
devamını gör...

*italya 1940 yılında savaşa almanya'nın yanında girdiği zaman zaten kuzey afrikada olan libya, eritre ve somali italya'nındı. bu yüzden savaşın kuzey afrika'ya sıçraması kaçınılmazdı.

12 şubat 1941 yılda efsanevi afrikakorps kurulmuştur. bundan önce italyan birlikleri ingilizler tarafından ezilmiş, tobruk üzerinden libya'ya ulaşan müttefik kuvvetleri önemli yerleri ele geçirmiştir. erwin rommel'in afrikaya gelmesiyle durum almanların lehine geçmiştir. 31 mart günü rommel geldiğini belli etmiş, el ageyla'daki ingiliz birliklerine sürpriz bir baskın düzenleyerek kenti ele geçirir ve ingiliz 2. zırhlı tümenini kuşatma altına alıp teslim olmak zorunda bırakır.

15 mayıs günü ise ingilizlerin operation brevity adını verdiği operasyon start almış fakat alman birlikleri ingilizleri geri püskürtmüştür. 14 haziran'da ise operation battle axe ile alman hatlarını yarmak istemişlerdir. rommel in tırpan taktiği karşısında dumura uğrayan müttefikler geri çekilmiş 1 ay içinde 2 operasyon yapmışlarsa da başarısız olmuşlardır.

18 kasım günü ise operation crusade ile almanlara saldıran ingilizler bu sefer başarılı kazanmayı bilmişlerdir.
ingilizlerin 200 tankına karşılık elinde sadece 30 tank olan rommel daha sonra gelen 30 tankla daha ingilizleri bingazi'ye kadar itmiştir. sonuç olarak almanlar bu cephede başarısız olmuş italya'ya çekilmiştir.
devamını gör...

market poşeti.

elinde götürenler, manav reyonundan poşet araklayanlar, cebinden poşet ve türevi çıkaranların yanında 5 poşet demek acayip lüks ve havalı.

iç ses: ironi içerir yazsam mı? yok ya o kadar tanımışlardır herhalde beni.
devamını gör...

en azından "ekonomimiz amerika'dan iyi" dememişler. böyle bir yüzsüzlük bekliyordum açıkçası.
devamını gör...

yaş mama ver köle
devamını gör...

insanolunbiraz ve küçükken halı kenarında araba kullanmış çocuk genel hatları ile gayet güzel anlatmışlar ama bir kaç kelâm da ben etmezsem olmaz *

maçların yapılacağı yer seçimi çok önemlidir. iki mahallenin arasında boş bir arsa yada toprak bir saha varsa, ekseriya bu alan tarafsız saha olması sebebiyle tercih edilirdi. eğer bu tarz bir alan yoksa, maçlar sırayla bir rakip mahallede bir sizin mahallenizde oynanırdı. özellikle deplasman kafilesi mevzusu mühimdir zira orada başınıza ne geleceği belli olmaz. bu sebeple mahallenin abilerinden müsait olanlar muhakkak kafileye dahil edilir ve çiğdem çitleyerek maçı izlemeleri temin edilirdi. kale direkleri yerine genelde taş kullanılırdı lakin bu durum topun gol olup olmadığı konusunda ciddi tartışmalara sebep olduğu için inşaatlardan bir kaç tuğla araklanması bu işin olmazsa olmazıydı. zaten iki takımın müşterek çalıştığı ve ortaklaşa yaptığı tek işte tuğla aşırma işidir. tuğlalar üst üste konur. yarım direk haline getirilir böylece tartışmaların önüne geçilmeye çalışılırdı. maç bitiminde tuğlalar bir daha ki maçta da kullanılsın diye kuytu bir yere konur ve saklanırdı. ancak her ne hikmetse yeni maç yapılacağı zaman bu tuğlalar hep kırılmış olur ve tuğla aşırma mesaisi yeniden başlardı. maçlar genelde gazozuna oynanırdı ve muhakkak gazoz almak istemeyen biri çıkıntı olur ve bu durum bazen ciddi arbedelerin çıkmasına neden olurdu.

evvel zaman içinde kalbur saman içinde bizimde deplasmana gittiğimiz bir günü hiç unutmam. bizim mahallede eko vardı. çocuk inanılmaz yetenekli. maradona eko zaten lakabı. milleti tespih tanesi gibi ipe diziyor. bu çocuk bizim en büyük silahımız. geri kalanlar bende dahil vasat oyuncularız. birde kazmalarımız var ki, onlar ayrı terane. neyse efendim eko maç esnasında yine milleti ipe dizdi, kalenin dibinde bomboş duruyorum verdi pası bana gönderdim kaleye. serde beleşçilik var. çok pis gol koklarım, tanju çolağın uzun boylu versiyonu gibi bir şeyim. ama benim saçlar diğer çocuklara göre biraz uzun olduğu için bana metin tekin muamelesi yapıyorlar. sarı fırtına falan diyorlar. havam bin beş yüz yani. rakip takımın kalecisi golü yedikten sonra topu alıp gelirken, bana doğru pis beleşçi diye çıkışmasın mı, benim şalterler attı. yürüdüm bunun üzerine, ortalık toz duman, millet ikimizi ayırmaya çalışıyor. neyse o arbede bir şekilde geçti gitti. maç devam etti. bizim maradona yine milleti tespih tanesi gibi ipe dizdikten sonra birde kaleciyi çalımladı. ben yine kalenin önünde bomboşum. alışmışız beleşçiliğe hiç sekmiyor, o kale tuğlasının arkasında bitiveriyorum. verdi yine pası bana. kendi de atsa atardı ama çocuk da bencillik namına zerre belirti yok. şimdi düşünüyorum da futbol oynarken bu kadar paylaşımcı olan bir çocuğu bir daha asla görmedim. futbol azizi olabilir. yalnız o esnada benim keçi inadım tuttu. topu beklettim ayağımın altında. atmadım içeri. o sırada kaleci geldi ayağımdan topu alıverdi.

maradona eko sinirlendi. bana doğru el kol hareketi yaparak koşmaya başladı;

maradona: ne yapıyorsun lan sen!
ben: adam bana beleşçi dedi. atmadım işte.
maradona: e beleşçisin!
ben: sensin beleşçi! (sinirle paylaşım noktasında kaf dağına çıkmış adama beleşçi diyorum.)

birbirimizi iteklemeye başlıyoruz. takım içi anlaşmazlık arş-ı alaya çıkmış. birileri bizi ayırmaya çalışıyor. baktık içlerinde karşı mahalleden çocuklar da var. hızlı bir manevra ile ''size ne oluyor lan!'' diyerek bunlara daldık. çocuklar neye uğradığını şaşırdı. sonrasında kavgaya sahadaki herkes katıldı. yalnız çok temiz dövdük adamları demek isterdim lakin anlamadığımız bir şekilde her iki tarafında temiz dayak yediğini söyleyebilirim. yani bize göre biz onları dövmüştük. onlara göre ise onlar bizi dövmüştü. bunun muhabbeti de aylarca sürdü. neyse sonrasında oramız buramız ağrılar içerisinde mahalleye dönerken, eko bana seslendi; ''lan senin yüzünden başımıza gelenlere bak.'' ''adam bana beleşçi dedi, hak ettiler' dedim hafif gülümseyerek. eko tekrar baktı bana, '' eee beleşçisin'' dedi. gülmeye başladık. hatta biraz anırmış dahi olabiliriz. o gün beleş gazoz da alamadığımız için gittik mahalle bakkalımızdan kendi kendimize gazoz ısmarlayıp içtik, üzerine de leblebi tozlarını höpürdettik. güzel günlerdi vesselam...

eko bak buraları okuyorsan benim beleşçilik halen devam ediyor haberin olsun, o zamanlar futbol oynarken vardı, şimdilerde sözlükte yapıyorum bu işi. hazır başlık buldum mu girip, yazıp, çıkıyorum. milleti ipe dizip açtığım başlık sayısı sınırlıdır. allah'tan bu beleşçilik bende sadece bir alanda zuhur ediyor da paçayı sıyırıyoruz. yoksa yandı gülüm keten helva...

tanım: her güzel şey gibi geçmişin tozlu sayfalarında kalan bir etkinlik.
devamını gör...

dillendirilememiş yardım istemi.
devamını gör...

8 mayıs 1926 tarihinde londra’da dünyaya gelen, sir david attenborough ya da tam bilinen adı david frederick attenborough olan ingiliz çevreci, doğa tarihçisi, belgesel yapımcısı ve yayıncı.

1952 yılında cambridge üniversitesi doğa bilim fakültesinden mezun olmasının ardından bbc’de işe başladı ve 13 bölümden oluşan ilk belgesel serisi life on earth, 1979 yılında yine bbc’de yayınlandı. bu tarihten günümüze sayısız belgesele imza atan david attenborough; büyüleyici ses tonu ve anlatımıyla milyonlarca insanın doğa, vahşi yaşam, çevre duyarlılığı gibi birçok konuda bilgi sahibi olmasına katkıda bulunmuştur. gerek insanlığa, gerekse de ingiliz televizyonculuğuna sağladığı bu katkılar sebebiyle 1985 yılında ingiliz monarşisi tarafından sir unvanına layık görülmüştür.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kendisinin seslendirdiği ya da yapımına doğrudan katkı sağladığı, en bilinen belgesel içeriklerinden bazıları şöyle:

(bkz: life on earth) (1979)
(bkz: the living planet) (1984)
(bkz: the trials of life) (1990)
(bkz: the private life of plants) (1994)
(bkz: the life of birds) (1998)
(bkz: the life of mammals) (2002)
(bkz: life in the undergrowth) (2005)
(bkz: life in cold blood) (2007)
(bkz: a life on our planet)  (2020)
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim