çalışma kulübü
selam sevgili öğrenciler, sabırlı mezunlar! bu zor salgın döneminde size biraz da olsa yardımcı olacağımı düşündüğüm yepyeni bir kulüple geldim. çok çok sevdiğim sevgili eş başkanım amaterasu ile beraber kafa sözlüğümüzün çalışma kulübümüz vatana millete hayırlı olsun diyoruz! öncelikle başlayayım kulübümüzü açma amacımdan. ders adına çeşitli uygulamalar var, kimisi planlama, kimisi soru çözüm, kimisi motivasyon adına, kimisi de konu anlatan uygulamalar... ben istiyorum ki burada sorularınızı atın çözelim , kendi plan programlarımızı atalım herkese fikir olsun, birbirimizi motive edelim, gideceğimiz yola hep beraber yardımlaşarak ulaşalım. yani isteğim ücretli uygulamaların yerini tutabilecek bir kulübümüz olsun sevgili yazarlar, ve en önemlisi birlikten kuvvet doğar ana düşüncesiyle haraket edelim. bir de gelelim kulübe kimler katılmalı sorusuna. kulübümüz çalışma kulübü olacağından öğrencilerimizin, mezunlarımızın gelmesi asıl isteğim. öğretmen arkadaşlarımı da özel köşemize bekliyorum. kendilerine eğer soru çözüm, konu anlatma kısmında biz öğrencilere yardım etmek isterlerse çok mutlu olacağımı belirteyim. şimdiden çok heyecanlı olduğumu belirtmek isterim. heyecanla sizleri bekliyorum! katılma linkimiz burada
devamını gör...
ezilenler
nobel ödüllü, mısırlı, 70 yıllık yazarlık kariyeri boyunca 340’tan fazla hikaye, 30’dan fazla roman yayımlamış, yeri gelmiş hakkında ölüm fetvaları verilmiş usta yazar (bkz: necib mahfuz)’un bir kitabıdır.
kitap, odaklanma problemi olanlar için takip edilmesi zor bir kitap çünkü; baştan sona ilerleyen bir hikaye içerisinde çok fazla karakter girip çıkıyor hikayeye. bazıları kısa ömürlü oluyor bu karakterlerin, bazıları sayfalar boyu devam edebiliyor. ama yine de tüm bu zorluğuna rağmen çok beğendiğim bir eserdir ezilenler.
kalemine hakim olduğum bir yazar necib mahfuz. misal; daha öncesinde okuduğum (bkz: cebelavi sokağı’nın çocukları) isimli kitabı da bunun gibiydi. hatta birbirine çok benzettiğim iki kitaptır bu iki kitap.
her biri farklı huyları, farklı mizaçları olan bir sürü karakter geliştirip dahil ediyor hikayelerine. yani kitabın başıyla sonu arasına düz bir çizgi çeksek; bu çizgi üzerinde hiç değilse 30’dan fazla karakter okuyacaksınızdır kitabın sonuna kadar, çok garip…
kitap bir derviş tekkesinin önüne bırakılan kundakta bir bebekle başlıyor. hiçbir karakterini ebediyete kadar yaşatmamaya yemin etmiş yazarımızın kitaptaki bir çok karakteri de , işte bu bebeğin soyundan geliyor.
özetle biz de kitap boyunca bu sülalenin başından geçen destansı, acınası, zenginlik, açlık ve yoksulluk ihtiras, hırs vb. gibi bir sürü durumun olduğu olayların içine giriyor, çözümlemelerde bulunuyor, derdiyle dertleniyor, sevinciyle gülüyoruz. bazen sürgün oluyoruz, bazen sürgün ediyoruz. kabilelerle savaşıyoruz, dostluklar kuruyoruz.
okuyucusundan okuyucusuna farklılık gösteren bu kitap yukarıda anlattığım nedenlerden ötürü çok çabuk sıkılmaya meyilli kimselere tavsiye etmeyeceğim türden bir kitaptır.
ilgilisi ise kesinlikle beğenecektir…
kitap, odaklanma problemi olanlar için takip edilmesi zor bir kitap çünkü; baştan sona ilerleyen bir hikaye içerisinde çok fazla karakter girip çıkıyor hikayeye. bazıları kısa ömürlü oluyor bu karakterlerin, bazıları sayfalar boyu devam edebiliyor. ama yine de tüm bu zorluğuna rağmen çok beğendiğim bir eserdir ezilenler.
kalemine hakim olduğum bir yazar necib mahfuz. misal; daha öncesinde okuduğum (bkz: cebelavi sokağı’nın çocukları) isimli kitabı da bunun gibiydi. hatta birbirine çok benzettiğim iki kitaptır bu iki kitap.
her biri farklı huyları, farklı mizaçları olan bir sürü karakter geliştirip dahil ediyor hikayelerine. yani kitabın başıyla sonu arasına düz bir çizgi çeksek; bu çizgi üzerinde hiç değilse 30’dan fazla karakter okuyacaksınızdır kitabın sonuna kadar, çok garip…
kitap bir derviş tekkesinin önüne bırakılan kundakta bir bebekle başlıyor. hiçbir karakterini ebediyete kadar yaşatmamaya yemin etmiş yazarımızın kitaptaki bir çok karakteri de , işte bu bebeğin soyundan geliyor.
özetle biz de kitap boyunca bu sülalenin başından geçen destansı, acınası, zenginlik, açlık ve yoksulluk ihtiras, hırs vb. gibi bir sürü durumun olduğu olayların içine giriyor, çözümlemelerde bulunuyor, derdiyle dertleniyor, sevinciyle gülüyoruz. bazen sürgün oluyoruz, bazen sürgün ediyoruz. kabilelerle savaşıyoruz, dostluklar kuruyoruz.
okuyucusundan okuyucusuna farklılık gösteren bu kitap yukarıda anlattığım nedenlerden ötürü çok çabuk sıkılmaya meyilli kimselere tavsiye etmeyeceğim türden bir kitaptır.
ilgilisi ise kesinlikle beğenecektir…
devamını gör...
loch ness canavarı
bu adı çıkmış canavarı 25 yıl boyunca araştıran bir kişi, bu canavarın gizemini çözdüğünü ve bunun aslında büyük bir yayın balığı olduğunu söylemişti. bu balık, görüldüğü iddia edilen zamanlar göle getirilmiş. yayın, 10 yıl hatta 80 yıl bile yaşayabilen bir balık türü
devamını gör...
köylüleri niçin öldürmeliyiz
t: realist hatta natüralist bir bakış açısıyla, yurdumuzun acı gerçekleri minvalinde yazılmış bir şükrü erbaş şiiridir.
şiirin çıkış noktası ismet özel'in 1974 tarihli akla karşı tezler şiirinin 4. kısmındaki "köylüleri niçin öldürmeliyiz? / bu sorunun karşılığını bulamıyorum..." şeklinde başlayıp devam eden dizeleridir.
gelelim, "şükrü erbaş köylülüğü mü eleştiriyor?"a. ben köylüyü -tamamen öyle olmamak kaydıyla- eleştirdiğini düşünüyorum. peki, niye? "bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden düşünemezler..." en belirgin burada olmak üzere, birçok dizede anlattığı köylü tipi aklını kullanmaktan kaçınan, sıfır etik kaygı taşıyan bir tiptir. aklını kullanabiliyor fakat yalnızca kurnazlığa ve şiirde anlatılan başka durumlara karşı.
insan, köylerde şehirlere nazaran mecburi olarak toplumsal ahlaka daha bağlı olmak zorunda kalıyor. çünkü en temelinde gidecek başka yer yok, dışlanmak da halihazırda ufak bir çevresi olan köylü tipi için bir cehennem tasvirinden başka bir şey değil. dolayısıyla mümkün olduğunca kısıtlanıyor. işte tam da bu noktada bence erbaş'ın demek istediği bundan kurtulabilirler fakat özlerinde istemiyorlar. asıl sorun bu köylü özüdür. bu köylü özünü oluşturan ve süreğenliğine neden olan yalnızca çevre değildir, köylünün bunu tercih etmesidir.
gelelim köylülük kavramına. bence köylülük eleştirisi son iki dizede aranmalıdır: "köylüleri, söyleyin nasıl / nasıl kurtaralım?" bu dizelere gelene kadar anlattığı tip henüz bir kavram oluşturmamaktadır. mevzubahis son iki dizede "köylüler" adı altında birleşerek köylülük kavramını oluştururlar. şaire göre bunlar hiçbir şekilde kurtarılamazlar.
işin acı yanı, yüzyıllardır bu öz aynı, uzun bir süre daha değişmeyecek gibi görünüyor.
ek: şiir hakkında birkaç görüş
şiirin çıkış noktası ismet özel'in 1974 tarihli akla karşı tezler şiirinin 4. kısmındaki "köylüleri niçin öldürmeliyiz? / bu sorunun karşılığını bulamıyorum..." şeklinde başlayıp devam eden dizeleridir.
gelelim, "şükrü erbaş köylülüğü mü eleştiriyor?"a. ben köylüyü -tamamen öyle olmamak kaydıyla- eleştirdiğini düşünüyorum. peki, niye? "bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden düşünemezler..." en belirgin burada olmak üzere, birçok dizede anlattığı köylü tipi aklını kullanmaktan kaçınan, sıfır etik kaygı taşıyan bir tiptir. aklını kullanabiliyor fakat yalnızca kurnazlığa ve şiirde anlatılan başka durumlara karşı.
insan, köylerde şehirlere nazaran mecburi olarak toplumsal ahlaka daha bağlı olmak zorunda kalıyor. çünkü en temelinde gidecek başka yer yok, dışlanmak da halihazırda ufak bir çevresi olan köylü tipi için bir cehennem tasvirinden başka bir şey değil. dolayısıyla mümkün olduğunca kısıtlanıyor. işte tam da bu noktada bence erbaş'ın demek istediği bundan kurtulabilirler fakat özlerinde istemiyorlar. asıl sorun bu köylü özüdür. bu köylü özünü oluşturan ve süreğenliğine neden olan yalnızca çevre değildir, köylünün bunu tercih etmesidir.
gelelim köylülük kavramına. bence köylülük eleştirisi son iki dizede aranmalıdır: "köylüleri, söyleyin nasıl / nasıl kurtaralım?" bu dizelere gelene kadar anlattığı tip henüz bir kavram oluşturmamaktadır. mevzubahis son iki dizede "köylüler" adı altında birleşerek köylülük kavramını oluştururlar. şaire göre bunlar hiçbir şekilde kurtarılamazlar.
işin acı yanı, yüzyıllardır bu öz aynı, uzun bir süre daha değişmeyecek gibi görünüyor.
ek: şiir hakkında birkaç görüş
devamını gör...
saatleri ayarlama enstitüsü
bu entry bolca spoiler ve alıntı içermektedir.
ben, ben aldandım be sözlük, ikinci kez aldandığımı anladım.
roman çok kez söylendiği gibi arada kalmış insanların hikayesidir. bir başarının, zaferin değil, yenilginin anlatısıdır. kitabı ilk okuduğumda ne güzel ne ironik demiştim, ikinci okuduğum da, ne ironik ve acı dedim. eminim üçüncü kez okuduğumda çok daha farklı şeyler söyleyeceğim.
peki saatleri ayarlama enstitisü neden acı bir hikayedir.
sanırım, enstitüyü sorgulayarak başlamak en doğrusu olur.
enstitüsü kurulma amacı icabıyla mantıksızdır:
''tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135'i arayarak saatin kaç olduğunu sordu. aldığı cevap üzerine evvela duvardaki saate, sonra yüzüme baktı.
- böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var ?.. diye sordu.''(s:377)
hayri irdal bu kurumdaki mantıksızlığı romanın muhtelif yerlerinde:
''endişelerimi artık nermin hanımdan gizlemiyordum. bana söz söylemek, yahut sözümü bitirmek fırsatını verdiği nispette bu işin sonu olamayacağını anlatmaya çalışıyordum.''(s:233)
''hatta ispritizma cemiyetinde bile birbirlerine ve kendilerine yalan söylemekten hoşlanan birtakım insanlara hizmet ettiğimi bildiğim için gülünç de olsa bir iş yaptığıma inanıyordum. burada o bile yoktu.'' (s:231)
dile getirir. bu enstitünün kurulma amacı neydi ? insanlara saat, zaman bilincini aşılamak mı ? insanlar pek tabi yollardan bu işi halledebilirdi. ama halit ayarcı ensititüyü öylesine baldırarak anlatır ki, okuyucuda, kitaptaki karakterler de onun bu ''yalan''ına inanır. halit ayarcı amiyane tabirle şark kurnazlığı yapar, yalancı bir adamdır. üzgünüm ama bu böyle. o yalan dairesi içerisinde insanları kendine inandırır, onlarla oynar. hayri irdal şöyle söyler:
''ne garipti, hepimiz halit ayarcı'nın elinde bir kukla gibiydik. o bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu. ve biz o zaman, sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş gibi oynuyorduk.'' (s:232)
hayri irdal'ın dediği gibi o oyunu yalanlar üzerine kuran biridir. eskiyi tamamen reddettiği gibi, işine gelen taraflarını da almaktan çekinmez. mesela kitapta bahsedilen insanlar içinde örnek iki tipten biri olan(diğeri hayri irdal'ın oğlu ahmet. aslında emine de kısmen örnek tip olabilir.) muvakkit nuri efendi gibi eski bir adamı yalnızca işine geldiği için kullanmaktan çekinmez. tanpınar'ın anlatmak istediği tam olarak budur, yeni denen şeyi kabul edip, eskiye tamamen sırt çeviren insanlar çelişki içindedir. halit ayarcının kendi içindeki çelişkisini hayri irdal'ın ustası nuri efendiyi anlattıktan sonra verdiği tepki:
''olur şey değil... diyordu. böyle bir adam, aramızda bulunsun... monşer, bu tam filozof... zaman felsefesi... anladınız mı? zaman, yani çalışma felsefesi... sizde filozofsunuz hayri bey, hem hakiki bir filozofsunuz!.. diyordu.'' (s:220)
ve
''siz teşebbüs fikrinden mahrumsunuz. sonra idealistsiniz. realiteyi
görmüyorsunuz… hülâsa eski adamsınız. yazık, çok yazık! biraz realist
olsanız bir parça, ufak bir miktarda, her şey değişirdi.” (s:224)
bu iki örnekte de halit ayarcının çelişkisi gayet net şekilde görülüyor. bu çelişki yalnızca halit ayarcı'nın çelişkisi değildir, yeniyi aldık her şey düzeldi diyenlerin çelişkisidir. tanpınar şunun farkında; ona göre, milli tarih anlayışına körü körüne bağlı kalmamak ve batının getirdiği yeniliklere de ayak uydurmak gerekmektedir. bu nedenle halit ayarcı hem çelişkili bir tiptir, hem de yanılmıştır. romanın son kısmında yazar halit ayarcı'nın yanıldığını:
''ben, dedi, ben aldandığımı anladım...'' (s:382)
''nasıl olur ?.. diyordu, nasıl olur ? dünyanın en modern müessesinde, en mükemmel ve yeni şartlar altında ve bu kadar yenilik içinde çalışan bu insanlar bu işi nasıl anlamazlar ? o halde enstitüde ne işleri var ? niçin yeni binayı alkışladılar ? niçin bizi tebrik ettiler ? demek yalan söylüyorlar!..
ben halit ayarcı'ya vaziyeti anlatmağa çalışıyordum.
hayır, yalan söylemiyorlar, diyordum. ikisinde de samimi idiler. yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. hala da o şartla severler. fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar.''(s:374)
şu iki örnekte görebiliriz.
peki hayri irdal neden saçma, mantıksız, gereksiz olduğunu bildiği enstitü için çalışmaya devam eder. hayri irdal'ı anlatmak, onun enstitüden ayrılamamasını daha iyi açıklar. hayri irdal, tipik arada kalmış insandır. bir ayağı eskideyken, diğeri ayağı kabul edemiyor olsa da yenidedir. hayri irdal toplumun yarı aydın kesimini temsil ederde denebilir. hiç kitap okumaz değildir, bazı eserleri okumuştur, bildiği bişeyler vardır ama yarım yamalaktır. en iyi bildiği konu saatçiliktir ama muvakkit nuri efendiden sonra karşısına onu bu konuda yönlendirebilecek biri çıkmadığı için saatçiliğe kanalize olamaz. nuri efendi hayri irdal'ı şöyle tanımlar:
''oğlum hayri, derdi. iyi bir saatçi olup olamayacağını bilmiyorum. doğrusu, bunun senin hayrın için çok isterdim. sen erken yaşta iş tutup ona kendini vermezsen büyük sıkıntılarla uğrayabilirsin. yaradılışın mütevazı insan yaradılışı... hayata ve etrafa karşı yeter derecede dayanıklı değilsin. seni ancak iş kurtarabilir. yazık ki bu iş için lazım olan dikkat sende yok.''
nuri efendinin dediği gibi de olur, halit ayarcı, bu basit karakterli adamla istediği gibi oynar. hayri irdal eski yaşamına özlem duysa dahi parasızlık korkusu onun bu enstitüden ayrılmasına mani olur, aslında irdal bu enstitüyü ve getirdiklerini gayette sevmiştir, biraz nazlanıyor o kadar. halit ayarcı onun durumunu çok iyi özetliyor:
''size kendi hakikatinizi söyleyeyim! artık dönemezsiniz. çünkü hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz. bütün tenkitlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. kızınız, oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim. üstelik şöhreti, hatta abes telakki ettiğiniz işler içinde olsa bile hareketi seviyorsunuz. hülasa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız! hiçbir şeyden ayrılamazsınız. nasıl döneceksiniz ?''
gerçekten de hayri irdal bu hayatı sevmiştir. onun eskiye özlem duyduğu falan yoktur, en fazla çocukluğunda ve ilk gençlik yıllarında içinde bulunduğu toplumdan gelen alışkanlıkları onu arada bir yokluyor, o kadar.
bunu yazıp yazmamak konusunda tereddüt ettim(emin olmadığım için) ama ekleyeyim. hayri irdal'ın yozlaşmışlığı öyle bir noktaya ulaşır ki eşinin kendisini halit ayarcı ile aldatmasına dahi göz yumar.
bu iddia hayri irdal'ın şu sözlerinden geliyor:
''bu çocuğa karım pakize'nin arzusu üzerine rahmetli halit ayarcı'nın adını verdiğime ne kadar isabet etmişim. gün geçtikçe ona benziyor. küçük gül yaprağı yüzünden onun çizgileri peydahlanıyor, hatta tabiatı bile yavaş yavaş o tarafa kayıyor. onun gibi iradesini herkese kabul ettiriyor, hoşuna giden her şeyi istemeden elde ediyor.''
daha çok şey yazabilirim ama çok fazla uzatmakta istemiyorum. bir kaç karakterle ilgili bişey söyleyeyim bu faslı kapatalım.
seyit lutfullah: eskinin cahil kalmış kısımlarını, uzak durulması gereken kısımlarını temsil ediyor.
zarife hanım: her döneme ayak uyduran tip. ilk görünüşü meşrutiyet öncesindeki kadınını temsil ediyor.(sofuluğu vs.) ikinci görünüşü meşrutiyetin ilanını temsil ediyor. üçüncü görünüşü cumhuriyetin ilanı ve sonrasını temsil ediyor.
ahmet irdal: olması gereken türk tipini yansıtıyor. çalışan, ahlaklı, onurlu, yalana kanmayan ve içinde yer almak istemeyen insan.
muvakkit nuri efendi: eskinin örnek alınacak yönlerini temsil ediyor. babacan, çalışkan, ahlaklı.
abdüsselam bey: oturduğu konak ve aile yapısı itibariyle osmanlı imparatorluğunun minimize edilmiş halini yansıtıyor.
dr. ramiz: yeniliğe körü körüne bağlanmayı ve olduğu yerde sayan insanları temsil ediyor.
emine irdal(hayri'nin ilk eşi): eski ve yeni aile yapısındaki birleşimini temsil ediyor. ölmeseydi hayri irdal çok başka bir hayat yaşardı.
hayri irdal'ın iki baldızı: yeninin getirdiklerinden faydalanmak isteyen, hayatın tadına varmak isteyenleri temsil ediyor.
ve daha bir çokları...
kitabın en okunası bölümleri
3. bölümün 10. kısmı
- ben sizi kırdım o akşam... affedin!.. diye fısıldadı.
- ben size değil, kendime dargınım!.. diye cevap verdim.
2. bölümün 9. kısmı
4. bölümün 2. kısmı
- ben, dedi, aldandığımı anladım...
ve
birinci bölümün tamamı.
peyami safanın yalnızızını okurken çok etkilenmiştim. samim’in mükemmel ruh, toplum çözümlemeleri, ve simeranya ütopyası, meral’in ikilikleri içindeki bocalaması beni mahvetmişti.
yine ahmet hamdi tanpınarın huzur kitabını okurken, mümtaz’ın nuran aşkı, ihsan’ın mükemmel çıkarımlar, suat’ın o sanrılı ve alaycı halleri, nuran’ın korkuları içinde bocalaması çok etkileyiciydi.
orhan pamukun kara kitap ve benim adım kırmızıdaki mükemmel hayal gücüne hayran kalmıştım. ama bu kitap gerçekten çok başka. dört bölümün hepside birbirinden bağımsız olarak mükemmel, birbirine bağlı olarak inanılmaz. okuyun okutturun, öpün, sevin, koklayın, koynunuza alıp yatın.
not: dergah yayınlarına sesleniyorum, lütfen ahmet hamdi tanpınar'ın eserlerinin içindeki eski dildeki kelimelerin günümüzdeki karşılıklarını ekleyin. bir kelimeye bakayım diye kitabı bırakınca insanın konsantrasyonu bozuluyor.
ben, ben aldandım be sözlük, ikinci kez aldandığımı anladım.
roman çok kez söylendiği gibi arada kalmış insanların hikayesidir. bir başarının, zaferin değil, yenilginin anlatısıdır. kitabı ilk okuduğumda ne güzel ne ironik demiştim, ikinci okuduğum da, ne ironik ve acı dedim. eminim üçüncü kez okuduğumda çok daha farklı şeyler söyleyeceğim.
peki saatleri ayarlama enstitisü neden acı bir hikayedir.
sanırım, enstitüyü sorgulayarak başlamak en doğrusu olur.
enstitüsü kurulma amacı icabıyla mantıksızdır:
''tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135'i arayarak saatin kaç olduğunu sordu. aldığı cevap üzerine evvela duvardaki saate, sonra yüzüme baktı.
- böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var ?.. diye sordu.''(s:377)
hayri irdal bu kurumdaki mantıksızlığı romanın muhtelif yerlerinde:
''endişelerimi artık nermin hanımdan gizlemiyordum. bana söz söylemek, yahut sözümü bitirmek fırsatını verdiği nispette bu işin sonu olamayacağını anlatmaya çalışıyordum.''(s:233)
''hatta ispritizma cemiyetinde bile birbirlerine ve kendilerine yalan söylemekten hoşlanan birtakım insanlara hizmet ettiğimi bildiğim için gülünç de olsa bir iş yaptığıma inanıyordum. burada o bile yoktu.'' (s:231)
dile getirir. bu enstitünün kurulma amacı neydi ? insanlara saat, zaman bilincini aşılamak mı ? insanlar pek tabi yollardan bu işi halledebilirdi. ama halit ayarcı ensititüyü öylesine baldırarak anlatır ki, okuyucuda, kitaptaki karakterler de onun bu ''yalan''ına inanır. halit ayarcı amiyane tabirle şark kurnazlığı yapar, yalancı bir adamdır. üzgünüm ama bu böyle. o yalan dairesi içerisinde insanları kendine inandırır, onlarla oynar. hayri irdal şöyle söyler:
''ne garipti, hepimiz halit ayarcı'nın elinde bir kukla gibiydik. o bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu. ve biz o zaman, sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş gibi oynuyorduk.'' (s:232)
hayri irdal'ın dediği gibi o oyunu yalanlar üzerine kuran biridir. eskiyi tamamen reddettiği gibi, işine gelen taraflarını da almaktan çekinmez. mesela kitapta bahsedilen insanlar içinde örnek iki tipten biri olan(diğeri hayri irdal'ın oğlu ahmet. aslında emine de kısmen örnek tip olabilir.) muvakkit nuri efendi gibi eski bir adamı yalnızca işine geldiği için kullanmaktan çekinmez. tanpınar'ın anlatmak istediği tam olarak budur, yeni denen şeyi kabul edip, eskiye tamamen sırt çeviren insanlar çelişki içindedir. halit ayarcının kendi içindeki çelişkisini hayri irdal'ın ustası nuri efendiyi anlattıktan sonra verdiği tepki:
''olur şey değil... diyordu. böyle bir adam, aramızda bulunsun... monşer, bu tam filozof... zaman felsefesi... anladınız mı? zaman, yani çalışma felsefesi... sizde filozofsunuz hayri bey, hem hakiki bir filozofsunuz!.. diyordu.'' (s:220)
ve
''siz teşebbüs fikrinden mahrumsunuz. sonra idealistsiniz. realiteyi
görmüyorsunuz… hülâsa eski adamsınız. yazık, çok yazık! biraz realist
olsanız bir parça, ufak bir miktarda, her şey değişirdi.” (s:224)
''ben, dedi, ben aldandığımı anladım...'' (s:382)
''nasıl olur ?.. diyordu, nasıl olur ? dünyanın en modern müessesinde, en mükemmel ve yeni şartlar altında ve bu kadar yenilik içinde çalışan bu insanlar bu işi nasıl anlamazlar ? o halde enstitüde ne işleri var ? niçin yeni binayı alkışladılar ? niçin bizi tebrik ettiler ? demek yalan söylüyorlar!..
ben halit ayarcı'ya vaziyeti anlatmağa çalışıyordum.
hayır, yalan söylemiyorlar, diyordum. ikisinde de samimi idiler. yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. hala da o şartla severler. fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar.''(s:374)
şu iki örnekte görebiliriz.
peki hayri irdal neden saçma, mantıksız, gereksiz olduğunu bildiği enstitü için çalışmaya devam eder. hayri irdal'ı anlatmak, onun enstitüden ayrılamamasını daha iyi açıklar. hayri irdal, tipik arada kalmış insandır. bir ayağı eskideyken, diğeri ayağı kabul edemiyor olsa da yenidedir. hayri irdal toplumun yarı aydın kesimini temsil ederde denebilir. hiç kitap okumaz değildir, bazı eserleri okumuştur, bildiği bişeyler vardır ama yarım yamalaktır. en iyi bildiği konu saatçiliktir ama muvakkit nuri efendiden sonra karşısına onu bu konuda yönlendirebilecek biri çıkmadığı için saatçiliğe kanalize olamaz. nuri efendi hayri irdal'ı şöyle tanımlar:
''oğlum hayri, derdi. iyi bir saatçi olup olamayacağını bilmiyorum. doğrusu, bunun senin hayrın için çok isterdim. sen erken yaşta iş tutup ona kendini vermezsen büyük sıkıntılarla uğrayabilirsin. yaradılışın mütevazı insan yaradılışı... hayata ve etrafa karşı yeter derecede dayanıklı değilsin. seni ancak iş kurtarabilir. yazık ki bu iş için lazım olan dikkat sende yok.''
nuri efendinin dediği gibi de olur, halit ayarcı, bu basit karakterli adamla istediği gibi oynar. hayri irdal eski yaşamına özlem duysa dahi parasızlık korkusu onun bu enstitüden ayrılmasına mani olur, aslında irdal bu enstitüyü ve getirdiklerini gayette sevmiştir, biraz nazlanıyor o kadar. halit ayarcı onun durumunu çok iyi özetliyor:
''size kendi hakikatinizi söyleyeyim! artık dönemezsiniz. çünkü hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz. bütün tenkitlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. kızınız, oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim. üstelik şöhreti, hatta abes telakki ettiğiniz işler içinde olsa bile hareketi seviyorsunuz. hülasa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız! hiçbir şeyden ayrılamazsınız. nasıl döneceksiniz ?''
gerçekten de hayri irdal bu hayatı sevmiştir. onun eskiye özlem duyduğu falan yoktur, en fazla çocukluğunda ve ilk gençlik yıllarında içinde bulunduğu toplumdan gelen alışkanlıkları onu arada bir yokluyor, o kadar.
bunu yazıp yazmamak konusunda tereddüt ettim(emin olmadığım için) ama ekleyeyim. hayri irdal'ın yozlaşmışlığı öyle bir noktaya ulaşır ki eşinin kendisini halit ayarcı ile aldatmasına dahi göz yumar.
bu iddia hayri irdal'ın şu sözlerinden geliyor:
''bu çocuğa karım pakize'nin arzusu üzerine rahmetli halit ayarcı'nın adını verdiğime ne kadar isabet etmişim. gün geçtikçe ona benziyor. küçük gül yaprağı yüzünden onun çizgileri peydahlanıyor, hatta tabiatı bile yavaş yavaş o tarafa kayıyor. onun gibi iradesini herkese kabul ettiriyor, hoşuna giden her şeyi istemeden elde ediyor.''
daha çok şey yazabilirim ama çok fazla uzatmakta istemiyorum. bir kaç karakterle ilgili bişey söyleyeyim bu faslı kapatalım.
seyit lutfullah: eskinin cahil kalmış kısımlarını, uzak durulması gereken kısımlarını temsil ediyor.
zarife hanım: her döneme ayak uyduran tip. ilk görünüşü meşrutiyet öncesindeki kadınını temsil ediyor.(sofuluğu vs.) ikinci görünüşü meşrutiyetin ilanını temsil ediyor. üçüncü görünüşü cumhuriyetin ilanı ve sonrasını temsil ediyor.
ahmet irdal: olması gereken türk tipini yansıtıyor. çalışan, ahlaklı, onurlu, yalana kanmayan ve içinde yer almak istemeyen insan.
muvakkit nuri efendi: eskinin örnek alınacak yönlerini temsil ediyor. babacan, çalışkan, ahlaklı.
abdüsselam bey: oturduğu konak ve aile yapısı itibariyle osmanlı imparatorluğunun minimize edilmiş halini yansıtıyor.
dr. ramiz: yeniliğe körü körüne bağlanmayı ve olduğu yerde sayan insanları temsil ediyor.
emine irdal(hayri'nin ilk eşi): eski ve yeni aile yapısındaki birleşimini temsil ediyor. ölmeseydi hayri irdal çok başka bir hayat yaşardı.
hayri irdal'ın iki baldızı: yeninin getirdiklerinden faydalanmak isteyen, hayatın tadına varmak isteyenleri temsil ediyor.
ve daha bir çokları...
kitabın en okunası bölümleri
3. bölümün 10. kısmı
- ben sizi kırdım o akşam... affedin!.. diye fısıldadı.
- ben size değil, kendime dargınım!.. diye cevap verdim.
2. bölümün 9. kısmı
4. bölümün 2. kısmı
- ben, dedi, aldandığımı anladım...
ve
birinci bölümün tamamı.
peyami safanın yalnızızını okurken çok etkilenmiştim. samim’in mükemmel ruh, toplum çözümlemeleri, ve simeranya ütopyası, meral’in ikilikleri içindeki bocalaması beni mahvetmişti.
yine ahmet hamdi tanpınarın huzur kitabını okurken, mümtaz’ın nuran aşkı, ihsan’ın mükemmel çıkarımlar, suat’ın o sanrılı ve alaycı halleri, nuran’ın korkuları içinde bocalaması çok etkileyiciydi.
orhan pamukun kara kitap ve benim adım kırmızıdaki mükemmel hayal gücüne hayran kalmıştım. ama bu kitap gerçekten çok başka. dört bölümün hepside birbirinden bağımsız olarak mükemmel, birbirine bağlı olarak inanılmaz. okuyun okutturun, öpün, sevin, koklayın, koynunuza alıp yatın.
not: dergah yayınlarına sesleniyorum, lütfen ahmet hamdi tanpınar'ın eserlerinin içindeki eski dildeki kelimelerin günümüzdeki karşılıklarını ekleyin. bir kelimeye bakayım diye kitabı bırakınca insanın konsantrasyonu bozuluyor.
devamını gör...
heidi
2015 yapımı bir sinema filmi versiyonu var heidi'nin. alain gsponer yönetmiş. bir kitap sinemaya nasıl uyarlanır sorusuna şahane bir örnek olmuş bu film. en küçük ayrıntısına dek ilmek ilmek işlenmiş, şahane oyunculukların izlendiği bir yapım olmuş. heidi rolündeki anuk steffen müthiş yetenekli bir genç oyuncu. bonus olarak bir de niki reiser tarafınfan bestelenen film müzikleri öyle güzel bir soundtrack albümü oluşturmuş ki, ne zaman dinlense insanı hem içten içe bir hüzne, hem de çocuksu bir neşeye sevkediyor.
film de albüm de en az birer kere mutlaka deneyimlenmeli...
film de albüm de en az birer kere mutlaka deneyimlenmeli...
devamını gör...
yoldaş sizi takip etmeye başladı
ütopyam.
devamını gör...
merdumlar baskında radyo yayını
merdumlerin bir araya geldiği herhangi bir oluşum "kötü olabilir mi?" diye düşündüren yayın.
sonunda eteklerdeki taşlar dökülecek demek ki, merakla beklemedeyiz efendim.
canım merdumgiriz_'ime, sevgili merdumkaptan ve merdümgirizbirdeli'ye çokça başarı, bolca dinleyici diliyorum. yerimizi aldık, keyifli yayınlar şimdiden!
sonunda eteklerdeki taşlar dökülecek demek ki, merakla beklemedeyiz efendim.
canım merdumgiriz_'ime, sevgili merdumkaptan ve merdümgirizbirdeli'ye çokça başarı, bolca dinleyici diliyorum. yerimizi aldık, keyifli yayınlar şimdiden!
devamını gör...
seni seviyorum demenin farklı şekilleri
''şimdi ben gidiyorum. fakat ne zaman çağırırsan gelirim...'' dedi. evvela ne demek istediğini anlamadım. o da bir an durdu ve ilave etti:
''nereye çağırırsan gelirim.''
sabahattin ali - kürk mantolu madonna.
''nereye çağırırsan gelirim.''
sabahattin ali - kürk mantolu madonna.
devamını gör...
bengaripsengüzeldünyaumutlu
güzel hanımefendinin bugün doğum günü.
pembe ojelerin ve mutluluğun daim olsun! iyiki doğdun güzellik. iyiki seni tanıdık. *
pembe ojelerin ve mutluluğun daim olsun! iyiki doğdun güzellik. iyiki seni tanıdık. *
devamını gör...
insanın kendini çaresiz hissettiği anlar
yaşasın diye bir insanın gözünün içine bakmak. iki kaşık yemek yesin diye her gün sevdiği bir yemeği pişirirken o insanın günden güne kemiklerinin sayılacak duruma gelmesi. ardı arkası kesilmeyen psikolojik çöküşler. gece uyurken yaşadığından emin olabilmek için diken üstünde nefes alışverişini kontrol etmek.
insanın ömründen ömür götüren çaresizlikler.
insanın ömründen ömür götüren çaresizlikler.
devamını gör...
fullmetal alchemist
boş bir anime izlemek istemiyorsanız tavsiye edeceğim, simya ve felsefeye yönelik ince mesajların olduğu dolu dolu bir animedir. ayrıca olayların farklı sıralarla anlatıldığı diğer bir animesi daha vardır. (bkz: fullmetal alchemist: brotherhood) brotherhood)
devamını gör...
cümlenin sonuna nokta koyunca asabi görünmek
sözlükten alıştığım için bir ara arkadaşlarımın mesajlarına tanım girer gibi cevap veriyordum.
"hayırdır nokta koymalar, ciddi ciddi konuşmalar?" tepkisi alınca kendime geldim.
"hayırdır nokta koymalar, ciddi ciddi konuşmalar?" tepkisi alınca kendime geldim.
devamını gör...
pide salonuna dönüştürülecek yolcu uçağı
vizyon dediğin budur be!
pideniz nasıl olsun abi?
büisnız* olsun. içine de cam kenarı ister misiniz?
pideniz nasıl olsun abi?
büisnız* olsun. içine de cam kenarı ister misiniz?
devamını gör...
kadın kısmının sürekli bir yerlerini boyaması
kimseyi ilgilendirmeyen durumdur :)
devamını gör...
kitap okuyoruz
kitabı temin süresini ve insanların hali hazırda okuduğu diğer kitaplarıda göz önünde bulundurarak, süreyi 15 güne yükseltmenin mantıklı olacağını düşündüğüm başlık.
bunu kitabı okumuş olanlardan bağımsız olarak söylüyorum tabi, onlarda o esnada başka kitaplar bitirirler. *
bunu kitabı okumuş olanlardan bağımsız olarak söylüyorum tabi, onlarda o esnada başka kitaplar bitirirler. *
devamını gör...





