medyanın kullanıp bir mendil gibi kenara attığı biri.
devamını gör...

venedik san marco meydanı'nda bulunan, 5 kubbeden oluşan, bizans haç planı üzerine ayasofya esas alınarak yapılmış kilisedir. roma'ya giderken venedik'e sığınıp şehri kutsadığı düşünüldüğünden, aziz marko'nun şehrin koruyucu azizi olduğu kabul edilmiştir. azizin kemikleri venedikli tüccarlar tarafından mısır'dan kaçırılarak şehre getirilmiş ve saklanması için buraya koyulmuştur. bazilika'nın yapımı 828 yılında dükler sarayının yanında şapel olarak başlamış, daha sonra 978 yılında kapsamlı bir restorasyon geçirmiştir. 1094 yılında papa tarafından kutsanan kilise bugünkü haline ise 17. yüzyıla kadar süren eklemelerle gelmiştir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kendi deneyimlerimden aktarmam gerekirse, ziyaret eden kişiler bazilikanın büyük bir kısmını ücretsiz olarak görebilirler. ancak bazı önemli eserleri görmek için ücret ödemek gerekiyor. mesela istanbul'dan götürülen atların orjinalleri de bu eserlerden biridir. görülmesi gereken heykel, mozaik ya da oymaların yanında benim ilgimi çeken ki sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm üç eserle alakalı bilgi vermek isterim.

biliyorsunuz aziz marko'nun şehrin koruyucusu olarak benimsendiğinden tüccarlar tarafından kemiklerinin mısır'dan kaçırıldığını söylemiştik. kaçırılma olayı şöyle oluyor: venedikli tüccarlar çaldıkları kemikleri, bilerek bozulmuş domuz etlerinin içinde sandıklara koyuyorlar. müslümanlar ise hem iğrendiğinden hem de domuz eti murdar olduğundan bu sandıklara uzaktan bakıyor ama kontrol etmiyorlar. her ne kadar osmanlılardan kaçırıldığı söylense de bunun doğru olmadığı düşünülmektedir. işte bu kaçırılma olayı bazilikada mozaikler ile resmedilmiş. huzurlarınıza bırakırım.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bir diğer eser ise kopyaları bazilikanın girişinde, orjinali ise içerisindeki müzede görülebilecek istanbuldan kaçırılan 4 adet bronz at heykelidir. atların hava şartları ile bozulmaması için içeri almışlar.

atların hikayesi de şöyle; sultanahmet meydanı roma ve bizans döneminde büyük bir hipodroma ev sahipliği yapıyordu. hipodromun girişinde ise 4 adet bronz at heykeli vardı. bu heykellerin milattan önce yaşayan yunan heykeltraş lysippos'un eseri olduğu düşünülmektedir. bronz olarak bilinse de modern zamanda yapılan analizlerle heykellerin %98 bakır içerdiği saptanmıştır. işte 4. haçlı seferi ile yağmalanan istanbuldan kaçırılan bir çok eserin yanında bu heykeller de venedik'e götürülmüş ve san marco bazilikasının girişine konmuştur. daha sonra napolyon bonapart tarafından alınıp paris'e götürülse de 1815 yılında venedik'e iade edilmiştir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

istanbuldan götürülen eserlerden biri de four tetrarchs'dır (dörtlü yönetim heykeli). götürülen bu heykeldeki dört figürden birinin ayağı istanbul'dan taşınırken kırılmış olacak ki bu ayak 1960'lı yıllarda aksaray'da bir inşaat sırasında bulunmuştur. italyanlar ayağı istemiş ancak türk yetkililer. "önce siz çaldığınız heykeli iade edin." şeklinde cevap vermiştir. ayak günümüzde istanbul arkeoloji müzesi'nde sergilenmektedir. heykelin fotoğrafında olmayan ayağa ek yaptıkları görülmektedir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bunu kim beğenmiş lan aliminyum falan diye telefondan bakarken arada bende yapıyorum.

kötü oluyor, resmen hayal kırıklığı.*
devamını gör...

zamanda yolculuk gibi,insanı büyüleyen bir atmosferi vardır.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel *
devamını gör...

tarımda o kadar da ilerde olmadığımızı gösterir. yok öyle değilse de paramızın bir değerinin kalmadığını gösterir.

az önce markete girdim. en ucuz meyve (bu mevsimde haliyle) portakal olmalı. ama o da ne? portakal 5 lira! onun da üç tanesi 1 kg geliyor. daha ucuz meyve var mı diye baktım, maalesef yoktu. peki bu durumda nasıl tarımda ileri bir ülke oluyoruz? biri bana anlatabilir mi?
devamını gör...

akışta olmuş olmasına alıştığımız hatun kişisi.

bugün yoktu neden olmasındı dedim. dur bakalım ne kadar kalacak akışta dedim. geldim.

hatun gibi hatun. cesur, dobra bir yazar. az öz nokta atışı yapıp kenara çekiliyor. lafı uzatmıyor gediğine oturtuyor.

kimsenin değinmek istemeyeceği konularda bile fikir beyan ediyor. takdir edilesi. az önce bir arkadaşımla dedikodusunu yaptık vicdan şey etmeye geldimdi. *

seviyoruz kendisini pek. diyeceklerim bu kadar. keyifli sözlükler canım. kalbine hüzün değmesin emi.
devamını gör...

s**mak da yasah mı gurban?*
devamını gör...

+ günde bir kaç bardak içmek.
devamını gör...

amerika'nın ekonomisi tarıma ve sanayiye dayalı olarak ikiye bölündüğü dönemde;

sanayide az eğitimli alt sınıfa ihtiyaç olduğundan ve kölelerin bu işte verimli olamayacağından gerekse şehrin kozmopolitliğinden ve yükselen popülizmden dolayı, sanayi bölgelerinde halk köleliğin kalkması görüşündedir. (ekseri ile zengin kesim, ve en alt kesim) (halihazırda bazı eyaletlerde kölelik kaldırılmıştır)

tarıma dayalı ekonomide ise, köleler amerika için vazgeçilmez bir güçtür ve tabii ki çoğunluk köleliğin kaldırılmasını istemez.

işte bu atmosferde köleliği tüm amerika'da kaldırmayı vadeden bir adam başkanlığa aday olur. ve tabii ki en güçlü lobi faliyetleri onun lehindedir çünkü ülkenin en zenginleri sanayiciler köleliğin kaldırılmasını istemektedir.(petrol devrimcisi, amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en zengin insanı (bkz: john d. rockefeller) 'da bunlara dahildir).

seçimler yapılır ve lincoln başkan olur. başkan olur olmaz güney eyaletleri bağımsızlık ilan eder ve sayıları 11 eyalete ulaşır.

sanayi gücünü, federal devleti ve nüfus üstünlüğünü elinde bulunduran kuzey tarafı 4 yıl sonunda savaşı kazanır ve kölelik kalkar hemen ardından lincoln öldürülür.

bu olayın ardından kölelik tüm dünyada kalkmaya başlar ve yerini kariyer köleliğine bırakır.

artık milyarderlerin elinde mutlu kendini özgür hisseden köleler vardır.

umarım bu devrin sonunu da görebiliriz. ki bazı ilim adamları bunun bir gün kalkacağını söylemektedir.

(bkz: "beşer esirliği parçaladığı gibi ecirliği parçalayacaktır.")

ecir = bir iş karşılığında verilen ücret.
devamını gör...

son nefesini vermek
hakk'ın rahmetine kavuşmak
hakk'a yürümek
hayata gözlerini yummak/kapamak
ebediyete intikal etmek
emri hak vaki olmak
dost'a kavuşmak
rahmetli olmak
ruhunu teslim etmek
borcunu ödemek
son yolculuğa çıkmak
vadesi dolmak
mevlasına kavuşmak
dünyasını değiştirmek
darı bekaya irtihal etmek
iki eli yanına gelmek
toprak olmak
öbür dünyaya göçmek
kalıbı değiştirmek
kalıbı dinlendirmek
çenesi çekilmek
çene kapamak
kandilin yağları tükenmek
kuyruğu titretmek
tahtalı köyü boylamak
tahtalı köye muhtar olmak
nalları dikmek
cızlamı çekmek
gebermek
imamın kayığına binmek
dört kolluya binmek
cartayı çekmek
cavlağı çekmek
mortoyu çekmek
devamını gör...

tanım kafa dağıtmak içindir.
devamını gör...

nurullah ataç ve ailesi ahmet hamdi tanpınar'ı tanıdıkları iki kadınla tanıştırmış. ahmet hamdi tanpınar ise ağırbaşlı hanımlardan hoşlanmazmış. "benim evleneceğim kadın biraz o....u hâlli olmalı." diyerek ataçların çöpçatanlık çabalarını boşa çıkarmış. nihayetinde yalnız yaşayıp yalnız ölmüş.
devamını gör...

italyan piyanist ludovico einaudi'nin en sevdiğim eseridir. nuvole bianche, beyaz bulutlar manasına gelir.

beni çok* farklı diyarlara alıp götürür. hüzünlüyken, hüznüme daha da hüzün katar.
güzel anıları hatırlarken onları daha da güzelleştirir. bulunduğum duygu haline göre etkileri farklı olan büyülü bir eserdir benim için.
einaudi'nin buna neden beyaz bulutlar ismini verdiğini düşündüm. kendimce bir anlam buldum.
bulutlar geçip giderler. kaybolurlar. oluşurlar. tıpkı insan gibi diyebilir miyiz ?**
peki neden beyaz ?* bebekken saftır insan. beyaz da saflığı temsil eder.*
her bulut gökyüzünde izlediği yol boyunca belirli şekiller alır. ta ki içindekileri boşaltıp kaybolana kadar.
o son şekli ile veda eder gökyüzüne bulut. bunu insana benzetirsek eğer hayat boyunca ilerlediğimizde
herkesin kendi çapında yaşadığı badireler ile bir karakteri olur. bu karakter her gün, her saat, her dakika değişir.
bir düşünceyle, bir olayla ve bilmediğimiz bir gün son halimiz ile göçüp gideceğiz buradan.
belki de ludovico tüm hayatı sığdırdı bu esere. tüm yaşanmışlıkları, geçip giden ömrü.
belki de bu nedenledir eserin bende hayatı gözden geçirme etkisi bırakması.** tabi bilemeyiz ama nedense böyle düşündüm.**
devamını gör...

şeriatla yönetilen ülkelere baktığımız zaman maalesef görünmeyendir. misal o gavur dediğiniz, dışladığınız ülkelerin huzurlu ortamına bakın; bir de arap ülkelerine bakın, ikisinin arasındaki olan farkları çok rahat görebiliriz. ha o gavur dediğimiz insanların dini yok mu? elbette var ama yaşamlarını dine bağlamadan yapıyorlar, din iman allah kitap diyerek milleti boğmuyorlar.

yaşadığımız çağa göre ayak uydurmak gerekir, herkes inancını yine yaşasın yaşamasın demiyorum lakin bilimin ışığında yürümek şu aşamada en faydalı olandır… bilim açlığı çeken ülkeleri görüyoruz en nihayetinde…
devamını gör...

tanrının varlığını sorgulayan ve aslında bana göre pek de paradoks olmayan soru.

tanrının (ya da allah'ın diyeyim ben) varlığına inanan biri olarak şöyle bakıyorum olaya: allah böyle bir taş yaratabilir ama bunun yerden kalkmasını sağlayacak şekilde tüm fizik kuvvetlerini de yeniden düzenleyebilir. bu durumda başlangıçta yerden kaldırılamayacak özellikte yaratılmış olan taşı, fizik kuvvetlerinin (mesela kütle çekiminin) yeniden düzenlenmesi ile kaldırılabilir bir hale getirebilir. o halde "demek ki fizik kuvvetleri değişmese taşı kaldıramayacaktı." demektense "bu fizik kuvvetlerini kendisinden başkası değiştiremeyeceğinden, o taşı kaldırılabilir hale getiren de ancak o olabilir. böylece hem böyle bir taşı yaratabilir ve her şeyi yaratabilmeye gücünün yettiğini kanıtlamış olur hem de taşı kaldırılabilir hale "dönüştürerek" yine her şeye gücünün yettiğini söylediği ifadesiyle ters düşmemiş olur" diye düşünürüm.

bilemiyorum anlatabildim mi aklımdakini.

benzer bir düşünce şurada daha derli toplu şekilde yazılmış, okumak isterseniz:
link

bu da yazıdan bir kesit:


ilk başta bu soru bizim cevabımızı kısıtlamış gibi geliyor fakat önermeyi değil de olayı/işi/eylemi tekilliğe döktüğümüz zaman sorunun cevabı ortaya çıkıyor. örneğin; insan tek bir olay/iş/eylem karşısında aynı zamanda hem kazanan hem kaybeden olabilir mi? bunu örneklerle açıklamaya çalışacağım.

birinci örneğim satranç oyunu üzerine. karşılıklı iki kişi ile oynanan ve bir kazanan bir de kaybedenin olduğu bir zeka oyunu. şimdi bu oyunu tekilliğe düşürelim, kendi kendimize oynadığımızı düşünelim. oyun sonuçlandığında kazanan bensem kaybeden kim, kaybeden bensem kazanan kim? bir araya gelemeyecek zıt iki olgu tekilliğe düştüğü anda bir arada bulundu. bu bir paradoks mudur?

1. ben kendimi yenmiş oldum. demek ki ben kendimden daha zekiyim.

2. ben kendime yenilmiş oldum. demek ki ben kendimden daha aptalım.

bu durumda ben kendime karşı her zaman kazanan aynı zamanda her zaman kaybedenim. bu oyunu kendi kendime sonsuz kerede oynasam her zaman kazanan ve her zaman kaybeden ben olacağım.

hangisi benim belirleyici özelliğim oldu? kazanan ben mi, kaybeden ben mi, kendine göre zeki olan ben mi, kendine göre aptal olan ben mi?
devamını gör...

şeyh edebali (1206-1326), osmanlı devleti'nin kuruluş yıllarında yaşamış bir islam ilahiyatçısı, din bilgini, ahi şeyhi, osman gazi'nin kayınbabası ve hocası, râbi'a bala hâtun'un babasıdır. osmanlı devleti'nin fikir babasıdır.
şeyh edebali’nin 700 yıl önce osman gazi’ye verdiği vasiyet, sadece osman gazi’ye bırakılan bir vasiyet olmamış, yüzyıllar boyunca devleti yönetenlere rehber ve ışık olmuştur.
devamını gör...

uzun vadeli hava durumuna bakmayı tercih ettiğim kurum.
devamını gör...

sen evet bunu okuyan kişi sana diyorum fjdhdjdjf
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim