kafa sözlük
hiçbir beklenti içinde olmadan, öylesine girer çıkarım diye düşünerek üye olduğum sözlük.
ama gel gör ki öyle olmadı. önce ılık, girdikçe alışıyorsun.*
öncelikle sol frame'de hızlı bir akış var insan yazarken bir bakıyor ki az önceki başlık ikinci sayfaya düşmüş. devinim açısından bu çok önemli.
sonrasında ise açılan başlıklar insanı yazmaya teşvik ediyor. küfürden hoşlanmayan biri olarak keyifle yazıp okuyorum hepsini.
belki de en önemlisi yazar potansiyeli. bulunduğu yeri güzelleştiren şey bence insanlardır. böyle düşünen biri olarak buradaki -en azından şimdilik gördüğüm kadarıyla- yazarlar inanılmaz naif, pozitif, enerjik ve sanki hep gülümsüyorlar. şimdiye kadar hiç kaosa, sataşmaya, kavgaya denk gelmedim.
umarım hep böyle tatlı bir ortam olur.^^
ama gel gör ki öyle olmadı. önce ılık, girdikçe alışıyorsun.*
öncelikle sol frame'de hızlı bir akış var insan yazarken bir bakıyor ki az önceki başlık ikinci sayfaya düşmüş. devinim açısından bu çok önemli.
sonrasında ise açılan başlıklar insanı yazmaya teşvik ediyor. küfürden hoşlanmayan biri olarak keyifle yazıp okuyorum hepsini.
belki de en önemlisi yazar potansiyeli. bulunduğu yeri güzelleştiren şey bence insanlardır. böyle düşünen biri olarak buradaki -en azından şimdilik gördüğüm kadarıyla- yazarlar inanılmaz naif, pozitif, enerjik ve sanki hep gülümsüyorlar. şimdiye kadar hiç kaosa, sataşmaya, kavgaya denk gelmedim.
umarım hep böyle tatlı bir ortam olur.^^
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
bir günün nasip bohçasında hepimiz için iyi-kötü, büyük-küçük mâceralar vardır. bu mâceralar, kimi kez bizi sevindirir, kimi kez üzer; kimi kez kalbimizi hayrete düşürürken bâzen de fikrimizi işletir. toplum hayatının nabzının attığı sokağa dar akşam üzeri çıkıp mahalle fırınına ağır ağır yürüyüşe azmettiğim bugün de pek çoğunuz için önemsiz; ancak benim için düşünmeye lâyık bu mâceralardan biri ile karşılaştım.
fırının önünde benim gibi sofraların alışılmış, aziz ve devamlı sâkini olan ekmeklerini almaya gelmiş insanların düz bir hat üzerinde sıra teşkil ettiklerini gördüm. bu sıranın ucuz ekmek sırası olmayıp, fırınımızda bu saatlerde taze ve dumanı üzerinde ekmekler çıktığından mütevellid bir sıra olduğunu söylemeliyim. neyse efendim, ben de selâmımı verip sıranın en ardına geçerek beklemeye koyuldum. ekmeğini alan seğirtir gibi hızlı ve kararlı adımlarla sıcak yuvaların huzurlu iklimine yöneliyordu. yaklaşık 10-15 dakika sonra sıra bana da gelmişti. fakat o da ne?! sıcak ekmek kokusunu ciğerlerime çekmeyi beklerken, gencin biri çeviklikle, fırının önünde hiç sıra yokmuş gibi davranarak ve kimseden müsâade isteme nezâketini sergilemeden içeri dalmasın mı! baktım, sırada bulunan insanlar arasında kafasını hoşnutsuz şekilde sallayanlar, ''saygısız çocuk!'' sözleriyle kısık seslerle söylenenler... herkes, delikanlının bu hoyrat davranışından rahatsız olmuştu. esâsen ben de bir miktar tehevvüre kapıldım. sonra, genç fırından çıkarken bir an göz göze geldik; sanki yaptığının yanlış olduğunu kabullenir bir anlam sezdim bakışlarından. ama, yine de bir güler yüz, bir incelikli kusur itirâfı olmalı değil miydi? bu önemsemediğimiz küçük hareketler, öyle kalpler kazandırırdı ki!... sırada bulunan herkesin en azından o davranış tarzı nedeniyle örselenmiş yüreklerine bir tas su serpmiş olurdu. ancak olmadı işte!... gün boyu türlü merhametsizliklere, kayıtsızlıklara, saygısızlıklara mâruz kalarak insanlık değerleri hakkında kim bilir ne kötümser duygular biriktirmiş, ekmek fırını önünde bekleyen bu insanların kalbine küçücük de olsa iyi bir duygu, bir düşünce yer etmesi imkânı o ân için artık elden çıkmıştı. işte sevgisizlik bizler farkına varmadan ahtapotun kollarının sarması gibi bireyi ve cemiyeti böyle ele geçiriyor dostlar. sözlük müdâvimlerinden sabırsız gençlerimizin ''sen ne anlatıyorsun beybaba?! anlattığın şey bir mâcera mı yâni? millet neler yaşıyor şu nankör dünyanın göbeğinde? derdin bu muydu? özür dilemedi, diye bunalıma mı girdin?'' gibi serzenişleri uzaktan uzağa kulağıma geliyor. siz de haklısınız, elbet...
fırının önünde benim gibi sofraların alışılmış, aziz ve devamlı sâkini olan ekmeklerini almaya gelmiş insanların düz bir hat üzerinde sıra teşkil ettiklerini gördüm. bu sıranın ucuz ekmek sırası olmayıp, fırınımızda bu saatlerde taze ve dumanı üzerinde ekmekler çıktığından mütevellid bir sıra olduğunu söylemeliyim. neyse efendim, ben de selâmımı verip sıranın en ardına geçerek beklemeye koyuldum. ekmeğini alan seğirtir gibi hızlı ve kararlı adımlarla sıcak yuvaların huzurlu iklimine yöneliyordu. yaklaşık 10-15 dakika sonra sıra bana da gelmişti. fakat o da ne?! sıcak ekmek kokusunu ciğerlerime çekmeyi beklerken, gencin biri çeviklikle, fırının önünde hiç sıra yokmuş gibi davranarak ve kimseden müsâade isteme nezâketini sergilemeden içeri dalmasın mı! baktım, sırada bulunan insanlar arasında kafasını hoşnutsuz şekilde sallayanlar, ''saygısız çocuk!'' sözleriyle kısık seslerle söylenenler... herkes, delikanlının bu hoyrat davranışından rahatsız olmuştu. esâsen ben de bir miktar tehevvüre kapıldım. sonra, genç fırından çıkarken bir an göz göze geldik; sanki yaptığının yanlış olduğunu kabullenir bir anlam sezdim bakışlarından. ama, yine de bir güler yüz, bir incelikli kusur itirâfı olmalı değil miydi? bu önemsemediğimiz küçük hareketler, öyle kalpler kazandırırdı ki!... sırada bulunan herkesin en azından o davranış tarzı nedeniyle örselenmiş yüreklerine bir tas su serpmiş olurdu. ancak olmadı işte!... gün boyu türlü merhametsizliklere, kayıtsızlıklara, saygısızlıklara mâruz kalarak insanlık değerleri hakkında kim bilir ne kötümser duygular biriktirmiş, ekmek fırını önünde bekleyen bu insanların kalbine küçücük de olsa iyi bir duygu, bir düşünce yer etmesi imkânı o ân için artık elden çıkmıştı. işte sevgisizlik bizler farkına varmadan ahtapotun kollarının sarması gibi bireyi ve cemiyeti böyle ele geçiriyor dostlar. sözlük müdâvimlerinden sabırsız gençlerimizin ''sen ne anlatıyorsun beybaba?! anlattığın şey bir mâcera mı yâni? millet neler yaşıyor şu nankör dünyanın göbeğinde? derdin bu muydu? özür dilemedi, diye bunalıma mı girdin?'' gibi serzenişleri uzaktan uzağa kulağıma geliyor. siz de haklısınız, elbet...
devamını gör...
görünce hüzünlendiren nickler
(bkz: ne zaman gitti tren)
devamını gör...
eskiye özlem
eski neden özlenmesin ki?
eskiden büyük, küçük vardı. saygı vardı, sevgi vardı. dinleme vardı. büyüğe sorma vardı.
muhabbet vardı, dostluk vardı.
eskiden büyük, küçük vardı. saygı vardı, sevgi vardı. dinleme vardı. büyüğe sorma vardı.
muhabbet vardı, dostluk vardı.
devamını gör...
bir kelime ile içini dökmek
beklenti.
devamını gör...
türkiye'de bilimin hak ettiği değeri görmemesi
türkiye’de neye önem veriliyor ki sorusunu akıllara getiren başlıktır.
devamını gör...
goodbye lenin
kesinlikle izlenmesi gerekenler arasında. sosyalizme inanmış anne, oğlunun sokakta çatışmada olduğunu gördüğünde kalp krizi geçirir ve komaya girer. doktor ufacık bi şokun annesini öldüreceğini söyler ve alex için çabalama süreci başlar. oldukça basit ve soğuk bir apartman dairesinde geçmesinden ötürü fenalık gelebilir ancak politik sistem eleştirisi açısından mükemmel filmdir.
devamını gör...
kendini geliştirip eski sevgilinin karşısına çıkmak
okulu sayemde bitirmiş, zorlamamla işe girmiş, tüm kültür etkinliklerine tarafımca alıştırılmış olan er kişisi;
geçen yıl gelmiş karşıma da bana vitrin gösterisi yaptı.
helal hoş olsun, hakediyordu tüm desteklerimi. ama benimle karşılaşmasa babasının kanatlarından çıkıp da ne okul bitirebilirdi ne vizyon sahibi olabilirdi. en azından bana hava basmasa iyiydi..
geçen yıl gelmiş karşıma da bana vitrin gösterisi yaptı.
helal hoş olsun, hakediyordu tüm desteklerimi. ama benimle karşılaşmasa babasının kanatlarından çıkıp da ne okul bitirebilirdi ne vizyon sahibi olabilirdi. en azından bana hava basmasa iyiydi..
devamını gör...
siyasi başlıklara yazmaya çekinmek
çekinmek değil de zaten siyaset hayatımızın her yerine işledi maalesef ve ben biraz olsun uzaklaşabilecek bir yer olarak görüyorum burayı. o yüzden de hiç o toplara girmiyorum.
devamını gör...
izmir'in başının kel olması
çekirdeğe çiğdem, simite gevrek, ozon suyuna klorak derseniz olacağı bu dediğim durumdur, yağmaz işte kar... *
olsundur. izmir'in dağlarında açan çiçekler yeter bre.
not: canım izmir'imi çok severim, 2 yıl da havasını kokladım...
olsundur. izmir'in dağlarında açan çiçekler yeter bre.
not: canım izmir'imi çok severim, 2 yıl da havasını kokladım...
devamını gör...
güzelliğin göreceli bir kavram olmaması
güzellik insanın kendi ile alakalı olmayan bir durumdur. güzellik karşıdan bakan gözün sizi nasıl gördüğüdür. biri dünyalar güzeli görür, diğeri dünyanın en çirkini olduğunuzu söyleyebilir. o yüzden görecelidir.
haa derseniz ki büyük çoğunluğun güzel dediği güzeldir. ona lafım yok. ama ona da güzel demeyen biri çıkarsa kesinlik bozulur. dolayısıyla göreceli olmuş olur.
hepinizin karşısına size güzel bakan biri çıkar umarım. *
haa derseniz ki büyük çoğunluğun güzel dediği güzeldir. ona lafım yok. ama ona da güzel demeyen biri çıkarsa kesinlik bozulur. dolayısıyla göreceli olmuş olur.
hepinizin karşısına size güzel bakan biri çıkar umarım. *
devamını gör...
sevgiliye nude atayım derken enişteye atmak
eniştenin cebinden doblonun anahtarını düşürmesine sebep olacaktır.
devamını gör...
sinirlendiren yalan
hani böyle direkt gözünüzle görürsünüz ya da elinizde ispat vardır ama karşı taraf hala sizi aptal yerine koyup yalan söylemeye devam eder ya işte o yalanlar en sinir olduklarım. bari itiraf et daha fazla rezil olma.
devamını gör...
nehire bırakma alegorisi
mitler ve halk masallarında sıklıkla karşımıza çıkan fenomen.
avusturyalı bir psikolog olan otto rank, kahramanın doğuş miti isimli çalışmasında yunan, roma, yahudi-hristiyan, hint ve germen mitlerinderki pek çok kahraman üzerinden doğuş hikayelerini karşılaştırmalı olarak inceler. ilk olarak standart destanın ana hatlarına bakalım;
kahraman en seçkin anne babanın çocuğudur, genellikle kralın oğludur. hamilelik öncesinde veya sırasında, bir rüya ya da kâhin şeklinde bir kehanet ortaya çıkar; bu kehanet, onun doğuşuyla ilgili uyarıda bulunur ve genelde babayı (ya da onun temsilcisini) tehlikelerle tehdit eder. genelde bir kutunun içinde suya bırakılır. sonra hayvanlar ya da alt sınıftan birileri tarafından (çobanlar) kurtarılır ve dişi bir hayvan ya da mütevazı bir kadın tarafından emzirilir. büyüdükten sonra seçkin ailesini oldukça becerikli bir şekilde bulur.
bir yandan babasından intikamını alır*, diğer yandan kendini kanıtlar. sonunda sınıf ve onurunu elde eder.
otto rank pek çok farklı kültürde karşımıza çıkan bu şablonu freudyen psikanalist bir bakış açısı ile inceler ve bu incelemelerde nehire bırakma alegorisini "yeniden doğuş" olarak kabul eder;
nevrotiklerin ve sağlıklı insanların rüyalarında aynı öğelerin kullanımı suya bırakılmanın tam olarak doğumun sembolik ifadesi olduğunu gösterir. sepet, kutu ya da tekne sadece muhafaza kabıdır, rahimdir; yani suya bırakılma, karşıtıyla olsa da, açıkça doğum sürecini gösterir.
peki zaten bir kere "doğmuş" olan kahraman figürü neden bir yeniden doğuşa ihtiyaç duyar? öncelikle çocukluk zamanlarınıza döndüğünüz zaman hiç evlatlık olduğunuzu düşündünüz mü? eve yeni bir kardeş geldiği için, anneniz size kızdığı ya da babanızdan yeterince ilgi görmediğinizi hissettiğinizde aslında çok daha zengin, ünlü, soylu v.s. bir ailenin çocuğu olduğunuzu ama bir sebepten bu ailede büyümek zorunda kaldığınızı ve eninde sonunda hakkınız olan hayata kavuşacağınızla ilgili fantezi kurdunuz mu?
bunun için vicdan azabı duymanıza gerek yok çünkü aslında otto rank mitlerin ortak özelliklerini çocuğun egosu üzerinden inceler ve mitlerde sürekli anne babadan kurtulma isteğini, kendi kişisel bağımsızlığını kurmaya çalışan çocuğun fantazilerinde bulur.
büyüyen bireyin ebeveynlerin otoritesinden çıkması evrimin en gerekli ama aynı zamanda en sancılı başarılarındandır. bu otoriteden çıkmanın gerçekleşmesi kesinlikle gereklidir. küçük çocuklar için ebeveynler en başta tek otorite ve tüm inancın kaynağıdır. onlara benzemek, örneğin, aynı cinsiyetten atasına -babası ya da annesi gibi büyümek - çocuğun ilk yıllarının en yoğun ve ciddi dileğidir. ilerleyen zihinsel gelişim, doğal olarak çocuğun ebeveynlerinin ait olduğu kategoriyi yavaş
yavaş tanımasını beraberinde getirir. çocuk diğer ebeveynleri de tanır ve onları kendi ebeveynleriyle karşılaştırır, dolayısıyla onlara verdiği eşsizlik ve benzersizlikten şüphe duymakta haklı çıkmış olur.
*
aileden kopup birey olmak için tekrar doğmamız gerekir. bu çok sancılı bir süreç olduğundan dolayı ve sanırım çocuk daha az acı çekmek için bilinçli olmayan bir şekilde aslında kopmaya çalıştığı ebeveynlerin öz ebeveynleri olmadığı fantezisini yaratır. ünlü mitograf joseph campbell'ın da söylediği gibi insan hayatındaki kritik kırılmalar kollektif bilincin rüyaları olan mitlerde karşımıza çıkar ve bize bu eşikleri atlatmamızda rehberlik ederler. yalnız olmadığımızı, bizden önceki tüm "kahramanların" bu yolları yürüdüğünü ve bunların başarılabilir olduğunu bize anlatırlar.
avusturyalı bir psikolog olan otto rank, kahramanın doğuş miti isimli çalışmasında yunan, roma, yahudi-hristiyan, hint ve germen mitlerinderki pek çok kahraman üzerinden doğuş hikayelerini karşılaştırmalı olarak inceler. ilk olarak standart destanın ana hatlarına bakalım;
kahraman en seçkin anne babanın çocuğudur, genellikle kralın oğludur. hamilelik öncesinde veya sırasında, bir rüya ya da kâhin şeklinde bir kehanet ortaya çıkar; bu kehanet, onun doğuşuyla ilgili uyarıda bulunur ve genelde babayı (ya da onun temsilcisini) tehlikelerle tehdit eder. genelde bir kutunun içinde suya bırakılır. sonra hayvanlar ya da alt sınıftan birileri tarafından (çobanlar) kurtarılır ve dişi bir hayvan ya da mütevazı bir kadın tarafından emzirilir. büyüdükten sonra seçkin ailesini oldukça becerikli bir şekilde bulur.
bir yandan babasından intikamını alır*, diğer yandan kendini kanıtlar. sonunda sınıf ve onurunu elde eder.
otto rank pek çok farklı kültürde karşımıza çıkan bu şablonu freudyen psikanalist bir bakış açısı ile inceler ve bu incelemelerde nehire bırakma alegorisini "yeniden doğuş" olarak kabul eder;
nevrotiklerin ve sağlıklı insanların rüyalarında aynı öğelerin kullanımı suya bırakılmanın tam olarak doğumun sembolik ifadesi olduğunu gösterir. sepet, kutu ya da tekne sadece muhafaza kabıdır, rahimdir; yani suya bırakılma, karşıtıyla olsa da, açıkça doğum sürecini gösterir.
peki zaten bir kere "doğmuş" olan kahraman figürü neden bir yeniden doğuşa ihtiyaç duyar? öncelikle çocukluk zamanlarınıza döndüğünüz zaman hiç evlatlık olduğunuzu düşündünüz mü? eve yeni bir kardeş geldiği için, anneniz size kızdığı ya da babanızdan yeterince ilgi görmediğinizi hissettiğinizde aslında çok daha zengin, ünlü, soylu v.s. bir ailenin çocuğu olduğunuzu ama bir sebepten bu ailede büyümek zorunda kaldığınızı ve eninde sonunda hakkınız olan hayata kavuşacağınızla ilgili fantezi kurdunuz mu?
bunun için vicdan azabı duymanıza gerek yok çünkü aslında otto rank mitlerin ortak özelliklerini çocuğun egosu üzerinden inceler ve mitlerde sürekli anne babadan kurtulma isteğini, kendi kişisel bağımsızlığını kurmaya çalışan çocuğun fantazilerinde bulur.
büyüyen bireyin ebeveynlerin otoritesinden çıkması evrimin en gerekli ama aynı zamanda en sancılı başarılarındandır. bu otoriteden çıkmanın gerçekleşmesi kesinlikle gereklidir. küçük çocuklar için ebeveynler en başta tek otorite ve tüm inancın kaynağıdır. onlara benzemek, örneğin, aynı cinsiyetten atasına -babası ya da annesi gibi büyümek - çocuğun ilk yıllarının en yoğun ve ciddi dileğidir. ilerleyen zihinsel gelişim, doğal olarak çocuğun ebeveynlerinin ait olduğu kategoriyi yavaş
yavaş tanımasını beraberinde getirir. çocuk diğer ebeveynleri de tanır ve onları kendi ebeveynleriyle karşılaştırır, dolayısıyla onlara verdiği eşsizlik ve benzersizlikten şüphe duymakta haklı çıkmış olur.
aileden kopup birey olmak için tekrar doğmamız gerekir. bu çok sancılı bir süreç olduğundan dolayı ve sanırım çocuk daha az acı çekmek için bilinçli olmayan bir şekilde aslında kopmaya çalıştığı ebeveynlerin öz ebeveynleri olmadığı fantezisini yaratır. ünlü mitograf joseph campbell'ın da söylediği gibi insan hayatındaki kritik kırılmalar kollektif bilincin rüyaları olan mitlerde karşımıza çıkar ve bize bu eşikleri atlatmamızda rehberlik ederler. yalnız olmadığımızı, bizden önceki tüm "kahramanların" bu yolları yürüdüğünü ve bunların başarılabilir olduğunu bize anlatırlar.
devamını gör...
eletrik süpürgesi
annem ve babam evlendiğinde fantom marka bir elektrikli süpürge almışlar. yıl 2001. daha geçen sene veda ettik kendisine. o kadar sağlamdı yani. alırken eğer ki imkan varsa üç beş demeyip kaliteli olanını almak lazımdır. geçen sene de philips marka bir süpürge aldık. 1500 lira civarıydı. anneme göre oldukça kaliteliymiş.
devamını gör...
insan olun biraz (yazar)
yazdıkları kütüphane havasında bir yazar. yazdıklarına her baktığımda illa ki bir şeyler öğreniyorum, unuttuklarımı pekiştiriyorum. kalitenin hep böyle kalmasını dilerim.
devamını gör...
optik
ışığın doğasını açıklamaya çalışan, ışıkla ilgili olayları ve ışığın maddeyle etkileşimlerini inceleyen fizik dalıdır. optisyenler ve göz doktorları optikle ilgili çalışmalar yapar.
(kaynak: fizik kitabım.)
(kaynak: fizik kitabım.)
devamını gör...


