zeytin ağacı
homeros' a şöyle fısıldamıştır:
"herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım..”
"herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım..”
devamını gör...
cihad
bütün sistemlerde olduğu gibi islam dininde de kavramlar birbirlerinden bağımsız olarak ele alınamaz, alınmamalıdır. ideolojilerde ve değer sistemlerinde her kavram ve açıklama yap-boz gibi birbirini tamamlar. "cihat" ne olduğunu anlamak için islam dininin inananlara yüklediği sorumluluklara bakmak gerekir. islami bir terim olarak kullanıldığında tebliğ kavramı "hakikat"ın ilgililere ulaştırılması anlamına gelir. ve müslümanlar bu ulaştırma işi ile görevli bulunurlar, islam dinini insanlara açıkılama göreviyle yükümlüdürler. ilgililer diye bahsedilenler ise insanlardır. tebliğ bir görevdir, ve bu görevin yerine getirilmesine engel olan şartlar varsa o şartların bertaraf edilmesi de tebliğin ilgililere ulaştırılması bakımından, sözü geçen görev içinde düşünülmelidir. böylece kendini tebliğe görevli sayan kimse engelleri söz konusu ederek yükleneceği görevi yerine getirmekten kaçınamaz. bu da müslüman için aktif, dinamik bir hayat yaşamasına sebep verir. tebliğe engel olan şeyler de açıklanmıştır. islam'a karşı muhalif bir tavır belirten herkes ve her şey, bütün toplumsal ve siyasal düzenler, aynı zamanda tebliğe de karşı sayılırlar. yani müslümanın tebliğ görevini hakkıyla yerine getirmesine engel olurlar. öyleyse tebliğ yapan kimsenin en başta bu engelleri ortadan kaldırması, bertaraf etmesi gerekmektedir. teknik deyimiyle buna "cihat" diyoruz. bu aynı zamanda insanın kendisi ile yaptığı savaş olarak da düşünülmelidir. çünkü bırakın herhangi bir dini, bir siyasi ideolojiyi benimsemek bile çok büyük bir efor sarf etmemize sebep oluyor. çünkü insan bazı şeyleri kabul etmek istemiyor, o anki tavrı veya o anki düşünce sistemi bunu reddediyor. dolayısıyla "din" gibi büyük ve geniş bir değer bütününü kabul edip benimsemek insanın içinde çekişmelere sebep olabiliyor.
dinde zorlama yoktur. bu, islam dininde genel bir kuraldır. islam tebliğcisi engelleri bertaraf etmeye çalışırken, dini zorla kabul ettirmek için savaşmamalıdır. o tebliğine engel olan şartları ortadan kaldırmak için savaşmaktadır. buradaki inceliğe dikkat etmek gerek. söz konusu engellerin kaldırılması, tebliğin zorunlu bir safhasıdır. yoksa dini zorla kabul ettirmekle ilgisi yoktur. böylece cihat sadece islam için değil bütün dinler için tebliğ fırsatı sunar. bu da insanların ön yargılarını kırar ve özgür düşünce ortamını hazırlar.
ne yazık ki dinleri inceleyip dine inandım diyen kişileri yargılamak yerine dindarları inceleyip dini yargılıyoruz. bu da birçok karmaşaya ve yanlışlıklara yol açıyor.
dinde zorlama yoktur. bu, islam dininde genel bir kuraldır. islam tebliğcisi engelleri bertaraf etmeye çalışırken, dini zorla kabul ettirmek için savaşmamalıdır. o tebliğine engel olan şartları ortadan kaldırmak için savaşmaktadır. buradaki inceliğe dikkat etmek gerek. söz konusu engellerin kaldırılması, tebliğin zorunlu bir safhasıdır. yoksa dini zorla kabul ettirmekle ilgisi yoktur. böylece cihat sadece islam için değil bütün dinler için tebliğ fırsatı sunar. bu da insanların ön yargılarını kırar ve özgür düşünce ortamını hazırlar.
ne yazık ki dinleri inceleyip dine inandım diyen kişileri yargılamak yerine dindarları inceleyip dini yargılıyoruz. bu da birçok karmaşaya ve yanlışlıklara yol açıyor.
devamını gör...
ilk tanışıldığında herkesin süper iyi olması
tanışılan birisinin sana neden kötü olması gerektiğini düşündüren başlıktır. kötülük yaşantı gerektirir.
devamını gör...
yazarların duydukları enfes cümleler
insan hiçbir umut beslemediği zaman durumu kabullenebiliyor ama kapkara bulutlar arasında iğne ucu kadar kendini gösteren bir güneş ışını belirince bütün dünyası o ışığa bağlı oluyor.
devamını gör...
90'larda satanizm
alt komşunun oğlundan apartmandakiler fena şüpheleniyordu. dinlediği müzikler çığlık çığlığa gece yatarken korkutuyordu.tipi,tarzı,tavrı tam tanıma uygundu.sonra ne mi oldu iki çocuk babası göbekli hasan abi oldu.
devamını gör...
kaldırımda karşıdan gelen insanla sağ sol oynamak
yüz yüze gelip kitlenme durumlarında başlayan ve çiftleşme danslarına benzeyen ritüel.
senkronize olup, aynı anda, aynı yönlere hamle yaparak iyice işin içinden çıkılmaz hale geldiği görülmüştür. rekorum, 4 kere aynı yöne hamle yapmaktır. en sonunda "sen bi sabit dur istersen" diyerek kurtulabilmiştim.
senkronize olup, aynı anda, aynı yönlere hamle yaparak iyice işin içinden çıkılmaz hale geldiği görülmüştür. rekorum, 4 kere aynı yöne hamle yapmaktır. en sonunda "sen bi sabit dur istersen" diyerek kurtulabilmiştim.
devamını gör...
yalın
güzel şarkılarından biridir.
devamını gör...
yazarların uğraştığı sanat dalları
profesyonel olarak heykel ile uğraşıyorum.
fotoğraf edit ve dijital sanatla da ara sıra uğraşıyorum.
edit: fotoğrafcılığı çıkardım listeden. her eline kamera alan kendini fotoğrafcı sanıyor algısı oluşmasın diyerek.
bu arada güzel sanatlar mezunuyum ve fotoğrafcılık dersleri aldım ama olsun.
fotoğraf edit ve dijital sanatla da ara sıra uğraşıyorum.
edit: fotoğrafcılığı çıkardım listeden. her eline kamera alan kendini fotoğrafcı sanıyor algısı oluşmasın diyerek.
bu arada güzel sanatlar mezunuyum ve fotoğrafcılık dersleri aldım ama olsun.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
kalabalık bir ortama girdiğimde eğer etkin olmam veya sürekli konuşmam gereken bir görevim yoksa, bekleme modunda kalmam gerekiyorsa kendim bile fark etmeden insanların hallerini gözlemliyorum. dıdısının dıdısı olarak mecburiyetten gittiğim akraba toplantılarında, hiçbir işe yaramayacağını bildiğim ve insanların sırf yasak savmak için katıldığı ve konuşmacıların da çıkıp içi dolu sözler söyler gibi yaptığı kurum toplantılarında, boş derslerde, bir yerde sıra beklerken, çarşıda pazarda bir şey satın alacakken örneğin. bu tür gözlemlerin en eğlencelisi de çarşı pazardayken oluyor, çünkü esnafından sucusuna her yaştan insanın, türlü çeşit rengin bir arada toplandığı nadir yerler pazarlar. en azından böyle bir ortamı gözlemlemiştim ömrümün erken dönemlerinde.
bir zamanlar ege'nin çok da büyük olmayan bir ilçesinde büyüme telaşı içindeyken ben, haftanın en büyük pazarının olduğu perşembe günleri okul sonrası eğer dersim filan yoksa annemle ıvır zıvır almaya sosyete pazarına giderdik, o zamanlar öyle mağazalar filan ancak bayramlık almak için gittiğimiz yerler olduğundan gündelik kıyafetlerimiz pazar işiydi. ama hakkını vermek gerekir, oraya gelen ürünler ihraç fazlası olduğundan hem güzel hem uygun fiyatlı olurdu. pazarın kurulduğu mahallede esnafın da ihya olduğu bir gündü o gün, ama sanırım tek bir esnaf hariç: dağınık amca. adını duyduğumda istemsizce gülmeye başladığım bir züccaciyeci, huysuz olduğu söylenen bir ihtiyar adam. her gidişimde hallerini izleyip içimden kıkırdadığım için benim gözümde bir tür halk ünlüsü. gerçek adının ne olduğunu bilmiyorum ama lakabını ve dillere destan dükkanının bilmeyen yoktur; yani dağınık amca'yı kime sorsanız gösterir. bu orta halli ilçedeki amcalar ya da teyzeler mutfağa/banyoya/eve dair herhangi bir alışveriş yapmak istediklerinde önce buraya gelirlerdi ben çocukken. ama öyle içeride gezindiklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. büyükçe bir bakkal dükkanı boyundaki dükkanının içine eşyadan girilmezdi dağınık amca'nın. adıyla müsemma olduğundan dükkanın kapısından öteye geçebilmek bir tek onun yapabileceği işti. "o dükkanın kendi içinde bir düzeni var."dı ne de olsa. bu lafı yıllardır düstur edinmiş dağınık amca ne konuda hangi ürünü isterseniz isteyin eliyle koymuş gibi hemencecik buluverirdi. oldu ya bulamadıysa, size çarşıda şöyle bir tur atmanızı, varsa işinizi gücünüzü halledip dönüşte tekrar uğramanızı, o zaman siparişinizin hazır olacağını söylerdi. sahiden de sizi gördüğünde poşetinizi uzatır, aradığınız ürünle gönderirdi sizi.
genellikle ters bir adamdı, çocukluğumdan beri yüzünün güldüğünü görmedim desem yeridir hani. üstü başı da namıyla uyum içinde, dağınık beyaz saçları çılgın profesör edasındaydı. ama ciddiydi, bir şeyleri arayıp bulması bugünün arama motorlarına nispet eder gibi saniyeler sürse de ciddiyetinden taviz vermezdi. bu nedenle pazarlık yapmaya çekinirdiniz. gerçi fiyatları pazarlık yapmayı gerektirmeyecek kadar uygundu ya, başka bir yerde de o ürünleri bulmak güç olurdu. süpermarketlerle bir milyoncuların açıldığı ve perşembe pazarının şehir merkezinden biraz uzak bir yere taşındığı iki binli yıllarda bile insanlar kolay bulamadıkları ürünler için sık sık ziyaret ederdi dağınık amcayı. çünkü hiçbir dükkanda bulamadığınız teferruatlu bir ürünü ancak burada bulabilirdiniz. bir keresinde annemin tarihi eser sayılabilecek düdüklü tenceresi için lastik sormaya gitmiştik, biz söyler söylemez iki dakika içinde bulup getirince adamın karşısında esas duruşa geçip "saygılar dağınık amca!" demek için zor tutmuştum kendimi. sabahları dükkanının önüne kap kacak leğen ne varsa yayar, akşamları da her şeyi toplayıp teperdi dükkanın içine. öyle bir yerdi ki bu dükkan, benim gibi antin kuntin şeylere meraklı biri iseniz türkiye tarihinde ilk üretilen borcam'ı bile bulabilirdiniz burada.
bundan birkaç yıl önce çok yorulmuş olmalı ki sessiz sedasız kapatmış dükkanı, ne var ne yoksa boşaltmışlar. vefat mı etti diye düşündüm ama değilmiş. yorulduysa karmaşadan değildir diye düşündüm, belki başka bir şeydi onu hep bildiğimiz huysuz dağınık amca yapan, "benden bu kadar" demesine vesile olan. o dükkanın yerine çok alakasız bir şey açılmış, en son gittiğimde gördüğüm buydu. günlük hayatta karşılaştığımız nice ilginç karakter gibi, sadece ilçenin değil bölgenin de önemli bir değeri, farklı bir rengiydi dağınık amca. yaşıyorsa mutlu bir ömrü olsun. namını da hakikaten dağınık insanlar için kullanmak üzere ara sıra ödünç aldığımızı bilse bir kerecik güler miydi bilmiyorum ama onun hallerine bugün bile gülerken önemli bir şey anımsamama neden olduğu için müteşekkirim. herkesin hikayesi ayrı, herkesin hikayesi kendine özgü. insanların farklı hallerine tanık olurken eğer safi bir kötülük değilse sezdiğimiz, yargılamadan düşünmek doğru bir yaklaşım olacak. belki o zaman kendimize dair yargılarla başa çıkmayı da öğreniriz şu kısa ömürde.
bir zamanlar ege'nin çok da büyük olmayan bir ilçesinde büyüme telaşı içindeyken ben, haftanın en büyük pazarının olduğu perşembe günleri okul sonrası eğer dersim filan yoksa annemle ıvır zıvır almaya sosyete pazarına giderdik, o zamanlar öyle mağazalar filan ancak bayramlık almak için gittiğimiz yerler olduğundan gündelik kıyafetlerimiz pazar işiydi. ama hakkını vermek gerekir, oraya gelen ürünler ihraç fazlası olduğundan hem güzel hem uygun fiyatlı olurdu. pazarın kurulduğu mahallede esnafın da ihya olduğu bir gündü o gün, ama sanırım tek bir esnaf hariç: dağınık amca. adını duyduğumda istemsizce gülmeye başladığım bir züccaciyeci, huysuz olduğu söylenen bir ihtiyar adam. her gidişimde hallerini izleyip içimden kıkırdadığım için benim gözümde bir tür halk ünlüsü. gerçek adının ne olduğunu bilmiyorum ama lakabını ve dillere destan dükkanının bilmeyen yoktur; yani dağınık amca'yı kime sorsanız gösterir. bu orta halli ilçedeki amcalar ya da teyzeler mutfağa/banyoya/eve dair herhangi bir alışveriş yapmak istediklerinde önce buraya gelirlerdi ben çocukken. ama öyle içeride gezindiklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. büyükçe bir bakkal dükkanı boyundaki dükkanının içine eşyadan girilmezdi dağınık amca'nın. adıyla müsemma olduğundan dükkanın kapısından öteye geçebilmek bir tek onun yapabileceği işti. "o dükkanın kendi içinde bir düzeni var."dı ne de olsa. bu lafı yıllardır düstur edinmiş dağınık amca ne konuda hangi ürünü isterseniz isteyin eliyle koymuş gibi hemencecik buluverirdi. oldu ya bulamadıysa, size çarşıda şöyle bir tur atmanızı, varsa işinizi gücünüzü halledip dönüşte tekrar uğramanızı, o zaman siparişinizin hazır olacağını söylerdi. sahiden de sizi gördüğünde poşetinizi uzatır, aradığınız ürünle gönderirdi sizi.
genellikle ters bir adamdı, çocukluğumdan beri yüzünün güldüğünü görmedim desem yeridir hani. üstü başı da namıyla uyum içinde, dağınık beyaz saçları çılgın profesör edasındaydı. ama ciddiydi, bir şeyleri arayıp bulması bugünün arama motorlarına nispet eder gibi saniyeler sürse de ciddiyetinden taviz vermezdi. bu nedenle pazarlık yapmaya çekinirdiniz. gerçi fiyatları pazarlık yapmayı gerektirmeyecek kadar uygundu ya, başka bir yerde de o ürünleri bulmak güç olurdu. süpermarketlerle bir milyoncuların açıldığı ve perşembe pazarının şehir merkezinden biraz uzak bir yere taşındığı iki binli yıllarda bile insanlar kolay bulamadıkları ürünler için sık sık ziyaret ederdi dağınık amcayı. çünkü hiçbir dükkanda bulamadığınız teferruatlu bir ürünü ancak burada bulabilirdiniz. bir keresinde annemin tarihi eser sayılabilecek düdüklü tenceresi için lastik sormaya gitmiştik, biz söyler söylemez iki dakika içinde bulup getirince adamın karşısında esas duruşa geçip "saygılar dağınık amca!" demek için zor tutmuştum kendimi. sabahları dükkanının önüne kap kacak leğen ne varsa yayar, akşamları da her şeyi toplayıp teperdi dükkanın içine. öyle bir yerdi ki bu dükkan, benim gibi antin kuntin şeylere meraklı biri iseniz türkiye tarihinde ilk üretilen borcam'ı bile bulabilirdiniz burada.
bundan birkaç yıl önce çok yorulmuş olmalı ki sessiz sedasız kapatmış dükkanı, ne var ne yoksa boşaltmışlar. vefat mı etti diye düşündüm ama değilmiş. yorulduysa karmaşadan değildir diye düşündüm, belki başka bir şeydi onu hep bildiğimiz huysuz dağınık amca yapan, "benden bu kadar" demesine vesile olan. o dükkanın yerine çok alakasız bir şey açılmış, en son gittiğimde gördüğüm buydu. günlük hayatta karşılaştığımız nice ilginç karakter gibi, sadece ilçenin değil bölgenin de önemli bir değeri, farklı bir rengiydi dağınık amca. yaşıyorsa mutlu bir ömrü olsun. namını da hakikaten dağınık insanlar için kullanmak üzere ara sıra ödünç aldığımızı bilse bir kerecik güler miydi bilmiyorum ama onun hallerine bugün bile gülerken önemli bir şey anımsamama neden olduğu için müteşekkirim. herkesin hikayesi ayrı, herkesin hikayesi kendine özgü. insanların farklı hallerine tanık olurken eğer safi bir kötülük değilse sezdiğimiz, yargılamadan düşünmek doğru bir yaklaşım olacak. belki o zaman kendimize dair yargılarla başa çıkmayı da öğreniriz şu kısa ömürde.
devamını gör...
islamiyet
mensupların büyük bir çoğunluğunun açıp kuran-ı dahi okumadığına inandığım din.
devamını gör...
kaza masrafını ödeyemem deyip kafaya sıkmak
dünyadaki gelir dağılımındaki adaletsizliğin toplumumuzdaki yansımalarıdır. her şeyde eşitliği savunan insanların gelir dağılımındaki bu eşitsizliğe karşı tek bir ses çıkarmaması tuhaftır. çok üzüldüm.
devamını gör...
powerbank'e türkçe isim önerileri
15 temmuz şehitler şarj bankası.
devamını gör...
uzaktan arkadaş edinmek
o olmak istediğindir.
sen onun olmak istediğisindir.
siz birbirinizi tamamlayansınızdır.
bir o kadar da kendiniz olmayansınızdır.
gibi saçma cümleler kurmak istediğim başlık.
sen onun olmak istediğisindir.
siz birbirinizi tamamlayansınızdır.
bir o kadar da kendiniz olmayansınızdır.
gibi saçma cümleler kurmak istediğim başlık.
devamını gör...
istenmediği yerde durmaya devam eden insan
seçilmiş değildir, atanmıştır.
devamını gör...
do you hear the people sing
'insanların şarkısını duyuyor musun?' veya 'duyuyor musun sesi' şeklinde türkçe'ye çevrilebilen, fransızcası ise 'à la volonté du peuple' olup sefiller müzikallerinden aşina olduğumuz bir özgürlük şarkısıdır.
anne hathaway,hugh jackman ve russel crowe' un başrolünde yer aldığı 2012 yapımı les misérables filminde en etkileyici sahnelerden birinde ve final sahnesinde bu muhteşem şarkıyı duymaktayız. final sahnesinin görkemi hakkında söylenecek pek bir söz yok sanırım, zaten bu müzikalin bir sahnesini diğerlerinden ayırt etmek büyük haksızlık olacaktır.
marşın ingilizce versiyonu şöyledir; (her şey bir yana, 1.35'teki o anlık sahne bile o kadar çok şey anlatıyor ki)
orijinali ise fransızcadır;
anne hathaway,hugh jackman ve russel crowe' un başrolünde yer aldığı 2012 yapımı les misérables filminde en etkileyici sahnelerden birinde ve final sahnesinde bu muhteşem şarkıyı duymaktayız. final sahnesinin görkemi hakkında söylenecek pek bir söz yok sanırım, zaten bu müzikalin bir sahnesini diğerlerinden ayırt etmek büyük haksızlık olacaktır.
marşın ingilizce versiyonu şöyledir; (her şey bir yana, 1.35'teki o anlık sahne bile o kadar çok şey anlatıyor ki)
orijinali ise fransızcadır;
devamını gör...
her şeyi açıklayan en kısa söz
bir kum tanesiyim ama çölün derdini taşıyorum.
-hz. mevlana
-hz. mevlana
devamını gör...
sinan canan
eğer beyin ve nörobilime meraklıysanız sizin için iyi bir yol göstericidir.
devamını gör...
ülkeler hakkında ilginç bilgiler
(bkz: japonya)
ton balığı gözünün tüketildiği tek ülke. bir de eşek arılı kurabiyeleri var japonların.
ton balığı gözünün tüketildiği tek ülke. bir de eşek arılı kurabiyeleri var japonların.
devamını gör...
dal kavuk
osmanlı'da halk arasında işsiz güçsüz tayfanın başlarına taktığı ince kavuğa verilen isim. tıpkı (bkz: zir zop) adı verilen fes gibi, enteresan bir isimlendirme.
devamını gör...
