tam portakallı tanım girmelik başlık.
ama ben isim veremiyorum.
gönlümde öyle çok yazar var ki hepsini yazsam biri kalsa diye korkuyorum.
*****
hepsi bana ekledi, hepsi iyi ki varlar.
bu akşam burda keyifli bir şekilde tanım girebiliyorsam, onların tanımları sayesindedir.
bu sözlükten keyif alıyorsam, onların tanımları sayesindedir.
çok yaşayın emi.
nilüfer'den, bir şarkı gelsin size
yaşamak ne güzel şey
devamını gör...

sadece burası değil bir çok yerli firma da aynı şeyi yapıyor. asgari ücretin artmasıyla birlikte firmalar işçi çıkarmaya başladılar bile
devamını gör...

ben de dün deneyimledim ve gerçekten tam yaza uygun ferahlatıcı bir lezzet olmuş. 4.6 alkol ideal. tasarımının yaza uygunluğu konusunda tek kelimeye bile gerek yok!
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

maalesef doğru olan şey.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

aylin livaneli-bana müsaade.
devamını gör...

yapsamda duyamazsınız.
devamını gör...

yeraltı edebiyatının amiyane tabirle en 'temiz' kitaplarındandır ve iyi bir başlangıçtır. bataille'in şiddetli ruh halleri, bukowski'nin 'pislik'leri, burroughs'un madde kullanım yelpazesi olmadan görece 'normal'lenmiş bir norveç alt kültürü yaşantısıdır gözler önüne serilen. yaratıcı (yazar, şair, ressam, müzisyen) gençlerin hayatından olağan kareler gibi görünür olan biten. bir de güzel bir sarıcı, kapsayıcı atmosferi vardır. ne ara aldınız ne ara bitirdiniz fark etmeden kaptırıp gidebilirsiniz rahatça. yolculuktayken, kamptayken, dağda bayırdayken, ya da hayatınız çok hızlı akıyorken okunması çok keyif verebilir.
alışılageldik orta sınıf veya küçük burjuva hayatına, sadece yaşayarak tokat gibi yanıt veren bir avuç insan. yaptıkları, gittikleri yerlerdeki normcu insanlara yer yer şaşırtıcı, yer yer iğrendirici genelde 'görmezden gelinmesi gereken' bir yığın saçmalık ya da ahlaksızlık gibi görünür. işin eğlenceli kısmı da buradadır. okurken yer yer sesli kahkahalar attırabilir kişisine göre.
bu arada karakterlerin bu eğilimleri çoğu kimsenin zannettiğinin aksine zorlama bir marjinallik çabası, 'hadi şöyle olalım' diye üzerine düşünülüp kurulmuş bir planlı hareketten çok, beyaz zencilerin her şeysi gibi doğaçlamadır, içtendir öylece o an filizlenir ve uygulanır. üzerine ne ertesi gün ne de önceki gün konuşulmaz sadece 'yaşanır'

genelde öyküyü, olay akışı modunda aktarmayı sevse de yer yer aşağıdaki gibi paragraflara da yer vermiş ambjörnsen :

''o gece boyunca ılık bir bahar yağmuru yağdı. kaldırımlardaki it boklarının, hani şu sadık iyi dostlarımıza ait güzel atıkların arasından zikzaklar çizerek yürürken, ilkbaharın soyunma zamanı olduğunu düşünüyordum. durup sokaktaki ışığın güzelliğine, karanlığın yumuşak aurasına hayran oluyordum. kentin doğusuna doğru ilerlerken tüm duygularım şiirselleşmişti. her şeyi, evlerin cephelerini, arabaları, telefon kulübelerini, sosis satan büfeleri, tramvay raylarını gerilerdeki bir başka şeyin ifadesi, bir ruhun belki de tanrının mistik bir manifestosu olarak düşünüyordum. insan yaratıcılığının eseri, evet tamam. ama nereden geliyordu düşünceler, itkiler? ve niçin aramızdan yalnızca bazılarına doğuştan armağandı düş gücü? arayıp bulma tutkusu? çünkü böyleydik biz; çok uzaklarda çılgınlığın savanlarında çıktığımız yaşam boyu sürecek olan safaride, varlığına derinden inandığımız altın gergedanın peşinden koşan bir çete.''

birr alıntı da arka kapaktan:
---beyaz zenciler uyku tulumları, sırt çantaları veya bira kasalarıyla çingene hayatı yaşayan dumancılar, beyazcılar, asitçilerdir... beyaz zenciler şairdir, çılgındır, düş kurmayı ve küfretmeyi severler; onları en iyi polisler tanır! beyaz zenciler mahkum edildiğimiz rezil, yoz televizyon dizilerine benzeyen hayatlardan; eğitim, kariyer, başarı ve benzeri cüce düşüncelerden nefret ederler. beyaz zenciler sevgi edebiyatı yapmazlar, severler. bütün enerjilerini kendilerini garantiye almak için harcayanların hiçbir zaman anlayamayacağı kadar çok severler. beyaz zenciler gerçekten 'düzen karşıtı'dırlar, tüm ideallere ve ideolojilere karşı ihanet içindedirler. onlar toplum dışına atılmamışlardır, orada 'imkansızın kıyısında öfkeli ve eğri bir hayat' yaşamayı seçmişlerdir. ---
devamını gör...

ikisi arasında burger king demek isterim ama eğer şansım varsa daha küçük ve ikisi kadar yayılmamış yani çok bilinmeyen hamburgeciler tercihimdir .
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

her durumda yalnız olduklarını düşünmeleri.
efsunlu olabilirler.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir koşuşturma, bir heyecan. herkesin yüzünde benzer bir gerginlik vardı o akşamüstü. tedirginlik, her yerden bir tehlike gelebileceği ihtimali, belirsizlik. kalabalık bir masada oturuyorlardı. kimse çantasını kucağından indirip sandalyeye bile asmamıştı. telefonlar elde. şarjlar azalmış. nöbetleşe camdan sokağa bakıp duran 9 kişiydiler. ışık'ın telefonu çaldı. arayan iş arkadaşı joseph'ti. murat'tan belgeyi alıp almadığını sordu. saatlerdir bu anın gelmesini bekliyordu ışık. derin bir iç çekti. aldım dedi. korkma dedi joseph hissetmiş gibi. "senden kimse şüphelenmez."

ışık kalktı oturdukları kahveden. ufak tefek çelimsiz bir kızdı. üniversiteye yeni başlamıştı. 2 sene önce gelmişti bu şehre, havasına suyuna bile henüz alışamamıştı. okulun ilk senesi bir hocasının yönlendirmesiyle saat ücretli olarak çalışmaya başladığı, okul ve cafe'den arta kalan zamanlarında veri girişi yaptığı, işini doğru yaptığı taktirde kimsenin kaçta gediğine kaçta gittiğine karışmadığı bu araştırma enstitüsünde, idari işler departmanında asistan olarak çalışan joseph başta olmak üzere herkes onu çok sıcak karşılaşmıştı. yabancılarla çalışmak ne güzel diye düşünmüştü ışık daha ilk haftadan. kesinlikle mezun olduğunda çokuluslu bir yerde çalışması gerektiğine ikna olmuştu çabucak. belçika tarafından fonlanan bu enstitüde neredeyse her milletten 21 tam zamanlı, ışık'ın sayısını bilmediği kadar da yarı zamanlı ya da saat ücretli personel çalışıyordu. ışık çok şanslı görüyordu kendini. onu bu işe yönlendiren hocasına da defalarca kez söylediği gibi hayatı, bakış açısı tamamen değişmişti bu işe başladığından beri.

hiç anlamadığı şeyler olup bitiyordu ama. korkuyordu ışık. ilk defa 3 ay önce enstitünün araştırmacılarından biri tutuklandığında, hemen akabinde de adalet bakanlığı'ndan enstitünün tüm yazışmalarının asıllarının taraflarına ivedilikte teslim edilmesi istendiğinde bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı. joseph, ona nerede çalıştığından en yakınları haricinde pek kimseye söz etmemesi gerektiğini söylediğinde didikleme ihtiyacı duymuştu ışık. öğrendiği bilgi kırıntıları bile kanını dondurmaya yetmişti. enstitü'nün üzerinde çok baskı vardı. belçika ile ülke arasında da haber bültenlerine bile yansıyan cinsten çok ciddi bir diplomatik kriz...

joseph 3 gün önce ışık'a muratla görüşmesinin mümkün olup olmadığını sordu. ışık'ın işe girişinden 7 ay sonra direktör yardımcılığından istifa eden, 32 yaşında profesörlüğünü almış murat ve ışık hiçbir diyalog geçmişine sahip değillerdi. ışık anlamamış, nedenini sorma gereği duymuştu. joseph üstü kapalı bir şekilde cevap verdi. ışık çok kurcalamaması gerektiğini ancak bu evrakı almasının ve joseph'e teslim etmesinin ne kadar önemli olduğunu sezmişti. kabul etti. joseph'e, onu bile isteye tehlikeye atmayacağını bilecek kadar güvenirdi. yine de sorma ihtiyacı duydu. "endişelenecek bir şey yok ışık. bunu enstitüde tam zamanlı çalışan biri yapmamalı sadece, durumları biliyorsun az çok." murat ve ışık laleli'de buluşmuşlardı. saati ve yeri joseph haber vermişti ışık'a. ayaküstü bir sohbet, kapalı bir zarf ve bu kadar. 3 dakika bile sürmemişti. her zamanki gibi işe gidecek, 4. kata çıkıp bunu joseph'e verecek ve çıkacaktı. en kötü ne olabilir ki diye düşündü enstitünün bulunduğu sokağa girerken. yokuşu çok hızlı tırmanıyordu, nefes nefese kalmıştı. neredeyse koşar adım yürüdüğünü, kan ter içinde kaldığını enstitünün tam karşısındaki polis kalabalığını fark etmesiyle eş zamanlı kavradı. birden durdu yolun ortasında. ondan tarafa bakan polislerden biriyle göz göze geldi. kafasını önüne eğdi ve yürümeye devam etti. bu defa normal hızda. bahçe kapısına geldiğinde tekrar baktı polislerden tarafa. neredeyse 30 kişilerdi. 4 normal polis otosu, 4 de zırhlı araç vardı. polisler ağır silahlıydı. özel bir ekip olduklarını düşündü ışık. terörle mücadele mi acaba, onların üniforma renkleri böyle mi oluyordu diye düşündü. aynı polis gözlerini dikmiş ışık'a bakıyordu. bir an ne yapacağını bilemedi kadın. kafasını çevirdi hızla, çantasının ön gözünde olması gereken personel kimlik kartını bulamıyordu bir türlü. sinirlenmişti, göz ucuyla sağa, yokuşun yukarısına baktı yeniden. polisin ona doğru yürümeye başladığını gördü. hızla arkasına döndü, yere çömelip çantasını açtı, kimliği yoktu! beyni patlayacak gibiydi. arkasına dönüp baktı, polis ona yürümeye devam ediyordu. galiba gülümsüyordu da. sinirleri bozuldu. kalbi yerinden çıkacak bir hızda atıyordu. kalktı yerden ışık, hızla yokuş aşağı yürümeye başladı. neredeyse koşuyordu. çok yanlış bir şey yaptığını fark etti ama artık çok geçti. polisten kaçıyordu! köşeyi döner dönmez karşısına çıkan, daha önceden dükkan olan ama sonrasında ön ve arka duvarları yıkılarak bir yaya alt geçidine çeviren binanın tam altında polisin kendisine "bayan" diye seslendiğini duydu. zaten burada da bir grup polis olduğunu gördü. hatta bir de masa. kimlik kontrolü yapan, ağır silahlı olmayan polisler ve geçip gitmekte olan insanlar. durdu ışık. kendisini sakinleştirmeye çalıştı ve arkasına döndü. en sakin olmaya çalışan yüz ifadesiyle;

-buyrun memur bey?
-nereye böyle koşa koşa hanfendi?! kimlik göreyim.
-kimlik mi? ha normal kimlik mi? bir saniye. hemen.

polis 27-28 yaşlarında dev gibi bir adamdı. 1.90'ın üzerinde boylu, büyük suratlı, esmer. küçücük bir kadın olan ışık kendini olduğundan da küçük hissetti bu adam karşısında. ellerinin titrediğini fark ettirmemeye çalışarak sırt çantasında cüzdanını aradı. kimliğini verdi. polis elindeki telefondan bir şeylere baktı. kimliği geri verirken konuştu;

-ne aradın öyle yere oturup sen?
-personel kimliğimi aradım da. evde bırakmışım herhalde. bulamadım. bugün ben çalışmıyorum normalde, zaten defterimi alacaktım, unutmuşum dün, önemli bir şey değil. bugün işim bu taraflarda olunca uğrayıp onu alayım dedim ama kimlik yok. (güldü) bulamadım, eve dönüyorum.
-ne iş yapıyorsun sen?
-stajyerim ben. öğrenciyim normalde.
-neden koşarak uzaklaştın peki?
-memur bey, size açık konuşcam, ben hayatımda polis görmüş insan değilim. sizi öyle görünce korktum açıkçası. ne yapacağımı bilemedim. size çok komik gelecek belki ama durum bu. korktum, bir an önce de uzaklaşmak istedim, yemin ederim.
-etme yemin ışık hanım. hem biz korkulcak insanlar mıyız? bak bana... ben ne yapayım senin yeminini. ama gel biraz yürüyelim senlen.
-aslında acelem var benim memur bey. ben gitsem?
-bir öpücük vermeden nereye ışık hanım?
güldü polis.
-anlamadım, ne öpücüğü?
-hadi hadi uzatma, ver bir öpücük bakayım.
öne doğru eğildi. itti ışık polis'i. dehşete kapılmıştı. "ne yapıyorsunuz siz!" dedi, etrafta bir sürü polis, bir sürü insan daha varken bu hadsizlik onu şok etmişti. polisin böyle bir şeye nasıl cesaret edebildiğine anlam verememişti.

-gel bakalım ışık hanım o zaman, merkezde bir ifadenizi alalım sizin.

ne olduğunu anlamadan polis bileklerine kelepçeyi takmıştı genç kadının. inanamıyordu olanlara ışık. tarifsiz bir şekilde korkuyordu. hayatında böyle bir dehşet anı daha yaşamamıştı. bayılacak gibiydi. sürükleyerek götürüyordu onu polis. arkasına baktı. tanıdık bir yüz arıyordu. enstitünün sokağına geri döndüler. yokuşu tırmanırlarken ilerde polisin müdahaleye başladığını gördüler. her yer gazdı. göremedikleri yerleri hedef alan polisler vardı! polis ışık'a baktı, arkalarından gelen polislere belli belirsiz bir işaret yaptı ve koşar adım ışık'ın yanından uzaklaştı. kadın elleri kelepçeli vaziyette sokağın ortasında kalakaldı. arkasına döndü, sokaktaki herkesin müdahale alanına bakmakta ya da koşmakta olduğunu gördü. bir sürü insan ve polis vardı. gerisin geri yokuş aşağı koşmaya başladı. sokağı bitirip binanın altına yöneldi. hızla geçti geçitten, onunla ilgilenen kimse yoktu. incecik bileklerinden düştü düşecek kelepçeden de kurtulabilirse bu kabustan kaçabileceğini düşünürken sokağın köşesinde julio'yu gördü. çok rahatladı. julio enstitüye yeni gelen misafir araştırmacılardan biriydi. onu bu kaostan kurtarabileceğini düşündü ışık. tek derdi şu kelepçeydi. ışık'a gel diye işaret ediyordu julio. ışık ona doğru koşmaya devam etti. arkasına baktı, kendisini takip eden bir polis olup olmadığını anlayamadı. her yerdeydiler! burası kaosun tam merkeziydi. julio ışık'ın elini tuttu, ışık ona "beni bırakma" dedi. enstitünün iki arka sokağındaki depo binasına girdiler, açık plan bu apartmanda her kat ayrı bir daireydi. dış cephesi yarı cam yarı duvar olan tüm bu daireler ortadaki avluya bakacak şekilde, kare düzendeydi. 3. kata çıktılar. arşiv olarak kullanılan bu dairenin kapısının anahtarını verdi julio ışık'a. titreyen kelepçeli elleriyle kapıyı açmaya çalışırken merdivenlerden iki polisin koşarak çıktığını gördü ışık. julio bir üst kata çıkmak için merdivene yönelmişti bu esnada. ışık kapıyı açmayı başarıp içeri girdiğinde hala titriyordu. önce banyoya girdi, camlar sonuna kadar açıktı. camın önündeki mermerde kocaman büyük bir sarı kedi vardı. yangın merdiveninden polislerin çıkıp ona yakalayabileceğini fark ettiği için hızla banyodan çıktı, odalardan birine girip yere çömeldi. polisler bu esnada arşiv katına ulaşmıştı. ışık olduğu yere çömeldi. önünde bir çalışma masası vardı. küçücük olan bedenini bile saklayamayacak kadar küçük olan bu masaya ve banyoda kalmamaya karar veren aklına lanet etti. "o yangın merdivenlerinden onlar gelmeden sen de kaçabilirdin ışık, aptalsın sen" diye düşündü. polisler yere çömelip camdan içeri baktılar. biri öbür yana bakıyordu da bu kumral olan onun olduğu tarafa doğru çeviriyordu kafasını işte. saniyeler sonra görüleceğini fark eden ışık gözlerini sıkı sıkı yumdu.

ve miko uyandı. bir daha da uyuyamadı sabah'ın 3 buçuğundan beri.**
devamını gör...

pasif agresiflik bir kişilik bozukluğudur. bu kişiler kendilerini güvende hissetmediklerinden düşünce, duygu, isteklerini ya da rahatsız oldukları durumları tam ve doğru şekilde ifade etmez bazen edemezler. bazen imaya bazende kabule giderler. kabul etselerde bu durumu tam manasıyla benimsemez hatta durumu çaktırmadan bozmaya, sabote etmeye çalışabilirler.

dışarıdan bakıldığında detaysız incelendiğinde çok uyumlu ve anlayışlı görünebilirler fakat iç dünyaları daha karmaşıktır. daha fazla nefret ve kötü duygular barındırırlar. dışta sağladıkları kabul ediş içte derin fırtınaların dahada artmasına neden olur.

bu kişiler hayatları boyunca sahip olmak isteyipte sahip olamadıkları her şey için başkalarını suçlama eğilimindedirler. öne çıkmayı, görev almayı başaramaz buna rağmen bunu becerenleri ya da bu görevi dağıtanları suçlar daha çok yüreklendirmedikleri için onları düşmanı olarak görürler.

dış dünyaya güvenemedikleri ve bu bağı kuramadıkları için etrafa hep şüpheyle bakarlar ama diğer yandan onaylanma, desteklenme, yönlendirilme, takdir görme beklerler. isteklerini tam manasıyla dile getirmedikleri ve öne çıkmadıkları için devamında ki olmayan başarı içinde yine başkalarını suçlarlar.

buna kendi hayatımdan bir kişiyle örnek verebilirim. bir dönem bir firmada çalışıyordum. gayet güzel devam ediyor ve gayet iyi bir patronum vardı. bir süre sonra patronumuzun mühendis kardeşi de aramıza katıldı. ben zaten orada 1 seneye yakın çalışıyor ve tüm iç işleyiş benim üzerimdeydi. bu arkadaş geldiğinde ben patron kardeşi olduğu için bir adım geriye çekildim ve 2. adam olmasına izin verdim kendimce ama bu durum onu rahatsız etti. bu işlerle ben ilgilenmek istemiyorum sen devam et dedi. peki deyip aynı işe devam ettim.

bu şekilde abisinin teşviklerin de hep geri durdu. bu süreçte bir dönem bana ilgisi var sandım biraz gözlemledim ama kendini geri çekti. gel zaman git zaman başka firmadan bir kişiyle görüşmeye başladım. bir kaç hafta sonra ofise geldiğimde firma adına kendisine verdiğimiz telefonun paramparça olduğunu gördüm. zaten öncesindede bana karşı buz gibi davranmaya selam vermemeye beni görmezden gelmeye başlamıştı. telefonu sordum düştü dedi. nasıl düşme bu paramparça olmuş dedim. yani masadan düşen eski model kamerasız bilmem nesiz telefonlar öyle param parça olmaz. yüzüme bakıp ofisten çıktı.

sonra ben patronuma durumu anlattım. 'bilgim var' dedi. 'senin ona saygılı davranmadığını düşünüyor' dedi. 'nasıl yani?' dedim. 'elemanların benden sonra seni sayıyor olması. bir çok konuda karar mekanizmasının sen olmans bozulmuş, ona danışmaman rahatsız etmiş' dedi. 'iyi de ben kendisine ilk geldiğinde bunu sundum beni karıştırma aynı sistemle devam et dedi' dedim. ben bilmiyorum ayrılmak istiyor ay sonu gidecekmiş dedi.

ben tabi şok. ne olduğunu anlamadım. sonradan patronla bir konuşma daha yaptık o gittikten sonra tabi. benim yan firmadan biriyle görüşüyor olmam onu rahatsız etmiş ve abisine beni işten çıkarmasını söylemiş. abisi de bizi ilgilendirmez. işe yansıtmıyor, ahlaksal bir sorunda yok demiş. bu sefer beni saymıyor, bana danışmıyor, beni azarlıyor bilmem ne demeye başlamış. patronum tabi beni ve onu tanıdığından yanlış anlaşılma vardır çağıralım ve konuşalım demiş. kabul etmemiş ve işten ayrıldı.

çok ilginç bir durumdu. bu olaydan sonra biraz detaylı düşünüp sonunun ne olabileceğini araştırmıştım ve pasif agresif kişilik bozukluğu olabileceğine kanaat getirmiştim. tabi uzman değilim ama psikolojiyle zaman zaman yakından ilgilendiğim oldu. malum bir bölümde sosyoloji. bence bir uzman tarafından detaylı incelense teşhis kesinlikle bu olacaktı. sadece benle değil zaten eski sevgilisiyle, abisiyle, personellerle vsvs bu tarz sorunları olmuştu.

neyse efem tüm bunların dışında pasif agresif taklidi yapan insanlar vardır. ama tabi onların durumu bunlar kadar karmaşık değildir. amaç sadece ortamda sivrilik yapmamak ya da iş ortamında üstün gözüne batmamak için yapılan bir kabulleniştir. anlık içsel sıkıntı yaşansada zararı bu kadar yoğun değildir. anı geçiştirmek için yapılır ve hayata daha az problemle devam edilir.

yinede dikkat edelim efem fazla taklit aslı yaşatabilir aman aman.
devamını gör...

her şey de mükemmel olmasın, bırakın burada biz de vasat kalalım dediğim başlıktır.
devamını gör...

doğa ile mücadele etmek insanın kendi sonunu getirecektir.
hayvanlardan tanrılara: sapiens, yuval noah harari
devamını gör...

salona gecip kısık sesle cizgi film izlemek.
devamını gör...

atsan atılmaz, satsan satılmaz. bir gün giyerim ya nasılsa diyerek yıllardır gardırobun bir yerinde öyle bekler...
devamını gör...

hepsini dikkat çekmek ve kız veya erkek düşürmek için olduğunu düşünür
devamını gör...

domestic hıyar

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir metnin dil ve anlatım, imla, üslup, biçim konularında düzeltisini yapma işi. bu işi yapan kişiler redaktör olarak isimlendirilir. redaktör kişi kimi zaman editörün sorumluluğunda olan işleri de üstlenir.

akademik metinlerde, edebi metinlere nazaran daha rahat yaptığım iş. en azından zaman çekimi, üslup değişiklik göstermiyor ve soyut ifadelerle oldukça nadir karşılaşıyorum. akademik metinlerde standart bir dil olduğu için görece beyin karıncalanmadan halledilebilir buluyorum. edebi metinde düzelti yaparken ise adeta uykularım kaçıyor. metni anlam kaybına uğratmadan düzeltme kaygısıyla kıvranıyorum resmen. kimi metinleri redakte etmek ise hakikaten yeni baştan yazmaktan farksız olabiliyor. bu sebeple yazarının anlatmak istediğini özümsemeden düzelti yapılması ortaya çıkan iş iyi olsa dahi istenenin dışında bir sonuç doğurabiliyor.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim