yazarların yazdığı hikayeler
başlık "delirmiş_psikolog" tarafından 14.11.2020 17:34 tarihinde açılmıştır.
241.
242.
-elm radyo absolute-
- neye bakıyorsun sen ?
o gün radyo bantlarını kurcalayan heather'ın dikkatini fazlasıyla çeken 'sunucu'ya sorduğu soru bir anda sessizliği bölmüş haldeydi. sunucu noir filmlerdeki ağırlığı aratmaz halde kafasını çevirmişti. bakışları oldukça ağır bir şekilde kadını süzdü ve,
- bu kasvetli oda, gri duvarlar, siyah ve tenk renk alet edevatlar zihnimi açıyor.
hetaher'ın yine kafası karışmış fakat artık sunucuyu o kadar garipsemez haldeydi ki, ona epey alışmış gibiydi. çalıştığı dönem nerdeyse bir tek mantıklı cevap duymamıştı bu noir kokan adamdan.
- şimdi kafamı sağa doğru çeviriyorum , karşı penceredeki adam da aynısını yapıyor. tıpkı aynaya bakar gibi hissettiriyor.
nola programa hazırlanıyordu. editörü bir an duraksadı,
- yayın odası rengarenk ve sürekli dans ediyor gibisin ne dersin ?
nola belindeki iki adet silahı bir oyun karakteri gibi çekip aksiyon filmlerini aratmaz halde editöre çoktan dönmüştü,
- sadece işini yap, soru sormak yok.
şimdi sahne gri dumanlar içinde noir kokan odaya tuhaf tonlarda geçiş yapar haldeydi.
odanın içinde ağır adımlarla yürüyen fötr şapka ve pardesülü adam gizemin kokusunu yayınına veriyordu.
- son günlerde birçok dinleyiciden garip mektuplar aldım..
diğer tarafta namlunun ucundan gökkuşağı renkleri çıkartan kadın söze girdi,
- şu s.tiğimin mektupları nerde, işte burdalar..
'şimdi de ellerimi sağa sola çeviriyorum, adam da aynısını yapıyor' ..
-bu iki ayrı mekan değil, iki farklı yazarın bakış açısından bir yayın girişiydi-
- neye bakıyorsun sen ?
o gün radyo bantlarını kurcalayan heather'ın dikkatini fazlasıyla çeken 'sunucu'ya sorduğu soru bir anda sessizliği bölmüş haldeydi. sunucu noir filmlerdeki ağırlığı aratmaz halde kafasını çevirmişti. bakışları oldukça ağır bir şekilde kadını süzdü ve,
- bu kasvetli oda, gri duvarlar, siyah ve tenk renk alet edevatlar zihnimi açıyor.
hetaher'ın yine kafası karışmış fakat artık sunucuyu o kadar garipsemez haldeydi ki, ona epey alışmış gibiydi. çalıştığı dönem nerdeyse bir tek mantıklı cevap duymamıştı bu noir kokan adamdan.
- şimdi kafamı sağa doğru çeviriyorum , karşı penceredeki adam da aynısını yapıyor. tıpkı aynaya bakar gibi hissettiriyor.
nola programa hazırlanıyordu. editörü bir an duraksadı,
- yayın odası rengarenk ve sürekli dans ediyor gibisin ne dersin ?
nola belindeki iki adet silahı bir oyun karakteri gibi çekip aksiyon filmlerini aratmaz halde editöre çoktan dönmüştü,
- sadece işini yap, soru sormak yok.
şimdi sahne gri dumanlar içinde noir kokan odaya tuhaf tonlarda geçiş yapar haldeydi.
odanın içinde ağır adımlarla yürüyen fötr şapka ve pardesülü adam gizemin kokusunu yayınına veriyordu.
- son günlerde birçok dinleyiciden garip mektuplar aldım..
diğer tarafta namlunun ucundan gökkuşağı renkleri çıkartan kadın söze girdi,
- şu s.tiğimin mektupları nerde, işte burdalar..
'şimdi de ellerimi sağa sola çeviriyorum, adam da aynısını yapıyor' ..
-bu iki ayrı mekan değil, iki farklı yazarın bakış açısından bir yayın girişiydi-
devamını gör...
243.
her şey kırıyor beni.
bu kadar kırılgan olma o zaman.
benim hatam mı?
hayır hakkın.
hakkımsa niçin bu soğuklar?
onlar yüreğinin yangınına küçük kızım.
ama ben önemli olmak istemiştim onun hayatında
değil misin peki?
değilim bence.
sana bunu ne düşündürdü?
kapının altından gölgesini gördüğüm adam.
ne dedi sana?
cevap vermiyor bana işte.
ne yaptı sana?
çok şey ama konumuz bu değil.
belki de kapının ardında kalması daha iyidir.
elbette ama şimdilik!
gelsin mi istiyorsun?
kapıyı açsa yeter.
kalk artık yerden küçüğüm. ağlamaktan helak oldun.
ama beni sevmiyor.
sevmiyor olur mu? seni tanıyamadı sadece.
kapının arkasında olduğum için mi?
kapının ardında kaldığı için.
kim olduğumu biliyor.
şu an kendisinin daha önemli işleri var.
ben değil miyim yani?
kapının ardında neler olduğunu kestiremeyiz küçüğüm.
ben savaşırım.
ama üşürsün.
söylemiştin ya. içimde ateş var. onları yakarım!
iyi de ya ardındakini ürkütürsen?
o ürkmez.
nedenmiş o bakalım?
çünkü biliyorum!
ardında ne olduğunu mu?
hepsini..
güzel kızım, hayat devam ediyor. şimdi gel benimle. sana güzel bir sıcak çikolata hazırlayayım. söz veriyorum tekrar ziyaret eder kontrol ederiz kapı açık mı değil mi diye? ve hiçbir şey kaçırmamış olursun böylelikle.
gitmesem olmaz mı?
büyümen lazım canım, daha çok zamanımız var
belki de yok. hayır yok. ben biliyorum beni kandırıyorsun. o da yaptı sen de şimdi herkes beni kandırıyor işte.
ufaklık.. ufaklık.. hey.. bak bakalım kapıya. sanırım bu senin için..
bu kadar kırılgan olma o zaman.
benim hatam mı?
hayır hakkın.
hakkımsa niçin bu soğuklar?
onlar yüreğinin yangınına küçük kızım.
ama ben önemli olmak istemiştim onun hayatında
değil misin peki?
değilim bence.
sana bunu ne düşündürdü?
kapının altından gölgesini gördüğüm adam.
ne dedi sana?
cevap vermiyor bana işte.
ne yaptı sana?
çok şey ama konumuz bu değil.
belki de kapının ardında kalması daha iyidir.
elbette ama şimdilik!
gelsin mi istiyorsun?
kapıyı açsa yeter.
kalk artık yerden küçüğüm. ağlamaktan helak oldun.
ama beni sevmiyor.
sevmiyor olur mu? seni tanıyamadı sadece.
kapının arkasında olduğum için mi?
kapının ardında kaldığı için.
kim olduğumu biliyor.
şu an kendisinin daha önemli işleri var.
ben değil miyim yani?
kapının ardında neler olduğunu kestiremeyiz küçüğüm.
ben savaşırım.
ama üşürsün.
söylemiştin ya. içimde ateş var. onları yakarım!
iyi de ya ardındakini ürkütürsen?
o ürkmez.
nedenmiş o bakalım?
çünkü biliyorum!
ardında ne olduğunu mu?
hepsini..
güzel kızım, hayat devam ediyor. şimdi gel benimle. sana güzel bir sıcak çikolata hazırlayayım. söz veriyorum tekrar ziyaret eder kontrol ederiz kapı açık mı değil mi diye? ve hiçbir şey kaçırmamış olursun böylelikle.
gitmesem olmaz mı?
büyümen lazım canım, daha çok zamanımız var
belki de yok. hayır yok. ben biliyorum beni kandırıyorsun. o da yaptı sen de şimdi herkes beni kandırıyor işte.
ufaklık.. ufaklık.. hey.. bak bakalım kapıya. sanırım bu senin için..
devamını gör...
244.
245.
yıllar sonra çıkagelmeyi bekleyen herife aniden intikam ateşiyle beklenmedik şov eylemek, acımasızca.
gösteri bitti dağılın.
filmin bitti, öldün çık. benimkisi senden uzun ömürlü,bambino !
streamable.com/3c6zc4
gösteri bitti dağılın.
filmin bitti, öldün çık. benimkisi senden uzun ömürlü,bambino !
streamable.com/3c6zc4
devamını gör...
246.
elbet var yazdığım hikayeler fakat bu sözlük , bu ülke ve bu dünya henüz hazır değil buna.
devamını gör...
247.
yabancı göçe hazırlık
boşalt çöp tenekesini, hadi hadi. şimdi tam zamanı. kafe yeterince dolu değil.
boşalt çöp tenekesini dök bakalım içindekileri kimse sana karışmıyor bak.
bak ben de durmuyorum artık tepende.
bak kuşlar da uçmaları gereken rotalarda…
ne alaka deme.
kuşlar önemli. şimdi biz kapalı mekandayız diye dışarıda olup bitenlerden rahatsız mı olacağız. olmamalıyız aksine güzellikleri de kutsamalıyız ve lanet olsun işte bir kadın geldi içeri, şimdi kahve isteyecek şimdi çikolatalı latte diyecek ve sen şu lanet olası çöpleri boşaltamadın.
tamam tamam ben boşaltırım. ama ilk önce şu sarışın kadının önünde duran boş bardakları alsam. dostum kapı yine açıldı sabahın bu saatinde bu kadar insanın gelmesi normal mi.
hem kuşlar gerçekten göç ediyorlarsa bu insanlar da mı göç ediyorlar.
tamam biz de işe geldik onlar da mı işe gidiyorlar, işe giderken böylesine bir kahve dükkanına uğrayıp bir kahve almak iyi bir fikir olabilir. dostum şu lanet çöpü boşaltmazsan birazdan burası gerçekten kokmaya başlayacak.
uzun bacaklarını hadi biraz çalıştır bakalım.
sarışın kadın da kalktı. deminki de latte istemedi çok şükür. tanrıya şükretmeyi bilmek gerekiyor dostum. biliyorsun kuşlar da şükrediyor. şimdi ne kadar özgürler bir düşünsene. sen burada çöple uğraşırken karamel sosuyla da ben uğraşırken tarçınlı poğaçaları dolaba dizmeye çalışırken onlar kanat çırpıyorlar yeni zelanda’ya doğru. dostum yeni zelanda muhteşem bir yere benziyor ama başında bir ateist var sanırım ki bana çok ters bu durumlar. demin dedim ya tanrıya şükretmeyi bilmek gerekiyor. tamam bir kuş değiliz ama şu an dışarısı lanet olsun eksi on sekiz derece ve sen hala şu lanet olası çöpü boşaltmadın ve bak işte kafe dolmaya başladı. neden bu kadar insan var anlamıyorum ve neden bütün kadınlar baldırları açık dolaşıyorlar bilmiyorum. kuşların tüyleri var dostum onlar üşümez gökyüzünde bilmem kaç mil gökyüzünde süzülürken ama ya bu kadınlar dostum üşümüyorlar mı?
baksana şuna o ince çoraplardan bile giymemiş üzerine ve ekstra sıcak filtre kahve istiyor ve ben söylüyorum yani makine belirli bir standartta üretiyor filtre kahveyi ama ağzını büzüştüre büzüştüre ısıtamaz mısınız diye soruyor dostum şu lanet çöp kokmaya başladı ama sanırım kapıları açsam iyi olacak ve bir miktar hava dolaşsın şu mekanda ya yeter artık.
gerçi soğuk havayı da böyle içeri alırsak müdür bizi haşlamaz mı dostum? işimi kaybetmek istemiyorum anlıyor musun ben tanrı korkusu olan bir adamım şu lanet çöpü bırakmış olsaydın şimdi kapıları açmak zorunda kalmayacaktım ve bu lanet rüzgar mekanın içinde esmeyecekti ama essin ya. belki biz de kanatlanır rüzgardan faydalanarak o kuşlar gibi yeni zelanda'ya uçarız ve sen … sen çöpünle birlikte gelirsin. belki ben orada başkan olurum. düşünsene dostum yeni zelanda’da da bir dindar. gülme tamam. git artık. git şu çöpü boşalt.
boşalt çöp tenekesini, hadi hadi. şimdi tam zamanı. kafe yeterince dolu değil.
boşalt çöp tenekesini dök bakalım içindekileri kimse sana karışmıyor bak.
bak ben de durmuyorum artık tepende.
bak kuşlar da uçmaları gereken rotalarda…
ne alaka deme.
kuşlar önemli. şimdi biz kapalı mekandayız diye dışarıda olup bitenlerden rahatsız mı olacağız. olmamalıyız aksine güzellikleri de kutsamalıyız ve lanet olsun işte bir kadın geldi içeri, şimdi kahve isteyecek şimdi çikolatalı latte diyecek ve sen şu lanet olası çöpleri boşaltamadın.
tamam tamam ben boşaltırım. ama ilk önce şu sarışın kadının önünde duran boş bardakları alsam. dostum kapı yine açıldı sabahın bu saatinde bu kadar insanın gelmesi normal mi.
hem kuşlar gerçekten göç ediyorlarsa bu insanlar da mı göç ediyorlar.
tamam biz de işe geldik onlar da mı işe gidiyorlar, işe giderken böylesine bir kahve dükkanına uğrayıp bir kahve almak iyi bir fikir olabilir. dostum şu lanet çöpü boşaltmazsan birazdan burası gerçekten kokmaya başlayacak.
uzun bacaklarını hadi biraz çalıştır bakalım.
sarışın kadın da kalktı. deminki de latte istemedi çok şükür. tanrıya şükretmeyi bilmek gerekiyor dostum. biliyorsun kuşlar da şükrediyor. şimdi ne kadar özgürler bir düşünsene. sen burada çöple uğraşırken karamel sosuyla da ben uğraşırken tarçınlı poğaçaları dolaba dizmeye çalışırken onlar kanat çırpıyorlar yeni zelanda’ya doğru. dostum yeni zelanda muhteşem bir yere benziyor ama başında bir ateist var sanırım ki bana çok ters bu durumlar. demin dedim ya tanrıya şükretmeyi bilmek gerekiyor. tamam bir kuş değiliz ama şu an dışarısı lanet olsun eksi on sekiz derece ve sen hala şu lanet olası çöpü boşaltmadın ve bak işte kafe dolmaya başladı. neden bu kadar insan var anlamıyorum ve neden bütün kadınlar baldırları açık dolaşıyorlar bilmiyorum. kuşların tüyleri var dostum onlar üşümez gökyüzünde bilmem kaç mil gökyüzünde süzülürken ama ya bu kadınlar dostum üşümüyorlar mı?
baksana şuna o ince çoraplardan bile giymemiş üzerine ve ekstra sıcak filtre kahve istiyor ve ben söylüyorum yani makine belirli bir standartta üretiyor filtre kahveyi ama ağzını büzüştüre büzüştüre ısıtamaz mısınız diye soruyor dostum şu lanet çöp kokmaya başladı ama sanırım kapıları açsam iyi olacak ve bir miktar hava dolaşsın şu mekanda ya yeter artık.
gerçi soğuk havayı da böyle içeri alırsak müdür bizi haşlamaz mı dostum? işimi kaybetmek istemiyorum anlıyor musun ben tanrı korkusu olan bir adamım şu lanet çöpü bırakmış olsaydın şimdi kapıları açmak zorunda kalmayacaktım ve bu lanet rüzgar mekanın içinde esmeyecekti ama essin ya. belki biz de kanatlanır rüzgardan faydalanarak o kuşlar gibi yeni zelanda'ya uçarız ve sen … sen çöpünle birlikte gelirsin. belki ben orada başkan olurum. düşünsene dostum yeni zelanda’da da bir dindar. gülme tamam. git artık. git şu çöpü boşalt.
devamını gör...
248.
rakı
adamın pür dikkat, sanki delecekmiş gibi rakı bardağına baktığını görünce ne yaptığını sordum. bardaktaki rakı bayağı seyreltilmişti. üzüntüyle yüzüme baktı.
"şişenin dibi kalmıştı" dedi. "rakıyı koydum. ben susuz içerim bu mereti ama başka rakı kalmadığı için çoğaltmak için biraz su ekleyeyim dedim. namussuz su şişesi elimden kaydı bir ton su doldu bardağa"
"peki ne yapıyorsun böyle"
"suyun fazlasını böyle düşünce gücüyle dışarı atmaya çalışıyorum"
baktım adam ciddi. köşedeki uzun sopayı verdim eline
"musa aleyhisselam böyle bir sopayla denizi yarmıştı. al dene. bu daha bir mübarek iş ve sanırım işin kerameti sopada"
"haklısın" dedi.
sopayı aldı ve bardağa uzattı.
adamın pür dikkat, sanki delecekmiş gibi rakı bardağına baktığını görünce ne yaptığını sordum. bardaktaki rakı bayağı seyreltilmişti. üzüntüyle yüzüme baktı.
"şişenin dibi kalmıştı" dedi. "rakıyı koydum. ben susuz içerim bu mereti ama başka rakı kalmadığı için çoğaltmak için biraz su ekleyeyim dedim. namussuz su şişesi elimden kaydı bir ton su doldu bardağa"
"peki ne yapıyorsun böyle"
"suyun fazlasını böyle düşünce gücüyle dışarı atmaya çalışıyorum"
baktım adam ciddi. köşedeki uzun sopayı verdim eline
"musa aleyhisselam böyle bir sopayla denizi yarmıştı. al dene. bu daha bir mübarek iş ve sanırım işin kerameti sopada"
"haklısın" dedi.
sopayı aldı ve bardağa uzattı.
devamını gör...
249.
kaybolan
kapı çalınıyor. bu münasebetsiz saatte kim acaba diyerek kapıya yöneliyorum. hızlı kalkmış olacağım ki başım dönüyor, sendeliyorum. gelen hüseyin’miş.
- selamün aleyküm alper abi.
- aleykümselam hüseyin.
- bir ihtiyacın var mı marketten?
- yok, abisi, sağol.
hüseyin’i uğurlayınca televizyon koltuğuma geri dönüyorum. birazdan maç başlayacak. maç günü menüm hazır. en sevdiğim ananaslı pizza ve diyet kola. göbeği saldık salalı diyet koladan şaşmıyoruz. maç başlıyor. bu sefer de telefon. arayan annem.
- buyur anacığım.
- alper baban kayıp!
- nasıl ya? koca adam nereye kaybolur?
- bilmiyorum oğlum. adam pazara diye çıktı saatlerdir ortada yok. telefonunu da evde unutmuş.
- tamam, anne, hemen geliyorum.
peder bey kendimi bildim bileli başına buyruktu. danmadan danışmadan işlere kalkışır, batar çıkardı. annemi ve dediklerini hiçbir zaman umursamazdı. garip bir adamdı, bir o kadar da baş edilmesi güç. kadıncağız yıllar içerisinde sabır taşına dönmüştü. bu kayboluş sabır taşını çatlatacak gibi geliyor ama hayırlısı.
koşar adım evden çıktım. şansıma taksi denk geldi. taksici ben hiç muhabbet havamda olmasam da sürekli soru soruyordu. önce meslekle başladık. gazeteci olduğumu öğrenince detay sorulara girdi. yeminli mali müşavir olsa gerek ki maaşın en ince ayrıntısına kadar kurcaladı. sonradan öğrendim ki bizim meraklı taze’nin oğlan radyon-televizyon öğrencisiymiş. gazeteciliğe olan ilgisinden, hangi yayınları takip ettiği bilgisini aldıktan sonra arada fırsat bulup;
- abi, beni sal burada!
- ha, geldik mi?
- geldik, geldik.
şükür kurtulmuştum. hızla apartman kapısından girip, üçüncü kattaki baba ocağına çıktım. annem kapıda bekliyordu.
- alper, nereye gider oğlum bu adam?
- dur anne, sakin. bulacağız.
kahveye gitmez, sevmez. ayda yılda bir meslekten arkadaşlarıyla buluşur lokalde. ilk oraya bakmalı. lokal eve yakındı allahtan. annemi teskin ettikten sonra oraya yollandım. aslında ilkin karakola gidecektim ama tahmin ettiğim yerde çıkarsa boşa ortalığı ayağa kaldırmış olurum diye sonraya bıraktım.
lokale vardığımda bahçede oturan veysi ve taner amcayı gördüm.
- hayırdır oğlum alper? ne bu telaş?
- babam buraya geldi mi veysi amca?
- yok oğlum. enver’i bugün hiç görmedik. değil mi taner?
taner amca da kafasıyla onaylayınca hayal kırıklığına uğradım. hızlı hareket etmekten mi yoksa korkumdan mı bilmiyorum dizlerim titremeye başlamıştı. çözülseler yere yığılacaktım.
- tamam, veysi amca. görürseniz haber edin olur mu?
- olur, oğlum, tabi.
annemi aradım. hayal kırıklığımı paylaşmam gerekiyordu. çocukluktan beri zorluklara onun desteğiyle göğüs germiştim. bilmediğim ya da henüz anlamadığım şey ise şu an desteğe ihtiyacı olanın annem olduğuydu.
- anne babam lokalde yok.
- tamam, oğlum, gel eve.
sesi gömüden geliyor gibiydi. sadece gel eve kısmını duysam da birkaç şey daha söylemişti.
- anne ben karakola gidiyorum.
- dikkatli ol oğlum, haber edersin.
- tamam, anacığım, bulacağız babamı endişe etme.
karakoldaki memurlardan abdullah zamanında babamın kol-kanat gerdiği ve bu sayede mezun ettiği gençten bir delikanlıydı. üzerinde emeği çok olan adamın kayıp olduğunu öğrenince elinden ne geliyorsa yapmıştı. önce amirinin yanına girdik beraber. babacan tavırlı emniyet amiri birkaç soru sordu. soru faslından sonra ekiplere haber salındı ve bana haber beklemem gerektiğini söylediler. abdullah’ın nezaretinde karakoldan ayrıldım. ayrılırken abdullah içten bir şekilde bana sarıldı;
- alper abi merak etme. en kısa zamanda bulacağız enver amcamı.
içimden “enver amcan da kendini bulacak mı?” diye sorasım geldi. sustum. kafamla selam verip ayrıldım.
annemi aramalıydım. ne diyeceğimi bilemediğimden biraz öteledim. sigarayı bırakalı üç yıl olmuştu. şu an çok ihtiyacım vardı. köşedeki büfeden bir paket ve kartonda bir çay aldım. karakolun çaprazındaki parka attım kendimi. oyun alanında koşturan çocukların arasından geçip boş bir bank buldum. koşturup durmaktan yorulmuşum. banka oturmamla annem aradı.
- alper, ne yaptın oğlum? bir haber var mı?
- yok annem. abdullah’ı buldum. epey yardımcı oldu sağ olsun. haber edecekler.
- ne zaman gelirsin?
- birkaç yere daha bakacağım anne. haber ederim.
“ne yapacağım ben şimdi?” “ah baba ah! hayatı kolaylaştırmak varken sen her seferinde neden güçleştirirsin ki?”
ılgın’ı aramak geldi içimden. uzun zamandır sesini duymuyordum. şu an en çok onun sesinden teskin edilmeye ihtiyacım var. ayrılık sonrası bir defa ihsan’ın düğününde karşılaşmıştık. uzaktan selamlaşıp tek bir cümle kurmadan ayrılmıştık mekândan. duramadım, aradım. meşgule attı. eskiden de yapardı bunu. ne zaman ihtiyacım olup da arasam meşgul olurdu. bana ayıracak zamanı mı yoktu, yoksa konuşmak istemediğinden mi böyle yapıyordu öğrenemedim. ılgın ile aramızda hiç kapanmayan bir mesafe vardı. bunun sebebi onun soğukluğu mu benim kaçınganlığım mı onu da bilemedim. bilinmezlikler, acabalar, keşkeler arasında başlayıp biten bir ilişki. bunlara rağmen dara düştüğümüzde onu aramak geliyor içimden. ne büyük zavallılık.
anneme birkaç yere daha bakacağımı söylemiştim ama aklımdan hiçbir yer geçmiyordu. acıkmıştım. simitçiden simitle meyve suyu alıp karnımı doyurdum. midemdeki sesi susturunca zihnimdeki sesler konuşmaya başladı. şimdi nerede olduğunu bilmediğim babam kafamın içinde konuşmaya başladı. yine ezberlediğim serzenişleriyle sesleniyordu davudi sesiyle;
“sen ne laf anlamaz adamsın be! bir gün olsun hayal kırıklığına uğratma da dişimi kırayım.”
öyleydim. koca bir hayal kırıklığıydım. o beni doktor, mühendis olayım diye okutmuştu. ben ise ona göre şarlatanlık olan gazeteciliği seçmiştim. sadece bununla kalsam iyi. kırk iki yaşına gelip ona bir torun verememiştim. elimde avucumda da bir şey yoktu. karın tokluğuna çalışıyordum. anasının yüzlü yetiştirdiği iflah olmaz bir şımarıktım ona göre.
araya ılgın girdi. sonunda geri dönmüştü.
- hayırdır alper?
- pek hayır sayılmaz. babam kayıp.
- ben ne yapabilirim. polisi arasana.
ılgın babamı sevmezdi. unutmuşum. bir cesaret kızı yemeğe davet ettiğimde peder ahret sorgusuna çekmişti. sadece sorgulasa iyiydi. kızı durmadan aşağılamış ve yaptıklarını küçümsemişti.
- ılgın sana ihtiyacım var.
- alper biz ayrıldık. ben yoluma bakıyorum. sen de öyle yap.
kapattı. “allah’ım ne kadar salağım.” telefonu kapattığıma emin olmak için tekrar baktım. bunu neden yaptım ki? telefonu zaten ılgın kapattı. böyle bir adamdan kime ne hayır gelir.
bu sefer arayan abdullah.
- alper abi haberler iyi. enver amcayı bulduk.
- neredeymiş?
- abi şehir hastanesinde şu an.
- nasıl olur yahu?
- abi yatış yapmış onkoloji servisine. aramanın sonunda oradan haber çıktı.
soluğu şehir hastanesinde aldım. babam bize haber vermeden, hastalığı falan olmamasına rağmen nasıl ikna etmeyi başardıysa doktorları bir şekilde yatışını yapmışlar.
- baba ne yaptın sen? neden kayboldun haber vermeden? burada ne işin var?
soluk soluğaydım. kalan son nefesimi de babama sorduğum ardı arkası gelmeyen sorularla tüketmiştim. başım dönüyordu. babam yine o katı tavrıyla;
- alper, sıkboğaz etme adamı. zamanı gelirse anlatırım. uzatma.
- ne zamanı baba? annem meraktan öldü. kadıncağız ne halde senin haberin var mı?
- sen ben ne haldeyim şu an haberin var mı peki?
- neyin var baba? anlat da bileyim.
anlattı. bir saat boyunca o konuştu, ben dinledim. hayatının aşkı nergis’i nasıl iki kere birden kaybettiğini anlattı. neden beraber okudukları lisenin sokağında ev aldığını, son iki yıldır neden her pazar bu hastaneye geldiğini, neden emeklilik ikramiyesinin yarısını kanserle savaşanlar vakfına bağışladığını anladım o anlattıkça. babam bir son vazife olarak nergis’in hayatını kaybettiği bu odada bana onu anlattı.
kapı çalınıyor. bu münasebetsiz saatte kim acaba diyerek kapıya yöneliyorum. hızlı kalkmış olacağım ki başım dönüyor, sendeliyorum. gelen hüseyin’miş.
- selamün aleyküm alper abi.
- aleykümselam hüseyin.
- bir ihtiyacın var mı marketten?
- yok, abisi, sağol.
hüseyin’i uğurlayınca televizyon koltuğuma geri dönüyorum. birazdan maç başlayacak. maç günü menüm hazır. en sevdiğim ananaslı pizza ve diyet kola. göbeği saldık salalı diyet koladan şaşmıyoruz. maç başlıyor. bu sefer de telefon. arayan annem.
- buyur anacığım.
- alper baban kayıp!
- nasıl ya? koca adam nereye kaybolur?
- bilmiyorum oğlum. adam pazara diye çıktı saatlerdir ortada yok. telefonunu da evde unutmuş.
- tamam, anne, hemen geliyorum.
peder bey kendimi bildim bileli başına buyruktu. danmadan danışmadan işlere kalkışır, batar çıkardı. annemi ve dediklerini hiçbir zaman umursamazdı. garip bir adamdı, bir o kadar da baş edilmesi güç. kadıncağız yıllar içerisinde sabır taşına dönmüştü. bu kayboluş sabır taşını çatlatacak gibi geliyor ama hayırlısı.
koşar adım evden çıktım. şansıma taksi denk geldi. taksici ben hiç muhabbet havamda olmasam da sürekli soru soruyordu. önce meslekle başladık. gazeteci olduğumu öğrenince detay sorulara girdi. yeminli mali müşavir olsa gerek ki maaşın en ince ayrıntısına kadar kurcaladı. sonradan öğrendim ki bizim meraklı taze’nin oğlan radyon-televizyon öğrencisiymiş. gazeteciliğe olan ilgisinden, hangi yayınları takip ettiği bilgisini aldıktan sonra arada fırsat bulup;
- abi, beni sal burada!
- ha, geldik mi?
- geldik, geldik.
şükür kurtulmuştum. hızla apartman kapısından girip, üçüncü kattaki baba ocağına çıktım. annem kapıda bekliyordu.
- alper, nereye gider oğlum bu adam?
- dur anne, sakin. bulacağız.
kahveye gitmez, sevmez. ayda yılda bir meslekten arkadaşlarıyla buluşur lokalde. ilk oraya bakmalı. lokal eve yakındı allahtan. annemi teskin ettikten sonra oraya yollandım. aslında ilkin karakola gidecektim ama tahmin ettiğim yerde çıkarsa boşa ortalığı ayağa kaldırmış olurum diye sonraya bıraktım.
lokale vardığımda bahçede oturan veysi ve taner amcayı gördüm.
- hayırdır oğlum alper? ne bu telaş?
- babam buraya geldi mi veysi amca?
- yok oğlum. enver’i bugün hiç görmedik. değil mi taner?
taner amca da kafasıyla onaylayınca hayal kırıklığına uğradım. hızlı hareket etmekten mi yoksa korkumdan mı bilmiyorum dizlerim titremeye başlamıştı. çözülseler yere yığılacaktım.
- tamam, veysi amca. görürseniz haber edin olur mu?
- olur, oğlum, tabi.
annemi aradım. hayal kırıklığımı paylaşmam gerekiyordu. çocukluktan beri zorluklara onun desteğiyle göğüs germiştim. bilmediğim ya da henüz anlamadığım şey ise şu an desteğe ihtiyacı olanın annem olduğuydu.
- anne babam lokalde yok.
- tamam, oğlum, gel eve.
sesi gömüden geliyor gibiydi. sadece gel eve kısmını duysam da birkaç şey daha söylemişti.
- anne ben karakola gidiyorum.
- dikkatli ol oğlum, haber edersin.
- tamam, anacığım, bulacağız babamı endişe etme.
karakoldaki memurlardan abdullah zamanında babamın kol-kanat gerdiği ve bu sayede mezun ettiği gençten bir delikanlıydı. üzerinde emeği çok olan adamın kayıp olduğunu öğrenince elinden ne geliyorsa yapmıştı. önce amirinin yanına girdik beraber. babacan tavırlı emniyet amiri birkaç soru sordu. soru faslından sonra ekiplere haber salındı ve bana haber beklemem gerektiğini söylediler. abdullah’ın nezaretinde karakoldan ayrıldım. ayrılırken abdullah içten bir şekilde bana sarıldı;
- alper abi merak etme. en kısa zamanda bulacağız enver amcamı.
içimden “enver amcan da kendini bulacak mı?” diye sorasım geldi. sustum. kafamla selam verip ayrıldım.
annemi aramalıydım. ne diyeceğimi bilemediğimden biraz öteledim. sigarayı bırakalı üç yıl olmuştu. şu an çok ihtiyacım vardı. köşedeki büfeden bir paket ve kartonda bir çay aldım. karakolun çaprazındaki parka attım kendimi. oyun alanında koşturan çocukların arasından geçip boş bir bank buldum. koşturup durmaktan yorulmuşum. banka oturmamla annem aradı.
- alper, ne yaptın oğlum? bir haber var mı?
- yok annem. abdullah’ı buldum. epey yardımcı oldu sağ olsun. haber edecekler.
- ne zaman gelirsin?
- birkaç yere daha bakacağım anne. haber ederim.
“ne yapacağım ben şimdi?” “ah baba ah! hayatı kolaylaştırmak varken sen her seferinde neden güçleştirirsin ki?”
ılgın’ı aramak geldi içimden. uzun zamandır sesini duymuyordum. şu an en çok onun sesinden teskin edilmeye ihtiyacım var. ayrılık sonrası bir defa ihsan’ın düğününde karşılaşmıştık. uzaktan selamlaşıp tek bir cümle kurmadan ayrılmıştık mekândan. duramadım, aradım. meşgule attı. eskiden de yapardı bunu. ne zaman ihtiyacım olup da arasam meşgul olurdu. bana ayıracak zamanı mı yoktu, yoksa konuşmak istemediğinden mi böyle yapıyordu öğrenemedim. ılgın ile aramızda hiç kapanmayan bir mesafe vardı. bunun sebebi onun soğukluğu mu benim kaçınganlığım mı onu da bilemedim. bilinmezlikler, acabalar, keşkeler arasında başlayıp biten bir ilişki. bunlara rağmen dara düştüğümüzde onu aramak geliyor içimden. ne büyük zavallılık.
anneme birkaç yere daha bakacağımı söylemiştim ama aklımdan hiçbir yer geçmiyordu. acıkmıştım. simitçiden simitle meyve suyu alıp karnımı doyurdum. midemdeki sesi susturunca zihnimdeki sesler konuşmaya başladı. şimdi nerede olduğunu bilmediğim babam kafamın içinde konuşmaya başladı. yine ezberlediğim serzenişleriyle sesleniyordu davudi sesiyle;
“sen ne laf anlamaz adamsın be! bir gün olsun hayal kırıklığına uğratma da dişimi kırayım.”
öyleydim. koca bir hayal kırıklığıydım. o beni doktor, mühendis olayım diye okutmuştu. ben ise ona göre şarlatanlık olan gazeteciliği seçmiştim. sadece bununla kalsam iyi. kırk iki yaşına gelip ona bir torun verememiştim. elimde avucumda da bir şey yoktu. karın tokluğuna çalışıyordum. anasının yüzlü yetiştirdiği iflah olmaz bir şımarıktım ona göre.
araya ılgın girdi. sonunda geri dönmüştü.
- hayırdır alper?
- pek hayır sayılmaz. babam kayıp.
- ben ne yapabilirim. polisi arasana.
ılgın babamı sevmezdi. unutmuşum. bir cesaret kızı yemeğe davet ettiğimde peder ahret sorgusuna çekmişti. sadece sorgulasa iyiydi. kızı durmadan aşağılamış ve yaptıklarını küçümsemişti.
- ılgın sana ihtiyacım var.
- alper biz ayrıldık. ben yoluma bakıyorum. sen de öyle yap.
kapattı. “allah’ım ne kadar salağım.” telefonu kapattığıma emin olmak için tekrar baktım. bunu neden yaptım ki? telefonu zaten ılgın kapattı. böyle bir adamdan kime ne hayır gelir.
bu sefer arayan abdullah.
- alper abi haberler iyi. enver amcayı bulduk.
- neredeymiş?
- abi şehir hastanesinde şu an.
- nasıl olur yahu?
- abi yatış yapmış onkoloji servisine. aramanın sonunda oradan haber çıktı.
soluğu şehir hastanesinde aldım. babam bize haber vermeden, hastalığı falan olmamasına rağmen nasıl ikna etmeyi başardıysa doktorları bir şekilde yatışını yapmışlar.
- baba ne yaptın sen? neden kayboldun haber vermeden? burada ne işin var?
soluk soluğaydım. kalan son nefesimi de babama sorduğum ardı arkası gelmeyen sorularla tüketmiştim. başım dönüyordu. babam yine o katı tavrıyla;
- alper, sıkboğaz etme adamı. zamanı gelirse anlatırım. uzatma.
- ne zamanı baba? annem meraktan öldü. kadıncağız ne halde senin haberin var mı?
- sen ben ne haldeyim şu an haberin var mı peki?
- neyin var baba? anlat da bileyim.
anlattı. bir saat boyunca o konuştu, ben dinledim. hayatının aşkı nergis’i nasıl iki kere birden kaybettiğini anlattı. neden beraber okudukları lisenin sokağında ev aldığını, son iki yıldır neden her pazar bu hastaneye geldiğini, neden emeklilik ikramiyesinin yarısını kanserle savaşanlar vakfına bağışladığını anladım o anlattıkça. babam bir son vazife olarak nergis’in hayatını kaybettiği bu odada bana onu anlattı.
devamını gör...
250.
evin içinde kesif bir beklemişlik kokusu. sigara dumanından sararmış perdeler yarım açık. metal bir mama kabı tepeleme dolu, yanında aynısından bir su kabıyla beraber. kitaplıkta birbirinin üzerine özensizce dizilmiş, bir hevesle başlandıktan sonra yarım bırakılmış düzinelerce kitap. kapının üzerinde kim bilir hangi gün giyildiği belirsiz bir atlet teslim bayrağı gibi asılmış.
- kedi bile dayanamadı bana ihsan.
- deme öyle. çekme kendini şu kuyuya.
sisin içerisinde kaybolmuş dallarının arasında bir çamın kuytusuna sığınmış minicik bir pamuk topu. sesinin yankısına dikkat kesilip o yöne bakmasam mümkün değil karların arasında ayırt edebilmek. gecenin kör karanlığında bu kardeleni buraya kim dikti acaba. fazla düşünmeye devam edersem kediciğin orada donacağını fark etmiş olmalıyım ki montun içine sarmaladım. şefkatli bir yuvaya kavuşacağını anlayan minik mırıldanmaya başladı hemen. karanlık gecenin sabahına sıcacık yuvasında gözlerini açacaktı belki de sonunda. eve çıktıktan sonra minnetten mi, montun sıcağına alıştığından mı bilinmez yerinden devinmeden mırıldanmasına devam etti.
gecenin dördünde acı acı öten telefon sesine ilk kulak kabartan kedi olmuştu. ben uyanana kadar beş dakikaya yakın geceyi bu saçma melodi çınlatmış. gözümü araladığımda telefonu yerinden epey yana kaymış buldum. kimdi bu lüzumsuz gecenin köründe defalarca arayan. tabi ki de nazlı, başka kim olacak gece gece alacaklı gibi darlayan. bir hışımla telefonu elime aldım. kararlıydım artık. bu sefer ağzıma geleni sayıp dökecek, bir türlü kapatamadığım bu defteri ortasından yırtıp atacaktım.
ankara’da bir eylül sabahı. sonbahar yaprakları arasında nereye gideceğimi bilmeden adımlıyorum. bugün pazar. pazarları hiç sevmem. öksüzlüğümün adının konduğu gündür pazar. yine bir pazar günü kahvaltı masasında yalnız bırakılmıştık babamla. aradan geçen onca sene nerede olduğunu bilmediğimiz annemin vefat haberi yağmurlarla gelmişti bir pazar akşamı. ağlayamamıştım, gözlerimi cama dikip, düşen damlaları seyretmiştim sadece. onlar veda etmişti anneme benim yerime. ama bu pazar diğerlerinden farklıydı. ihsan’ın ısrarlarına dayanamayıp kız arkadaşı aylin’in iş yerine beraber gitmeye karar vermiştik. pazar günü ne işi demeyip takılmıştım peşine. meğer hayırlı bir işmiş.
- tarık, bu durum daha ne kadar böyle sürecek?
- ne durumu nazlı?
- senin için endişeleniyorum yahu. neden anlamıyorsun?
- sen her şey için endişeleniyorsun.
insan bir kere ağzını açsa, içindeki tüm zehri akıtsa, boşalsa midesindeki bu zehirli safra. ne gözyaşı dökebildim, ne de biriktirdiğim acıları kusabildim. sadece susup öylece dinledim. insanların bir gün beni anlayacağını ümit ederek, gençliğimi tükettim.
- ne var nazlı, ne?
- defalarca aradım seni yahu.
- saat gecenin dördü!
- kardeşim tarık. kardeşim istanbul dönüşünde kaza yapmış. çok kötüyüm.
içimde, tam midemde, yine o taş gibi düğüm oturdu kaldı. yumru şeklinde kalbimden daha sert çarpmaya başladı. nihat, ah nihat! kaç kere uyarmıştım onu motorla hız yapmaması, dikkatli kullanması için. ama dinlemezdi ki, ablası kılıklı çocuk. keçi inadı bunlarda genetik.
ihsan evin soğuk olduğunu bir süre sonra anca fark edebilmişti. havasızlıktan olsa gerek içerisi boğucuydu. kombi çalışıyor mu diye mutfağa girdiğinde günlerdir yıkanmayı bekleyen tabak çanağın fazlalığı onu hayrete düşürmüştü. bulaşık makinasının kapağına doğru bir hamle yapar gibi oldu ama sonra vazgeçti. önce şu ışıtıma işini çözmeliydi. çalışıyor mu diye kontrol etmeye gidince kombinin üzerinde dördünün gülen gözlerle ışık saçtıkları fotoğrafı gördü. hala yerindeydi. ama ısıtmıyordu.
- bıktım usandım artık tarık! beni dinlememen, bana anlayışsız davranman, ben ne hissederim düşünmeden aklına gelenleri döküp saçman, kırıldığımı bile bile üstüme gelmen.
boş bakışlarla dinliyordum. çünkü bu sözleri ilk duyuşum değildi. ama artık son olması gerekiyordu.
- sen de kardeşin de salaksınız. anladın mı nazlı? ben mantık insanıyım. körü körüne duygularının peşinde giden salaklara benim hayatımda yer yok. bunu da böyle bil. tekrarlatma artık.
ilk defa telefon yüzüme kapandı diye bu kadar huzurlu hissetmiştim. kısa süreceğini bilmiyordum tabi.
- kombiyi sen mi açtın ihsan?
- oğlum tarık, sen ruh hastasısın anladık da bir de zatürre ile uğraştırma bizi.
- terkedildim ihsan. hep terkedildim. bu evin soğuğu bana koymaz.
- sıçtırma metaforuna tarık. giy şu hırkayı.
- onu giyemem. nazlı almıştı.
yine lanet bir pazar günü. karlı yollar arasından yeşil sarılı dört kollu ağzını açmış bekleyen çukura doğru ağır ağır yol alıyor. kardelen çiçeklerinin anavatanı yavrusunu kucağına almayı bekliyor. gönlüm el vermiyor ömrünün baharında göçüp gidene.
karlar arasında uzaktan nazlı’ya son kez bakıyorum. kucağında kartopu gibi pamuktan tüyleriyle bir kedi. benim yerime de ağlıyorlar.
- kedi bile dayanamadı bana ihsan.
- deme öyle. çekme kendini şu kuyuya.
sisin içerisinde kaybolmuş dallarının arasında bir çamın kuytusuna sığınmış minicik bir pamuk topu. sesinin yankısına dikkat kesilip o yöne bakmasam mümkün değil karların arasında ayırt edebilmek. gecenin kör karanlığında bu kardeleni buraya kim dikti acaba. fazla düşünmeye devam edersem kediciğin orada donacağını fark etmiş olmalıyım ki montun içine sarmaladım. şefkatli bir yuvaya kavuşacağını anlayan minik mırıldanmaya başladı hemen. karanlık gecenin sabahına sıcacık yuvasında gözlerini açacaktı belki de sonunda. eve çıktıktan sonra minnetten mi, montun sıcağına alıştığından mı bilinmez yerinden devinmeden mırıldanmasına devam etti.
gecenin dördünde acı acı öten telefon sesine ilk kulak kabartan kedi olmuştu. ben uyanana kadar beş dakikaya yakın geceyi bu saçma melodi çınlatmış. gözümü araladığımda telefonu yerinden epey yana kaymış buldum. kimdi bu lüzumsuz gecenin köründe defalarca arayan. tabi ki de nazlı, başka kim olacak gece gece alacaklı gibi darlayan. bir hışımla telefonu elime aldım. kararlıydım artık. bu sefer ağzıma geleni sayıp dökecek, bir türlü kapatamadığım bu defteri ortasından yırtıp atacaktım.
ankara’da bir eylül sabahı. sonbahar yaprakları arasında nereye gideceğimi bilmeden adımlıyorum. bugün pazar. pazarları hiç sevmem. öksüzlüğümün adının konduğu gündür pazar. yine bir pazar günü kahvaltı masasında yalnız bırakılmıştık babamla. aradan geçen onca sene nerede olduğunu bilmediğimiz annemin vefat haberi yağmurlarla gelmişti bir pazar akşamı. ağlayamamıştım, gözlerimi cama dikip, düşen damlaları seyretmiştim sadece. onlar veda etmişti anneme benim yerime. ama bu pazar diğerlerinden farklıydı. ihsan’ın ısrarlarına dayanamayıp kız arkadaşı aylin’in iş yerine beraber gitmeye karar vermiştik. pazar günü ne işi demeyip takılmıştım peşine. meğer hayırlı bir işmiş.
- tarık, bu durum daha ne kadar böyle sürecek?
- ne durumu nazlı?
- senin için endişeleniyorum yahu. neden anlamıyorsun?
- sen her şey için endişeleniyorsun.
insan bir kere ağzını açsa, içindeki tüm zehri akıtsa, boşalsa midesindeki bu zehirli safra. ne gözyaşı dökebildim, ne de biriktirdiğim acıları kusabildim. sadece susup öylece dinledim. insanların bir gün beni anlayacağını ümit ederek, gençliğimi tükettim.
- ne var nazlı, ne?
- defalarca aradım seni yahu.
- saat gecenin dördü!
- kardeşim tarık. kardeşim istanbul dönüşünde kaza yapmış. çok kötüyüm.
içimde, tam midemde, yine o taş gibi düğüm oturdu kaldı. yumru şeklinde kalbimden daha sert çarpmaya başladı. nihat, ah nihat! kaç kere uyarmıştım onu motorla hız yapmaması, dikkatli kullanması için. ama dinlemezdi ki, ablası kılıklı çocuk. keçi inadı bunlarda genetik.
ihsan evin soğuk olduğunu bir süre sonra anca fark edebilmişti. havasızlıktan olsa gerek içerisi boğucuydu. kombi çalışıyor mu diye mutfağa girdiğinde günlerdir yıkanmayı bekleyen tabak çanağın fazlalığı onu hayrete düşürmüştü. bulaşık makinasının kapağına doğru bir hamle yapar gibi oldu ama sonra vazgeçti. önce şu ışıtıma işini çözmeliydi. çalışıyor mu diye kontrol etmeye gidince kombinin üzerinde dördünün gülen gözlerle ışık saçtıkları fotoğrafı gördü. hala yerindeydi. ama ısıtmıyordu.
- bıktım usandım artık tarık! beni dinlememen, bana anlayışsız davranman, ben ne hissederim düşünmeden aklına gelenleri döküp saçman, kırıldığımı bile bile üstüme gelmen.
boş bakışlarla dinliyordum. çünkü bu sözleri ilk duyuşum değildi. ama artık son olması gerekiyordu.
- sen de kardeşin de salaksınız. anladın mı nazlı? ben mantık insanıyım. körü körüne duygularının peşinde giden salaklara benim hayatımda yer yok. bunu da böyle bil. tekrarlatma artık.
ilk defa telefon yüzüme kapandı diye bu kadar huzurlu hissetmiştim. kısa süreceğini bilmiyordum tabi.
- kombiyi sen mi açtın ihsan?
- oğlum tarık, sen ruh hastasısın anladık da bir de zatürre ile uğraştırma bizi.
- terkedildim ihsan. hep terkedildim. bu evin soğuğu bana koymaz.
- sıçtırma metaforuna tarık. giy şu hırkayı.
- onu giyemem. nazlı almıştı.
yine lanet bir pazar günü. karlı yollar arasından yeşil sarılı dört kollu ağzını açmış bekleyen çukura doğru ağır ağır yol alıyor. kardelen çiçeklerinin anavatanı yavrusunu kucağına almayı bekliyor. gönlüm el vermiyor ömrünün baharında göçüp gidene.
karlar arasında uzaktan nazlı’ya son kez bakıyorum. kucağında kartopu gibi pamuktan tüyleriyle bir kedi. benim yerime de ağlıyorlar.
devamını gör...
251.
13 km
2020 senesinin sonlarıydı. daha yeni yeni öğreniyorduk bir şeyleri. ankara'nın o soğuk havasında genel maksat helikopterinin pal sesleri yankılanıyordu.
teçhizatlarımız tam şekilde hazırdı. silahlarımız emniyette, balistik kaskımız takılı...
rotoru ve işaretçiyi takip ediyoruz.
komut geldi.
eğilerek tek sıra olarak hızlı adımlarla helikopter kapısının önünde tek sıra bir şekilde tertiplenmeye başladık.
işaretçinin talimatıyla hızlı bir şekilde önceden belirlenmiş yerlerimize geçtik. bütün bu süreç 13-14 saniye belki sürmüştü...
iki pilotumuz, bir teknisyenimiz ve bir topcumuz vardı.
12 mürettebat daha eklendik.
16 kişi olarak çıkışımız verildi. çıkıştan önce vasiyetlerimizi teslim etmiştik. çok garipti...
gideceğimiz yer ırak bölgesinin kuzey sektörüydü.
planlar zaten yapılmıştı, yolculuk bacak bacak ayrıldı. önce ankara'dan kayseri'ye, sonra da kayseri'den diyarbakır'a uçtuk. bu emniyet bacaklarında yakıt ikmali yaptık.
kimse konuşmuyordu. saatler geçmişti ama, sadece pilotlar ve iniş ekiplerinin konuşmalarını duyuyorduk.
diyarbakır 8. ana jet üs komutanlığında bir yakıt ikmali daha yaptık ve sınır hattına uçuşa geçtik. hedef bölgeye ulaştığımız zaman helikopterin inebileceği bir yer olmadığından dolayı acil muharebe inişi yapacaktık.
hatta kafamda senaryoyu bile kuruyordum, dışarıdan izlerken çok havalıydı...
ama bilemezdim işte, bu uçuşun hayatımı değiştireceğini...
gece vakti hedef bölgeye gelmek üzereydik.
bir anda anlamlandıramadığımız bir ses, kısa bir ışık ve ana rotorun parçalanmasıyla şiddetli bir düşüş hissi...
hepsi saniyeler içinde olmuştu.
16 mürettebat, 16 can taşıyan helikopter burnundan yere çakıldı.
bir anda bütün görüşüm gitti. şiddetli bir sarsılmayla gözlerimi açtım. yüzbaşım beni tokatlıyordu. kalk lan kalk sen bari ölme diyordu. algılayamıyordum. sonra bir anda dolan adrenalinle beraber kendime geldim.
gözleri ıslaktı. komutanım dedim, komutanım...
kalk oğlum çabuk toparlanmamız lazım dedi.
keşke orada ölseydim ama kalkamasaydım...
saatler önce helallik alıp verdiğim insanların 13 tanesi ölmüştü.
sadece ben, yüzbaşım ve bir astsubayım kalmıştık.
astsubayım delirmiş gibiydi, belinden aşağısı kopmuş bir şehidimi sırtına aldı.
ölmedi, ölmedi, yaşayacak diye diye götürmeye başladı.
yapma, eziyet etme dediysek bile dinlemedi bizi.
bir yandan yüzbaşım etrafı kontrol ediyor, bizim için yine gelecekler teğmenim acele etmemiz lazım diyor.
bir yandan o kadar şehit gözümün önünde...
sonra kendime geldim:"sen komandosun, önce şu sorunları hallet dedim."
15-20 saniyede bulabildiğim ve işime yarayacak her şeyi aldım.
bir yandan kaburgalarım çok acıyordu ama bunu düşünemezdim.
yavaş yavaş o alevlerin ışığından kurtulduk ve görece güvenli bir yere geldik.
irtibat kurabileceğimiz hiçbir şey yoktu.
tek bildiğim şey en yakın askeri birliğin 29-30 km mesafede olmasıydı. bu mesafeyi bu şekilde gitmemiz mümkün değildi.
arazici ve haritacıydım aynı zamanda. kafamı zorladım. 13 km mesafede bir röle istasyonu olmalıydı. hayatta kalabilmek için tek umudumuz orasıydı.
bir yandan teröristlerin takip ettiği fikri, bir yandan hayatta olsak bile ne durumda olduğumuzu bilmiyor oluşumuz ve bir yandan şehit askerimin yarım bedenini sırtından indirmeyen astsubayım... o görüntüyü tasvir edemem size.
bir gayretle röle istasyonuna ulaştık. zaten harabeye dönmüştü.
içimden diyorum birazdan destek gelmiş olur. çünkü radar kayboldu, telsizler koptu...
umduğum gibi oldu.
destek ekiplerini gördüğüm gibi yere yığıldım.
gözlerimi açtığım zaman yoğun bakımdaydım. beş gün boyunca uyutulmuşum.
kaburgalarım kırılmış, bacağımda çatlaklar vardı.
tek dileğim yaşadığım her şeyin kabus olmasıydı. ama değilmiş.
ben uyandıktan birkaç dakika sonra doktorlar geldi.
klasik nasılsın vs işte...
çıkmak istediğimi söyledim. bu halde olmaz dediler.
ısrar ettim, birliğe bilgi vermemiz lazım dediler. verin dedim.
zorla, ağrıdan inleyerek doğruldum. bacağımı hareket bile ettiremiyordum. ama kalktım. hasta bakıcı asker istedim yanıma. giyinmeme yardım edip bana destek olması için.
bir an önce raporları okumak istiyordum.
hala bir ihtimal olmadı böyle bir kaza diyordum.
o kalın kapaklı lacivert dosya...
hayatımda kaldırdığım en ağır yüktü belki de.
13 şehit vermiştik, 13...
yaşanan her şey gerçekmiş.
raporlara göre pilotlar o an ölmüştü.
birisinin kafası kıyafeti içinde kopmuş, diğerinin kemikleri görünür şekilde ortaya çıkmış.
kimisi parçalanmış kimisi yanmıştı.
birinin ise sadece kalbi durmuştu.
kendime gelemedim.
astsubayımı sordum, başlar eğildi... intihar etti dediler.
yüzbaşımı sordum, psikiyatriye sevk edildi; seni de sevk edeceğiz dediler.
gazilik hakkımız vardı, varmış yani. albayım dedim, bu vatandan bir şey almam ben. vatan sağ olsun! dedim ve son selamımı verdim. ben son olduğunu düşündüm en azından...
sonrası mı? aylarca süren psikiyatrik tedavi, aylarca süren akıl hastanesi süreci...
belki başka bir hikayede anlatırım.
2020 senesinin sonlarıydı. daha yeni yeni öğreniyorduk bir şeyleri. ankara'nın o soğuk havasında genel maksat helikopterinin pal sesleri yankılanıyordu.
teçhizatlarımız tam şekilde hazırdı. silahlarımız emniyette, balistik kaskımız takılı...
rotoru ve işaretçiyi takip ediyoruz.
komut geldi.
eğilerek tek sıra olarak hızlı adımlarla helikopter kapısının önünde tek sıra bir şekilde tertiplenmeye başladık.
işaretçinin talimatıyla hızlı bir şekilde önceden belirlenmiş yerlerimize geçtik. bütün bu süreç 13-14 saniye belki sürmüştü...
iki pilotumuz, bir teknisyenimiz ve bir topcumuz vardı.
12 mürettebat daha eklendik.
16 kişi olarak çıkışımız verildi. çıkıştan önce vasiyetlerimizi teslim etmiştik. çok garipti...
gideceğimiz yer ırak bölgesinin kuzey sektörüydü.
planlar zaten yapılmıştı, yolculuk bacak bacak ayrıldı. önce ankara'dan kayseri'ye, sonra da kayseri'den diyarbakır'a uçtuk. bu emniyet bacaklarında yakıt ikmali yaptık.
kimse konuşmuyordu. saatler geçmişti ama, sadece pilotlar ve iniş ekiplerinin konuşmalarını duyuyorduk.
diyarbakır 8. ana jet üs komutanlığında bir yakıt ikmali daha yaptık ve sınır hattına uçuşa geçtik. hedef bölgeye ulaştığımız zaman helikopterin inebileceği bir yer olmadığından dolayı acil muharebe inişi yapacaktık.
hatta kafamda senaryoyu bile kuruyordum, dışarıdan izlerken çok havalıydı...
ama bilemezdim işte, bu uçuşun hayatımı değiştireceğini...
gece vakti hedef bölgeye gelmek üzereydik.
bir anda anlamlandıramadığımız bir ses, kısa bir ışık ve ana rotorun parçalanmasıyla şiddetli bir düşüş hissi...
hepsi saniyeler içinde olmuştu.
16 mürettebat, 16 can taşıyan helikopter burnundan yere çakıldı.
bir anda bütün görüşüm gitti. şiddetli bir sarsılmayla gözlerimi açtım. yüzbaşım beni tokatlıyordu. kalk lan kalk sen bari ölme diyordu. algılayamıyordum. sonra bir anda dolan adrenalinle beraber kendime geldim.
gözleri ıslaktı. komutanım dedim, komutanım...
kalk oğlum çabuk toparlanmamız lazım dedi.
keşke orada ölseydim ama kalkamasaydım...
saatler önce helallik alıp verdiğim insanların 13 tanesi ölmüştü.
sadece ben, yüzbaşım ve bir astsubayım kalmıştık.
astsubayım delirmiş gibiydi, belinden aşağısı kopmuş bir şehidimi sırtına aldı.
ölmedi, ölmedi, yaşayacak diye diye götürmeye başladı.
yapma, eziyet etme dediysek bile dinlemedi bizi.
bir yandan yüzbaşım etrafı kontrol ediyor, bizim için yine gelecekler teğmenim acele etmemiz lazım diyor.
bir yandan o kadar şehit gözümün önünde...
sonra kendime geldim:"sen komandosun, önce şu sorunları hallet dedim."
15-20 saniyede bulabildiğim ve işime yarayacak her şeyi aldım.
bir yandan kaburgalarım çok acıyordu ama bunu düşünemezdim.
yavaş yavaş o alevlerin ışığından kurtulduk ve görece güvenli bir yere geldik.
irtibat kurabileceğimiz hiçbir şey yoktu.
tek bildiğim şey en yakın askeri birliğin 29-30 km mesafede olmasıydı. bu mesafeyi bu şekilde gitmemiz mümkün değildi.
arazici ve haritacıydım aynı zamanda. kafamı zorladım. 13 km mesafede bir röle istasyonu olmalıydı. hayatta kalabilmek için tek umudumuz orasıydı.
bir yandan teröristlerin takip ettiği fikri, bir yandan hayatta olsak bile ne durumda olduğumuzu bilmiyor oluşumuz ve bir yandan şehit askerimin yarım bedenini sırtından indirmeyen astsubayım... o görüntüyü tasvir edemem size.
bir gayretle röle istasyonuna ulaştık. zaten harabeye dönmüştü.
içimden diyorum birazdan destek gelmiş olur. çünkü radar kayboldu, telsizler koptu...
umduğum gibi oldu.
destek ekiplerini gördüğüm gibi yere yığıldım.
gözlerimi açtığım zaman yoğun bakımdaydım. beş gün boyunca uyutulmuşum.
kaburgalarım kırılmış, bacağımda çatlaklar vardı.
tek dileğim yaşadığım her şeyin kabus olmasıydı. ama değilmiş.
ben uyandıktan birkaç dakika sonra doktorlar geldi.
klasik nasılsın vs işte...
çıkmak istediğimi söyledim. bu halde olmaz dediler.
ısrar ettim, birliğe bilgi vermemiz lazım dediler. verin dedim.
zorla, ağrıdan inleyerek doğruldum. bacağımı hareket bile ettiremiyordum. ama kalktım. hasta bakıcı asker istedim yanıma. giyinmeme yardım edip bana destek olması için.
bir an önce raporları okumak istiyordum.
hala bir ihtimal olmadı böyle bir kaza diyordum.
o kalın kapaklı lacivert dosya...
hayatımda kaldırdığım en ağır yüktü belki de.
13 şehit vermiştik, 13...
yaşanan her şey gerçekmiş.
raporlara göre pilotlar o an ölmüştü.
birisinin kafası kıyafeti içinde kopmuş, diğerinin kemikleri görünür şekilde ortaya çıkmış.
kimisi parçalanmış kimisi yanmıştı.
birinin ise sadece kalbi durmuştu.
kendime gelemedim.
astsubayımı sordum, başlar eğildi... intihar etti dediler.
yüzbaşımı sordum, psikiyatriye sevk edildi; seni de sevk edeceğiz dediler.
gazilik hakkımız vardı, varmış yani. albayım dedim, bu vatandan bir şey almam ben. vatan sağ olsun! dedim ve son selamımı verdim. ben son olduğunu düşündüm en azından...
sonrası mı? aylarca süren psikiyatrik tedavi, aylarca süren akıl hastanesi süreci...
belki başka bir hikayede anlatırım.
devamını gör...
252.
burada ikinci haftamdı ve bir arkadaş edinmiştim kendime.
biraz huysuz,aksi bir arkadaş. neden huysuz olduğunu anlayabiliyordum. aynı topraktandık ve maalesef ki bu toprakta pek nahif olan birine rastlamamıştım ama iletişim kurabiliyordum. beni sevmişti, ben de zaten buradaki herkesi seviyordum.
zaten beni sevmeseydi diğerlerine yaptığı gibi "senin bana ne hayrın olacak çarpık bacaklı seni" diye kovardı yanından. sürekli de söylenirdi "beni burda boşa tutuyorsunuz, beni çıkartın, başkalarının hakkına giriyorum sizin yüzünüzden, ihtiyacı olan birini yatırın buraya" derdi hep
yani bana söylenmediği ve kovmadığına göre artık arkadaşız demekti.
bir gün işaret parmağını kıpırdatarak beni yanına çağırmaya çalışmıştı. aslında görmüştüm ama görmemiş gibi hafif sağa döndüm, çünkü seslenmesini istiyordum. hafif gülümsediğimi anlamış ki "seni gidi seni" diye muzipçe söylendiğini duydum.
gülerek yanına gittim bu sefer,
"sana hiç yakıştıramadım mehmet amca şurdan şuraya el kol yapıyorsun seslensene elzem kızım diye" dediğimde bir anda somurttu.
"ben sana ne hadle kızım diyeceğim öyle şey mi olur hanım diye seslenmem lazım bu işin adabı böyle. sana ailen öğretmedi mi bunları" diye çıkıştı.
tamam şimdi kendimi sorgulama zamanı. bu adam daha geçen gün bana "ne bey bey diyorsun amca de bana" dememiş miydi? ben amca diyorsam o da elzem kızım diyebilirdi. bu samimiyet sadece bana mı işliyor yani?
"e ama sen dememiş miydin bana bey deme amca de diye? ben de mehmet bey diyeceğim o zaman haksızlık oluyor"
"hayır sen amca diyeceksin ben hanım diyeceğim. doğru olan bu. sen bana hizmet ediyorsun ben sana hizmet etmiyorum. hürmeti hak eden sensin elzem hanım kızım" dedi.
buradaki 2. haftam ve bana gerçekten insan gibi davranan tek kişi de ne gariptir ki bu amca. ne gariptir kısmını açmam gerekirse gerçekten ben dışında herkese çok ters davranıyor. sanırım deli deliyi görünce sopasını saklar misali bir anlaşmamız vardı kendisiyle..
"olur mu öyle şey ben sana hizmet etmiyorum ki sadece yardım ediyorum. hizmet etmiş olsam bana burda paspas attırırdın çay kahve getirtirdin. kumandayı bile uzatmıyorum sana, sen bana hizmet diyorsun" diye ben çıkıştım bu sefer.
bir an mantıklı geldi gibi oldu yüz ifadesi sonra birden fazla duygu barındırır şekilde baktı bana. sanırım ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı ve itiraz etmeyecekti.
"su isteyecektim elzem kızım" dedi sakin bir tonla. yarışmayı ben kazandım demek ki.
suyunu verdim ve o günden sonra gerçekten arkadaş olduk.
artık her ziyaretçisi geldiğinde beni çağırır onlarla tanıştırırdı. çok uzun süre yormazdık tabi mehmet amcayı ama yine de ufak ufak sohbet ediyorduk hep beraber. hatta benim huysuz arkadaşım sağ tarafındaki orhan amcayla da anlaşmaya bile başlamıştı.
derken 3. haftama girmiştim. yani bu benim buradaki son haftam demekti. biraz hüzünlüydüm çünkü buradaki insanlara ve çalışma arkadaşlarıma daha doğrusu abi ablalarıma alışmıştım ama yine de çok uzaklaşmayacağımı bilmek iyi hissettiriyordu.
yanıma çay bardağı almıştım bugün çünkü mehmet amca bir su bardağı suyu bitirirken zorlanıyordu. az koyduğumda da kendimi noksan hissediyorum diyordu. ufacık bir çay bardağı buldum evde 2 yudumluktu tam. onu götürüyordum ki kendini noksan hissetmeden suyunu içebilsin.
kapıdan içeri girdiğinizde hemen sağ kısımda kalıyordu onun yeri yani kapıdan daha girmeden bile yatağını görebiliyordunuz. evet yatağı gördüm ama mehmet amcayı göremedim bu sefer. yatağında bir sorun falan olduysa yerini değişmişlerdir diye düşündüm diğer hastalara baktım ama yoktu. gelen hemşireye sorduğumda 2'ye aldık dedi.
şimdi yeni bir bilgi öğrenme zamanımdı çünkü kimse bana bu 3 haftada 1-2-3 farkını anlatmamıştı.
"haftasonu durumu biraz kötüleşti artık 2'de yatacak" dendi. 2 denilen de yoğun bakım 2 oluyor. ben sadece numaralandırdıklarını sanarken meğerse kategorilendirmişler. bana neden kimse zamanında bu bilgiyi vermemişti?
çıkıp hemen 2ye gittim. önceki konumunun aynısındaydı burada da yatağı. sadece 2 gün görmediğim adam nasıl bir anda bu kadar rahatsızlanabildi aklım almıyordu.
mehmet amca diye seslendiğimde gözünü belli belirsiz açtı. yarım ağız gülümsedi ama pek keyfi olmadığı görülebiliyordu.
"tamam tamam kendini yorma bak ben yan taraftayım tamam mı burada olmayacağım ama sürekli geleceğim yanına. bir şeye ihtiyacın olur da buradaki arkadaşlarımızdan rica etmek istemezsen sen elzem de beni çağırırlar tamam mı?" dedim, elini hafif sıkarak. o da biraz daha gülümseyip elimi sıktı. yani bu tamam demek oluyordu.
gün içerisinde sürekli yanına gidip geliyordum. öğlen kontrolünü de yine ben yapmıştım. sanki sabahkinden biraz daha iyiydi ama kesinlikle ilk tanıştığım mehmet amca değildi.
içimi çok garip ve yoğun bir duygu kapladı ve bundan hiç hoşlanmadım çünkü güzel bir yoğunluk değildi.
2 günümüz daha bu şekilde geçti artık ve haftayı yarıladık. perşembe günü yine mehmet amcayı ziyarete gittim. ve yerinde yoktu. bir anlığına çok mutlu oldum çünkü tamam dedim 1e geri aldılar demek ki. iki günde rahatsızlandı ama bir günde de toparladı benim amcam.
bir umut yoğun bakım 1e gittim ama yatağında yine yoktu. geri döndüm 2ye. yanında bir teyze vardı ismi de fındık*, bu teyzeyle de gide gele artık samimi olmuştuk. solunum sıkıntısı çekiyordu çok fazla konuşamıyordu o yüzden çok yormak istemediğimden ona bir şey demedim ama ayağıyla yatağa vurduğu için kendisine geri döndüm. gözüyle içeri giren hemşireyi işaret etti. hemşire de beni görünce direkt mehmet amcayı 3e aldık dedi.
yani mehmet amcam 2 günde rahatsızlanmıştı ama 1 günde daha da fenalaşmıştı. yoğun bakıma girerken zaten dikkatli olmamız gerekiyor ama 3 biraz daha da hassastı. bunu sayıdan ibaret olmadığını öğrendiğim gün öğrenmiştim..
3e giriş yaptığımda mehmet amca uyuyordu. uzaktan baktım sadece ama bir şeyler gerçekten kötü gidiyordu. ben pazartesiden itibaren onun yanına geleceğim nasılsan artık 2ye geçeceğim görüşürüz diye düşünürken o yine yer değişmişti. içimdeki gittikçe ağırlaşıyordu.
o gün yine günlük ölçümünü yapmaya gittim ve bakım günüydü de. mehmet amcamı misleyecektik yani. nemli bir mendille kollarını boynunu vesaire siliyordum. biraz da uyanmıştı. hafif hafif konuşmaya çalışıyordu. ufak sohbetler ediyorduk ama öyle akıcı ve net olarak değil. sözleri çok anlaşılmıyordu. biraz iri bir vücudu vardı aslında ama gittikçe süzülmüştü. yine de göbekli bir amcamızdı. açıkta kalan bacaklarını sildikten sonra boynunun altını da misledim koluna geldiğimde elleri biraz soğuk geldi. üşüyor musun mehmet amcam diye sorduğumda çok hafif salladı kafasını.
o kadar sessiz sakin bir insan olmuştu ki artık, sanki bir iki hafta önce herkese kök söktüren kişi o değilmiş gibiydi. ellerini birazcık ovuşturdum ısınsın diye. çünkü gerçekten çok soğuk gelmeye başladı. sanki elimin altında buz kesmeye başlamıştı. ölçüm cihazı parmağındaydı ellerini biraz ovduktan sonra çıkartıp tekrar taktım çünkü saturasyon düşmeye başlamıştı.
bir şeylerin kesinlikle ters gittiğine emindim ve yeşim hemşireye bağırdım. mehmet amca çok üşüyor diye bağırmıştım ama. ben ona bağırdıktan hemen sonra saturasyonun ciddi anlamda düştüğünü ve nabzının giderek yavaşladığını gördüm. ama ben elini ısıtmaya çalışıyordum yine de.
yeşim hemşire geldiğinde bir başka hemşireye bağırdı. ne oluyor niye üşüyor bu kadar mehmet amca neyi var diye sormaya çalışıyordum ama kimsenin umrunda değildi onun üşümesi.
yeşim hemşire bana kenara çekil kızım diyip yatağın yüksekliğini azaltmaya başladı ve o monitörden bir uyarı sesi gelmeye başladı. yeşim hemşire son bir kere daha monitöre bakıp bağırdı
"hasta ex oluyor"
bir anda hemşire kalabalığı ve kalp masajı. o anlara şahitlik ederken elimde nemli bir bez vardı. bu sefer benim ellerim üşümeye başlamıştı. mehmet amcayı ısıtmaya çalışırken kendim üşümüştüm. birileri bir yerden koşuyor biri kalp masajını diğerine devrediyordu. yeşim hemşire bir daha bağırdı
"ex oluyor"
sonra bir ses duymaya başladık. tiz ve sinir bozucuydu. yeşim hemşire sol üstteki monitöre bir daha baktı ve az evvel devrettiği kalp masajını geri devraldı ama ses kesilmedi. sonra yavaşladı. sonra durdu. yeşim hemşire sakince konuştu
"ailesine haber verelim"
olan biten her şey gözümün önündeydi ama hiçbir şeyi görmemiş de gibiydim. içimdeki duygu o kadar yoğun ve rahatsız ediciydi ki midem sanki kötü bir havada vapurdaymışım gibi davranıyordu. mide bulantım gittikçe artmıştı. nemli bez de elimde durmaya devam ediyordu.
yeşim hemşire beni gördü.
"elzem sen görevli olduğun alana git hadi kızım burada durmana gerek yok senlik bir şey yok" dedi.
sadece gözlerim doldu. hiçbir şey söylemedim. ve sanki hava alamıyorum gibi gelmeye başladı kafamın içinde bir balon şişirmişler de kafatasıma baskı yapıyor gibiydi, birazdan patlayacaktı kafam.
hava almam gerektiğinin farkında olarak yoğun bakım alanından çıkarken mehmet amcanın oğlu beni gördü
"niye aradılar ne oldu neyi var babamın" diye telaşla sordu bana. kızı da gelmişti.
"nerde babam görüş saatinden önce gelin dediler ne oldu" diye sorup koluma dokundu. ama sanki vurdu koluma. dokunmuş gibi gelmedi hiç o an. sesi çok yüksekti. ama ben uğultulu duyuyor gibiydim çünkü kafamın içinde şişmiş bir balon vardı. koluma değdiği an da o balon patladı ve her şey net duyulmaya başladı. gözlerimin doluluğu bir anda gitti. yeniden dolmak üzere devir daime geçmiştim artık. koridorda beni ve mehmet amcanın kızıyla oğlunu gören yeşim hemşire bize doğru geldiğinde artık sorular ona yönelmişti. o da diğer hemşireyi çağırırken beni kolumdan tutup dışarı çıkardı.
"bu şekilde yapamazsın böyle olmaz, alışmak zorundasın" dediği anda içerden çığlık ve bağırma sesi gelmişti.
sanırım onlar da mehmet amcamın yeni adını öğrenmişti,
ex
biraz huysuz,aksi bir arkadaş. neden huysuz olduğunu anlayabiliyordum. aynı topraktandık ve maalesef ki bu toprakta pek nahif olan birine rastlamamıştım ama iletişim kurabiliyordum. beni sevmişti, ben de zaten buradaki herkesi seviyordum.
zaten beni sevmeseydi diğerlerine yaptığı gibi "senin bana ne hayrın olacak çarpık bacaklı seni" diye kovardı yanından. sürekli de söylenirdi "beni burda boşa tutuyorsunuz, beni çıkartın, başkalarının hakkına giriyorum sizin yüzünüzden, ihtiyacı olan birini yatırın buraya" derdi hep
yani bana söylenmediği ve kovmadığına göre artık arkadaşız demekti.
bir gün işaret parmağını kıpırdatarak beni yanına çağırmaya çalışmıştı. aslında görmüştüm ama görmemiş gibi hafif sağa döndüm, çünkü seslenmesini istiyordum. hafif gülümsediğimi anlamış ki "seni gidi seni" diye muzipçe söylendiğini duydum.
gülerek yanına gittim bu sefer,
"sana hiç yakıştıramadım mehmet amca şurdan şuraya el kol yapıyorsun seslensene elzem kızım diye" dediğimde bir anda somurttu.
"ben sana ne hadle kızım diyeceğim öyle şey mi olur hanım diye seslenmem lazım bu işin adabı böyle. sana ailen öğretmedi mi bunları" diye çıkıştı.
tamam şimdi kendimi sorgulama zamanı. bu adam daha geçen gün bana "ne bey bey diyorsun amca de bana" dememiş miydi? ben amca diyorsam o da elzem kızım diyebilirdi. bu samimiyet sadece bana mı işliyor yani?
"e ama sen dememiş miydin bana bey deme amca de diye? ben de mehmet bey diyeceğim o zaman haksızlık oluyor"
"hayır sen amca diyeceksin ben hanım diyeceğim. doğru olan bu. sen bana hizmet ediyorsun ben sana hizmet etmiyorum. hürmeti hak eden sensin elzem hanım kızım" dedi.
buradaki 2. haftam ve bana gerçekten insan gibi davranan tek kişi de ne gariptir ki bu amca. ne gariptir kısmını açmam gerekirse gerçekten ben dışında herkese çok ters davranıyor. sanırım deli deliyi görünce sopasını saklar misali bir anlaşmamız vardı kendisiyle..
"olur mu öyle şey ben sana hizmet etmiyorum ki sadece yardım ediyorum. hizmet etmiş olsam bana burda paspas attırırdın çay kahve getirtirdin. kumandayı bile uzatmıyorum sana, sen bana hizmet diyorsun" diye ben çıkıştım bu sefer.
bir an mantıklı geldi gibi oldu yüz ifadesi sonra birden fazla duygu barındırır şekilde baktı bana. sanırım ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı ve itiraz etmeyecekti.
"su isteyecektim elzem kızım" dedi sakin bir tonla. yarışmayı ben kazandım demek ki.
suyunu verdim ve o günden sonra gerçekten arkadaş olduk.
artık her ziyaretçisi geldiğinde beni çağırır onlarla tanıştırırdı. çok uzun süre yormazdık tabi mehmet amcayı ama yine de ufak ufak sohbet ediyorduk hep beraber. hatta benim huysuz arkadaşım sağ tarafındaki orhan amcayla da anlaşmaya bile başlamıştı.
derken 3. haftama girmiştim. yani bu benim buradaki son haftam demekti. biraz hüzünlüydüm çünkü buradaki insanlara ve çalışma arkadaşlarıma daha doğrusu abi ablalarıma alışmıştım ama yine de çok uzaklaşmayacağımı bilmek iyi hissettiriyordu.
yanıma çay bardağı almıştım bugün çünkü mehmet amca bir su bardağı suyu bitirirken zorlanıyordu. az koyduğumda da kendimi noksan hissediyorum diyordu. ufacık bir çay bardağı buldum evde 2 yudumluktu tam. onu götürüyordum ki kendini noksan hissetmeden suyunu içebilsin.
kapıdan içeri girdiğinizde hemen sağ kısımda kalıyordu onun yeri yani kapıdan daha girmeden bile yatağını görebiliyordunuz. evet yatağı gördüm ama mehmet amcayı göremedim bu sefer. yatağında bir sorun falan olduysa yerini değişmişlerdir diye düşündüm diğer hastalara baktım ama yoktu. gelen hemşireye sorduğumda 2'ye aldık dedi.
şimdi yeni bir bilgi öğrenme zamanımdı çünkü kimse bana bu 3 haftada 1-2-3 farkını anlatmamıştı.
"haftasonu durumu biraz kötüleşti artık 2'de yatacak" dendi. 2 denilen de yoğun bakım 2 oluyor. ben sadece numaralandırdıklarını sanarken meğerse kategorilendirmişler. bana neden kimse zamanında bu bilgiyi vermemişti?
çıkıp hemen 2ye gittim. önceki konumunun aynısındaydı burada da yatağı. sadece 2 gün görmediğim adam nasıl bir anda bu kadar rahatsızlanabildi aklım almıyordu.
mehmet amca diye seslendiğimde gözünü belli belirsiz açtı. yarım ağız gülümsedi ama pek keyfi olmadığı görülebiliyordu.
"tamam tamam kendini yorma bak ben yan taraftayım tamam mı burada olmayacağım ama sürekli geleceğim yanına. bir şeye ihtiyacın olur da buradaki arkadaşlarımızdan rica etmek istemezsen sen elzem de beni çağırırlar tamam mı?" dedim, elini hafif sıkarak. o da biraz daha gülümseyip elimi sıktı. yani bu tamam demek oluyordu.
gün içerisinde sürekli yanına gidip geliyordum. öğlen kontrolünü de yine ben yapmıştım. sanki sabahkinden biraz daha iyiydi ama kesinlikle ilk tanıştığım mehmet amca değildi.
içimi çok garip ve yoğun bir duygu kapladı ve bundan hiç hoşlanmadım çünkü güzel bir yoğunluk değildi.
2 günümüz daha bu şekilde geçti artık ve haftayı yarıladık. perşembe günü yine mehmet amcayı ziyarete gittim. ve yerinde yoktu. bir anlığına çok mutlu oldum çünkü tamam dedim 1e geri aldılar demek ki. iki günde rahatsızlandı ama bir günde de toparladı benim amcam.
bir umut yoğun bakım 1e gittim ama yatağında yine yoktu. geri döndüm 2ye. yanında bir teyze vardı ismi de fındık*, bu teyzeyle de gide gele artık samimi olmuştuk. solunum sıkıntısı çekiyordu çok fazla konuşamıyordu o yüzden çok yormak istemediğimden ona bir şey demedim ama ayağıyla yatağa vurduğu için kendisine geri döndüm. gözüyle içeri giren hemşireyi işaret etti. hemşire de beni görünce direkt mehmet amcayı 3e aldık dedi.
yani mehmet amcam 2 günde rahatsızlanmıştı ama 1 günde daha da fenalaşmıştı. yoğun bakıma girerken zaten dikkatli olmamız gerekiyor ama 3 biraz daha da hassastı. bunu sayıdan ibaret olmadığını öğrendiğim gün öğrenmiştim..
3e giriş yaptığımda mehmet amca uyuyordu. uzaktan baktım sadece ama bir şeyler gerçekten kötü gidiyordu. ben pazartesiden itibaren onun yanına geleceğim nasılsan artık 2ye geçeceğim görüşürüz diye düşünürken o yine yer değişmişti. içimdeki gittikçe ağırlaşıyordu.
o gün yine günlük ölçümünü yapmaya gittim ve bakım günüydü de. mehmet amcamı misleyecektik yani. nemli bir mendille kollarını boynunu vesaire siliyordum. biraz da uyanmıştı. hafif hafif konuşmaya çalışıyordu. ufak sohbetler ediyorduk ama öyle akıcı ve net olarak değil. sözleri çok anlaşılmıyordu. biraz iri bir vücudu vardı aslında ama gittikçe süzülmüştü. yine de göbekli bir amcamızdı. açıkta kalan bacaklarını sildikten sonra boynunun altını da misledim koluna geldiğimde elleri biraz soğuk geldi. üşüyor musun mehmet amcam diye sorduğumda çok hafif salladı kafasını.
o kadar sessiz sakin bir insan olmuştu ki artık, sanki bir iki hafta önce herkese kök söktüren kişi o değilmiş gibiydi. ellerini birazcık ovuşturdum ısınsın diye. çünkü gerçekten çok soğuk gelmeye başladı. sanki elimin altında buz kesmeye başlamıştı. ölçüm cihazı parmağındaydı ellerini biraz ovduktan sonra çıkartıp tekrar taktım çünkü saturasyon düşmeye başlamıştı.
bir şeylerin kesinlikle ters gittiğine emindim ve yeşim hemşireye bağırdım. mehmet amca çok üşüyor diye bağırmıştım ama. ben ona bağırdıktan hemen sonra saturasyonun ciddi anlamda düştüğünü ve nabzının giderek yavaşladığını gördüm. ama ben elini ısıtmaya çalışıyordum yine de.
yeşim hemşire geldiğinde bir başka hemşireye bağırdı. ne oluyor niye üşüyor bu kadar mehmet amca neyi var diye sormaya çalışıyordum ama kimsenin umrunda değildi onun üşümesi.
yeşim hemşire bana kenara çekil kızım diyip yatağın yüksekliğini azaltmaya başladı ve o monitörden bir uyarı sesi gelmeye başladı. yeşim hemşire son bir kere daha monitöre bakıp bağırdı
"hasta ex oluyor"
bir anda hemşire kalabalığı ve kalp masajı. o anlara şahitlik ederken elimde nemli bir bez vardı. bu sefer benim ellerim üşümeye başlamıştı. mehmet amcayı ısıtmaya çalışırken kendim üşümüştüm. birileri bir yerden koşuyor biri kalp masajını diğerine devrediyordu. yeşim hemşire bir daha bağırdı
"ex oluyor"
sonra bir ses duymaya başladık. tiz ve sinir bozucuydu. yeşim hemşire sol üstteki monitöre bir daha baktı ve az evvel devrettiği kalp masajını geri devraldı ama ses kesilmedi. sonra yavaşladı. sonra durdu. yeşim hemşire sakince konuştu
"ailesine haber verelim"
olan biten her şey gözümün önündeydi ama hiçbir şeyi görmemiş de gibiydim. içimdeki duygu o kadar yoğun ve rahatsız ediciydi ki midem sanki kötü bir havada vapurdaymışım gibi davranıyordu. mide bulantım gittikçe artmıştı. nemli bez de elimde durmaya devam ediyordu.
yeşim hemşire beni gördü.
"elzem sen görevli olduğun alana git hadi kızım burada durmana gerek yok senlik bir şey yok" dedi.
sadece gözlerim doldu. hiçbir şey söylemedim. ve sanki hava alamıyorum gibi gelmeye başladı kafamın içinde bir balon şişirmişler de kafatasıma baskı yapıyor gibiydi, birazdan patlayacaktı kafam.
hava almam gerektiğinin farkında olarak yoğun bakım alanından çıkarken mehmet amcanın oğlu beni gördü
"niye aradılar ne oldu neyi var babamın" diye telaşla sordu bana. kızı da gelmişti.
"nerde babam görüş saatinden önce gelin dediler ne oldu" diye sorup koluma dokundu. ama sanki vurdu koluma. dokunmuş gibi gelmedi hiç o an. sesi çok yüksekti. ama ben uğultulu duyuyor gibiydim çünkü kafamın içinde şişmiş bir balon vardı. koluma değdiği an da o balon patladı ve her şey net duyulmaya başladı. gözlerimin doluluğu bir anda gitti. yeniden dolmak üzere devir daime geçmiştim artık. koridorda beni ve mehmet amcanın kızıyla oğlunu gören yeşim hemşire bize doğru geldiğinde artık sorular ona yönelmişti. o da diğer hemşireyi çağırırken beni kolumdan tutup dışarı çıkardı.
"bu şekilde yapamazsın böyle olmaz, alışmak zorundasın" dediği anda içerden çığlık ve bağırma sesi gelmişti.
sanırım onlar da mehmet amcamın yeni adını öğrenmişti,
ex
devamını gör...







