yazarların yazdığı hikayeler
başlık "delirmiş_psikolog" tarafından 14.11.2020 17:34 tarihinde açılmıştır.
201.
bir varmış bir yokmuş...
bu çağda yaşamak istemeyen bir kızçe varmış.
yek olduğundan tekmiş..
bir halta yaradığından değil yani.
bağımlı olduğu şeyler varmış bir türlü bırakamadığı..
bozuk bir sağlığı, nefret ettiği bir kalbi varmış.
kalbinin tamamen saf olduğunu söyleyemezmiş lakin kalbi sevdiklerine hep aydınlıkmış..
sıkılmış defalarca, gitmek istemiş.
yapamamış..
ama bir gün gittiğinde geri dönüşü olmayacağının da bilincindeymiş.
sadece bekliyormuş.
yarım kalmaktan nefret ediyormuş..
artık kimseye güvenmek istemiyormuş.
bazı gecelerde gebermeyi çok istiyormuş..
duygusallığı onu öldürüyormuş.
yalanlardan nefret ediyormuş.
bir gün başardığında iyiliğini kaybedecek olmaktan korkuyormuş...
artık her şeyden korkuyormuş.
ağlamak rahatlatmıyormuş..
bu hikayenin sonu yokmuş...
bu çağda yaşamak istemeyen bir kızçe varmış.
yek olduğundan tekmiş..
bir halta yaradığından değil yani.
bağımlı olduğu şeyler varmış bir türlü bırakamadığı..
bozuk bir sağlığı, nefret ettiği bir kalbi varmış.
kalbinin tamamen saf olduğunu söyleyemezmiş lakin kalbi sevdiklerine hep aydınlıkmış..
sıkılmış defalarca, gitmek istemiş.
yapamamış..
ama bir gün gittiğinde geri dönüşü olmayacağının da bilincindeymiş.
sadece bekliyormuş.
yarım kalmaktan nefret ediyormuş..
artık kimseye güvenmek istemiyormuş.
bazı gecelerde gebermeyi çok istiyormuş..
duygusallığı onu öldürüyormuş.
yalanlardan nefret ediyormuş.
bir gün başardığında iyiliğini kaybedecek olmaktan korkuyormuş...
artık her şeyden korkuyormuş.
ağlamak rahatlatmıyormuş..
bu hikayenin sonu yokmuş...
devamını gör...
202.
alçı
mersin'de ki bir tatil kasabasındaydım. denize girmek ve o müthiş deniz manzarasıyla beraber günbatımını fotoğraflamak için sahile gitmiştim. sahile gittiğimde denize girmekten vazgeçip sadece iskelede oturup ayaklarımı suya sokmakla yetindim. bir çocuk grubu arka taraftan şen şakrak sesleriyle sahile geldi. çocuklar arasında en çok dikkatimi çeken çocuk sarışın, ufak tefek, biraz da cılızdı. sol kolu alçılıydı. 8 - 9 yaşlarında olmalıydı. diğer çocuklar denize girdiğinde o sadece kumların üzerine oturup onları izledi. haline biraz üzüldüm. onu yanıma çağırdım. koşarak geldi. iskelede yan yana oturduk. o da bana özenip ayaklarını suya soktu. ona çektiğim bazı fotoğrafları gösterdim. çok hoşuna gitmişti. fotoğrafçı olmak istediğini öğrendim. burda olduğum müddetçe ona fotoğrafçılıkla âlâkalı bazı şeyler öpretebileceğimi söylediğimde çok sevinmişti. gün batmaya başladığında günbatımının bir kaç fotoğrafını çektim. sonra kalktım. diğer çocuklar da denizden çıkmışlardı. kasabaya beraber gitmeyi teklif ettim kabul ettiler. yol boyunca neşeli kahkahalarla sohbet ettik. ben çocukları, çocuklar da beni sevmişti. kasabaya vardığınızda hava kararıyordu. yarın çocuklarla buluşup sahile gidecektik. sahildeki bir koydan bahsetmişlerdi bana. yarını iple çekiyordum... sabah erkenden uyandım. kahvaltı bile yapmadan dışarı çıktım. çocuklar bahçe kapısının önünde toplanmışlardı. dün konuştuğum sarışın çocuk aralarında yoktu. çocuğun adı arda'ymış. evini öğrenip evine gittim. kapıyı yaşlı bir teyze açtı. nenesiymiş, konuştuk. ama arda'nın neden gelmediğini öğrenemedim. arda olmadan koya gittik. bir sürü fotoğraf çekmiştim çocuklarla. hayatım boyunca çektiğim belki de en güzel fotoğraflar bunlardı. akşamüzeri çocuklar denize girdiklerinde ben gene iskeledeydim. bir el omzuna dokundu. arkama baktığımda arda'yı gördüm. gelmişti. ama bizimle koya neden gelmediğini merak ediyordum. sormadım. sadece beraber iskelede oturup gün atımını izledik. diğer çocuklar denizden çıkıyorlardı. bizde iskeleden kalkıp yanlarına gittik. arda en öndeydi. hepinizden hızlı yürüyordu. arkada kalınca sinan'a sordum:
"arda'nın kolu ne zaman iyileşecek biliyor musun?"
sinan fısıltıyla cevap verdi:
"aslında kolu iyi."
şaşırmıştım:
"nasıl yani?! peki ya kolundaki alçı niye var?"
sinan durdu ve fısıltıyla sordu:
"sır tutabilir misin?"
meraklanmıştım:
"evet!"
sinan diğerlerinin gittiğine emin olunca derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı:
"dediğim gibi, aslında şuan arda'nın kolu gayet iyi. denize girmemesini sebebi ve koya gelmemesini sebebi alçı. herşey geçen sene oldu. arda'nın babası sandalcıydı. sandalcı mustafa derlerdi. eskiden sandalı hep iskeleye bağlardı ama geçen sene koya bağlamaya başlamıştı. koyun daha güvenli olduğunu düşünüyordu. geçen sene arda ve annesi hep koya giderlerdi. arda sürekli babasının yanında olmak isterlerdi diye. birgün bir fırtına olmuş. mustafa ağabey de sandalını koya bağlamak istediği için sandala binmiş. arda ve annesi koydalarmış. mustafa ağabeyi bekliyorlarmış. o zamanlarda da arda'nın kolu alçılıydı. top oynarken düşmüş ve kolunu kırmıştı. babası da o üzülmesin diye imzasını atmıştı alçıya. annesi de en güzel yazısıyla 'geçmiş olsun' yazmıştı. bizde resim çizip yazı yazmıştık. mustafa ağabey fırtınaya karşı koyamadığı için sandal alabora olmuş. çok iyi yüzme bilmesine rağmen sulara karşı gelememiş. arda'nın annesi de mustafa ağabey gelmeyince koydan dışarı çıkmış. alabora olan sandalı görünce inanamamış. fırtına daha da artmadan kasabalılar arda'yla annesini koydan çıkartmışlar. arda'nın annesi o fırtınada ıslandığından hastalanmış. hastalığı ağır olduğundan kurtulamamış. arda da kolundaki alçıyı işte bu yüzden çıkarmıyor..."
sinan son cümleyi söylediğinde sesi titremişti. sonra da yanımdan ayrıldı. hava kararmaya başlıyordu. bense sahilde kala kalmıştım. göz yaşlarına hakim olamıyordum. demek pek kıymetli görünmeyen bir alçının bile hikâyesi olabiliyordu...
mersin'de ki bir tatil kasabasındaydım. denize girmek ve o müthiş deniz manzarasıyla beraber günbatımını fotoğraflamak için sahile gitmiştim. sahile gittiğimde denize girmekten vazgeçip sadece iskelede oturup ayaklarımı suya sokmakla yetindim. bir çocuk grubu arka taraftan şen şakrak sesleriyle sahile geldi. çocuklar arasında en çok dikkatimi çeken çocuk sarışın, ufak tefek, biraz da cılızdı. sol kolu alçılıydı. 8 - 9 yaşlarında olmalıydı. diğer çocuklar denize girdiğinde o sadece kumların üzerine oturup onları izledi. haline biraz üzüldüm. onu yanıma çağırdım. koşarak geldi. iskelede yan yana oturduk. o da bana özenip ayaklarını suya soktu. ona çektiğim bazı fotoğrafları gösterdim. çok hoşuna gitmişti. fotoğrafçı olmak istediğini öğrendim. burda olduğum müddetçe ona fotoğrafçılıkla âlâkalı bazı şeyler öpretebileceğimi söylediğimde çok sevinmişti. gün batmaya başladığında günbatımının bir kaç fotoğrafını çektim. sonra kalktım. diğer çocuklar da denizden çıkmışlardı. kasabaya beraber gitmeyi teklif ettim kabul ettiler. yol boyunca neşeli kahkahalarla sohbet ettik. ben çocukları, çocuklar da beni sevmişti. kasabaya vardığınızda hava kararıyordu. yarın çocuklarla buluşup sahile gidecektik. sahildeki bir koydan bahsetmişlerdi bana. yarını iple çekiyordum... sabah erkenden uyandım. kahvaltı bile yapmadan dışarı çıktım. çocuklar bahçe kapısının önünde toplanmışlardı. dün konuştuğum sarışın çocuk aralarında yoktu. çocuğun adı arda'ymış. evini öğrenip evine gittim. kapıyı yaşlı bir teyze açtı. nenesiymiş, konuştuk. ama arda'nın neden gelmediğini öğrenemedim. arda olmadan koya gittik. bir sürü fotoğraf çekmiştim çocuklarla. hayatım boyunca çektiğim belki de en güzel fotoğraflar bunlardı. akşamüzeri çocuklar denize girdiklerinde ben gene iskeledeydim. bir el omzuna dokundu. arkama baktığımda arda'yı gördüm. gelmişti. ama bizimle koya neden gelmediğini merak ediyordum. sormadım. sadece beraber iskelede oturup gün atımını izledik. diğer çocuklar denizden çıkıyorlardı. bizde iskeleden kalkıp yanlarına gittik. arda en öndeydi. hepinizden hızlı yürüyordu. arkada kalınca sinan'a sordum:
"arda'nın kolu ne zaman iyileşecek biliyor musun?"
sinan fısıltıyla cevap verdi:
"aslında kolu iyi."
şaşırmıştım:
"nasıl yani?! peki ya kolundaki alçı niye var?"
sinan durdu ve fısıltıyla sordu:
"sır tutabilir misin?"
meraklanmıştım:
"evet!"
sinan diğerlerinin gittiğine emin olunca derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı:
"dediğim gibi, aslında şuan arda'nın kolu gayet iyi. denize girmemesini sebebi ve koya gelmemesini sebebi alçı. herşey geçen sene oldu. arda'nın babası sandalcıydı. sandalcı mustafa derlerdi. eskiden sandalı hep iskeleye bağlardı ama geçen sene koya bağlamaya başlamıştı. koyun daha güvenli olduğunu düşünüyordu. geçen sene arda ve annesi hep koya giderlerdi. arda sürekli babasının yanında olmak isterlerdi diye. birgün bir fırtına olmuş. mustafa ağabey de sandalını koya bağlamak istediği için sandala binmiş. arda ve annesi koydalarmış. mustafa ağabeyi bekliyorlarmış. o zamanlarda da arda'nın kolu alçılıydı. top oynarken düşmüş ve kolunu kırmıştı. babası da o üzülmesin diye imzasını atmıştı alçıya. annesi de en güzel yazısıyla 'geçmiş olsun' yazmıştı. bizde resim çizip yazı yazmıştık. mustafa ağabey fırtınaya karşı koyamadığı için sandal alabora olmuş. çok iyi yüzme bilmesine rağmen sulara karşı gelememiş. arda'nın annesi de mustafa ağabey gelmeyince koydan dışarı çıkmış. alabora olan sandalı görünce inanamamış. fırtına daha da artmadan kasabalılar arda'yla annesini koydan çıkartmışlar. arda'nın annesi o fırtınada ıslandığından hastalanmış. hastalığı ağır olduğundan kurtulamamış. arda da kolundaki alçıyı işte bu yüzden çıkarmıyor..."
sinan son cümleyi söylediğinde sesi titremişti. sonra da yanımdan ayrıldı. hava kararmaya başlıyordu. bense sahilde kala kalmıştım. göz yaşlarına hakim olamıyordum. demek pek kıymetli görünmeyen bir alçının bile hikâyesi olabiliyordu...
devamını gör...
203.
benim çocukluktan beri hayallerim içersinde bulunan hikaye yazma .arada ozellikle geceleri zihnimde beliren kağıt kaleme kısmen döktüğüm,guzel hikayeler bir kuple döktureyim.
izmir'de küçük bir kasabada yasayan ailenin iki çocuğu vardı. çocuklardan ablası ela ve küçüğü ahmet ,ahmet arkadaşlari ile hergün oyun oynar bayilana kadar eve girmezdi.
bir cumartesi günü ahmet yine oyun oynamak için dışarı çıkar,ahmet 8 yaşlarında çok tatli bir çocuktur ogün ahmet oyun oynamayı bir yana bırak;arkadaşlari ile konuşmadan eve geri koştu. annesine seslendi annesi nesibe hanim okadar şasirdi ki,eve zor soktuğu çocuk eve girdi ve ben uyuyacam dedi .babaanne hatice hanim çocuğun bu durumunu hić normal karşılamadı hemen nesibeyi yanina çağırdı, kızım gel bugün sana anlatmam gerekenler olacak .ahmet odasinda yatağında öylesine ona neler olduğunu çözümlemeye çalışırken, babaannesi ahmet ile ilgili olacakları bir bir anlatmaya başlar. ..
devamı artık geldikçe ..
izmir'de küçük bir kasabada yasayan ailenin iki çocuğu vardı. çocuklardan ablası ela ve küçüğü ahmet ,ahmet arkadaşlari ile hergün oyun oynar bayilana kadar eve girmezdi.
bir cumartesi günü ahmet yine oyun oynamak için dışarı çıkar,ahmet 8 yaşlarında çok tatli bir çocuktur ogün ahmet oyun oynamayı bir yana bırak;arkadaşlari ile konuşmadan eve geri koştu. annesine seslendi annesi nesibe hanim okadar şasirdi ki,eve zor soktuğu çocuk eve girdi ve ben uyuyacam dedi .babaanne hatice hanim çocuğun bu durumunu hić normal karşılamadı hemen nesibeyi yanina çağırdı, kızım gel bugün sana anlatmam gerekenler olacak .ahmet odasinda yatağında öylesine ona neler olduğunu çözümlemeye çalışırken, babaannesi ahmet ile ilgili olacakları bir bir anlatmaya başlar. ..
devamı artık geldikçe ..
devamını gör...
204.
"rıhtım jurnali"
günümüzde bulunan,
1940'da başlayan bir günlük.
birbirine paralel giden,
iki farklı zamanda ilerleyen
iki hikaye...okumak için :https://media.normalsozluk.com/up/2023/04/06/rg4tjcykgzhunt9e.jpg
günümüzde bulunan,
1940'da başlayan bir günlük.
birbirine paralel giden,
iki farklı zamanda ilerleyen
iki hikaye...okumak için :https://media.normalsozluk.com/up/2023/04/06/rg4tjcykgzhunt9e.jpg
devamını gör...
205.
gözlerini açtığı anda karşısında gördüğü ilk kişi o adamdı. ne adam gözlerini kızdan alabiliyordu, ne de kız adamdan. adam kızdan neredeyse 30 yaş büyük olmasına rağmen sanki birbirleri için yaratılmışlardı.
kızın doğumundan daha bir kaç ay geçmişti yinede adam kızı öyle seviyordu ki herkes hayret ediyordu adama. adam gözünden bile sakınıyordu kızı. belki bunu belli edemiyordu hareketleriyle ancak kimse de bilmiyordu adamın yüreğinde yanan o deli kor ateşi. günler, aylar hatta yıllar geçti adamın sevgisi hiç azalmadı. kız da öğrendi sevgiyi. kız büyüdükçe birbirlerine olan sevgileride arttı. etten ayrılmayan tırnak, ağaçtan düşmeyen yaprak misali. nasıl olmuştuda aralarındaki bu yaş farkına rağmen birbirlerini sevmişlerdi. bir gün olsun ayrılmamış kavga etmemişlerdi. sanki ikisininde ismi birbirlerinin kalplerinde kazılıydı ve bir ırmaktı onların sevgileri gönüllerine akan, kimsenin görmediği. günler hep böyle geçti birbirlerine özlemlerini, sevgilerini dile getirmeden yürekten yüreğe anlatarak, göz göze bakışarak. taki kız 19 yaşına gelene ka- dar.
kız aşkı, sevgiyi onda görmüş ebediyete kadar onu sevmeye söz vermişti. kız 19 yaşına gelene kadar adam da günden güne eridi. bunu belli bile etmedi. ve sadece ikisinin yüreğinde yaşanan, kimsenin bilmediği bu saf ve masum aşk son buldu. acı olansa ondan ayrılmak ya da onun ölümünü kabullenmek değildi. çünkü biliyordu ki ölse bile gökyüzünden onu seyredecek ve onu daima koruyacaktı. adam kız için artık bir yıldızdı seyredeceği fakat ulaşamıyacağı.
ve ayrılık vakti gelip adam toprağa verildiğinde kız kendine esas acı veren, yıllardır yüreğinde saklayıp adamın yüzüne söyleyemediği şeyi sonunda söyledi.
"seni seviyorum baba"
kızın doğumundan daha bir kaç ay geçmişti yinede adam kızı öyle seviyordu ki herkes hayret ediyordu adama. adam gözünden bile sakınıyordu kızı. belki bunu belli edemiyordu hareketleriyle ancak kimse de bilmiyordu adamın yüreğinde yanan o deli kor ateşi. günler, aylar hatta yıllar geçti adamın sevgisi hiç azalmadı. kız da öğrendi sevgiyi. kız büyüdükçe birbirlerine olan sevgileride arttı. etten ayrılmayan tırnak, ağaçtan düşmeyen yaprak misali. nasıl olmuştuda aralarındaki bu yaş farkına rağmen birbirlerini sevmişlerdi. bir gün olsun ayrılmamış kavga etmemişlerdi. sanki ikisininde ismi birbirlerinin kalplerinde kazılıydı ve bir ırmaktı onların sevgileri gönüllerine akan, kimsenin görmediği. günler hep böyle geçti birbirlerine özlemlerini, sevgilerini dile getirmeden yürekten yüreğe anlatarak, göz göze bakışarak. taki kız 19 yaşına gelene ka- dar.
kız aşkı, sevgiyi onda görmüş ebediyete kadar onu sevmeye söz vermişti. kız 19 yaşına gelene kadar adam da günden güne eridi. bunu belli bile etmedi. ve sadece ikisinin yüreğinde yaşanan, kimsenin bilmediği bu saf ve masum aşk son buldu. acı olansa ondan ayrılmak ya da onun ölümünü kabullenmek değildi. çünkü biliyordu ki ölse bile gökyüzünden onu seyredecek ve onu daima koruyacaktı. adam kız için artık bir yıldızdı seyredeceği fakat ulaşamıyacağı.
ve ayrılık vakti gelip adam toprağa verildiğinde kız kendine esas acı veren, yıllardır yüreğinde saklayıp adamın yüzüne söyleyemediği şeyi sonunda söyledi.
"seni seviyorum baba"
devamını gör...
206.
unutulan yarınlar
i
altın saydam değildir. gökten yere ininceye kadar kristalleşen mermiler toprağa saplanırken, bir cam fanusun içine sığınmanın dertlere karşı yeteceğini iddia eden herkes bunu söyleyecektir. ağız birliği etmeyi kimin icat ettiği bilinmez. yine de martıların çığlığıyla anılmak isteyen adam, kendisine böyle denmesinden hoşlanıyordu, bu şaman adetinin mucidi olduğunu yedi cihana duyurmaya bayılıyordu. ki, ona inanıyorlardı da.
ii
sabahın erken saatleriydi. ya da gökyüzünün, günün hangi vaktinde olduklarını ele vermeyeceği kadar dibe battıkları bir zaman dilimindelerdi. adam diyordu, en aşağı çukura düşecekseniz tırnaklarınızın arasını pisletmenizin bir anlamı yoktur. korunmaya çalışmak, ölümün gözlerinin içine bakmanın yanında büyük bir rezalettir. o, herkese, hep böyle öğüt verirdi.
iii
oysa, önceden tüm günler bugüne benzemezdi. sokaklarda boğularak ölmek, yılan zehirlerinin damarlarında cirit attığı insan popülasyonlarına evrilmemizden önce hayatımızın bir parçası değildi. o günlerde martılar ölmeden önce çığlık atmazlardı.
adam illa ki dizlerinin üzerine çökecekti, bunu biliyordu. ama o bu vakti seçmemişti. kolunu havaya kaldırdı, bileğini saran saate baktı. ölüm saati onu tatmin etmişti, onaylayan bir ifadeyle başını salladı ve gıkını bile çıkarmadı. öylece ölüvermiş, cesedi yere devrilmeye bile gerek duymamıştı.
iv
fildişinden kulelerin yıkıldığı günlerde yerin altında bir takım toplu mezarlar gün yüzüne çıkacaktır. altın varaklı kefene sarılı adam, gözlerinden yaşlar akarak size yalvaracaktır: müteşekkir ol yalanlarına.
i
altın saydam değildir. gökten yere ininceye kadar kristalleşen mermiler toprağa saplanırken, bir cam fanusun içine sığınmanın dertlere karşı yeteceğini iddia eden herkes bunu söyleyecektir. ağız birliği etmeyi kimin icat ettiği bilinmez. yine de martıların çığlığıyla anılmak isteyen adam, kendisine böyle denmesinden hoşlanıyordu, bu şaman adetinin mucidi olduğunu yedi cihana duyurmaya bayılıyordu. ki, ona inanıyorlardı da.
ii
sabahın erken saatleriydi. ya da gökyüzünün, günün hangi vaktinde olduklarını ele vermeyeceği kadar dibe battıkları bir zaman dilimindelerdi. adam diyordu, en aşağı çukura düşecekseniz tırnaklarınızın arasını pisletmenizin bir anlamı yoktur. korunmaya çalışmak, ölümün gözlerinin içine bakmanın yanında büyük bir rezalettir. o, herkese, hep böyle öğüt verirdi.
iii
oysa, önceden tüm günler bugüne benzemezdi. sokaklarda boğularak ölmek, yılan zehirlerinin damarlarında cirit attığı insan popülasyonlarına evrilmemizden önce hayatımızın bir parçası değildi. o günlerde martılar ölmeden önce çığlık atmazlardı.
adam illa ki dizlerinin üzerine çökecekti, bunu biliyordu. ama o bu vakti seçmemişti. kolunu havaya kaldırdı, bileğini saran saate baktı. ölüm saati onu tatmin etmişti, onaylayan bir ifadeyle başını salladı ve gıkını bile çıkarmadı. öylece ölüvermiş, cesedi yere devrilmeye bile gerek duymamıştı.
iv
fildişinden kulelerin yıkıldığı günlerde yerin altında bir takım toplu mezarlar gün yüzüne çıkacaktır. altın varaklı kefene sarılı adam, gözlerinden yaşlar akarak size yalvaracaktır: müteşekkir ol yalanlarına.
devamını gör...
207.
devamını gör...
208.
buradan biri çalarsa ve para kazanırsa ne yapacaksınız acaba? kendinize güveniyorsanız ve profesyonel bir düşünceniz varsa hiç yazmayın bence.
devamını gör...
209.
karakterin kendi iç dünyasındaki çatışmayı anlatan bir hikaye, ilk kez bu tarz bir şey yazıyorum, hikayeden çok bir senaryo gibi yazdım aslında ama ayrı başlık açmak istemedim.
.....
karakter a4 kağıdına kendi iç dünyasını yazıyor
aşkı bana sevdiren kadınla, aşktan nefret etmemi sağlayan kadın aynı kadındı. buna ben mi sebep oldum diye günlerce düşündüm, saatlerce ağladım. gözyaşlarım kuruyup bittiğinde anladım, o haklıydı. en başından beri ben suçluydum, onu severek en büyük suçu işlemiştim.
karakter anlık duraksar ve masasından kalkar.
+hayır hayır, suçlu olan ben olamam.
bu sözden sonra karakter kağıdı bir hışımla buruşturup yere fırlatır
ardından ayağa kalkıp, odada hızlı adımlarla gezinmeye ve kendi kendine konuşmaya başlar
+(kendisini suçlar bir ses tonunda)sevmek suç olmamalı,öyle değil mi?
karakter aynada kendisini görür ve yaklaşır
+(sinirli bir şekilde) susmasana, konuş benimle!
+sevmek suç değil de, suçlu olan sen değilsin de.
karakter aynaya yumruk atar ve eli kesilir
ardından üzgün ve hayal kırıklığına uğramış bir durumda yatağına doğru yavaş adımlarla ilerler ve oturur.
önce yavaşça süzülür göz yaşları, ardından hızlanarak sel olur.
ardından yere akan kan damlalarına takılır gözleri, hemen ardındansa kırık cam parçalarına
daha sonra cam parçalarından birini alıp bileklerine götürür
tam bu sırada kapı zili çalar
dediğim gibi bu tarzdaki ilk denemem, bu yüzden iyi / kötü yorumlarınızı bekliyorum.
.....
karakter a4 kağıdına kendi iç dünyasını yazıyor
aşkı bana sevdiren kadınla, aşktan nefret etmemi sağlayan kadın aynı kadındı. buna ben mi sebep oldum diye günlerce düşündüm, saatlerce ağladım. gözyaşlarım kuruyup bittiğinde anladım, o haklıydı. en başından beri ben suçluydum, onu severek en büyük suçu işlemiştim.
karakter anlık duraksar ve masasından kalkar.
+hayır hayır, suçlu olan ben olamam.
bu sözden sonra karakter kağıdı bir hışımla buruşturup yere fırlatır
ardından ayağa kalkıp, odada hızlı adımlarla gezinmeye ve kendi kendine konuşmaya başlar
+(kendisini suçlar bir ses tonunda)sevmek suç olmamalı,öyle değil mi?
karakter aynada kendisini görür ve yaklaşır
+(sinirli bir şekilde) susmasana, konuş benimle!
+sevmek suç değil de, suçlu olan sen değilsin de.
karakter aynaya yumruk atar ve eli kesilir
ardından üzgün ve hayal kırıklığına uğramış bir durumda yatağına doğru yavaş adımlarla ilerler ve oturur.
önce yavaşça süzülür göz yaşları, ardından hızlanarak sel olur.
ardından yere akan kan damlalarına takılır gözleri, hemen ardındansa kırık cam parçalarına
daha sonra cam parçalarından birini alıp bileklerine götürür
tam bu sırada kapı zili çalar
dediğim gibi bu tarzdaki ilk denemem, bu yüzden iyi / kötü yorumlarınızı bekliyorum.
devamını gör...
210.
yaşlı adamın dizleri dondu
gri saçlı adam babasının o gün öleceğini biliyordu. pırıl pırıl bir bahar günüydü ve ölümü hem kendisi hem de ailesi için bir lütuf olan yaşlı adamın böyle bir günde öleceğine emindi. güneş elinde sarı bir tüyle dünyayı gıdıklıyordu. nesneler bu tatlı ışığın altında hafiflemişti. her an havalanıp etrafa dağılacakmış gibi duruyorlardı.
yaşlı adam bundan on üç ay önce havanın insan kemiklerini dondurduğu bir şubat akşamında derin konuların konuşulup insanın damağına yapışan koyu kahvelerin içildiği köy odasından eve dönerken bir anda yere yığılmış ve o günden beri bir daha ayağa kalkamamıştı. gri saçlı adam ailesiyle beraber akşam yemeği için kurulmuş sofranın başında beklerken kapıya yığılıveren babasını görünce o an yıllardır korktuğu ve bir gün başına geleceğine emin olduğu şeyin sonunda gelip kendisini bulduğunu anlamıştı, onu nelerin beklediğini korkulu bir rüyayı anımsar gibi gözlerinin önüne getirebiliyordu. ne kadar bekliyor olsa da o an geldiğinde tüm bedenini sarsan bir dehşete kapılmadan da kendini edememişti. karısı, annesi ve çocukları yaşlı adamı zar zor kaldırıp yatağına taşırken gri saçlı adam bir düşünce hali içerisindeydi. o sırada yatağına uzanınca biraz kendine gelen yaşlı adam oğlunun tahminini doğrulayan şu sözleri söylemişti:
"bu hava da ne böyle? dizlerim dondu."
gelini hemen sobayı yakmış, torunları da dedelerinin dizlerine masaj yapmaya başlamıştı. yaşlı adamın karısı da tıpkı gri saçlı adam gibi bir düşünce hali içeisine girmişti o an. kendisini nelerin beklediğini kestirebiliyordu. eğer yaşlı adam yataklara düşerse en büyük sorumluluk ona kalacaktı. oğlu gibi kendisi de uzun bir süredir böyle bir korkuyla yaşıyordu. ayağa kalkmak için iki kişinin yardımına ihtiyaç duyan, oturmak için eğilip yere tutunan kocasının önünde böyle bir sınavın olduğu belliydi. onu yatakların içinde aylar sürecek bir mahkumiyet bekliyordu. yaşlı adam o soğuk şubat akşamı son kez yürümüştü.
yaşlı adamın karısı, ayağa kalkacağına dair henüz umudu olduğu günlerde odun sobasında ısıttığı suları torbalara koyup buz tutmuş dizleri çozülsün diye kocasının dizlerine koyar ve üzerini kendi yaptığı ağır yün yorganla örterdi. kendisi, kocasının bir gün tekrar evdeki son zamanlar büyük oğluna geçmeye yüz tutmuş hükümdarlığını tekrar eline alacağına dair olan umudunu uzun bir süre diri tutmuştu. yaşlı adamsa ayaklarında derman kalmamışçasına yere yığılıverdiği an tıpkı ayaklarındaki güç gibi bir gün tekrar ayağa kalkacağını ve bir reis gibi evini yöneteceğine dair inancını tamamen kaybetmişti. aylarca karısının, gri saçlı adamın, gelininin ve torunlarının teşvikine rağmen bir kez olsun ayağa kalkıp yürümeyi denememişti. eve doktorlar çağrılmış, civarın en bilinen kırıkçıları getirilmiş; karısı sorup soruşturup tarifler yaptığı denenip kanıtlandığı söylenen koca karı ilaçlarını dizlerine sürüp bezlerle bağlamış, böyle şeylere pek kanaat etmese de gri saçlı adam muskalar yapıtırıp bsının yattığı odanın her tarafına asmıştı ancak yaşlı adamın dertop edip karnına çektiği dizleri bir daha çözülmemişti.
yaşlı adam bu atalet halini bir türlü aşamadığı için o kış boyunca yatağının yanındaki pencereden gördüğü karamsar manzara dışında hiçbir şey görmemiş; karısının ağzına koyduğu yemeği çiğnemek, kolları uyuşunca sırt üstü; beli uyuşunca da yana dönmek dışında neredeyse hiç hareket etmemişti. hareketsiz kaldıkça hareket yetisini daha çok kaybediyordu. düşüşünün ilk günlerinde elini yaşlı kadının ağzına getirdiği kaşığa atar, yemeğini kendi yemek isterdi. bir tas un çorbasını yarılayamadan titreyen ellerinin salladığı kaşıktan dökülen çorba gögsüne konan bezi doldururdu. çok geçmeden yaşlı adam bu son gayretleri de bırakmış ve yün yorganın altında aylar geçirmişti. sırtında ve kalçalarında bası yaraları açılmış ve neredeyse bütün eklemleri hareket yetisini kaybetmişti.
ev halkı yaşlı adamın mum gibi eriyip gidişine sadece tanıklık edebiliyordu çünkü ayaklanacağına dair hiç umudu olmayan yaşlı adamın bu haline yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. kişisel bakımını- çoğunu yaşlı kadın üstlenmiş olsa da -yapıyor ve ellerinde oturup beklemekten başka birşey gelmiyordu. dillendirmeseler de hepsi eriyip giden bu kaskatı bedene takılıp kalmış ruhunun bir gün sonunda pes edip gideceği günü iple çekiyordu ancak kimse yün yorganın altında pis kokular içinde tıpkı herkes gibi o huzur anını bekleyen yaşlı adama bu karamsar duygularını açmıyordu. eve aylarca içerde bir cenaze varmışçasına buruk ama kaybolmayan monoton bir hüzün hakim oldu. ev halkı ne zaman geleceği bilinmeyen ama geleceği kesin olan bir taziyeyi bekledi aylarca.
ne kadar belli etmeseler de yaşlı adam, içinde olduğu durumun farkındaydı ve onun iyileşme ihtimallerini ortadan kaldıran kabullenmişlik halinin sebebi de buydu aslında; iyileşeceğine dair ufak bir umudu bile yoktu. artık ayağa kalkarken tutunacak birşey aradığında, otururken önce elleriyle yere tutunduğunda, yağmur yağınca korktuğunda önünde vermesi gereken böyle bir sınavın olduğunu biliyordu. işte o gün geldiğinde yaşlı adam hiç çaba gösterme gereği duymadan herşeyin olacağına varmasını beklemişti.
bitmek bilmez kış gecelerinde yaşlı adam, acılar içinde kıvranır sabahlara kadar kemikleri kırılıyormuşçasına inlerdi. karısı ilk zamanlar kocası için çok üzülür, uykusunu bir kenara bırakır, karanlığın içinde dokununca insanın içini ürperten bir deri bir kemik kalmış dizlerini bulup masaj yapardı. bu merhamet duygusunu ve bir gün kocasının tekrar ayağa kalkıp hükümdarlığını devam ettireceğine dair umudunu uzun bir süre koruyabilmişti ama kocasının iyileşme adına bir arpa boyu yol katetmemesi ve üzerindeki sorumluluğun günden güne artması bu masumane duyguları silmiş ve yerine nefreti koymuştu.
ömrü boyunca kocasına ettiği kölelik boyutuna varmış hizmetleri hatırladıkça yaşlı kadın yaşadığı bu zor durumun teksorumlusu olarak kocasını göörüyordu. onca emeğine karşın bir kez olsun memnuniyet duymayan adamın bunları sonuna kadar hakettiğini ve daha da büyük acılar çekeceğini düşünüyor ama kurunun yanında yaşın da yanaağını bildiği için ne tür bir duygu içinde olduğunu kestiremiyor, bazen nasıl bir tavır takınacağını bilemiyordu.
" yandığı kadar ben de yanacağım onunla." diyordu içinde küçük tuvaletinin bulunduğu su şişelerini helaya dökmek için sıcak yatağından her kalktığında. "huzurlu bir ölüm kadar allah'ın verebileceği daha güzel bir lütuf yok." diye söylenmeye devam ediyordu buz gibi kış gecesinde iki eliyle idrar dolu sıcak şişeyi tutarken. "her seferinde nasıl doldurabiliyor bunu anlayamıyorum." ancak şişeyi boşaltıp ana rahmi kadar güzel yatağına döndüğünde az evvelki köpürme halinden eser kalmıyordu. kocasının bitmeyen istekleri onu ne kadar kızdırsa da biraz durup düşündüğünde söylediği boğazdan yukarı, yürekten olmayan, sözlerden dolayı pişman oluyor, tövbe edip onun için dua ediyordu. yaşlı adam uzandığı yerden canı sızlayan dizlerinde atarken kör karanlıkta karısının gözlerini ve yüreğinin yansıması olan yüzünü görmese de sözlerinin onun için kerçekten hissedip söylediği şeyler olmadığını biliyordu. yaşlı kadının hisettiği duygular bıçak gibi keskin ve kararlı değil, uçları yuvarlatılmış bir sopanın dokunuşu gibi yumuşak ve iki taraflıydı. tıpkı ilk zamanlar kocası için duyduğu acıma, merhamet ve büyük umutların yavaş yavaş nefrete dönüşmesi gibi duygular sürekli şekil değiştiridi ancak yine de onun kadın ruhuna işlemiş, kocasına karşı hizmet etme zorunluluğunu duyumsaması hiçbir zaman değişmemişti.
kocasının bu on üç aylık mahkumiyeti boyunca tutarsız tavırlarına sebebiyet veren bu ambivalenz duygular içinde yaşlı kadın en az kocası kadar acı çekmişti ve tıpkı gri saçlı adam gibi o ilk bahar sabahı odasını canlı bir nesne gibi dolduran sarı ışığın içinde artık bir bebek mezarına sığacak kadar küçülmüş bedene baktığında beklediği huzur anının çok da uzak olmadığını anlamıştı.
babası üzerinde yün yorganla yere yapışmış yer yatağının içinde büyük acılar çekmişti ancak o güzel ilkbahar günü elinde gümüş tütün tabakasıyla cıvıldayan kuşları dinlerken sardığı sigarasını içtiğinde beklediği günün geldiğini anlamış ve kapının eşiğinde duran karısı fısıldarcasına başı ipleri bırakılmış bir kukla gibi yana devrilen babasının sonunda o huzur anına kavuştuğunu haber verdiğinde gri saçlı adam bir an gerçekten de her şeyin havalanıp etrafa dağılacağını sanmıştı.
2021
gri saçlı adam babasının o gün öleceğini biliyordu. pırıl pırıl bir bahar günüydü ve ölümü hem kendisi hem de ailesi için bir lütuf olan yaşlı adamın böyle bir günde öleceğine emindi. güneş elinde sarı bir tüyle dünyayı gıdıklıyordu. nesneler bu tatlı ışığın altında hafiflemişti. her an havalanıp etrafa dağılacakmış gibi duruyorlardı.
yaşlı adam bundan on üç ay önce havanın insan kemiklerini dondurduğu bir şubat akşamında derin konuların konuşulup insanın damağına yapışan koyu kahvelerin içildiği köy odasından eve dönerken bir anda yere yığılmış ve o günden beri bir daha ayağa kalkamamıştı. gri saçlı adam ailesiyle beraber akşam yemeği için kurulmuş sofranın başında beklerken kapıya yığılıveren babasını görünce o an yıllardır korktuğu ve bir gün başına geleceğine emin olduğu şeyin sonunda gelip kendisini bulduğunu anlamıştı, onu nelerin beklediğini korkulu bir rüyayı anımsar gibi gözlerinin önüne getirebiliyordu. ne kadar bekliyor olsa da o an geldiğinde tüm bedenini sarsan bir dehşete kapılmadan da kendini edememişti. karısı, annesi ve çocukları yaşlı adamı zar zor kaldırıp yatağına taşırken gri saçlı adam bir düşünce hali içerisindeydi. o sırada yatağına uzanınca biraz kendine gelen yaşlı adam oğlunun tahminini doğrulayan şu sözleri söylemişti:
"bu hava da ne böyle? dizlerim dondu."
gelini hemen sobayı yakmış, torunları da dedelerinin dizlerine masaj yapmaya başlamıştı. yaşlı adamın karısı da tıpkı gri saçlı adam gibi bir düşünce hali içeisine girmişti o an. kendisini nelerin beklediğini kestirebiliyordu. eğer yaşlı adam yataklara düşerse en büyük sorumluluk ona kalacaktı. oğlu gibi kendisi de uzun bir süredir böyle bir korkuyla yaşıyordu. ayağa kalkmak için iki kişinin yardımına ihtiyaç duyan, oturmak için eğilip yere tutunan kocasının önünde böyle bir sınavın olduğu belliydi. onu yatakların içinde aylar sürecek bir mahkumiyet bekliyordu. yaşlı adam o soğuk şubat akşamı son kez yürümüştü.
yaşlı adamın karısı, ayağa kalkacağına dair henüz umudu olduğu günlerde odun sobasında ısıttığı suları torbalara koyup buz tutmuş dizleri çozülsün diye kocasının dizlerine koyar ve üzerini kendi yaptığı ağır yün yorganla örterdi. kendisi, kocasının bir gün tekrar evdeki son zamanlar büyük oğluna geçmeye yüz tutmuş hükümdarlığını tekrar eline alacağına dair olan umudunu uzun bir süre diri tutmuştu. yaşlı adamsa ayaklarında derman kalmamışçasına yere yığılıverdiği an tıpkı ayaklarındaki güç gibi bir gün tekrar ayağa kalkacağını ve bir reis gibi evini yöneteceğine dair inancını tamamen kaybetmişti. aylarca karısının, gri saçlı adamın, gelininin ve torunlarının teşvikine rağmen bir kez olsun ayağa kalkıp yürümeyi denememişti. eve doktorlar çağrılmış, civarın en bilinen kırıkçıları getirilmiş; karısı sorup soruşturup tarifler yaptığı denenip kanıtlandığı söylenen koca karı ilaçlarını dizlerine sürüp bezlerle bağlamış, böyle şeylere pek kanaat etmese de gri saçlı adam muskalar yapıtırıp bsının yattığı odanın her tarafına asmıştı ancak yaşlı adamın dertop edip karnına çektiği dizleri bir daha çözülmemişti.
yaşlı adam bu atalet halini bir türlü aşamadığı için o kış boyunca yatağının yanındaki pencereden gördüğü karamsar manzara dışında hiçbir şey görmemiş; karısının ağzına koyduğu yemeği çiğnemek, kolları uyuşunca sırt üstü; beli uyuşunca da yana dönmek dışında neredeyse hiç hareket etmemişti. hareketsiz kaldıkça hareket yetisini daha çok kaybediyordu. düşüşünün ilk günlerinde elini yaşlı kadının ağzına getirdiği kaşığa atar, yemeğini kendi yemek isterdi. bir tas un çorbasını yarılayamadan titreyen ellerinin salladığı kaşıktan dökülen çorba gögsüne konan bezi doldururdu. çok geçmeden yaşlı adam bu son gayretleri de bırakmış ve yün yorganın altında aylar geçirmişti. sırtında ve kalçalarında bası yaraları açılmış ve neredeyse bütün eklemleri hareket yetisini kaybetmişti.
ev halkı yaşlı adamın mum gibi eriyip gidişine sadece tanıklık edebiliyordu çünkü ayaklanacağına dair hiç umudu olmayan yaşlı adamın bu haline yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. kişisel bakımını- çoğunu yaşlı kadın üstlenmiş olsa da -yapıyor ve ellerinde oturup beklemekten başka birşey gelmiyordu. dillendirmeseler de hepsi eriyip giden bu kaskatı bedene takılıp kalmış ruhunun bir gün sonunda pes edip gideceği günü iple çekiyordu ancak kimse yün yorganın altında pis kokular içinde tıpkı herkes gibi o huzur anını bekleyen yaşlı adama bu karamsar duygularını açmıyordu. eve aylarca içerde bir cenaze varmışçasına buruk ama kaybolmayan monoton bir hüzün hakim oldu. ev halkı ne zaman geleceği bilinmeyen ama geleceği kesin olan bir taziyeyi bekledi aylarca.
ne kadar belli etmeseler de yaşlı adam, içinde olduğu durumun farkındaydı ve onun iyileşme ihtimallerini ortadan kaldıran kabullenmişlik halinin sebebi de buydu aslında; iyileşeceğine dair ufak bir umudu bile yoktu. artık ayağa kalkarken tutunacak birşey aradığında, otururken önce elleriyle yere tutunduğunda, yağmur yağınca korktuğunda önünde vermesi gereken böyle bir sınavın olduğunu biliyordu. işte o gün geldiğinde yaşlı adam hiç çaba gösterme gereği duymadan herşeyin olacağına varmasını beklemişti.
bitmek bilmez kış gecelerinde yaşlı adam, acılar içinde kıvranır sabahlara kadar kemikleri kırılıyormuşçasına inlerdi. karısı ilk zamanlar kocası için çok üzülür, uykusunu bir kenara bırakır, karanlığın içinde dokununca insanın içini ürperten bir deri bir kemik kalmış dizlerini bulup masaj yapardı. bu merhamet duygusunu ve bir gün kocasının tekrar ayağa kalkıp hükümdarlığını devam ettireceğine dair umudunu uzun bir süre koruyabilmişti ama kocasının iyileşme adına bir arpa boyu yol katetmemesi ve üzerindeki sorumluluğun günden güne artması bu masumane duyguları silmiş ve yerine nefreti koymuştu.
ömrü boyunca kocasına ettiği kölelik boyutuna varmış hizmetleri hatırladıkça yaşlı kadın yaşadığı bu zor durumun teksorumlusu olarak kocasını göörüyordu. onca emeğine karşın bir kez olsun memnuniyet duymayan adamın bunları sonuna kadar hakettiğini ve daha da büyük acılar çekeceğini düşünüyor ama kurunun yanında yaşın da yanaağını bildiği için ne tür bir duygu içinde olduğunu kestiremiyor, bazen nasıl bir tavır takınacağını bilemiyordu.
" yandığı kadar ben de yanacağım onunla." diyordu içinde küçük tuvaletinin bulunduğu su şişelerini helaya dökmek için sıcak yatağından her kalktığında. "huzurlu bir ölüm kadar allah'ın verebileceği daha güzel bir lütuf yok." diye söylenmeye devam ediyordu buz gibi kış gecesinde iki eliyle idrar dolu sıcak şişeyi tutarken. "her seferinde nasıl doldurabiliyor bunu anlayamıyorum." ancak şişeyi boşaltıp ana rahmi kadar güzel yatağına döndüğünde az evvelki köpürme halinden eser kalmıyordu. kocasının bitmeyen istekleri onu ne kadar kızdırsa da biraz durup düşündüğünde söylediği boğazdan yukarı, yürekten olmayan, sözlerden dolayı pişman oluyor, tövbe edip onun için dua ediyordu. yaşlı adam uzandığı yerden canı sızlayan dizlerinde atarken kör karanlıkta karısının gözlerini ve yüreğinin yansıması olan yüzünü görmese de sözlerinin onun için kerçekten hissedip söylediği şeyler olmadığını biliyordu. yaşlı kadının hisettiği duygular bıçak gibi keskin ve kararlı değil, uçları yuvarlatılmış bir sopanın dokunuşu gibi yumuşak ve iki taraflıydı. tıpkı ilk zamanlar kocası için duyduğu acıma, merhamet ve büyük umutların yavaş yavaş nefrete dönüşmesi gibi duygular sürekli şekil değiştiridi ancak yine de onun kadın ruhuna işlemiş, kocasına karşı hizmet etme zorunluluğunu duyumsaması hiçbir zaman değişmemişti.
kocasının bu on üç aylık mahkumiyeti boyunca tutarsız tavırlarına sebebiyet veren bu ambivalenz duygular içinde yaşlı kadın en az kocası kadar acı çekmişti ve tıpkı gri saçlı adam gibi o ilk bahar sabahı odasını canlı bir nesne gibi dolduran sarı ışığın içinde artık bir bebek mezarına sığacak kadar küçülmüş bedene baktığında beklediği huzur anının çok da uzak olmadığını anlamıştı.
babası üzerinde yün yorganla yere yapışmış yer yatağının içinde büyük acılar çekmişti ancak o güzel ilkbahar günü elinde gümüş tütün tabakasıyla cıvıldayan kuşları dinlerken sardığı sigarasını içtiğinde beklediği günün geldiğini anlamış ve kapının eşiğinde duran karısı fısıldarcasına başı ipleri bırakılmış bir kukla gibi yana devrilen babasının sonunda o huzur anına kavuştuğunu haber verdiğinde gri saçlı adam bir an gerçekten de her şeyin havalanıp etrafa dağılacağını sanmıştı.
2021
devamını gör...
211.
ölüm meleğinin istifası
kuşunun mezarı başında ağlayan hüzünlü çocuk bir çam ağacının arkasında kayıtsız bakışlarla onu izleyen ölüm meleğini gördü. bunca zaman ona dostluk eden minik kuşun canını alan bu boynuzlu, kara cüppeli yaratık kadar korkutucu bir şey görmemişti şimdiye kadar. duruşunu bozmadan ona bakmaya devam etti. ölüm meleği görüldüğünü anlayınca iğnelerinde yağmur damlaları birikmiş çamın arkasına daha çok sığındı. görünmek alışkın olduğu birşey değildi. beşeri duyguların en ızdırap verici olanı utanç ilk kez ruhunda geziniyordu. "bu mahluklar nasıl yaşıyorlar böyle bir duyguyla?" diye düşündü. zangır zangır titreyince ona kıyamet günü kendi canını alacakken bahşedilecek olan korku utançla cebelleşen ruhunu ele geçirdi. bir an kıyametin kopacağını ve tanrının kendi ruhunu söküp çıkarmak için emir vereceğini sandı. cehennem zemherisi kadar soğuk bir yel cüppesinin altında gezinirken çocuk doğrulup ona doğru yalpaladı.
"neden öldürdün kuşumu?"
çocuğun tavrı bir sorgu meleğininki kadar kararlıydı ancak ayakta duracak hali yoktu. ölüm meleği neden beşeri duygular hissettiğinin şaşkınlığını yaşıyordu ve şaşkınlığın da aslında ilk kez benliğine uğradığını fark etti. ona bir gün kendi canını da alması gerektiği söylendiğinde bile şaşırmamıştı.
"onu çok seviyordum, neden yaptın bunu."
ölüm meleği onu duyup duymayacağını bilmediği için tereddüt etti. zaten ne diyeceğini bilmiyordu. insanların pek sevdiği biri değildi.
"hepimiz öleceğiz." dedi. çocuk sorduğu soruyu unutmuştu bile. meleğin sesini duyunca irkildi. cevap ikisini de memnun etmemişti.
"herkesi aynı gün öldüremez misin?"
"buna kendim karar vermiyorum."
çocuk inanmamış gibi bakıyordu. melek konuşmaya devam etti.
"ayrıca bugüne kadar kimseyi öldürmedim."
çocuk şaşırmıştı. kafasını kuşunun mezarına çevirdi.
"kuşum neden pat diye düştü o zaman."
yine ağlamak üzereydi.
"kalbi durmuştur belki." dedi melek. çocuğun bir daha ağlamasını istemiyordu.
"babam yaşlandığı için ölmüştür dedi. hepimiz yaşlanınca ölecekmişiz."
"bu doğru. ama bazılarınız yaşlanmadan ölür."
"biliyorum. kuşum ölecek kadar yaşlanmamıştı daha. amcam onu getirdiğinde babaannem yaşıyordu ve o şimdi öldü ama babaabem hala yaşıyor." dedi çocuk tekrar meleğe bakarken.
"babaanneni seviyor musun?" dedi melek.
"onu da mı öldüreceksin."
"ben kimseyi öldürmem."
"kuşumdan sonraki en iyi arkadaşım babannem." dedi çocuk. yine gözleri dolmuştu.
"o halde babaanemle benim canımı aynı anda al."
"buna ben karar veremem dedim ya."
melek insanların onu hiç sevmediğini düşündü. çocuğun onu sevmesini istedi. saçlarını yağmur yanaklarını gözyaşları ıslatmıştı. merhamet etmek istedi.
"bir daha kimsenin canını alma o zaman"
"bu mümkün değil." dedi melek. dudakları gerildi, burnundan hızla nefes verdi. ilk kez gülüyordu.
"aslında ben de kimsenin ölmesini istemem." dedi sonra. neyi isteyip istemediğini bilmiyordu oysa. tek bildiği şey kaderde ne yazıldıysa onun muhakkak olacağıydı.
"istifa et o zaman. amcam her sabah kalkıp şehre gitmeyi istemediği için işinden istifa etti." deedi çocuk safça. melek bir kez daha havanın hızla burnundan ve ağzından çıktığını hissetti. bu sefer kahkaha atıyordu. onu kandırabileceğini düşündü çünkü çocuk bir melekten daha temizdi.
"istifa edersem kimse ölmez." dedi kahkahasını bastırabildiğinde.
"ne güzel işte. kuşumu geri getirmez belki ama babaannem hep yanımda kalır." dedi masum bir tebessümle.
"kimse ölmezse birkaç yıla açlıktan kıvranırsınız."
"amcamın deposu buğday dolu."
"bir depo buğday sekiz milyar insana yetmez."
"bizim köyümüzde sadece üç yüz kişi var."
"ne kadar bencilmişsin." dedi melek ona bakan masum ifadenin altındaki bencil varlığı farkedince şaşırmıştı.
"baharda dişçi çingeneler ve saman öğütmeye gelen batozcular gelir köyümüze onlar dışında kimseyi görmem." diye ssitem etti çocuk.
"görmediğin insanların ölümü seni üzmüyor mu yani?"
"bir de şeker satan tablacılar bir de hurdacılar bir de dilenciler ..."
"bunları katarsak işin içinden çıkamayız. öğrenilince herkes köyünüze gelir."
"buğday zamanında biçerciler de gelir."
"üzgünüm, istifa edemem." dedi melek bezgince. bunun çocuğu daha da hırslandıracağını biliyordu.
"neden?" diye sordu çocuk hüzünlü bir merakla.
" dün dizleri donmuş yaşlı bir adamın canını aldım. yatağında acılar içinde kıvranıyordu. ailesi acısı son buldu diye ölümüne sevindiler. eğer ölmezseniz yaşlanıp acılar içinde kıvranırsınız."
çocuk dalmış düşünüyordu. melek onu köşeye sıkıştırdığını düşünüp sevindi.
"yaşlanıp acı çekene kadar bekle o zaman." dedi sonra bulduğu parlak fikrin heyecanıyla.
"buna vaktim yok."
"sadece bizim köyümüz için yap o zaman."
"ben köyünüzdekilerin canını almayayım o halde. ama acı çekenleri sen öldür."
"ben kimseyi öldürmem. öldürmek kötüdür. herkes kuşumun ölmesini istiyordu."
"neden?"
"çünkü sürekli onunla konuşuyordum. kuşumla konuşmaktan yemek yiyemediğim için kısa kalacağımı söylüyordu."
"evet biraz geveze birisin."
"amcam da öyle diyor. ama kuşumun ölmesini hiç istemiyordu. duyunca üzülecek."
çocuk yine ağlayacak gibiydi. rüzgar ıslak saçlarına çarpınca ürperiyordu. hava nereyse kararacaktı birazdan amcasının geleceğini düşündü. iki yıl önce elinde kafesle içeri girdiğini hatırladı cik cik öten kuş yağmurdan ıslanmıştı. amcası kafesi çeketiyle örtmüştü yol boyunca.
"aslında kimseyi öldürmüş olmaycaksın. acılarına son vereceksin işte." dedi çok sonra melek. gözleri dolan çocuk yine dalıp gitmişti.
"amcamın buğday deposunda fare zehri var." dedi suç ortağına fısıldar gibi.
"bu insanlara acı çektirmez mi?"
"babaannem amcam taşınıp şehre giderse bir avuç içip kendini öldüreceğini söylemişti. canı da yanmazmış kendini asan öğretmeninki gibi. ip boynunu kırmış."
"anlaştık o halde."
"amcamdan bana bir kedi almasını isteyeceğim."
"neden kedi, kuşları sevmiyor musun?"
"seviyorum ama kuşlar fare yemez."
"çok bencilsin. kuşundan ne farkı var farelerin?"
"herşeyi yiyiyor fareler. amcamın buğday çuvallarını delip yere döküyorlar. fare zehrini bile yiyiyorlar."
"ben ayrımcılık yapmadım hiç."
"zehri bitirirlerse acı çekenleri öldüremem."
"işinin erbabıymışsın."
"ayrıca fareler aptal."
"insanlar da öyle." dedi melek.
çoktan arkasını dönüp gitmişti. çocuk arkasından bakıyordu. birgün artık ayakları tutmayan yaşlı bir kadın olup içine fare zehri döktüğü un çorbasını afiyetle yerken karşısında beliren ölüm meleğini gördüğünde anlaşmalarının külliyen bir yalan olduğunu anlayacaktı.
mayıs 2023
kuşunun mezarı başında ağlayan hüzünlü çocuk bir çam ağacının arkasında kayıtsız bakışlarla onu izleyen ölüm meleğini gördü. bunca zaman ona dostluk eden minik kuşun canını alan bu boynuzlu, kara cüppeli yaratık kadar korkutucu bir şey görmemişti şimdiye kadar. duruşunu bozmadan ona bakmaya devam etti. ölüm meleği görüldüğünü anlayınca iğnelerinde yağmur damlaları birikmiş çamın arkasına daha çok sığındı. görünmek alışkın olduğu birşey değildi. beşeri duyguların en ızdırap verici olanı utanç ilk kez ruhunda geziniyordu. "bu mahluklar nasıl yaşıyorlar böyle bir duyguyla?" diye düşündü. zangır zangır titreyince ona kıyamet günü kendi canını alacakken bahşedilecek olan korku utançla cebelleşen ruhunu ele geçirdi. bir an kıyametin kopacağını ve tanrının kendi ruhunu söküp çıkarmak için emir vereceğini sandı. cehennem zemherisi kadar soğuk bir yel cüppesinin altında gezinirken çocuk doğrulup ona doğru yalpaladı.
"neden öldürdün kuşumu?"
çocuğun tavrı bir sorgu meleğininki kadar kararlıydı ancak ayakta duracak hali yoktu. ölüm meleği neden beşeri duygular hissettiğinin şaşkınlığını yaşıyordu ve şaşkınlığın da aslında ilk kez benliğine uğradığını fark etti. ona bir gün kendi canını da alması gerektiği söylendiğinde bile şaşırmamıştı.
"onu çok seviyordum, neden yaptın bunu."
ölüm meleği onu duyup duymayacağını bilmediği için tereddüt etti. zaten ne diyeceğini bilmiyordu. insanların pek sevdiği biri değildi.
"hepimiz öleceğiz." dedi. çocuk sorduğu soruyu unutmuştu bile. meleğin sesini duyunca irkildi. cevap ikisini de memnun etmemişti.
"herkesi aynı gün öldüremez misin?"
"buna kendim karar vermiyorum."
çocuk inanmamış gibi bakıyordu. melek konuşmaya devam etti.
"ayrıca bugüne kadar kimseyi öldürmedim."
çocuk şaşırmıştı. kafasını kuşunun mezarına çevirdi.
"kuşum neden pat diye düştü o zaman."
yine ağlamak üzereydi.
"kalbi durmuştur belki." dedi melek. çocuğun bir daha ağlamasını istemiyordu.
"babam yaşlandığı için ölmüştür dedi. hepimiz yaşlanınca ölecekmişiz."
"bu doğru. ama bazılarınız yaşlanmadan ölür."
"biliyorum. kuşum ölecek kadar yaşlanmamıştı daha. amcam onu getirdiğinde babaannem yaşıyordu ve o şimdi öldü ama babaabem hala yaşıyor." dedi çocuk tekrar meleğe bakarken.
"babaanneni seviyor musun?" dedi melek.
"onu da mı öldüreceksin."
"ben kimseyi öldürmem."
"kuşumdan sonraki en iyi arkadaşım babannem." dedi çocuk. yine gözleri dolmuştu.
"o halde babaanemle benim canımı aynı anda al."
"buna ben karar veremem dedim ya."
melek insanların onu hiç sevmediğini düşündü. çocuğun onu sevmesini istedi. saçlarını yağmur yanaklarını gözyaşları ıslatmıştı. merhamet etmek istedi.
"bir daha kimsenin canını alma o zaman"
"bu mümkün değil." dedi melek. dudakları gerildi, burnundan hızla nefes verdi. ilk kez gülüyordu.
"aslında ben de kimsenin ölmesini istemem." dedi sonra. neyi isteyip istemediğini bilmiyordu oysa. tek bildiği şey kaderde ne yazıldıysa onun muhakkak olacağıydı.
"istifa et o zaman. amcam her sabah kalkıp şehre gitmeyi istemediği için işinden istifa etti." deedi çocuk safça. melek bir kez daha havanın hızla burnundan ve ağzından çıktığını hissetti. bu sefer kahkaha atıyordu. onu kandırabileceğini düşündü çünkü çocuk bir melekten daha temizdi.
"istifa edersem kimse ölmez." dedi kahkahasını bastırabildiğinde.
"ne güzel işte. kuşumu geri getirmez belki ama babaannem hep yanımda kalır." dedi masum bir tebessümle.
"kimse ölmezse birkaç yıla açlıktan kıvranırsınız."
"amcamın deposu buğday dolu."
"bir depo buğday sekiz milyar insana yetmez."
"bizim köyümüzde sadece üç yüz kişi var."
"ne kadar bencilmişsin." dedi melek ona bakan masum ifadenin altındaki bencil varlığı farkedince şaşırmıştı.
"baharda dişçi çingeneler ve saman öğütmeye gelen batozcular gelir köyümüze onlar dışında kimseyi görmem." diye ssitem etti çocuk.
"görmediğin insanların ölümü seni üzmüyor mu yani?"
"bir de şeker satan tablacılar bir de hurdacılar bir de dilenciler ..."
"bunları katarsak işin içinden çıkamayız. öğrenilince herkes köyünüze gelir."
"buğday zamanında biçerciler de gelir."
"üzgünüm, istifa edemem." dedi melek bezgince. bunun çocuğu daha da hırslandıracağını biliyordu.
"neden?" diye sordu çocuk hüzünlü bir merakla.
" dün dizleri donmuş yaşlı bir adamın canını aldım. yatağında acılar içinde kıvranıyordu. ailesi acısı son buldu diye ölümüne sevindiler. eğer ölmezseniz yaşlanıp acılar içinde kıvranırsınız."
çocuk dalmış düşünüyordu. melek onu köşeye sıkıştırdığını düşünüp sevindi.
"yaşlanıp acı çekene kadar bekle o zaman." dedi sonra bulduğu parlak fikrin heyecanıyla.
"buna vaktim yok."
"sadece bizim köyümüz için yap o zaman."
"ben köyünüzdekilerin canını almayayım o halde. ama acı çekenleri sen öldür."
"ben kimseyi öldürmem. öldürmek kötüdür. herkes kuşumun ölmesini istiyordu."
"neden?"
"çünkü sürekli onunla konuşuyordum. kuşumla konuşmaktan yemek yiyemediğim için kısa kalacağımı söylüyordu."
"evet biraz geveze birisin."
"amcam da öyle diyor. ama kuşumun ölmesini hiç istemiyordu. duyunca üzülecek."
çocuk yine ağlayacak gibiydi. rüzgar ıslak saçlarına çarpınca ürperiyordu. hava nereyse kararacaktı birazdan amcasının geleceğini düşündü. iki yıl önce elinde kafesle içeri girdiğini hatırladı cik cik öten kuş yağmurdan ıslanmıştı. amcası kafesi çeketiyle örtmüştü yol boyunca.
"aslında kimseyi öldürmüş olmaycaksın. acılarına son vereceksin işte." dedi çok sonra melek. gözleri dolan çocuk yine dalıp gitmişti.
"amcamın buğday deposunda fare zehri var." dedi suç ortağına fısıldar gibi.
"bu insanlara acı çektirmez mi?"
"babaannem amcam taşınıp şehre giderse bir avuç içip kendini öldüreceğini söylemişti. canı da yanmazmış kendini asan öğretmeninki gibi. ip boynunu kırmış."
"anlaştık o halde."
"amcamdan bana bir kedi almasını isteyeceğim."
"neden kedi, kuşları sevmiyor musun?"
"seviyorum ama kuşlar fare yemez."
"çok bencilsin. kuşundan ne farkı var farelerin?"
"herşeyi yiyiyor fareler. amcamın buğday çuvallarını delip yere döküyorlar. fare zehrini bile yiyiyorlar."
"ben ayrımcılık yapmadım hiç."
"zehri bitirirlerse acı çekenleri öldüremem."
"işinin erbabıymışsın."
"ayrıca fareler aptal."
"insanlar da öyle." dedi melek.
çoktan arkasını dönüp gitmişti. çocuk arkasından bakıyordu. birgün artık ayakları tutmayan yaşlı bir kadın olup içine fare zehri döktüğü un çorbasını afiyetle yerken karşısında beliren ölüm meleğini gördüğünde anlaşmalarının külliyen bir yalan olduğunu anlayacaktı.
mayıs 2023
devamını gör...
212.
mazot
gri renkli eski bir tüplü seiko televizyonda castrol reklamı oynuyordu. yaşlı kadın kendini zar zor mindere bırakıp bastonuyla torununu dürttü.
“ kapat şu meredi, içerisi mazot kokusuyla dolacak şimdi.”
gri renkli eski bir tüplü seiko televizyonda castrol reklamı oynuyordu. yaşlı kadın kendini zar zor mindere bırakıp bastonuyla torununu dürttü.
“ kapat şu meredi, içerisi mazot kokusuyla dolacak şimdi.”
devamını gör...
213.
adil kral efraim ve gülmenin yasaklanması üzerine alelade bir öykü
sabah gözlerim aralanırken suratımda o aptal ifadeyi hissediyordum. neredeyse ağzım kulaklarımdaydı. içim kıpır kıpırdı. idrakim ağır ağır açılırken, kendimi nasıl zor bir durumun içine soktuğumu da anlamaya başlamıştım. içime bir korku yayıldı.
hemen astım suratımı. pencereye baktım, neyse ki perdeler çekili. yine de bu hiçbir şey demek değildi. bir şekilde hepimizin durumunu biliyorlardı. bazıları evlerimizde kamera olduğunu söylüyordu. bazıları güldüğümüzde dünyaya farklı bir çeşit enerji yaydığımızı ve hükümetin elindeki bir cihazın bunu ölçebildiğini. hayır diyordu tutucu gruplar, hala cadının büyüsünün tesiri altındayız, o yüzden üç asırdır ağlıyordu bazıları. kara yasın üstünden tam 274 sene geçmişti ve o günden bugüne ülkenin erişkinlerine gülmek yasaktı. aslında bakarsanız, çoğunlukla, yedi yaşında gülmeyi bırakmaya başlıyordu insanlar. on yaşına kadar gülmeye devam edenler azımsanmasa da, neredeyse on yaşından sonra kimse gülmüyordu. anne ve babalar, çocuklarının gülme alışkanlıklarını bitirebilmek için türlü yollara başvuruyorlardı. kimisi ayıp diyordu, kimisi tatlı sert uyarıyordu, kimisi ödül veriyordu her gülmediği gün için çocuğuna, kimisiyse dövüyordu. zaten ülke iyi bir durumda değildi, kara yastan önce adil kral efraim döneminde yaşanan büyük kıtlıktan sonra dünya hiç iyiye gidememişti. bu da zaten bazı çocukların gülmeye pek niyetli olmaması sonucunu doğuruyordu.
yine de dünyaya rağmen, gülmenin kesin yasak olmasına ve gülenlerin cezasının kesin idam olmasına rağmen, insanlarımızın somurtmaya çocukluktan alışmasına rağmen, dünyanın pis ve kokuşmuş olmasına rağmen, hatta üç asırlık yaramızın bize taze gelmesine rağmen, yani her şeye rağmen bazen bazıları boş bulunuyordu. ya da benim gibi bir rüyanın tesiriyle elinde olmadan yüzüne aptal bir ifade yerleşiyordu. o yüzden şehir meydanında bir darağacı kuruluydu. içimdeki korku büyüdü. ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, sanki bir an sonra kapımdan içeriye gireceklerdi, duvarlar üstüme geliyordu. bugün günlerden perşembeydi. yani idam günü. kaçmam gerek diye düşünüyordum. oysa yeryüzünde kaçacak bir yer mi vardı sanki? sonunda kendimi saim’in yanında buldum. ona güveniyordum, ama bu konuyu konuşmak ne kadar doğruydu onu bilmiyordum. hadi diyelim kamera yerleştirmemişlerdi, telefonları, evleri de mi dinlemiyorlardı? ama anlatmam lazımdı, bu korku beni bitirecekti. “dışarıya çıkalım mı” dedim nereye gidebileceğimizi bilmiyordum, çok tedirgindim. saim’in adımlarına teslim ettim kendimi. ormanın yolunu tuttuk. insanların çoğunluğu ormandan uzak duruyordu, yıllar önce cadının bir ormanda yaşadığı ve o büyüyü de ormanda yaptığını söylüyorlardı. o ya da bu orman fark etmezdi, herhangi bir ormanda karşınızda bitebilirdi. hatta halkın öfkesi yüzünden her yıl geniş orman yangınları oluyordu. gerçi bazı karanlık topluluklar cadıya hak veriyordu. yani adil kral efraim bile yapmış olsa ona ve çocuğuna yapılmış olan haksızlıktı. tüm dünyayı tek bayrak altında toplayıp, dünya insanlarına adaleti ve refahı getirmek için ömrü boyunca çabalamış kral, sonunda tüm dünyaya en büyük felaketi ve kıtlığı getirmişti.
saim’le ara sıra ormana gelirdik. kara yastan sonra cadının öldüğü o 13. gün lanetin kalktığını ve geriye sadece gülmeme alışkanlığımızın kaldığını düşünüyorduk. zaten şu sabahtan önce sorsaydınız bana kimse izlemiyordu bizi. ancak tabi ki yasa yasaydı ve siz toplu bir alanda gülerseniz bunun cezası belliydi. bu sabah yüzümde o aptal gülümseme ile uyandığımdaysa bildiğiniz gibi içimdeki korku baş gösterdi. ormanın içine ilerledikçe hem rahatlıyor, hem de mantığım kontrolü biraz da olsa eline geçiriyordu. sonunda akarsuya ulaştığımızda, kısık sesle saim’e anlatmaya başladım olan biteni.
ilk şaşkınlığı atınca garip bir heyecan duyuyormuş gibiydi, demek “gülerek uyandın ha” dedi. biraz daha kısık sesle konuşmasını işaret ettim. alaycı bir tavırla baktı bana, “bizi burada duyamazlar.” öyle farklı duruyordu ki bir an gülecek sandım, ama tabi ki gülmedi. “bir şey olmaz” dedi, “kimse görmediyse, kimseye de anlatma. tüm o korkutmacaların birer otokontrol mekanizması yaratmak için olduğunu biliyorsun” dedi. biliyordum. yani en azından bu sabaha kadar öyle düşünüyordum. şimdi ise korkuyordum. “söylesene nasıl bir histi?” diye sordu. böyle bir soru beklemiyordum. bunu düşünmemiştim bile. “açıkçası güzeldi, sanki içimde titreşime alınmış bir telefon vardı” dedim. bu tanımlama hoşuma gitmişti. saim’in yanında iyice rahatlamıştım. şimdi güldüğüm o anı düşünüyordum. demek insanlar üç asırdır bu his yüzünden ölüyordu. oysa ne kadar güzel bir histi.
cadı’nın laneti, sonra o büyük kıtlık ve ardından yaşanan kara yas olmasaydı belki herkes gülerdi. adil kral efraim, tüm dünyanın mutluluğu için ne büyük fedakârlıklar yapmıştı. ne kadar çok çabalamıştı. neredeyse tamamını tek damla kan dökmeden tüm dünya devletlerini tek çatı altında toplamıştı. sonra kıtlıktan önceki gün, kral’ın on dört yaşındaki oğlu, kral’da olmayan bir kibre kapıldı, haksız yere can aldı. bu can cadının yusuf yüzlülüğü ve temiz kalpliliğiyle ün salmış oğlunun canıydı. mahkeme kuruldu. her şey açıktı, ama kral efraim’in oğluna olan merhameti, adalet duygusunu alt etti. canına can isteyen cadıya sadece toprak verilmesinde karar kıldı. cadı o zaman çok sinirlendi ve ormana koşup, büyük kıtlığa sebep olacak o kara büyüyü yaptı. “gözyaşlarınız denizi dolduruncaya dek, tek bir insanoğlunun güldüğü günde, tek bir damla düşmeyecek yeryüzüne, güneş hepinizin neşesini çalacak. canımın bedeli, haksızlık edenlerin laneti olacak”
sonra büyük kıtlık başladı. güneş parladıkça parladı. denizler kurudu, ne bir damla su düştü, ne de güneş parlamaktan yoruldu. sıcaklar ve susuzluğu hastalıklar izledi. hem de ilk saraydan başladı bu hastalıklar. kralın oğlu yataklara düştü. yine de insanlar kara yasa kadar gülmekten vazgeçmemişlerdi. kara yas, yani kralın oğlunun hastalıktan öldüğü o günün ertesi. adil kral efraim delirdi. gülen herkesi öldürün diye bir emir çıkardı. böylelikle çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek demeden milyonlarca insan öldürüldü. gözyaşlarıyla değil insan kanlarıyla doldu denizler. fakat bu emir amacına da ulaştı, artık kimse gülmüyordu. kara yasın yedinci gününde yağmur yağdı. düşen ilk yağmur tanesi kral efraim’in başına düşmüştü. aklı başına geldi efraim’in, yaptıklarının altında ezildi, kendini zehirledi. on üçüncü gün de cadının cesedi sarayın önünde bulundu. ama o günden sonra da yasak kalkmadı, gülmek yasaktı ve gülenler öldürülecekti, sadece çocuklar muaf tutulacak şekilde değiştirildi yasa. her perşembe dünyanın değişik şehirlerinde insanlar idam ediliyordu, idamları izlemek vatan göreviydi, bu görevi yerine getirmeyenlere para cezası kesiliyordu.
yine de o güzel his, içimi kıpır kıpır eden, beni heyecanlandıran, daha önce yaşamadığım o his…
“biraz daha anlatsana” dedi saim. ne anlatacağımı bilmiyordum, hem vakit geliyordu, “unut bunu” dedim “güzeldi ama ben gülmedim. idam vakti yaklaşıyor, gidelim.” saim’de garip bir haller vardı ama anlayamıyordum. yürürken vakit nasıl geçti anlamadık, kalabalığın içinde bulduk kendimizi. kafamın bir köşesinde sabah vardı, gülmek ne muhteşem bir şeydi. şimdi tüm şu somurtkan kalabalık gülseydi, dünya daha farklı olmaz mıydı? idamlar başlamak üzereydi, kalabalık artıyordu. darağacını görünce uzaktan, yeniden tedirginlik kapladı içimi, ya birisi anlarsa, ne yapardım. ya biliyorlardıysa zaten, yutkunmaya meyletmiştim ki, saim bir kez daha hiç beklemediğim bir şey yaptı, ağız dolusu güldü “dediğin kadar muhteşemmiş gülmek” diye bağırdı bana, gözleri parlıyordu. ne olduğunu anlayamadan, çevremizi sardılar. saim her zamankinden çok farklıydı, biraz sonra ölecek olmaktan çok, şimdi gülüyor olmakla ilgiliydi. bizi idam alanına taşıdılar. tüm o ötekilerden önce ilk bizdik, çünkü bu açıkça isyandı. boğazından ip geçerken saim gülüyordu. en sonunda kalabalığa bağırdı, “gülmek güzel, siz de gülün. cadı öleli üç asır oluyor, artık lanet kalktı.” kalabalık hareketlenmişti, tüm o somurtkan nizamilik bozulmuştu, yine de kimse gülmüyordu. lanet saim’in boğazındaydı, son sözleri, belki de son gülüşü yarım kaldı. homurtular içinde boğuldu. sıra bana gelmişti, bir şeyler söylemem gerektiğini hissediyordum, ama onun gibi gülmek gelmiyordu içimden, aksine olanlar karşısında müthiş üzülmüştüm. gözümden yaşlar akmaya başladı. darağacına sıra bekleyenlerden birisi, “gülmek için son şansın diye bağırdı bana” kalabalık bir şey olmasını bekliyor gibiydi ip boğazımdan geçerken. “bu sabah suratımda aptal bir gülümsemeyle uyandım” diye bağırdım. “keşke yaşadığım her gün o aptal gülümsemeyle uyanabilseydim” bunu söylerken sonunda tebessüm edebildim, saim’i anlıyordum. sehpaya vurdular, ayaklarım boşta kaldı, son nefesimi verirken görebildiğim kadarıyla kalabalık biraz daha kıpır kıpırdı
sabah gözlerim aralanırken suratımda o aptal ifadeyi hissediyordum. neredeyse ağzım kulaklarımdaydı. içim kıpır kıpırdı. idrakim ağır ağır açılırken, kendimi nasıl zor bir durumun içine soktuğumu da anlamaya başlamıştım. içime bir korku yayıldı.
hemen astım suratımı. pencereye baktım, neyse ki perdeler çekili. yine de bu hiçbir şey demek değildi. bir şekilde hepimizin durumunu biliyorlardı. bazıları evlerimizde kamera olduğunu söylüyordu. bazıları güldüğümüzde dünyaya farklı bir çeşit enerji yaydığımızı ve hükümetin elindeki bir cihazın bunu ölçebildiğini. hayır diyordu tutucu gruplar, hala cadının büyüsünün tesiri altındayız, o yüzden üç asırdır ağlıyordu bazıları. kara yasın üstünden tam 274 sene geçmişti ve o günden bugüne ülkenin erişkinlerine gülmek yasaktı. aslında bakarsanız, çoğunlukla, yedi yaşında gülmeyi bırakmaya başlıyordu insanlar. on yaşına kadar gülmeye devam edenler azımsanmasa da, neredeyse on yaşından sonra kimse gülmüyordu. anne ve babalar, çocuklarının gülme alışkanlıklarını bitirebilmek için türlü yollara başvuruyorlardı. kimisi ayıp diyordu, kimisi tatlı sert uyarıyordu, kimisi ödül veriyordu her gülmediği gün için çocuğuna, kimisiyse dövüyordu. zaten ülke iyi bir durumda değildi, kara yastan önce adil kral efraim döneminde yaşanan büyük kıtlıktan sonra dünya hiç iyiye gidememişti. bu da zaten bazı çocukların gülmeye pek niyetli olmaması sonucunu doğuruyordu.
yine de dünyaya rağmen, gülmenin kesin yasak olmasına ve gülenlerin cezasının kesin idam olmasına rağmen, insanlarımızın somurtmaya çocukluktan alışmasına rağmen, dünyanın pis ve kokuşmuş olmasına rağmen, hatta üç asırlık yaramızın bize taze gelmesine rağmen, yani her şeye rağmen bazen bazıları boş bulunuyordu. ya da benim gibi bir rüyanın tesiriyle elinde olmadan yüzüne aptal bir ifade yerleşiyordu. o yüzden şehir meydanında bir darağacı kuruluydu. içimdeki korku büyüdü. ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, sanki bir an sonra kapımdan içeriye gireceklerdi, duvarlar üstüme geliyordu. bugün günlerden perşembeydi. yani idam günü. kaçmam gerek diye düşünüyordum. oysa yeryüzünde kaçacak bir yer mi vardı sanki? sonunda kendimi saim’in yanında buldum. ona güveniyordum, ama bu konuyu konuşmak ne kadar doğruydu onu bilmiyordum. hadi diyelim kamera yerleştirmemişlerdi, telefonları, evleri de mi dinlemiyorlardı? ama anlatmam lazımdı, bu korku beni bitirecekti. “dışarıya çıkalım mı” dedim nereye gidebileceğimizi bilmiyordum, çok tedirgindim. saim’in adımlarına teslim ettim kendimi. ormanın yolunu tuttuk. insanların çoğunluğu ormandan uzak duruyordu, yıllar önce cadının bir ormanda yaşadığı ve o büyüyü de ormanda yaptığını söylüyorlardı. o ya da bu orman fark etmezdi, herhangi bir ormanda karşınızda bitebilirdi. hatta halkın öfkesi yüzünden her yıl geniş orman yangınları oluyordu. gerçi bazı karanlık topluluklar cadıya hak veriyordu. yani adil kral efraim bile yapmış olsa ona ve çocuğuna yapılmış olan haksızlıktı. tüm dünyayı tek bayrak altında toplayıp, dünya insanlarına adaleti ve refahı getirmek için ömrü boyunca çabalamış kral, sonunda tüm dünyaya en büyük felaketi ve kıtlığı getirmişti.
saim’le ara sıra ormana gelirdik. kara yastan sonra cadının öldüğü o 13. gün lanetin kalktığını ve geriye sadece gülmeme alışkanlığımızın kaldığını düşünüyorduk. zaten şu sabahtan önce sorsaydınız bana kimse izlemiyordu bizi. ancak tabi ki yasa yasaydı ve siz toplu bir alanda gülerseniz bunun cezası belliydi. bu sabah yüzümde o aptal gülümseme ile uyandığımdaysa bildiğiniz gibi içimdeki korku baş gösterdi. ormanın içine ilerledikçe hem rahatlıyor, hem de mantığım kontrolü biraz da olsa eline geçiriyordu. sonunda akarsuya ulaştığımızda, kısık sesle saim’e anlatmaya başladım olan biteni.
ilk şaşkınlığı atınca garip bir heyecan duyuyormuş gibiydi, demek “gülerek uyandın ha” dedi. biraz daha kısık sesle konuşmasını işaret ettim. alaycı bir tavırla baktı bana, “bizi burada duyamazlar.” öyle farklı duruyordu ki bir an gülecek sandım, ama tabi ki gülmedi. “bir şey olmaz” dedi, “kimse görmediyse, kimseye de anlatma. tüm o korkutmacaların birer otokontrol mekanizması yaratmak için olduğunu biliyorsun” dedi. biliyordum. yani en azından bu sabaha kadar öyle düşünüyordum. şimdi ise korkuyordum. “söylesene nasıl bir histi?” diye sordu. böyle bir soru beklemiyordum. bunu düşünmemiştim bile. “açıkçası güzeldi, sanki içimde titreşime alınmış bir telefon vardı” dedim. bu tanımlama hoşuma gitmişti. saim’in yanında iyice rahatlamıştım. şimdi güldüğüm o anı düşünüyordum. demek insanlar üç asırdır bu his yüzünden ölüyordu. oysa ne kadar güzel bir histi.
cadı’nın laneti, sonra o büyük kıtlık ve ardından yaşanan kara yas olmasaydı belki herkes gülerdi. adil kral efraim, tüm dünyanın mutluluğu için ne büyük fedakârlıklar yapmıştı. ne kadar çok çabalamıştı. neredeyse tamamını tek damla kan dökmeden tüm dünya devletlerini tek çatı altında toplamıştı. sonra kıtlıktan önceki gün, kral’ın on dört yaşındaki oğlu, kral’da olmayan bir kibre kapıldı, haksız yere can aldı. bu can cadının yusuf yüzlülüğü ve temiz kalpliliğiyle ün salmış oğlunun canıydı. mahkeme kuruldu. her şey açıktı, ama kral efraim’in oğluna olan merhameti, adalet duygusunu alt etti. canına can isteyen cadıya sadece toprak verilmesinde karar kıldı. cadı o zaman çok sinirlendi ve ormana koşup, büyük kıtlığa sebep olacak o kara büyüyü yaptı. “gözyaşlarınız denizi dolduruncaya dek, tek bir insanoğlunun güldüğü günde, tek bir damla düşmeyecek yeryüzüne, güneş hepinizin neşesini çalacak. canımın bedeli, haksızlık edenlerin laneti olacak”
sonra büyük kıtlık başladı. güneş parladıkça parladı. denizler kurudu, ne bir damla su düştü, ne de güneş parlamaktan yoruldu. sıcaklar ve susuzluğu hastalıklar izledi. hem de ilk saraydan başladı bu hastalıklar. kralın oğlu yataklara düştü. yine de insanlar kara yasa kadar gülmekten vazgeçmemişlerdi. kara yas, yani kralın oğlunun hastalıktan öldüğü o günün ertesi. adil kral efraim delirdi. gülen herkesi öldürün diye bir emir çıkardı. böylelikle çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek demeden milyonlarca insan öldürüldü. gözyaşlarıyla değil insan kanlarıyla doldu denizler. fakat bu emir amacına da ulaştı, artık kimse gülmüyordu. kara yasın yedinci gününde yağmur yağdı. düşen ilk yağmur tanesi kral efraim’in başına düşmüştü. aklı başına geldi efraim’in, yaptıklarının altında ezildi, kendini zehirledi. on üçüncü gün de cadının cesedi sarayın önünde bulundu. ama o günden sonra da yasak kalkmadı, gülmek yasaktı ve gülenler öldürülecekti, sadece çocuklar muaf tutulacak şekilde değiştirildi yasa. her perşembe dünyanın değişik şehirlerinde insanlar idam ediliyordu, idamları izlemek vatan göreviydi, bu görevi yerine getirmeyenlere para cezası kesiliyordu.
yine de o güzel his, içimi kıpır kıpır eden, beni heyecanlandıran, daha önce yaşamadığım o his…
“biraz daha anlatsana” dedi saim. ne anlatacağımı bilmiyordum, hem vakit geliyordu, “unut bunu” dedim “güzeldi ama ben gülmedim. idam vakti yaklaşıyor, gidelim.” saim’de garip bir haller vardı ama anlayamıyordum. yürürken vakit nasıl geçti anlamadık, kalabalığın içinde bulduk kendimizi. kafamın bir köşesinde sabah vardı, gülmek ne muhteşem bir şeydi. şimdi tüm şu somurtkan kalabalık gülseydi, dünya daha farklı olmaz mıydı? idamlar başlamak üzereydi, kalabalık artıyordu. darağacını görünce uzaktan, yeniden tedirginlik kapladı içimi, ya birisi anlarsa, ne yapardım. ya biliyorlardıysa zaten, yutkunmaya meyletmiştim ki, saim bir kez daha hiç beklemediğim bir şey yaptı, ağız dolusu güldü “dediğin kadar muhteşemmiş gülmek” diye bağırdı bana, gözleri parlıyordu. ne olduğunu anlayamadan, çevremizi sardılar. saim her zamankinden çok farklıydı, biraz sonra ölecek olmaktan çok, şimdi gülüyor olmakla ilgiliydi. bizi idam alanına taşıdılar. tüm o ötekilerden önce ilk bizdik, çünkü bu açıkça isyandı. boğazından ip geçerken saim gülüyordu. en sonunda kalabalığa bağırdı, “gülmek güzel, siz de gülün. cadı öleli üç asır oluyor, artık lanet kalktı.” kalabalık hareketlenmişti, tüm o somurtkan nizamilik bozulmuştu, yine de kimse gülmüyordu. lanet saim’in boğazındaydı, son sözleri, belki de son gülüşü yarım kaldı. homurtular içinde boğuldu. sıra bana gelmişti, bir şeyler söylemem gerektiğini hissediyordum, ama onun gibi gülmek gelmiyordu içimden, aksine olanlar karşısında müthiş üzülmüştüm. gözümden yaşlar akmaya başladı. darağacına sıra bekleyenlerden birisi, “gülmek için son şansın diye bağırdı bana” kalabalık bir şey olmasını bekliyor gibiydi ip boğazımdan geçerken. “bu sabah suratımda aptal bir gülümsemeyle uyandım” diye bağırdım. “keşke yaşadığım her gün o aptal gülümsemeyle uyanabilseydim” bunu söylerken sonunda tebessüm edebildim, saim’i anlıyordum. sehpaya vurdular, ayaklarım boşta kaldı, son nefesimi verirken görebildiğim kadarıyla kalabalık biraz daha kıpır kıpırdı
devamını gör...
214.
zabıta ünal
çocukluğumun geçtiği sokak, beşiktaş ilçesinin dikilitaş mahallesi… ben dikilitaş sokakta oturuyordum, mahalleye adını veren, yolun ortasında bir ağaç bulunan sokak ve o ağacın tam karşısındaki apartman. işte o apartman benim evimdi, ahmet bey apartmanı daire beş. çocukluğum ve gençliğim bu sokakta geçti.
o zamanlar şimdiki gibi perşembe pazarı bu sokağa kurulmuyordu, yukarıya üst sokağa kuruluyordu. şu domates tezgâhının durduğu kaldırımda ilk seyrimi gerçekleştirmiştim. ünal amca ve fatma teyze’nin kavgası… gördüğüm ilk kavgaydı ve çok masum bir kavgaydı. zaten fatma teyze de, ünal abla da çok sakin insanlardı…
daha dün gibi aklımda…
haftalardır fatma teyze ve zabıta ünal amca’nın kavgası konuşuluyordu mahallede ve biz daha şahit olamamıştık. ‘’her hafta çarşamba günü, aynı saatte…’’ dedikleri için de bekliyorduk. tüm çocuklar kaldırımda oturmuş gazoz ve cipslerimizi tasarruflu bir şekilde tüketmeye çalışıyorduk, sonuçta ne kadar bekleyeceğimiz belli değildi. bakmayın böyle toplu beklediğimize, çoğunun aklı futbol oynamaktaydı ama ben, cihan ve gökhan bu kavgayı bekliyorduk.
fatma teyze bizim komşumuzdu ama kavganın nedenini kimse bilmiyordu, sevgi teyze oğlu gökhan’a, çiğdem abla oğlu cihan’a, tabi ki annem de bana soruyordu. gökhan ve cihan’ın camları bizim sokağın arasına baktığından onlarda devamlı bana soruyordu, öğrenmenin tek yolu beklemekti, beklemek ve izlemek.
doksanların en büyük aktivitesinin film izlemek ve hayal kurmak olduğunu düşünürseniz; bizde ajancılık oynayacaktık ve bu kavganın nedenini öğrenecektik. gökhan ‘’en iyi ajan, sıradan biri gibi davrananmış. filmde öyle dedi.’’ demişti. bizde top oynamak için toplanan sıradan on çocuk gibi yaptığımızı sanıyorduk. sanıyorduk, çünkü dışarıdan bizi gören herkes bu işte bir tuhaflık olduğunu anlıyordu, çünkü on kişiydik ve kaldırımda oturmuş sessizce gazozlarımızı içerken; o ânın gelmesini bekliyorduk ve olayları kaçırmamak için sessizlik içerisinde zaman öldürürcesine sohbet ediyorduk. hâlbuki mahalle sakinleri bizim sessizliğimize hiç alışkın değildi, onlara göre gece ikiye kadar bağıra bağıra saklambaç oynayan yaramaz çocuklardık. o yüzden olsa gerek remzi abi bakkalına doğru giderken ‘’haramiler plan yapıyor galiba…’’ diyerek gülümsedi bize. aldırış etmedik, hedefe kilitlenmiştik.
işte geliyorlardı… zabıta ünal amca yanında başka bir zabıta ile geliyordu. biz zabıtaların ne iş yaptığını bilemiyorduk, televizyonda kemal sunal’ın zabıta olduğu filmde; bakkalı, manavı, kasabı denetleyen zabıta abi ve amcalarımızı biz sadece cumartesi günleri beşiktaş pazarında görüyorduk. mahalleden çıkmadan süren bir hayat çok zordu, âdeta öğrenmenin zorluğunu yaşıyorduk diyebilirim.
ünal amca’nın mehmet bakkal’a girmesiyle; bakkala doğru giden remzi abi’nin adımlarını hızlandırması bir oldu ve tabi bizim heyecanlanmamız. bakkaldan remzi abi’nin babası mehmet amca ile çıkan ünal abi, ahmet bey apartmanının önüne geldiğinde âdeta yardım istercesine mehmet amca’ya bakıyordu. mehmet amca’nın torunu (remzi abi’nin oğlu) kerem de yanımızdaydı ama olayı o’da bilmiyordu. bildiğimiz tek şey mehmet amca sorunları çözerdi ve bu bizi şu an üzüyordu. resmen tüm eğlence elimizden alınmıştı.
bakkal mehmet amca, fatma teyze ve zabıta ünal amca apartmanın dış merdivenlerine oturmuş sakin sakin konuşuyorlardı. artık tek ümidimiz kerem’in olup biteni evde öğrenip bize anlatması olmuştu ki…
birden fatma teyze dayanamayıp zabıta ünal amca’nın boynuna yapıştı. bir eliyle boynunu tutarken bir eliyle yakasını çekiştiriyor, ünal amca biranda gerçekleşen saldırının şaşkınlığıyla bir sağa bir sola savruluyordu.
göğüslerine kadar çektiği eteğinin çiçek bahçesini andıran desenleri, kırmızı kazağı ve semtin eskilerinden olmasıyla tanınan fatma teyze’yi gören herkes sokağa koşunca, ortalık tam bir bayram havasına döndü. ‘’seni gebertirim seni.’’, ‘’ yapma abla, yakışır mı?’’, ‘’bırak…’’ sesleri arasında, vurmak için ayağından çıkardığı terliğin biran kalabalıkta kaybolduğunu anlayınca; fatma teyze terliksiz yalınayak savaşmaya devam etti.
bütün mahalle hep birden ayırmaya çalışsa da o el zabıtanın yakasından bir türlü düşmüyordu. savrulan eteği açıldıkça görünen dizlerinin altındaki çorap rulosu aslında gayet ev halindeyken aniden sinirlendiğini ve dayanamayıp saldırdığını gösteriyordu. başındaki başörtüsünün iyice sırtına gerileyip tel tel saçları göründüğünde artık o da rezilliğin sonunda olduğunu anladı ki, bu saatten sonra her halükarda adım çıkacak diye düşünüp zabıta ünal amca’ya tükürmeye başladı.
zabıta ünal amca bu tükürük yağmuru içinde kocaman ağzıyla etrafına ‘’bırakın, tutmayın beni.’’ diye bağırsa da; kalabalığın arkasına önüne doluşmasından hiçbir yere kaçamıyor ve bu tükürük yağmurunu elleriyle engellemeye çalışıyordu. bir ara zabıta ünal amca bu kıskaçlardan kurtuldu ve geriye doğru adımladı. fatma teyze ise kalabalıkta kendinden fersah fersah uzaklaşan bu adamın yakasını tekrar tutmak istercesine beş parmağı da gergin şekilde geriye doğru yüzer adım sürükleniyordu. artık araya birileri girmiş kavga sakinlemişti. mahalleli fatma teyze’yi kapısının önündeki merdivenlere oturttular. ünal amca ise bozulan lacivert gömleğini düzelterek mahalleliye ‘’tamam ya, tamam ya…’’ deyip duruyordu.
getirilen kolonyalar alnına, boynuna, kızlarının adlarının yazdığı eski gümüş kolyenin süslediği göğüslerine sürülürken; fatma teyze yüksek sesle ‘’seni geberesice, seni kara haberi gelesice…’’ diye zabıta ünal amca’ya verip veriştiriyordu. ünal amca’da ne yapsın, olayda bir yanlış anlaşılmanın olduğunu, düzeltilmesi içinde etrafındakilere ‘’tamam konuşacağız, ablamızı üzmeden halledeceğiz, hepimiz bu mahallenin sakinleriyiz ama bir dakika…’’ diyordu. bütün sokak bağırış seslerine kapı önüne toplanmıştı ama kavganın nedenini de bilen yoktu. tek bildikleri mahallenin eski sakinlerinden, herkesin sevdiği fatma teyze’nin, yine ondan bir sonraki nesilde mahallede yetişip büyümüş (seyhan abla’nın kocası) efendiliğiyle tanınan zabıta ünal amca’ya saldırdığıydı.
o esnada da merdivenlerde oturmuş, başörtüsünü dizinin üstüne koymuş olan fatma teyze’nin sesi duyuldu;
‘’ya sen kimsin! kimsin de bunu istiyorsun!’’ dedi ve sonra başladı anlatmaya;
‘’ünal kardeşim, sana dedim kaç kere bunların yeğeni var, almanya’ya giden kızımın arkadaşı. ilk o geldi buraya tam on beş gün kaldı. giderken de masaya 300 mark bırakmış. hatta aradım kızıma söyledim, ‘’niye bırakmış kızım, ayıp öyle şey yapılır mı‘’ diye. ama gelgelelim onlarda âdetmiş. çocuk orada anlatmış kendi arkadaşlarına; istanbul çok güzel, kaldığım aile çok iyi, ben iki hafta kaldım sadece 300 mark verdim diye. soranlara adresi de verince; onun arkadaşı, bunun arkadaşı herkes gelmeye başladı. bu sefer her gelen de 300 mark bıraktı. ‘’bırakma diyoruz’’ ama anlatamıyoruz, hem dil bilmediğimizden hem de onlar alışmış, memleketlerinde karşılıksız bir şey yapan yok ki, burayı da öyle zannediyorlar. bir anlatmaya çalıştık iki anlatmaya çalıştık pes ettik. bari dedik verdikleri para çocuklara geri dönsün, yemek çıkaralım. sabah akşam yemek yapmaya başladım. ben yemek yaptıkça onlar geliyor, ben yapıyorum onlar geliyor, ev her allah’ın günü dolmaya başladı. her giden anlatınca rahatlığı; misafirin ardı arkası kesilmedi. bir taraftan zorlanıyorum ama bu çocukların çoğu almanya’da ki kızımın arkadaşı, belki içlerinden birinin kızıma bir yardımı dokunur, sonuçta gitti gurbete okumaya çalışıyor, sabret fatma dedim içimden. yalan yok çocuklara da ayrı bi özendim. herkes bir ananın kuzusu sonuçta, yabancı olmaynan ne oluyo yani…
bir gün üst kata öğretmen bey’e çaya çıktık, dedi ki; ‘’tayinim çıktı ben memlekete akçay’a taşınıyorum, bu ay son kirayı yatırdım’’. o an dedim bizde de ha bire misafir oluyor, grup gelen çocuklar hiç rahat edemiyor, eee bizde yaşlı insanlarız eskisi kadar gürültüyü çekemiyoruz. sonuçta üst katı da kiralayalım dedik.
biz üst kata taşındık, çocuklar alt kata… çocuklar bahçe kapısından da rahat girip çıksınlar istedik. biz üstte, çocuklar altta hepimiz rahat ettik. ben ha bire aşağıya yemek indiriyorum, bir taraftan da aşağıyı topluyor ve bulaşıkları yıkıyorum. markta durmadan yükseliyor, gelen gidenin haddi hesabı yok ‘’allah hayretsin sonumuzu’’ dedim. ragıp abi’nde ‘’hanım idare edelim azıcık, onlar misafir.’’ dedi.
bütün bunlarla uğraşırken gözüme çarptı ben öğlen temizliğe iniyorum; biri odada yatıyor, diğeri spor yapıyor, biri yakmış sigarasını odaya giremiyorum. dedim böyle olmaz. bu temizlik işine çare bulayım. dilde bilmiyorum ama artık göstere göstere iyi kötü anlatırım. güzelcenek düşündüm;
‘’siz alın şu mavi kâğıtları; temizlik istiyorsanız bunu odanızın kapısına asın, istemiyorsanız da hiç bir şey asmayın.’’ sonunda anlaştık rahat rahat. temizlik isteyen astı kâğıdını kapıya, ben de bir güzel yaptım temizliğini.
sonra bir akşam yemek yiyoruz kapı çaldı, bir baktım kapıda bir sürü almancı çocuk. aman dedik napıcaz, alt katta dolu. ne yapalım bırakalım da dışarda mı kalalardı, çaresiz yaşadığımız eve aldık çocukları. bir taraftan iki katın her gün temizliği, çocuklara yemek, diğer taraftan da ragıp abi’nle uyuyamıyoruz. ses gürültü cabası yani.
ama allah var bir kere of demedim çocukların yüzüne. hepsi pırıl pırıl gencecik çocuklar, çokta terbiyeliler. bir keresinde üst kattaki rıdvan bey odun kömür taşırken düştü de ayağını kırdı geç bir saatte, o alman çocuklar sesten fark etmiş herkesten önce yetişti de taşıdı ambulansa.
sonra en üst kattaki şenol bey’in kalp krizi var, yine çocuklar fark etti. çatıda anteni düzeltirlerken fark etmişler, çatıdan balkonuna inip, eve girip çıkarttılar şenol bey’i. gerçi kurtaramadık, hakk’ın rahmetine kavuştu. biz de ‘’ne yapalım madem ev boşaldı, biz kiralayalım’’ diye çocuklarına haber saldık. biz en üst kata çıktık, apartmanın üç katını biz tutmuş olduk. şimdi iki katında çocuklar rahat biz de en üstte rahat ederiz diye düşündük. sonrasında rıdvan bey’in kayınvalidesi kezban abla dördüncü ve beşinci katı satacağını duyurunca; ‘’nasılsa tanıdık, bizde de birikmiş ve gelmeye devam eden marklar var. anlaşır senetle alırız.’’ dedik ve aldık.
yediklerinden tut kahvaltısına temizliğine her şeylerine dikkat ediyorum. bu çocuklarda ha bire mark bırakıyor, kezban abla’nın borcunu bitirince; ‘’çocukların sayesinde ev sahibi olduk, altı daireli apartmanın üç dairesi bizim, diğer ikisinde de kiracıyız ve rahatız, biraz da çocuklara para harcayalım’’ dedik. onlar mark bıraktıkça, biz de o marklar ile türkiye hatırası olsun diye hediyeler alıyorduk. ama biz hediye getirdikçe çocuklar bize daha çok para vermeye başladı.
bizde haskız abla’n ve murat abi’ne gidip; ‘’binada siz ve biz dışında hep bizim almancı çocuklar var, arada ses yapıyorlar ama siz hiç şikâyet etmediniz, allah sizden razı olsun. bizde de birikmiş para oldu, bu parayla binayı boyatmak ve çatıyı tamir ettirmek istiyoruz.’’ dedikte, binayı boyattık kardeşim. elli kere anlattım sana, sen ne istiyorsun benden.’’
dedi ve zabıta ünal amca’nın yüzüne baktı.
zabıta ünal amca’da bütün bunları biliyormuş gibi kendinden emin şekilde kalabalığın arasından sıyrılıp fatma teyze’nin dizinin dibine geldi.
‘’ah güzel ablacım sen kızıyorsun her defasında ama işte senin bu yaptığının adı otelcilik olduğu için; vergi levhanın ve yangın merdivenin olması lazım. hadi levhanla ilgilenen yok ama ben zabıtayım, yangın merdivenin olacak. sen bunu anlamıyorsun. çünkü bu yaptığın işin adı otelciliktir.’’ dedi.
fatma teyze anlamsız gözlerle ünal amca’ya baktı. onca sabırla uzun uzun anlatması acaba bu insana nasıl tesir etmiyor diye düşünüyordu sanki. çünkü onun gözünde bu saçmaydı. o kimdi ki apartmanına yangın merdiveni koymasını istiyordu. tekrar uzun uzun baktı sonra bir hızla ayağında ki son terliği eline alıp;
‘’yahu sen kimsin beni delirtecek misin?’’ diyerek saldırdı zabıta ünal amca’ya. sonrasında yine karıştı mahalle…
bizde kaldırımda oturmuş, elimizde top, daha başlamadığımız maçımıza başlamak için kavganın bitmesini bekliyorduk arkadaşlarla.
o kavga bitmedi… o gün, o kavga gece geç saatlere kadar devam etti…
çocukluğumun geçtiği sokak, beşiktaş ilçesinin dikilitaş mahallesi… ben dikilitaş sokakta oturuyordum, mahalleye adını veren, yolun ortasında bir ağaç bulunan sokak ve o ağacın tam karşısındaki apartman. işte o apartman benim evimdi, ahmet bey apartmanı daire beş. çocukluğum ve gençliğim bu sokakta geçti.
o zamanlar şimdiki gibi perşembe pazarı bu sokağa kurulmuyordu, yukarıya üst sokağa kuruluyordu. şu domates tezgâhının durduğu kaldırımda ilk seyrimi gerçekleştirmiştim. ünal amca ve fatma teyze’nin kavgası… gördüğüm ilk kavgaydı ve çok masum bir kavgaydı. zaten fatma teyze de, ünal abla da çok sakin insanlardı…
daha dün gibi aklımda…
haftalardır fatma teyze ve zabıta ünal amca’nın kavgası konuşuluyordu mahallede ve biz daha şahit olamamıştık. ‘’her hafta çarşamba günü, aynı saatte…’’ dedikleri için de bekliyorduk. tüm çocuklar kaldırımda oturmuş gazoz ve cipslerimizi tasarruflu bir şekilde tüketmeye çalışıyorduk, sonuçta ne kadar bekleyeceğimiz belli değildi. bakmayın böyle toplu beklediğimize, çoğunun aklı futbol oynamaktaydı ama ben, cihan ve gökhan bu kavgayı bekliyorduk.
fatma teyze bizim komşumuzdu ama kavganın nedenini kimse bilmiyordu, sevgi teyze oğlu gökhan’a, çiğdem abla oğlu cihan’a, tabi ki annem de bana soruyordu. gökhan ve cihan’ın camları bizim sokağın arasına baktığından onlarda devamlı bana soruyordu, öğrenmenin tek yolu beklemekti, beklemek ve izlemek.
doksanların en büyük aktivitesinin film izlemek ve hayal kurmak olduğunu düşünürseniz; bizde ajancılık oynayacaktık ve bu kavganın nedenini öğrenecektik. gökhan ‘’en iyi ajan, sıradan biri gibi davrananmış. filmde öyle dedi.’’ demişti. bizde top oynamak için toplanan sıradan on çocuk gibi yaptığımızı sanıyorduk. sanıyorduk, çünkü dışarıdan bizi gören herkes bu işte bir tuhaflık olduğunu anlıyordu, çünkü on kişiydik ve kaldırımda oturmuş sessizce gazozlarımızı içerken; o ânın gelmesini bekliyorduk ve olayları kaçırmamak için sessizlik içerisinde zaman öldürürcesine sohbet ediyorduk. hâlbuki mahalle sakinleri bizim sessizliğimize hiç alışkın değildi, onlara göre gece ikiye kadar bağıra bağıra saklambaç oynayan yaramaz çocuklardık. o yüzden olsa gerek remzi abi bakkalına doğru giderken ‘’haramiler plan yapıyor galiba…’’ diyerek gülümsedi bize. aldırış etmedik, hedefe kilitlenmiştik.
işte geliyorlardı… zabıta ünal amca yanında başka bir zabıta ile geliyordu. biz zabıtaların ne iş yaptığını bilemiyorduk, televizyonda kemal sunal’ın zabıta olduğu filmde; bakkalı, manavı, kasabı denetleyen zabıta abi ve amcalarımızı biz sadece cumartesi günleri beşiktaş pazarında görüyorduk. mahalleden çıkmadan süren bir hayat çok zordu, âdeta öğrenmenin zorluğunu yaşıyorduk diyebilirim.
ünal amca’nın mehmet bakkal’a girmesiyle; bakkala doğru giden remzi abi’nin adımlarını hızlandırması bir oldu ve tabi bizim heyecanlanmamız. bakkaldan remzi abi’nin babası mehmet amca ile çıkan ünal abi, ahmet bey apartmanının önüne geldiğinde âdeta yardım istercesine mehmet amca’ya bakıyordu. mehmet amca’nın torunu (remzi abi’nin oğlu) kerem de yanımızdaydı ama olayı o’da bilmiyordu. bildiğimiz tek şey mehmet amca sorunları çözerdi ve bu bizi şu an üzüyordu. resmen tüm eğlence elimizden alınmıştı.
bakkal mehmet amca, fatma teyze ve zabıta ünal amca apartmanın dış merdivenlerine oturmuş sakin sakin konuşuyorlardı. artık tek ümidimiz kerem’in olup biteni evde öğrenip bize anlatması olmuştu ki…
birden fatma teyze dayanamayıp zabıta ünal amca’nın boynuna yapıştı. bir eliyle boynunu tutarken bir eliyle yakasını çekiştiriyor, ünal amca biranda gerçekleşen saldırının şaşkınlığıyla bir sağa bir sola savruluyordu.
göğüslerine kadar çektiği eteğinin çiçek bahçesini andıran desenleri, kırmızı kazağı ve semtin eskilerinden olmasıyla tanınan fatma teyze’yi gören herkes sokağa koşunca, ortalık tam bir bayram havasına döndü. ‘’seni gebertirim seni.’’, ‘’ yapma abla, yakışır mı?’’, ‘’bırak…’’ sesleri arasında, vurmak için ayağından çıkardığı terliğin biran kalabalıkta kaybolduğunu anlayınca; fatma teyze terliksiz yalınayak savaşmaya devam etti.
bütün mahalle hep birden ayırmaya çalışsa da o el zabıtanın yakasından bir türlü düşmüyordu. savrulan eteği açıldıkça görünen dizlerinin altındaki çorap rulosu aslında gayet ev halindeyken aniden sinirlendiğini ve dayanamayıp saldırdığını gösteriyordu. başındaki başörtüsünün iyice sırtına gerileyip tel tel saçları göründüğünde artık o da rezilliğin sonunda olduğunu anladı ki, bu saatten sonra her halükarda adım çıkacak diye düşünüp zabıta ünal amca’ya tükürmeye başladı.
zabıta ünal amca bu tükürük yağmuru içinde kocaman ağzıyla etrafına ‘’bırakın, tutmayın beni.’’ diye bağırsa da; kalabalığın arkasına önüne doluşmasından hiçbir yere kaçamıyor ve bu tükürük yağmurunu elleriyle engellemeye çalışıyordu. bir ara zabıta ünal amca bu kıskaçlardan kurtuldu ve geriye doğru adımladı. fatma teyze ise kalabalıkta kendinden fersah fersah uzaklaşan bu adamın yakasını tekrar tutmak istercesine beş parmağı da gergin şekilde geriye doğru yüzer adım sürükleniyordu. artık araya birileri girmiş kavga sakinlemişti. mahalleli fatma teyze’yi kapısının önündeki merdivenlere oturttular. ünal amca ise bozulan lacivert gömleğini düzelterek mahalleliye ‘’tamam ya, tamam ya…’’ deyip duruyordu.
getirilen kolonyalar alnına, boynuna, kızlarının adlarının yazdığı eski gümüş kolyenin süslediği göğüslerine sürülürken; fatma teyze yüksek sesle ‘’seni geberesice, seni kara haberi gelesice…’’ diye zabıta ünal amca’ya verip veriştiriyordu. ünal amca’da ne yapsın, olayda bir yanlış anlaşılmanın olduğunu, düzeltilmesi içinde etrafındakilere ‘’tamam konuşacağız, ablamızı üzmeden halledeceğiz, hepimiz bu mahallenin sakinleriyiz ama bir dakika…’’ diyordu. bütün sokak bağırış seslerine kapı önüne toplanmıştı ama kavganın nedenini de bilen yoktu. tek bildikleri mahallenin eski sakinlerinden, herkesin sevdiği fatma teyze’nin, yine ondan bir sonraki nesilde mahallede yetişip büyümüş (seyhan abla’nın kocası) efendiliğiyle tanınan zabıta ünal amca’ya saldırdığıydı.
o esnada da merdivenlerde oturmuş, başörtüsünü dizinin üstüne koymuş olan fatma teyze’nin sesi duyuldu;
‘’ya sen kimsin! kimsin de bunu istiyorsun!’’ dedi ve sonra başladı anlatmaya;
‘’ünal kardeşim, sana dedim kaç kere bunların yeğeni var, almanya’ya giden kızımın arkadaşı. ilk o geldi buraya tam on beş gün kaldı. giderken de masaya 300 mark bırakmış. hatta aradım kızıma söyledim, ‘’niye bırakmış kızım, ayıp öyle şey yapılır mı‘’ diye. ama gelgelelim onlarda âdetmiş. çocuk orada anlatmış kendi arkadaşlarına; istanbul çok güzel, kaldığım aile çok iyi, ben iki hafta kaldım sadece 300 mark verdim diye. soranlara adresi de verince; onun arkadaşı, bunun arkadaşı herkes gelmeye başladı. bu sefer her gelen de 300 mark bıraktı. ‘’bırakma diyoruz’’ ama anlatamıyoruz, hem dil bilmediğimizden hem de onlar alışmış, memleketlerinde karşılıksız bir şey yapan yok ki, burayı da öyle zannediyorlar. bir anlatmaya çalıştık iki anlatmaya çalıştık pes ettik. bari dedik verdikleri para çocuklara geri dönsün, yemek çıkaralım. sabah akşam yemek yapmaya başladım. ben yemek yaptıkça onlar geliyor, ben yapıyorum onlar geliyor, ev her allah’ın günü dolmaya başladı. her giden anlatınca rahatlığı; misafirin ardı arkası kesilmedi. bir taraftan zorlanıyorum ama bu çocukların çoğu almanya’da ki kızımın arkadaşı, belki içlerinden birinin kızıma bir yardımı dokunur, sonuçta gitti gurbete okumaya çalışıyor, sabret fatma dedim içimden. yalan yok çocuklara da ayrı bi özendim. herkes bir ananın kuzusu sonuçta, yabancı olmaynan ne oluyo yani…
bir gün üst kata öğretmen bey’e çaya çıktık, dedi ki; ‘’tayinim çıktı ben memlekete akçay’a taşınıyorum, bu ay son kirayı yatırdım’’. o an dedim bizde de ha bire misafir oluyor, grup gelen çocuklar hiç rahat edemiyor, eee bizde yaşlı insanlarız eskisi kadar gürültüyü çekemiyoruz. sonuçta üst katı da kiralayalım dedik.
biz üst kata taşındık, çocuklar alt kata… çocuklar bahçe kapısından da rahat girip çıksınlar istedik. biz üstte, çocuklar altta hepimiz rahat ettik. ben ha bire aşağıya yemek indiriyorum, bir taraftan da aşağıyı topluyor ve bulaşıkları yıkıyorum. markta durmadan yükseliyor, gelen gidenin haddi hesabı yok ‘’allah hayretsin sonumuzu’’ dedim. ragıp abi’nde ‘’hanım idare edelim azıcık, onlar misafir.’’ dedi.
bütün bunlarla uğraşırken gözüme çarptı ben öğlen temizliğe iniyorum; biri odada yatıyor, diğeri spor yapıyor, biri yakmış sigarasını odaya giremiyorum. dedim böyle olmaz. bu temizlik işine çare bulayım. dilde bilmiyorum ama artık göstere göstere iyi kötü anlatırım. güzelcenek düşündüm;
‘’siz alın şu mavi kâğıtları; temizlik istiyorsanız bunu odanızın kapısına asın, istemiyorsanız da hiç bir şey asmayın.’’ sonunda anlaştık rahat rahat. temizlik isteyen astı kâğıdını kapıya, ben de bir güzel yaptım temizliğini.
sonra bir akşam yemek yiyoruz kapı çaldı, bir baktım kapıda bir sürü almancı çocuk. aman dedik napıcaz, alt katta dolu. ne yapalım bırakalım da dışarda mı kalalardı, çaresiz yaşadığımız eve aldık çocukları. bir taraftan iki katın her gün temizliği, çocuklara yemek, diğer taraftan da ragıp abi’nle uyuyamıyoruz. ses gürültü cabası yani.
ama allah var bir kere of demedim çocukların yüzüne. hepsi pırıl pırıl gencecik çocuklar, çokta terbiyeliler. bir keresinde üst kattaki rıdvan bey odun kömür taşırken düştü de ayağını kırdı geç bir saatte, o alman çocuklar sesten fark etmiş herkesten önce yetişti de taşıdı ambulansa.
sonra en üst kattaki şenol bey’in kalp krizi var, yine çocuklar fark etti. çatıda anteni düzeltirlerken fark etmişler, çatıdan balkonuna inip, eve girip çıkarttılar şenol bey’i. gerçi kurtaramadık, hakk’ın rahmetine kavuştu. biz de ‘’ne yapalım madem ev boşaldı, biz kiralayalım’’ diye çocuklarına haber saldık. biz en üst kata çıktık, apartmanın üç katını biz tutmuş olduk. şimdi iki katında çocuklar rahat biz de en üstte rahat ederiz diye düşündük. sonrasında rıdvan bey’in kayınvalidesi kezban abla dördüncü ve beşinci katı satacağını duyurunca; ‘’nasılsa tanıdık, bizde de birikmiş ve gelmeye devam eden marklar var. anlaşır senetle alırız.’’ dedik ve aldık.
yediklerinden tut kahvaltısına temizliğine her şeylerine dikkat ediyorum. bu çocuklarda ha bire mark bırakıyor, kezban abla’nın borcunu bitirince; ‘’çocukların sayesinde ev sahibi olduk, altı daireli apartmanın üç dairesi bizim, diğer ikisinde de kiracıyız ve rahatız, biraz da çocuklara para harcayalım’’ dedik. onlar mark bıraktıkça, biz de o marklar ile türkiye hatırası olsun diye hediyeler alıyorduk. ama biz hediye getirdikçe çocuklar bize daha çok para vermeye başladı.
bizde haskız abla’n ve murat abi’ne gidip; ‘’binada siz ve biz dışında hep bizim almancı çocuklar var, arada ses yapıyorlar ama siz hiç şikâyet etmediniz, allah sizden razı olsun. bizde de birikmiş para oldu, bu parayla binayı boyatmak ve çatıyı tamir ettirmek istiyoruz.’’ dedikte, binayı boyattık kardeşim. elli kere anlattım sana, sen ne istiyorsun benden.’’
dedi ve zabıta ünal amca’nın yüzüne baktı.
zabıta ünal amca’da bütün bunları biliyormuş gibi kendinden emin şekilde kalabalığın arasından sıyrılıp fatma teyze’nin dizinin dibine geldi.
‘’ah güzel ablacım sen kızıyorsun her defasında ama işte senin bu yaptığının adı otelcilik olduğu için; vergi levhanın ve yangın merdivenin olması lazım. hadi levhanla ilgilenen yok ama ben zabıtayım, yangın merdivenin olacak. sen bunu anlamıyorsun. çünkü bu yaptığın işin adı otelciliktir.’’ dedi.
fatma teyze anlamsız gözlerle ünal amca’ya baktı. onca sabırla uzun uzun anlatması acaba bu insana nasıl tesir etmiyor diye düşünüyordu sanki. çünkü onun gözünde bu saçmaydı. o kimdi ki apartmanına yangın merdiveni koymasını istiyordu. tekrar uzun uzun baktı sonra bir hızla ayağında ki son terliği eline alıp;
‘’yahu sen kimsin beni delirtecek misin?’’ diyerek saldırdı zabıta ünal amca’ya. sonrasında yine karıştı mahalle…
bizde kaldırımda oturmuş, elimizde top, daha başlamadığımız maçımıza başlamak için kavganın bitmesini bekliyorduk arkadaşlarla.
o kavga bitmedi… o gün, o kavga gece geç saatlere kadar devam etti…
devamını gör...
215.
kahraman
doktorum erhan ayyıldız’ın sait çiftçi devlet hastanesi’nde göreve başlamasıyla; çocukluğumun geçtiği bu hastaneye tekrar yolum düştü. ne güzeldi o günler, ufacık çocuktum ve bu küçük hastanenin içinde koşturuyordum, gerçi o zamanlar hiç küçük gelmiyordu bu hastane bana.
o zamanlar şimdiki gibi korkutucu da gelmezdi hastaneler ya da en azından bu hastane. beşiktaş’ta küçük bir hastaneydi ne de olsa ve buraya geldiğimizde mutlaka birkaç komşumuza hastanede denk gelirdik, sıra beklerken konuşurduk, hatta tedavisi biten diğerini bekler ve mahalleye beraber dönerdik. dönüşte taksi parasını bölüşmek için mi beklenirdi komşu ya da yürünecekse o yolda bir yol arkadaşı olsun diye mi beklenirdi bilmem. bildiğim tek şey güzel günlerdi ve unutulmuyordu.
bir keresinde doktorun reçeteme iğne yazdığını anlamıştım, küçüğüm dedim ya iğneden de korkuyorum tabi o zamanlar. annem cevval kadın, ağlamayayım diye bana belli etmiyor güya ama kimin oğluyuz, bakışmalardan anladım. akşama hemşire sevim teyze gelecek ve o iğneyi bana yapacak.
hastane çıkışında allem ettim kallem ettim reçeteyi annemden aldım; reçeteyi yırttığım gibi çöpe attım ve koşmaya başladım. aklımca akşamki iğneden yırtacağım. o zamanlar e-reçete de yok, biraz da hızlı koşarsam eğer; bir daha doktora da gösteremezler diye düşünüyorum. dedim ya annem cevval kadındı diye; beni yakaladı, reçeteyi de çöpten çıkarttı. yırtığımı sandığım reçeteyi dört parçaya ayırmışım sadece, o zamanların reçetelerinin de kitap boyutunda olduğunu düşünürsek; bakkaldan bir sakız parasına alınan bir bant benim iğneleri geri getirdi. o hafta akşam yemekleri bana kâbus oldu, çünkü her yemek sonrası sevim teyze ve iğneleri vardı.
bakmayın böyle eğlenceli ve komik gözüktüğüne, şimdi anlatırken gülsem de o zamanlar acıdan bir hafta popomun üzerine oturamadığımı unutamıyorum. o zamanlardan bana yadigâr olan şeylerden biri de iğne korkusu… hâlâ iğneden korkarım, iğneyi görünce önce bir terleme gelir, ardında da vücuduma bir titreme. tabi o zamanlardaki gibi ne korkup kaçabiliyorum, ne de ağlayabiliyorum; yaş olmuş otuz beş yapabildiğim tek şey iğneye bakmamak ve güzel şeyler düşünmek. güzel günlerdi be, tek korkumuz iğneydi.
ben eski hatıralarımı düşünürken; yeni hastasının içeriye girişi için açılan kapıdan erhan hoca’nın beni görmesiyle, içeriye çağırması bir oldu. erhan hoca’yı bekletmek olmaz düşüncesiyle fırladım hemen. benimle birlikte içeriye bir hasta girdi.
erhan hoca hastasına bakarak; ‘’ooo kahraman hoş geldin.’’ dedikten sonra bana dönerek ‘’ikinizde devamlı gülen, ikinizde çok sevdiğim arkadaşlarımsınız ve ikinizi de bugün gördüm ya; bugün beni kimse tutamaz.’’ dedi. hal bu ki bende erhan hoca’nın güler yüzlü olmasını çok seviyordum, malum her doktoru böyle neşeli ve kibar göremediğimiz ânlar olabiliyordu ama erhan hoca hep güler yüzlüydü.
erhan hoca bilgisayarına baktıktan sonra ‘’kahraman senin sonuçlar sisteme düşmemiş, sen bekle ben bir gidip bakayım. bu arada sizde tanışın, konuşun.’’ dedikten sonra odadan çıktı. kahraman üç aşağı beş yukarı benimle yaşıt gibiydi. ‘’geçmiş olsun.’’ dedim, ‘’sağ olasın abi.’’ dedi ve ekledi ‘’senin neyin var abi?’’. saygıdan ‘’abi’’ diyordu ve biraz çekingendi, çekingendi ama yüzünden gülümsemesini eksik etmiyordu. acaba bu gülümseme de saygı göstergesi için miydi?
‘’küçük bir kaza geçirip elimi kırmıştım, erhan hoca ameliyatla platin taktı, şimdi de kontrole geldim.’’ dedim. ‘’erhan hoca güzel doktor.’’ dedi, mahcup bir şekilde. ‘’hem güzel doktor hem de güzel insandır. senin neyin var?’’ diye sordum.
‘’benim adım kahraman abi. annemle babam birbirine çok âşıklarmış, yıllarca bakışmışlar ve sonunda evlenmişler. iki ablam var benim, babaannem çocuklar kız oldukça; ‘’boşa bu kadını, erkek evlat veremiyor sana.’’ demiş. bizim oralarda erkek evlat önemli abi, soyunu devam ettirir, soyadını yaşatır. babam ‘’hatice’mden vazgeçeceğime ölürüm.’’ demiş, annem sevgisinden ötürü ‘’seni benim yüzümden üzmesinler, gerekirse boşanalım. merak etme ben bir ömür seni sevmeye devam ederim.’’ demiş. sonra annem bana hamile kalmış.
abi ben doğunca herkes çok sevinmiş, öyle laf olsun diye herkes demiyorum. annemle babamın aşkını bilen bütün köy, hatta bütün ilçe sevinmiş. anne ve babasının aşkını, evliliğini, mutluluğunu kurtaran bebek ilan edilmişim. babam ben doğunca ‘’bu çocuk doğuştan kahraman hatice’m, bak ilk dakikadan evliliğimizi kurtardı, kahramanımız oldu. ablalarının da kahramanı olacak’’ demiş. adımı kahraman koymuşlar. ama galiba babam isim olarak söylememiş abi, babam buna inanmış, kendisini buna adamış abi.
babamın bir ‘’kahraman’’ deyişi var abi görmen lazım, zannedersin ben gerçekten bir kahramanım. zaten yıllarca bana ‘’kahramanım’’ diye seslendi, başkalarına tanıtırken de öyle kuru kuruya adımı söylemezdi hiç; ya ‘’oğlum kahraman’’ ya da ‘’kahraman oğlum’’ diye tanıtırdı.
ben o zamanlar anladım ki; babam benim kahraman olmamı istiyordu. ben kahraman olacaktım, babam da benimle gurur duyacaktı ama abi benim sadece adım kahramandı. ben bir insan nasıl kahraman olur bilmiyordum ki.
ben lisede biraz tekledim abi, kafa almıyor öyle her dersi diye okulu bıraktık. işte babam o aralar biraz buruklaştı. o aralar babam bana eskisi gibi sevgi göstermez oldu. abi biz tokatlıyız, tokat niksar’da yaşıyorduk. bilir misin bilmem, buralara göre küçük yerler. iş güç pek yoktur, işi olmayan kahvede takılır ya da varsa babadan dededen kalma tarlada çalışır. başka seçenek yok ki… bende babayla tarla tapan işleri yapmaya başladım; okul yok, meslek yok, tek seçenekti tarla…
babam bana ‘’kahraman’’ demeyi bıraktı abi. bir insanla ismini kullanmadan nasıl konuşulur abi bilir misin? ya da ismini söylemeden seninle konuşulmasını? ben bilirim abi, yıllarca ismimi söylemediler bana. uzaktan seslenmemek için; yanıma gelip söylediler diyeceklerini, adımı söylememek ve bana seslenmemek için. çok acıydı abi, insan adını özlüyor, adını duymak istiyor, adını unutuyor be abi…
benim iki kız kardeşim var abi, babam evlenip soy isimleri değişecek ve gidecekler diye midir bilmem; tüm ümidini, tüm hayallerini bana bağlamış gibiydi ve bende adamın hayallerini suya düşürdüm tabi. adımın vermiş olduğu sorumluluğun altında ezilirken, bir yandan da kızıyordum abi. ‘’kızıyordum’’ dediysem yanlış anlama sakın, babama değil ha, kendime kızıyordum. babamın hayallerini suya düşürdüğüm, babamın artık gülmemesine sebep olduğum için kızıyordum kendime. çünkü artık babamda yaşamıyor gibiydi, günden güne halsizleşiyor, gücü kuvveti azalıyor ve artık gülmüyordu. babam gözlerimin önünde eriyip gidiyordu abi.’’
içeri girdiğimizde gülen kahraman’ın yüzünde artık o gülümseme yoktu, öyle bir hüzün vardı ki o yüzde; tüm vücudumda kahraman’ın acısını hissetmeye başlamıştım. sorduğum soruya pişman olmuştum.
‘’abi bir gün tarladan eve geldik ama nasıl aceleyle geldik görmen gerek, daha işler bitmemişti ama biz işleri bıraktık geldik. köy hayatında böyle bir şey olmaz bilesin. 2002 dünya kupası’nı hatırlarsın abi, o yıldı işte. televizyonda da bizim maç var, dedim ya abi tokat küçük yer, tabi niksar daha da küçük; tek eğlence maç. oralar buralar gibi de değil, internet filan yoktu bizde abi, bırak interneti uydu bile bizde o zaman yeniydi, lükstü.
abi buralarda da oluyor muydu bilmem ama bizim oralarda yağmur yağınca uydu yayını kesiliyordu. o günde yağmur yağıyordu abi. oysa anten varken ben böyle şeyler hatırlamam, antende de olur muydu abi sen bilir misin? gerçi olsa ne olacak ki; anten, ya televizyonun üzerinde ya da elini camdan çıkarttığında dokunabileceğin yerde. belki de oluyordu da babam hemen düzeltiyordu, ben bilmiyorum.
babam yıllardan sonra o gün mutluydu, çünkü maç vardı ama biz eve gelince yağmur yağmaya başladı ve yayın gitti. matbaacı namık amca’nın oğlu mehmet bilgin var, o demişti bir keresinde ‘’yağmurda uydu antenine giren kablonun metal ucuna su değiyor diye yayın gidiyor, oraya alüminyum folyo sarınca düzeliyor.’’ diye. mutfaktan alüminyum folyoyu kaptığım gibi fırladım çatıya. elime fırsat geçmişti, babamın kahramanı olacaktım yeniden.
bizim evler ahşap ve kerpiçten yapılma evler abi, iki ya da üç katlı, kocaman bahçesi olan güzel evler. istanbul öyle mi be abi, küçücük evler dünya para. şimdi bizim ev ahşap ya; üst katta asma merdiveni koyup, çatıya çıkan kapağa hemen ulaşıyorsun. anadolu çocuğuz tırmandık hemen; ağaca filan çok çıkmışlığım varda abi, çatıya hiç çıkmışlığım yoktu, o zamana kadar ıslanan kiremitlerin kaydığını da bilmezdim.
çatıya çıkmamla ayağımın kayması bir oldu abi, o kocaman uydu antenine bile tutunamadım. çatıdan aşağıya bir düştüm abi sorma. bizim orada ‘’sorma’’ derler, o ânı yaşama ve üzülme diye. abi zannedersin gök gürledi, şimşek çaktı; ben düşünce öyle bir ses çıktı ama kimse duymadı. herkes televizyon başında maça bakıyor, her evden televizyon ve maç sesi geliyor.
abi ben bir duyduğum acıyı unutmadım hiç, birde babamın ‘’dualarım kabul oldu maçı izleyebileceğim.’’ demesini. bir o acıyı unutamıyorum abi, bir de babamın dua edecek kadar o maçı izlemek istemesini. acaba yağmurun yağacağını biliyordu da, yayın gitmesin diye mi dua etmişti? yoksa bir aksilik, bir iş çıkmasında maçı izleyebilsin diye mi?
abi canım nasıl yanıyor bir bilsen, biraz zorladım kendimi baktım güç bela ayağa kalkabilecek gibiyim. dedim ki kendime ‘’kahraman sen yaparsın, babanın maç keyfini bozma, bak adam dua etmiş bunun için. zaten yatıp uyusan geçer, geçmezse sabah babana anlatırsın. hem maçı izleten kahraman olursun, hem de acı geçmezse baban nasılsa hastaneye götürür.’’, abi ben ayağa kalktım ama sol bacağımı ne oynatabiliyorum ne de acıdan durabiliyorum ama dedim ya bir karar verdim ve çıktım yukarıya yattım.
abi sabaha uyandığımda ne yataktan kalkabildim, ne de yatakta dönebildim. iki bacağımda mosmordu…’’
kahraman’ın gözünden iki damla yaş gelmesiyle rahatlamıştım, üzülmesin diye kendimi zor tutuyordum. o iki damla gözyaşının vermiş olduğu cesaretle; dolan gözlerimden akan yaşlara mani olamadım. bir yandan da tekerlekli sandalyesine bakmamaya çalışıyordum. kahraman gözlerimi sabitleyecek yer bulamadığımı fark etmişçesine anlatmaya devam etti;
‘’babam sağ olsun abi, beni hastane hastane gezdirdi, ‘’umut yok’’ dediler ama o yılmadı. istanbullara kadar getirdi beni. onca yıl oldu; ne ben yürüyebildim, ne babam vazgeçti.
sende üzülme be abi, bunda üzülecek bir şey yok ki. hem babamın bir ‘’kahraman’’ deyişi var ki duyman lazım abi. tıpkı eski günlerdeki gibi. ben artık kahramanım abi, üzülme. sevin… o günden beri babam bana ‘’kahraman oğlum’’ ya da ‘’oğlum kahraman’’ demeye devam ediyor.
senin neyin var demiştin ya abi; benim ağır bir adım var, bacaklarıma ağır gelse de bu… benim artık hak ettiğim bir adım var.’’ dedi.
beni sorduğum soruya pişman etti, benim hüznüme inat gururla söyledi. o gün anladım isim vermenin sorumluluğunu, o günden sonra bazı isimleri duyduğumda yutkunamaz oldum ve o gün korktum çocuğum olunca bir sorumluluk yüklemekten. ve hâlâ korkuyorum, baba olmaktan…
doktorum erhan ayyıldız’ın sait çiftçi devlet hastanesi’nde göreve başlamasıyla; çocukluğumun geçtiği bu hastaneye tekrar yolum düştü. ne güzeldi o günler, ufacık çocuktum ve bu küçük hastanenin içinde koşturuyordum, gerçi o zamanlar hiç küçük gelmiyordu bu hastane bana.
o zamanlar şimdiki gibi korkutucu da gelmezdi hastaneler ya da en azından bu hastane. beşiktaş’ta küçük bir hastaneydi ne de olsa ve buraya geldiğimizde mutlaka birkaç komşumuza hastanede denk gelirdik, sıra beklerken konuşurduk, hatta tedavisi biten diğerini bekler ve mahalleye beraber dönerdik. dönüşte taksi parasını bölüşmek için mi beklenirdi komşu ya da yürünecekse o yolda bir yol arkadaşı olsun diye mi beklenirdi bilmem. bildiğim tek şey güzel günlerdi ve unutulmuyordu.
bir keresinde doktorun reçeteme iğne yazdığını anlamıştım, küçüğüm dedim ya iğneden de korkuyorum tabi o zamanlar. annem cevval kadın, ağlamayayım diye bana belli etmiyor güya ama kimin oğluyuz, bakışmalardan anladım. akşama hemşire sevim teyze gelecek ve o iğneyi bana yapacak.
hastane çıkışında allem ettim kallem ettim reçeteyi annemden aldım; reçeteyi yırttığım gibi çöpe attım ve koşmaya başladım. aklımca akşamki iğneden yırtacağım. o zamanlar e-reçete de yok, biraz da hızlı koşarsam eğer; bir daha doktora da gösteremezler diye düşünüyorum. dedim ya annem cevval kadındı diye; beni yakaladı, reçeteyi de çöpten çıkarttı. yırtığımı sandığım reçeteyi dört parçaya ayırmışım sadece, o zamanların reçetelerinin de kitap boyutunda olduğunu düşünürsek; bakkaldan bir sakız parasına alınan bir bant benim iğneleri geri getirdi. o hafta akşam yemekleri bana kâbus oldu, çünkü her yemek sonrası sevim teyze ve iğneleri vardı.
bakmayın böyle eğlenceli ve komik gözüktüğüne, şimdi anlatırken gülsem de o zamanlar acıdan bir hafta popomun üzerine oturamadığımı unutamıyorum. o zamanlardan bana yadigâr olan şeylerden biri de iğne korkusu… hâlâ iğneden korkarım, iğneyi görünce önce bir terleme gelir, ardında da vücuduma bir titreme. tabi o zamanlardaki gibi ne korkup kaçabiliyorum, ne de ağlayabiliyorum; yaş olmuş otuz beş yapabildiğim tek şey iğneye bakmamak ve güzel şeyler düşünmek. güzel günlerdi be, tek korkumuz iğneydi.
ben eski hatıralarımı düşünürken; yeni hastasının içeriye girişi için açılan kapıdan erhan hoca’nın beni görmesiyle, içeriye çağırması bir oldu. erhan hoca’yı bekletmek olmaz düşüncesiyle fırladım hemen. benimle birlikte içeriye bir hasta girdi.
erhan hoca hastasına bakarak; ‘’ooo kahraman hoş geldin.’’ dedikten sonra bana dönerek ‘’ikinizde devamlı gülen, ikinizde çok sevdiğim arkadaşlarımsınız ve ikinizi de bugün gördüm ya; bugün beni kimse tutamaz.’’ dedi. hal bu ki bende erhan hoca’nın güler yüzlü olmasını çok seviyordum, malum her doktoru böyle neşeli ve kibar göremediğimiz ânlar olabiliyordu ama erhan hoca hep güler yüzlüydü.
erhan hoca bilgisayarına baktıktan sonra ‘’kahraman senin sonuçlar sisteme düşmemiş, sen bekle ben bir gidip bakayım. bu arada sizde tanışın, konuşun.’’ dedikten sonra odadan çıktı. kahraman üç aşağı beş yukarı benimle yaşıt gibiydi. ‘’geçmiş olsun.’’ dedim, ‘’sağ olasın abi.’’ dedi ve ekledi ‘’senin neyin var abi?’’. saygıdan ‘’abi’’ diyordu ve biraz çekingendi, çekingendi ama yüzünden gülümsemesini eksik etmiyordu. acaba bu gülümseme de saygı göstergesi için miydi?
‘’küçük bir kaza geçirip elimi kırmıştım, erhan hoca ameliyatla platin taktı, şimdi de kontrole geldim.’’ dedim. ‘’erhan hoca güzel doktor.’’ dedi, mahcup bir şekilde. ‘’hem güzel doktor hem de güzel insandır. senin neyin var?’’ diye sordum.
‘’benim adım kahraman abi. annemle babam birbirine çok âşıklarmış, yıllarca bakışmışlar ve sonunda evlenmişler. iki ablam var benim, babaannem çocuklar kız oldukça; ‘’boşa bu kadını, erkek evlat veremiyor sana.’’ demiş. bizim oralarda erkek evlat önemli abi, soyunu devam ettirir, soyadını yaşatır. babam ‘’hatice’mden vazgeçeceğime ölürüm.’’ demiş, annem sevgisinden ötürü ‘’seni benim yüzümden üzmesinler, gerekirse boşanalım. merak etme ben bir ömür seni sevmeye devam ederim.’’ demiş. sonra annem bana hamile kalmış.
abi ben doğunca herkes çok sevinmiş, öyle laf olsun diye herkes demiyorum. annemle babamın aşkını bilen bütün köy, hatta bütün ilçe sevinmiş. anne ve babasının aşkını, evliliğini, mutluluğunu kurtaran bebek ilan edilmişim. babam ben doğunca ‘’bu çocuk doğuştan kahraman hatice’m, bak ilk dakikadan evliliğimizi kurtardı, kahramanımız oldu. ablalarının da kahramanı olacak’’ demiş. adımı kahraman koymuşlar. ama galiba babam isim olarak söylememiş abi, babam buna inanmış, kendisini buna adamış abi.
babamın bir ‘’kahraman’’ deyişi var abi görmen lazım, zannedersin ben gerçekten bir kahramanım. zaten yıllarca bana ‘’kahramanım’’ diye seslendi, başkalarına tanıtırken de öyle kuru kuruya adımı söylemezdi hiç; ya ‘’oğlum kahraman’’ ya da ‘’kahraman oğlum’’ diye tanıtırdı.
ben o zamanlar anladım ki; babam benim kahraman olmamı istiyordu. ben kahraman olacaktım, babam da benimle gurur duyacaktı ama abi benim sadece adım kahramandı. ben bir insan nasıl kahraman olur bilmiyordum ki.
ben lisede biraz tekledim abi, kafa almıyor öyle her dersi diye okulu bıraktık. işte babam o aralar biraz buruklaştı. o aralar babam bana eskisi gibi sevgi göstermez oldu. abi biz tokatlıyız, tokat niksar’da yaşıyorduk. bilir misin bilmem, buralara göre küçük yerler. iş güç pek yoktur, işi olmayan kahvede takılır ya da varsa babadan dededen kalma tarlada çalışır. başka seçenek yok ki… bende babayla tarla tapan işleri yapmaya başladım; okul yok, meslek yok, tek seçenekti tarla…
babam bana ‘’kahraman’’ demeyi bıraktı abi. bir insanla ismini kullanmadan nasıl konuşulur abi bilir misin? ya da ismini söylemeden seninle konuşulmasını? ben bilirim abi, yıllarca ismimi söylemediler bana. uzaktan seslenmemek için; yanıma gelip söylediler diyeceklerini, adımı söylememek ve bana seslenmemek için. çok acıydı abi, insan adını özlüyor, adını duymak istiyor, adını unutuyor be abi…
benim iki kız kardeşim var abi, babam evlenip soy isimleri değişecek ve gidecekler diye midir bilmem; tüm ümidini, tüm hayallerini bana bağlamış gibiydi ve bende adamın hayallerini suya düşürdüm tabi. adımın vermiş olduğu sorumluluğun altında ezilirken, bir yandan da kızıyordum abi. ‘’kızıyordum’’ dediysem yanlış anlama sakın, babama değil ha, kendime kızıyordum. babamın hayallerini suya düşürdüğüm, babamın artık gülmemesine sebep olduğum için kızıyordum kendime. çünkü artık babamda yaşamıyor gibiydi, günden güne halsizleşiyor, gücü kuvveti azalıyor ve artık gülmüyordu. babam gözlerimin önünde eriyip gidiyordu abi.’’
içeri girdiğimizde gülen kahraman’ın yüzünde artık o gülümseme yoktu, öyle bir hüzün vardı ki o yüzde; tüm vücudumda kahraman’ın acısını hissetmeye başlamıştım. sorduğum soruya pişman olmuştum.
‘’abi bir gün tarladan eve geldik ama nasıl aceleyle geldik görmen gerek, daha işler bitmemişti ama biz işleri bıraktık geldik. köy hayatında böyle bir şey olmaz bilesin. 2002 dünya kupası’nı hatırlarsın abi, o yıldı işte. televizyonda da bizim maç var, dedim ya abi tokat küçük yer, tabi niksar daha da küçük; tek eğlence maç. oralar buralar gibi de değil, internet filan yoktu bizde abi, bırak interneti uydu bile bizde o zaman yeniydi, lükstü.
abi buralarda da oluyor muydu bilmem ama bizim oralarda yağmur yağınca uydu yayını kesiliyordu. o günde yağmur yağıyordu abi. oysa anten varken ben böyle şeyler hatırlamam, antende de olur muydu abi sen bilir misin? gerçi olsa ne olacak ki; anten, ya televizyonun üzerinde ya da elini camdan çıkarttığında dokunabileceğin yerde. belki de oluyordu da babam hemen düzeltiyordu, ben bilmiyorum.
babam yıllardan sonra o gün mutluydu, çünkü maç vardı ama biz eve gelince yağmur yağmaya başladı ve yayın gitti. matbaacı namık amca’nın oğlu mehmet bilgin var, o demişti bir keresinde ‘’yağmurda uydu antenine giren kablonun metal ucuna su değiyor diye yayın gidiyor, oraya alüminyum folyo sarınca düzeliyor.’’ diye. mutfaktan alüminyum folyoyu kaptığım gibi fırladım çatıya. elime fırsat geçmişti, babamın kahramanı olacaktım yeniden.
bizim evler ahşap ve kerpiçten yapılma evler abi, iki ya da üç katlı, kocaman bahçesi olan güzel evler. istanbul öyle mi be abi, küçücük evler dünya para. şimdi bizim ev ahşap ya; üst katta asma merdiveni koyup, çatıya çıkan kapağa hemen ulaşıyorsun. anadolu çocuğuz tırmandık hemen; ağaca filan çok çıkmışlığım varda abi, çatıya hiç çıkmışlığım yoktu, o zamana kadar ıslanan kiremitlerin kaydığını da bilmezdim.
çatıya çıkmamla ayağımın kayması bir oldu abi, o kocaman uydu antenine bile tutunamadım. çatıdan aşağıya bir düştüm abi sorma. bizim orada ‘’sorma’’ derler, o ânı yaşama ve üzülme diye. abi zannedersin gök gürledi, şimşek çaktı; ben düşünce öyle bir ses çıktı ama kimse duymadı. herkes televizyon başında maça bakıyor, her evden televizyon ve maç sesi geliyor.
abi ben bir duyduğum acıyı unutmadım hiç, birde babamın ‘’dualarım kabul oldu maçı izleyebileceğim.’’ demesini. bir o acıyı unutamıyorum abi, bir de babamın dua edecek kadar o maçı izlemek istemesini. acaba yağmurun yağacağını biliyordu da, yayın gitmesin diye mi dua etmişti? yoksa bir aksilik, bir iş çıkmasında maçı izleyebilsin diye mi?
abi canım nasıl yanıyor bir bilsen, biraz zorladım kendimi baktım güç bela ayağa kalkabilecek gibiyim. dedim ki kendime ‘’kahraman sen yaparsın, babanın maç keyfini bozma, bak adam dua etmiş bunun için. zaten yatıp uyusan geçer, geçmezse sabah babana anlatırsın. hem maçı izleten kahraman olursun, hem de acı geçmezse baban nasılsa hastaneye götürür.’’, abi ben ayağa kalktım ama sol bacağımı ne oynatabiliyorum ne de acıdan durabiliyorum ama dedim ya bir karar verdim ve çıktım yukarıya yattım.
abi sabaha uyandığımda ne yataktan kalkabildim, ne de yatakta dönebildim. iki bacağımda mosmordu…’’
kahraman’ın gözünden iki damla yaş gelmesiyle rahatlamıştım, üzülmesin diye kendimi zor tutuyordum. o iki damla gözyaşının vermiş olduğu cesaretle; dolan gözlerimden akan yaşlara mani olamadım. bir yandan da tekerlekli sandalyesine bakmamaya çalışıyordum. kahraman gözlerimi sabitleyecek yer bulamadığımı fark etmişçesine anlatmaya devam etti;
‘’babam sağ olsun abi, beni hastane hastane gezdirdi, ‘’umut yok’’ dediler ama o yılmadı. istanbullara kadar getirdi beni. onca yıl oldu; ne ben yürüyebildim, ne babam vazgeçti.
sende üzülme be abi, bunda üzülecek bir şey yok ki. hem babamın bir ‘’kahraman’’ deyişi var ki duyman lazım abi. tıpkı eski günlerdeki gibi. ben artık kahramanım abi, üzülme. sevin… o günden beri babam bana ‘’kahraman oğlum’’ ya da ‘’oğlum kahraman’’ demeye devam ediyor.
senin neyin var demiştin ya abi; benim ağır bir adım var, bacaklarıma ağır gelse de bu… benim artık hak ettiğim bir adım var.’’ dedi.
beni sorduğum soruya pişman etti, benim hüznüme inat gururla söyledi. o gün anladım isim vermenin sorumluluğunu, o günden sonra bazı isimleri duyduğumda yutkunamaz oldum ve o gün korktum çocuğum olunca bir sorumluluk yüklemekten. ve hâlâ korkuyorum, baba olmaktan…
devamını gör...
216.
kapattı küçük kız gözlerini.. uyumuş olabilir
miydi ki yoksa başka dünyalara açılan bir kapı mı bulmuştu.. başını yukarı
kaldırıp baksa da sonunu göremediği arkasından ışık huzmelerinin süzüldüğü
ahşap,üzerinde oyularak yapılmış desenler ve parmaklarının üzerine yükselip
anca açabileceği siyah kocaman bir anahtarı olan bu görkemli kapıyla daha önce
tanışmıştı..
parmaklarının üzerinde yükselip tüm gücüyle
çevirdi anahtarı.. yavaşça açarken kapıyı gözlerini kapamış ve içeriye bir adım
atmıştı.. araladı yavaş yavaş gözlerini.. güneş tüm ihtişamı ve
sıcaklığıyla en kavurucu günlerini yaşatıyor olmalıydı.. elini alnına dayayıp
kamaşan gözlerini gölgelik yapıyor bi taraftan da uçsuz bucaksız görünen kum
tepelerinin ortasında ne aradığını düşünüyordu.. burası neresiydi? yürümeye
başladıkça çok uzakta görünen bir şey olduğunu fark etti.. yüzünü o tarafa
dönerek yürümeye devam etti… güneş yakıcı ,yol uzun, yürüdükçe biten güç…
sahranın ortasını baştan başa kaplayan, beyaz
renkte ve kapısında parçalardan oluşan tüller uçuşan, üzeri değişik sembollerle
boyalı kocaman bir çadırın içine adımını atınca oldukça büyük ve yuvarlak bir
daireye benzediğini gördü.. yerde değişik desenlerde kilimler, bir köşede
yerde oldukça büyük bir yatak ve diğer kenarlarda kabarık renkli minderlerden
oluşan yukarılardan tüllerin uçuştuğu bir cennetti sanki.
adımını atarken ayaklarına gözleri takıldı..
büyümüşlerdi. sonra ellerine baktı anlam veremeden.. saçları ve boyu da
uzundu.. büyüdüğünü anladı küçük kız.. üzerinde ipek topuklarına kadar uçuşan
bir elbise yine parmak uçlarında adımlarını atarak etrafıda izliyordu.
burası yabancı olmak yerine daha tanıdık geliyordu..yüzyıllardır
buradaydı..burası onun evi..mabedi ve olmak istediği yerdi..
yavaşça ileride olan yatağa doğru giderken
uçuşan tülleri elleriyle aralıyor ve huzurun bu olduğunu hissediyordu.
beyaz örtüsü olan yatağa uzandı ve
kapattı gözlerini.. bir sıcak el hissetti yüzünde…açtı gözlerini ..ne zamandır
orada olduğunu bilmediği sıcacık gözleriyle ona bakan adam yüzünü ve saçlarını
okşuyordu.. hiç konuşmadan birbirlerine bakıyor ve gözleriyle
yakınlaşıyorlardı.. adam biraz daha yaklaşmış nefesiyle kadına hayat vermek
istercesine onu istiyordu. yavaşça dokundurdu dudaklarını kadının dudaklarına..
o an kadının içinde bir şeyler uçuşmaya başladı..nefesini kabul etti adamın..
dudaklarını bastırdı adamın dudaklarına.. her şey susmuş koca dünyada bir olmak
isteyen iki bedendi artık onlar.. adam öptükçe büyüdü, büyüdükçe hayat vermek
istedi kadına.. kadının yanakları al al, bütünleşmeyi beklercesine sabırsızdı..
adam yavaşça ayak bileklerinden öpe öpe sıyırdı kadının elbisesini.. ipek
elbise sanki kadının teni oldu, aşk kokmaya başladı tenleri.. iki delice akan
nehir, dağdan düşen çığ, önüne geçilemeyen seldi artık onlar.. tenden öte bir
bütünleşme.. iki bedende tek olmayı öğretiyordu adam.. tenleri kavrulurken
ateşten, yürekleri çoktan kor olmuştu.. her hücresine dokundu
kadının adam…kadın aşktan bitap düşmüş tüm benliğini vermişti adama… adam
kadını tamamladıkça heybetli, yaktıkça güçlüydü.. bir oldular yandılar, pervane
gibi döndüler birbilerinin ruhlarında.. ruhları yukarıdan bedenlerine baktı..
dünya yoktu. kadın yoktu.. adam yoktu.. beden
yoktu.. ten yoktu.. aşk vardı..
miydi ki yoksa başka dünyalara açılan bir kapı mı bulmuştu.. başını yukarı
kaldırıp baksa da sonunu göremediği arkasından ışık huzmelerinin süzüldüğü
ahşap,üzerinde oyularak yapılmış desenler ve parmaklarının üzerine yükselip
anca açabileceği siyah kocaman bir anahtarı olan bu görkemli kapıyla daha önce
tanışmıştı..
parmaklarının üzerinde yükselip tüm gücüyle
çevirdi anahtarı.. yavaşça açarken kapıyı gözlerini kapamış ve içeriye bir adım
atmıştı.. araladı yavaş yavaş gözlerini.. güneş tüm ihtişamı ve
sıcaklığıyla en kavurucu günlerini yaşatıyor olmalıydı.. elini alnına dayayıp
kamaşan gözlerini gölgelik yapıyor bi taraftan da uçsuz bucaksız görünen kum
tepelerinin ortasında ne aradığını düşünüyordu.. burası neresiydi? yürümeye
başladıkça çok uzakta görünen bir şey olduğunu fark etti.. yüzünü o tarafa
dönerek yürümeye devam etti… güneş yakıcı ,yol uzun, yürüdükçe biten güç…
sahranın ortasını baştan başa kaplayan, beyaz
renkte ve kapısında parçalardan oluşan tüller uçuşan, üzeri değişik sembollerle
boyalı kocaman bir çadırın içine adımını atınca oldukça büyük ve yuvarlak bir
daireye benzediğini gördü.. yerde değişik desenlerde kilimler, bir köşede
yerde oldukça büyük bir yatak ve diğer kenarlarda kabarık renkli minderlerden
oluşan yukarılardan tüllerin uçuştuğu bir cennetti sanki.
adımını atarken ayaklarına gözleri takıldı..
büyümüşlerdi. sonra ellerine baktı anlam veremeden.. saçları ve boyu da
uzundu.. büyüdüğünü anladı küçük kız.. üzerinde ipek topuklarına kadar uçuşan
bir elbise yine parmak uçlarında adımlarını atarak etrafıda izliyordu.
burası yabancı olmak yerine daha tanıdık geliyordu..yüzyıllardır
buradaydı..burası onun evi..mabedi ve olmak istediği yerdi..
yavaşça ileride olan yatağa doğru giderken
uçuşan tülleri elleriyle aralıyor ve huzurun bu olduğunu hissediyordu.
beyaz örtüsü olan yatağa uzandı ve
kapattı gözlerini.. bir sıcak el hissetti yüzünde…açtı gözlerini ..ne zamandır
orada olduğunu bilmediği sıcacık gözleriyle ona bakan adam yüzünü ve saçlarını
okşuyordu.. hiç konuşmadan birbirlerine bakıyor ve gözleriyle
yakınlaşıyorlardı.. adam biraz daha yaklaşmış nefesiyle kadına hayat vermek
istercesine onu istiyordu. yavaşça dokundurdu dudaklarını kadının dudaklarına..
o an kadının içinde bir şeyler uçuşmaya başladı..nefesini kabul etti adamın..
dudaklarını bastırdı adamın dudaklarına.. her şey susmuş koca dünyada bir olmak
isteyen iki bedendi artık onlar.. adam öptükçe büyüdü, büyüdükçe hayat vermek
istedi kadına.. kadının yanakları al al, bütünleşmeyi beklercesine sabırsızdı..
adam yavaşça ayak bileklerinden öpe öpe sıyırdı kadının elbisesini.. ipek
elbise sanki kadının teni oldu, aşk kokmaya başladı tenleri.. iki delice akan
nehir, dağdan düşen çığ, önüne geçilemeyen seldi artık onlar.. tenden öte bir
bütünleşme.. iki bedende tek olmayı öğretiyordu adam.. tenleri kavrulurken
ateşten, yürekleri çoktan kor olmuştu.. her hücresine dokundu
kadının adam…kadın aşktan bitap düşmüş tüm benliğini vermişti adama… adam
kadını tamamladıkça heybetli, yaktıkça güçlüydü.. bir oldular yandılar, pervane
gibi döndüler birbilerinin ruhlarında.. ruhları yukarıdan bedenlerine baktı..
dünya yoktu. kadın yoktu.. adam yoktu.. beden
yoktu.. ten yoktu.. aşk vardı..
devamını gör...
217.
geçen gün rüyamda yine adolf hitleri gördüm. selamlaştık ve kuruvasan yedik. bana nasılsın diye sordu ve bende iyiyim dedim. yakında öleceğim dedi adolf.. ben ise daha gençsin ne ölümü dedim. hissediyorum dediğinde sırtını sıvazladım. bir gün hepimiz öleceğiz şimdi bunu düşünme dedim. beni dinledi ve birlikte küçük kıyamet izleyerek uyuduk.hikayem tam olarak burada başlıyor ama yazabilmem için önce adolfun ölmesi lazım.
devamını gör...
218.
çok kısa bir öykü
"babamı trafik kazasında kaybettim" dedi. "telefonla konuşurken artık ne olduysa, kullandığı araba duvara toslamış. bulduğumuzda, kafası kopmuştu. o zaman on yaşımdaydım, hala unutmam. kafası boynundan giyotinle kesilmiş gibi ayrılmıştı. çok feciydi çok"
ellili yaşlardaydı ve kırk, kırkbeş yıl öncesinden söz ediyordu.
"o zaman cep telefonu var mıydı" diye sordum.
"cep telefonu demedim" diye yanıtladı. "ev telefonuydu".
aptal aptal yüzüne bakınca "kordonu uzatmış; telefon hastasıydı bizim peder" diye açıkladı.
"kordon dolanması olmuştur" dedim. "kordon boynuna dolanmış ve kafayı kopartmıştır"
"haklı olabilirsin, haklısın galiba" dedi.
"babamı trafik kazasında kaybettim" dedi. "telefonla konuşurken artık ne olduysa, kullandığı araba duvara toslamış. bulduğumuzda, kafası kopmuştu. o zaman on yaşımdaydım, hala unutmam. kafası boynundan giyotinle kesilmiş gibi ayrılmıştı. çok feciydi çok"
ellili yaşlardaydı ve kırk, kırkbeş yıl öncesinden söz ediyordu.
"o zaman cep telefonu var mıydı" diye sordum.
"cep telefonu demedim" diye yanıtladı. "ev telefonuydu".
aptal aptal yüzüne bakınca "kordonu uzatmış; telefon hastasıydı bizim peder" diye açıkladı.
"kordon dolanması olmuştur" dedim. "kordon boynuna dolanmış ve kafayı kopartmıştır"
"haklı olabilirsin, haklısın galiba" dedi.
devamını gör...
219.
kardeş hayatımız hikaye onu da kiramen katibin yazıyor. uğraşamam.
devamını gör...
220.
insan aslında neydi?
etten ve ruhtan oluşan bir mahlukat
yoksa bir aşığın söylediği türkü
bir türkü olmayı tercih ederdim. her şeyin herkesin bir sonu vardır. bir rüyanın, bir ömrün hatta bir sözün. sonu olan bir şey her zaman iyidir. çünkü her şey bir su damlası bile değildir zamanın karşısında. zaman insanı tüketir bir gülün solması gibi.
zamana gelmişken konu biraz bu hikâyenin kahramanından bahsetmek isterim. zannetmeyin bir avuç kelime ezberleyip gösterişli sokaklarda caka satsın veya hoş hanımlar için ezberlediği şiirlerden okusun. bu adamda bu dediğimiz şeylerden aramak güçtür. bu adam sadece yalnızdır. birçok arkadaşı olmasına rağmen……
insanın belki de en zor kabullendiği şeyi, yalnızlığı kabullenmiş olan bu kahramanımız bazılarına göre delirmiş, bazılarına göre de tamamen âşık olduğu kadına kaptırmıştı. ancak bu söylenenlere aldanmayın. asıl anlatmak istediğim başka benim burada
küçükken annesi tarafından terk edilen bu çocuk tamamen yalnızlığı içselleştirmişti. çocukken mahallenin haylaz çocukları topla oynarken bu bir başına ve yalnızdı. yalnızlık onun için bir ibadetti sanki. hep demişti. ben bu dünyaya yalnız geldim ve yalnız gideceğim. ancak onun en büyük sorunu yalnızlığı değildi tek, kavgasıydı…
kavgası, mücadelesi onun için sonu bitmeyen ebedi bir varlıktı sanki. insan sonu bitmez koşuşturmacalardan yorulurken, o tamamen mücadele içindeydi. bir tek hariç yalnızlığı
bu sözler kafasını tekrardan çınlattıktan sonra mehmet, uykusundan korku ve kederle uyanır. gördükleri sadece geçmişinden kalan bir avuç kırıntı hatıraydı. küflenmeye başlayan yorganı ve sigara izmaritleriyle ucunu yaktığı yastığı ter içindeydi. doğruldu, karşıda duran cama yöneldi. penceredeki perdeyi araladıktan sonra tipi şeklinde yağan karın yerde bir ayak izinin varlığı dikkatini çekti. kendi kendine düşünmeye başladı bu allah’ın günü kim bu acaba dışarı çıktı diye.
etten ve ruhtan oluşan bir mahlukat
yoksa bir aşığın söylediği türkü
bir türkü olmayı tercih ederdim. her şeyin herkesin bir sonu vardır. bir rüyanın, bir ömrün hatta bir sözün. sonu olan bir şey her zaman iyidir. çünkü her şey bir su damlası bile değildir zamanın karşısında. zaman insanı tüketir bir gülün solması gibi.
zamana gelmişken konu biraz bu hikâyenin kahramanından bahsetmek isterim. zannetmeyin bir avuç kelime ezberleyip gösterişli sokaklarda caka satsın veya hoş hanımlar için ezberlediği şiirlerden okusun. bu adamda bu dediğimiz şeylerden aramak güçtür. bu adam sadece yalnızdır. birçok arkadaşı olmasına rağmen……
insanın belki de en zor kabullendiği şeyi, yalnızlığı kabullenmiş olan bu kahramanımız bazılarına göre delirmiş, bazılarına göre de tamamen âşık olduğu kadına kaptırmıştı. ancak bu söylenenlere aldanmayın. asıl anlatmak istediğim başka benim burada
küçükken annesi tarafından terk edilen bu çocuk tamamen yalnızlığı içselleştirmişti. çocukken mahallenin haylaz çocukları topla oynarken bu bir başına ve yalnızdı. yalnızlık onun için bir ibadetti sanki. hep demişti. ben bu dünyaya yalnız geldim ve yalnız gideceğim. ancak onun en büyük sorunu yalnızlığı değildi tek, kavgasıydı…
kavgası, mücadelesi onun için sonu bitmeyen ebedi bir varlıktı sanki. insan sonu bitmez koşuşturmacalardan yorulurken, o tamamen mücadele içindeydi. bir tek hariç yalnızlığı
bu sözler kafasını tekrardan çınlattıktan sonra mehmet, uykusundan korku ve kederle uyanır. gördükleri sadece geçmişinden kalan bir avuç kırıntı hatıraydı. küflenmeye başlayan yorganı ve sigara izmaritleriyle ucunu yaktığı yastığı ter içindeydi. doğruldu, karşıda duran cama yöneldi. penceredeki perdeyi araladıktan sonra tipi şeklinde yağan karın yerde bir ayak izinin varlığı dikkatini çekti. kendi kendine düşünmeye başladı bu allah’ın günü kim bu acaba dışarı çıktı diye.
devamını gör...