201.
yaşlı adamın dizleri dondu

gri saçlı adam babasının o gün öleceğini biliyordu. pırıl pırıl bir bahar günüydü ve ölümü hem kendisi hem de ailesi için bir lütuf olan yaşlı adamın böyle bir günde öleceğine emindi. güneş elinde sarı bir tüyle dünyayı gıdıklıyordu. nesneler bu tatlı ışığın altında hafiflemişti. her an havalanıp etrafa dağılacakmış gibi duruyorlardı.
yaşlı adam bundan on üç ay önce havanın insan kemiklerini dondurduğu bir şubat akşamında derin konuların konuşulup insanın damağına yapışan koyu kahvelerin içildiği köy odasından eve dönerken bir anda yere yığılmış ve o günden beri bir daha ayağa kalkamamıştı. gri saçlı adam ailesiyle beraber akşam yemeği için kurulmuş sofranın başında beklerken kapıya yığılıveren babasını görünce o an yıllardır korktuğu ve bir gün başına geleceğine emin olduğu şeyin sonunda gelip kendisini bulduğunu anlamıştı, onu nelerin beklediğini korkulu bir rüyayı anımsar gibi gözlerinin önüne getirebiliyordu. ne kadar bekliyor olsa da o an geldiğinde tüm bedenini sarsan bir dehşete kapılmadan da kendini edememişti. karısı, annesi ve çocukları yaşlı adamı zar zor kaldırıp yatağına taşırken gri saçlı adam bir düşünce hali içerisindeydi. o sırada yatağına uzanınca biraz kendine gelen yaşlı adam oğlunun tahminini doğrulayan şu sözleri söylemişti:
"bu hava da ne böyle? dizlerim dondu."
gelini hemen sobayı yakmış, torunları da dedelerinin dizlerine masaj yapmaya başlamıştı. yaşlı adamın karısı da tıpkı gri saçlı adam gibi bir düşünce hali içeisine girmişti o an. kendisini nelerin beklediğini kestirebiliyordu. eğer yaşlı adam yataklara düşerse en büyük sorumluluk ona kalacaktı. oğlu gibi kendisi de uzun bir süredir böyle bir korkuyla yaşıyordu. ayağa kalkmak için iki kişinin yardımına ihtiyaç duyan, oturmak için eğilip yere tutunan kocasının önünde böyle bir sınavın olduğu belliydi. onu yatakların içinde aylar sürecek bir mahkumiyet bekliyordu. yaşlı adam o soğuk şubat akşamı son kez yürümüştü.
yaşlı adamın karısı, ayağa kalkacağına dair henüz umudu olduğu günlerde odun sobasında ısıttığı suları torbalara koyup buz tutmuş dizleri çozülsün diye kocasının dizlerine koyar ve üzerini kendi yaptığı ağır yün yorganla örterdi. kendisi, kocasının bir gün tekrar evdeki son zamanlar büyük oğluna geçmeye yüz tutmuş hükümdarlığını tekrar eline alacağına dair olan umudunu uzun bir süre diri tutmuştu. yaşlı adamsa ayaklarında derman kalmamışçasına yere yığılıverdiği an tıpkı ayaklarındaki güç gibi bir gün tekrar ayağa kalkacağını ve bir reis gibi evini yöneteceğine dair inancını tamamen kaybetmişti. aylarca karısının, gri saçlı adamın, gelininin ve torunlarının teşvikine rağmen bir kez olsun ayağa kalkıp yürümeyi denememişti. eve doktorlar çağrılmış, civarın en bilinen kırıkçıları getirilmiş; karısı sorup soruşturup tarifler yaptığı denenip kanıtlandığı söylenen koca karı ilaçlarını dizlerine sürüp bezlerle bağlamış, böyle şeylere pek kanaat etmese de gri saçlı adam muskalar yapıtırıp bsının yattığı odanın her tarafına asmıştı ancak yaşlı adamın dertop edip karnına çektiği dizleri bir daha çözülmemişti.
yaşlı adam bu atalet halini bir türlü aşamadığı için o kış boyunca yatağının yanındaki pencereden gördüğü karamsar manzara dışında hiçbir şey görmemiş; karısının ağzına koyduğu yemeği çiğnemek, kolları uyuşunca sırt üstü; beli uyuşunca da yana dönmek dışında neredeyse hiç hareket etmemişti. hareketsiz kaldıkça hareket yetisini daha çok kaybediyordu. düşüşünün ilk günlerinde elini yaşlı kadının ağzına getirdiği kaşığa atar, yemeğini kendi yemek isterdi. bir tas un çorbasını yarılayamadan titreyen ellerinin salladığı kaşıktan dökülen çorba gögsüne konan bezi doldururdu. çok geçmeden yaşlı adam bu son gayretleri de bırakmış ve yün yorganın altında aylar geçirmişti. sırtında ve kalçalarında bası yaraları açılmış ve neredeyse bütün eklemleri hareket yetisini kaybetmişti.
ev halkı yaşlı adamın mum gibi eriyip gidişine sadece tanıklık edebiliyordu çünkü ayaklanacağına dair hiç umudu olmayan yaşlı adamın bu haline yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. kişisel bakımını- çoğunu yaşlı kadın üstlenmiş olsa da -yapıyor ve ellerinde oturup beklemekten başka birşey gelmiyordu. dillendirmeseler de hepsi eriyip giden bu kaskatı bedene takılıp kalmış ruhunun bir gün sonunda pes edip gideceği günü iple çekiyordu ancak kimse yün yorganın altında pis kokular içinde tıpkı herkes gibi o huzur anını bekleyen yaşlı adama bu karamsar duygularını açmıyordu. eve aylarca içerde bir cenaze varmışçasına buruk ama kaybolmayan monoton bir hüzün hakim oldu. ev halkı ne zaman geleceği bilinmeyen ama geleceği kesin olan bir taziyeyi bekledi aylarca.
ne kadar belli etmeseler de yaşlı adam, içinde olduğu durumun farkındaydı ve onun iyileşme ihtimallerini ortadan kaldıran kabullenmişlik halinin sebebi de buydu aslında; iyileşeceğine dair ufak bir umudu bile yoktu. artık ayağa kalkarken tutunacak birşey aradığında, otururken önce elleriyle yere tutunduğunda, yağmur yağınca korktuğunda önünde vermesi gereken böyle bir sınavın olduğunu biliyordu. işte o gün geldiğinde yaşlı adam hiç çaba gösterme gereği duymadan herşeyin olacağına varmasını beklemişti.

bitmek bilmez kış gecelerinde yaşlı adam, acılar içinde kıvranır sabahlara kadar kemikleri kırılıyormuşçasına inlerdi. karısı ilk zamanlar kocası için çok üzülür, uykusunu bir kenara bırakır, karanlığın içinde dokununca insanın içini ürperten bir deri bir kemik kalmış dizlerini bulup masaj yapardı. bu merhamet duygusunu ve bir gün kocasının tekrar ayağa kalkıp hükümdarlığını devam ettireceğine dair umudunu uzun bir süre koruyabilmişti ama kocasının iyileşme adına bir arpa boyu yol katetmemesi ve üzerindeki sorumluluğun günden güne artması bu masumane duyguları silmiş ve yerine nefreti koymuştu.
ömrü boyunca kocasına ettiği kölelik boyutuna varmış hizmetleri hatırladıkça yaşlı kadın yaşadığı bu zor durumun teksorumlusu olarak kocasını göörüyordu. onca emeğine karşın bir kez olsun memnuniyet duymayan adamın bunları sonuna kadar hakettiğini ve daha da büyük acılar çekeceğini düşünüyor ama kurunun yanında yaşın da yanaağını bildiği için ne tür bir duygu içinde olduğunu kestiremiyor, bazen nasıl bir tavır takınacağını bilemiyordu.
" yandığı kadar ben de yanacağım onunla." diyordu içinde küçük tuvaletinin bulunduğu su şişelerini helaya dökmek için sıcak yatağından her kalktığında. "huzurlu bir ölüm kadar allah'ın verebileceği daha güzel bir lütuf yok." diye söylenmeye devam ediyordu buz gibi kış gecesinde iki eliyle idrar dolu sıcak şişeyi tutarken. "her seferinde nasıl doldurabiliyor bunu anlayamıyorum." ancak şişeyi boşaltıp ana rahmi kadar güzel yatağına döndüğünde az evvelki köpürme halinden eser kalmıyordu. kocasının bitmeyen istekleri onu ne kadar kızdırsa da biraz durup düşündüğünde söylediği boğazdan yukarı, yürekten olmayan, sözlerden dolayı pişman oluyor, tövbe edip onun için dua ediyordu. yaşlı adam uzandığı yerden canı sızlayan dizlerinde atarken kör karanlıkta karısının gözlerini ve yüreğinin yansıması olan yüzünü görmese de sözlerinin onun için kerçekten hissedip söylediği şeyler olmadığını biliyordu. yaşlı kadının hisettiği duygular bıçak gibi keskin ve kararlı değil, uçları yuvarlatılmış bir sopanın dokunuşu gibi yumuşak ve iki taraflıydı. tıpkı ilk zamanlar kocası için duyduğu acıma, merhamet ve büyük umutların yavaş yavaş nefrete dönüşmesi gibi duygular sürekli şekil değiştiridi ancak yine de onun kadın ruhuna işlemiş, kocasına karşı hizmet etme zorunluluğunu duyumsaması hiçbir zaman değişmemişti.
kocasının bu on üç aylık mahkumiyeti boyunca tutarsız tavırlarına sebebiyet veren bu ambivalenz duygular içinde yaşlı kadın en az kocası kadar acı çekmişti ve tıpkı gri saçlı adam gibi o ilk bahar sabahı odasını canlı bir nesne gibi dolduran sarı ışığın içinde artık bir bebek mezarına sığacak kadar küçülmüş bedene baktığında beklediği huzur anının çok da uzak olmadığını anlamıştı.
babası üzerinde yün yorganla yere yapışmış yer yatağının içinde büyük acılar çekmişti ancak o güzel ilkbahar günü elinde gümüş tütün tabakasıyla cıvıldayan kuşları dinlerken sardığı sigarasını içtiğinde beklediği günün geldiğini anlamış ve kapının eşiğinde duran karısı fısıldarcasına başı ipleri bırakılmış bir kukla gibi yana devrilen babasının sonunda o huzur anına kavuştuğunu haber verdiğinde gri saçlı adam bir an gerçekten de her şeyin havalanıp etrafa dağılacağını sanmıştı.
2021
devamını gör...
202.
ölüm meleğinin istifası

kuşunun mezarı başında ağlayan hüzünlü çocuk bir çam ağacının arkasında kayıtsız bakışlarla onu izleyen ölüm meleğini gördü. bunca zaman ona dostluk eden minik kuşun canını alan bu boynuzlu, kara cüppeli yaratık kadar korkutucu bir şey görmemişti şimdiye kadar. duruşunu bozmadan ona bakmaya devam etti. ölüm meleği görüldüğünü anlayınca iğnelerinde yağmur damlaları birikmiş çamın arkasına daha çok sığındı. görünmek alışkın olduğu birşey değildi. beşeri duyguların en ızdırap verici olanı utanç ilk kez ruhunda geziniyordu. "bu mahluklar nasıl yaşıyorlar böyle bir duyguyla?" diye düşündü. zangır zangır titreyince ona kıyamet günü kendi canını alacakken bahşedilecek olan korku utançla cebelleşen ruhunu ele geçirdi. bir an kıyametin kopacağını ve tanrının kendi ruhunu söküp çıkarmak için emir vereceğini sandı. cehennem zemherisi kadar soğuk bir yel cüppesinin altında gezinirken çocuk doğrulup ona doğru yalpaladı.
"neden öldürdün kuşumu?"
çocuğun tavrı bir sorgu meleğininki kadar kararlıydı ancak ayakta duracak hali yoktu. ölüm meleği neden beşeri duygular hissettiğinin şaşkınlığını yaşıyordu ve şaşkınlığın da aslında ilk kez benliğine uğradığını fark etti. ona bir gün kendi canını da alması gerektiği söylendiğinde bile şaşırmamıştı.
"onu çok seviyordum, neden yaptın bunu."
ölüm meleği onu duyup duymayacağını bilmediği için tereddüt etti. zaten ne diyeceğini bilmiyordu. insanların pek sevdiği biri değildi.
"hepimiz öleceğiz." dedi. çocuk sorduğu soruyu unutmuştu bile. meleğin sesini duyunca irkildi. cevap ikisini de memnun etmemişti.
"herkesi aynı gün öldüremez misin?"
"buna kendim karar vermiyorum."
çocuk inanmamış gibi bakıyordu. melek konuşmaya devam etti.
"ayrıca bugüne kadar kimseyi öldürmedim."
çocuk şaşırmıştı. kafasını kuşunun mezarına çevirdi.
"kuşum neden pat diye düştü o zaman."
yine ağlamak üzereydi.
"kalbi durmuştur belki." dedi melek. çocuğun bir daha ağlamasını istemiyordu.
"babam yaşlandığı için ölmüştür dedi. hepimiz yaşlanınca ölecekmişiz."
"bu doğru. ama bazılarınız yaşlanmadan ölür."
"biliyorum. kuşum ölecek kadar yaşlanmamıştı daha. amcam onu getirdiğinde babaannem yaşıyordu ve o şimdi öldü ama babaabem hala yaşıyor." dedi çocuk tekrar meleğe bakarken.
"babaanneni seviyor musun?" dedi melek.
"onu da mı öldüreceksin."
"ben kimseyi öldürmem."
"kuşumdan sonraki en iyi arkadaşım babannem." dedi çocuk. yine gözleri dolmuştu.
"o halde babaanemle benim canımı aynı anda al."
"buna ben karar veremem dedim ya."
melek insanların onu hiç sevmediğini düşündü. çocuğun onu sevmesini istedi. saçlarını yağmur yanaklarını gözyaşları ıslatmıştı. merhamet etmek istedi.
"bir daha kimsenin canını alma o zaman"
"bu mümkün değil." dedi melek. dudakları gerildi, burnundan hızla nefes verdi. ilk kez gülüyordu.
"aslında ben de kimsenin ölmesini istemem." dedi sonra. neyi isteyip istemediğini bilmiyordu oysa. tek bildiği şey kaderde ne yazıldıysa onun muhakkak olacağıydı.
"istifa et o zaman. amcam her sabah kalkıp şehre gitmeyi istemediği için işinden istifa etti." deedi çocuk safça. melek bir kez daha havanın hızla burnundan ve ağzından çıktığını hissetti. bu sefer kahkaha atıyordu. onu kandırabileceğini düşündü çünkü çocuk bir melekten daha temizdi.
"istifa edersem kimse ölmez." dedi kahkahasını bastırabildiğinde.
"ne güzel işte. kuşumu geri getirmez belki ama babaannem hep yanımda kalır." dedi masum bir tebessümle.
"kimse ölmezse birkaç yıla açlıktan kıvranırsınız."
"amcamın deposu buğday dolu."
"bir depo buğday sekiz milyar insana yetmez."
"bizim köyümüzde sadece üç yüz kişi var."
"ne kadar bencilmişsin." dedi melek ona bakan masum ifadenin altındaki bencil varlığı farkedince şaşırmıştı.
"baharda dişçi çingeneler ve saman öğütmeye gelen batozcular gelir köyümüze onlar dışında kimseyi görmem." diye ssitem etti çocuk.
"görmediğin insanların ölümü seni üzmüyor mu yani?"
"bir de şeker satan tablacılar bir de hurdacılar bir de dilenciler ..."
"bunları katarsak işin içinden çıkamayız. öğrenilince herkes köyünüze gelir."
"buğday zamanında biçerciler de gelir."
"üzgünüm, istifa edemem." dedi melek bezgince. bunun çocuğu daha da hırslandıracağını biliyordu.
"neden?" diye sordu çocuk hüzünlü bir merakla.
" dün dizleri donmuş yaşlı bir adamın canını aldım. yatağında acılar içinde kıvranıyordu. ailesi acısı son buldu diye ölümüne sevindiler. eğer ölmezseniz yaşlanıp acılar içinde kıvranırsınız."
çocuk dalmış düşünüyordu. melek onu köşeye sıkıştırdığını düşünüp sevindi.
"yaşlanıp acı çekene kadar bekle o zaman." dedi sonra bulduğu parlak fikrin heyecanıyla.
"buna vaktim yok."
"sadece bizim köyümüz için yap o zaman."
"ben köyünüzdekilerin canını almayayım o halde. ama acı çekenleri sen öldür."
"ben kimseyi öldürmem. öldürmek kötüdür. herkes kuşumun ölmesini istiyordu."
"neden?"
"çünkü sürekli onunla konuşuyordum. kuşumla konuşmaktan yemek yiyemediğim için kısa kalacağımı söylüyordu."
"evet biraz geveze birisin."
"amcam da öyle diyor. ama kuşumun ölmesini hiç istemiyordu. duyunca üzülecek."
çocuk yine ağlayacak gibiydi. rüzgar ıslak saçlarına çarpınca ürperiyordu. hava nereyse kararacaktı birazdan amcasının geleceğini düşündü. iki yıl önce elinde kafesle içeri girdiğini hatırladı cik cik öten kuş yağmurdan ıslanmıştı. amcası kafesi çeketiyle örtmüştü yol boyunca.
"aslında kimseyi öldürmüş olmaycaksın. acılarına son vereceksin işte." dedi çok sonra melek. gözleri dolan çocuk yine dalıp gitmişti.
"amcamın buğday deposunda fare zehri var." dedi suç ortağına fısıldar gibi.
"bu insanlara acı çektirmez mi?"
"babaannem amcam taşınıp şehre giderse bir avuç içip kendini öldüreceğini söylemişti. canı da yanmazmış kendini asan öğretmeninki gibi. ip boynunu kırmış."
"anlaştık o halde."
"amcamdan bana bir kedi almasını isteyeceğim."
"neden kedi, kuşları sevmiyor musun?"
"seviyorum ama kuşlar fare yemez."
"çok bencilsin. kuşundan ne farkı var farelerin?"
"herşeyi yiyiyor fareler. amcamın buğday çuvallarını delip yere döküyorlar. fare zehrini bile yiyiyorlar."
"ben ayrımcılık yapmadım hiç."
"zehri bitirirlerse acı çekenleri öldüremem."
"işinin erbabıymışsın."
"ayrıca fareler aptal."
"insanlar da öyle." dedi melek.
çoktan arkasını dönüp gitmişti. çocuk arkasından bakıyordu. birgün artık ayakları tutmayan yaşlı bir kadın olup içine fare zehri döktüğü un çorbasını afiyetle yerken karşısında beliren ölüm meleğini gördüğünde anlaşmalarının külliyen bir yalan olduğunu anlayacaktı.
mayıs 2023
devamını gör...
203.
mazot

gri renkli eski bir tüplü seiko televizyonda castrol reklamı oynuyordu. yaşlı kadın kendini zar zor mindere bırakıp bastonuyla torununu dürttü.
“ kapat şu meredi, içerisi mazot kokusuyla dolacak şimdi.”
devamını gör...
204.
adil kral efraim ve gülmenin yasaklanması üzerine alelade bir öykü

sabah gözlerim aralanırken suratımda o aptal ifadeyi hissediyordum. neredeyse ağzım kulaklarımdaydı. içim kıpır kıpırdı. idrakim ağır ağır açılırken, kendimi nasıl zor bir durumun içine soktuğumu da anlamaya başlamıştım. içime bir korku yayıldı.

hemen astım suratımı. pencereye baktım, neyse ki perdeler çekili. yine de bu hiçbir şey demek değildi. bir şekilde hepimizin durumunu biliyorlardı. bazıları evlerimizde kamera olduğunu söylüyordu. bazıları güldüğümüzde dünyaya farklı bir çeşit enerji yaydığımızı ve hükümetin elindeki bir cihazın bunu ölçebildiğini. hayır diyordu tutucu gruplar, hala cadının büyüsünün tesiri altındayız, o yüzden üç asırdır ağlıyordu bazıları. kara yasın üstünden tam 274 sene geçmişti ve o günden bugüne ülkenin erişkinlerine gülmek yasaktı. aslında bakarsanız, çoğunlukla, yedi yaşında gülmeyi bırakmaya başlıyordu insanlar. on yaşına kadar gülmeye devam edenler azımsanmasa da, neredeyse on yaşından sonra kimse gülmüyordu. anne ve babalar, çocuklarının gülme alışkanlıklarını bitirebilmek için türlü yollara başvuruyorlardı. kimisi ayıp diyordu, kimisi tatlı sert uyarıyordu, kimisi ödül veriyordu her gülmediği gün için çocuğuna, kimisiyse dövüyordu. zaten ülke iyi bir durumda değildi, kara yastan önce adil kral efraim döneminde yaşanan büyük kıtlıktan sonra dünya hiç iyiye gidememişti. bu da zaten bazı çocukların gülmeye pek niyetli olmaması sonucunu doğuruyordu.

yine de dünyaya rağmen, gülmenin kesin yasak olmasına ve gülenlerin cezasının kesin idam olmasına rağmen, insanlarımızın somurtmaya çocukluktan alışmasına rağmen, dünyanın pis ve kokuşmuş olmasına rağmen, hatta üç asırlık yaramızın bize taze gelmesine rağmen, yani her şeye rağmen bazen bazıları boş bulunuyordu. ya da benim gibi bir rüyanın tesiriyle elinde olmadan yüzüne aptal bir ifade yerleşiyordu. o yüzden şehir meydanında bir darağacı kuruluydu. içimdeki korku büyüdü. ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, sanki bir an sonra kapımdan içeriye gireceklerdi, duvarlar üstüme geliyordu. bugün günlerden perşembeydi. yani idam günü. kaçmam gerek diye düşünüyordum. oysa yeryüzünde kaçacak bir yer mi vardı sanki? sonunda kendimi saim’in yanında buldum. ona güveniyordum, ama bu konuyu konuşmak ne kadar doğruydu onu bilmiyordum. hadi diyelim kamera yerleştirmemişlerdi, telefonları, evleri de mi dinlemiyorlardı? ama anlatmam lazımdı, bu korku beni bitirecekti. “dışarıya çıkalım mı” dedim nereye gidebileceğimizi bilmiyordum, çok tedirgindim. saim’in adımlarına teslim ettim kendimi. ormanın yolunu tuttuk. insanların çoğunluğu ormandan uzak duruyordu, yıllar önce cadının bir ormanda yaşadığı ve o büyüyü de ormanda yaptığını söylüyorlardı. o ya da bu orman fark etmezdi, herhangi bir ormanda karşınızda bitebilirdi. hatta halkın öfkesi yüzünden her yıl geniş orman yangınları oluyordu. gerçi bazı karanlık topluluklar cadıya hak veriyordu. yani adil kral efraim bile yapmış olsa ona ve çocuğuna yapılmış olan haksızlıktı. tüm dünyayı tek bayrak altında toplayıp, dünya insanlarına adaleti ve refahı getirmek için ömrü boyunca çabalamış kral, sonunda tüm dünyaya en büyük felaketi ve kıtlığı getirmişti.

saim’le ara sıra ormana gelirdik. kara yastan sonra cadının öldüğü o 13. gün lanetin kalktığını ve geriye sadece gülmeme alışkanlığımızın kaldığını düşünüyorduk. zaten şu sabahtan önce sorsaydınız bana kimse izlemiyordu bizi. ancak tabi ki yasa yasaydı ve siz toplu bir alanda gülerseniz bunun cezası belliydi. bu sabah yüzümde o aptal gülümseme ile uyandığımdaysa bildiğiniz gibi içimdeki korku baş gösterdi. ormanın içine ilerledikçe hem rahatlıyor, hem de mantığım kontrolü biraz da olsa eline geçiriyordu. sonunda akarsuya ulaştığımızda, kısık sesle saim’e anlatmaya başladım olan biteni.

ilk şaşkınlığı atınca garip bir heyecan duyuyormuş gibiydi, demek “gülerek uyandın ha” dedi. biraz daha kısık sesle konuşmasını işaret ettim. alaycı bir tavırla baktı bana, “bizi burada duyamazlar.” öyle farklı duruyordu ki bir an gülecek sandım, ama tabi ki gülmedi. “bir şey olmaz” dedi, “kimse görmediyse, kimseye de anlatma. tüm o korkutmacaların birer otokontrol mekanizması yaratmak için olduğunu biliyorsun” dedi. biliyordum. yani en azından bu sabaha kadar öyle düşünüyordum. şimdi ise korkuyordum. “söylesene nasıl bir histi?” diye sordu. böyle bir soru beklemiyordum. bunu düşünmemiştim bile. “açıkçası güzeldi, sanki içimde titreşime alınmış bir telefon vardı” dedim. bu tanımlama hoşuma gitmişti. saim’in yanında iyice rahatlamıştım. şimdi güldüğüm o anı düşünüyordum. demek insanlar üç asırdır bu his yüzünden ölüyordu. oysa ne kadar güzel bir histi.
cadı’nın laneti, sonra o büyük kıtlık ve ardından yaşanan kara yas olmasaydı belki herkes gülerdi. adil kral efraim, tüm dünyanın mutluluğu için ne büyük fedakârlıklar yapmıştı. ne kadar çok çabalamıştı. neredeyse tamamını tek damla kan dökmeden tüm dünya devletlerini tek çatı altında toplamıştı. sonra kıtlıktan önceki gün, kral’ın on dört yaşındaki oğlu, kral’da olmayan bir kibre kapıldı, haksız yere can aldı. bu can cadının yusuf yüzlülüğü ve temiz kalpliliğiyle ün salmış oğlunun canıydı. mahkeme kuruldu. her şey açıktı, ama kral efraim’in oğluna olan merhameti, adalet duygusunu alt etti. canına can isteyen cadıya sadece toprak verilmesinde karar kıldı. cadı o zaman çok sinirlendi ve ormana koşup, büyük kıtlığa sebep olacak o kara büyüyü yaptı. “gözyaşlarınız denizi dolduruncaya dek, tek bir insanoğlunun güldüğü günde, tek bir damla düşmeyecek yeryüzüne, güneş hepinizin neşesini çalacak. canımın bedeli, haksızlık edenlerin laneti olacak”
sonra büyük kıtlık başladı. güneş parladıkça parladı. denizler kurudu, ne bir damla su düştü, ne de güneş parlamaktan yoruldu. sıcaklar ve susuzluğu hastalıklar izledi. hem de ilk saraydan başladı bu hastalıklar. kralın oğlu yataklara düştü. yine de insanlar kara yasa kadar gülmekten vazgeçmemişlerdi. kara yas, yani kralın oğlunun hastalıktan öldüğü o günün ertesi. adil kral efraim delirdi. gülen herkesi öldürün diye bir emir çıkardı. böylelikle çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek demeden milyonlarca insan öldürüldü. gözyaşlarıyla değil insan kanlarıyla doldu denizler. fakat bu emir amacına da ulaştı, artık kimse gülmüyordu. kara yasın yedinci gününde yağmur yağdı. düşen ilk yağmur tanesi kral efraim’in başına düşmüştü. aklı başına geldi efraim’in, yaptıklarının altında ezildi, kendini zehirledi. on üçüncü gün de cadının cesedi sarayın önünde bulundu. ama o günden sonra da yasak kalkmadı, gülmek yasaktı ve gülenler öldürülecekti, sadece çocuklar muaf tutulacak şekilde değiştirildi yasa. her perşembe dünyanın değişik şehirlerinde insanlar idam ediliyordu, idamları izlemek vatan göreviydi, bu görevi yerine getirmeyenlere para cezası kesiliyordu.
yine de o güzel his, içimi kıpır kıpır eden, beni heyecanlandıran, daha önce yaşamadığım o his…
“biraz daha anlatsana” dedi saim. ne anlatacağımı bilmiyordum, hem vakit geliyordu, “unut bunu” dedim “güzeldi ama ben gülmedim. idam vakti yaklaşıyor, gidelim.” saim’de garip bir haller vardı ama anlayamıyordum. yürürken vakit nasıl geçti anlamadık, kalabalığın içinde bulduk kendimizi. kafamın bir köşesinde sabah vardı, gülmek ne muhteşem bir şeydi. şimdi tüm şu somurtkan kalabalık gülseydi, dünya daha farklı olmaz mıydı? idamlar başlamak üzereydi, kalabalık artıyordu. darağacını görünce uzaktan, yeniden tedirginlik kapladı içimi, ya birisi anlarsa, ne yapardım. ya biliyorlardıysa zaten, yutkunmaya meyletmiştim ki, saim bir kez daha hiç beklemediğim bir şey yaptı, ağız dolusu güldü “dediğin kadar muhteşemmiş gülmek” diye bağırdı bana, gözleri parlıyordu. ne olduğunu anlayamadan, çevremizi sardılar. saim her zamankinden çok farklıydı, biraz sonra ölecek olmaktan çok, şimdi gülüyor olmakla ilgiliydi. bizi idam alanına taşıdılar. tüm o ötekilerden önce ilk bizdik, çünkü bu açıkça isyandı. boğazından ip geçerken saim gülüyordu. en sonunda kalabalığa bağırdı, “gülmek güzel, siz de gülün. cadı öleli üç asır oluyor, artık lanet kalktı.” kalabalık hareketlenmişti, tüm o somurtkan nizamilik bozulmuştu, yine de kimse gülmüyordu. lanet saim’in boğazındaydı, son sözleri, belki de son gülüşü yarım kaldı. homurtular içinde boğuldu. sıra bana gelmişti, bir şeyler söylemem gerektiğini hissediyordum, ama onun gibi gülmek gelmiyordu içimden, aksine olanlar karşısında müthiş üzülmüştüm. gözümden yaşlar akmaya başladı. darağacına sıra bekleyenlerden birisi, “gülmek için son şansın diye bağırdı bana” kalabalık bir şey olmasını bekliyor gibiydi ip boğazımdan geçerken. “bu sabah suratımda aptal bir gülümsemeyle uyandım” diye bağırdım. “keşke yaşadığım her gün o aptal gülümsemeyle uyanabilseydim” bunu söylerken sonunda tebessüm edebildim, saim’i anlıyordum. sehpaya vurdular, ayaklarım boşta kaldı, son nefesimi verirken görebildiğim kadarıyla kalabalık biraz daha kıpır kıpırdı
devamını gör...
205.
zabıta ünal

çocukluğumun geçtiği sokak, beşiktaş ilçesinin dikilitaş mahallesi… ben dikilitaş sokakta oturuyordum, mahalleye adını veren, yolun ortasında bir ağaç bulunan sokak ve o ağacın tam karşısındaki apartman. işte o apartman benim evimdi, ahmet bey apartmanı daire beş. çocukluğum ve gençliğim bu sokakta geçti.
o zamanlar şimdiki gibi perşembe pazarı bu sokağa kurulmuyordu, yukarıya üst sokağa kuruluyordu. şu domates tezgâhının durduğu kaldırımda ilk seyrimi gerçekleştirmiştim. ünal amca ve fatma teyze’nin kavgası… gördüğüm ilk kavgaydı ve çok masum bir kavgaydı. zaten fatma teyze de, ünal abla da çok sakin insanlardı…
daha dün gibi aklımda…
haftalardır fatma teyze ve zabıta ünal amca’nın kavgası konuşuluyordu mahallede ve biz daha şahit olamamıştık. ‘’her hafta çarşamba günü, aynı saatte…’’ dedikleri için de bekliyorduk. tüm çocuklar kaldırımda oturmuş gazoz ve cipslerimizi tasarruflu bir şekilde tüketmeye çalışıyorduk, sonuçta ne kadar bekleyeceğimiz belli değildi. bakmayın böyle toplu beklediğimize, çoğunun aklı futbol oynamaktaydı ama ben, cihan ve gökhan bu kavgayı bekliyorduk.
fatma teyze bizim komşumuzdu ama kavganın nedenini kimse bilmiyordu, sevgi teyze oğlu gökhan’a, çiğdem abla oğlu cihan’a, tabi ki annem de bana soruyordu. gökhan ve cihan’ın camları bizim sokağın arasına baktığından onlarda devamlı bana soruyordu, öğrenmenin tek yolu beklemekti, beklemek ve izlemek.
doksanların en büyük aktivitesinin film izlemek ve hayal kurmak olduğunu düşünürseniz; bizde ajancılık oynayacaktık ve bu kavganın nedenini öğrenecektik. gökhan ‘’en iyi ajan, sıradan biri gibi davrananmış. filmde öyle dedi.’’ demişti. bizde top oynamak için toplanan sıradan on çocuk gibi yaptığımızı sanıyorduk. sanıyorduk, çünkü dışarıdan bizi gören herkes bu işte bir tuhaflık olduğunu anlıyordu, çünkü on kişiydik ve kaldırımda oturmuş sessizce gazozlarımızı içerken; o ânın gelmesini bekliyorduk ve olayları kaçırmamak için sessizlik içerisinde zaman öldürürcesine sohbet ediyorduk. hâlbuki mahalle sakinleri bizim sessizliğimize hiç alışkın değildi, onlara göre gece ikiye kadar bağıra bağıra saklambaç oynayan yaramaz çocuklardık. o yüzden olsa gerek remzi abi bakkalına doğru giderken ‘’haramiler plan yapıyor galiba…’’ diyerek gülümsedi bize. aldırış etmedik, hedefe kilitlenmiştik.
işte geliyorlardı… zabıta ünal amca yanında başka bir zabıta ile geliyordu. biz zabıtaların ne iş yaptığını bilemiyorduk, televizyonda kemal sunal’ın zabıta olduğu filmde; bakkalı, manavı, kasabı denetleyen zabıta abi ve amcalarımızı biz sadece cumartesi günleri beşiktaş pazarında görüyorduk. mahalleden çıkmadan süren bir hayat çok zordu, âdeta öğrenmenin zorluğunu yaşıyorduk diyebilirim.
ünal amca’nın mehmet bakkal’a girmesiyle; bakkala doğru giden remzi abi’nin adımlarını hızlandırması bir oldu ve tabi bizim heyecanlanmamız. bakkaldan remzi abi’nin babası mehmet amca ile çıkan ünal abi, ahmet bey apartmanının önüne geldiğinde âdeta yardım istercesine mehmet amca’ya bakıyordu. mehmet amca’nın torunu (remzi abi’nin oğlu) kerem de yanımızdaydı ama olayı o’da bilmiyordu. bildiğimiz tek şey mehmet amca sorunları çözerdi ve bu bizi şu an üzüyordu. resmen tüm eğlence elimizden alınmıştı.
bakkal mehmet amca, fatma teyze ve zabıta ünal amca apartmanın dış merdivenlerine oturmuş sakin sakin konuşuyorlardı. artık tek ümidimiz kerem’in olup biteni evde öğrenip bize anlatması olmuştu ki…
birden fatma teyze dayanamayıp zabıta ünal amca’nın boynuna yapıştı. bir eliyle boynunu tutarken bir eliyle yakasını çekiştiriyor, ünal amca biranda gerçekleşen saldırının şaşkınlığıyla bir sağa bir sola savruluyordu.
göğüslerine kadar çektiği eteğinin çiçek bahçesini andıran desenleri, kırmızı kazağı ve semtin eskilerinden olmasıyla tanınan fatma teyze’yi gören herkes sokağa koşunca, ortalık tam bir bayram havasına döndü. ‘’seni gebertirim seni.’’, ‘’ yapma abla, yakışır mı?’’, ‘’bırak…’’ sesleri arasında, vurmak için ayağından çıkardığı terliğin biran kalabalıkta kaybolduğunu anlayınca; fatma teyze terliksiz yalınayak savaşmaya devam etti.
bütün mahalle hep birden ayırmaya çalışsa da o el zabıtanın yakasından bir türlü düşmüyordu. savrulan eteği açıldıkça görünen dizlerinin altındaki çorap rulosu aslında gayet ev halindeyken aniden sinirlendiğini ve dayanamayıp saldırdığını gösteriyordu. başındaki başörtüsünün iyice sırtına gerileyip tel tel saçları göründüğünde artık o da rezilliğin sonunda olduğunu anladı ki, bu saatten sonra her halükarda adım çıkacak diye düşünüp zabıta ünal amca’ya tükürmeye başladı.
zabıta ünal amca bu tükürük yağmuru içinde kocaman ağzıyla etrafına ‘’bırakın, tutmayın beni.’’ diye bağırsa da; kalabalığın arkasına önüne doluşmasından hiçbir yere kaçamıyor ve bu tükürük yağmurunu elleriyle engellemeye çalışıyordu. bir ara zabıta ünal amca bu kıskaçlardan kurtuldu ve geriye doğru adımladı. fatma teyze ise kalabalıkta kendinden fersah fersah uzaklaşan bu adamın yakasını tekrar tutmak istercesine beş parmağı da gergin şekilde geriye doğru yüzer adım sürükleniyordu. artık araya birileri girmiş kavga sakinlemişti. mahalleli fatma teyze’yi kapısının önündeki merdivenlere oturttular. ünal amca ise bozulan lacivert gömleğini düzelterek mahalleliye ‘’tamam ya, tamam ya…’’ deyip duruyordu.
getirilen kolonyalar alnına, boynuna, kızlarının adlarının yazdığı eski gümüş kolyenin süslediği göğüslerine sürülürken; fatma teyze yüksek sesle ‘’seni geberesice, seni kara haberi gelesice…’’ diye zabıta ünal amca’ya verip veriştiriyordu. ünal amca’da ne yapsın, olayda bir yanlış anlaşılmanın olduğunu, düzeltilmesi içinde etrafındakilere ‘’tamam konuşacağız, ablamızı üzmeden halledeceğiz, hepimiz bu mahallenin sakinleriyiz ama bir dakika…’’ diyordu. bütün sokak bağırış seslerine kapı önüne toplanmıştı ama kavganın nedenini de bilen yoktu. tek bildikleri mahallenin eski sakinlerinden, herkesin sevdiği fatma teyze’nin, yine ondan bir sonraki nesilde mahallede yetişip büyümüş (seyhan abla’nın kocası) efendiliğiyle tanınan zabıta ünal amca’ya saldırdığıydı.
o esnada da merdivenlerde oturmuş, başörtüsünü dizinin üstüne koymuş olan fatma teyze’nin sesi duyuldu;
‘’ya sen kimsin! kimsin de bunu istiyorsun!’’ dedi ve sonra başladı anlatmaya;
‘’ünal kardeşim, sana dedim kaç kere bunların yeğeni var, almanya’ya giden kızımın arkadaşı. ilk o geldi buraya tam on beş gün kaldı. giderken de masaya 300 mark bırakmış. hatta aradım kızıma söyledim, ‘’niye bırakmış kızım, ayıp öyle şey yapılır mı‘’ diye. ama gelgelelim onlarda âdetmiş. çocuk orada anlatmış kendi arkadaşlarına; istanbul çok güzel, kaldığım aile çok iyi, ben iki hafta kaldım sadece 300 mark verdim diye. soranlara adresi de verince; onun arkadaşı, bunun arkadaşı herkes gelmeye başladı. bu sefer her gelen de 300 mark bıraktı. ‘’bırakma diyoruz’’ ama anlatamıyoruz, hem dil bilmediğimizden hem de onlar alışmış, memleketlerinde karşılıksız bir şey yapan yok ki, burayı da öyle zannediyorlar. bir anlatmaya çalıştık iki anlatmaya çalıştık pes ettik. bari dedik verdikleri para çocuklara geri dönsün, yemek çıkaralım. sabah akşam yemek yapmaya başladım. ben yemek yaptıkça onlar geliyor, ben yapıyorum onlar geliyor, ev her allah’ın günü dolmaya başladı. her giden anlatınca rahatlığı; misafirin ardı arkası kesilmedi. bir taraftan zorlanıyorum ama bu çocukların çoğu almanya’da ki kızımın arkadaşı, belki içlerinden birinin kızıma bir yardımı dokunur, sonuçta gitti gurbete okumaya çalışıyor, sabret fatma dedim içimden. yalan yok çocuklara da ayrı bi özendim. herkes bir ananın kuzusu sonuçta, yabancı olmaynan ne oluyo yani…
bir gün üst kata öğretmen bey’e çaya çıktık, dedi ki; ‘’tayinim çıktı ben memlekete akçay’a taşınıyorum, bu ay son kirayı yatırdım’’. o an dedim bizde de ha bire misafir oluyor, grup gelen çocuklar hiç rahat edemiyor, eee bizde yaşlı insanlarız eskisi kadar gürültüyü çekemiyoruz. sonuçta üst katı da kiralayalım dedik.
biz üst kata taşındık, çocuklar alt kata… çocuklar bahçe kapısından da rahat girip çıksınlar istedik. biz üstte, çocuklar altta hepimiz rahat ettik. ben ha bire aşağıya yemek indiriyorum, bir taraftan da aşağıyı topluyor ve bulaşıkları yıkıyorum. markta durmadan yükseliyor, gelen gidenin haddi hesabı yok ‘’allah hayretsin sonumuzu’’ dedim. ragıp abi’nde ‘’hanım idare edelim azıcık, onlar misafir.’’ dedi.
bütün bunlarla uğraşırken gözüme çarptı ben öğlen temizliğe iniyorum; biri odada yatıyor, diğeri spor yapıyor, biri yakmış sigarasını odaya giremiyorum. dedim böyle olmaz. bu temizlik işine çare bulayım. dilde bilmiyorum ama artık göstere göstere iyi kötü anlatırım. güzelcenek düşündüm;
‘’siz alın şu mavi kâğıtları; temizlik istiyorsanız bunu odanızın kapısına asın, istemiyorsanız da hiç bir şey asmayın.’’ sonunda anlaştık rahat rahat. temizlik isteyen astı kâğıdını kapıya, ben de bir güzel yaptım temizliğini.
sonra bir akşam yemek yiyoruz kapı çaldı, bir baktım kapıda bir sürü almancı çocuk. aman dedik napıcaz, alt katta dolu. ne yapalım bırakalım da dışarda mı kalalardı, çaresiz yaşadığımız eve aldık çocukları. bir taraftan iki katın her gün temizliği, çocuklara yemek, diğer taraftan da ragıp abi’nle uyuyamıyoruz. ses gürültü cabası yani.
ama allah var bir kere of demedim çocukların yüzüne. hepsi pırıl pırıl gencecik çocuklar, çokta terbiyeliler. bir keresinde üst kattaki rıdvan bey odun kömür taşırken düştü de ayağını kırdı geç bir saatte, o alman çocuklar sesten fark etmiş herkesten önce yetişti de taşıdı ambulansa.
sonra en üst kattaki şenol bey’in kalp krizi var, yine çocuklar fark etti. çatıda anteni düzeltirlerken fark etmişler, çatıdan balkonuna inip, eve girip çıkarttılar şenol bey’i. gerçi kurtaramadık, hakk’ın rahmetine kavuştu. biz de ‘’ne yapalım madem ev boşaldı, biz kiralayalım’’ diye çocuklarına haber saldık. biz en üst kata çıktık, apartmanın üç katını biz tutmuş olduk. şimdi iki katında çocuklar rahat biz de en üstte rahat ederiz diye düşündük. sonrasında rıdvan bey’in kayınvalidesi kezban abla dördüncü ve beşinci katı satacağını duyurunca; ‘’nasılsa tanıdık, bizde de birikmiş ve gelmeye devam eden marklar var. anlaşır senetle alırız.’’ dedik ve aldık.
yediklerinden tut kahvaltısına temizliğine her şeylerine dikkat ediyorum. bu çocuklarda ha bire mark bırakıyor, kezban abla’nın borcunu bitirince; ‘’çocukların sayesinde ev sahibi olduk, altı daireli apartmanın üç dairesi bizim, diğer ikisinde de kiracıyız ve rahatız, biraz da çocuklara para harcayalım’’ dedik. onlar mark bıraktıkça, biz de o marklar ile türkiye hatırası olsun diye hediyeler alıyorduk. ama biz hediye getirdikçe çocuklar bize daha çok para vermeye başladı.
bizde haskız abla’n ve murat abi’ne gidip; ‘’binada siz ve biz dışında hep bizim almancı çocuklar var, arada ses yapıyorlar ama siz hiç şikâyet etmediniz, allah sizden razı olsun. bizde de birikmiş para oldu, bu parayla binayı boyatmak ve çatıyı tamir ettirmek istiyoruz.’’ dedikte, binayı boyattık kardeşim. elli kere anlattım sana, sen ne istiyorsun benden.’’
dedi ve zabıta ünal amca’nın yüzüne baktı.
zabıta ünal amca’da bütün bunları biliyormuş gibi kendinden emin şekilde kalabalığın arasından sıyrılıp fatma teyze’nin dizinin dibine geldi.
‘’ah güzel ablacım sen kızıyorsun her defasında ama işte senin bu yaptığının adı otelcilik olduğu için; vergi levhanın ve yangın merdivenin olması lazım. hadi levhanla ilgilenen yok ama ben zabıtayım, yangın merdivenin olacak. sen bunu anlamıyorsun. çünkü bu yaptığın işin adı otelciliktir.’’ dedi.
fatma teyze anlamsız gözlerle ünal amca’ya baktı. onca sabırla uzun uzun anlatması acaba bu insana nasıl tesir etmiyor diye düşünüyordu sanki. çünkü onun gözünde bu saçmaydı. o kimdi ki apartmanına yangın merdiveni koymasını istiyordu. tekrar uzun uzun baktı sonra bir hızla ayağında ki son terliği eline alıp;
‘’yahu sen kimsin beni delirtecek misin?’’ diyerek saldırdı zabıta ünal amca’ya. sonrasında yine karıştı mahalle…
bizde kaldırımda oturmuş, elimizde top, daha başlamadığımız maçımıza başlamak için kavganın bitmesini bekliyorduk arkadaşlarla.
o kavga bitmedi… o gün, o kavga gece geç saatlere kadar devam etti…
devamını gör...
206.
kahraman

doktorum erhan ayyıldız’ın sait çiftçi devlet hastanesi’nde göreve başlamasıyla; çocukluğumun geçtiği bu hastaneye tekrar yolum düştü. ne güzeldi o günler, ufacık çocuktum ve bu küçük hastanenin içinde koşturuyordum, gerçi o zamanlar hiç küçük gelmiyordu bu hastane bana.
o zamanlar şimdiki gibi korkutucu da gelmezdi hastaneler ya da en azından bu hastane. beşiktaş’ta küçük bir hastaneydi ne de olsa ve buraya geldiğimizde mutlaka birkaç komşumuza hastanede denk gelirdik, sıra beklerken konuşurduk, hatta tedavisi biten diğerini bekler ve mahalleye beraber dönerdik. dönüşte taksi parasını bölüşmek için mi beklenirdi komşu ya da yürünecekse o yolda bir yol arkadaşı olsun diye mi beklenirdi bilmem. bildiğim tek şey güzel günlerdi ve unutulmuyordu.
bir keresinde doktorun reçeteme iğne yazdığını anlamıştım, küçüğüm dedim ya iğneden de korkuyorum tabi o zamanlar. annem cevval kadın, ağlamayayım diye bana belli etmiyor güya ama kimin oğluyuz, bakışmalardan anladım. akşama hemşire sevim teyze gelecek ve o iğneyi bana yapacak.
hastane çıkışında allem ettim kallem ettim reçeteyi annemden aldım; reçeteyi yırttığım gibi çöpe attım ve koşmaya başladım. aklımca akşamki iğneden yırtacağım. o zamanlar e-reçete de yok, biraz da hızlı koşarsam eğer; bir daha doktora da gösteremezler diye düşünüyorum. dedim ya annem cevval kadındı diye; beni yakaladı, reçeteyi de çöpten çıkarttı. yırtığımı sandığım reçeteyi dört parçaya ayırmışım sadece, o zamanların reçetelerinin de kitap boyutunda olduğunu düşünürsek; bakkaldan bir sakız parasına alınan bir bant benim iğneleri geri getirdi. o hafta akşam yemekleri bana kâbus oldu, çünkü her yemek sonrası sevim teyze ve iğneleri vardı.
bakmayın böyle eğlenceli ve komik gözüktüğüne, şimdi anlatırken gülsem de o zamanlar acıdan bir hafta popomun üzerine oturamadığımı unutamıyorum. o zamanlardan bana yadigâr olan şeylerden biri de iğne korkusu… hâlâ iğneden korkarım, iğneyi görünce önce bir terleme gelir, ardında da vücuduma bir titreme. tabi o zamanlardaki gibi ne korkup kaçabiliyorum, ne de ağlayabiliyorum; yaş olmuş otuz beş yapabildiğim tek şey iğneye bakmamak ve güzel şeyler düşünmek. güzel günlerdi be, tek korkumuz iğneydi.
ben eski hatıralarımı düşünürken; yeni hastasının içeriye girişi için açılan kapıdan erhan hoca’nın beni görmesiyle, içeriye çağırması bir oldu. erhan hoca’yı bekletmek olmaz düşüncesiyle fırladım hemen. benimle birlikte içeriye bir hasta girdi.
erhan hoca hastasına bakarak; ‘’ooo kahraman hoş geldin.’’ dedikten sonra bana dönerek ‘’ikinizde devamlı gülen, ikinizde çok sevdiğim arkadaşlarımsınız ve ikinizi de bugün gördüm ya; bugün beni kimse tutamaz.’’ dedi. hal bu ki bende erhan hoca’nın güler yüzlü olmasını çok seviyordum, malum her doktoru böyle neşeli ve kibar göremediğimiz ânlar olabiliyordu ama erhan hoca hep güler yüzlüydü.
erhan hoca bilgisayarına baktıktan sonra ‘’kahraman senin sonuçlar sisteme düşmemiş, sen bekle ben bir gidip bakayım. bu arada sizde tanışın, konuşun.’’ dedikten sonra odadan çıktı. kahraman üç aşağı beş yukarı benimle yaşıt gibiydi. ‘’geçmiş olsun.’’ dedim, ‘’sağ olasın abi.’’ dedi ve ekledi ‘’senin neyin var abi?’’. saygıdan ‘’abi’’ diyordu ve biraz çekingendi, çekingendi ama yüzünden gülümsemesini eksik etmiyordu. acaba bu gülümseme de saygı göstergesi için miydi?
‘’küçük bir kaza geçirip elimi kırmıştım, erhan hoca ameliyatla platin taktı, şimdi de kontrole geldim.’’ dedim. ‘’erhan hoca güzel doktor.’’ dedi, mahcup bir şekilde. ‘’hem güzel doktor hem de güzel insandır. senin neyin var?’’ diye sordum.
‘’benim adım kahraman abi. annemle babam birbirine çok âşıklarmış, yıllarca bakışmışlar ve sonunda evlenmişler. iki ablam var benim, babaannem çocuklar kız oldukça; ‘’boşa bu kadını, erkek evlat veremiyor sana.’’ demiş. bizim oralarda erkek evlat önemli abi, soyunu devam ettirir, soyadını yaşatır. babam ‘’hatice’mden vazgeçeceğime ölürüm.’’ demiş, annem sevgisinden ötürü ‘’seni benim yüzümden üzmesinler, gerekirse boşanalım. merak etme ben bir ömür seni sevmeye devam ederim.’’ demiş. sonra annem bana hamile kalmış.
abi ben doğunca herkes çok sevinmiş, öyle laf olsun diye herkes demiyorum. annemle babamın aşkını bilen bütün köy, hatta bütün ilçe sevinmiş. anne ve babasının aşkını, evliliğini, mutluluğunu kurtaran bebek ilan edilmişim. babam ben doğunca ‘’bu çocuk doğuştan kahraman hatice’m, bak ilk dakikadan evliliğimizi kurtardı, kahramanımız oldu. ablalarının da kahramanı olacak’’ demiş. adımı kahraman koymuşlar. ama galiba babam isim olarak söylememiş abi, babam buna inanmış, kendisini buna adamış abi.
babamın bir ‘’kahraman’’ deyişi var abi görmen lazım, zannedersin ben gerçekten bir kahramanım. zaten yıllarca bana ‘’kahramanım’’ diye seslendi, başkalarına tanıtırken de öyle kuru kuruya adımı söylemezdi hiç; ya ‘’oğlum kahraman’’ ya da ‘’kahraman oğlum’’ diye tanıtırdı.
ben o zamanlar anladım ki; babam benim kahraman olmamı istiyordu. ben kahraman olacaktım, babam da benimle gurur duyacaktı ama abi benim sadece adım kahramandı. ben bir insan nasıl kahraman olur bilmiyordum ki.
ben lisede biraz tekledim abi, kafa almıyor öyle her dersi diye okulu bıraktık. işte babam o aralar biraz buruklaştı. o aralar babam bana eskisi gibi sevgi göstermez oldu. abi biz tokatlıyız, tokat niksar’da yaşıyorduk. bilir misin bilmem, buralara göre küçük yerler. iş güç pek yoktur, işi olmayan kahvede takılır ya da varsa babadan dededen kalma tarlada çalışır. başka seçenek yok ki… bende babayla tarla tapan işleri yapmaya başladım; okul yok, meslek yok, tek seçenekti tarla…
babam bana ‘’kahraman’’ demeyi bıraktı abi. bir insanla ismini kullanmadan nasıl konuşulur abi bilir misin? ya da ismini söylemeden seninle konuşulmasını? ben bilirim abi, yıllarca ismimi söylemediler bana. uzaktan seslenmemek için; yanıma gelip söylediler diyeceklerini, adımı söylememek ve bana seslenmemek için. çok acıydı abi, insan adını özlüyor, adını duymak istiyor, adını unutuyor be abi…
benim iki kız kardeşim var abi, babam evlenip soy isimleri değişecek ve gidecekler diye midir bilmem; tüm ümidini, tüm hayallerini bana bağlamış gibiydi ve bende adamın hayallerini suya düşürdüm tabi. adımın vermiş olduğu sorumluluğun altında ezilirken, bir yandan da kızıyordum abi. ‘’kızıyordum’’ dediysem yanlış anlama sakın, babama değil ha, kendime kızıyordum. babamın hayallerini suya düşürdüğüm, babamın artık gülmemesine sebep olduğum için kızıyordum kendime. çünkü artık babamda yaşamıyor gibiydi, günden güne halsizleşiyor, gücü kuvveti azalıyor ve artık gülmüyordu. babam gözlerimin önünde eriyip gidiyordu abi.’’
içeri girdiğimizde gülen kahraman’ın yüzünde artık o gülümseme yoktu, öyle bir hüzün vardı ki o yüzde; tüm vücudumda kahraman’ın acısını hissetmeye başlamıştım. sorduğum soruya pişman olmuştum.
‘’abi bir gün tarladan eve geldik ama nasıl aceleyle geldik görmen gerek, daha işler bitmemişti ama biz işleri bıraktık geldik. köy hayatında böyle bir şey olmaz bilesin. 2002 dünya kupası’nı hatırlarsın abi, o yıldı işte. televizyonda da bizim maç var, dedim ya abi tokat küçük yer, tabi niksar daha da küçük; tek eğlence maç. oralar buralar gibi de değil, internet filan yoktu bizde abi, bırak interneti uydu bile bizde o zaman yeniydi, lükstü.
abi buralarda da oluyor muydu bilmem ama bizim oralarda yağmur yağınca uydu yayını kesiliyordu. o günde yağmur yağıyordu abi. oysa anten varken ben böyle şeyler hatırlamam, antende de olur muydu abi sen bilir misin? gerçi olsa ne olacak ki; anten, ya televizyonun üzerinde ya da elini camdan çıkarttığında dokunabileceğin yerde. belki de oluyordu da babam hemen düzeltiyordu, ben bilmiyorum.
babam yıllardan sonra o gün mutluydu, çünkü maç vardı ama biz eve gelince yağmur yağmaya başladı ve yayın gitti. matbaacı namık amca’nın oğlu mehmet bilgin var, o demişti bir keresinde ‘’yağmurda uydu antenine giren kablonun metal ucuna su değiyor diye yayın gidiyor, oraya alüminyum folyo sarınca düzeliyor.’’ diye. mutfaktan alüminyum folyoyu kaptığım gibi fırladım çatıya. elime fırsat geçmişti, babamın kahramanı olacaktım yeniden.
bizim evler ahşap ve kerpiçten yapılma evler abi, iki ya da üç katlı, kocaman bahçesi olan güzel evler. istanbul öyle mi be abi, küçücük evler dünya para. şimdi bizim ev ahşap ya; üst katta asma merdiveni koyup, çatıya çıkan kapağa hemen ulaşıyorsun. anadolu çocuğuz tırmandık hemen; ağaca filan çok çıkmışlığım varda abi, çatıya hiç çıkmışlığım yoktu, o zamana kadar ıslanan kiremitlerin kaydığını da bilmezdim.
çatıya çıkmamla ayağımın kayması bir oldu abi, o kocaman uydu antenine bile tutunamadım. çatıdan aşağıya bir düştüm abi sorma. bizim orada ‘’sorma’’ derler, o ânı yaşama ve üzülme diye. abi zannedersin gök gürledi, şimşek çaktı; ben düşünce öyle bir ses çıktı ama kimse duymadı. herkes televizyon başında maça bakıyor, her evden televizyon ve maç sesi geliyor.
abi ben bir duyduğum acıyı unutmadım hiç, birde babamın ‘’dualarım kabul oldu maçı izleyebileceğim.’’ demesini. bir o acıyı unutamıyorum abi, bir de babamın dua edecek kadar o maçı izlemek istemesini. acaba yağmurun yağacağını biliyordu da, yayın gitmesin diye mi dua etmişti? yoksa bir aksilik, bir iş çıkmasında maçı izleyebilsin diye mi?
abi canım nasıl yanıyor bir bilsen, biraz zorladım kendimi baktım güç bela ayağa kalkabilecek gibiyim. dedim ki kendime ‘’kahraman sen yaparsın, babanın maç keyfini bozma, bak adam dua etmiş bunun için. zaten yatıp uyusan geçer, geçmezse sabah babana anlatırsın. hem maçı izleten kahraman olursun, hem de acı geçmezse baban nasılsa hastaneye götürür.’’, abi ben ayağa kalktım ama sol bacağımı ne oynatabiliyorum ne de acıdan durabiliyorum ama dedim ya bir karar verdim ve çıktım yukarıya yattım.
abi sabaha uyandığımda ne yataktan kalkabildim, ne de yatakta dönebildim. iki bacağımda mosmordu…’’
kahraman’ın gözünden iki damla yaş gelmesiyle rahatlamıştım, üzülmesin diye kendimi zor tutuyordum. o iki damla gözyaşının vermiş olduğu cesaretle; dolan gözlerimden akan yaşlara mani olamadım. bir yandan da tekerlekli sandalyesine bakmamaya çalışıyordum. kahraman gözlerimi sabitleyecek yer bulamadığımı fark etmişçesine anlatmaya devam etti;
‘’babam sağ olsun abi, beni hastane hastane gezdirdi, ‘’umut yok’’ dediler ama o yılmadı. istanbullara kadar getirdi beni. onca yıl oldu; ne ben yürüyebildim, ne babam vazgeçti.
sende üzülme be abi, bunda üzülecek bir şey yok ki. hem babamın bir ‘’kahraman’’ deyişi var ki duyman lazım abi. tıpkı eski günlerdeki gibi. ben artık kahramanım abi, üzülme. sevin… o günden beri babam bana ‘’kahraman oğlum’’ ya da ‘’oğlum kahraman’’ demeye devam ediyor.
senin neyin var demiştin ya abi; benim ağır bir adım var, bacaklarıma ağır gelse de bu… benim artık hak ettiğim bir adım var.’’ dedi.
beni sorduğum soruya pişman etti, benim hüznüme inat gururla söyledi. o gün anladım isim vermenin sorumluluğunu, o günden sonra bazı isimleri duyduğumda yutkunamaz oldum ve o gün korktum çocuğum olunca bir sorumluluk yüklemekten. ve hâlâ korkuyorum, baba olmaktan…
devamını gör...
207.
kapattı küçük kız gözlerini.. uyumuş olabilir
miydi ki yoksa başka dünyalara açılan bir kapı mı bulmuştu.. başını yukarı
kaldırıp baksa da sonunu göremediği arkasından ışık huzmelerinin süzüldüğü
ahşap,üzerinde oyularak yapılmış desenler ve parmaklarının üzerine yükselip
anca açabileceği siyah kocaman bir anahtarı olan bu görkemli kapıyla daha önce
tanışmıştı..
parmaklarının üzerinde yükselip tüm gücüyle
çevirdi anahtarı.. yavaşça açarken kapıyı gözlerini kapamış ve içeriye bir adım
atmıştı.. araladı yavaş yavaş gözlerini.. güneş tüm ihtişamı ve
sıcaklığıyla en kavurucu günlerini yaşatıyor olmalıydı.. elini alnına dayayıp
kamaşan gözlerini gölgelik yapıyor bi taraftan da uçsuz bucaksız görünen kum
tepelerinin ortasında ne aradığını düşünüyordu.. burası neresiydi? yürümeye
başladıkça çok uzakta görünen bir şey olduğunu fark etti.. yüzünü o tarafa
dönerek yürümeye devam etti… güneş yakıcı ,yol uzun, yürüdükçe biten güç…
sahranın ortasını baştan başa kaplayan, beyaz
renkte ve kapısında parçalardan oluşan tüller uçuşan, üzeri değişik sembollerle
boyalı kocaman bir çadırın içine adımını atınca oldukça büyük ve yuvarlak bir
daireye benzediğini gördü.. yerde değişik desenlerde kilimler, bir köşede
yerde oldukça büyük bir yatak ve diğer kenarlarda kabarık renkli minderlerden
oluşan yukarılardan tüllerin uçuştuğu bir cennetti sanki.
adımını atarken ayaklarına gözleri takıldı..
büyümüşlerdi. sonra ellerine baktı anlam veremeden.. saçları ve boyu da
uzundu.. büyüdüğünü anladı küçük kız.. üzerinde ipek topuklarına kadar uçuşan
bir elbise yine parmak uçlarında adımlarını atarak etrafıda izliyordu.
burası yabancı olmak yerine daha tanıdık geliyordu..yüzyıllardır
buradaydı..burası onun evi..mabedi ve olmak istediği yerdi..
yavaşça ileride olan yatağa doğru giderken
uçuşan tülleri elleriyle aralıyor ve huzurun bu olduğunu hissediyordu.
beyaz örtüsü olan yatağa uzandı ve
kapattı gözlerini.. bir sıcak el hissetti yüzünde…açtı gözlerini ..ne zamandır
orada olduğunu bilmediği sıcacık gözleriyle ona bakan adam yüzünü ve saçlarını
okşuyordu.. hiç konuşmadan birbirlerine bakıyor ve gözleriyle
yakınlaşıyorlardı.. adam biraz daha yaklaşmış nefesiyle kadına hayat vermek
istercesine onu istiyordu. yavaşça dokundurdu dudaklarını kadının dudaklarına..
o an kadının içinde bir şeyler uçuşmaya başladı..nefesini kabul etti adamın..
dudaklarını bastırdı adamın dudaklarına.. her şey susmuş koca dünyada bir olmak
isteyen iki bedendi artık onlar.. adam öptükçe büyüdü, büyüdükçe hayat vermek
istedi kadına.. kadının yanakları al al, bütünleşmeyi beklercesine sabırsızdı..
adam yavaşça ayak bileklerinden öpe öpe sıyırdı kadının elbisesini.. ipek
elbise sanki kadının teni oldu, aşk kokmaya başladı tenleri.. iki delice akan
nehir, dağdan düşen çığ, önüne geçilemeyen seldi artık onlar.. tenden öte bir
bütünleşme.. iki bedende tek olmayı öğretiyordu adam.. tenleri kavrulurken
ateşten, yürekleri çoktan kor olmuştu.. her hücresine dokundu
kadının adam…kadın aşktan bitap düşmüş tüm benliğini vermişti adama… adam
kadını tamamladıkça heybetli, yaktıkça güçlüydü.. bir oldular yandılar, pervane
gibi döndüler birbilerinin ruhlarında.. ruhları yukarıdan bedenlerine baktı..
dünya yoktu. kadın yoktu.. adam yoktu.. beden
yoktu.. ten yoktu.. aşk vardı..
devamını gör...
208.
geçen gün rüyamda yine adolf hitleri gördüm. selamlaştık ve kuruvasan yedik. bana nasılsın diye sordu ve bende iyiyim dedim. yakında öleceğim dedi adolf.. ben ise daha gençsin ne ölümü dedim. hissediyorum dediğinde sırtını sıvazladım. bir gün hepimiz öleceğiz şimdi bunu düşünme dedim. beni dinledi ve birlikte küçük kıyamet izleyerek uyuduk.hikayem tam olarak burada başlıyor ama yazabilmem için önce adolfun ölmesi lazım.
devamını gör...
209.
çok kısa bir öykü
"babamı trafik kazasında kaybettim" dedi. "telefonla konuşurken artık ne olduysa, kullandığı araba duvara toslamış. bulduğumuzda, kafası kopmuştu. o zaman on yaşımdaydım, hala unutmam. kafası boynundan giyotinle kesilmiş gibi ayrılmıştı. çok feciydi çok"
ellili yaşlardaydı ve kırk, kırkbeş yıl öncesinden söz ediyordu.
"o zaman cep telefonu var mıydı" diye sordum.
"cep telefonu demedim" diye yanıtladı. "ev telefonuydu".
aptal aptal yüzüne bakınca "kordonu uzatmış; telefon hastasıydı bizim peder" diye açıkladı.
"kordon dolanması olmuştur" dedim. "kordon boynuna dolanmış ve kafayı kopartmıştır"
"haklı olabilirsin, haklısın galiba" dedi.
devamını gör...
210.
kardeş hayatımız hikaye onu da kiramen katibin yazıyor. uğraşamam.
devamını gör...
211.
insan aslında neydi?
etten ve ruhtan oluşan bir mahlukat
yoksa bir aşığın söylediği türkü
bir türkü olmayı tercih ederdim. her şeyin herkesin bir sonu vardır. bir rüyanın, bir ömrün hatta bir sözün. sonu olan bir şey her zaman iyidir. çünkü her şey bir su damlası bile değildir zamanın karşısında. zaman insanı tüketir bir gülün solması gibi.
zamana gelmişken konu biraz bu hikâyenin kahramanından bahsetmek isterim. zannetmeyin bir avuç kelime ezberleyip gösterişli sokaklarda caka satsın veya hoş hanımlar için ezberlediği şiirlerden okusun. bu adamda bu dediğimiz şeylerden aramak güçtür. bu adam sadece yalnızdır. birçok arkadaşı olmasına rağmen……
insanın belki de en zor kabullendiği şeyi, yalnızlığı kabullenmiş olan bu kahramanımız bazılarına göre delirmiş, bazılarına göre de tamamen âşık olduğu kadına kaptırmıştı. ancak bu söylenenlere aldanmayın. asıl anlatmak istediğim başka benim burada
küçükken annesi tarafından terk edilen bu çocuk tamamen yalnızlığı içselleştirmişti. çocukken mahallenin haylaz çocukları topla oynarken bu bir başına ve yalnızdı. yalnızlık onun için bir ibadetti sanki. hep demişti. ben bu dünyaya yalnız geldim ve yalnız gideceğim. ancak onun en büyük sorunu yalnızlığı değildi tek, kavgasıydı…
kavgası, mücadelesi onun için sonu bitmeyen ebedi bir varlıktı sanki. insan sonu bitmez koşuşturmacalardan yorulurken, o tamamen mücadele içindeydi. bir tek hariç yalnızlığı
bu sözler kafasını tekrardan çınlattıktan sonra mehmet, uykusundan korku ve kederle uyanır. gördükleri sadece geçmişinden kalan bir avuç kırıntı hatıraydı. küflenmeye başlayan yorganı ve sigara izmaritleriyle ucunu yaktığı yastığı ter içindeydi. doğruldu, karşıda duran cama yöneldi. penceredeki perdeyi araladıktan sonra tipi şeklinde yağan karın yerde bir ayak izinin varlığı dikkatini çekti. kendi kendine düşünmeye başladı bu allah’ın günü kim bu acaba dışarı çıktı diye.
devamını gör...
212.
her hayvandan ikişer tane olan bir çiftlikte bir kara bir sarı yılan yaşarmış. sarı olan ısırarak yalamayı severmiş, kara olan yalayarak ısırmayı severmiş. sarı olan kara olana kalleş demiş sen neden ısırarak yalamıyorsun, kara olan sarı olana dönüp asıl sen kalleş! neden yalayarak ısırmıyorsun demiş. boş bir kavga içerisine girip zeka yarıştırırlarken bir tilki gelmiş siz kim köpek demiş. yılanlar tabii şok biz köpek değil yılanız demiş. tilki ise ne olduğunuzu soymadan bilemem kardeş soymadan bilemem demiş. neyse ki hayat denen mukadderat kısa ve bir o kadar kısa olmayan hoş ama nahoş olmayan nidalarla doludur. çünkü sarı ve şirret olan yılan tilkinin diğer eşini yiyip onu sonsuz bir yalnızlığa terk etmiş.
devamını gör...
213.
kırmızı tüy

mary yer yer sisli bir havada sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran kadim orman’ın kıyısında durmuş bir sonraki adımını atmayı bekliyordu. üzerinde ormanda daha rahat hareket etmesini ve gizlenmesini sağlayan kahverengi, yeşil karışımı pelerinin başlığı kafasını ve yüzünün bir kısmını örtüyordu. sırtında içinde bolca erzak ve battaniye olan ufak bir çanta vardı. eğer uzaktan onu gören birisi olsa ormana avlanmaya giden bir avcı olduğunu düşünürdü ama henüz güneş kendisini sıradağların ardından yeni yeni göstermeye başladığı için horozlar da dahil kasabadaki herkes yataklarından daha çıkmamıştı. karşılıklı sıradağların tam ortasındaki geniş ve bereketli bir vadide yer alan yaşadığı kasaba, içinde bulunduğu krallığın o kadar uzak ucundaydı ki vergi memurları vergileri toplamak için her yıl gelmek yerine birkaç yılda bir uğrardı. ancak buna rağmen kasaba halkı zaman zaman yabancıları buralarda görmeye alışkınlardı. çünkü renne, doğudaki sıradağın yamacında bulunan, sağlı sollu kilometrelerce uzanan kadim orman’a ev sahipliği yapıyordu. peki neydi bu ormanı bu kadar meşhur eden ve başka ülkelerden bile yabancıları buraya çeken?

“nine, bana şu zümrüdü anka kuşunun hikâyesini anlatır mısın?” diye sordu mary, yatakta ninesinin kucağına sokulmuş uzanırken.

“ah yapma ama, daha kaç kere anlatacağım?” diye karşılık verdi ninesi. ama torunu biliyordu ki ninesinin sesindeki tınıdan, hikâyeyi anlatmaya o da hevesliydi. “hem bugün çok yoruldum, yarın anlatırım.”

işte buydu! ninesi bu son cümleyi söyleyerek mary’nin ısrar etmesini beklediğini belli ediyordu. zaten hep böyle olurdu. mary daha küçük bir çocukken ona bu hikâye anlatıldığında adeta aşık olmuş ve o zamandan beri ninesine defalarca anlattırmıştı. zaten bütün kasaba bu hikâyeyi ve daha nicelerini bilir nesilden nesile aktarırlardı.

“hadi ama benim tatlı ninem, bak zaten ne zamandır anlatmıyorsun” dedi mary yüzünü dönüp ninesinin yanağına bir öpücük kondurduktan sonra.

“eh” dedi yaşlı kadın iç geçirdikten sonra ve ekledi “belli ki senden kurtuluş yok, anlatayım sen de kurtul ben de.”

“kadim orman’ın en derinlerinde, en korkusuz avcıların ya da savaşçıların bile girmeye cesaret edemedikleri yerinde, tüyleri alevler gibi kırmızı, bakanın gözlerini alamadığı ismi zümrüdü anka olan iri bir kuş yaşarmış. o kadar narin ve güzel görünürmüş ki bir kuğu bile onun yanında çirkin kalırmış.”

“nine” diye araya girdi mary “neden gelip de insanların içinde yaşamıyor?”

aslında bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. ama ne zaman bu hikâyeyi dinlese hep araya girer ve cevabını defalarca sorduğu soruları sorardı. çünkü zümrüdü anka hikâyesini her dinlediğinde sanki ilk defa dinliyormuş gibi heyecanlanır ve soru sormadan duramazdı.

“çünkü insanlar açgözlüdür benim tatlı yavrum. eğer gelip içimizde yaşasa onu hemen kafese kapatırlar ve en çok altını verene satarlar ki zaten bir tüyü bile insana küçük bir servet kazandıracak kadar değerlidir.”

“ve bu yüzden de ormanın en derininde saklanıp kendisini koruyor öyle mi?”

“evet canım benim aynen öyle yapıyor. ama eskiden çok çok eskiden bazen geceleri bu kasabayı ziyaret ettiği ya da göklerde uçtuğu görülürmüş. gerçi ne ben ne de benden daha yaşlılar böyle bir şeye şahit olmadı.''

“işte bu güzeller güzeli kuşu görmek için yine çok eskilerde dışarıdan buraya pek çok gezgin, maceracı ya da zorda kalan insanlar gelirmiş.”

“çok azı geri dönmüş ama” diye fısıldadı mary korkuyla.

“çünkü orman tehlikelerle dolu güzel torunum. avcılar bile sadece belli bir kısmına kadar girip avlanırlar daha öteye gitmezler.”

“peki giden niye gidiyor?”

“en çok meraktan” diye cevap verdi ninesi derin bir iç geçirip “merak sevgili çocuğum o kadar güçlü bir duygudur ki insanı pençesine aldı mı onun esaretinden kurtulman neredeyse imkânsız hale gelir. bazıları gelip bu kuşun gerçekten var olup olmadığını görmek ister, bazıları yakalayıp zengin olmak bazıları da sadece bir tüy istemek için…”

“neden tüyünü istiyorlar?”

“anka kuşunun tüyü çok nadirdir. çok zenginler onu kıyafetlerine süs olarak takıp başkalarına hava atarlar. öyle bir görünürmüş ki sanki tüy değil de alev taşıyormuşsun gibi bir izlenim bırakırmış. o yüzden bazıları, daha az aç gözlü olanlar ya da çaresizlikten ölümü bile göze alanlar sırf bir tüy bulabilmek ya da alabilmek umuduyla buralara gelirlermiş ki çaresizlik bir insana öyle şeyler yaptırır ki akla hayale sığmaz. üstelik o tüyün her türlü hastalığa şifa olduğunu da söylerler.”

“hala gelenler var” diye itiraz etti mary.

“eh haklısın yavrucuğum, nadir de olsa geliyorlar. ama eskiden burası yabancı kaynarmış ve kasaba halkı da bundan şikayetçi değilmiş. çünkü yabancı demek altın, gümüş demek doğal olarak.”

“niye daha az kişi geliyor artık?” diye sordu mary ki ne zaman bu soruyu sorsa sesindeki hayal kırıklığı hemen belli olurdu.

“çünkü çok uzun zamandır zümrüdü anka’yı ne gören var ne de duyan. artık gerçek değil de dilden dile anlatılan bir efsane, masal oldu onun varlığı.”

“hayır, hiç de bile. o hala yaşıyor ormanın içlerinde eminim. arkadaşım mark onu bir gece vakti görmüş.”

“mark kıçını bile göremeyecek kadar şaşkın bir aptalken nasıl onun söylediklerine inanıyorsun anlamıyorum!”

“ah bir de şu hafıza kaybı var” dedi mary aceleyle “ onu anlatmadın ama.”

ninesi zar zor bastırdığı esnemesinin ardından “anka kuşunu aramak için ormana gidip de onu bulmuş olanlar ormanda geçirdikleri zamana dair ya hiçbir şey hatırlamazlar ya da bölük pörçük anılar. çünkü…”

“başkalarına da anlatıp ona nasıl ulaşacaklarını söylemesinler diye” cümleyi tamamladı mary. ancak ninesi cevap vermedi, çünkü çoktan uykuya dalmıştı bile.

“tatlı rüyalar nineciğim.”

mary burnunu çekip bir adım attı ama devamını getiremedi. halbuki onlarca defa bu ormandan içeri girmişti. ama şimdi sanki bir güç onu yerinden tutuyor daha fazla ilerlemesine müsaade etmiyordu. en sonunda yumruklarını sıkıp derin bir nefes aldıktan sonra o tanıdık ağaçların arasına daldı.

o da tıpkı babası gibi bir avcıydı. ormanda ne bulursa avlar ve evin geçimine bu şekilde katkı sağlardı. bir erkek çocukları olmadığı için babası onu da tıpkı kendisi gibi avcı olarak yetiştirmişti. annesi yıllarca buna itiraz edip avcılığın bir kız için çok tehlikeli ve uygunsuz olduğunu söylese de en sonunda pes etmiş ve baba kızı kendi hallerine bırakmıştı. mary ormanın içinde sessizce ilerlerken, annesi ve babası aklına gelince içi cız etti. onları birkaç yıl önce kanlı öksürükten kaybettiğinden beri kırılan kalbi hiç tam düzelmemiş ve zaman zaman sızlamaya devam etmişti. lanet hastalığın bir çaresi yoktu ve o kadar bulaşıcıydı ki belirti gösterenler hemen ayrı bir yere alınır ve uzaktan tedavi edilmeye çalışılırdı. bu zamana kadar o illete yakalanıp da kurtulan neredeyse hiç olmamıştı. üstelik nasıl ve nereden bulaştığı da belli olmuyordu. geldiği hızla kayboluyor, sonra tekrar gelip birkaç can alıp tekrar gidiyordu.
onlar öldükten sonra mary, ninesi ve teyzesiyle baş başa kalmıştı. hayatta sahip olduğu yegâne iki kişi onlardı ve şimdi onlardan habersiz muhtemelen bir daha geri dönemeyeceği bir yolculuğa çıkmıştı. attığı her adımla içindeki endişe ve korku biraz biraz dinmeye başlamıştı. bu yaşlı ve bereketli orman en azından belli bir sınıra kadar adeta onun evi gibiydi. o sınırdan ötesi en tecrübeli avcılar için bile tehlikeliydi ama mary şimdilik işin bu kısmını düşünmemeye çalışıyordu. ailesini kaybettikten sonra hemen hemen her gün ormana gelir, bazen sadece kendi başına saatlerce otururdu. bazı zamanlar ise mark ile kamp yapmaya gelirlerdi. bazen tavşan ya da bıldırcın avlarlar bazen de sadece meyve toplayıp onları yerlerdi. işte ne zaman kamp ateşinin başına geçseler konu dönüp dolaşıp hep aynı yere gelirdi. acaba zümrüdü anka nasıl bir şeye benziyordu? gerçekten onu bulan herkese yardım ediyor muydu? bir gün beraber onu aramaya çıksalar ne olurdu acaba?

sonu gelmeyen sohbetlerin ve kurdukların hayallerin sonunda uyurlar, ertesi gün evlerine dönerlerdi. “bir şeyi hayal etmekle onu gerçekleştirmek aynı şey değil çocuğum” derdi ninesi “hayaller tatlıdır, gerçekler ise acı…”

kocaman kayın ağaçlarının arasından geçerken aklına gelmişti bu öğüt. yıllar boyunca o ateş kuşunun hayalini kurmuştu. ormana girecek, bütün engelleri aşacak ve anka’yı görecekti. hatta ondan bir tüy bile istemeyecekti. “ben” diyecekti, “buraya sadece seni görmeye geldim, senden tüy istemiyorum. çünkü zengin olmaya ihtiyacım yok.” ve anka da onun bu yüce tavrı karşısında önce şaşıracak sonra da takdirle karşılayacaktı. “tek bir şey istiyorum senden” diyecekti, “lütfen hafızamı silme, böylece seni gördüğümü herkese anlatayım. ama söz veriyorum seni nasıl bulduğumu kimseye anlatmam.”

bir yandan yürürken bir yandan da gülümseyip başını iki yana salladı. ne kadar da çocuksu hayallerdi ve ninesi ne kadar da haklıydı. önünde sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran ormana bakınca, başarısız olma ihtimalinin neredeyse kaçınılmaz olduğu kafasına dank etmişti. sen kim onu bulmak kim seni lanet olası aptal! tam vazgeçip geri dönecekti ki, bu yola neden çıktığını hatırladı ve sırtını aydınlığa dönüp tekrar ilerlemeye başladı. ya ölecekti ya da bulacaktı. başka türlü bir dönüş yoktu onun için…

ilk gün neredeyse hiç dinlenmeden akşama kadar yürümüş ve en sonunda ormanın derin noktalarına giden sınıra ulaşmıştı. daha önce birkaç defa buraya babasıyla bir defa da mark’la beraber gelmişti ama diğer tarafa hiç adım atmamışlardı. “orman bize yeterince şey sunuyor, daha derinlere inmenin ve hayatımızı riske etmenin anlamı yok” demişti babası ciddi bakışlarla bir keresinde tam sınırda durduklarında. “anka kuşunun hikâyesi bana da her zaman çok çekici gelmiştir ama onu arayıp bulmayı hiç düşünmedim” diye devam etmiş ve gülümsemişti. “çünkü, her şeye sahibim. iyi bir ailem, tok bir karnım var. daha fazlasını neden isteyeyim ki?”

mary babasıyla o konuşmayı yaptığı yere battaniyesini serip oturmuş, kollarıyla dizlerine sarılmış nerdeyse nefes almadan karşıya, ormanın vahşi kısmına bakıyordu. nereden başlayacağıyla ilgili belli belirsiz fikirleri vardı ve bu fikirlerin üzerine bir plan kurmuştu. zaten yıllar boyunca anka kuşu efsanesi ile ilgili anlatılan her şeyi dinlemiş, bulabildiği tüm kitapları okumuştu. bu efsane kendi kasabasında on yıllardır bilindiği için orada yaşayanlara sıradan gelir ve günlük hayatlarının bir parçası, hatta bir gelenek olarak kabul ederlerdi. ancak nadir de olsa zaman içinde konuyu daha fazla merak edip araştıranlar da olmuştu. kimi en sonunda dayanamayıp ormana aramaya gitmiş ve geri dönmemiş, daha az cesur olan ya da başka bir bakış açısıyla daha temkinli olan kimi ise sadece teorik olan bilginin peşine düşmüştü. kasabanın belediye başkanının büyük büyük dedesi de sadece bilgi edinerek daha fazlasını öğrenmek isteyen konunun uzmanlarındandı ve geride sayfaları çok yıpranmış kendi fikirlerini yazdığı bir kitap da bırakmıştı. belediye başkanı kendi evinde incelemesi kaydıyla mary’ye kitabı vermişti ki mary o zamanlar sadece daha fazla şey öğrenmek için çabalıyordu. kitapta yazana göre kasabalıların ormanın derin noktası olarak isimlendirdikleri sınırdan sonrası sanki bambaşka bir dünya gibiydi. evet aynı orman, aynı ağaçlar, aynı hayvanlardı. ama yazarın teorisine göre; zümrüdü anka çok güçlü bir sihirli yaratıktı ve kendisini korumak için ormanın en derininde yaşıyordu. işte o efsanevi kuşun sahip olduğu sihir ister istemez zaman içinde dalga dalga yayılarak belli bir noktaya kadar etrafındaki her şeyi etkiliyor ve muhtemelen kendisine hizmet etmelerini sağlıyordu. ama nasıl? işte buna cevap verebilmek için ormana gidip neler olduğunu yerli yerinde görmek gerekiyordu ama yazar bu konuya hayatını feda etmeyi göze alacak kadar meraklı olmadığını da belirtmeden geçmemişti. üstelik, canlı dönse bile hiçbir şey hatırlamayacağı için bu yolculuğa çıkmak faydasızdı. kitabın en sonunda ''bu zamana kadar edindiğim izlenimlere göre, anka kuşu merhametsiz ya da düşünüldüğü kadar vahşi olmayabilir. eğer öyle olsaydı kimse oradan canlı dönmez ve ellerinde bir tüy olmazdı. bir sır olmalı… geri dönen pek az kişinin hatırlamadığı ama hepsinin ortak bir yanı olmalı ki oradan ellerinde bir tüyle dönmüşler. belki de o efsanevi kuş bir şekilde onları bir tehdit olarak görmemiş ve canlı olarak dönmelerine müsaade etmiştir. ya da belki gerçekten ona ihtiyaç duyduklarını anlamış ve yardım etmeye karar vermiş olabilir. ne de olsa güçlü bir büyüye sahip. sonuç olarak eğer ben onu bulmaya gidecek olsaydım, zaten riske girmişken yanıma tehdit oluşturabilecek hiçbir silah almazdım…'' yazıyordu.

mary daha şimdiden o ihtiyarın öğüdünü tuttuğuna pişman olmuştu. yayını ve hançerini yanında getirmediği için içten içe kendisine kızgınlık duyuyordu ama sesi çok cılız çıkan bir parçası da böylesinin daha iyi olduğunu fısıldıyordu. mevsim ilkbaharla yaz aylarının tam buluştuğu noktadaydı ve bu dönemler kolay kolay yağmur yağmazdı. o yüzden hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra battaniyesini altına serdi ve rahatsız bir uykuya daldı. sabaha karşı karmakarışık gördüğü rüyaların arasında birkaç defa korkuyla uyanmış ama etrafta bir tehlike görmemişti. ertesi sabah güneş doğmadan uyandığında orman derin bir sessizlik içindeydi. mary sanki misafirliğe geldiği bir evde ev sahiplerinden önce uyanmış ve onların da uyanmasını bekliyormuş gibi hissetti.

yola çıkmak için güneşin doğuşunu sabırla bekleyip çantasını sırtına attıktan sonra derin bir nefes alıp sınırı geçti. ve beklediğinin aksine hiçbir şey olmadı. sanki sınırı geçtiğinde hiç beklemediği garipliklerle karşılaşacakmış gibi bir beklenti içindeydi. ancak her şey normal görünüyordu. orman yavaş yavaş uyanırken bir yandan ilerliyor ama tam olarak nereye gideceğini de bilmiyordu. daha önce hiç geçmediği sınırı geçip daha derinlere yol almak onu hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu. heyecanlanıyordu çünkü babasının bile yapmadığı bir şeyi yapmış olmanın verdiği bir gurur vardı içinde ve tabii ki bilinmezliğe her adımıyla daha da yaklaşmak, sanki büyük bir şey başarıyormuş hissi veriyordu. korkuyordu çünkü tamamen savunmasızdı. eğer karşısına aniden bir tehlike çıkarsa kaçmaktan başka yapacağı bir şey yoktu ve bu da iyi bir plan sayılmazdı. üstelik ağaçların dalları güneş ışığını kesecek kadar birbirine yakın duruyordu ve yer yer karanlık olan kısımlarda önüne bir şeylerin fırlama ihtimali onu tedirgin ediyordu.

öğleden sonra tam molasını bitirip toplanıyordu ki çok da uzak olmayan bir mesafeden kurt uluması duydu ve bir an olduğu yerde donup kaldı. tam da mola verdiği sırada yolculuğunun ne kadar da sorunsuz geçtiğini düşünmüştü. hızla çantasını ve battaniyesini toplarken uluma sesi az öncekine göre o kadar yakın bir yerden geldi ki mary her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçmaya başladı ama kurtların sürü olarak avlandığı aklına geldiğinde az ilerisinde heybetli bir şekilde duran meşe ağacına tırmanmaya başladı. olabildiğince yükseğe tırmandıktan sonra bir yandan düşmemek için sımsıkı tutunurken bir yandan da nefes alışverişini kontrol etmeye çalıştı. daha önce bir kurtla karşılaşmamıştı ama çok zeki hayvanlar olduğu konusunda defalarca uyarılmıştı. üstelik hassas koku alma duyularıyla onun varlığından haberdar olacaklardı ama en azından nefesini kontrol altına alabilirse belki yerini bulamazlar ve giderlerdi. üzerinde bulunduğu kalın dala dikkatli bir şekilde oturduğu sırada mola verdiği yerin yakınına boz renkli iri bir kurt geldi. hayvan o kadar korkutucu görünüyordu ki muhtemelen mary’yi tek bir lokmada yutabilirdi. kurt bir süre etrafı koklayıp yerde duran battaniye ve çantanın yanına gitti. bir süre burnunu çantanın içine sokup kokladıktan sonra çantayı dişlerinin arasına alıp oradan uzaklaştı. ''ah lanet olsun, yiyeceklerim gitti!''

yaşadığı hayal kırıklığı o kadar büyüktü ki uzun bir süre ne düşüneceğini bilemeden ağacın tepesinde öylece oturdu. yanında yayı ya da en azından hançeri olsaydı avlanıp yiyecek sorununu çözebilirdi. yola daha yeni çıkmıştı ve kaç gün daha ormanda kalacağını bilmiyordu. karnını doyurmak için tek umudu karşısına meyve ağaçlarının çıkmasını beklemek olacaktı ama buna güvenerek yola devam etmek gerçekten alınabilecek bir risk miydi? eğer şimdi geri dönmeye karar verirse bir şekilde geldiği yoldan geri gidip eve dönüş yolunu bulabilirdi. tam yerinden kalkıp ağaçtan inmeye karar verdiği sırada yola neden çıktığını hatırladı ve gözleri doldu. yola çıktığından beri tek düşündüğü şey hedefe ulaşmak ve bunu yaparken hayatta kalmaya çalışmaktı. her şeyi bir kenara bırakıp sadece bunları düşünüyordu, üstelik çantasının elinden gitmesi de tam bir şok olmuştu. işte tüm bunlar ona, bu sonu bilinmez ölüm kalım yolculuğuna neden çıktığını unutturmuştu. neden bu tehlikeyi göze aldığını ve neden geri dönmemeyi bile kabullendiğini bir kenara bırakmıştı. halbuki asıl hatırlaması gereken ve aklından çıkartmaması gereken tek şeyi öylece bir kenara bırakmıştı. ah lanet olsun diye içinden geçirirken bir yandan da gözyaşları sicim gibi yanağından akıyordu. kurt tehlikesinin geçtiğinden emin de olamadığı için olabildiğince sessiz ve içli içli ağlıyordu. hayır, geri dönmek yok, gerekirse açlıktan ölürüm ama yine de geri dönmem.

“sen neden ağlıyorsun?” diye bir ses duyduğunda o kadar korktu ki neredeyse dengesini kaybedip ağaçtan düşecekti ancak son anda ağacın gövdesine yapışıp tekrar dengesini buldu ve korka korka hemen yanı başında duran, serçe büyüklüğündeki, masmavi tüylü kuşa baktı. kuş az ilerisinde durmuş başını hafifçe yana yatırıp merakla ona bakıyordu.

“sen… sen gerçekten de konuşuyor musun?” diye sordu mary gerçekten bir cevap alabileceğinden şüphe ederek.

“buna neden bu kadar şaşırdın ki? sen de konuşuyorsun ya?” diye cevap verdi mavi kuş olduğu yerden kıpırdamadan.

mary şaşkınlıktan neredeyse küçük dilinin yutacaktı. daha önce konuşan kuşlar görmüştü, ormandaki muhabbet kuşlarını yakalayıp onlara bir iki kelime öğreten birilerine şahit olmuştu. hatta belediye başkanının evinde bir papağan bile vardı ve kısa cümleler kurabiliyordu. ama karşısındaki bu küçük yaratık adeta bir insanmışçasına cümle kuruyor, kendi içinde mantık yürütüp soru soruyordu. dengesini kaybetmemek için bir eliyle ağaca tutunan mary boşta kalan koluyla yüzündeki gözyaşlarını sildi.

“yani, daha önce bu şekilde konuşan bir kuş görmemiştim, o yüzden şaşırdım.”

“ah işte bunda haklısın” diye cevap verdi mavi kuş neşeyle ve devam etti “her hayvanın kendine özgü bir dili vardır. ancak” dedikten sonra bir kanadını kaldırıp adeta ders veren bir öğretmen gibi hareket ettirdi “buralarda yaşayanlar insanların dilini de konuşabilirler.”

bu anka kuşunun etkisi olmalı diye içinden geçirdi mary heyecanlanarak. belki de onun sihri diğer hayvanlar üzerinde böyle bir etki bırakıyordur. doğru yoldayım galiba…

“bu arada çok şanslısın” dedi mavi kuş “o lanet kurt seni yakalasaydı kendisine güzel bir ziyafet çekerdi.”

“eh şimdilik çantamdaki yiyeceklerle yetinmek zorunda kalacak” diye cevap verdi mary bir yandan da etrafına baktı o korkunç yaratıktan bir iz arayarak. “acaba sen zümrüdü anka’yı görmüş olabilir misin?”

“senin de onu aramaya geldiğini biliyorum” diye cevap geldi karşısından “uzun süreden beri sen onu arayan karşılaştığım ilk kişisin.”

“peki son gördüğün kişi onu bulabilmiş miydi? bana yol gösterip onu bulmama yardımcı olur musun?” diye sordu mary merakla.

“maalesef hayır, son kişi koca ayının midesinde duruyor. o yüzden yol yakınken geri dönmeni tavsiye ederim” dedikten sonra kurnaz kurnaz bakıp devam etti “sana dönüş yolunu gösterebilirim ve böylece evine dönersin.”

“senden nasihat istemedim!” dedi mary kızgınlıkla “buraya kadar geldim ya onu bulacağım ya da burada öleceğim!''

mavi kuş bir süre cevap vermeden durup öylece baktıktan sonra içini çekti “peki madem, ama başına bir şey gelirse sorumluluk almam. üstelik” dedikten sonra uyarırcasına ufak tüylü kanadını kaldırdı “anka kuşu misafirlerden hiç hoşlanmaz ve seni bir çırpıda yiyiverir.”

mary’nin içi bu son uyarıyla beraber korkuyla doldu ama yine de tutunduğu bir umut vardı “geri dönenler oldu, başarılı olanlar oldu” diye cevap verdi istemeden cılız bir sesle.

mavi kuş havalanıp çoktan yere konmuştu ama mary’nin ağaçtan inmesi biraz zaman aldı. en sonunda yola çıktıklarında omzunda kuş, elinde kurdun dokunmadığı battaniyesi ormanın derinlerine doğru yol almaya başladılar. yer yer ağaçların dalları gökyüzünü tamamen kapatıyor ve günün ortasında ormana geceymiş hissi veriyordu.

“daha ne kadar yolumuz kaldı?” diye sordu mary akşama doğru yorgunluktan bitmiş bir vaziyette, her halinden yıllardır orada durduğu belli olan bir kütüğe sırtını vermiş otururken. karnı açlıktan şikâyet edercesine gurulduyordu.

“daha çooook var” diye cevap verdi kuş yanı başından. “daha şimdiden yoruldum diyorsan bence hiç devam etme.”

“ne kadar yol kaldığını merak edemez miyim?” diye sordu mary sinirle. “üstelik yoruldum da demedim.”

“sen demedin ama yüzün her şeyi ortaya döküyor” dedi kuş bilmiş bir tavırla.

“buralarda meyve ağaçları var mı?” diye sordu mary yerinden kalkarken. açlığa bir çözüm bulmalıydı ve şimdiye kadar ne meyve ağacı görmüştü ne de susuzluğunu giderecek bir kaynak.

“o ağaçlar daha çok sizin evlerinize yakın yerlerde olur, buralarda göremezsin. hadi bakalım biraz daha devam edelim” dedi kuş, havalanıp mary’nin hemen önünde onun da ayağa kalkmasına teşvik etmek için kanatlarını hızlı hızlı çırpmaya başladı.

gecenin karanlığında pek çok böceğin şarkıları eşliğinde yollarına devam ettiler. bu seslere kimi zaman bir baykuş ötüşü kimi zaman da bir tilkinin tuhaf çığlıkları eşlik ediyordu. mary ormanın kendine has seslerini her zaman çok huzur verici bulurdu. içinde taşıdığı ve her adımında bastırmaya çalıştığı korkuyu bir kenara bırakıp kendisini sadece seslere bıraktı. böylece zihnini boşaltıp rahatlamaya ve sakinleşmeye başlarken hemen sol tarafından önce bir homurdanma ardından da yüksek sesli bir kükreme geldi. mary olduğu yerde donup kaldı. korku onu öyle bir ele geçirmişti ki ya da bu durumda pençesine almıştı ki beyni çığlık çığlığa kaçmasını söylese de bacaklarına söz geçiremiyordu. az sonra daha önce hiç görmediği kadar iri, simsiyah bir ayının başı çalılıkların arasından çıktı ve karanlık gözlerini mary’ye dikti.

“kaç” diye bağırdı kuş telaşla “eğer canını seviyorsan kaç!”

işte bu uyarı mary’yi kendine getirdi. bacakları sonuna kadar gerilip en sonunda fırlayan bir yay gibi onu ayıdan uzaklaştırmaya başladı. ancak ayı da hemen peşindeydi ve dört bacağı üzerinde koşmanın verdiği avantajla her saniye kıza biraz daha yaklaşıyordu. mary’nin korkudan kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyordu. bacakları adeta kendi kendine uçarcasına onu taşırken akşamın karanlığında nereye gittiğini bilmiyordu. tam bir adımını atmış diğerini da atmak için bacağını öne geçirmişken ayağının altında sert zemini hissetmediğini fark etti ve bir an sonra her şey karanlığa gömüldü.

başında şiddetli bir ağrıyla uyandığında, havanın aydınlık olduğunu fark etti ve ağzından istemsiz bir inleme çıktı.

“ah sonunda uyandın” diye bir sesi geldi kucağından. mavi kuş oturmuş ona anlaşılmaz gözlerle bakıyordu. kızın uyandığına sevinmiş miydi üzülmüş müydü pek belli olmuyordu.

mary etrafına baktığında derin bir çukurda olduğunu gördü. ne kadar derin olduğunu ya da çukurdan çıkıp çıkamayacağını ayağa kalkmadan anlamak pek mümkün görünmüyordu. etrafında topraktan dışarı fırlamış ağaç kökleri vardı ve onlardan bir tanesine tutunup doğrulmaya çalışırken acıyla çığlık attı. sağ ayağının üzerine basamıyordu ve eğilip daha dikkatli baktığında bileğinin davul gibi şişmiş olduğunu fark etti. ''ah lanet olsun.''

“sen şimdi bu halle nasıl yola devam edeceksin? hem yüzün de kan içinde kalmış.”

elini yüzüne götürdüğünde sağ şakağından yanağına kadar kurumuş kanla kaplanmış olduğunu fark etti.

“sen en iyisi eve dön, daha çoook yolumuz var” dedi kuş tünediği iri bir ağaç kökünün üzerinden.

“bana baksana sen!” diye patladı mary. “sen bana yardımcı olmaya mı çalışıyorsun yoksa beni yolumdan döndürmeye mi anlamadım. eğer istemiyorsan uçup başka bir yere gidebilirsin. ben o lanet yolu tek başıma bulurum!”.

“hey hemen kızma” diye cevap verdi kuş iki kanadını da kaldırıp. “ben sadece sana yardımcı olmaya çalışıyorum. yorgun ve yaralısın, eve dönmek daha mantıklı olur diye düşündüm.”

mary bir cevap vermedi ve ağaç köklerine tutunarak çukurdan tırmanabileceğini hesapladı. normalde olsa bu onun için çocuk oyuncağı olurdu, ama ayağı çok fena durumdaydı. sağlam iki tane kökü sımsıkı tutup tırmanmaya başladı. ilk seferinde acıyla yere yığıldı. ancak çukurdan çıkması için dayanması gerektiğini biliyordu. yoksa burada ölüp gidecekti. yukarıya tırmanana kadar o kadar çok acı çığlığı attı ki muhtemelen ormandaki en vahşi hayvanlar bile korkudan oldukları yere sinip kalmışlardır diye düşündü. en sonunda tırmanışı hıçkırıklar içinde bittiğinde acı ve yorgunlukla kendisini yere bıraktı ve uzun bir süre hareket etmeden o şekilde kaldı. ayağa kalkıp yürüyecek gücü kalmadığı gibi açlıktan ya da acıdan tekrar bayılacağını hissediyordu. üstelik bir değnek yardımı olmadan yürümesi mümkün değildi ve etrafında onu taşıyacak iri bir dal parçası da görünmüyordu. bir süre daha öyle yattıktan sonra az ileriden bir homurtu duydu ama başını kaldırıp bakmaya tenezzül etmedi bile. zaten ne yapabilirdi ki?

biraz sonra çantasını alıp giden boz renkli iri kurt ağzında kalın ve uzun bir dal parçasıyla kızın görüş alanına girdikten sonra dalı yere bırakıp birkaç adım uzaklaştıktan sonra arka ayakları üzerine çöktü. mary ne düşüneceğini bilemiyordu. o kadar yorgun olmasa şaşkınlıktan ağzı açık kalabilirdi ama o sadece gözlerini dikmiş kurda bakıyordu.

“demek yardım etmeye karar verdin” diye kuşun sesi geldi öteden bir yerden.

“evet” diye cevap verdi kurt bakışlarını mary’den ayırmadan. “o bunu hak etti.”

“hey neler oluyor?” diye sordu mary zorlanarak da olsa yerinden doğrulup oturdu. “siz… siz…” dedikten sonra bir kurda bir de mavi kuşa baktı.

“biz hepimiz zümrüdü anka’ya hizmet ederiz” diye cevap verdi kuş. “sınavı geçtin mary, ona gitmeye hak kazandın.”

mary’nin acıdan ya da belki de sevinçten gözleri doldu ama ağlamadı ve yerdeki kalın dalın yardımıyla ayağa kalkıp mavi kuşu takip etmeye başladı. kurt da peşlerinden geliyor ama arada mesafe bırakıyordu.

ilk damlalar yüzüne düşmeye başladığında vakit öğleye doğru yaklaşıyordu ve mary artık o kadar yorulmuştu ki en sonunda bir elma ağacının altına oturduğunu kurt ona bir elma getirene kadar fark etmemişti bile. tam dördüncü elmasını yiyordu ki yağmur hızlandı ve bir süre yola koyulmalarına engel oldu. her üçü de sırılsıklam olsa da kızın eşlikçileri buna aldırıyormuş gibi görünmüyorlardı. mary yırtık pelerininin başlığını başına çekmiş kollarını sağlam bacağına dayamış öylece oturuyordu. öyle bir noktadaydı ki başına gelenleri düşünüp tartacak ya da şaşıracak hali yoktu. acıdan ve yorgunluktan beyni uyuşmuş vaziyetteydi. onu ayık tutan tek şey hedefine odaklanmış olmasıydı.

en sonunda yağmur dindiğinde tekrar yola çıktılar. kuş nereyi gösterirse mary o taraftan gidiyor onun haricinde onlarla konuşmak aklına bile gelmiyordu. sağlam ayağınla bir adım at, sonra değnek olarak kullandığı daldan güç alarak şişmiş olanı yavaşça sürükle. sağlamı at, sonra diğerini sürükle…

mavi kuş “işte geldik” dediğinde mary iki adım daha attı ve ancak ondan sonra durmaları gerektiğini anladı. kafasını kaldırıp baktığında biraz ilerisinde onu ölümüne kovalayan siyah ayının, önünde mışıl mışıl uyuduğu bir mağaranın birkaç adım ötesinde durduklarını gördü.

“içeri girebilirsin kızım” diye sesi geldi kurdun arkadan.

“bak iyi düşün, oraya girersen muhtemelen öleceksin” dedi kuş uyaran bir ses tonuyla.

“kes artık maviş,” diye hırladı kurt arkadan “o burada olmayı hak etti” dedikten sonra mary’nin yanına geldi ve kızı burnuyla hafifçe dürterek içeri girmesi için cesaretlendirdi.

“ne yani, zümrüdü anka içeride mi?” diye sordu mary tedirgince. “sonunda onu görebilecek miyim?”

“evet” diye homurdandı ayı uyuduğu yerden. “maalesef evet.”

mary farkında olmadan tazelenmiş bir enerji ve merakla elinde tuttuğu dala dayanarak elinden geldiği kadar hızla ilerledi ve içeriye adımını attı. beklediğinin aksine mağara oldukça aydınlıktı. tavandan içeriye giren gün ışığı az ileride bir kaide üzerinde duran ve mary’nin ilk bakışta anlamlandıramadığı bir şeyin üzerine vuruyordu. peki o hikâyelerde güzelliğiyle ünlü anka kuşu neredeydi? sırılsıklam kıyafetlerinden su damlata damlata bir iki adım daha yaklaştı ve kaidenin üzerinde bir kıpırtı oldu ve alev renginde el kadar gagası olan bir baş uzandığı yerden hafifçe doğrulup, ona inanmayan gözlerle bakan kıza döndü. mary şaşkınlıktan ağzı açık bir vaziyette istemsiz bir şekilde dayandığı dalı yere düşürdükten hemen sonra kendisi de kalça üstü yere oturdu ve ayağından bütün bedenine bir acı dalgası yayıldı.

kaidenin üstündeki kuş da ayağa kalkmış hüzünlü gözlerle mary’ye bakıyordu. kanatlarından bir tanesinin ucunda duran bir tüy hariç tüm bedeni tamamen çıplaktı. sanki bütün tüyleri yolunmuş gibi görünüyordu. bu bin yıl boyunca düşünse mary’nin aklına gelmeyecek bir manzaraydı.

“sen..” diyebildi en sonunda acıdan yaşarmış gözlerle.

“evet ben zümrüdü anka’yım”

“ama sana ne oldu böyle?” dedikten sonra elleriyle gözyaşlarını sildi. “sen çok farklı görünüyorsun.”

“nerede o efsanevi, dillere destan güzellik değil mi mary?” diye sordu anka ve gülümsedi. “buraya gelebilen hiç kimseyi geri çevirmedim.”

“yani” dedi mary dili damağı kuruduğu için konuşmakta zorlanıyordu “sende yeni tüy çıkmıyor mu?”

anka kuşu bir defa daha hüzünle gülümseyip başını iki yana salladı. “hayır, çıkmıyor çocuğum. tüylerimizi verip vermemek bize kalmış bir şey ama bir zümrüdü anka ona gelen herkese yardım eder.”

“ama bu şekilde sana zor olmuyor mu?”

“benim için korkma bu son tüyü de verdikten sonra ölüp küle dönüşeceğim ve bir gün tekrar belki burada belki de dünyanın bambaşka bir yerinde küllerimden doğacağım” dedikten sonra kanadının ucunda kalmış olan ışık değdikçe sanki alev alıyormuş gibi göz kamaştırıcı görünen tüyü gagasıyla koparıp yere bıraktı. “sen de bunu hak ettin. ancak korkarım ninen için yapabileceğin bir şey kalmadı.”

mary o kadar hızla oturduğu yerden ayağa kalktı ki ayağındaki acıyı bile neredeyse hissetmedi. “ninem…” diyebildi şaşkınlıkla ve dudakları titrerken. “ninem öldü mü?”

“anneni babanı alan hastalık onu da aldı sevgili çocuğum. onun için yaptıkların takdire şayan, senden çok daha güçlü niceleri bunu başaramadılar. ama onun için yapacağın bir şey kalmadı.”

“ah nine” diyebildi mary çatlayan sesle ve tıpkı annesiyle babasını kaybettiği zaman olduğu gibi yapıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. ninesi yatağa düştüğünden beri içinde biriktirdiği bütün acı ve korku, tuttuğu tüm gözyaşları adeta sağanak yağmur gibi gözlerinden boşanıyordu.”

“benim de zamanın geldi” dedi anka uzandığı yerden hüzünlü gözlerle, en sonunda mary sustuğunda. “hafızan silinmeyecek ki zaten buna gücüm kalmadı. benimle ilgili bildiğin ve öğrendiğin her şeyi herkese anlat ki gerçekten neler olduğu bilinsin” dedikten sonra gözlerini kapadı ve bir daha da hiç konuşmadı. sanki tatlı bir rüyaya dalmışçasına huzurlu görünüyordu.

kasaba halkı günlerdir aradıkları mary’yi bir gece ormanın kıyısında baygın ve perişan halde bulmuşlardı. o kadar çok ateşi vardı ki kendi kendine sayıklıyor kimi zaman ninesine kimi zamansa anka kuşuna sesleniyordu. o uyanıp anlatana kadar tam olarak neler olduğunu bilemeyeceklerdi. ancak elinde sımsıkı tuttuğu ve hiçbir şekilde almayı başaramadıkları ışık vurunca alev gibi parlayan, uzun, kırmızı tüyden yola çıkarak bir fikir edinmişlerdi; zümrüdü anka yaşıyordu…
devamını gör...
214.
bank

sabahın ışıklarıyla birlikte bir kız oturmuş bir banka deniz kenarında martıları izliyor. daha az önce evsiz bir ayyaş kalkmış o banktan. ayyaşın hayallerinden çok farklı hayallere sahip kız. beyaz atlı prens falan bekliyor. kısa saçlı uzun boylu, kaytan bıyıklı bir genç hayallerini süslüyor. çantası gevşiyor ellerinden, ne denizi görüyor ne dünyayı, sanki bir masalın içinde.
bu sırada elinde simitle dalgın bir çocuk gelip oturuyor, neden sonra kızı fark ediyor, o kadar dalgın. çocuk yalnızlığa ve bu banka her sabah yalnız oturup simitlerini yemeye bir de martıları izlemeye çok alışık. ayyaştan ve her gece kurduğu hayallerden o da habersiz. kendi dalgınlığında kademe atlayarak ikinci seviye bir dalgınlık geçiriyor bir süre kalksam mı diye düşünürken kızın yanında sonra boş veriyor. birinci kademe dalgınlığına dönmek isterken kızın kendisine aval aval baktığını fark ediyor. kız da farkında değil pek tabi avallığının, masalla gerçek arasında. çocuğun henüz terleyen bıyıkları pek hayalleriyle uyuşmuyor ve pek de beyaz atı varmış gibi durmuyor. hatta saçları bile kısa değil, yeni yetme üniversiteliler gibi, uzatmaya başlamış tam uzun da değil.
çocuk saçını kore filmlerindeki komik ama romantik karakterler gibi savuruyor. ve o anda kendini ne kadar karizmatik hissetse de komik gözüküyor.
kız gülümsüyor. neden sonra(bugün herhalde her şey olması gerekenden biraz daha sonra oluyor.) elindeki simidi paylaşmanın iyi olabileceğini düşünüyor, çocuk. kız hemen teşekkür ederim yemeyeceğim diyor. seni küçük şapşal diyor bizim çocuk çok film izlediğinden olsa gerek ve çok komik duruyor bu sözler üzerinde. senin için değil martılar için. kız hafiften utanıyor. alıyor simidi. çantayı bankta bırakıyor, koşuyor deniz kenarına. martılara simit atıyor. bu sırada çocuk saatine bakıyor o da ne! geç kalmış, bir kâğıt çıkarıyor. lütfen beni ara yazıyor çantanın üstüne bırakıyor ve koşarak uzaklaşıyor. kız fark etmiyor, çünkü tam bu sırada martılara simit atarken, hayalindeki prensle banktaki çocuğu uzlaştırmaya çalışıyor kafasında, simidin son parçasını atarken bir bisikletli kıza çarpıyor, kız suya düşüyor. korkmayın bu kadarcık suda kimse boğulmaz. bir kalabalık toplanıyor yine de kızın etrafında. bu sırada ayyaş kendi bankının önünden geçerken çantayı alıyor, çok normalmiş gibi… kimse görmüyor. kâğıt rüzgârda uçuyor.
her şey sakinleştiğinde kız çantasını almak için banka geliyor ve her şey oturuyor kafasında. vay adi diyor çocuğa, beni suya iten de oydu kesin...
devamını gör...
215.
uludag'da 1 tane 15-20 sayfalik hikaye entry'm var 13-14 yasindan kalma. uludag'dan silebilsem buraya atardim da bos yere ifsa olmayak, tabi suan uludag kullanmiyom da ama gene de hesap duruyor nihayetinde. ama baya iyiydi be cok ozenmistim.
devamını gör...
216.
ilk iz.

benim için yaz demişti.
emin olamıyorum gerçek mi değil mi, emin olamıyorum hislerinden..
emin olamıyorum ama okurum demişti.
okur diye sürekli yazmıştım bende.

sadece tek bir şey istiyormuş, anlamaya çalışmalıymışım.
gözlem değil özlem gerekiyormuş. hatta biraz elem lazımmış. ancak o zaman değeri bilinirmiş.
hikayelerimi severmiş eskiden ama artık küsmüş. hüzün doluymuş.
o dışında kimse anlamazmış. haklıydı.
o dışında kimse anlamaz.

kelimelerimin ne anlam ifade ettiğinden, hikayelerimin nasıl başladığından, nasıl bitemediğinden..
haksızlık etmişim.
anlamak bile istememişim. doğru.
istemedim. yeterince zaman vardı.
kıymeti bilinmedi. niye halen burada olduğumu anlayınca şaşırmadı.
aslında şaşırması gerekirmiş.. öyle dedi..

hepsini sildim. silmeseydim belki. artık değişti.
anısıyla,,
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
217.
neden olduğu bilinmezmiş,
vazgeçmiş,
kendisi olmaktan yorulmuş,
olmak istediğine bürünmeliymiş,
dolmuş,
taşamamış,
benim için fotoğraf çıkarttırmış,
inanmamışım.

yalanına ortak olmamışım,
yalan olan kendisiymiş,
kendimi kötü hissetmemeliymişim.
okur veya yazarsam kafayı yemezmişim.
illa birilerine anlatmalıymışım..

yapamadım. yapmak istemedim.
özür dilerim.

sürekli yazmalıymışım. ama artık istemiyorum. tek istediğim sarılmak. çok fazla şeyden vazgeçtim. sen nereden bileceksin.
devamını gör...
218.
kırık bir aşk hikâyesi

sağlık ocağına doğru giden yolun bittiği yerde tam grafitilik bir duvar var. duvarda bir yazı yazılıydı koca harflerle: "günaydın pamuğum"
pamuk, büyük ihtimalle duvarın karşısındaki çok katlı evlerden birinde oturan bir kızdı.
yazı orada epey kaldı. sonra araya seçimler girince üstü kireçle boyanıp yerini muhalefet partisi liderine övgü bir grafiti aldı.
cumartesi günü marketten eve yürüyerek dönerken mahallemizin camisinin yanından geçtim. orası da uzun, beyaz graffitilik duvara sahip bir yol. pamuklu duvardan bir kilometre ötede... duvarda, bozkurtlar ulusun tanrı türkü söylesin makamında duvar yazılarının yanında, küçük harflerle siyah boyayla yazılmış bir yazı:
pamuğum neredesin? yanında beyaz kireçle çizilmiş kırık bir kalp…
devamını gör...
219.
evin içinde kesif bir beklemişlik kokusu. sigara dumanından sararmış perdeler yarım açık. metal bir mama kabı tepeleme dolu, yanında aynısından bir su kabıyla beraber. kitaplıkta birbirinin üzerine özensizce dizilmiş, bir hevesle başlandıktan sonra yarım bırakılmış düzinelerce kitap. kapının üzerinde kim bilir hangi gün giyildiği belirsiz bir atlet teslim bayrağı gibi asılmış.
- kedi bile dayanamadı bana ihsan.
- deme öyle. çekme kendini şu kuyuya.
sisin içerisinde kaybolmuş dallarının arasında bir çamın kuytusuna sığınmış minicik bir pamuk topu. sesinin yankısına dikkat kesilip o yöne bakmasam mümkün değil karların arasında ayırt edebilmem. gecenin kör karanlığında bu kardeleni buraya kim dikti acaba. fazla düşünmeye devam edersem kediciğin orada donacağını fark etmiş olmalıyım ki montun içine sarmaladım kediyi. şefkatli bir yuvaya kavuşacağını anlayan minik mırıldanmaya başladı hemen. karanlık gecenin sabahına sıcacık yuvasında gözlerini açacaktı sonunda. eve çıktıktan sonra minnetten mi, montun sıcağına alıştığından mı bilinmez yerinden devinmeden mırıldanmasına devam etti.
gecenin dördünde acı acı öten telefon sesine ilk kulak kabartan kedi olmuş. ben uyanana kadar beş dakikaya yakın geceyi bu saçma melodi çınlatmış. gözümü araladığımda telefonu yerinden epey yana kaymış buldum. kimdi bu lüzumsuz gecenin köründe defalarca arayan. tabi ki de nazlı, başka kim olacak gece gece alacaklı gibi darlayan. bir hışımla telefonu elime aldım. kararlıydım artık. bu sefer ağzıma geleni sayıp dökecek, bir türlü kapatamadığım bu defteri ortasından yırtıp atacaktım.
ankara’da bir eylül sabahı. sonbahar yaprakları arasında nereye gideceğimi bilmeden adımlıyorum. bugün pazar. pazarları hiç sevmem. öksüzlüğümün adının konduğu gündür pazar. yine bir pazar günü kahvaltı masasında yalnız bırakılmıştık babamla. aradan geçen onca sene nerede olduğunu bilmediğimiz annemin vefat haberi yağmurlarla gelmişti bir pazar akşamı. ağlayamamıştım, gözlerimi cama dikip, düşen damlaları seyretmiştim sadece. onlar veda etmişti anneme benim yerime. ama bu pazar diğerlerinden farklıydı. ihsan’ın ısrarlarına dayanamayıp kız arkadaşı aylin’in iş yerine beraber gitmeye karar vermiştik. pazar günü ne işi demeyip takılmıştım peşine. meğer hayırlı bir işmiş.
- tarık, bu durum daha ne kadar böyle sürecek?
- ne durumu nazlı?
- senin için endişeleniyorum yahu. neden anlamıyorsun?
- sen her şey için endişeleniyorsun.
insan bir kere ağzını açsa, içindeki tüm zehri akıtsa, boşalsa midesindeki bu zehirli safra. ne gözyaşı dökebildim, ne de biriktirdiğim acıları kusabildim. sadece susup öylece dinledim. insanların bir gün beni anlayacağını ümit ederek, gençliğimi tükettim.
- ne var nazlı, ne?
- defalarca aradım seni yahu.
- saat gecenin dördü!
- kardeşim tarık. kardeşim istanbul dönüşünde kaza yapmış. çok kötüyüm.
içimde, tam midemde, yine o taş gibi düğüm oturdu kaldı. yumru şeklinde kalbimden daha sert çarpmaya başladı. nihat, ah nihat! kaç kere uyarmıştım onu motorla hız yapmaması, dikkatli kullanması için. ama dinlemezdi ki, ablası kılıklı çocuk. keçi inadı bunlarda genetik.
ihsan evin soğuk olduğunu bir süre sonra anca fark edebilmişti. havasızlıktan olsa gerek içerisi boğucuydu. kombi çalışıyor mu diye mutfağa girdiğinde günlerdir yıkanmayı bekleyen tabak çanağın fazlalığı onu hayrete düşürmüştü. bulaşık makinasının kapağına doğru bir hamle yapar gibi oldu ama sonra vazgeçti. önce şu ışıtıma işini çözmeliydi. çalışıyor mu diye kontrol etmeye gidince kombinin üzerinde dördünün gülen gözlerle ışık saçtıkları fotoğrafı gördü. hala yerindeydi. ama ısıtmıyordu.
- bıktım usandım artık tarık! beni dinlememen, bana anlayışsız davranman, ben ne hissederim düşünmeden aklına gelenleri döküp saçman, kırıldığımı bile bile üstüme gelmen.
boş bakışlarla dinliyordum. çünkü bu sözleri ilk duyuşum değildi. ama artık son olması gerekiyordu.
- sen de kardeşin de salaksınız. anladın mı nazlı? ben mantık insanıyım. körü körüne duygularının peşinde giden salaklara benim hayatımda yer yok. bunu da böyle bil. tekrarlatma artık.
ilk defa telefon yüzüme kapandı diye bu kadar huzurlu hissetmiştim. kısa süreceğini bilmiyordum tabi.
- kombiyi sen mi açtın ihsan?
- oğlum tarık, sen ruh hastasısın anladık da bir de zatürre ile uğraştırma bizi.
- terkedildim ihsan. hep terkedildim. bu evin soğuğu bana koymaz.
- sıçtırma metaforuna tarık. giy şu hırkayı.
- onu giyemem. nazlı almıştı.
yine lanet bir pazar günü. karlı yollar arasından yeşil sarılı dört kollu ağzını açmış bekleyen çukura doğru ağır ağır yol alıyor. kardelen çiçeklerinin anavatanı yavrusunu kucağına almayı bekliyor. gönlüm el vermiyor ömrünün baharında göçüp gidene.
karlar arasında uzaktan nazlı’ya son kez bakıyorum. kucağında kar topu gibi pamuktan tüyleriyle bir kedi. benim yerime de ağlıyorlar.
devamını gör...
220.
sen dışında kimse anlamadı
sen dışında kimse bilmedi
sen dışında kimse inanmadı
sen dışında kimse görmedi

sen dışında kimse fark etmedi.
kısa bir hikayeydi.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yazarların yazdığı hikayeler" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim