melez koyunlar 01

mesele şu ki biz melez koyunlar da tatil yapmak istiyoruz. çoban filtresiz altın sarışını yudumluyor. çomar otuz iki diş meydanda aslan olmayan sütüyle kafa buluyor. bir takım su lemurlari kendilerinin olmayan dalgaları dövüyor. bazıları gökyüzünün ara ışıklarına methiyeler düzüyor. biz melezler, sınıfsız, grupsuz, kapitalsiz kapitalistler olarak çitlerin arkasında bir döşemenin kenarında, belki plazmalarin polarize ekranlarında tatile çıkmak istiyoruz. yakın ulan çimenlerin
devamını gör...
ismi: yok, önerilere açığım*
postmodernist, uzun ve şaşaalı cümleler duymayı bekledikleri bir anda yalnızca “hiçbir şey” dedim. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler laf salatasından ibarettir. postmodernist, uzun ve şaşalı cümleler tıpkı şu an aynı sözcükleri tekrarlamam gibi hiçbir anlam ifade etmeyen, altı üstü ortası, her yeri bomboş olan cümlelerdir. bir iş görüşmesinde kendinizden bahsedin dediklerinde, sizden bekledikleri bu tarz cümlelermiş meğerse. hatta “genel” hayatın içinde bile herkesin istediği buymuş. “kendinizden bahseder misiniz?” diye sorduklarında aslında hakikatliği önemli olmayan, gösterişli bir hikâye uydurmanız yeterliymiş, maalesef, bunu çok sonradan fark ettim.

peki, neye “hiçbir şey” dediğimi soracak olursanız, ki sormadığınızı biliyorum, “mevcut yapımıza ne gibi katkılar sağlamayı düşünüyorsunuz?” sorusunaydı. oysaki benden bu soruya “almış olduğum eğitimle ve daha önceki deneyimlemerimle(kilit sözcüklerden biridir), eğer işe alınmam dâhilinde, mevcut yapıyı daha da ileri götürecek(adeta kaf dağına) projeler tasarlamayı ve bunları en faydalı şekilde üretimlemeyi(kilit sözcük iki) düşünüyorum.” minvalinde cevaplar vermemi bekliyorlarmış. dediğim gibi; bunu çok sonradan fark ettim. yanlış hatırlamıyorsam, onuncu görüşmeden sonraydı.

tabii, bu görüşmeye az biraz sarhoş olarak gitmem de yadsınamaz bir küstahsızlıktı. az birazdan kastım, görüşme bittikten sonra yerimden kalkıp yüzüm onlara dönük bir şekilde geri geri yürüyerek tam kapıdan çıkarken gözlerinin içine bakarak kapı eşiğine tükürecek kadar. bu da ayrı bir küstahlıksızdı. “niye böyle bir etik dışı harekete sebep olan sarhoşluğun miktarını çok düşükmüş gibi bir de “az biraz” şeklinde tanımlıyorsunuz?” diye soracak olursanız da, ki sormadığınızı biliyorum, çünkü dokuzuncudan sonra danışma masasındaki her şeyi yere fırlattığımı hatırlıyorum, ki bence bu daha etik dışı, emin değilim. o zaman önümü bile göremiyordum. gördüğüm şeyler de belgesellerdeki gibi, kayda alınan gökyüzünün hızlandırılmış hali misali sürekli feveran içindeydi. gerçekten, gücünün yeteceğini anladığı anda bir insanın yapamayacağı hiçbir çirkinlik ve kötülük yoktur. gücüm yetiyor muydu, orası tartışmaya açık. sonrasında kovalandığımı hatırlıyorum.

benden, üstün girift cümle performansı bekleyen başka kişiler de vardı: yeni tanıştığım insanlar, bir olay üzerine yorum yapmamı bekleyen insanlar… hepsi palavralara, abartılara ve romantizme bağlı yaşıyorlardı. önceden bu gibi şeyler bir dünyadan kaçış evreninde sığınılacak limanlardı, şimdi ise hakikatler sığınılacak limanlar haline geldi. o kadar uçuk kaçık zihinler gördüm ki şaşmamak elde değildi. aynı eylemi farklı mekânlarda eşzamanlı bir şekilde yapabileceklerini sanıyorlardı, bence inanıyorlardı. yukarıdaki işver(meyen)enlerin benden beklediği buydu, diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. belki de tükürüğümün altında yatan neden buydu. freud’a sormak lazım, üstat bilecektir.

her görüşme öncesinde kendimi, duran topun başında elli saat plan kurup gol atacağını sanan bir futbolcu gibi görüyordum. bu görüşmelerin sonunda ise aynı futbolcunun vurduğu topun baraja çarpması sonucunda hayal kırıklığına bürünen ruh hali gibi hissediyordum. on girişimden sonra insan bir daha duran top kullanmak istemiyor. on birinciden sonra barajdan dönen top kalemin içindeydi.

tabii, bu görüşmeler hayatıma hiçbir şey katmadı diyemem, haksızlık etmiş olurum: on ikinciden sonra insanların ne kadar salak olduğunu, on üçüncüden sonra parfümün kilit rol oynadığını, on dördüncüden sonra karşı tarafın salaklığını mimiklerimle aşağılamamam gerektiğini, on beşinciden sonra bir daha hiçbir görüşmeye geç kalmamam, mümkünse bir saat önce gitmem gerektiğini (gereksiz yere), on altıncıdan sonra giyimin önemli olduğunu, on yedinciden sonra hiçbir şekilde doğru söylememem gerektiğini, on sekizinciden sonra üst düzey bir yalan söyleme genine sahip olduğumu, on dokuzuncudan sonra da her şeye rağmen umutlu olmanın, umutsuzluğun en zavallı hali olduğunu anladım ve nihayet iş görüşmesi mefhumunu hayatımdan çıkardım. zihnimdeki kabullenmek ve inkâr etmek arasındaki cinsel gerilimin galibi kabullenmek olmuştu. belki de ilkinden sonra olması gereken buydu, belki de yaşamla aynı kabağa üflemeliydik, bilmiyorum. bunu da camus’ye danışmak lazım. en azından üstadın kesin bir düşüncesi olurdu, eminim.
devamını gör...
iyi hikaye yazamam, iyi hikaye de anlatamam ama dilim döndüğünce hikaye&şiir seslendirmeye çalışıyorum. yazmaktansa dinlemeyi sevenleri beklerim
devamını gör...
kim bilir kaçıncı kez tanımadığı bir yatakta uyanıyordu. usulca doğrulup etrafında ne var ne yok göz gezdirdi. anımsamaya çalıştı odadaki nesneleri. çok fazla eşya yoktu. kırık dökük bir masa, yanında ahşap sallanan bir sandalye, üç çekmecesi olan bir elbise dolabı. şimdilik gözüne çarpan bunlardı. uyanır uyanmaz odayı yokladıktan sonra ilk aklına gelen evde kendisinden başka biri olup olmadığını kontrol etmek oldu. yataktan hafifçe sıyrıldı, başucundaki hırkayı üzerine geçirip yola koyuldu. teker teker mutfağa, salona ve banyoya baktı. bu ufak ve bir o kadar soğuk, yabancı evde tek başınaydı.

uzun zamandan beri adı konulmamış bu hastalığın ya da sendromun pençesindeydi buğra. uykuya dalmadan önce ertesi sabah nerede uyanacağını bilmeden kafasında soru işaretleri ve içinden çıkamadığı bir bilinmezlikle boğuşuyordu. bir ailesi yoktu, daha doğrusu onları hiç tanımamıştı. varlıklarından bir haber olduğu aile daha yolun başında onu yalnız bırakmıştı. kendini bildiğinde yetimhanedeydi. ev diyebileceği, uyandığında aidiyet hissedebileceği, yanıdığı tek yuva orasıydı. azımsanmayacak bir zamandır yuvadan uzaktaydı. zaman mefhumunda bir sıkıntı olmasa da mekanda süregelen bir bilinmezlik mevcuttu. kim olduğunu, hangi yılın hangi ayının hangi gününde olduğunu biliyordu. sürekli değişen ise nerede olduğuydu.

bugün günlerden pazartesi, buna eminim. bütün pazarımı ikinci el eşya ve kitap satan dükkanın tozlu raflarını temizlemek ve düzene sokmakla geçirmiştim. zor ya da öğrenilmesi vakit alacak bir iş değildi. kalıcı olmadığımı bilsem de bu işi sevmiştim. dükkan sahibi sadık abi anlayışlı ve halden anlayan bir adamdı. yabancılık süreci yaşatmadı desem yeridir. o pazardan tam iki hafta önce bu dükkanın asma katındaki kanepeden bozma yatakta uyanmıştım. sadık abi beni bulduğunda hırsız olduğuma ihtimal vermediği için şanslıydım. belli bir süredir bu mekansız uyanmalardan muzdarip olduğumdan artık uyanınca yapacağım izahatler hazır oluyordu. bu sefer hikaye uydurmam gerekmedi. sadık ne söylerse onaylıyordum. senaryoyu benim yerime o yazmıştı. evsiz olduğumu, sığınacak bir yer ararken kendisinin dükkanını bulduğumu, allaha emanet kapısını zorlanmadan açtığımı ve geceyi burada geçirdiğimi onayladım. kimsesiz olduğumu zaten ilk bakışta anlamıştı. galiba yüzüme ve duruşuma işlemişti bu süresiz yalnızlık. bir dahaki bilinmez uyanışa kadar burada kalabilirdim. sanki o asma kat zaten uzun zamandır beni bekliyormuş gibiydi. işim de olmuştu, dükkanın getir götürünü, temizliğini yapıyordum. burada geçen günlerimi arayacaktım, eminim. insanın hiçbir yere ait olamaması kadar acı verici bir şey olmasa gerek. bundan daha kötüsü kim olduğunu bilmemek, sokaklarda kimliksiz dolaşmak olurdu ancak.

peki şimdi neredeydim? bu ev kimindi ve ben yine ait olmadığım bu yere nasıl gelmiştim? her sabah böyle olmuyordu, hatta bu sendromun sıklığıyla ilgili en ufak bir istatistiğim dahi yoktu. bazen üç ay, bazen iki hafta, bazense bir gün. ama muhakkak er ya da geç oluyordu. muhakkak bir sabah uyandığımda evvelki gece bulunduğum mekanın dışında yabancı olduğum yeni bir yerde gözlerimi açıyordum. bitmek bilmiyordu bu ızdırap. hiçbir yere alışamıyor, hiçbir yerde tam anlamıyla yerleşemiyordum. mutfağa girdiğimde kimsenin evde olmadığına artık emin olmuştum. diğer mekanlarda kimseye rastlamadığı gibi evin içinde gezinirken yeltendiği "kimse var mı?" soruları da cevapsız kalmıştı. şansına buzdolabında kahvaltı için malzemeler mevcuttu. üstünkörü de olsa bir şeyler atıştırdıktan sonra keşif turu için üzerini değiştirmeden evden ayrıldı. dolapta kendinin olup olmadığından emin olamadığı kıyafetleri şimdilik denemedi. zaten üstünde gündelik elbiselerle uyumuş olduğundan hazır bir şekilde evden çıktı. ilk işi sokağın başındaki bakkala gitmek oldu. ilk zamanlarda olduğu gibi "ben nerdeyim", "burası hangi şehir", "hangi mahalledeyiz" sorularını karşı tarafı ürkütmemek için artık sormuyordu. bulunduğu mekanı kavramak için daha dolaylı yollara başvuruyordu. bakkaldan yerel bir gazete aldı, gazetenin üstünde eskişehir merhaba gazetesi yazıyordu. dün istanbul'da uykuya dalan buğra bugün eskişehir'de gözlerini açmıştı. zaman zaman bu oluyordu, şehir değiştirme. ilk başlarda sadece aynı şehir içerisinde mekan değiştiren bedeni zaman içerisinde bir sabah ankara bir sabah sakarya gezer olmuştu. işin en acıklı yanı ise buğra'nın bu durumu paylaşabileceği kimsesi olmamasıydı.

aklına ilk istanbul'a dönme fikri geldi. daha önce de denemişti. önceden bulunduğu mekanı, tanıştığı insanları bulabilmek için yeni uyandığı yerden eskisine yolculuğa çıkmıştı. ama bir önceki adresine gittiğinde ne kaldığı yerden, ne yaptığı işten, ne de tanıştığı insanlardan bir iz bulabilmişti. sanki o anlar hiç varolmamış gibiydi. yine hüsranla karşılaşmamak için istanbul'a dönme fikrini şimdilik erteledi. eskişehir'de ne işi vardı onu bulmalıydı. cüzdanını kontrol etmek yeni aklına gelmişti. anadolu üniversitesi'ne ait personel kartı gözüne ilişti. bunun yanında bir maaş kartı, birkaç da kartvizit vardı cüzdanda. acaba buradaki yolculuğu ne kadar sürecekti, burada ne işi olduğunu çözmeye değecek kadar süre geçirip geçirmeyeceğini bilmese de araştırmaya karar verdi. şarkıda sil baştan başlamak gerek bazen diyordu ya, buğra için artık sil baştan başlamamak gerekiyordu. kim bilir kaçıncı kez sıfırdan başladığı hayatı artık onu usandırmıştı. adımlarına bu durumun yarattığı yılgınlık sirayet etmişti ama daha tam olarak pes etmemişti. biliyordu. bir gün artık buraya kadar deyip pes edecek ve belki de bu hayata artık daha fazla katlanamadığını farkedip kısa yoldan bu işi bitirecekti. ama şimdi değil.

üniversiteye vardığında kimlik kartını turnikeye okutup içeri girdi.kapıdaki güvenlik uzun süredir tanıdığına delalet eden bir iyi günler dileğiyle karşıladı onu. evet ama şimdilik ne yapacaktı. güvenliğe burada ne işi olduğunu sormak abes olurdu. içeride yolunu yardım olmadan bulmak ise imkansız. havadan sudan bir muhabbetle konuyu buradaki işine getirebilirdi ve denedi. şansına geveze güvenlik konuştukça konuştu ve bir ara kütüphanede işler nasıl cümlesi geçti. bingo ! kütüphanede memurdu buğra. doğrudan oraya yönelmedi, biraz daha sohbet etti ve öyle yoluna gitti, istediğini almıştı. kütüphaneyi bulduğunda saat 10'u geçmişti. bankoda görevli olan, emekliliğine az kalmış yaşlı kurt ihsan nerede kaldın yahu, başına bir iş geldi sandık diye karşıladı onu. telefonun da kapalı, kaç kere aradım. bunca yılın tecrübesine rağmen buğra bu sabah en önemli şeyi atlamıştı, telefonunu kontrol etmek. bu kadar uğraşmasına gerek kalmayacaktı belki. şarjım bitmiş, farketmemişim diye başından savdı ihtiyarı. kütüphane içerisinde şüphe çekmeden bir tur attı, o sırada ihsan'ın şüpheli bakışları onu takip etmeye devam ediyordu. bu çocukta bir haller var bugün ama hayırlısı dedi içinden. sonrasında daha fazla dayanamadı. " oğlum buğra ne dolanıp duruyorsun, gel otursana yerine" diye seslendi. neyse ki yeri belliydi, zaman içerisinde bu ihtiyardan yaptığı işi de öğrenirdi. gerçi şimdiden belliydi neyin ne olduğu az çok. kütüphanede öğrencilerin aldığı kitapları sisteme işliyorlar, iade kitapları yerlerine yerleştiriyorlar, kısacası bir kütüphane memuru gün içerisinde ne yaparsa onu yapıyorlardı. ihsan'ı fazla şüphelendirmemek için çok soru sormadı. öğle yemeğine kadar yerinde sakince oturup onu takip ederek işinin gerekliliklerini kafasında bir yere not etti. bu kaçıncı iş öğrenişim diye geçti aklından bir ara. artık hafızası doluyordu. sürekli yeni bir işe adapte olmak zorunda kalmak, işin gereksinimlerini öğrenmek yoruyordu onu. ama bu seferki çok zorlayıcı sayılmazdı.

günün sonunda yorgun hissediyordu. eve dönüş yolunu bulma derdi olmadı. kapının önündeki servisçi sabah yoktun buğra bey deyince anladı mevzuyu. kısa bir izahat sonrası servise atladı, evin önündeki sokakta indi. eskişehir'deki ilk işi günü bitmişti. akşam yemeği için bakkaldan birkaç şey aldıktan sonra eve geldi. evden çıkmadan pencereleri açmadığına pişman oldu, boğucu ve havasız bir ortam karşıladı onu. temizlik yapmaya değer mi diye düşündü, biraz beklemeliydi. burada ne kadar kalacağını bilmediğinden öteledi bu işi de. yemeğini yedikten sonra telefonunu kurcalama vakti geldi nihayet. buğra'nın bir sosyal medya hesabı yoktu ama internetten ya da mail adresinden bir şeyler öğrenebilirdi. okula ait mail adresinde okunmamış 72 mail bekliyordu. çoğu okulla alakalı duyurular olan gereksiz mail yığını arasında biri ilgisini çekmişti. gelen mail suat'tandı. yetimhanede edindiği ender arkadaşlardan biriydi. yazıda kendisine uzun zamandır ulaşmaya çalıştığını, internette ismini aratırken üniversitenin sitesinden mail adresine ulaştığını belirtiyordu. bunca zamandır ne yaptığını, nerelerde olduğunu da iliştirmişti soru olarak. buğra için yeni bir umut ışığı doğmuştu, sonunda hayatının normal seyrinde olduğu çocukluk günlerinden biri ona ulaşmıştı. suat'ın yazdıkları arasında kendisinden bahsettiği kısımlara tekrardan göz attı ve ankara'da yaşadığını gördü. mailin sonunda müsait oldukları bir zamanda buluşalım diye eklemişti.

sisli bir ankara sabahunda gözleri suat'ı arıyordu kızılay meydanında. bir dönem bu şehirde yaşamıştı, üç ay kadar. o zamanlar bakanlıklardan birinde uzman yardımcısı görevindeydi. uyanışların en iyilerinden birisiydi. oldukça prestijli bir hayata uyanmıştı ankara'da. tabi sürdüremedi bu durumu. iki yıl aradan sonra aynı şehirde bulunmak garip hissettirmişte, hafifçe ürperdi. saat tam 10'da suat'ı üzerinde gri bir palto, omzunda bir evrak çantası kendisine doğru gülümseyerek gelirken farketti. mailde yetişkin haline ait fotoğrafını iliştirdiği için tanımak zor olmadı. meydana yakın kafelerden birine girdiler. geçmişle ilgili kısa bir konuşmanın ardından şimdiki zaman geldi sıra. suat avukat olmuştu, çankaya'da bir hukuk bürosunda çalışıyordu. evlenmiş, bir kız çocuğu sahibi olmuştu. kılık kıyafetinden de anlaşılacağı üzere hali vakti yerindeydi. kendisi hakkında olan biteni anlattıktan sonra buğra'ya gelmişti sıra. kısaca eskişehir'den bahsetti. orada yeni olduğunu ve uyanışları anlatmadı. aslında buraya gelirken niyeti bunları ona anlatmaktı ama deli damgası yemekten korkuyordu. sonuçta anlatacakları aklı başında kimseye mantıklı gelecek türden şeyler değildi. bunu denese kaybedecek bir şeyi olmazdı belki, suat bu zamana kadar ortalarda yoktu, bundan sonra onu deli belleyip görüşmese ne eksilirdi. sadece kendine yediremediğindendi bu tavır, yoksa suat'ın ne düşüneceği çok da umrunda olmazdı. neden sonra muhabbet bir anda yetimhaneye geldi, ikisi de ayrıldıktan sonra bir daha oraya uğramamıştı. oradan hatıra kalan birini görmek bir anda buğra'ya buraya tekrar gitme isteği uyandırmıştı. ne kaybederdi ki.

ve her şeyin başladığı yerdedir. aradan geçen 12 yıldan sonra yetimhanededir. doğrusunu söylemek gerekirse artık burası bir yetimhane de değildir. terk edileli uzun zaman olmuş, metruk, yıkık dökük bir yer halini almıştır. buğra etrafında kimselerin olmadığı binanın içerisine yavaş adımlarla girer. kapı ardından kapandığında bir an süren karanlığın ardından her şeyi yerli yerinde bulur. koğuşu, ranzası, yemekhane, ilk yardım odası. her şey 12 yıl önce bıraktığı gibidir. koğuşuna gider, yatağını bulur. yorgunluktan kapanan gözlerini açık tutamaz ve uykuya dalar. artık ait olduğu yerdedir. hatta bu hayatta ait olabileceği tek yerdedir. uyandığında ve tekrar uyuduğunda, değişmeyen tek yerdedir.
devamını gör...
önceki hikayeyi okumadan bunu okumamanızı tavsiye ediyorum. zira bu onun devamı niteliğinde olacak. önceki hikaye için: #454431
••
onunla görüşmüşler ama ellerine çok bir şey vermemiş adam. tehlikeli bir tipe de benzemiyormuş. boş dönmüşler anlayacağın."

bayan g bir an durup düşündü. zihninde oturmayan bir şeyler vardı. tıpkı boncuk'un da zihninde olduğu gibi... kilit kişinin kim olduğunu biliyorlardı, ikisi de o kadar çok cinayet haberi yapmış ve o kadar çok olay görmüşlerdi ki! yalnızca bir sorun kalıyordu geriye; adamı konuşturmak veyahut gerçeğe onun aracılığıyla ulaşmak.

peki, bunun için ne yapılabilirdi? o adama gitseler bile nasıl konuşturacaklardı? bayan g, düşüncelere daldığında yaptığı gibi boynunu sıvazlamaya başladı. düşün, diyordu, düşün g. hayır, esaslı bir plan gelmiyordu aklına! sonra boncuk aniden yerinden sıçradı. aklında düşünceler kol gezdiğinde böyle olurdu. heyecandan sandalyesinden düştüğü bile olmuştu!

"buldum g!" dedi heyecanla. "teknolojiden yararlanalım, nasıl örnek olacağız z kuşağına? bak şimdi; gidelim adamın evine, haberci kimliğimizi gizleyelim, polisiz, konuşup gideceğiz, diyelim. ben bir şekilde şu minnak dinleme cihazlarından bulacağım. oturduğumuz koltuğa, adamın odasındaki masaya vs. neresi denk gelirse işte, yerleştiriverelim. ne duyarsak kâr değil mi? basit ama etkili bir yöntem. böceği bulursa da bulsun canım, ne olacak?"

plan güzeldi, en azından denemeye değerdi. g'nin kalbine şimdiden bir heyecan, bir umut taht kurmuştu. uğruna işten çıkarıldığı (yalnızca işten değil, gözden de çıkarılmıştı) dosyaya yardımcı olmak, onu çözümlemek içinde tarifi imkânsız duygulara sebebiyet veriyordu. arkadaşına baktı. birbirilerine attıkları bakış aynı şeyi söylüyordu; gidelim ve yapalım! düşünceleri konuştuğundan kelimelere gerek kalmadı. boncuk getirdiklerini tekrar çantasına atarken, g, üzerini değiştirdi. alelacele evden çıktılar.

dinleme cihazını alabilecekleri bir yer bulup işlerini bitirdiler ve adamın evine doğru yola koyuldular. giderken söyleyeceklerini bir bir dizayn ettiler, her dedikleri birbiriyle uyuşmalıydı. ivedi konuların üzerinde durmaya niyetleri yoktu, hele ısrar etmek, asla istemiyorlardı. önemsizmiş gibi davranıp ona göre konuşacaklardı. boncuk, burası, deyince aynı heyecan tekrar geldi g'nin kalbine. ikisi de derin bir nefes alıp arabadan indiler. ev, geniş bir bahçeye sahip, görkemsiz ancak garip hisler uyandıran bir evdi. belki de yalnızca düşüncelerinden dolayı garip hissetmişlerdi, bilemediler.

g kapıyı çaldı. birkaç dakika sonra içerinden adım sesleri gelmeye başladı. kapı açıldığında karşılarında gayet temiz yüzlü, hafif kirli sakallı, yaşına rağmen karizmatik olan bir adam duruyordu. kibar bir ses tonuyla "merhaba?" dedi, sorarcasına. boncuk boğazını temizledi ve "merhaba," diye karşılık verdi. boncuk bir an durdu, polisiz, diyemezlerdi. kimlikleri yoktu, adam kimlik gösterilmesini isteyebilirdi. "biz buraya yakın bir eve taşındık. birçok yeri tanımıyoruz, sorup soruşturmamız icap etti ancak bazı komşularımızın bugün dışarı çıkası gelmiş." burada şuh bir kahkaha attı. samimi görünmek istediği belliydi ve bunu başarıyordu. g şaşırdı. o kadar şey planlamışlardı, ne yapıyordu bu kız? sonra anladı. arkadaşı tam bir kurnazdı.

adam da güldü. aynı ses tonuyla "öncelikle hoş geldiniz. umarım aldığınız ev size mutluluk getirir. sorunu anladım. eğer yardım edebileceğim bir şey olursa seve seve elimden geleni yaparım. dedi. o sırada devreye g girdi. onun da konuşması lazımdı. "aslında en başta bir bardak suyunuzu içsek," dedi sevecen bir tavırla. adamın birden yüz ifadesi değişti ancak çabucak toparlanıp "tabii, buyrun lütfen," dedi aynı içten ses tonuyla. şimdi evdeydiler. güzel kokan bir odada oturmuş, etrafı meraklı gözlerle seyrediyorlardı. boncuk acele davranıp koltuklardan birine böceği yapıştırıverdi. önceden birçok detayı halletmişlerdi. g getirilen suyu içti. adamla havadan sudan, evden, hatta ev fiyatlarındaki artıştan konuştular. ikisi de içlerinden "bu adam yapmaz," diyorlardı. hayatın insana neler yaptırdığından bihaberlerdi anlaşılan.

müsade isteyip ayaklandılar. girişe doğru geldiklerinde g etrafa kısaca göz attı. sade, minimal düzenlenmiş bir evdi. duvarları çok güzel bir griye boyanmış, mobilyalar ona göre seçilmişti. günlük temizliğine de dikkat ediliyordu anlaşılan. bir erkeğe göre fazla temizdi, çok fazla temiz. o sırada gözü portmantodaki ilaç kutusuna ilişti. çaktırmadan ilacın adını telefonuna kaydedip konuşulanlara odaklandı.

"lütfen bir şeye ihtiyacınız olduğunda çekinmeyin. siz güzel bayanlara yardımcı olmak gurur verici olacaktır."
bu adam neden bu kadar samimi davranıyordu? karakter yapısı mı böyleydi yoksa g'nin içini yiyip bitiren kuruntular boşuna değil miydi? kafasını sallayıp düşüncelerden kurtulmaya çalıştı. boncuk onun yerine konuşuyordu zaten. en sonunda evden çıkmayı başarmışlardı. hızlıca arabaya koşup bilgisayarı açtılar. kulaklıkları takıp ses duymayı beklediler. ne yazık ki ortamdaki tek ses hışırtı sesleriydi. daha sonra ise açılıp kapanan tahta kapı benzeri bir sesi geldi, daha sonra duyulan tek şey yine aynı hışırtılardı.

akşam olmuş, ortalık iyiden iyiye karanlığın hükmüne girmişti. boncuk'un artık eve dönmesi gerekiyordu, aynı şekilde g'nin de ancak burayı bırakmak içlerinden gelmiyordu. ya onlar yokken işe yarar şeyler olursa? riske atamazlar, şansa bırakamazlardı. g annesinden boncuk'larda kalacağına dair izin aldı. planı gereği azıcık yalan kullanmak zorunda kalmıştı. her şey hallolunca arkadaşı evine gitti. şimdi dinleme zamanıydı.

kahretsin ki yaşama yönelik tek belirti yoktu! nereye girmişti bu adam böyle? bir an başına bir şeyin gelmiş olmasından korktu. tam o sırada yeniden aynı kapının sesi geldi. kalbi yeniden heyecanla kıpırdamaya başladı.
••
yine devamı sonraya ama heyecanlı gelecek sonu. *
devamını gör...
mosmor ufukta doğan kızıl güneşten gelen ışıkla, gölgesi, orağı andıran bir biçimde, kireçle kaplı evlerin duvarlarında ilerliyordu. haç motiflileriyle bezeli, mavi çerçeveli pencerenin önünde durdu. içeriyi görecekmişcesine mavi gözlerini kalın perdeye dikti. denizden gelen soğuk ve tuzlu esintiyi eskimiş ciğerlerine doldurdu. çökük gözlerinin etrafındaki derin kırışıklar, onların altındaki kırmızı elmacık kemikleri, kırmızı fesinin sakladığı kül rengi ama sık saçlarıyla aleksi, kendi hesabına göre doksan yaşındaydı. beli gibi elleri de bükülmüş ama kanca gibi parmakları kuvvetlerinden hiç bir şey kaybetmemişti.

belini doğrulttu, kalçasına giren ağrı, bilge yüzünde hiç bir ifade bırakmadan geçti gitti. yavaş yavaş paltosunun iç cebinden tütün dolu kesesini çıkardı. yine yavaş yavaş ince kıyım tütünü kağıda kendinden beklenmeyecek ustalıkla sardı. baba yadigarı marsilya çakmağıyla sigarasını yakarken başıyla sabah namazından dönen komşularına selam verdi.
-on çeki buğdaya potin tamir edilir mi hiç?
-yenisini alamazsın ya.
-bayramdan sonra izmir'e gideceğim. bak gör nasıl da alıyorum. 1 çeki buğdaya bile tamir ettirmem artık.
-aydın'dan deveyle tüccar asım ge....


sesler duyulmaz olunca tekrar kendi düşünceleriyle baş başa kaldı. bu sefer yakaladığı balıkları, eşekle üç saat uzakta olan haydar dede köyüne götürecekti. en az 15 akçe daha fazla kazanacaktı. ah oğlu yanında olsaydı. üç kızı gelinlik giyemeden ölmüş, tek oğlu ise papaz olup memleketleri sakız adasına yerleşmişti. iki ihtiyarcık, izmir'in bir sahil köyünde sıkışıp kalmıştı. karısı sakız'ın en güzel kızıydı. daha onaltı yaşındayken mislina'yı üç erkek istemişti. aleksi de pazuları güçlü, geniş omuzlu, zengin ve yakışıklı bir balıkçıydı. mislina ona, o da mislina'ya aşıktı. ah merhametli mislina! "yeter artık açılma denize. tanrıya şükür zenginiz. gel evinin efendisi gibi köşede otur efem." derdi her zaman. aleksi karısını düşünüp gülümsedi. masmavi gözleri de gülümsedi. bu sırada koya varmıştı bile. kayığını bulup iplerini çözdü. "ayde bre ihtiyar aleksi! rast gele sana." dedi içinden. denize bir sene daha açılırdı en fazla. zaten kalçası da rahat vermiyordu. sağ ayağını da kayığa koyarken bunun karayla son teması olduğunu bilmiyordu.
devamını gör...
bir oda çürümüş cesetlerle dolu bir oda,insanlık elbisesi bayağı sıkmış herkesi anlaşılan yada 1 beden büyük gelmişti.aramızda bir cam vardı o yaratıklarla.kalbimde ki tuz buz olmuşları tek tek toplayıp yapıştırdığım.. beni hiç bırakmayan siyahımdı sizi görmemi sağlayan,beni asla görememenizi !
belki çok basitti görmeniz,dansöz renklerden kapanmayan göz kapaklarınız olmasaydı...
aramızda ki bu camdı ateşin sıcaklığına dayanamayan aldanışa meyilli ellerimi, soğuktan kangren olmuş ellerinize değip çürümesin diye sınırı çeken....
yalnızlığımla acımdı,o eşsiz görünmezlik peleriniyle yıkanmış camımın malzemeleri..
tarifimi ?
tarifini soracak olursanız ellerim ! dedim ya ateşe doğuştan aldanışlı ellerim ! sol elimde yalnızlığım sağ elimde acılarım,ikisi; "tuz ! buz !"
hiç tereddüt etmeden,yüreğimin dünyanın çekirdeği kadar bilmem kaç derecede yanan en dibine daldırdım ellerimi !
sanki son pandomimimmiş gibi çaresiz ve 1 gram umutla lavlara gösteri yapan ellerimin eriyip yok olmasını beklerken, siyah bir filmli camdı uzun zamandır küskün olduğum ateşin hediye ettiği bana..
hediye ! ağlayıp zırlayan bir çocuğun gerçekleri susması için verilmiş bir oyuncak,belki güzel bir söz...
düşünmesi bile içimizdeki çocuğu öldürmeye yeterdi...
kafamın içinde ki, bilinçaltıma işleyen, ruhunu yitirmiş, bu parazit terimi ilk defa işitmiş olan "ateşi", adeta bir insanın burnunu huylandıran toz tanesi gibi huylandırmıştı..
ana rahminden dünyaya atarcasina atmıştı beni yeryüzüne ,ateşin dünyayı koklayıp, burnu misali pisliği koklayan volkan bacası..
ben ise camıma sarılı bir şekilde terkedilmiş köpek gibi.bir tarafım ise hâlâ ateşten izler taşırcasına yeryüzüyle bütünleşmiş.sert ama camdan kaya gibi yapayalnızlığıma yeniden merhaba !
devamını gör...
                                                                          yağmurlu,fırtınalı bir 29 ekim gecesiydi.bulutların tam arasından dolunay kendini göstermiş ben ise kimsesiz bir şekilde,kimsesiz demeyelim yalnızlığıma hakaret olur.yalnızlığımın tek kara parçası kalmış ıssız o adada sahilde oturmuş suların gelgitini izliyordum.koca bir harikalar diyarı sulara batmış,çoluk çocuk acı bir şekilde can vermiş.şişe dipleri adayı yüzdürmekte ısrarcı.gelip gelip gidenler gözümde canlanıyor,götümü kaldıracak mecalim kalmamış.artık hepsi balık olmuş,yaşanmışlıklar unutulmuş yeniden doğmuşum sanki.karanlıkların ardından ilk parlak geceydi.dolunayın barışmakta fazlasıyla ısrarcı olduğu bir gecede,dalgalar ayak parmaklarımla raks ediyor.                                                 -denize yağmur damları değdiğinde balıklar yem sanar,yüzeye çıkarmış diyor;"yüreğin rahminde büyüyen çocuk" adlı masal kitabının yırtık sayfası.                                 bu gece çok yırtıcı bir gece,tüm şartlar bu adada öleceğimi bağırıyor sanırım.dalgaların parmaklarıma raks ettiği anı,kağıt parçasını,yazılanları aklımdan çıkaramıyorum.
-balıklar vardır belkide !  bugün öleceksemde balıklara sarılarak öleyim ! ölmeden önce beni hatırlasın...       
                                                               *kafamda deli düşünceler dönüyor.parmaklarda aldı mı nasibini dalgalardan... tutamadım kendimi bıraktım,denizin beni cezbeden dansına.
-annemin karnında öğrenmistim yüzmeyi,korkmayın boğulmam.
"zahmet etme,dalgalar seni bana getirecek !" diyordu,narin bir ses....            
-ama burada neden çırpınmıyorum !
-boşver sorgulama işte her türlü öleceksin !
*kendimi okyanusun ellerine terk ettim.rotasın da limanına doğru koyulan bir gemi gibiydim.deniz hayatımda hiç kokusunu almadığım kokuyla çevrili,yağmur adeta kokuyu bastırmak için yağıyordu sanki.
-kaptan dur ! gemi karaya çarptı !
istikrarlı bir sekilde ilerlerken aniden bir yere çarptım,gözlerimi açtım.acaba başka bir adada olabilir miydi ?
kollarımı kaldırdım kulaç atmak için.kollarım boşa çıktı,sırtı dönük bir deniz kızının sırtına kucak oldu..
elimi tuttu.vücudum hücrelerine kadar korkudan titriyor,bir yanım ise yalnızlığım bir umut ölür diyorum belkide.         -dalgalara bıraktığım gibi bedenimi,ruhumu da şu koskoca uçsuz bucaksız okyanusun ortasında bir ele bıraktım.
gözleriyle bana baktı kan çanağıydı.birden ay ışığı vurdu gözlerine.cennet bahçesi gibi yemyeşildi.sanki içinde kocaman bir orman vardı,ama kan ağlıyordu.dalgalardı herhalde bizi buluşturan.hıçkırarak ağlamaya başladı.kendimden biliyordum bu çaresizliği."ne oldu ? neden ağlıyorsun ? " diye sordum,deniz kızı'na.
"baksana şu masmavi deniz dans ettiğim eşsiz balıklarımın cesetleriyle dolu !" çaresizce cevap verdi deniz kızı.
çaresizliğine aldandım ve sarılmaya devam ettim.bana baktı,"beni sakın bırakma ! " diye çıkıştı.limanına aldı...
sanırım tek sorun suya uzun süreli dalamadığımdı.olsun burada da iki kişilik yer vardı hemde yolculuk boyunca rastladığım ilk kara parçası olan,suyun uzerine çıkmış küçük bir kaya parçasıydı.bira şişelerinin yüzeyde yüzdürdüğü o adamı işte tam bu an gözden çıkardım.deniz kızının geceye düşman olan uzun sarı saçlarına tutunarak yanında ki yere oturdum.derin bir nefes aldım.ne yuvası kalmış ne de bir arkadaşı ( -yani ! en azından öyle sanmıştım." ). yağmur neredeyse dinmişti,dolunayın cilve yapan ışığı,saçlarında. içimde ki karanlığa ihanet edeceğim o an mürrekkep oldu,ruhumun denizle antlaşma yaptığı mühür kısmına kalbimden damlayan kara kanla imzalanmıştı çoktan. elimi kan damlayan kalbime attım.ellerim titriyor,vücudumda dinmez bir acı var !  -bu da ne ! kalbim yerinde yok. iyi de nasıl yaşıyorum ?

*deniz kızı şehvetli gözlerle kalbimi,kana susamış gibi iştahla yeni gördüğüm bıçak gibi keskin dişleriyle ortadan ikiye böldü. tuttuğum elinden ise kalbimin kanı,su yüzeyinde ki ölü balıkların üstüne şelale gibi akmaktaydı.
bir çırpınış sesi duydum ! gözlerimi sesin geldiği yere zorunlu göç ettirdim.kalbimin içinden bir balık cıkmış çırpınıyordu.o an yalnızlıktan kurtuluşumun bir kalp atışı kadar yakın olduğu gerçeği bildiğim herşeyi o an balık gibi unuturdu..
kanlar tamamiyle boşalmış,canlı kalan tek balıkta oracıkta ölmüştü.yüzüme soğuk bir hava akışı vurmaya başladı.ay karardı.
deniz duruldu...
*gece susmuştu sanki,deniz kızı da oyuncağı verilmiş küçük bir kız çocuğu gibi mutlu ve sakindi. tatmindi...
ancak kafamın içinde kockocaman bir şehirde isyan sesleri haykırışları ve bir kaç ağıt.
kalbimde bir nergis çiçeği filizlendi.tam ortasında bitti...
lâyık olduğu yerde.
sessizlik bozuldu.deniz de ki bütün ölü balıklar aniden canlanmaya başladı.
deniz kızı en az sarhoşlar kadar mutlu,suyun içinde olan kuyruğuna kanlar eşliğinde dansa davet eden balıklar emin bir şekilde raks etmekte.
deniz kızı hiç düşünmeden okyanusun derinlikliklerine bıraktı kendini.balıklar da onunla beraber gitti ama derinlerde yaşamayacakları gerçeğini unutmuşlardı.
balıklardı ne de olsa olurdu böyle şeyler...
yapayalnız bir gecenin ortasında kalbimin yerini almış bir nergis çiçeği ile baş başa kaldım. ciğerlerimde ki kömürü temizlemekle meşguldü nergis,yaşam mücadelesinde benden daha kararlı olduğu kesindi. sanırım zorlamadan işi ona teslim etmem gerekiyordu.
kafamda soru işaretleriyle su da yüzüyordu resmen,çamur olmaya yeminli topraktan çalan kahverengi gözlerim.gelgit başladı yine hemde bu defa gelen o son kalmış kurak adamı taşıyan bir bira şişesi. elimi ölmeden önce attım son kez ama bu defa şişeye...
içinde yarım kağıt parçası.
kalbimin üstünde yeni filizlenen nergisi kopardım.kökünü şişenin en dibine daldırm.kağıdı şişenin içinden çıkarmak için içinde bir süre ince dokunuşlarla gezdirdim.kağıt aniden bira şişesinin ağzından çıktı,nergis içine düştü...
bağımsızlığında ısrarcı kağıt,üzerinde ki bir kaç mürekkep darbesini esir almış benden fidye istiyor.
-peşine düştüm !
-yanılmışım dokunduğum son şey bira şişesi değilmiş. bir yarım kağıt parçasıymış.


*ani bir el hareketiyle kağıdı denize düşmeden önce iki elimle sarıldım.
bira şişesi kendini nergisle birlikte denize bıraktı.
-neden üzülemiyorum nergise...
-kalbim yoktu unutmuştum
el salladım,bermuda'ya direnen güverte ekibine ve nergise.
kâğıdı nötr bir ifadeyle açtığımda ise;
"yeni doğmuş bir bebeğin yüzemediği tek yer ruhu olmayan bir insanın yüreğidir ! " diyor...
kafamın içinde son bir soru işareti ama bu defa ters dönmüş,beni asacak ip ve hatta bir noktaya kanca olmuş.balıkları yakalayan ürkütücü bir kancadan farksızdı.
deniz kızının bıraktığı son kara parçası da idam sehpam olmuş.
-ya derine dalmadıysa o balıklarla ? ya benim şişelerle ayakta tuttuğum o adayı balıklarla yüzdürüyorsa ? ya o şişe artık bilinmezlikle bir medcezir kumarında yüzüyorsa ?
*ters soru işareti çok beklemedi beni oracıkta astı.
nergis bir şişenin için de bitti.bende bir kayanın üstünde bittim.
artık ihtimaller okyanusunda medcezirler eşliğinde,en az bizim kadar belirsiz bir limana vuracak,sallanıp ama batmayan bir bira şişesi kadar yakınız..
okyanusun ortasında biten bir nergis çiçeği kadar da uzağız... ¿
bir nokta kadar acımasızsın,bir virgül kadar acınasılım...
yarım kalan bir kağıt parçası kadar aynıyız .
devamını gör...
noluyor ya bize ?
bedenlere biçtiğimiz paralar ve onların uğruna pazara sunduğumuz,bizim olmayan oradan buradan alınan meyveler.
cebimiz dolduğunda olduğumuz kişi...
açken yediğimiz ruhumuz ...
kalabalık olmak için mekandan mekâna takındığımız maskelerimiz...
üstüne kene gibi yapıştığımız doğa ve hayvanlar...
ezberi kendi aklımıza değiştiğimiz robotik kodlamalarımız..
sığdığımız kalıplar..
sığamadığımız insanlık...
güce ve maddelere aşık olan gökkuşağı duvarlı gözlerimiz...
bilginliği çok konusmaya dayandıran,suskunluğu ya bilgisizliğe yada deliliğe yoran zihniyetimiz...
güçsüzü ezen güçsüz karakterlerimiz...
doğal olan herşeyi dışlayan yapaylığımız...
efendiliği,mütevaziliği kabullenmeyen hastalıklı kalplerimiz....
gerçeklere susan içten pazarlıklarımız...
zekâmızla karıştırdığımız uyanıklıklarımız "yada insanlığa yatışlığımız"..
nefretini dışa vurduğumuz özsevgisizliğimiz...
leyla ile mecnun'u öldüren acımasızlığımız..
dünyevî olan,insanlık bize bulaşmasın diye taktığımız yine maskelerimiz..
alkışlanan ve gittiğimiz her yerde gururla anlattığımız; erkeklik,kadınlık,cinsellik,zenginlik,kavga,dövüş,kurnazlık ve sonu gelmeden çoğalacak yalanlarımız...
insanlara koşarken kendimizden kaçtığımız benliklerimiz...
hayvanlara,ota,boka yapıştırdığımız pisliklerimiz...
kelebek olup,ışığın görkemine kapıldığımız,"1 gecelik insanın ölüm'ü" adlı dansını yaptığımız o pahalı mekanlarımız...
tek başımıza yönetemediğimiz aklımız...
gereklilik görülen ahlâk,adalet,eşitlik,vicdan bayrakları...
bir imzaya tamamlanan kişiliklerimiz...
kendini bileni,tanımayan yabancı küstahlığımız...
deliyi delirten deliyi,aramayan duyarsızlılığımız...
anne,abla,baba,kardeş,sevgili kavramlarını kavramda yaşayan,insanlığı kavrayamayanlarımız...
arzularımızla nikâh gecemiz...
ve asla bitmeyen maskeli balolarımız...

artık salağa yatamayanlarımız....
varoluş sancıları çekenlerimiz.....
anlaşılamayanlarımız.....
hayatı siyah beyaz gören yalnızlarımız.....
kafasının içinde dünyadan daha hâkiki bir gerçekçilik yasayanlarımız....
zamana yetişemeyenlerimiz....
yada kendi direksiyonunu tutanlarımız....
ve hâlâ ! insanlığa,doğaya,evrene,aşka inananlarımız....
yada artık hiçbir şeye inanmayanlarımız..
planlamamak lazım !
evrene tabiata birakmak lazım.
doğaçlama daha güzel herşey.
olmasın zaten...
plan yapılan her işin sonu bok....
bizi getirmeleri gibi...
ne güzel boşlukta takılıyorduk...
bir hiç olarak....
dunyaya geldik.... 
o olduk.
bu olduk
şu oldukta,ne oldu ?
planlama yaptık herşeye,insan olabildik mi ?
yok !
ondan dolayı yaşa bee !
hastayız hepimiz,bu çağın hastalıklı vücutlarıyız...
her çağda ortaya çıkan virüsler yerine,her çağda boka sürüklenen insanları düşünseydik,böyle olmazdı hiçbir şey.
bir hiç olmazdık belki...
ama tanrı varmı bilmiyorum...
varsa bu insanlık ve çok gelişmiş mükemmel insanoğlu;
"mükemmel kusursuz bir hiçliği hak ediyor."

bu düzen dâhilinde varlık-yokluğu ifade eden kavramlar varken malesef yokuz. olamayacağızda....
ondan dolayı şimdi cennet-cehennem sorularını bir kenara koyalım. bu insanlık bir bilinmezligi hak ediyor,gerekçesiyle bir bilinmezliğin daha adil olacağı gerçeğini gözden geçirelim....
devamını gör...
sen gelince bana gözlerime güneş sarısı saçının tek bir teliyle ince ama bir o kadar da kuvvetli dikiş atılıyor sanki...
siyahımda beliriyor bizi gerçeğimize düğümleğen detayların,saçının tek bir teli gibi...
kalp ritmim 2 hec'eli' bir ismin ec'eli' onun eli diyor ! onun eli değil mi ?
her bir dokunuşuyla yeni bir çocuk doğuran..
parmağının tek bir kaçışıyla katliamlar yaratan...
gözlerini anlatacak ne bir kaşif,ne bir coğrafyacı,ne de tek bir göz var...
bir öz var...
tanrının görkemli ve eşsiz gözleri gibi...
ayaklarının altı yeryüzüne yabancı.
toprak kokmuyor mesela.
hatırlıyorum !
yeryüzüne düşmeden önce tanrının nergis çiçekleriyle dolu bahçesinden sinmiş bu koku..
çok koşturan,terleyen ayaklarına birkaç nergis tohumu yapışmıştı...
sonra sen koştun bir uçurum vardı.
ahh güzel sakar sevgilim..
2 göz yaşı aktı tanrının gözlerinden..
biri yeraltına...
biri ay'a
şimdi anlıyorum yerin altında ki zifiri kalbime yaşam getiren meteordan farksız çarpan ayaklarını...
şimdi anlıyorum o tohumları nasıl ayaklarının altında hiç düşürmeden tuttuğunu.
tam kalbimin merkezine nergis eken tanrının kadını
ayaklarını kalbimin üstünden sakın çekme ayaklarının bastığı yerde yaşarım ben............
devamını gör...
ruhum dolaşıyor evrenin her bir tanesini
her bir tanesi seni bana anlatıyor tane tane
sensiz tanesizlikten bahsediyorlar
kafam karışıyor...
bocalıyorum bir miktar ama sana değil bu bocalamak senden önceki 'hay ! atın' sahteliğine bocalıyorum...
aynı anda nasıl olurda tanrı ve bir aptal olabiliyorum algılayamıyorum.
sensiz uyuyan bir aptal.
ayak seslerinle uyanmış bir tanrı.
sen ise tanrının ötesindesin kadın
seni tanımlamak için tanrıyı saatlerce,aylarca,yıllarca,sonsuzca rehin alıp bir açıklama getirmek gerek.
yoksa bu ruhun delirmemesi,delirip tanrının uykusuna kabus olmaması mümkün değil...
bana bir tek sen lazımsın kadın !
sansizlik araf
sorma artık...
beni boşverdim tanrı sensiz uykudan uyanamaz...
devamını gör...
unuttuğumu düşünebilirsin
hiçbir zaman aklımdan çıkmadın.
çıkmayacaksında !
içeri nasıl girdin bilmiyorum ama duvarlar hareket ediyormuş..
ben deli değilim.
4 duvarlı kapısız bir yere birdaha çıkmamak üzere girdin sen..
ben seni çıkarmak için sevmedim ki hem !
sen sarı saçlarından,yeşil ile mavi arasında gidip gelen gözlerinden,bebek kokundan ibaret değilsin..
hepsi çeker gider de sen gitmezsin !
gidemezsin !
duvarları hareket ettiremiyorum ben..
yapamıyorum ! olmuyor ! dinlemiyorlar !
olmasında zaten...
her saniye aklımdasın ruhunu sevdiğim kadın...
ben seni seven 'herşeyim'.
annen,baban,ablan,yorganın,yastığın sigaran..... belkide yeni sevgilin.
her nefeste yeniden seviyorum seni....
seni sevmek adına cezalandırıyorum kendimi..
söz veriyorum kimseyi sevmeyeceğim.
söz veriyorum seni sevmeyeceğim..
içimde ki seni aldatmayacağım....
ruhumun en ücrasında yaşarım o günleri....
100 yıllık ömrüm olsa bile,o 1 güne değdirmeden yaşarım !
kavuşamamak sana kavuşuyorda ben sana kavuşamıyorum...
kavuşamamayı da seviyorum...
o da seni seviyor.
devamını gör...
umut içimde yeşeren bulut..
umarım bir gün bitirebilirim.
devamını gör...
sınava çalışıyordu tek başına oturduğu evde. üniversiteye gitmeye karar vermişti, artık kimse onu lise mezunu diye küçümseyemeyecekti. üstelik dolgun maaşlı bir iş de bulabilirdi. o zaman belki karısı da geri dönerdi. "türkçe konu anlatımlı soru bankası"nı açtı, kaldığı sayfaya geldi. hiçbir bitişikti, fakat her şey ayrıydı. her "şey" neden ayrı yazılıyor diye düşündü oturduğu masasında. bu bir anlam ifade etmeli miydi ona? karısıyla ayrı olduğunu bilen biri mi hazırlamıştı bu kitabı? "saçmalama," dedi kendi kendine. etrafına baktı sıkıntıyla. eski karısının fotoğrafı hala masasının bir köşesinde gülümseyerek ona bakıyordu. içini bir öfke seli bastı. "kim bilir hangi hadsiz erkeklere gülümsüyordur şimdi fahişe ruhlu karı!" bir an çerçeveyi duvara fırlatma arzusu belirdi içinde. ama çabuk söndü, fotoğraf ondan geriye kalan yegane şeydi.

kafası karışıktı. okuduğu cümleye tekrar odaklandı. her "şey" ayrı yazılır. bu kuralları kim belirlemişti acaba? yaşamı iyi kavramış biri olsa gerekti. hayatında kim varsa ayrıydı artık. anne ve babası ölmüştü, akrabaları zaten arayıp sormazdı. arkadaşları son zamanlarda normal davranmadığından şikayetçi olup onunla görüşmeyi kesmişlerdi. eski karısı ise "sen hastasın!" deyip çekip gitmişti. ama gitmeden önce bu sözden sonra karısına bir tokat yapıştırmayı ihmal etmemişti. daha da döverdi ama o an şaşkınlıktan donakalmıştı biraz. kapı sertçe kapandığında biraz kendine gelir gibi olmuştu, ama artık giden gitmişti.

bir süredir kitabı anlamsızca karaladığını fark etti. sinirleri iyice bozulmuştu. kitabın arasına kalemi koyup oturduğu yerden kalktı. gerindi ve derin bir nefes aldı. gazete kupürlerini yapıştırdığı duvara yaklaştı. haber başlıklarına şöyle bir göz gezdirdi. "hepsi hak ediyor bunları, sonra suçlu biz erkekler oluyoruz," diye geçirdi içinden. ama yatarı fazla olmazdı herhalde. karısı başka erkeklere gülümsüyordu, bu ağır tahrik demekti, hakim de babacan biriyse ona hak verirdi. biraz daha düşündükten sonra mutfaktaki ekmek bıçağını alıp kemerine soktu, üstünü gömleğiyle örttü.

ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfasında şöyle bir haber yer alıyordu: "eski karısıyla tartışan adam onu defalarca bıçakladı. çevredekiler müdahale etmedi, kadın kan kaybından hayatını kaybetti. yakalanan adamın ilk ifadesi şöyle oldu: 'ben oraya onunla son bir kez konuşup barışmak için gitmiştim, ama o bana hakaret edince dayanamadım, ne olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum. çok pişmanım."
devamını gör...
düzenli yazdığım www.gencufuk.com adresinde yazdığım hikayeler.
bir avukat hikayem var herkes gerçek sanmıştı. kurgum çok inandırıcıdır.
devamını gör...
bir kadın vardı evrende henüz zaman karanlıklar üstünde akmıyorken.2 ruhun bir olacağının ezgilerini söylerken sesinde ki frekanslarla başladı.zamanda,adeta yerçekimine meydan okuyan toprağın üstünde bir yılandan farksız kıvranan su gibiydi sesi. evrenin ötesinden bir haykırıştı,kafasındaki ölmüşlerde bir yaşam belirtisi yaşam adayacağı..
canlıya seslendiği.
bu arada ses frekansının yayılması için karanlık adeta yol olmuştu.ay ise rehber uzun zamandır tanrının gözü dünyayı gözlüyor alacakaranlıkta ki birleşmiş 2 beden bir ruhu taşıyan aşıklara fısıldadı; zaman başladı,suyla ateşin eşsiz birleşiminden,1 filizdi oksijenleri olan. 29 ekim günü güneşi ilk defa gören kuzeyde doğmuştu. güneş gafil avlamıştı,dünyada gezinen vampirleri. ay işitmişti ilk defa kurdun ulumasını. kadın işitmişti ! ve kalbiydi kurdu ay'ın derinliklerinde kendini siyahla örtmüş kalbine çeken. ve ay ateşe fısıldadı "şimdi ateşinle bana doğru ak, ak ki ! tekrar zamansızlık aksın siyahların kamufle ateş kanallarından ! " sonsuz olsun..
devamını gör...
hikâye değilde romanım var.
fantastik bilimkurgu, xcrz97 isimli eser.
devamını gör...
bir devam öyküsü. ilk paragraf g.e lessing'den

koyun, öteki hayvanlar tarafından zulüm görmekteydi. bu yüzden zeus'un huzuruna çıktı ve kederini azaltmasını rica etti. zeus yardıma hazır görünüyordu ve koyuna şöyle söyledi: "görüyorum tabi ki, benim inançlı, sevgili kulum. ben seni oldukça savunmasız yaratmışım. şimdi bu hatayı düzeltmem için seç bakalım;
"ağzını korkunç dişlerle ve ayaklarını pençelerle mi donatayım?"
"yok hayır." dedi koyun. "ben yırtıcı hayvanlarla ortak bir yanım olsun istemem."
" ya da", diye devam etti zeus, "tükürüğüne zehir mi koyayım?"
"ah", diye karşılık verdi koyun. "zehirli yılanlardan herkes öylesine nefret eder ki."
"o zaman başka ne yapabilirim ki?"

bizim sevgili koyunumuz siyah zeytin gözlerini devirdi önüne ve düşünmeye başladı. zeus'un önerdiği şey neydi? ben! hem de ben koyunu değiştirmek istiyordu. oysa ben değişmek istemiyorum diye geçirdi aklından. hem neden beni savunmalı hale getirmek istiyor ki? saldırganları yok etsin. sesi biraz daha kararlı; " ben değişmek istemiyorum!" diye haykırdı. "bana zulmedenleri değiştirsen?"

zeus'un sert kabukları çıtırdayarak hareket etti. evet, zeus'un derisinin üzerinde milyonlarca parçaya bölünmüş sert kabuklar vardı güneşi yansıtan.

"olmaz" dedi kesin bir tavırla zeus. "her yarattığım kendi iradesiyle gelip, kendi istemeli değişikliği ya da olmak istediğini ya da sıkıntısını. " durduk yere bir kurda merhamet veremem koyuna karşı. bir yılana bal tatlısı tükürük de veremem." bunu söyledikten sonra kabukları biraz rahatladı. başının üzerindeki tüyler ki zeus bunlara bayılıyordu, biraz duruldu.

"eh dedi koyun içinden. belki de makul bir tanrı. empati kelimesi henüz lügatte yokken empati yaptı birden yılanla. bir sabah uyanıp, en güçlü silahının elinden alınması pek de hoş olmayabilirdi. ya da kurdun durumunda, et yemek yerine bizim gibi otları kemirmesini beklemek. düşünceleri tam da tıkanacakken bir uğur böceği bulundukların sarayın salonun yüksek penceresinden içeri girdi ve koyunun burnun üzerine kondu.

"merhaba uğur böceği" dedi koyun.
"sana da merhaba melez koyun" diye cevapladı böcek hafif kanatlarını açarak.

zeus bu sırada kendi halinden memnun, ki bütün tanrılar kendi hallerinden memnundur, yaratacağı bir başka proje üzerinde çalışmaya başlamıştı bile.

uğur böceğinin sesinin sıcaklığı koyunun içini ısıtmış olsa gerek birden açılıverdi ona.

"şu yüce zeus'un yaptığına bak. hem yaratıyor, hem de yarattığının zulüm çekmesine göz yumuyor. hem de çözüm bulma konusunda son derece isteksiz."

"tanrı olmak böyle bir şey olsa gerek" diye cevap verdi uğur böceği.

koyunun gözleri bir anlığına parladı. " o zaman ben daha iyi tanrı olurum" dedi. bunu duyan uğur böceği ince kanatlarını kaldırarak koyunun burnun üzerinden havalandı ve tekrar yüksek pencerelerden dışarı çıktı.

koyun yine zeus'un karşısında yalnız kalmıştı. ama artık aklında bambaşka bir şey vardı.

hafif öksürdü ve " o zaman başka bir teklifin var ey yüce zeus" dedi.
zeus masasının başında bir lemur'u yaratmakla meşguldü ve sesi duyunca başını kaldırdı. "nedir sevgili koyunum?" neşeliydi çünkü bütün tanrılar gibi yarattığının talepte bulunması hoşuna gidiyordu.

koyun ön ayaklarını çapraz yaparak " bir günlüğüne zeus olayım. zeus da bir günlüğüne koyun olsun. "

zeus şaşırdı! bir tanrı şaşırdı! bu sebeple sarayın üstünde biraz önce var olan güneşi kara bulutlar kapladı ve şimşekler gerisindeki dağlara indi.

zeus düşündü. yarattığının isteğini geri çevirmesi için makul bir sebebi olması gerekiyordu ama bir türlü bulamadı makul nedir. koyun tam üç ay evresi geçirdi zeus düşünürken. sarayın sert mermer zeminin üzerinde uyudu, uyandı ve susadı. ay dördüncü evresine girmek üzereyken zeus kabuklarını döktü ve. koyuna " kabul isteğin" dedi. " güneş tekrar çıktığında sen zeus ben ise koyun olacağım."

... ve zamanın akmadığı bir sarayda güneş çıkıverdi birden.

koyun geçti tahta zeus yayıldı çayırlara.

bir koyuna güç vermememiz gerektiği işte o gün olanlar yüzünden öğretildi bize çünkü koyunun ilk icraatı kendini koruyacak çoban'ı yaratmak oldu.
yarattığı çoban bir kurdu yakalayıp, onu ehlileştirip, koyunu yönlendirmesi için çoban köpeği yaptı.

bütün bunlar olurken zeus'a ne mi oldu.

bir uğur böceğine aşık oldu.
devamını gör...
unuttuğumu düşünebilirsin
hiçbir zaman aklımdan çıkmadın.
çıkmayacaksında !
içeri nasıl girdin bilmiyorum ama duvarlar hareket ediyormuş..
ben deli değilim.
4 duvarlı kapısız bir yere bir daha çıkmamak üzere girdin sen..
ben seni çıkarmak için sevmedim ki hem !
sen sarı saçlarından,yeşil ile mavi arasında gidip gelen gözlerinden,bebek kokundan ibaret değilsin..
hepsi çeker gider de sen gitmezsin !
gidemezsin !
duvarları hareket ettiremiyorum ben..
yapamıyorum ! olmuyor ! dinlemiyorlar !
olmasında zaten...
her saniye aklımdasın ruhunu sevdiğim kadın...
ben seni seven 'herşeyim'.
annen,baban,ablan,yorganın,yastığın sigaran..... belkide yeni sevgilin.
her nefeste yeniden seviyorum seni....
seni sevmek adına cezalandırıyorum kendimi..
söz veriyorum kimseyi sevmeyeceğim.
söz veriyorum seni sevmeyeceğim..
içimde ki seni aldatmayacağım....
ruhumun en ücrasında yaşarım o günleri....
100 yıllık ömrüm olsa bile,o 1 güne değdirmeden yaşarım !
kavuşamamak sana kavuşuyorda ben sana kavuşamıyorum...
kavuşamamayı da seviyorum...
o da seni seviyor
devamını gör...
gregor samsa bir sabah yatağında sıkıntılı rüyalarından uyandığında, kendini padişah fermanı ile hakları elinden alınmış bir kadın olarak buldu. son.

hikaye bu kadar çünkü gregor samsa bundan sonra yaşayamayacak.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yazarların yazdığı hikayeler" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim