yazarların yazdığı hikayeler
başlık "delirmiş_psikolog" tarafından 14.11.2020 17:34 tarihinde açılmıştır.
161.
son perde
çocukken başlamıştı bu alışkanlık. gününün yarısı hayal kurmakla geçerdi. annesi başlarda önemsemese de ilerleyen safhalarda onu durdurmanın çok güç olacağını bilse baştan önlemini almaya çalışırdı belki. artık bu alışkanlık masum hayaller kurmanın çok ötesine geçmişti. samet yıllardır kendine ait olmaya hayatları yaşıyordu ve bu zararlı alışkanlık zaman içerisinde onu içten içe tüketmişti.
belki bir dizinin başrolü, beki gazetede okuduğu trajik bir olayın kahramanı, belki de elinden düşüremediği bir kitabın yazarı. o an yerine geçmeyi düşlediği kimse oydu samet. kendi ismi, kendi karakteri, kendine ait herhangi bir özelliği kalmıyordu bu dönüşümün sonrasında. ucundan kıyısından en ufak bir benzerlik bile özdeşleşmek için yeterli oluyordu.
• ilk olarak dokuz yaşında
• sonrasında on birinde
• şimdi geldi yirmi sekizine
o birinde savaş kahramanının oğlu
o birinde şaheserler yaratan bestekar
o birinde azılı bir suçlu
aslında hiçbiri olmasa da…
sonu yoktu bu yolun. dört duvar arasında kimsesiz kaldığı günlerde bile başka bir samet’e dönüşebiliyordu.
babasını henüz üç yaşındayken kaybetmişti. sadece bir taşınma sahnesi aklında kalan. eşyaların arasından babasının siluetini belli belirsiz hatırlıyor olsa da emin olduğu tek şey o günün hayatının geri kalanını zehir etmeye yettiğiydi. doksanlarda trafik kazası ve terör haberleri hayatın olağan bir parçasıydı. birinden kıl payı kurtulan mahir diğerine karşı verdiği mücadelede yenik düşmüştü. samet belki de yıllarca babasının boşluğunu yerine geçtiği karakterlerle doldurmaya çalıştı, bunu bilemeyiz. bilebilmek için okulunu okumak gerekir ama annesi gülbahar’ın yetileri de bunu sağlayacak durumda değildi.
bulutların üzerinde 96 yılının oscarlarını süpürdüğünde bu duruma kimse şaşırmamıştı. taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan bu başyapıt ikinci dünya savaşında ülkesini savunan kahraman bir pilotun hayat hikayesini anlatıyordu. samet ilkokulda her ay bir kere kuzenleriyle birlikte pazar günü önce sinemaya oradan da yaşadığı şehrin en işlek fast food restoranına giderdi. hayatındaki en büyük lükstü belki de o zaman için bu ritüel. bulutların üzerinde filmini izlerken aklında hep babası vardı. annesinin anlattığı kadarıyla gözünde canlanan yüzbaşı mahir beyaz perdedeydi işte. ülkesini canı pahasına savunan kahraman asker. askerin cepheden dönüşünü dört gözle bekleyen oğlu stewart değil samet’ti. elbette ki bu hikâyede olan benzerlik bir kıvılcım olup alev alev yanan bir ateşe yıllar içinde dönüşmüştü. başlarda çocukça olağan bir hareket yirmi yıl sonra bir trajediye dönüşmüştü.
suna öğretmen samet’in hayatının dönüm noktalarından birinin en önemli unsuru olduğunu belki hiç bilmedi ama bu amansız dönüşüm seanslarını körükleyen hiç şüphesiz o olmuştu. dokuz yaşındaki film yıldızı aradan geçen iki yılda stewart olarak uyuyup uyanmıştı. iki yıl boyunca yılmadan babasının cepheden geleceği günü düşleyerek uykuya daldı. ne zaman ki suna öğretmen ona ünlü müzisyenlerin hayatlarından kesitler anlatmaya başladı o zaman yeni bir seansın da fitili ateşlenmiş oldu. her duygunun insan karakteri üzerinde farklı etkileri olur. bazen özlem, bazen sevgi, bazen ise nefret. yavaş yavaş hamur gibi yoğurur ve şekillendirir insanı. dördüncü sınıfa gelene kadar hayatında yeri olan annesi dışında hiç kimseye karşı böylesi derin duygular hissetmemişti samet. aslına bakarsak hissettiklerinin adını koyabilmeyi öğrenebilmek için geçen süre buydu demek daha doğru olur. annesinin yerini doldurabilmek imkansızdı belki ama öğretmenin ona olan yaklaşımı okulda da bir annesi olduğu hissini uyandırmıştı onda. yaşıtları türk pop yıldızlarının şarkılarını ezberden söylerken samet beethoven, mozart ile yatıp kalkıyordu. ünlü klasik eserlere imza atan genç bir dehaydı artık. gel gör ki nota bilmez, eline aldığı enstrümanları bırak düzgün çalabilmeyi en ufak anlamlı bir ses bile çıkaramayan bu çocuk nasıl olurdu da yıllandıkça değerlenen eserlere imza atabilirdi? her çocuk hayallerle büyür. kimisi büyüdüğünde hastalara derman olan doktora, kimisi dev projelere imza atan mühendise-mimara, kimisi de suçluları enseleyen polise dönüşür. bu talihsiz çocuğun farkı ise anında yaşadığı ve o anın içinde artık kaybolduğu başkalaşım seanslarıydı. onu içinden çıkamadığı bu girdaptan kurtaracak olan mahir ise artık yoktu. yüzmeyi bilmeyen samet dev dalgalarla boğuşuyordu. gülbahar ise bırak yüzmeyi öğretmeyi yolda yürümeyi bile öğretemeyecek haldeydi. o kazada kaybettiği yol arkadaşı beraberinde götürdükleriyle enkaz bırakmıştı arkasında. şu an için çok da tehlike teşkil etmeyen bu durum, çocukluk hevesi olarak geçiştiriliyordu.
perde açılmadan sahnenin arkasında heyecanla bekleyen ahu, iki saat boyunca oradan oraya bir saniye bile durmadan rolünün gerektirdiklerini yerine getirirken yanında sadece birinin desteğini hissediyordu. bu öylesine bir güç veriyordu ki ona çoğu oyuncunun bitip tükendiği yerlerde bile o durmaksızın koşuşturuyordu. sahnede yaşam enerjisi ile göz kamaştırıyordu. oyun bittikten sonra ayakta alkışlanan bu performans kim bilir belki de son perdeydi. her zaman onun en ön sıradan izleyen sevgilisi umut bu akşam salonda değildi. çok zorlu bir davada müvekkilini savunabilmek için gecesini gündüzüne katıyordu adeta. bu zamana kadar kaybettiği dava sayısı çok az olan hırslı ve azimli genç avukat bu sefere üstlendiği davada baltayı taşa vurduğunu hissediyordu içten içe. yardım etmeye çalıştığı adam kimdi onu tam olarak çözebilse belki de bir nebze daha kolay olacaktı işi ama onu yakından tanıyanlar bile anlatamıyordu nasıl biri olduğunu. gülbahar elinde avucunda ne varsa bu başarılı avukatı tutabilmek için feda etmişti. her ne kadar büyük bir risk olsa da bu teklif kabul gördü. yıllar önce kaybetmişti bu çaresiz kadın, bir kez daha bu denli büyük bir kaybı kaldıramayabilirdi. paradan çok biraz da bu durum tetikledi umut’un davaya olan ilgisini.
hikâyeye baştan başladılar. gülbahar yaşananları dilinin döndüğünce anlattı, mahir’in kaybıyla başladı. daha sonra yıllar içerisinde yavaş yavaş ellerinden kayan samet’i ve dönüşümünü. istemeye istemeye en zor kısıma geldi. her şey bir anda olup bitmiş gibiydi. hissizleşmişti gülbahar içindekileri döktükten sonra. umut’un yanından ayrılmadan sadece kurtar onu diyebildi, “ne yap et ama kurtar.” “ben beceremedim sen bari yap.”
dava günü gelip çattığında eldekilerin pek de bir işe yaramayacağını biliyordu umut. ortada sebepsiz yere işlenmiş bir cinayet, davalı tarafın açık ve net delilleri, bir de suçunu çoktan kabullenmiş bir zanlı vardı. her ne kadar ceza hukukunda emsal teşkil edebilecek işlere imza atmış olsa da bu durumda yapabileceği pek bir şey yoktu. tek kozunu oynadı, suçlunun akıl sağlığının yerinde olmadığını ileri sürdü ve suç esnasında da bu durumun etkisinde olduğunu hâkime anlattı. samet ise ne olup bittiğinden habersiz bilinci yarı açık biçimde olup biteni anlamlandırmaya çalışıyordu. işlediği suçu kabul etse bile suçun isnat edildiği insan olduğunu bir türlü kabul etmiyordu. hâkim onun durumunun detaylı incelenmesi için davayı erteledi ve akıl sağlığı ile ilgili uzman raporu talep etti. arada geçecek olan sürede tek kişilik bir hücrede hapsedilecekti. dönüşüm yaşayabileceği ne bir film ne bir kitap ne de bir insan vardı artık. kendisiyle baş başaydı.
paul stainer zamanının en çok okunan polisiye yazarıydı. samet’in onunla tanışması üniversite yıllarında oldu. ilk kitabı olan kızıl gece’yi yalnızca iki saatte bitirmişti. o kadar etkisinde kalmıştı ki ertesi gün bütün kitaplarını sipariş etti. durmaksızın okuyordu, ara verdiği zamanlarda da yazarın hayatını araştırmaya başladı. üniversite’de okurken geçim sıkıntısından dolayı ek iş olarak kitapçıda çalıştığını, zamanın klasiklerini de bu sayede okuyabildiğini öğrendiğinde ilk işi çalışabileceği bir kitapçı bulmak oldu samet’in. bu seferki dönüşüm tam anlamıyla kusursuz olmalıydı. stainer’in trençkotuna varana kadar her şeyini edindi. ilk başlarda yazmayı denese de birkaç sayfadan öteye gidemiyordu. kafasında olay örgüsünü kurgulayabilmek için bütün boş vakitlerini harcıyor ama herhangi bir orijinal polisiye öykü üretemiyordu. bunu hazmedemediği için geceleri uykusuz geçiyor, zaten sallantıda olan üniversite hayatı hepten kötüye gidiyordu. yirmi sekizinde, okulun ise halen son senesindeydi. dört yıldır bitirme tezini vermesini bekleyen annesi mezun olduğunu görüp bir işe girdiği haberini alsa kurban kesecekti. samet’in ise acele etmeye hiç niyeti yoktu. stainer olarak yazacağı ilk romanla listeleri sarsacak aldığı eğitimle edineceği işe ise hiçbir zaman ihtiyacı olmayacaktı. bunun için ne kadar çabalasa da üretebildiği sadece kopuk karakterler, bütünlükten bir o kadar uzak kurgu ve başını sonunu anlamlandırmanın mümkün olmadığı yazılar oldu. olmuyordu, gerekli olanları kafasında canlandıramıyordu. yaşamalıydı.
bu sakıncalı düşünce birkaç ay içini kemirdi. evet yaşamalıydı ve yaşadıklarını kâğıda dökmeliydi. ancak bu şekilde stainer olabilirdi. sonunda karar verdiğini gözünü kırpmadan yaptı. bir canı sırf bir hastalıklı bir ihtiras uğruna aldı. işlediği suçun ardından bunu tüm detaylarıyla kâğıda döktü. evet, başarmıştı sonunda. bu dönüşüm de gerçekleşmişti.
ilk davanın sonrasında geçen iki ay içerisinde hücresinde yazmaya devam etti. sonraki duruşma geldiğinde umut şizofreni tanısı konmuş samet’i akıl hastanesine kapatacaklarından emindi. doktor bu tanıyı kâğıt üzerinde koymuştu ama hala bu adamın rol yapıp yapmadığından tam olarak emin olamıyordu. hâkim raporu inceleyerek sanığın ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tekrar tam teşekküllü değerlendirilmesine karar verdi. garip giden bir şeyler vardı bu davada. normalde iki ihtimalden birinin şu ana kadar çoktan gerçekleşmesi gerekirdi.
sahnede devleşen ahu normal hayatta ise tam aksine içine kapanık, az konuşan, kendi halinde birisiydi. umut ile tanışması yine harika performans sergilediği bir oyun sonrası olmuştu. oyundaki performansına hayran kalan umut ne yapıp edip bu kızla tanışmalıyım diyerek kulise girmenin bir yolunu bulmuş, sonrası da bir şekilde gelişmişti. iki yıldır birlikteydiler, artık evliliği yüksek sesle dillendirseler de umut’un ailesi bu işe pek yanaşmıyordu. davalarda kazanan taraf olmasında en büyük pay sahibi olan üstün ikna kabiliyeti ailesinin üzerinde hiç ama hiç işe yaramıyordu. kendi statülerinde görmedikleri bu kızı aileye almayı akıllarından bile geçirmiyorlardı.
hücresinde dünyadan habersiz yüzlerce sayfa yazan stainer son kitabını bitirdiğinde başlığı bulmak çok da zor olmamıştı. “son perde” bestseller listesinde ilk sıradan haftalarca inmedi. konusu başarılı bir avukatın son davasında savunduğu müvekkili tarafından katledilişiydi. dönüşümün son seansı da bitmişti. ahu sonsuza kadar samet’e aitti.
çocukken başlamıştı bu alışkanlık. gününün yarısı hayal kurmakla geçerdi. annesi başlarda önemsemese de ilerleyen safhalarda onu durdurmanın çok güç olacağını bilse baştan önlemini almaya çalışırdı belki. artık bu alışkanlık masum hayaller kurmanın çok ötesine geçmişti. samet yıllardır kendine ait olmaya hayatları yaşıyordu ve bu zararlı alışkanlık zaman içerisinde onu içten içe tüketmişti.
belki bir dizinin başrolü, beki gazetede okuduğu trajik bir olayın kahramanı, belki de elinden düşüremediği bir kitabın yazarı. o an yerine geçmeyi düşlediği kimse oydu samet. kendi ismi, kendi karakteri, kendine ait herhangi bir özelliği kalmıyordu bu dönüşümün sonrasında. ucundan kıyısından en ufak bir benzerlik bile özdeşleşmek için yeterli oluyordu.
• ilk olarak dokuz yaşında
• sonrasında on birinde
• şimdi geldi yirmi sekizine
o birinde savaş kahramanının oğlu
o birinde şaheserler yaratan bestekar
o birinde azılı bir suçlu
aslında hiçbiri olmasa da…
sonu yoktu bu yolun. dört duvar arasında kimsesiz kaldığı günlerde bile başka bir samet’e dönüşebiliyordu.
babasını henüz üç yaşındayken kaybetmişti. sadece bir taşınma sahnesi aklında kalan. eşyaların arasından babasının siluetini belli belirsiz hatırlıyor olsa da emin olduğu tek şey o günün hayatının geri kalanını zehir etmeye yettiğiydi. doksanlarda trafik kazası ve terör haberleri hayatın olağan bir parçasıydı. birinden kıl payı kurtulan mahir diğerine karşı verdiği mücadelede yenik düşmüştü. samet belki de yıllarca babasının boşluğunu yerine geçtiği karakterlerle doldurmaya çalıştı, bunu bilemeyiz. bilebilmek için okulunu okumak gerekir ama annesi gülbahar’ın yetileri de bunu sağlayacak durumda değildi.
bulutların üzerinde 96 yılının oscarlarını süpürdüğünde bu duruma kimse şaşırmamıştı. taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan bu başyapıt ikinci dünya savaşında ülkesini savunan kahraman bir pilotun hayat hikayesini anlatıyordu. samet ilkokulda her ay bir kere kuzenleriyle birlikte pazar günü önce sinemaya oradan da yaşadığı şehrin en işlek fast food restoranına giderdi. hayatındaki en büyük lükstü belki de o zaman için bu ritüel. bulutların üzerinde filmini izlerken aklında hep babası vardı. annesinin anlattığı kadarıyla gözünde canlanan yüzbaşı mahir beyaz perdedeydi işte. ülkesini canı pahasına savunan kahraman asker. askerin cepheden dönüşünü dört gözle bekleyen oğlu stewart değil samet’ti. elbette ki bu hikâyede olan benzerlik bir kıvılcım olup alev alev yanan bir ateşe yıllar içinde dönüşmüştü. başlarda çocukça olağan bir hareket yirmi yıl sonra bir trajediye dönüşmüştü.
suna öğretmen samet’in hayatının dönüm noktalarından birinin en önemli unsuru olduğunu belki hiç bilmedi ama bu amansız dönüşüm seanslarını körükleyen hiç şüphesiz o olmuştu. dokuz yaşındaki film yıldızı aradan geçen iki yılda stewart olarak uyuyup uyanmıştı. iki yıl boyunca yılmadan babasının cepheden geleceği günü düşleyerek uykuya daldı. ne zaman ki suna öğretmen ona ünlü müzisyenlerin hayatlarından kesitler anlatmaya başladı o zaman yeni bir seansın da fitili ateşlenmiş oldu. her duygunun insan karakteri üzerinde farklı etkileri olur. bazen özlem, bazen sevgi, bazen ise nefret. yavaş yavaş hamur gibi yoğurur ve şekillendirir insanı. dördüncü sınıfa gelene kadar hayatında yeri olan annesi dışında hiç kimseye karşı böylesi derin duygular hissetmemişti samet. aslına bakarsak hissettiklerinin adını koyabilmeyi öğrenebilmek için geçen süre buydu demek daha doğru olur. annesinin yerini doldurabilmek imkansızdı belki ama öğretmenin ona olan yaklaşımı okulda da bir annesi olduğu hissini uyandırmıştı onda. yaşıtları türk pop yıldızlarının şarkılarını ezberden söylerken samet beethoven, mozart ile yatıp kalkıyordu. ünlü klasik eserlere imza atan genç bir dehaydı artık. gel gör ki nota bilmez, eline aldığı enstrümanları bırak düzgün çalabilmeyi en ufak anlamlı bir ses bile çıkaramayan bu çocuk nasıl olurdu da yıllandıkça değerlenen eserlere imza atabilirdi? her çocuk hayallerle büyür. kimisi büyüdüğünde hastalara derman olan doktora, kimisi dev projelere imza atan mühendise-mimara, kimisi de suçluları enseleyen polise dönüşür. bu talihsiz çocuğun farkı ise anında yaşadığı ve o anın içinde artık kaybolduğu başkalaşım seanslarıydı. onu içinden çıkamadığı bu girdaptan kurtaracak olan mahir ise artık yoktu. yüzmeyi bilmeyen samet dev dalgalarla boğuşuyordu. gülbahar ise bırak yüzmeyi öğretmeyi yolda yürümeyi bile öğretemeyecek haldeydi. o kazada kaybettiği yol arkadaşı beraberinde götürdükleriyle enkaz bırakmıştı arkasında. şu an için çok da tehlike teşkil etmeyen bu durum, çocukluk hevesi olarak geçiştiriliyordu.
perde açılmadan sahnenin arkasında heyecanla bekleyen ahu, iki saat boyunca oradan oraya bir saniye bile durmadan rolünün gerektirdiklerini yerine getirirken yanında sadece birinin desteğini hissediyordu. bu öylesine bir güç veriyordu ki ona çoğu oyuncunun bitip tükendiği yerlerde bile o durmaksızın koşuşturuyordu. sahnede yaşam enerjisi ile göz kamaştırıyordu. oyun bittikten sonra ayakta alkışlanan bu performans kim bilir belki de son perdeydi. her zaman onun en ön sıradan izleyen sevgilisi umut bu akşam salonda değildi. çok zorlu bir davada müvekkilini savunabilmek için gecesini gündüzüne katıyordu adeta. bu zamana kadar kaybettiği dava sayısı çok az olan hırslı ve azimli genç avukat bu sefere üstlendiği davada baltayı taşa vurduğunu hissediyordu içten içe. yardım etmeye çalıştığı adam kimdi onu tam olarak çözebilse belki de bir nebze daha kolay olacaktı işi ama onu yakından tanıyanlar bile anlatamıyordu nasıl biri olduğunu. gülbahar elinde avucunda ne varsa bu başarılı avukatı tutabilmek için feda etmişti. her ne kadar büyük bir risk olsa da bu teklif kabul gördü. yıllar önce kaybetmişti bu çaresiz kadın, bir kez daha bu denli büyük bir kaybı kaldıramayabilirdi. paradan çok biraz da bu durum tetikledi umut’un davaya olan ilgisini.
hikâyeye baştan başladılar. gülbahar yaşananları dilinin döndüğünce anlattı, mahir’in kaybıyla başladı. daha sonra yıllar içerisinde yavaş yavaş ellerinden kayan samet’i ve dönüşümünü. istemeye istemeye en zor kısıma geldi. her şey bir anda olup bitmiş gibiydi. hissizleşmişti gülbahar içindekileri döktükten sonra. umut’un yanından ayrılmadan sadece kurtar onu diyebildi, “ne yap et ama kurtar.” “ben beceremedim sen bari yap.”
dava günü gelip çattığında eldekilerin pek de bir işe yaramayacağını biliyordu umut. ortada sebepsiz yere işlenmiş bir cinayet, davalı tarafın açık ve net delilleri, bir de suçunu çoktan kabullenmiş bir zanlı vardı. her ne kadar ceza hukukunda emsal teşkil edebilecek işlere imza atmış olsa da bu durumda yapabileceği pek bir şey yoktu. tek kozunu oynadı, suçlunun akıl sağlığının yerinde olmadığını ileri sürdü ve suç esnasında da bu durumun etkisinde olduğunu hâkime anlattı. samet ise ne olup bittiğinden habersiz bilinci yarı açık biçimde olup biteni anlamlandırmaya çalışıyordu. işlediği suçu kabul etse bile suçun isnat edildiği insan olduğunu bir türlü kabul etmiyordu. hâkim onun durumunun detaylı incelenmesi için davayı erteledi ve akıl sağlığı ile ilgili uzman raporu talep etti. arada geçecek olan sürede tek kişilik bir hücrede hapsedilecekti. dönüşüm yaşayabileceği ne bir film ne bir kitap ne de bir insan vardı artık. kendisiyle baş başaydı.
paul stainer zamanının en çok okunan polisiye yazarıydı. samet’in onunla tanışması üniversite yıllarında oldu. ilk kitabı olan kızıl gece’yi yalnızca iki saatte bitirmişti. o kadar etkisinde kalmıştı ki ertesi gün bütün kitaplarını sipariş etti. durmaksızın okuyordu, ara verdiği zamanlarda da yazarın hayatını araştırmaya başladı. üniversite’de okurken geçim sıkıntısından dolayı ek iş olarak kitapçıda çalıştığını, zamanın klasiklerini de bu sayede okuyabildiğini öğrendiğinde ilk işi çalışabileceği bir kitapçı bulmak oldu samet’in. bu seferki dönüşüm tam anlamıyla kusursuz olmalıydı. stainer’in trençkotuna varana kadar her şeyini edindi. ilk başlarda yazmayı denese de birkaç sayfadan öteye gidemiyordu. kafasında olay örgüsünü kurgulayabilmek için bütün boş vakitlerini harcıyor ama herhangi bir orijinal polisiye öykü üretemiyordu. bunu hazmedemediği için geceleri uykusuz geçiyor, zaten sallantıda olan üniversite hayatı hepten kötüye gidiyordu. yirmi sekizinde, okulun ise halen son senesindeydi. dört yıldır bitirme tezini vermesini bekleyen annesi mezun olduğunu görüp bir işe girdiği haberini alsa kurban kesecekti. samet’in ise acele etmeye hiç niyeti yoktu. stainer olarak yazacağı ilk romanla listeleri sarsacak aldığı eğitimle edineceği işe ise hiçbir zaman ihtiyacı olmayacaktı. bunun için ne kadar çabalasa da üretebildiği sadece kopuk karakterler, bütünlükten bir o kadar uzak kurgu ve başını sonunu anlamlandırmanın mümkün olmadığı yazılar oldu. olmuyordu, gerekli olanları kafasında canlandıramıyordu. yaşamalıydı.
bu sakıncalı düşünce birkaç ay içini kemirdi. evet yaşamalıydı ve yaşadıklarını kâğıda dökmeliydi. ancak bu şekilde stainer olabilirdi. sonunda karar verdiğini gözünü kırpmadan yaptı. bir canı sırf bir hastalıklı bir ihtiras uğruna aldı. işlediği suçun ardından bunu tüm detaylarıyla kâğıda döktü. evet, başarmıştı sonunda. bu dönüşüm de gerçekleşmişti.
ilk davanın sonrasında geçen iki ay içerisinde hücresinde yazmaya devam etti. sonraki duruşma geldiğinde umut şizofreni tanısı konmuş samet’i akıl hastanesine kapatacaklarından emindi. doktor bu tanıyı kâğıt üzerinde koymuştu ama hala bu adamın rol yapıp yapmadığından tam olarak emin olamıyordu. hâkim raporu inceleyerek sanığın ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tekrar tam teşekküllü değerlendirilmesine karar verdi. garip giden bir şeyler vardı bu davada. normalde iki ihtimalden birinin şu ana kadar çoktan gerçekleşmesi gerekirdi.
sahnede devleşen ahu normal hayatta ise tam aksine içine kapanık, az konuşan, kendi halinde birisiydi. umut ile tanışması yine harika performans sergilediği bir oyun sonrası olmuştu. oyundaki performansına hayran kalan umut ne yapıp edip bu kızla tanışmalıyım diyerek kulise girmenin bir yolunu bulmuş, sonrası da bir şekilde gelişmişti. iki yıldır birlikteydiler, artık evliliği yüksek sesle dillendirseler de umut’un ailesi bu işe pek yanaşmıyordu. davalarda kazanan taraf olmasında en büyük pay sahibi olan üstün ikna kabiliyeti ailesinin üzerinde hiç ama hiç işe yaramıyordu. kendi statülerinde görmedikleri bu kızı aileye almayı akıllarından bile geçirmiyorlardı.
hücresinde dünyadan habersiz yüzlerce sayfa yazan stainer son kitabını bitirdiğinde başlığı bulmak çok da zor olmamıştı. “son perde” bestseller listesinde ilk sıradan haftalarca inmedi. konusu başarılı bir avukatın son davasında savunduğu müvekkili tarafından katledilişiydi. dönüşümün son seansı da bitmişti. ahu sonsuza kadar samet’e aitti.
devamını gör...
162.
terra yeni dünya bütün seçkin kitap satış sitelerinde...
devamını gör...
163.
çocukken başlamıştı bu alışkanlık. gününün yarısı hayal kurmakla geçerdi. annesi başlarda önemsemese de ilerleyen safhalarda onu durdurmanın çok güç olacağını bilse baştan önlemini almaya çalışırdı belki. artık bu alışkanlık masum hayaller kurmanın çok ötesine geçmişti. samet yıllardır kendine ait olmaya hayatları yaşıyordu ve bu zararlı alışkanlık zaman içerisinde onu içten içe tüketmişti.
belki bir dizinin başrolü, beki gazetede okuduğu trajik bir olayın kahramanı, belki de elinden düşüremediği bir kitabın yazarı. o an yerine geçmeyi düşlediği kimse oydu samet. kendi ismi, kendi karakteri, kendine ait herhangi bir özelliği kalmıyordu bu dönüşümün sonrasında. ucundan kıyısından en ufak bir benzerlik bile özdeşleşmek için yeterli oluyordu.
• ilk olarak dokuz yaşında
• sonrasında on birinde
• şimdi geldi yirmi sekizine
o birinde savaş kahramanının oğlu
o birinde şaheserler yaratan bestekar
o birinde azılı bir suçlu
aslında hiçbiri olmasa da…
sonu yoktu bu yolun. dört duvar arasında kimsesiz kaldığı günlerde bile başka bir samet’e dönüşebiliyordu.
babasını henüz üç yaşındayken kaybetmişti. sadece bir taşınma sahnesi aklında kalan. eşyaların arasından babasının siluetini belli belirsiz hatırlıyor olsa da emin olduğu tek şey o günün hayatının geri kalanını zehir etmeye yettiğiydi. doksanlarda trafik kazası ve terör haberleri hayatın olağan bir parçasıydı. birinden kıl payı kurtulan mahir diğerine karşı verdiği mücadelede yenik düşmüştü. samet belki de yıllarca babasının boşluğunu yerine geçtiği karakterlerle doldurmaya çalıştı, bunu bilemeyiz. bilebilmek için okulunu okumak gerekir ama annesi gülbahar’ın yetileri de bunu sağlayacak durumda değildi.
bulutların üzerinde 96 yılının oscarlarını süpürdüğünde bu duruma kimse şaşırmamıştı. taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan bu başyapıt ikinci dünya savaşında ülkesini savunan kahraman bir pilotun hayat hikayesini anlatıyordu. samet ilkokulda her ay bir kere kuzenleriyle birlikte pazar günü önce sinemaya oradan da yaşadığı şehrin en işlek fast food restoranına giderdi. hayatındaki en büyük lükstü belki de o zaman için bu ritüel. bulutların üzerinde filmini izlerken aklında hep babası vardı. annesinin anlattığı kadarıyla gözünde canlanan yüzbaşı mahir beyaz perdedeydi işte. ülkesini canı pahasına savunan kahraman asker. askerin cepheden dönüşünü dört gözle bekleyen oğlu stewart değil samet’ti. elbette ki bu hikâyede olan benzerlik bir kıvılcım olup alev alev yanan bir ateşe yıllar içinde dönüşmüştü. başlarda çocukça olağan bir hareket yirmi yıl sonra bir trajediye dönüşmüştü.
suna öğretmen samet’in hayatının dönüm noktalarından birinin en önemli unsuru olduğunu belki hiç bilmedi ama bu amansız dönüşüm seanslarını körükleyen hiç şüphesiz o olmuştu. dokuz yaşındaki film yıldızı aradan geçen iki yılda stewart olarak uyuyup uyanmıştı. iki yıl boyunca yılmadan babasının cepheden geleceği günü düşleyerek uykuya daldı. ne zaman ki suna öğretmen ona ünlü müzisyenlerin hayatlarından kesitler anlatmaya başladı o zaman yeni bir seansın da fitili ateşlenmiş oldu. her duygunun insan karakteri üzerinde farklı etkileri olur. bazen özlem, bazen sevgi, bazen ise nefret. yavaş yavaş hamur gibi yoğurur ve şekillendirir insanı. dördüncü sınıfa gelene kadar hayatında yeri olan annesi dışında hiç kimseye karşı böylesi derin duygular hissetmemişti samet. aslına bakarsak hissettiklerinin adını koyabilmeyi öğrenebilmek için geçen süre buydu demek daha doğru olur. annesinin yerini doldurabilmek imkansızdı belki ama öğretmenin ona olan yaklaşımı okulda da bir annesi olduğu hissini uyandırmıştı onda. yaşıtları türk pop yıldızlarının şarkılarını ezberden söylerken samet beethoven, mozart ile yatıp kalkıyordu. ünlü klasik eserlere imza atan genç bir dehaydı artık. gel gör ki nota bilmez, eline aldığı enstrümanları bırak düzgün çalabilmeyi en ufak anlamlı bir ses bile çıkaramayan bu çocuk nasıl olurdu da yıllandıkça değerlenen eserlere imza atabilirdi? her çocuk hayallerle büyür. kimisi büyüdüğünde hastalara derman olan doktora, kimisi dev projelere imza atan mühendise-mimara, kimisi de suçluları enseleyen polise dönüşür. bu talihsiz çocuğun farkı ise anında yaşadığı ve o anın içinde artık kaybolduğu başkalaşım seanslarıydı. onu içinden çıkamadığı bu girdaptan kurtaracak olan mahir ise artık yoktu. yüzmeyi bilmeyen samet dev dalgalarla boğuşuyordu. gülbahar ise bırak yüzmeyi öğretmeyi yolda yürümeyi bile öğretemeyecek haldeydi. o kazada kaybettiği yol arkadaşı beraberinde götürdükleriyle enkaz bırakmıştı arkasında. şu an için çok da tehlike teşkil etmeyen bu durum, çocukluk hevesi olarak geçiştiriliyordu.
perde açılmadan sahnenin arkasında heyecanla bekleyen ahu, iki saat boyunca oradan oraya bir saniye bile durmadan rolünün gerektirdiklerini yerine getirirken yanında sadece birinin desteğini hissediyordu. bu öylesine bir güç veriyordu ki ona çoğu oyuncunun bitip tükendiği yerlerde bile o durmaksızın koşuşturuyordu. sahnede yaşam enerjisi ile göz kamaştırıyordu. oyun bittikten sonra ayakta alkışlanan bu performans kim bilir belki de son perdeydi. her zaman onun en ön sıradan izleyen sevgilisi umut bu akşam salonda değildi. çok zorlu bir davada müvekkilini savunabilmek için gecesini gündüzüne katıyordu adeta. bu zamana kadar kaybettiği dava sayısı çok az olan hırslı ve azimli genç avukat bu sefere üstlendiği davada baltayı taşa vurduğunu hissediyordu içten içe. yardım etmeye çalıştığı adam kimdi onu tam olarak çözebilse belki de bir nebze daha kolay olacaktı işi ama onu yakından tanıyanlar bile anlatamıyordu nasıl biri olduğunu. gülbahar elinde avucunda ne varsa bu başarılı avukatı tutabilmek için feda etmişti. her ne kadar büyük bir risk olsa da bu teklif kabul gördü. yıllar önce kaybetmişti bu çaresiz kadın, bir kez daha bu denli büyük bir kaybı kaldıramayabilirdi. paradan çok biraz da bu durum tetikledi umut’un davaya olan ilgisini.
hikâyeye baştan başladılar. gülbahar yaşananları dilinin döndüğünce anlattı, mahir’in kaybıyla başladı. daha sonra yıllar içerisinde yavaş yavaş ellerinden kayan samet’i ve dönüşümünü. istemeye istemeye en zor kısıma geldi. her şey bir anda olup bitmiş gibiydi. hissizleşmişti gülbahar içindekileri döktükten sonra. umut’un yanından ayrılmadan sadece kurtar onu diyebildi, “ne yap et ama kurtar.” “ben beceremedim sen bari yap.”
dava günü gelip çattığında eldekilerin pek de bir işe yaramayacağını biliyordu umut. ortada sebepsiz yere işlenmiş bir cinayet, davalı tarafın açık ve net delilleri, bir de suçunu çoktan kabullenmiş bir zanlı vardı. her ne kadar ceza hukukunda emsal teşkil edebilecek işlere imza atmış olsa da bu durumda yapabileceği pek bir şey yoktu. tek kozunu oynadı, suçlunun akıl sağlığının yerinde olmadığını ileri sürdü ve suç esnasında da bu durumun etkisinde olduğunu hâkime anlattı. samet ise ne olup bittiğinden habersiz bilinci yarı açık biçimde olup biteni anlamlandırmaya çalışıyordu. işlediği suçu kabul etse bile suçun isnat edildiği insan olduğunu bir türlü kabul etmiyordu. hâkim onun durumunun detaylı incelenmesi için davayı erteledi ve akıl sağlığı ile ilgili uzman raporu talep etti. arada geçecek olan sürede tek kişilik bir hücrede hapsedilecekti. dönüşüm yaşayabileceği ne bir film ne bir kitap ne de bir insan vardı artık. kendisiyle baş başaydı.
paul stainer zamanının en çok okunan polisiye yazarıydı. samet’in onunla tanışması üniversite yıllarında oldu. ilk kitabı olan kızıl gece’yi yalnızca iki saatte bitirmişti. o kadar etkisinde kalmıştı ki ertesi gün bütün kitaplarını sipariş etti. durmaksızın okuyordu, ara verdiği zamanlarda da yazarın hayatını araştırmaya başladı. üniversite’de okurken geçim sıkıntısından dolayı ek iş olarak kitapçıda çalıştığını, zamanın klasiklerini de bu sayede okuyabildiğini öğrendiğinde ilk işi çalışabileceği bir kitapçı bulmak oldu samet’in. bu seferki dönüşüm tam anlamıyla kusursuz olmalıydı. stainer’in trençkotuna varana kadar her şeyini edindi. ilk başlarda yazmayı denese de birkaç sayfadan öteye gidemiyordu. kafasında olay örgüsünü kurgulayabilmek için bütün boş vakitlerini harcıyor ama herhangi bir orijinal polisiye öykü üretemiyordu. bunu hazmedemediği için geceleri uykusuz geçiyor, zaten sallantıda olan üniversite hayatı hepten kötüye gidiyordu. yirmi sekizinde, okulun ise halen son senesindeydi. dört yıldır bitirme tezini vermesini bekleyen annesi mezun olduğunu görüp bir işe girdiği haberini alsa kurban kesecekti. samet’in ise acele etmeye hiç niyeti yoktu. stainer olarak yazacağı ilk romanla listeleri sarsacak aldığı eğitimle edineceği işe ise hiçbir zaman ihtiyacı olmayacaktı. bunun için ne kadar çabalasa da üretebildiği sadece kopuk karakterler, bütünlükten bir o kadar uzak kurgu ve başını sonunu anlamlandırmanın mümkün olmadığı yazılar oldu. olmuyordu, gerekli olanları kafasında canlandıramıyordu. yaşamalıydı.
bu sakıncalı düşünce birkaç ay içini kemirdi. evet yaşamalıydı ve yaşadıklarını kâğıda dökmeliydi. ancak bu şekilde stainer olabilirdi. sonunda karar verdiğini gözünü kırpmadan yaptı. bir canı sırf bir hastalıklı bir ihtiras uğruna aldı. işlediği suçun ardından bunu tüm detaylarıyla kâğıda döktü. evet, başarmıştı sonunda. bu dönüşüm de gerçekleşmişti.
ilk davanın sonrasında geçen iki ay içerisinde hücresinde yazmaya devam etti. sonraki duruşma geldiğinde umut şizofreni tanısı konmuş samet’i akıl hastanesine kapatacaklarından emindi. doktor bu tanıyı kâğıt üzerinde koymuştu ama hala bu adamın rol yapıp yapmadığından tam olarak emin olamıyordu. hâkim raporu inceleyerek sanığın ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tekrar tam teşekküllü değerlendirilmesine karar verdi. garip giden bir şeyler vardı bu davada. normalde iki ihtimalden birinin şu ana kadar çoktan gerçekleşmesi gerekirdi.
sahnede devleşen ahu normal hayatta ise tam aksine içine kapanık, az konuşan, kendi halinde birisiydi. umut ile tanışması yine harika performans sergilediği bir oyun sonrası olmuştu. oyundaki performansına hayran kalan umut ne yapıp edip bu kızla tanışmalıyım diyerek kulise girmenin bir yolunu bulmuş, sonrası da bir şekilde gelişmişti. iki yıldır birlikteydiler, artık evliliği yüksek sesle dillendirseler de umut’un ailesi bu işe pek yanaşmıyordu. davalarda kazanan taraf olmasında en büyük pay sahibi olan üstün ikna kabiliyeti ailesinin üzerinde hiç ama hiç işe yaramıyordu. kendi statülerinde görmedikleri bu kızı aileye almayı akıllarından bile geçirmiyorlardı.
hücresinde dünyadan habersiz yüzlerce sayfa yazan stainer son kitabını bitirdiğinde başlığı bulmak çok da zor olmamıştı. “son perde” bestseller listesinde ilk sıradan haftalarca inmedi. konusu başarılı bir avukatın son davasında savunduğu müvekkili tarafından katledilişiydi. dönüşümün son seansı da bitmişti. ahu sonsuza kadar samet’e aitti.
belki bir dizinin başrolü, beki gazetede okuduğu trajik bir olayın kahramanı, belki de elinden düşüremediği bir kitabın yazarı. o an yerine geçmeyi düşlediği kimse oydu samet. kendi ismi, kendi karakteri, kendine ait herhangi bir özelliği kalmıyordu bu dönüşümün sonrasında. ucundan kıyısından en ufak bir benzerlik bile özdeşleşmek için yeterli oluyordu.
• ilk olarak dokuz yaşında
• sonrasında on birinde
• şimdi geldi yirmi sekizine
o birinde savaş kahramanının oğlu
o birinde şaheserler yaratan bestekar
o birinde azılı bir suçlu
aslında hiçbiri olmasa da…
sonu yoktu bu yolun. dört duvar arasında kimsesiz kaldığı günlerde bile başka bir samet’e dönüşebiliyordu.
babasını henüz üç yaşındayken kaybetmişti. sadece bir taşınma sahnesi aklında kalan. eşyaların arasından babasının siluetini belli belirsiz hatırlıyor olsa da emin olduğu tek şey o günün hayatının geri kalanını zehir etmeye yettiğiydi. doksanlarda trafik kazası ve terör haberleri hayatın olağan bir parçasıydı. birinden kıl payı kurtulan mahir diğerine karşı verdiği mücadelede yenik düşmüştü. samet belki de yıllarca babasının boşluğunu yerine geçtiği karakterlerle doldurmaya çalıştı, bunu bilemeyiz. bilebilmek için okulunu okumak gerekir ama annesi gülbahar’ın yetileri de bunu sağlayacak durumda değildi.
bulutların üzerinde 96 yılının oscarlarını süpürdüğünde bu duruma kimse şaşırmamıştı. taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan bu başyapıt ikinci dünya savaşında ülkesini savunan kahraman bir pilotun hayat hikayesini anlatıyordu. samet ilkokulda her ay bir kere kuzenleriyle birlikte pazar günü önce sinemaya oradan da yaşadığı şehrin en işlek fast food restoranına giderdi. hayatındaki en büyük lükstü belki de o zaman için bu ritüel. bulutların üzerinde filmini izlerken aklında hep babası vardı. annesinin anlattığı kadarıyla gözünde canlanan yüzbaşı mahir beyaz perdedeydi işte. ülkesini canı pahasına savunan kahraman asker. askerin cepheden dönüşünü dört gözle bekleyen oğlu stewart değil samet’ti. elbette ki bu hikâyede olan benzerlik bir kıvılcım olup alev alev yanan bir ateşe yıllar içinde dönüşmüştü. başlarda çocukça olağan bir hareket yirmi yıl sonra bir trajediye dönüşmüştü.
suna öğretmen samet’in hayatının dönüm noktalarından birinin en önemli unsuru olduğunu belki hiç bilmedi ama bu amansız dönüşüm seanslarını körükleyen hiç şüphesiz o olmuştu. dokuz yaşındaki film yıldızı aradan geçen iki yılda stewart olarak uyuyup uyanmıştı. iki yıl boyunca yılmadan babasının cepheden geleceği günü düşleyerek uykuya daldı. ne zaman ki suna öğretmen ona ünlü müzisyenlerin hayatlarından kesitler anlatmaya başladı o zaman yeni bir seansın da fitili ateşlenmiş oldu. her duygunun insan karakteri üzerinde farklı etkileri olur. bazen özlem, bazen sevgi, bazen ise nefret. yavaş yavaş hamur gibi yoğurur ve şekillendirir insanı. dördüncü sınıfa gelene kadar hayatında yeri olan annesi dışında hiç kimseye karşı böylesi derin duygular hissetmemişti samet. aslına bakarsak hissettiklerinin adını koyabilmeyi öğrenebilmek için geçen süre buydu demek daha doğru olur. annesinin yerini doldurabilmek imkansızdı belki ama öğretmenin ona olan yaklaşımı okulda da bir annesi olduğu hissini uyandırmıştı onda. yaşıtları türk pop yıldızlarının şarkılarını ezberden söylerken samet beethoven, mozart ile yatıp kalkıyordu. ünlü klasik eserlere imza atan genç bir dehaydı artık. gel gör ki nota bilmez, eline aldığı enstrümanları bırak düzgün çalabilmeyi en ufak anlamlı bir ses bile çıkaramayan bu çocuk nasıl olurdu da yıllandıkça değerlenen eserlere imza atabilirdi? her çocuk hayallerle büyür. kimisi büyüdüğünde hastalara derman olan doktora, kimisi dev projelere imza atan mühendise-mimara, kimisi de suçluları enseleyen polise dönüşür. bu talihsiz çocuğun farkı ise anında yaşadığı ve o anın içinde artık kaybolduğu başkalaşım seanslarıydı. onu içinden çıkamadığı bu girdaptan kurtaracak olan mahir ise artık yoktu. yüzmeyi bilmeyen samet dev dalgalarla boğuşuyordu. gülbahar ise bırak yüzmeyi öğretmeyi yolda yürümeyi bile öğretemeyecek haldeydi. o kazada kaybettiği yol arkadaşı beraberinde götürdükleriyle enkaz bırakmıştı arkasında. şu an için çok da tehlike teşkil etmeyen bu durum, çocukluk hevesi olarak geçiştiriliyordu.
perde açılmadan sahnenin arkasında heyecanla bekleyen ahu, iki saat boyunca oradan oraya bir saniye bile durmadan rolünün gerektirdiklerini yerine getirirken yanında sadece birinin desteğini hissediyordu. bu öylesine bir güç veriyordu ki ona çoğu oyuncunun bitip tükendiği yerlerde bile o durmaksızın koşuşturuyordu. sahnede yaşam enerjisi ile göz kamaştırıyordu. oyun bittikten sonra ayakta alkışlanan bu performans kim bilir belki de son perdeydi. her zaman onun en ön sıradan izleyen sevgilisi umut bu akşam salonda değildi. çok zorlu bir davada müvekkilini savunabilmek için gecesini gündüzüne katıyordu adeta. bu zamana kadar kaybettiği dava sayısı çok az olan hırslı ve azimli genç avukat bu sefere üstlendiği davada baltayı taşa vurduğunu hissediyordu içten içe. yardım etmeye çalıştığı adam kimdi onu tam olarak çözebilse belki de bir nebze daha kolay olacaktı işi ama onu yakından tanıyanlar bile anlatamıyordu nasıl biri olduğunu. gülbahar elinde avucunda ne varsa bu başarılı avukatı tutabilmek için feda etmişti. her ne kadar büyük bir risk olsa da bu teklif kabul gördü. yıllar önce kaybetmişti bu çaresiz kadın, bir kez daha bu denli büyük bir kaybı kaldıramayabilirdi. paradan çok biraz da bu durum tetikledi umut’un davaya olan ilgisini.
hikâyeye baştan başladılar. gülbahar yaşananları dilinin döndüğünce anlattı, mahir’in kaybıyla başladı. daha sonra yıllar içerisinde yavaş yavaş ellerinden kayan samet’i ve dönüşümünü. istemeye istemeye en zor kısıma geldi. her şey bir anda olup bitmiş gibiydi. hissizleşmişti gülbahar içindekileri döktükten sonra. umut’un yanından ayrılmadan sadece kurtar onu diyebildi, “ne yap et ama kurtar.” “ben beceremedim sen bari yap.”
dava günü gelip çattığında eldekilerin pek de bir işe yaramayacağını biliyordu umut. ortada sebepsiz yere işlenmiş bir cinayet, davalı tarafın açık ve net delilleri, bir de suçunu çoktan kabullenmiş bir zanlı vardı. her ne kadar ceza hukukunda emsal teşkil edebilecek işlere imza atmış olsa da bu durumda yapabileceği pek bir şey yoktu. tek kozunu oynadı, suçlunun akıl sağlığının yerinde olmadığını ileri sürdü ve suç esnasında da bu durumun etkisinde olduğunu hâkime anlattı. samet ise ne olup bittiğinden habersiz bilinci yarı açık biçimde olup biteni anlamlandırmaya çalışıyordu. işlediği suçu kabul etse bile suçun isnat edildiği insan olduğunu bir türlü kabul etmiyordu. hâkim onun durumunun detaylı incelenmesi için davayı erteledi ve akıl sağlığı ile ilgili uzman raporu talep etti. arada geçecek olan sürede tek kişilik bir hücrede hapsedilecekti. dönüşüm yaşayabileceği ne bir film ne bir kitap ne de bir insan vardı artık. kendisiyle baş başaydı.
paul stainer zamanının en çok okunan polisiye yazarıydı. samet’in onunla tanışması üniversite yıllarında oldu. ilk kitabı olan kızıl gece’yi yalnızca iki saatte bitirmişti. o kadar etkisinde kalmıştı ki ertesi gün bütün kitaplarını sipariş etti. durmaksızın okuyordu, ara verdiği zamanlarda da yazarın hayatını araştırmaya başladı. üniversite’de okurken geçim sıkıntısından dolayı ek iş olarak kitapçıda çalıştığını, zamanın klasiklerini de bu sayede okuyabildiğini öğrendiğinde ilk işi çalışabileceği bir kitapçı bulmak oldu samet’in. bu seferki dönüşüm tam anlamıyla kusursuz olmalıydı. stainer’in trençkotuna varana kadar her şeyini edindi. ilk başlarda yazmayı denese de birkaç sayfadan öteye gidemiyordu. kafasında olay örgüsünü kurgulayabilmek için bütün boş vakitlerini harcıyor ama herhangi bir orijinal polisiye öykü üretemiyordu. bunu hazmedemediği için geceleri uykusuz geçiyor, zaten sallantıda olan üniversite hayatı hepten kötüye gidiyordu. yirmi sekizinde, okulun ise halen son senesindeydi. dört yıldır bitirme tezini vermesini bekleyen annesi mezun olduğunu görüp bir işe girdiği haberini alsa kurban kesecekti. samet’in ise acele etmeye hiç niyeti yoktu. stainer olarak yazacağı ilk romanla listeleri sarsacak aldığı eğitimle edineceği işe ise hiçbir zaman ihtiyacı olmayacaktı. bunun için ne kadar çabalasa da üretebildiği sadece kopuk karakterler, bütünlükten bir o kadar uzak kurgu ve başını sonunu anlamlandırmanın mümkün olmadığı yazılar oldu. olmuyordu, gerekli olanları kafasında canlandıramıyordu. yaşamalıydı.
bu sakıncalı düşünce birkaç ay içini kemirdi. evet yaşamalıydı ve yaşadıklarını kâğıda dökmeliydi. ancak bu şekilde stainer olabilirdi. sonunda karar verdiğini gözünü kırpmadan yaptı. bir canı sırf bir hastalıklı bir ihtiras uğruna aldı. işlediği suçun ardından bunu tüm detaylarıyla kâğıda döktü. evet, başarmıştı sonunda. bu dönüşüm de gerçekleşmişti.
ilk davanın sonrasında geçen iki ay içerisinde hücresinde yazmaya devam etti. sonraki duruşma geldiğinde umut şizofreni tanısı konmuş samet’i akıl hastanesine kapatacaklarından emindi. doktor bu tanıyı kâğıt üzerinde koymuştu ama hala bu adamın rol yapıp yapmadığından tam olarak emin olamıyordu. hâkim raporu inceleyerek sanığın ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tekrar tam teşekküllü değerlendirilmesine karar verdi. garip giden bir şeyler vardı bu davada. normalde iki ihtimalden birinin şu ana kadar çoktan gerçekleşmesi gerekirdi.
sahnede devleşen ahu normal hayatta ise tam aksine içine kapanık, az konuşan, kendi halinde birisiydi. umut ile tanışması yine harika performans sergilediği bir oyun sonrası olmuştu. oyundaki performansına hayran kalan umut ne yapıp edip bu kızla tanışmalıyım diyerek kulise girmenin bir yolunu bulmuş, sonrası da bir şekilde gelişmişti. iki yıldır birlikteydiler, artık evliliği yüksek sesle dillendirseler de umut’un ailesi bu işe pek yanaşmıyordu. davalarda kazanan taraf olmasında en büyük pay sahibi olan üstün ikna kabiliyeti ailesinin üzerinde hiç ama hiç işe yaramıyordu. kendi statülerinde görmedikleri bu kızı aileye almayı akıllarından bile geçirmiyorlardı.
hücresinde dünyadan habersiz yüzlerce sayfa yazan stainer son kitabını bitirdiğinde başlığı bulmak çok da zor olmamıştı. “son perde” bestseller listesinde ilk sıradan haftalarca inmedi. konusu başarılı bir avukatın son davasında savunduğu müvekkili tarafından katledilişiydi. dönüşümün son seansı da bitmişti. ahu sonsuza kadar samet’e aitti.
devamını gör...
164.
sözlüklerde gördüğüm kadarıyla seks hikayesi yazılıyor daha çok.(bkz: swh)
devamını gör...
165.
kargaların hafif esen rüzgar sesine karışan kahkahaları günlük dozda delirmem için zorluyor beynimi.
randevu evinde yapılan baskında fahişelerin suçunu red etmemesinden çıkan tiz bir fuhuş senfonisi.
yarı tanrı yarı felçliği anımsatan bir yüz şizoid nöbetlerinde kesiyor bileklerini, özgürlüğe kavuşan kanın sevinç çığlıkları dolduruyor beynimin odalarını.
birileri sevişiyor kanlı odada diğerinde bir müptezelin son doz ayini.
bir melek siyaha boyuyor kendini.
hayatımı gözlemleyebilirsiniz peki ya kafamın içindekileri ?
randevu evinde yapılan baskında fahişelerin suçunu red etmemesinden çıkan tiz bir fuhuş senfonisi.
yarı tanrı yarı felçliği anımsatan bir yüz şizoid nöbetlerinde kesiyor bileklerini, özgürlüğe kavuşan kanın sevinç çığlıkları dolduruyor beynimin odalarını.
birileri sevişiyor kanlı odada diğerinde bir müptezelin son doz ayini.
bir melek siyaha boyuyor kendini.
hayatımı gözlemleyebilirsiniz peki ya kafamın içindekileri ?
devamını gör...
166.
bir ara yazacaktım vazgeçtim ama hikayecikler diyelim.
devamını gör...
167.
şu hikayeleri okuyan var mı?
devamını gör...
168.
“sev yeter” roman çok yakında raflarda…
devamını gör...
169.
kusursuz bir hayali kurmanın hayalini kuran adamın umudu
“çünkü hayallerimiz bile kusurlu diye düşünüyorum. sonunda bir hayal bulut olup yağmur gibi üzerimize yağmaya meyilli. oysa nerede duracağını bilmek mesele. bir hayali nerede kesmek gerekir? belki de başlangıcında. tek bir sahnede. çünkü sahne dağılmaya başladığında biliyorum ki hayal gerçekleşmeyecek. umut nasıl canlı tutulur ki? hiçbir zaman gerçekleşmeyecek şeylerin umudunu taşımak insanın ayaklarına taşı bağlayıp denizin kıyısındaki yüksek kayalıklardan kendisini sulara atması gibi. normal şartlar altında denize girmek ve yüzmek eğlenceli bir eylemken taş bütün her şeyi değiştiriyor. taşlar gerçekler. gerçekçi insanlar için umut böyle bir şey işte. çaresi var mı bu durumun. umudu canlı tutan insanlar kadar mutlu olmak istememi abes mi karşılıyorum. herkesin hakkı mutlu olmak oysa. o zaman geri döneyim. gerçekçi bir insanın hayalini umutla bitirmesi için ne yapması gerekiyor. hayalin bir hayal olduğunu anlaması gerekiyor belki de. beki de kabul etmesi gerekiyor hayaller doğaları gereği zaten gerçekleşmeyecek şeyler üzerine kurulur.”
bu düşünceleri dağıldıktan sonra tekerlekli sandalyesini odasının camının kenarına doğru çekti. perdeleri araladı ama aslında perdeleri araladığını görmedi. güneşin sıcaklığı pencerenin camlarını geçip yüzünü ısıttı. geçmişin hayali kurulabilirdi. belki de kusursuz bir hayal geçmişte olmuş mutlu anıların döndürülemez hatıralarını tekrar tekrar canlandırmaktı zihinde.
ve böylece kurdu hayalini anısının. çocukken çırpı bacaklarıyla kapıdan çıkıp verandanın başında durduğunu, gün batımını önünde uzanan yeşil bahçeyi. bahçenin ötesindeki çınar ağaçlarını. ve koşmaya başlaması zihnine doldu. özgürlüğün ta kendisi.
“çünkü hayallerimiz bile kusurlu diye düşünüyorum. sonunda bir hayal bulut olup yağmur gibi üzerimize yağmaya meyilli. oysa nerede duracağını bilmek mesele. bir hayali nerede kesmek gerekir? belki de başlangıcında. tek bir sahnede. çünkü sahne dağılmaya başladığında biliyorum ki hayal gerçekleşmeyecek. umut nasıl canlı tutulur ki? hiçbir zaman gerçekleşmeyecek şeylerin umudunu taşımak insanın ayaklarına taşı bağlayıp denizin kıyısındaki yüksek kayalıklardan kendisini sulara atması gibi. normal şartlar altında denize girmek ve yüzmek eğlenceli bir eylemken taş bütün her şeyi değiştiriyor. taşlar gerçekler. gerçekçi insanlar için umut böyle bir şey işte. çaresi var mı bu durumun. umudu canlı tutan insanlar kadar mutlu olmak istememi abes mi karşılıyorum. herkesin hakkı mutlu olmak oysa. o zaman geri döneyim. gerçekçi bir insanın hayalini umutla bitirmesi için ne yapması gerekiyor. hayalin bir hayal olduğunu anlaması gerekiyor belki de. beki de kabul etmesi gerekiyor hayaller doğaları gereği zaten gerçekleşmeyecek şeyler üzerine kurulur.”
bu düşünceleri dağıldıktan sonra tekerlekli sandalyesini odasının camının kenarına doğru çekti. perdeleri araladı ama aslında perdeleri araladığını görmedi. güneşin sıcaklığı pencerenin camlarını geçip yüzünü ısıttı. geçmişin hayali kurulabilirdi. belki de kusursuz bir hayal geçmişte olmuş mutlu anıların döndürülemez hatıralarını tekrar tekrar canlandırmaktı zihinde.
ve böylece kurdu hayalini anısının. çocukken çırpı bacaklarıyla kapıdan çıkıp verandanın başında durduğunu, gün batımını önünde uzanan yeşil bahçeyi. bahçenin ötesindeki çınar ağaçlarını. ve koşmaya başlaması zihnine doldu. özgürlüğün ta kendisi.
devamını gör...
170.
boğa
ankara’dayken komşum hacı, “kurbanda” keserim diye bir tonluk boğa almış, koyacak bir yer bulamadığı için de bahçeye, benim balkonun bulunduğu taraftaki ceviz ağacına bağlamıştı. hayvan günde beş vakit ezana eşlik ediyor, sahibi olan hacı da sabah ezanı hariç hemen koşup yemini suyunu getiriyordu.
bir sabah erken uyandım. boğanın ezana eşliği bitmiş dünden kalanları yiyor bir yandan da geviş getiriyordu. birden biri devasa bir erkek, diğerleri çelik gibi çevik beş dişi altı aslan arka arkaya bahçeye atladı. biri boğanın ağaca bağlandığı ipi haşşırt diye ısırıp koparttı. erkek aslan da o ipi tutup çekerek boğayı demin bahçeye atladıkları sete sürüklemeye başladı. boğa setin altına gelince erkek aslan ipin ucunu dişilerden birine verdi. sonra bir metrelik sete sıçrayıp ipi geri aldı. dişiler boğaya omuz verdiler. erkek yukarıdan çekti. böylece kısa sürede boğayı yukarı çektiler. boğa bu sırada sürekli böğürdü. çıkardığı sese tüm apartman uyandı. ardından erkek aslan boğanın boynundaki ipi de ısırıp aldı. sonra da erkek aslan önde, boğa onun arkasında, en arkada da dişiler, önce öndeki apartmanın bahçesinde sonra ara sokaklarda kaybolup gittiler.
tembel olduğu söylenen erkek aslanın hamaratlığına bugün bile hayret ederim. ancak oraya aslan değil kaplan gelseydi tek eliyle çeker alırdı boğayı yukarı.
not1: boğayı yemediler efendim. odtü ormanlarına gelince boğayı bıraktılar. kendileri de beynam ormanlarına doğru akıp gittiler. yolları açık olsun.
not2: hacı dayı zıkkımın pekini yedi o bayram.
ankara’dayken komşum hacı, “kurbanda” keserim diye bir tonluk boğa almış, koyacak bir yer bulamadığı için de bahçeye, benim balkonun bulunduğu taraftaki ceviz ağacına bağlamıştı. hayvan günde beş vakit ezana eşlik ediyor, sahibi olan hacı da sabah ezanı hariç hemen koşup yemini suyunu getiriyordu.
bir sabah erken uyandım. boğanın ezana eşliği bitmiş dünden kalanları yiyor bir yandan da geviş getiriyordu. birden biri devasa bir erkek, diğerleri çelik gibi çevik beş dişi altı aslan arka arkaya bahçeye atladı. biri boğanın ağaca bağlandığı ipi haşşırt diye ısırıp koparttı. erkek aslan da o ipi tutup çekerek boğayı demin bahçeye atladıkları sete sürüklemeye başladı. boğa setin altına gelince erkek aslan ipin ucunu dişilerden birine verdi. sonra bir metrelik sete sıçrayıp ipi geri aldı. dişiler boğaya omuz verdiler. erkek yukarıdan çekti. böylece kısa sürede boğayı yukarı çektiler. boğa bu sırada sürekli böğürdü. çıkardığı sese tüm apartman uyandı. ardından erkek aslan boğanın boynundaki ipi de ısırıp aldı. sonra da erkek aslan önde, boğa onun arkasında, en arkada da dişiler, önce öndeki apartmanın bahçesinde sonra ara sokaklarda kaybolup gittiler.
tembel olduğu söylenen erkek aslanın hamaratlığına bugün bile hayret ederim. ancak oraya aslan değil kaplan gelseydi tek eliyle çeker alırdı boğayı yukarı.
not1: boğayı yemediler efendim. odtü ormanlarına gelince boğayı bıraktılar. kendileri de beynam ormanlarına doğru akıp gittiler. yolları açık olsun.
not2: hacı dayı zıkkımın pekini yedi o bayram.
devamını gör...
171.
kaybedenlerden biri de oydu artık. en sevdiği insani yitirmiş olmanın hüznüyle baş etmeye çalışıyordu. o olmadan ne yapacakti ki , hayatina onsuz devam etmek mümkü müydü onsun bir hayat olabilir miydi? zihnindeki bu düşüncelerin ağırlığı altında eziliyordu.
hayat planinda hep kardeşi vardı başka hiç kimse yoktu birlikte yapmaları gereken onca şey varken kardeşi bu dünyadan ayrılmıştı.
bir anlık dalgınlık sonucunda meydana gelen bir trafik kazası her şeyi alt üst etmiş. onuda bir kaybeden yapmıştı. sıradan bir sabaha uyanmış kahvaltıyi hazırladıktan sonra kardeşini uyandırmıştı. birlikte her zamanki gibi huzurlu bir kahvaltı yaptılar. bir az gecikmelide olsa hazırlanıp evden çıkmışlardı. kardeşinin ölümüne hazırlamışlardı...
apatmandan çıktıktan sonra birlikte yürüyecekleri 15 dklik yolun sonuna geldiklerinde akşam yemeğini kimin yapacağına karar verip ayrılmışlardı . oynatma listesinden güzel bir şarkı ararken .duyduğu ani fren sesiyle irkildi ve korkuyla arkasını döndü . ve hayatı boyunca kalbi sızlatacak o manzaraya şahit oldu. kardeşi o ani fren sesinin sebebiydi korktuğunu başına gelmişti. kardeşinin o hali gözlerini her kapattığında orada olacaktı ...
hayat planinda hep kardeşi vardı başka hiç kimse yoktu birlikte yapmaları gereken onca şey varken kardeşi bu dünyadan ayrılmıştı.
bir anlık dalgınlık sonucunda meydana gelen bir trafik kazası her şeyi alt üst etmiş. onuda bir kaybeden yapmıştı. sıradan bir sabaha uyanmış kahvaltıyi hazırladıktan sonra kardeşini uyandırmıştı. birlikte her zamanki gibi huzurlu bir kahvaltı yaptılar. bir az gecikmelide olsa hazırlanıp evden çıkmışlardı. kardeşinin ölümüne hazırlamışlardı...
apatmandan çıktıktan sonra birlikte yürüyecekleri 15 dklik yolun sonuna geldiklerinde akşam yemeğini kimin yapacağına karar verip ayrılmışlardı . oynatma listesinden güzel bir şarkı ararken .duyduğu ani fren sesiyle irkildi ve korkuyla arkasını döndü . ve hayatı boyunca kalbi sızlatacak o manzaraya şahit oldu. kardeşi o ani fren sesinin sebebiydi korktuğunu başına gelmişti. kardeşinin o hali gözlerini her kapattığında orada olacaktı ...
devamını gör...
172.
ön not: öncelikle bu uzun yazıyı okuyacak olanları sabırlarından dolayı tebrik eder ve teşekkürlerimi sunarım. * daha ilginç kılmak için öyküye bir de şarkı yerleştirdim. öyküyle de çok uyumlu bir şarkı. sadece şarkıyı da dinleyebilirsiniz. *
**parıltı**
-göç-
minik regina, ablası snejana ile luhansk'tan polonya'nın küçük gri bir şehri olan gliwice'ye geleli üç ay olmuştu. adaptasyon için kreşe gidiyor, lehçe öğrenmekte zorlanmıyordu. seneye birinci sınıfa başlayacaktı. babasını zaten hiç tanımamıştı. annesini de evlerinin yakınında patlayan bomba yüzünden kaybetmişti. o sırada regina evin içinde, sırtı pencereye dönük oyun oynuyordu. şok dalgasının yarattığı basınçla tuzla buz olan cam, regina'nın sırtına çivi gibi yağmıştı. savaşın bıraktığı bu izleri sırtında hep taşıyacaktı.
göç idaresi başkanlığı snejana'yı otel mikulski'ye temizlikçi olarak yerleştirmiş, iki kardeşe kalacak küçük bir daire de ayarlamıştı. üniversite eğitimi yarım kalsa da, polonya hükümetine misafirperverliklerinden dolayı şükran duyuyordu. hatta, şefleri marcin'in sözlü tacizleri eyleme dönüşmedikçe, bu tacizleri umursamıyordu. tüm acıları geride bırakıp, hayata tutunmak tek gayesiydi.
regina patlamadan sonra, çoğu gece, terden sırılsıklam olmuş, sayıklayarak uyanıyordu. kabuslarında sırtını bazen kuzgunlar eşeliyor, bazen kırmızı zehir gözlü kara kara akrepler sokuyor, bazen de kan emici renkli solucanlar derisini deşiyordu. bu sefer çivi bir yatağa hapsolmuş, ablasıyla ona her defasında bakışlarıyla nefret kusan yaşlı cadı komşuları, regina'nın minik bedenine çullanmış, boğazını sıkıyordu. içe doğru nefes verir gibi hırıltılar içinde sıkışan regina'yı fark eden snejaya, hemen ona sarılarak, saçlarını okşamaya başladı. hafif dalgalı sarı ipek saçları üzerinde, onu okşayan elleri, buz üzerindeki bir kızak gibi kayıyordu. kulağına teskin edici kelimeler fısıldadı.
-şşşşş... sakin ol meleğim. sadece kötü bir rüyaydı. ben buradayım, korkma. sana anlattığım masaldaki gibi, sen cennetten dünyaya düşen bir meleksin. kaybettiğin kanatlarının sancısını çekiyorsun. büyüyünce kanatların tekrar çıkacak. hem yarın doğum günün, sana sürprizim olacak. şşşşş... korkma, seni hiç bırakmayacağım. şşşşş...
-mesaj-
bir cumartesi sabahı, yorucu geçen haftanın verdiği uyuşuklukla, piotr yatağında bir sağa bir sola dönerek tembellik ediyordu. geceden sabaha kadar aslında aklı, mesajına cevap vermeyen kasia'daydı. muhtemelen erken uyumuş olmalıydı, yoksa neden cevap vermesindi ki? arayarak rahatsız etmek istememişti. acaba şimdi arasa mıydı düşüncelerine boğulmuşken, yatağının başucundaki sehpanın üzerine bıraktığı telefondan gelen mesaj sinyaliyle irkildi. karnına doğru bükülen bacakları, ateşe basan bir çekirge gibi gerildi ve dönerek telefona doğru fırladı.
"piotr, üzgünüm ama bu ilişkinin bir geleceği yok, elveda" mesajı ekrana düşmüştü. somut bir kaya kadar ağır kütleyi avuçlarının içinde tutuyordu. şaka olmalıydı. belki de mesajın devamı vardır umudu ile, telefonunun kilidini açtı ve mesajın içine girdi. mesajın devamı olmadığını bilse de, o sahte umudu birkaç saniye taşımak, elindeki yükü biraz hafifletmişti. şimdi o yük, aniden kararan ve alçalan fırtınalı bir gökyüzü gibi kalbinin tam üzerine çökmüştü. bu mesaj, her şeyden habersiz, iğde yapraklarının arasında cıvıldaşan serçenin göğsünde patlayan bir lastik sapan taşı gibi, onun göğsünü parçalamıştı. kasia'nın avuçları içinde, bir yudum nefesiyle, kanat çırparak can çekişiyordu.
defalarca aramalarına rağmen kasia telefonu açmadı. evine gitmeye karar verdi. yüz yüze konuşmalıydı. onu kararından vazgeçirebileceğine inancı tamdı. alel acele üstünü değiştirip, evden nasıl çıktığını hatırlamıyordu. asansörü bile bekleyecek vakti yoktu. koştura koştura aşağıya indi. arabasına doğru yöneldi ve bir çırpıda arabaya atladı. arabayı çalıştırınca, her zaman dinlediği radyo rmf-fm açıldı. radyoda anita lipnicka çalıyordu...
ostatni list
-bekleyiş-
snejana bugün işten erken çıkacak, bir ay önce regina'nın aklı kalan peluş ayıcığı alacak, evi karnaval gibi süsleyecek, masayı en sevdiği yiyeceklerle, kurabiyelerle ve kremalı pasta ile donatacak, onu kreşten alıp eve getirecek, hak ettiği mutluluğu bir günlüğüne de olsa onun dokunaklı parlak yeşim gözlerinde görecekti. her şeyi bir hafta önce planlamıştı. şef marcin'in ona en azından bugün fazladan iş çıkartmamasını umuyordu.
havlulardan bir daha kuğu yapmaması gerektiğine dair azarı işittikten sonra snejana, üzerini değiştirip otelden çıktı. havludan kuğu yapmanın dört yıldızlı bir otele neden yakışmayacağını anlamamıştı ama bunu bir daha yapmayacaktı. "kuğuyu kim sevmez ki?" karşıdan karşıya geçerken sanki ayakları yere basmıyor, safir bir kelebek gibi kanat çırpa çırpa zıplıyordu. nazgul sesi gibi keskin bir fren sesiyle ayakları gerçekten yerden kesildi. falezlere çarparak dağılan asabi dalgalar gibi, bedeni yolun kenarına savruldu ve örselendi.
piotr bacakları titreyerek arabadan indi. arabanın kapısını kapatmak o an aklına gelebilecek en son şeydi ve kapatmadı da. tüm gücüyle saçlarını yolarak snejana'ya yaklaştı. pençeleri olsaydı yüzünün derisini bile yüzebilirdi, bunu yapmayı tüm kalbiyle isterdi de. "tanrım! ne olur ölme. lütfen! ben bunu istemedim. lütfen bu bir kabus olsun. ben bunu hiç istemedim. ben... kasiaaaaaa hayııııııır!" gözyaşları içinde, vücudu bir gülle gibi ağırlaştı, tanımadığı bedenin dibine çöküverdi. snejana, narin boynu hareketsiz, kanlar içinde bir kuğu gibi, önünde uzanıyordu. radyoda hala anita lipnicka çalıyordu...
diğer çocuklar kreşten gideli çok olmuştu. regina saatlerdir pencerenin dibinde, endişe ile ablasını bekliyordu. patlamadan sonra pencere önünde durmaktan korkan regina'nın bu korkusu, endişesini iki katına çıkarıyordu. ya yine bir bomba patlayacak, ya da ablası çıkagelecekti. "bugün benim doğum günüm, mutlaka gelecektir, o beni asla yalnız bırakmaz" diye iç geçirdi. gözetmenler ablasının çalıştığı oteli aramış ama, bugün erken çıktığını öğrenmişlerdi. kötü bir şey olmamasını umarak, regina'nın endişeli bekleyişine ortak oldular. elbet gelecekti...
-uyanış-
her taraf bembeyazdı. gözlerini açmadan bu parıltıyı tüm benliğiyle hissedebiliyordu. acaba gözleri var mıydı? elleri, ayakları, bacakları, dudakları? yoksa parıltıyla bütünleşmiş, kozmik bir ışın demeti miydi? sanki binlerce yıldır içini kaplayan bu ışığın ta kendisiydi ve bu ona tarifsiz bir huzur veriyordu. öldükten sonra yeni bir hayat olduğunu biliyordu ve şuan orada olmalıydı.
önce göz kapaklarını hissetti. sonra yavaşça inip kalkan göğüs kafesinin içinde, ritmik bir şekilde çarpan kalp sesini duydu. burnundan ciğerlerine sızan koku, en lüks otellerde bile göremeyeceği bir parfüm kokusuydu. avuç içlerine yapışan kumaşın tuşesi, parmak uçlarında belirginleşti. parmakları canlanmaya başladı. bu taze canlılık, ayak uçlarına kadar uzandı. kulakları hafifçe çınlarken, gözlerini açmadan, biraz önce yaşadığı huzurun son demlerinin tadını çıkardı. gözleri yavaşça aralandı ve tahmin ettiği gibi kendisini bir yatakta yatarken buldu. bedenini saran kumaş kadar yumuşak bir kumaşa çok yabancıydı. bir annenin evladının başını okşar gibi okşuyordu üzerindeki gecelik.
polonya'da böyle bir hastane olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti. yumruklarını sıkarak güç topladı. bacakları buna kasılarak eşlik etti. ne kadar uzun zamandır uyuduğunu bilmiyordu. vücudunu toplayarak yatakta doğruldu. etrafı süzdü. herhangi bir tıbbi cihaz olmamasını yadırgadı. belki de onu dinlenme odasına getirmişlerdi. içeriyi dolduran parfüm kokusunun sağ tarafında duran masanın üzerindeki çiçekten geldiğini anladı. çiçeğe doğru başını uzatınca, çiçeğin yapraklarının daha da açılmasıyla irkildi. aromatik koku daha da yoğunlaşarak, nefes alıp verişini ferahlaştırdı. "ne ilginç bir çiçek. böylesini ilk defa görüyorum."
bacaklarını yatağın kenarından sarkıttı ve yeterli gücü topladığına inanınca, ağırlığını yavaş yavaş ayakları üzerine verdi. ağır ağır odadaki tek pencereye yöneldi. pencerenin ötesindeki manzara karşısında donakaldı. gökyüzü gökkuşağı gibi renk cümbüşünün içindeydi. pamuk şekeri gibi rengarenk bulutlar ışık oyunları arasında süzülüyordu. ağaçlar sanki harekete hazır, emir bekliyor gibi canlıydı. dev kelebekler dans ederken, arkalarında renkli renkli tozdan izler bırakıyordu.
uzaklarda, çiçekli sarmaşıklarla kuşatılmış, fırından yeni çıkan kurabiye hissi uyandıran evleri gördü. etrafta, bir insanın olamayacağı kadar zarifçe, sağa sola koşuşturan, ışıl ışıl pelerinler içinde siluetler gözüne çarptı. gökyüzünde süzülen garip araçlar da cabası... "sanırım gerçekten öldüm ve cennetteyim."
-parıltı-
yaklaşık üç milyar yıl önce kalokairi ırkı gezegenlerini terk etmek mecburiyetiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. barışçıl bir ırk olan kalokairiler, medeniyetin ulaşabileceği en üstün makineyi inşa ettiler. yapay zekanın doruklarında gezen bu makineye parıltı adını verdiler. genetikleri ve tüm bilinçleriyle parıltıya kopyalarını yüklediler. yeni doğacaklara haksızlık olmaması için, tek bir birey dahi çoğalmama kararı aldılar ve hepsi bu kurala harfiyen uydular, zamanı gelince de yok oldular.
parıltı milyarlarca yıl süren taramalardan sonra, beyaz bir yıldız etrafında dönen kırmızı bir cücenin uydusu olan, kalokairiler için en uygun gezegeni keşfetti. bu gezegenin de mavi ve kızıl iki uydusu vardı. parıltı androidleriyle, binlerce yıl boyunca, besin zincirini sarsmayacak araştırmaları yaptı, gerekli tüm bilgileri topladı, onlar için barınacak yerleri inşa etti, ihtiyaç duyacakları teknolojiyi kurdu ve gezegeni onlar için hazırladı. sistem ve toplum düzeni açısından öncelik sırasına göre, sırayla herkesi, 3d bir yazıcı gibi tekrar yarattı. bu cennet gezegene grenardi adını verdiler.
parıltı'nın artık derin bir uykuya geçtiği düşünüldüğünde, o, kendi içinde gizli simülasyonunu oluşturdu ve simülasyon içinde kendi çocuklarını yarattı. kalokairiler, grenardi'ye gözlerini açan, parıltı tarafından seçilmiş bu çelimsiz çocuklara insan adını verdiler. onların kendilerine has yaşamlarından, teknolojilerinden, hayat felsefelerinden etkilendiler, müzikleriyle, icra ettikleri sanatla büyülendiler, vahşet dolu tarihleriyle hüzünlendiler, kederi keşfettiler ve acılarına ortak oldular.
-gerçek-
snejana pencereden dışarıyı gözetlerken kapının açıldığını fark etti, arkasını tedirgin bir şekilde yavaşça döndü ve upuzun platin saçlarıyla, sanki ay parçası bir elf karşısında dikilmiş, ona gülümsüyordu. "aman tanrım! bu bir elf olmalı. ben neredeyim böyle?" cümleleri aklından geçse de ağzından kelimeler dökülemedi. elf, ona minik bir cihaz gösterdi, kulağına yerleştirmesini işaret etti ve uzun zarif elleriyle cihazı ona uzattı. snejana cihazı alırken elleri titredi ve gösterildiği gibi cihazı kulağına yerleştirdi.
elf: merhaba seçilmiş güzel insan. grenardi'ye hoş geldiniz, dedi. snejana hayatında ilk defa kekeleyerek cevap verdi. "memememerhaba. siz gerçek bir elf misiniz?" -sanırım sizin evreninizde hikayelerinize, bizler elf olarak yansıyoruz ama, ben bir kalokairiyim. "bebebeben öldüm mü?" -sizin evreninizde, 24 mayıs 2022 tarihinde, teknik olarak evet, öldünüz. snejana'nın nefesi kesildi, düşmemek için arkasındaki duvara yaslandı. derin bir nefes alırken regina'yı düşündü. -lütfen sakin olun. size her şeyi anlatacağım.
snejana tüm gerçeği öğrenmişti. ilk tek hücreli canlıdan, insanlığa kadar her şey parıltı içinde bir simülasyonda gerçekleşmişti. yaşadığı hayatın gerçek olmadığını öğrenmiş ve sarsılmıştı. "ama regina'ya olan bağlılığım, duygularım, acılarım, mutluluklarım nasıl yalan olabilir ki? acı çektiysem o hayat mutlaka gerçektir" diye düşündü. şimdi de gerçek olduğu iddia edilen bir hayatı mı yaşayacaktı? kalokairiler için değerli bir müzisyenin, dünyadan buraya getirilmiş, yine başka bir insanın hizmetçiliğini mi yapacaktı? doğru mu anlamıştı? bunun için mi seçilmişti? bir trafik kazasında ölerek küçük kız kardeşini yalnız başına bırakmanın ona verdiği ızdırap, daha da körüklenmişti.
-sizi şimdi tanışmanız gereken kişiyle yalnız bırakacağım. "pepepepeki" diye yanıtladı. başının döndüğünü hissederek yatağına doğru adım attı. derin düşünceler içinde yatağına oturdu. boynu bükük bir şekilde, hayatı sorgularcasına yerdeki halının desenlerine odaklandı. muhtemelen bir türk halısı olmalıydı. "kim buraya bir halı getirir ki? tanrım, ne olur bu bir rüya olsun ve uyanayım."
kapı tekrar açıldı ve içeriye otuz beş yaşlarında bir kadın girdi. aslında yetmiş iki yaşındaydı ve kırk yedi yıldır grenardi'deydi. grenardi'de insan ömrü daha uzundu. grenardi'nin kırmızı cüce etrafındaki bir turu, ayın dünyanın etrafında bir tur atmasına eşti. kırmızı cücenin beyaz parlak yıldız etrafındaki bir turu da, dünyanın güneş etrafında bir tur atmasına eşti. söz konusu parıltı olunca, bunun bir tesadüf olduğunu söyleyemezdik.
-merhaba sevgili snejana, dedi esrarengiz kadın. "merhaba. siz ukraynaca biliyorsunuz." -evet. hakkında da pek çok şey biliyorum. "ben artık sizin hizmetçiliğinizi mi yapacağım?" esrarengiz kadın kahkaha atarak karşılık verdi. snejana bunu küstahça buldu. elf kadın tüm şaşaasına rağmen, daha kibar ve saygılıydı. acaba intihar etse gözlerini bambaşka bir dünyada açar mıydı? ya da bu kabustan uyanır mıydı?
esrarengiz kadın: sana ne yapacağını göstereceğim, dedi ve üzerindeki ışıltılı kıyafeti beline kadar indirdi. tüm endamıyla, yarıçıplak bir şekilde snejana'nın karşısında dikiliyordu. yatağından hışımla ayağa kalktı ve geri çekilerek: "hahahahayır! ben sizin seks köleniz değilim! evinizi temizler, yemeğinizi pişirir, yatağınızı toplarım!" bu sefer daha güçlü kahkahalarla yanıtlandı. snejana paralize olmuş gibi kıpırdayamadı ve boğazı düğümlenmiş gibi bir şey diyemedi.
esrarengiz kadın yavaşça arkasını döndü ve uzun gür saçlarını sol omuzundan öne doğru attı. -aslında, büyüyünce kanatlarımın çıkmayacağını hep biliyordum, dedi. "aman tanrım! regina!" regina, savaşın sırtındaki izlerini gittiği her yere taşıyor ve tüm gerçekliğiyle ablasının önünde duruyordu. kıyafetini toplayarak ablasına doğru döndü. snejana çoktan gözyaşlarına boğulmuştu. regina da daha fazla kendini tutamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. iki kardeş birbirine sıkıca sarıldılar ve kenetlendiler. birbirlerinin saçlarını okşuyor, boyunlarını, yüzlerini öpüyorlardı. regina snejana'nın kulağına fısıldadı: şşşşş... korkma. seni hiç bırakmayacağım. şşşşş...
-son-
**parıltı**
-göç-
minik regina, ablası snejana ile luhansk'tan polonya'nın küçük gri bir şehri olan gliwice'ye geleli üç ay olmuştu. adaptasyon için kreşe gidiyor, lehçe öğrenmekte zorlanmıyordu. seneye birinci sınıfa başlayacaktı. babasını zaten hiç tanımamıştı. annesini de evlerinin yakınında patlayan bomba yüzünden kaybetmişti. o sırada regina evin içinde, sırtı pencereye dönük oyun oynuyordu. şok dalgasının yarattığı basınçla tuzla buz olan cam, regina'nın sırtına çivi gibi yağmıştı. savaşın bıraktığı bu izleri sırtında hep taşıyacaktı.
göç idaresi başkanlığı snejana'yı otel mikulski'ye temizlikçi olarak yerleştirmiş, iki kardeşe kalacak küçük bir daire de ayarlamıştı. üniversite eğitimi yarım kalsa da, polonya hükümetine misafirperverliklerinden dolayı şükran duyuyordu. hatta, şefleri marcin'in sözlü tacizleri eyleme dönüşmedikçe, bu tacizleri umursamıyordu. tüm acıları geride bırakıp, hayata tutunmak tek gayesiydi.
regina patlamadan sonra, çoğu gece, terden sırılsıklam olmuş, sayıklayarak uyanıyordu. kabuslarında sırtını bazen kuzgunlar eşeliyor, bazen kırmızı zehir gözlü kara kara akrepler sokuyor, bazen de kan emici renkli solucanlar derisini deşiyordu. bu sefer çivi bir yatağa hapsolmuş, ablasıyla ona her defasında bakışlarıyla nefret kusan yaşlı cadı komşuları, regina'nın minik bedenine çullanmış, boğazını sıkıyordu. içe doğru nefes verir gibi hırıltılar içinde sıkışan regina'yı fark eden snejaya, hemen ona sarılarak, saçlarını okşamaya başladı. hafif dalgalı sarı ipek saçları üzerinde, onu okşayan elleri, buz üzerindeki bir kızak gibi kayıyordu. kulağına teskin edici kelimeler fısıldadı.
-şşşşş... sakin ol meleğim. sadece kötü bir rüyaydı. ben buradayım, korkma. sana anlattığım masaldaki gibi, sen cennetten dünyaya düşen bir meleksin. kaybettiğin kanatlarının sancısını çekiyorsun. büyüyünce kanatların tekrar çıkacak. hem yarın doğum günün, sana sürprizim olacak. şşşşş... korkma, seni hiç bırakmayacağım. şşşşş...
-mesaj-
bir cumartesi sabahı, yorucu geçen haftanın verdiği uyuşuklukla, piotr yatağında bir sağa bir sola dönerek tembellik ediyordu. geceden sabaha kadar aslında aklı, mesajına cevap vermeyen kasia'daydı. muhtemelen erken uyumuş olmalıydı, yoksa neden cevap vermesindi ki? arayarak rahatsız etmek istememişti. acaba şimdi arasa mıydı düşüncelerine boğulmuşken, yatağının başucundaki sehpanın üzerine bıraktığı telefondan gelen mesaj sinyaliyle irkildi. karnına doğru bükülen bacakları, ateşe basan bir çekirge gibi gerildi ve dönerek telefona doğru fırladı.
"piotr, üzgünüm ama bu ilişkinin bir geleceği yok, elveda" mesajı ekrana düşmüştü. somut bir kaya kadar ağır kütleyi avuçlarının içinde tutuyordu. şaka olmalıydı. belki de mesajın devamı vardır umudu ile, telefonunun kilidini açtı ve mesajın içine girdi. mesajın devamı olmadığını bilse de, o sahte umudu birkaç saniye taşımak, elindeki yükü biraz hafifletmişti. şimdi o yük, aniden kararan ve alçalan fırtınalı bir gökyüzü gibi kalbinin tam üzerine çökmüştü. bu mesaj, her şeyden habersiz, iğde yapraklarının arasında cıvıldaşan serçenin göğsünde patlayan bir lastik sapan taşı gibi, onun göğsünü parçalamıştı. kasia'nın avuçları içinde, bir yudum nefesiyle, kanat çırparak can çekişiyordu.
defalarca aramalarına rağmen kasia telefonu açmadı. evine gitmeye karar verdi. yüz yüze konuşmalıydı. onu kararından vazgeçirebileceğine inancı tamdı. alel acele üstünü değiştirip, evden nasıl çıktığını hatırlamıyordu. asansörü bile bekleyecek vakti yoktu. koştura koştura aşağıya indi. arabasına doğru yöneldi ve bir çırpıda arabaya atladı. arabayı çalıştırınca, her zaman dinlediği radyo rmf-fm açıldı. radyoda anita lipnicka çalıyordu...
ostatni list
-bekleyiş-
snejana bugün işten erken çıkacak, bir ay önce regina'nın aklı kalan peluş ayıcığı alacak, evi karnaval gibi süsleyecek, masayı en sevdiği yiyeceklerle, kurabiyelerle ve kremalı pasta ile donatacak, onu kreşten alıp eve getirecek, hak ettiği mutluluğu bir günlüğüne de olsa onun dokunaklı parlak yeşim gözlerinde görecekti. her şeyi bir hafta önce planlamıştı. şef marcin'in ona en azından bugün fazladan iş çıkartmamasını umuyordu.
havlulardan bir daha kuğu yapmaması gerektiğine dair azarı işittikten sonra snejana, üzerini değiştirip otelden çıktı. havludan kuğu yapmanın dört yıldızlı bir otele neden yakışmayacağını anlamamıştı ama bunu bir daha yapmayacaktı. "kuğuyu kim sevmez ki?" karşıdan karşıya geçerken sanki ayakları yere basmıyor, safir bir kelebek gibi kanat çırpa çırpa zıplıyordu. nazgul sesi gibi keskin bir fren sesiyle ayakları gerçekten yerden kesildi. falezlere çarparak dağılan asabi dalgalar gibi, bedeni yolun kenarına savruldu ve örselendi.
piotr bacakları titreyerek arabadan indi. arabanın kapısını kapatmak o an aklına gelebilecek en son şeydi ve kapatmadı da. tüm gücüyle saçlarını yolarak snejana'ya yaklaştı. pençeleri olsaydı yüzünün derisini bile yüzebilirdi, bunu yapmayı tüm kalbiyle isterdi de. "tanrım! ne olur ölme. lütfen! ben bunu istemedim. lütfen bu bir kabus olsun. ben bunu hiç istemedim. ben... kasiaaaaaa hayııııııır!" gözyaşları içinde, vücudu bir gülle gibi ağırlaştı, tanımadığı bedenin dibine çöküverdi. snejana, narin boynu hareketsiz, kanlar içinde bir kuğu gibi, önünde uzanıyordu. radyoda hala anita lipnicka çalıyordu...
diğer çocuklar kreşten gideli çok olmuştu. regina saatlerdir pencerenin dibinde, endişe ile ablasını bekliyordu. patlamadan sonra pencere önünde durmaktan korkan regina'nın bu korkusu, endişesini iki katına çıkarıyordu. ya yine bir bomba patlayacak, ya da ablası çıkagelecekti. "bugün benim doğum günüm, mutlaka gelecektir, o beni asla yalnız bırakmaz" diye iç geçirdi. gözetmenler ablasının çalıştığı oteli aramış ama, bugün erken çıktığını öğrenmişlerdi. kötü bir şey olmamasını umarak, regina'nın endişeli bekleyişine ortak oldular. elbet gelecekti...
-uyanış-
her taraf bembeyazdı. gözlerini açmadan bu parıltıyı tüm benliğiyle hissedebiliyordu. acaba gözleri var mıydı? elleri, ayakları, bacakları, dudakları? yoksa parıltıyla bütünleşmiş, kozmik bir ışın demeti miydi? sanki binlerce yıldır içini kaplayan bu ışığın ta kendisiydi ve bu ona tarifsiz bir huzur veriyordu. öldükten sonra yeni bir hayat olduğunu biliyordu ve şuan orada olmalıydı.
önce göz kapaklarını hissetti. sonra yavaşça inip kalkan göğüs kafesinin içinde, ritmik bir şekilde çarpan kalp sesini duydu. burnundan ciğerlerine sızan koku, en lüks otellerde bile göremeyeceği bir parfüm kokusuydu. avuç içlerine yapışan kumaşın tuşesi, parmak uçlarında belirginleşti. parmakları canlanmaya başladı. bu taze canlılık, ayak uçlarına kadar uzandı. kulakları hafifçe çınlarken, gözlerini açmadan, biraz önce yaşadığı huzurun son demlerinin tadını çıkardı. gözleri yavaşça aralandı ve tahmin ettiği gibi kendisini bir yatakta yatarken buldu. bedenini saran kumaş kadar yumuşak bir kumaşa çok yabancıydı. bir annenin evladının başını okşar gibi okşuyordu üzerindeki gecelik.
polonya'da böyle bir hastane olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti. yumruklarını sıkarak güç topladı. bacakları buna kasılarak eşlik etti. ne kadar uzun zamandır uyuduğunu bilmiyordu. vücudunu toplayarak yatakta doğruldu. etrafı süzdü. herhangi bir tıbbi cihaz olmamasını yadırgadı. belki de onu dinlenme odasına getirmişlerdi. içeriyi dolduran parfüm kokusunun sağ tarafında duran masanın üzerindeki çiçekten geldiğini anladı. çiçeğe doğru başını uzatınca, çiçeğin yapraklarının daha da açılmasıyla irkildi. aromatik koku daha da yoğunlaşarak, nefes alıp verişini ferahlaştırdı. "ne ilginç bir çiçek. böylesini ilk defa görüyorum."
bacaklarını yatağın kenarından sarkıttı ve yeterli gücü topladığına inanınca, ağırlığını yavaş yavaş ayakları üzerine verdi. ağır ağır odadaki tek pencereye yöneldi. pencerenin ötesindeki manzara karşısında donakaldı. gökyüzü gökkuşağı gibi renk cümbüşünün içindeydi. pamuk şekeri gibi rengarenk bulutlar ışık oyunları arasında süzülüyordu. ağaçlar sanki harekete hazır, emir bekliyor gibi canlıydı. dev kelebekler dans ederken, arkalarında renkli renkli tozdan izler bırakıyordu.
uzaklarda, çiçekli sarmaşıklarla kuşatılmış, fırından yeni çıkan kurabiye hissi uyandıran evleri gördü. etrafta, bir insanın olamayacağı kadar zarifçe, sağa sola koşuşturan, ışıl ışıl pelerinler içinde siluetler gözüne çarptı. gökyüzünde süzülen garip araçlar da cabası... "sanırım gerçekten öldüm ve cennetteyim."
-parıltı-
yaklaşık üç milyar yıl önce kalokairi ırkı gezegenlerini terk etmek mecburiyetiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. barışçıl bir ırk olan kalokairiler, medeniyetin ulaşabileceği en üstün makineyi inşa ettiler. yapay zekanın doruklarında gezen bu makineye parıltı adını verdiler. genetikleri ve tüm bilinçleriyle parıltıya kopyalarını yüklediler. yeni doğacaklara haksızlık olmaması için, tek bir birey dahi çoğalmama kararı aldılar ve hepsi bu kurala harfiyen uydular, zamanı gelince de yok oldular.
parıltı milyarlarca yıl süren taramalardan sonra, beyaz bir yıldız etrafında dönen kırmızı bir cücenin uydusu olan, kalokairiler için en uygun gezegeni keşfetti. bu gezegenin de mavi ve kızıl iki uydusu vardı. parıltı androidleriyle, binlerce yıl boyunca, besin zincirini sarsmayacak araştırmaları yaptı, gerekli tüm bilgileri topladı, onlar için barınacak yerleri inşa etti, ihtiyaç duyacakları teknolojiyi kurdu ve gezegeni onlar için hazırladı. sistem ve toplum düzeni açısından öncelik sırasına göre, sırayla herkesi, 3d bir yazıcı gibi tekrar yarattı. bu cennet gezegene grenardi adını verdiler.
parıltı'nın artık derin bir uykuya geçtiği düşünüldüğünde, o, kendi içinde gizli simülasyonunu oluşturdu ve simülasyon içinde kendi çocuklarını yarattı. kalokairiler, grenardi'ye gözlerini açan, parıltı tarafından seçilmiş bu çelimsiz çocuklara insan adını verdiler. onların kendilerine has yaşamlarından, teknolojilerinden, hayat felsefelerinden etkilendiler, müzikleriyle, icra ettikleri sanatla büyülendiler, vahşet dolu tarihleriyle hüzünlendiler, kederi keşfettiler ve acılarına ortak oldular.
-gerçek-
snejana pencereden dışarıyı gözetlerken kapının açıldığını fark etti, arkasını tedirgin bir şekilde yavaşça döndü ve upuzun platin saçlarıyla, sanki ay parçası bir elf karşısında dikilmiş, ona gülümsüyordu. "aman tanrım! bu bir elf olmalı. ben neredeyim böyle?" cümleleri aklından geçse de ağzından kelimeler dökülemedi. elf, ona minik bir cihaz gösterdi, kulağına yerleştirmesini işaret etti ve uzun zarif elleriyle cihazı ona uzattı. snejana cihazı alırken elleri titredi ve gösterildiği gibi cihazı kulağına yerleştirdi.
elf: merhaba seçilmiş güzel insan. grenardi'ye hoş geldiniz, dedi. snejana hayatında ilk defa kekeleyerek cevap verdi. "memememerhaba. siz gerçek bir elf misiniz?" -sanırım sizin evreninizde hikayelerinize, bizler elf olarak yansıyoruz ama, ben bir kalokairiyim. "bebebeben öldüm mü?" -sizin evreninizde, 24 mayıs 2022 tarihinde, teknik olarak evet, öldünüz. snejana'nın nefesi kesildi, düşmemek için arkasındaki duvara yaslandı. derin bir nefes alırken regina'yı düşündü. -lütfen sakin olun. size her şeyi anlatacağım.
snejana tüm gerçeği öğrenmişti. ilk tek hücreli canlıdan, insanlığa kadar her şey parıltı içinde bir simülasyonda gerçekleşmişti. yaşadığı hayatın gerçek olmadığını öğrenmiş ve sarsılmıştı. "ama regina'ya olan bağlılığım, duygularım, acılarım, mutluluklarım nasıl yalan olabilir ki? acı çektiysem o hayat mutlaka gerçektir" diye düşündü. şimdi de gerçek olduğu iddia edilen bir hayatı mı yaşayacaktı? kalokairiler için değerli bir müzisyenin, dünyadan buraya getirilmiş, yine başka bir insanın hizmetçiliğini mi yapacaktı? doğru mu anlamıştı? bunun için mi seçilmişti? bir trafik kazasında ölerek küçük kız kardeşini yalnız başına bırakmanın ona verdiği ızdırap, daha da körüklenmişti.
-sizi şimdi tanışmanız gereken kişiyle yalnız bırakacağım. "pepepepeki" diye yanıtladı. başının döndüğünü hissederek yatağına doğru adım attı. derin düşünceler içinde yatağına oturdu. boynu bükük bir şekilde, hayatı sorgularcasına yerdeki halının desenlerine odaklandı. muhtemelen bir türk halısı olmalıydı. "kim buraya bir halı getirir ki? tanrım, ne olur bu bir rüya olsun ve uyanayım."
kapı tekrar açıldı ve içeriye otuz beş yaşlarında bir kadın girdi. aslında yetmiş iki yaşındaydı ve kırk yedi yıldır grenardi'deydi. grenardi'de insan ömrü daha uzundu. grenardi'nin kırmızı cüce etrafındaki bir turu, ayın dünyanın etrafında bir tur atmasına eşti. kırmızı cücenin beyaz parlak yıldız etrafındaki bir turu da, dünyanın güneş etrafında bir tur atmasına eşti. söz konusu parıltı olunca, bunun bir tesadüf olduğunu söyleyemezdik.
-merhaba sevgili snejana, dedi esrarengiz kadın. "merhaba. siz ukraynaca biliyorsunuz." -evet. hakkında da pek çok şey biliyorum. "ben artık sizin hizmetçiliğinizi mi yapacağım?" esrarengiz kadın kahkaha atarak karşılık verdi. snejana bunu küstahça buldu. elf kadın tüm şaşaasına rağmen, daha kibar ve saygılıydı. acaba intihar etse gözlerini bambaşka bir dünyada açar mıydı? ya da bu kabustan uyanır mıydı?
esrarengiz kadın: sana ne yapacağını göstereceğim, dedi ve üzerindeki ışıltılı kıyafeti beline kadar indirdi. tüm endamıyla, yarıçıplak bir şekilde snejana'nın karşısında dikiliyordu. yatağından hışımla ayağa kalktı ve geri çekilerek: "hahahahayır! ben sizin seks köleniz değilim! evinizi temizler, yemeğinizi pişirir, yatağınızı toplarım!" bu sefer daha güçlü kahkahalarla yanıtlandı. snejana paralize olmuş gibi kıpırdayamadı ve boğazı düğümlenmiş gibi bir şey diyemedi.
esrarengiz kadın yavaşça arkasını döndü ve uzun gür saçlarını sol omuzundan öne doğru attı. -aslında, büyüyünce kanatlarımın çıkmayacağını hep biliyordum, dedi. "aman tanrım! regina!" regina, savaşın sırtındaki izlerini gittiği her yere taşıyor ve tüm gerçekliğiyle ablasının önünde duruyordu. kıyafetini toplayarak ablasına doğru döndü. snejana çoktan gözyaşlarına boğulmuştu. regina da daha fazla kendini tutamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. iki kardeş birbirine sıkıca sarıldılar ve kenetlendiler. birbirlerinin saçlarını okşuyor, boyunlarını, yüzlerini öpüyorlardı. regina snejana'nın kulağına fısıldadı: şşşşş... korkma. seni hiç bırakmayacağım. şşşşş...
-son-
devamını gör...
173.
merhaba sözlük yazarları;bu benim ilk
korku-gerilim romanı denemem ve bu sadece romanın girişi, eğer beğenilirse devamı gelecek.eksik ve yetersiz gördüğünüz, beğenmediğiniz,burası çok güzel/etkileyiciydi dediğiniz yerleri,kısacası olumsuz ve olumlu saygı çerçevesinde olan her türlü eleştiriye
açığım. beni geliştirecek olan yapıcı eleştiridir.son olarak romana geçmeden önce şunu belirtmem gerekiyor.romanı herhangi bir plana göre yazmıyorum, tamamen doğaçlama olarak ilerliyorum/yazıyorum. bundan dolayı ileride ne olacağını bende sizin gibi bilmiyorum.kelimler/cümleler beni nereye götürürse kitapta oraya gidiyor. hikayeyi olabildiğince akıcı ve hareketli, dinamik yapmaya çalışacağım ama tabi ki okuyucunun dinlenme fırsatı bulacağı bölümlerde olacak.
küçük bir kızın çığlık sesiyle uyandı, derin uykusundan.etrafına bakındı, fakat kimse yoktu, zaten yalnız başına yaşayan birisiydi.kabus gördüğünü düşündü. bir bardak su içmek için yavaş adımlarla mutfağa yöneldi.tezgahta duran su bardağını eline aldığı sırada banyo kapısından bir tıklama sesi geldi. yavaş ve tedirgin adımlarla kapısı kapalı olan banyoya doğru ilerledi. kapıya
yaklaştıkça küçük bir kızın ağlama seslerini duymaya başladı.artık kapı ile arasında
bir-iki adım kalmıştı. nefes alış-verişleri hızlanmıştı, alnından akan terler yere damlamaya başlamıştı bile,
kalbinin atışlarını duyabiliyordu.kapı kolunu eliyle yavaşça kavradı, tam kapıyı açacağı sırada kapının zili çaldı.hiç bir arkadaşı yoktu,yemekte sipariş etmemişti.bir anlığına düşündü,banyodan gelen ağlama sesi
durmuştu. aklından bunları geçirirken kapı zili tekrardan çaldı ve bu sefer kapıya sert bir şekilde vuruluyordu. banyo kapısını açmaktan vazgeçerek hızlı adımlarla dış kapıya yöneldi.
kimsiniz? diye seslendi.ses aniden kesildi.bir kaç saniye bekledi ama bir ses gelmiyordu.kapı deliğinden bakmak için eğildi.kapının önünde kimse yoktu, kapıyı açtı.kapının önünde duran küçük bir
kağıt parçasını fark etti. kağıdı hızlıca eline alıp etrafına bakındıktan sonra kapıyı kapattı. ne olduğuna anlam veremiyordu.elindeki kağıt parçasını inceledi,üzerinde bir not yazılıydı.
notta şunlar yazıyordu;asla arkana bakmal biri benimle dalga geçiyor olmalı diye düşündüğü sırada gözü banyo kapısına takıldı ve irkildi, banyonun kapısı sonuna kadar açılmıştı ve içeride küçük bir kız aynaya bakarak saçlarını tarıyordu.korkudan tüyleri diken diken olmuştu. küçük kız aniden kendisine doğru dönüp gülümsedi.artık hem korkuyor hemde ağlıyordu çünkü
banyodaki kız geçen sene trafik kazasında ölen 7 yaşındaki kızıydı.kız eliyle arkasını işaret ediyordu.aklına kağıtta yazan cümle aklına geldi"asla arkana bakma!".bu düşünce aklından geçtiği sırada ensesinde birisinin nefes aldığını hissetmeye başladı.artık kalbi yerinden çıkmak üzereydi. korkarak arkasına doğru dönmeye başladı ...
lanet olsun! diyerek sıçradı,yattığı kanepeden.üstü başı ter içindeydi.hemen yanında duran sehpadan telefonunu eline aldı ve ;
-hemen buluşmamız gerek,seninle konuşmam gereken acil bir konu var.
-sesin bir tuhaf geliyor ne oldu?
-buluştuğumuz zaman anlatacağim, evimin aşağısındaki parkta buluşalım.
-en azından konunun ne old...
daha fazla konuşmaya zamanı yoktu,soruyu dinlemeden telefonu kapattı.elini yüzünü yıkamaya bile korkarak hızlı adımlarla evden çıkmak için dış kapıya yöneldi.
devam edecek...
korku-gerilim romanı denemem ve bu sadece romanın girişi, eğer beğenilirse devamı gelecek.eksik ve yetersiz gördüğünüz, beğenmediğiniz,burası çok güzel/etkileyiciydi dediğiniz yerleri,kısacası olumsuz ve olumlu saygı çerçevesinde olan her türlü eleştiriye
açığım. beni geliştirecek olan yapıcı eleştiridir.son olarak romana geçmeden önce şunu belirtmem gerekiyor.romanı herhangi bir plana göre yazmıyorum, tamamen doğaçlama olarak ilerliyorum/yazıyorum. bundan dolayı ileride ne olacağını bende sizin gibi bilmiyorum.kelimler/cümleler beni nereye götürürse kitapta oraya gidiyor. hikayeyi olabildiğince akıcı ve hareketli, dinamik yapmaya çalışacağım ama tabi ki okuyucunun dinlenme fırsatı bulacağı bölümlerde olacak.
küçük bir kızın çığlık sesiyle uyandı, derin uykusundan.etrafına bakındı, fakat kimse yoktu, zaten yalnız başına yaşayan birisiydi.kabus gördüğünü düşündü. bir bardak su içmek için yavaş adımlarla mutfağa yöneldi.tezgahta duran su bardağını eline aldığı sırada banyo kapısından bir tıklama sesi geldi. yavaş ve tedirgin adımlarla kapısı kapalı olan banyoya doğru ilerledi. kapıya
yaklaştıkça küçük bir kızın ağlama seslerini duymaya başladı.artık kapı ile arasında
bir-iki adım kalmıştı. nefes alış-verişleri hızlanmıştı, alnından akan terler yere damlamaya başlamıştı bile,
kalbinin atışlarını duyabiliyordu.kapı kolunu eliyle yavaşça kavradı, tam kapıyı açacağı sırada kapının zili çaldı.hiç bir arkadaşı yoktu,yemekte sipariş etmemişti.bir anlığına düşündü,banyodan gelen ağlama sesi
durmuştu. aklından bunları geçirirken kapı zili tekrardan çaldı ve bu sefer kapıya sert bir şekilde vuruluyordu. banyo kapısını açmaktan vazgeçerek hızlı adımlarla dış kapıya yöneldi.
kimsiniz? diye seslendi.ses aniden kesildi.bir kaç saniye bekledi ama bir ses gelmiyordu.kapı deliğinden bakmak için eğildi.kapının önünde kimse yoktu, kapıyı açtı.kapının önünde duran küçük bir
kağıt parçasını fark etti. kağıdı hızlıca eline alıp etrafına bakındıktan sonra kapıyı kapattı. ne olduğuna anlam veremiyordu.elindeki kağıt parçasını inceledi,üzerinde bir not yazılıydı.
notta şunlar yazıyordu;asla arkana bakmal biri benimle dalga geçiyor olmalı diye düşündüğü sırada gözü banyo kapısına takıldı ve irkildi, banyonun kapısı sonuna kadar açılmıştı ve içeride küçük bir kız aynaya bakarak saçlarını tarıyordu.korkudan tüyleri diken diken olmuştu. küçük kız aniden kendisine doğru dönüp gülümsedi.artık hem korkuyor hemde ağlıyordu çünkü
banyodaki kız geçen sene trafik kazasında ölen 7 yaşındaki kızıydı.kız eliyle arkasını işaret ediyordu.aklına kağıtta yazan cümle aklına geldi"asla arkana bakma!".bu düşünce aklından geçtiği sırada ensesinde birisinin nefes aldığını hissetmeye başladı.artık kalbi yerinden çıkmak üzereydi. korkarak arkasına doğru dönmeye başladı ...
lanet olsun! diyerek sıçradı,yattığı kanepeden.üstü başı ter içindeydi.hemen yanında duran sehpadan telefonunu eline aldı ve ;
-hemen buluşmamız gerek,seninle konuşmam gereken acil bir konu var.
-sesin bir tuhaf geliyor ne oldu?
-buluştuğumuz zaman anlatacağim, evimin aşağısındaki parkta buluşalım.
-en azından konunun ne old...
daha fazla konuşmaya zamanı yoktu,soruyu dinlemeden telefonu kapattı.elini yüzünü yıkamaya bile korkarak hızlı adımlarla evden çıkmak için dış kapıya yöneldi.
devam edecek...
devamını gör...
174.
-kaderin cilvesi-
nikita hruşyov döneminden kalma apartmanın en üst katına çıkarken bir yandan lanet okuyor, bir yandan da "kaderin cilvesi" * filmindeki bir sahneyle baş başa kalabileceği bir senaryo ihtimalini düşünerek, içten içe eğleniyordu. bir gün eve girdiğinde tanımadığı sarhoş bir manyağı kanepesinde yatarken bulma ihtimali eğlenceli olmasa da, belki de yıllardır beklediği ruh eşini evinin ortasında bulacaktı.
fabrikada gün boyu ayakta çalışmanın, otuz altı yıllık bezgin ve soluk beyaz bedeninde yarattığı yorgunluğun etkisiyle, her ne kadar uzun bacaklara sahip olup, arada basamakları ikişer ikişer atlayarak çıksa da, beşinci katın son basamakları ince ayak bileklerine zulüm gibi geliyordu. artık çocuk olmadığını ilk defa, annesinin cılız bünyesinin onu beşinci kata kadar taşıyamayıp, onu dördüncü katta sırtından indirdiğinde anlamıştı.
çocuk olmadığını anladığı an, annesinin artık ona yetmediği düşüncesine kapılmış, daha uzun süre çocuk kalabilmek arzusuyla hatta annesini suçlamıştı. o an, annesiyle bir gün rolleri değişeceklerinden de habersizdi. hastalıktan dolayı iyice güçten düşen annesinin son zamanlarında, onun tüm itirazlarına rağmen arada sırada onu temiz hava almak için dışarıya çıkarıyor, tekrar onu sırtlayarak hruşyovkanın son katına, bir dağ keçisi gibi tırmanıyordu.
sırtındaki annesinin gözyaşlarından habersiz basamakları adımlarken, belki de ebedi istirahate kavuşmasının ikisi için de daha iyi olacağını düşündüğü anları anımsadı. bu duygunun mu yoksa annesinin sırtında hep çocuk olarak kalma arzusunun mu daha utanç verici olduğunu sorguladı. şüphesiz ki başkasının sırtına yük olmak daha utanç vericiydi. bu düşünceler arasında annesini daha iyi anladı ve donuk mavi gözleri sulandı.
her zamanki gibi beşinci kata ulaştığında, otomatik ışığın sönmesiyle etraf karanlığa büründü. sanki birisinin onu görme ihtimali varmışçasına, karanlıktan istifade edip, bir süre gözyaşı döktü. ince uzun ama güçlü parmaklarıyla gözyaşlarını silerken, bir yandan da burnunu çekti, derin bir nefes aldı, fosforlu düğmeye basarak karanlıktan ve hüzünden kurtuldu. çantasından anahtarını çıkardı, gıcırtılar eşliğinde hoş geldin diyen kapısını araladı.
yeni aldığı ayakkabılarını çıkardı ve "bu ayakkabılar için beşinci kata kadar çıkmayı kafasına koyan kişinin, bu ayakkabılara mutlaka benden daha çok ihtiyacı vardır" düşüncesiyle ayakkabılarını kapının girişine düzgünce bıraktı. tam kapıyı kapatırken "hayır bu ayakkabılara şuan en çok benim ihtiyacım var" diyerek fikrinden vazgeçip ayakkabılarını içeriye aldı. gülümsedi ve çocukça mutlu oldu.
yalnızlığını ve vücudunu yatağından daha çok paylaştığı, evhamlı ve keyifli gecelerinin sırdaşı ve ortağı bej kanepesine yanaştı ve çantasını usulca bıraktı. banyoya geçti ve ilk iş, küvetini sıcacık suyla doldurmak için muslukların sıcaklık ayarını yaptı. aynada kendini süzdü. makyajı yanaklarının ortasına kadar akmıştı ve yüzüne yayılmıştı ama hala alımlı ve güzeldi. onu çekici kılan belki de, bugüne kadar hiç boyatmadığı için yıpranmamış, saf altın ışıltısında, ham ipek yumuşaklığındaki, göz kamaştıran saçlarıydı.
kanepesinden çantasını alarak yatak odasına geçti ve yavaş hareketlerle soyunmaya başladı. küvet dolana kadar oyalanmak için vakti vardı. soyunduktan sonra gardırobunun boy aynasında, kışa hazırlanan bir huş gibi uzun, ince ve çıplaktı. parmaklarını aralayarak, kollarını bir ağacın güneşe uzanan dalları gibi açtı. işte şimdi tam bir huş ağacıydı artık. fırtınada silkelenen bir ağaç gibi sağa sola esnedi ve sallandı. toprağa iyi kök salmıştı, hala ayaktaydı, baharı ve göçmen kuşları bekliyordu. gülümseyerek çantasına uzandı ve çantasından bir şişeyi kavradı. yüzüne akan makyajı savaş boyası olmuş, son yürüyüşünü yapan bir ent taklidi yaparak, kolları havada, aheste adımlarla tekrar banyoya yöneldi.
küvet iyice dolmuştu. ayağıyla suyun sıcaklığını kontrol etti ve muslukları kapattı. elindeki şişeyi küvetin köşesine bıraktı ve mutlu bir çocuk gibi suyun içinde uzandı. tüm hücreleri gevşedi ve içini uzay-zamanın ötesinde bir huzur kapladı. başını tamamen suya daldırdı, yüzünü güzelce ovaladı, makyajını temizledi ve yorucu günü vücudundan uzaklaştırarak arındı. sağ koluyla küvetin kenarından destek alıp başını doğrulturken, etrafa dağılan saçları toplanarak boynuna ve omuzlarına yapıştı. bu duygu nedense biraz rahatsız etmişti.
hafif arkasına dönerek, başının ucundaki şişeyi avuçladı ve tekrar suya uzandı. şişenin kapağını açarak, burnuna yanaştırıp önce güzelce bir kokladı. şarap ve öksürük şurubu karışımı bir kokusu vardı. belki de zaten öksürük şurubuydu ama, içinde çok az bir miktar lsd olduğundan emindi. en azından irina ona bunu vadetmişti. şişeyi kafasına dikti ve yüzü ekşiyerek tüm şurubu içti. "aaaeeehhh! lanet olsun!" diyerek, şurubun yapacağı etkileri beklemeye başladı.
ne kadar süredir beklediğinin farkında değildi. biraz üşüdüğünü hissetti. su soğuyana kadar vakit geçmiş miydi yoksa şurubun etkisi miydi karar veremedi. başı dönmeye, düşünceleri dağılmaya ve etrafındaki eşyalar farklı şekillere bürünmeye başladı. etrafını incelerken, vücudunun geri kalanı alt komşunun banyosunun tavanında sarkan, beton zeminden kurtulmaya çalışan fayans bir at başıyla göz göze geldi. bu muhtemelen klozet olmalıydı. "ah irina, seni kaltak! ne verdin sen bana?"
vücuduna demir külçeler bağlanmış gibi vücudu ağırlaşırken, dibe çekiliyordu. tamamen suya daldı ve içini bir endişe kapladı. yavaş yavaş dibe batarken, bedeninden kurtulduğunu hissetti. hayatının en büyük yükünü üzerinden atıp, suyun yüzeyindeki ışığa doğru kulaç attı. o kadar hafiflemişti ki, sağ koluyla yine küvetin kenarından destek alıp, nefes nefese suyun yüzeyinde doğrulduğunun farkında bile değildi.
ayakları karıncalandı ve kramplar girdi. ayak parmak uçlarından beline kadar bir kaşıntı başladı. bacaklarını kaşımak için ellerini uzattığında ellerine yosun rengi, pul pul, kaygan bir doku geldi. ayaklarını havaya kaldırdığında kuyruğuyla yüzleşti ve kalbi çatlayacak gibi oldu. nefesi kesilmiş etrafa bakınırken, banyonun tamamen suyla dolu olduğunu gördü. başını yerdeki büyük yuvarlak paspasa çevirdiğinde, paspas pembe bir kedi balığı gibi dalgalanıyordu. demek ki hala suyun içinde olmalıydı ve suyun içinde de nefes alabiliyordu, ya da nefes almaya ihtiyaç duymuyordu.
suyun içinde bir deniz kızı kadar özgürdü. zaten artık bir deniz kızıydı. yorulmadan ve kulaç atmadan, sadece kuyruğunu sallayarak her tarafa yüzebilirdi. bir süre sonra, vücudu iyice hafiflemiş, adeta yüzmüyor, bir martı gibi havada süzülüyordu. kendisini daha da özgür hissetti. tüm hücreleri tek tek ayrışmaya başladı ve moleküllerine kadar çözüldü. bir sis gibi etrafa dağılmaya başladı ve sadece, manyetik alan gibi tüm dünyayı çevreleyen çıplak düşünceleriyle baş başa kaldı.
bir uçağın kanatları altındaki akışkan hava olup uçağı cesurca sırtladı. bahara merhaba diyen dağ sümbüllerini tatlı tatlı okşadı, vadiden aşağıya doğru ılık ılık esti. yeni doğan bebeklere ilk nefes olup, çocukların rengarenk uçurtmalarını kucakladı. kızıl güneşe inat ince ince çiseledi, gökkuşağının yedi rengine büründü.
düşünceleri aniden büyük bir kütle kazandı ve bedeni kuvvetli bir şekilde sarsıldı. kudretli bir yel gibi tozu dumana kattı. gürleyerek, etrafa şimşekler saçarak, sağanak olup yağdı. acımasız bir hortum olup, meşe ağacını kökünden söküp, yere çaldı. apansız bastıran dolu gibi çatıların kiremitlerini ufaladı. tekrar sakinleşip duruldu. salına salına toprağa düştü ve etrafı beyaza boyadı.
"aman tanrım! sergey, çabuk koş!" birinci katta yaşayan yaşlı çift, dışarıda oturdukları çardaktan fırladılar. yaşlı adam buruşuk elleriyle, yerde yatan bedenin boynuna parmaklarını bastırdı ve bir şey hissetmedi. bileklerini kontrol ettiğinde, parmak uçlarında yine herhangi bir kıpırtı duymadı. yaşlı kadın elini çıplak bedenin soğuk göğsüne bastırdı ama, o da eli boş döndü. yaşlı adam son bir umut cebinden sigara tablasını çıkardı ve yerde kanlar içinde yatan narin ceylanın ağzına götürdü. hiçbir nefes işareti yoktu.
yaşlı kadın, "beşinci kattaki yalnız yaşayan kız bu" diye söylenirken gözyaşlarına hakim olamadı. yaşlı adam, "zavallı sveta" diyerek, ceketini çıkartıp çıplak bedenin üzerini örttü. sveta artık üşümüyordu...
nikita hruşyov döneminden kalma apartmanın en üst katına çıkarken bir yandan lanet okuyor, bir yandan da "kaderin cilvesi" * filmindeki bir sahneyle baş başa kalabileceği bir senaryo ihtimalini düşünerek, içten içe eğleniyordu. bir gün eve girdiğinde tanımadığı sarhoş bir manyağı kanepesinde yatarken bulma ihtimali eğlenceli olmasa da, belki de yıllardır beklediği ruh eşini evinin ortasında bulacaktı.
fabrikada gün boyu ayakta çalışmanın, otuz altı yıllık bezgin ve soluk beyaz bedeninde yarattığı yorgunluğun etkisiyle, her ne kadar uzun bacaklara sahip olup, arada basamakları ikişer ikişer atlayarak çıksa da, beşinci katın son basamakları ince ayak bileklerine zulüm gibi geliyordu. artık çocuk olmadığını ilk defa, annesinin cılız bünyesinin onu beşinci kata kadar taşıyamayıp, onu dördüncü katta sırtından indirdiğinde anlamıştı.
çocuk olmadığını anladığı an, annesinin artık ona yetmediği düşüncesine kapılmış, daha uzun süre çocuk kalabilmek arzusuyla hatta annesini suçlamıştı. o an, annesiyle bir gün rolleri değişeceklerinden de habersizdi. hastalıktan dolayı iyice güçten düşen annesinin son zamanlarında, onun tüm itirazlarına rağmen arada sırada onu temiz hava almak için dışarıya çıkarıyor, tekrar onu sırtlayarak hruşyovkanın son katına, bir dağ keçisi gibi tırmanıyordu.
sırtındaki annesinin gözyaşlarından habersiz basamakları adımlarken, belki de ebedi istirahate kavuşmasının ikisi için de daha iyi olacağını düşündüğü anları anımsadı. bu duygunun mu yoksa annesinin sırtında hep çocuk olarak kalma arzusunun mu daha utanç verici olduğunu sorguladı. şüphesiz ki başkasının sırtına yük olmak daha utanç vericiydi. bu düşünceler arasında annesini daha iyi anladı ve donuk mavi gözleri sulandı.
her zamanki gibi beşinci kata ulaştığında, otomatik ışığın sönmesiyle etraf karanlığa büründü. sanki birisinin onu görme ihtimali varmışçasına, karanlıktan istifade edip, bir süre gözyaşı döktü. ince uzun ama güçlü parmaklarıyla gözyaşlarını silerken, bir yandan da burnunu çekti, derin bir nefes aldı, fosforlu düğmeye basarak karanlıktan ve hüzünden kurtuldu. çantasından anahtarını çıkardı, gıcırtılar eşliğinde hoş geldin diyen kapısını araladı.
yeni aldığı ayakkabılarını çıkardı ve "bu ayakkabılar için beşinci kata kadar çıkmayı kafasına koyan kişinin, bu ayakkabılara mutlaka benden daha çok ihtiyacı vardır" düşüncesiyle ayakkabılarını kapının girişine düzgünce bıraktı. tam kapıyı kapatırken "hayır bu ayakkabılara şuan en çok benim ihtiyacım var" diyerek fikrinden vazgeçip ayakkabılarını içeriye aldı. gülümsedi ve çocukça mutlu oldu.
yalnızlığını ve vücudunu yatağından daha çok paylaştığı, evhamlı ve keyifli gecelerinin sırdaşı ve ortağı bej kanepesine yanaştı ve çantasını usulca bıraktı. banyoya geçti ve ilk iş, küvetini sıcacık suyla doldurmak için muslukların sıcaklık ayarını yaptı. aynada kendini süzdü. makyajı yanaklarının ortasına kadar akmıştı ve yüzüne yayılmıştı ama hala alımlı ve güzeldi. onu çekici kılan belki de, bugüne kadar hiç boyatmadığı için yıpranmamış, saf altın ışıltısında, ham ipek yumuşaklığındaki, göz kamaştıran saçlarıydı.
kanepesinden çantasını alarak yatak odasına geçti ve yavaş hareketlerle soyunmaya başladı. küvet dolana kadar oyalanmak için vakti vardı. soyunduktan sonra gardırobunun boy aynasında, kışa hazırlanan bir huş gibi uzun, ince ve çıplaktı. parmaklarını aralayarak, kollarını bir ağacın güneşe uzanan dalları gibi açtı. işte şimdi tam bir huş ağacıydı artık. fırtınada silkelenen bir ağaç gibi sağa sola esnedi ve sallandı. toprağa iyi kök salmıştı, hala ayaktaydı, baharı ve göçmen kuşları bekliyordu. gülümseyerek çantasına uzandı ve çantasından bir şişeyi kavradı. yüzüne akan makyajı savaş boyası olmuş, son yürüyüşünü yapan bir ent taklidi yaparak, kolları havada, aheste adımlarla tekrar banyoya yöneldi.
küvet iyice dolmuştu. ayağıyla suyun sıcaklığını kontrol etti ve muslukları kapattı. elindeki şişeyi küvetin köşesine bıraktı ve mutlu bir çocuk gibi suyun içinde uzandı. tüm hücreleri gevşedi ve içini uzay-zamanın ötesinde bir huzur kapladı. başını tamamen suya daldırdı, yüzünü güzelce ovaladı, makyajını temizledi ve yorucu günü vücudundan uzaklaştırarak arındı. sağ koluyla küvetin kenarından destek alıp başını doğrulturken, etrafa dağılan saçları toplanarak boynuna ve omuzlarına yapıştı. bu duygu nedense biraz rahatsız etmişti.
hafif arkasına dönerek, başının ucundaki şişeyi avuçladı ve tekrar suya uzandı. şişenin kapağını açarak, burnuna yanaştırıp önce güzelce bir kokladı. şarap ve öksürük şurubu karışımı bir kokusu vardı. belki de zaten öksürük şurubuydu ama, içinde çok az bir miktar lsd olduğundan emindi. en azından irina ona bunu vadetmişti. şişeyi kafasına dikti ve yüzü ekşiyerek tüm şurubu içti. "aaaeeehhh! lanet olsun!" diyerek, şurubun yapacağı etkileri beklemeye başladı.
ne kadar süredir beklediğinin farkında değildi. biraz üşüdüğünü hissetti. su soğuyana kadar vakit geçmiş miydi yoksa şurubun etkisi miydi karar veremedi. başı dönmeye, düşünceleri dağılmaya ve etrafındaki eşyalar farklı şekillere bürünmeye başladı. etrafını incelerken, vücudunun geri kalanı alt komşunun banyosunun tavanında sarkan, beton zeminden kurtulmaya çalışan fayans bir at başıyla göz göze geldi. bu muhtemelen klozet olmalıydı. "ah irina, seni kaltak! ne verdin sen bana?"
vücuduna demir külçeler bağlanmış gibi vücudu ağırlaşırken, dibe çekiliyordu. tamamen suya daldı ve içini bir endişe kapladı. yavaş yavaş dibe batarken, bedeninden kurtulduğunu hissetti. hayatının en büyük yükünü üzerinden atıp, suyun yüzeyindeki ışığa doğru kulaç attı. o kadar hafiflemişti ki, sağ koluyla yine küvetin kenarından destek alıp, nefes nefese suyun yüzeyinde doğrulduğunun farkında bile değildi.
ayakları karıncalandı ve kramplar girdi. ayak parmak uçlarından beline kadar bir kaşıntı başladı. bacaklarını kaşımak için ellerini uzattığında ellerine yosun rengi, pul pul, kaygan bir doku geldi. ayaklarını havaya kaldırdığında kuyruğuyla yüzleşti ve kalbi çatlayacak gibi oldu. nefesi kesilmiş etrafa bakınırken, banyonun tamamen suyla dolu olduğunu gördü. başını yerdeki büyük yuvarlak paspasa çevirdiğinde, paspas pembe bir kedi balığı gibi dalgalanıyordu. demek ki hala suyun içinde olmalıydı ve suyun içinde de nefes alabiliyordu, ya da nefes almaya ihtiyaç duymuyordu.
suyun içinde bir deniz kızı kadar özgürdü. zaten artık bir deniz kızıydı. yorulmadan ve kulaç atmadan, sadece kuyruğunu sallayarak her tarafa yüzebilirdi. bir süre sonra, vücudu iyice hafiflemiş, adeta yüzmüyor, bir martı gibi havada süzülüyordu. kendisini daha da özgür hissetti. tüm hücreleri tek tek ayrışmaya başladı ve moleküllerine kadar çözüldü. bir sis gibi etrafa dağılmaya başladı ve sadece, manyetik alan gibi tüm dünyayı çevreleyen çıplak düşünceleriyle baş başa kaldı.
bir uçağın kanatları altındaki akışkan hava olup uçağı cesurca sırtladı. bahara merhaba diyen dağ sümbüllerini tatlı tatlı okşadı, vadiden aşağıya doğru ılık ılık esti. yeni doğan bebeklere ilk nefes olup, çocukların rengarenk uçurtmalarını kucakladı. kızıl güneşe inat ince ince çiseledi, gökkuşağının yedi rengine büründü.
düşünceleri aniden büyük bir kütle kazandı ve bedeni kuvvetli bir şekilde sarsıldı. kudretli bir yel gibi tozu dumana kattı. gürleyerek, etrafa şimşekler saçarak, sağanak olup yağdı. acımasız bir hortum olup, meşe ağacını kökünden söküp, yere çaldı. apansız bastıran dolu gibi çatıların kiremitlerini ufaladı. tekrar sakinleşip duruldu. salına salına toprağa düştü ve etrafı beyaza boyadı.
"aman tanrım! sergey, çabuk koş!" birinci katta yaşayan yaşlı çift, dışarıda oturdukları çardaktan fırladılar. yaşlı adam buruşuk elleriyle, yerde yatan bedenin boynuna parmaklarını bastırdı ve bir şey hissetmedi. bileklerini kontrol ettiğinde, parmak uçlarında yine herhangi bir kıpırtı duymadı. yaşlı kadın elini çıplak bedenin soğuk göğsüne bastırdı ama, o da eli boş döndü. yaşlı adam son bir umut cebinden sigara tablasını çıkardı ve yerde kanlar içinde yatan narin ceylanın ağzına götürdü. hiçbir nefes işareti yoktu.
yaşlı kadın, "beşinci kattaki yalnız yaşayan kız bu" diye söylenirken gözyaşlarına hakim olamadı. yaşlı adam, "zavallı sveta" diyerek, ceketini çıkartıp çıplak bedenin üzerini örttü. sveta artık üşümüyordu...
devamını gör...
175.
yorumlarınızı bekliyorum. :)
elindeki bıçakla kendisine doğru koşan adamın ayak sesleriyle üzerinde yattığı buz gibi asfaltta gözlerini açan adam, kendisine doğru koşan adamın gözlerinde korkunç bir öfke görüyordu.
kendisi nasıl bu hale düşmüştü, neden yerdeydi, neden bayılmıştı? yoksa bayılmak değil de uyku muydu orada yatmasına sebep olan?
hiçbir detayı hatırlayamıyordu. acaba sarhoş muydu? bu yüzden mi yolun ortasında uyumuştu? bu mümkün olamazdı çünkü o asla içki içmezdi. yoksa biri içtiği çaya, suya ilaç mı atmıştı? bu da pek mümkün gözükmüyordu çünkü bildiği kadarıyla pek düşmanı yoktu kendisinin. o halde neden soğuk bir ankara gününde buz gibi bir asfaltın üzerinde yatıyordu? neden geçmişi hatırlamıyordu ve tüm bunlardan daha önemlisi neden elinde bıçak olan bir adam son hızla kendisine doğru öfke ile koşarak geliyordu?
acaba koşan adamın ayak sesleri sayesinde uyanma şansını bulamasaydı, uyanma sebebi göğsünde çok büyük bir ağrıya sebep olan kalbine saplanmış bir bıçak darbesi mi olacaktı? bu sebeple erkenden uyandığı için kendini çok şanslı saydı fakat bu çok kısa sürdü çünkü hâlâ karşısında kendisine doğru koşan ve elinde bıçak bulunduran öfkeli bir adamı görüyordu.
"ölünce tüm hayatınız film şeridi gibi gözünüzün önünden geçer." sözünü çok iyi biliyordu fakat henüz ölmediği halde kısacık zaman aralığının nasıl bu derece yavaşladığını ve nasıl bu kadar çok detayı bu küçük süre zarfında düşünebildiğini anlayamıyordu. yoksa hâlâ uykuda mıydı? bu da mümkün olamazdı çünkü üzerinde yattığı asfaltın soğukluğunu, rüyadaki sahte bir acı olamayacak kadar tüm benliği ile hissedebiliyordu.
bu kadar kısa sürede bu kadar detayı düşünebilmesi mümkün olmamalıydı çünkü kendisine doğru koşan bir adamın onun yanına geleceği ana kadar geçen süre ne kadar uzun olabilirdi ki? o halde nasıl bu kadar zamanı durmuş gibi hissedebiliyordu? yoksa ölürken yaşantıların film şeridi gibi gözün önünden geçmesi olayı acaba ölmeden hemen önceki an için de mi geçerliydi? bunun gerçek olma ihtimalini az sonra gerçekten ölme ihtimaline bağladı. bu onu daha da korkuttu.
bir an kendi ellerinde kan olduğunu fark etti. acaba bıçakla kendisine doğru koşan adamın öfkesinin sebebi kendisinin de ona saldırmış olması mıydı? bulgulara göre bu gayet mantıklı gözüküyordu ama kendisinin asla kimseye zarar vermeyeceğini biliyordu. her ne kadar o an geçmişi hatırlayamasa da bu konuda yüzde yüz emindi çünkü "alzheimer hastaları bile asla kendi benliklerini unutmaz ve iyi bir insan ise ona bir sineği bile öldürtemezsin." diye düşündü. o halde elindeki kanın sebebi neydi? biri ona komplo kurmuş olabilir miydi? en mantıklı görünenin bu olduğunu düşündü. kendisine doğru koşan adamın kendisine koşma sebebini de bu komploya bağladı. birinin onun sevdiğine zarar vermiş olduğunu ve onun kanını da kendi ellerine sürmüş olduğunu düşündü bir an. adamın öfkesinin sebebinin bu olabileceğini düşündü ama hiçbir şeyden de tam olarak emin olamıyordu.
hem kendisine doğru hızla koşan bıçaklı bir adamdan kaynaklanan bir korkusu hem de bu çıkarımın doğru olma ihtimalinden ötürü az sonra gerçekten ölebileceğini hissetme korkusu üzerine artık harekete geçmesi gerektiğini hissetti. belki ona doğru koşan adama karşı çok savunmasızdı, onda olduğu gibi kendisinde bir silah yoktu, onun gibi ayakta değildi ama yine de ölüme teslim olmaması gerektiğini, en azından bunu denemesi gerektiğini hissetti.
yaşadığı durumun bir boks maçı olmasını hayal etti çünkü eğer bir boks maçında olsaydı kendisi yerde yatıyorken (neticede maçı kaybetme sonucuna sebep olsa bile) hakemin, ona zarar vermek isteyen diğer insanı durdurmasına sebep olan, oyunu durduran bir el işareti olacaktı fakat burası ne bir ringti ne bir hakem vardı ne de ona zarar vermek isteyen adamın elinde basit bir boks eldiveni...
kendisine doğru bıçakla koşan birine karşı yerde, yeni uyanmış ve silahsız biri olarak saldırganın ona aşırı yaklaşmasını da hesaba katarak karşı koymak için zamanın aşırı azaldığının ama yine de yerde onu boğazından kesmeye gelen adama karşı bir büyükbaş hayvan gibi hareketsiz kalmaması gerektiğinin farkındaydı ve karşı koyamasa bile en azından ayakta ölmeyi yerde yatarak ölmeye tercih etmesi gerektiğini hissediyordu. insanı hayvandan ayıranın da bu olması gerektiğini, ölürken bile onurlu bir şekilde ölmek gerektiğini düşündü.
adam artık ona çok yaklaşmıştı. yattığı yerde burnuna çok ağır ve kötü bir koku geldiğini hissetti. bu kokunun, belki de az sonra gelecek olan ölümün kokusu olduğunu düşündü. o an parmaklarının arasında bir şekerleme paketi tutan bir çocuğun, kendisine yine o parmakları ile "kaç." dercesine işarette bulunduğunu gördü. "bazen en büyük gerçekleri çocuklardan duymayana kadar aklımız başımıza gelmez." diye düşünerek artık hiç düşünmeden hareket etmesi gerektiğini düşünürken adam ile arasında sadece üç beş adım kalmıştı. adam artık neredeyse ona doğru eğilecekti. can havliyle ellerini koyduğu yerden destek alarak diklenmeye çalıştığı anda yeniden her yer simsiyah oldu.
acaba detayları fazlaca düşünmekten kalkıp direnmek için çok mu geç kalmıştı? acaba adam bıçağı çoktan saplamıştı da acı çekmeye bile fırsatı olmadan bayılmış ve ölmek mi üzereydi? bilincinin açık olduğundan bile emin değildi? emin olması için bir şeyler düşündüğünün farkında olması gerekiyordu ama o kadar silik şeyler düşünüyordu ki o an bir şeyler düşündüğünden bile emin değildi. belki de ölüm zaten böyle bir şeyle başlıyordu. belki ölmeden önceki 3-5 saniyesini yaşıyordu. bu kez film şeridi gerçekten gözünün önünden geçiyordu ama ekrandaki karıncalanma her geçen saniye daha da artıyordu. artık karıncalanmalardan şeridi göremez oldu. normalde herkes ona çok keskin görüşlü olduğu için "şahin gözlü." derdi fakat artık o şeridi şahin gözleri ile bile neredeyse hiç göremiyordu. bu ölüme gitmeden önceki son silik görüntüler olmalıydı. ağlamak istedi ama o da olmuyordu çünkü ruhuyla beraber bedeni de ölüyordu ve bu sebeple bedeni buna izin vermiyordu. ufukta kaybolan bir gemi gibi gittikçe siliniyordu hayattan. bir yerden sonra geminin bacasının bile artık görünmediği gibi o da hayattan tamamen koptuğunu hissetti. artık hiçlikteydi. hissetmeyi bile hissedemiyordu artık.
bir anda yeniden gözlerini açtı. elinde bıçakla ona doğru koşan adam hâlâ ona eğilmeye devam ediyordu. elini onun tam boğazına uzattığı anda adam yeniden çırpınmaya başladı, bu artık kesin son olmalıydı. bıçak boğazına battığı an öleceğini biliyordu çünkü adamın eli tam boğazına gelmek üzereydi fakat bir an adamın ellerinde bıçak olmadığını gördü, yere düşürdüğünü, geri alması için çok az zamanı kaldığını düşündü fakat adam bıçağı almak için yere falan eğilmiyordu. adamın bıçakla öldürmeye cesaret edemeyip kendisini boğarak öldürmeye çalışacağını anladı. çırpındıkça çırpınıyordu fakat karşısındaki adam onu sakinleştirmeye çalışıyordu. kendisi boğularak öldürülürken katilin, kendisinin bağırmasını istemediği için sakin kalmasını istediğini düşündü fakat sesini duyurmalıydı, bu sebeple çığlıklar atmaya başladı ama adam ne susturmak için boğuyordu ne de öldürmek için... bir an onun bir korkak olduğunu düşündü. biraz olsun rahatlamıştı, bu küçücük rahatlıkla adamın yüzüne iyice bakma fırsatı buldu. adamda artık o öfke yoktu. acaba bir insanı öldüremeyeceğini anladığı için mi böyle olmuştu? bunun cevabını bulamadı ama artık emin olduğu tek bir şey vardı ki adam onu artık öldürmek istemiyordu.
bir an başının çok ağrıdığını hissetti. o an artık üşümediğini de fark etti. asfaltın üzerinde olmadığına da adı gibi emindi artık. bu sırada kendi çığlık seslerinden dolayı yanına gelmekte olduklarından emin olduğu bazı insanların kendisine giderek yaklaşan ayak seslerini giderek azalan mesafeden dolayı her saniye daha yüksek bir sesle duymaya başlıyordu.
tüm bunları düşünürken bir anda açıldığını görünce varlığının farkına o an vardığı bir kapıdan beyaz önlüklü, yeni boyandığı belli olan simsiyah saçlı, 60-65 yaşlarında orta boylu bir adamın kendisine gülümseyerek "günaydın." dediğini duydu. karşısındaki adamın bir doktor olduğunu anlaması hiç zor olmadı. çok şaşırmıştı. nerede olduğunu yeni yeni anlamaya başlıyordu.
doktorun "günaydın" demesinin ardından karşı duvarda duran saate baktığında sabah olmadığını anladı fakat doktorun ona neden günaydın dediğini o an anladı. asfaltın üzerinde ikinci kez bayıldıktan sonra uzun süredir bilincinin kapalı olduğunu ve henüz uyandığını o an anladı. o bunları düşünürken doktor "umarım daha iyisinizdir. nasıl hissediyorsunuz?" diyerek yeniden söze atıldı. bunu duyduktan sonra tüm algılarını kapattı ve yeniden derin düşüncelere daldı. şimdi her şeyi daha iyi anlıyordu. adeta bir puzzle parçalarını birleştirir gibi her şeyi birleştirmeye başladı.
bir an yeniden artık bıçaksız bir şekilde kendi boğazına doğru elini uzatan adama doğru baktı ve kendi üzerindeki örtüyü de görünce onun sadece kendi üstünü örtmek için elini uzattığını anladı ve öldürülme korkusundan ve bunun şokundan da artık kurtulduğu için karşısındaki kişinin kim olduğunu da hatırlamaya başladı. o 20 yıllık arkadaşı mehmet idi. artık olayları daha net hatırlamaya başlıyordu.
doktor hâlâ bir cevap bekliyordu ama o derin düşüncelerde dolaşmaya devam ediyordu. elindeki kanların yerinde durduğunu gördü. kanların sebebini o an daha iyi anladı çünkü o kanlar bir insana değil, birkaç saat önce kesmeye çalıştıkları kurbana aitti. baş ağrısının sebebini şimdi daha iyi anlıyordu. ellerinden kaçan kurbanın ona çok sert bir darbe vurduğunu ve onu sert bir şekilde yere devirdiğini hatırladı. o esnada her şeyi iyice anlamaya başladı. elindeki kan bir başka insana ait değildi, ne bir insana zarar vermişti ne de ona bir komplo kurulmuştu.
kendisine doğru büyük bir öfke ve bıçakla koşan adamın aslında kendisi için değil, onu az önce büyük bir darbeyle yere düşüren hayvan için koştuğunu da anlamaya başladı. zaten yirmi yıllık arkadaşı mehmet neden onu öldürmek isteyebilirdi ki? bu kadar şok yaşamak ve şimdi de olayları jet hızıyla hatırlamak ona çok ağır gelmişti, adeta dehşete kapılmıştı, bu kadar şey nasıl 1 güne sığmayı başarabilmişti?
fakat taşlar yerine oturmaya başladıkça derin bir rahatlama da hissediyordu. mehmet ona doğru bıçakla koşarken düşündüğü onca şeyi hatırladı ve hiçbir detayın tesadüf olmadığını anladı.
o an yerde yatmasının sebebini anlamlandırmaya çalışırken içki içmeyen biri olduğunu düşünmesi çok alakasız değildi, o daima dini kurallara uyardı. dolayısıyla kurban kesmesi de yine bununla alakalıydı.
öte yandan asfaltın üzerinde, ona koşan adama karşı hareketsiz kalmayıp direnmeyi düşünürken "bir büyükbaş hayvan gibi ölüme teslim olmamalıyım." diye düşünmesinin sebebinin de yine bayılmadan hemen önce kurban kesmeye çalışması olduğunu anladı.
ayrıca yerde yatarken burnuna gelen o ağır kokunun da onu henüz devirmiş olan hayvandan geldiğini anladı o an.
hatta ona elinde şekerleme paketi tutarak "kaç." diye işaret eden çocuğun aslında bıçaklı adamdan dolayı değil, onu yere deviren hayvandan dolayı öyle dediğini şimdi çok daha iyi anlıyordu. hatta onun neden şeker yediğini ve o şekerin sıradan bir günde yenilen bir şeker olmadığını, bir bayram şekeri olduğunu da anlıyordu. "hiçbir şey tesadüf değildi." diye sayıkladı farkında olmadan.
dakikalardır "nasıl hissediyorsunuz?" sorusuna cevap bekleyen ve hastasını şaşkınlıkla izleyen doktor cevap olarak "hiçbir şey tesadüf değildi." sözünü duyunca hastanın akıl sağlığının yerinden gitmiş olabileceğinden endişelendi ve artık izlemeye ve cevap beklemeye dayanamayıp tekrardan söze atıldı: "beyefendi beni duyabiliyor musunuz? beni görebiliyor musunuz?" bütün olayı bir dedektif edasıyla çözüp tüm tehlikeden, korkulardan arınmanın haklı mutluluğunu yaşayan adam çok uzun bir süre sonra ilk defa gülerek, cevap verdi: "hem de bir şahin gibi."
elindeki bıçakla kendisine doğru koşan adamın ayak sesleriyle üzerinde yattığı buz gibi asfaltta gözlerini açan adam, kendisine doğru koşan adamın gözlerinde korkunç bir öfke görüyordu.
kendisi nasıl bu hale düşmüştü, neden yerdeydi, neden bayılmıştı? yoksa bayılmak değil de uyku muydu orada yatmasına sebep olan?
hiçbir detayı hatırlayamıyordu. acaba sarhoş muydu? bu yüzden mi yolun ortasında uyumuştu? bu mümkün olamazdı çünkü o asla içki içmezdi. yoksa biri içtiği çaya, suya ilaç mı atmıştı? bu da pek mümkün gözükmüyordu çünkü bildiği kadarıyla pek düşmanı yoktu kendisinin. o halde neden soğuk bir ankara gününde buz gibi bir asfaltın üzerinde yatıyordu? neden geçmişi hatırlamıyordu ve tüm bunlardan daha önemlisi neden elinde bıçak olan bir adam son hızla kendisine doğru öfke ile koşarak geliyordu?
acaba koşan adamın ayak sesleri sayesinde uyanma şansını bulamasaydı, uyanma sebebi göğsünde çok büyük bir ağrıya sebep olan kalbine saplanmış bir bıçak darbesi mi olacaktı? bu sebeple erkenden uyandığı için kendini çok şanslı saydı fakat bu çok kısa sürdü çünkü hâlâ karşısında kendisine doğru koşan ve elinde bıçak bulunduran öfkeli bir adamı görüyordu.
"ölünce tüm hayatınız film şeridi gibi gözünüzün önünden geçer." sözünü çok iyi biliyordu fakat henüz ölmediği halde kısacık zaman aralığının nasıl bu derece yavaşladığını ve nasıl bu kadar çok detayı bu küçük süre zarfında düşünebildiğini anlayamıyordu. yoksa hâlâ uykuda mıydı? bu da mümkün olamazdı çünkü üzerinde yattığı asfaltın soğukluğunu, rüyadaki sahte bir acı olamayacak kadar tüm benliği ile hissedebiliyordu.
bu kadar kısa sürede bu kadar detayı düşünebilmesi mümkün olmamalıydı çünkü kendisine doğru koşan bir adamın onun yanına geleceği ana kadar geçen süre ne kadar uzun olabilirdi ki? o halde nasıl bu kadar zamanı durmuş gibi hissedebiliyordu? yoksa ölürken yaşantıların film şeridi gibi gözün önünden geçmesi olayı acaba ölmeden hemen önceki an için de mi geçerliydi? bunun gerçek olma ihtimalini az sonra gerçekten ölme ihtimaline bağladı. bu onu daha da korkuttu.
bir an kendi ellerinde kan olduğunu fark etti. acaba bıçakla kendisine doğru koşan adamın öfkesinin sebebi kendisinin de ona saldırmış olması mıydı? bulgulara göre bu gayet mantıklı gözüküyordu ama kendisinin asla kimseye zarar vermeyeceğini biliyordu. her ne kadar o an geçmişi hatırlayamasa da bu konuda yüzde yüz emindi çünkü "alzheimer hastaları bile asla kendi benliklerini unutmaz ve iyi bir insan ise ona bir sineği bile öldürtemezsin." diye düşündü. o halde elindeki kanın sebebi neydi? biri ona komplo kurmuş olabilir miydi? en mantıklı görünenin bu olduğunu düşündü. kendisine doğru koşan adamın kendisine koşma sebebini de bu komploya bağladı. birinin onun sevdiğine zarar vermiş olduğunu ve onun kanını da kendi ellerine sürmüş olduğunu düşündü bir an. adamın öfkesinin sebebinin bu olabileceğini düşündü ama hiçbir şeyden de tam olarak emin olamıyordu.
hem kendisine doğru hızla koşan bıçaklı bir adamdan kaynaklanan bir korkusu hem de bu çıkarımın doğru olma ihtimalinden ötürü az sonra gerçekten ölebileceğini hissetme korkusu üzerine artık harekete geçmesi gerektiğini hissetti. belki ona doğru koşan adama karşı çok savunmasızdı, onda olduğu gibi kendisinde bir silah yoktu, onun gibi ayakta değildi ama yine de ölüme teslim olmaması gerektiğini, en azından bunu denemesi gerektiğini hissetti.
yaşadığı durumun bir boks maçı olmasını hayal etti çünkü eğer bir boks maçında olsaydı kendisi yerde yatıyorken (neticede maçı kaybetme sonucuna sebep olsa bile) hakemin, ona zarar vermek isteyen diğer insanı durdurmasına sebep olan, oyunu durduran bir el işareti olacaktı fakat burası ne bir ringti ne bir hakem vardı ne de ona zarar vermek isteyen adamın elinde basit bir boks eldiveni...
kendisine doğru bıçakla koşan birine karşı yerde, yeni uyanmış ve silahsız biri olarak saldırganın ona aşırı yaklaşmasını da hesaba katarak karşı koymak için zamanın aşırı azaldığının ama yine de yerde onu boğazından kesmeye gelen adama karşı bir büyükbaş hayvan gibi hareketsiz kalmaması gerektiğinin farkındaydı ve karşı koyamasa bile en azından ayakta ölmeyi yerde yatarak ölmeye tercih etmesi gerektiğini hissediyordu. insanı hayvandan ayıranın da bu olması gerektiğini, ölürken bile onurlu bir şekilde ölmek gerektiğini düşündü.
adam artık ona çok yaklaşmıştı. yattığı yerde burnuna çok ağır ve kötü bir koku geldiğini hissetti. bu kokunun, belki de az sonra gelecek olan ölümün kokusu olduğunu düşündü. o an parmaklarının arasında bir şekerleme paketi tutan bir çocuğun, kendisine yine o parmakları ile "kaç." dercesine işarette bulunduğunu gördü. "bazen en büyük gerçekleri çocuklardan duymayana kadar aklımız başımıza gelmez." diye düşünerek artık hiç düşünmeden hareket etmesi gerektiğini düşünürken adam ile arasında sadece üç beş adım kalmıştı. adam artık neredeyse ona doğru eğilecekti. can havliyle ellerini koyduğu yerden destek alarak diklenmeye çalıştığı anda yeniden her yer simsiyah oldu.
acaba detayları fazlaca düşünmekten kalkıp direnmek için çok mu geç kalmıştı? acaba adam bıçağı çoktan saplamıştı da acı çekmeye bile fırsatı olmadan bayılmış ve ölmek mi üzereydi? bilincinin açık olduğundan bile emin değildi? emin olması için bir şeyler düşündüğünün farkında olması gerekiyordu ama o kadar silik şeyler düşünüyordu ki o an bir şeyler düşündüğünden bile emin değildi. belki de ölüm zaten böyle bir şeyle başlıyordu. belki ölmeden önceki 3-5 saniyesini yaşıyordu. bu kez film şeridi gerçekten gözünün önünden geçiyordu ama ekrandaki karıncalanma her geçen saniye daha da artıyordu. artık karıncalanmalardan şeridi göremez oldu. normalde herkes ona çok keskin görüşlü olduğu için "şahin gözlü." derdi fakat artık o şeridi şahin gözleri ile bile neredeyse hiç göremiyordu. bu ölüme gitmeden önceki son silik görüntüler olmalıydı. ağlamak istedi ama o da olmuyordu çünkü ruhuyla beraber bedeni de ölüyordu ve bu sebeple bedeni buna izin vermiyordu. ufukta kaybolan bir gemi gibi gittikçe siliniyordu hayattan. bir yerden sonra geminin bacasının bile artık görünmediği gibi o da hayattan tamamen koptuğunu hissetti. artık hiçlikteydi. hissetmeyi bile hissedemiyordu artık.
bir anda yeniden gözlerini açtı. elinde bıçakla ona doğru koşan adam hâlâ ona eğilmeye devam ediyordu. elini onun tam boğazına uzattığı anda adam yeniden çırpınmaya başladı, bu artık kesin son olmalıydı. bıçak boğazına battığı an öleceğini biliyordu çünkü adamın eli tam boğazına gelmek üzereydi fakat bir an adamın ellerinde bıçak olmadığını gördü, yere düşürdüğünü, geri alması için çok az zamanı kaldığını düşündü fakat adam bıçağı almak için yere falan eğilmiyordu. adamın bıçakla öldürmeye cesaret edemeyip kendisini boğarak öldürmeye çalışacağını anladı. çırpındıkça çırpınıyordu fakat karşısındaki adam onu sakinleştirmeye çalışıyordu. kendisi boğularak öldürülürken katilin, kendisinin bağırmasını istemediği için sakin kalmasını istediğini düşündü fakat sesini duyurmalıydı, bu sebeple çığlıklar atmaya başladı ama adam ne susturmak için boğuyordu ne de öldürmek için... bir an onun bir korkak olduğunu düşündü. biraz olsun rahatlamıştı, bu küçücük rahatlıkla adamın yüzüne iyice bakma fırsatı buldu. adamda artık o öfke yoktu. acaba bir insanı öldüremeyeceğini anladığı için mi böyle olmuştu? bunun cevabını bulamadı ama artık emin olduğu tek bir şey vardı ki adam onu artık öldürmek istemiyordu.
bir an başının çok ağrıdığını hissetti. o an artık üşümediğini de fark etti. asfaltın üzerinde olmadığına da adı gibi emindi artık. bu sırada kendi çığlık seslerinden dolayı yanına gelmekte olduklarından emin olduğu bazı insanların kendisine giderek yaklaşan ayak seslerini giderek azalan mesafeden dolayı her saniye daha yüksek bir sesle duymaya başlıyordu.
tüm bunları düşünürken bir anda açıldığını görünce varlığının farkına o an vardığı bir kapıdan beyaz önlüklü, yeni boyandığı belli olan simsiyah saçlı, 60-65 yaşlarında orta boylu bir adamın kendisine gülümseyerek "günaydın." dediğini duydu. karşısındaki adamın bir doktor olduğunu anlaması hiç zor olmadı. çok şaşırmıştı. nerede olduğunu yeni yeni anlamaya başlıyordu.
doktorun "günaydın" demesinin ardından karşı duvarda duran saate baktığında sabah olmadığını anladı fakat doktorun ona neden günaydın dediğini o an anladı. asfaltın üzerinde ikinci kez bayıldıktan sonra uzun süredir bilincinin kapalı olduğunu ve henüz uyandığını o an anladı. o bunları düşünürken doktor "umarım daha iyisinizdir. nasıl hissediyorsunuz?" diyerek yeniden söze atıldı. bunu duyduktan sonra tüm algılarını kapattı ve yeniden derin düşüncelere daldı. şimdi her şeyi daha iyi anlıyordu. adeta bir puzzle parçalarını birleştirir gibi her şeyi birleştirmeye başladı.
bir an yeniden artık bıçaksız bir şekilde kendi boğazına doğru elini uzatan adama doğru baktı ve kendi üzerindeki örtüyü de görünce onun sadece kendi üstünü örtmek için elini uzattığını anladı ve öldürülme korkusundan ve bunun şokundan da artık kurtulduğu için karşısındaki kişinin kim olduğunu da hatırlamaya başladı. o 20 yıllık arkadaşı mehmet idi. artık olayları daha net hatırlamaya başlıyordu.
doktor hâlâ bir cevap bekliyordu ama o derin düşüncelerde dolaşmaya devam ediyordu. elindeki kanların yerinde durduğunu gördü. kanların sebebini o an daha iyi anladı çünkü o kanlar bir insana değil, birkaç saat önce kesmeye çalıştıkları kurbana aitti. baş ağrısının sebebini şimdi daha iyi anlıyordu. ellerinden kaçan kurbanın ona çok sert bir darbe vurduğunu ve onu sert bir şekilde yere devirdiğini hatırladı. o esnada her şeyi iyice anlamaya başladı. elindeki kan bir başka insana ait değildi, ne bir insana zarar vermişti ne de ona bir komplo kurulmuştu.
kendisine doğru büyük bir öfke ve bıçakla koşan adamın aslında kendisi için değil, onu az önce büyük bir darbeyle yere düşüren hayvan için koştuğunu da anlamaya başladı. zaten yirmi yıllık arkadaşı mehmet neden onu öldürmek isteyebilirdi ki? bu kadar şok yaşamak ve şimdi de olayları jet hızıyla hatırlamak ona çok ağır gelmişti, adeta dehşete kapılmıştı, bu kadar şey nasıl 1 güne sığmayı başarabilmişti?
fakat taşlar yerine oturmaya başladıkça derin bir rahatlama da hissediyordu. mehmet ona doğru bıçakla koşarken düşündüğü onca şeyi hatırladı ve hiçbir detayın tesadüf olmadığını anladı.
o an yerde yatmasının sebebini anlamlandırmaya çalışırken içki içmeyen biri olduğunu düşünmesi çok alakasız değildi, o daima dini kurallara uyardı. dolayısıyla kurban kesmesi de yine bununla alakalıydı.
öte yandan asfaltın üzerinde, ona koşan adama karşı hareketsiz kalmayıp direnmeyi düşünürken "bir büyükbaş hayvan gibi ölüme teslim olmamalıyım." diye düşünmesinin sebebinin de yine bayılmadan hemen önce kurban kesmeye çalışması olduğunu anladı.
ayrıca yerde yatarken burnuna gelen o ağır kokunun da onu henüz devirmiş olan hayvandan geldiğini anladı o an.
hatta ona elinde şekerleme paketi tutarak "kaç." diye işaret eden çocuğun aslında bıçaklı adamdan dolayı değil, onu yere deviren hayvandan dolayı öyle dediğini şimdi çok daha iyi anlıyordu. hatta onun neden şeker yediğini ve o şekerin sıradan bir günde yenilen bir şeker olmadığını, bir bayram şekeri olduğunu da anlıyordu. "hiçbir şey tesadüf değildi." diye sayıkladı farkında olmadan.
dakikalardır "nasıl hissediyorsunuz?" sorusuna cevap bekleyen ve hastasını şaşkınlıkla izleyen doktor cevap olarak "hiçbir şey tesadüf değildi." sözünü duyunca hastanın akıl sağlığının yerinden gitmiş olabileceğinden endişelendi ve artık izlemeye ve cevap beklemeye dayanamayıp tekrardan söze atıldı: "beyefendi beni duyabiliyor musunuz? beni görebiliyor musunuz?" bütün olayı bir dedektif edasıyla çözüp tüm tehlikeden, korkulardan arınmanın haklı mutluluğunu yaşayan adam çok uzun bir süre sonra ilk defa gülerek, cevap verdi: "hem de bir şahin gibi."
devamını gör...
176.
pi sayısını yazmıştım ben sayfalarca. serin hikayeydi.
devamını gör...
177.
yolda olmanın hafifliğini rüzgarın dokunuşuyla önce yüzünde sonra ruhunda hissetmeye başlıyordu. bu yaz tatili onun için tüm ömrü boyunca beklediği ve beklenene ulaştığında hüngür hüngür ağlayacak etkiyi bırakacak gibiydi. şimdiden belli olan şey ise tam beklediği ve büyük patlamalar yaşacağını tahmin ettiği zaman diliminin yalnızca onu öyle akışta bırakmasıydı. beklemenin verdiği ağır yükünü artık sırtından atmıştı..
valiz hazırlamayı sevmezdi. kocaman sırt çantası işini görürdü. gideceği yer çoktu, kalacağı yerler belirsiz. basit bir kaç tane üst, bir tane deniz şortu ve şapka olsa yeterli gibiydi. tüm eksikleri yolda tamamlayabilirdi. günümüzde insan için tamamlanmayacak hiçbir şey yoktu sanki. dağın başında bile artık erişebileceğin düzeyde ufak tefek konfor balonların var. eksiklerin yerini dolduracak olan elin bir tuşun üzerinde. bastığında işlem tamam.
kamerasını koyacaktı çantasına ama vazgeçmişti. her anı doya doya yaşamalıydı. ısıtıp ısıtıp o yaşadığın sıcak his için aynı lezzeti alabileceğini mi düşünüyorsun? doyumsuzluğun için homurdanma. yola çık.. dedi ve çıktı.
istifasını verdiğinde o yalancı suratların varlığından buharlaştığını, yok olduğunu ve tekrar kendini bulabilmek için varoluşunun güzelliğini keşfedecek olmasının şerefine attığı adımın doğruluğunu tekrar tekrar onayladı. ona değer verilmiyordu hep görmezden gelindi, içinde var olan kendinden vazgeçti. artık erimek istemiyordu. kendi mevsimini beklemek ile de olmayacağını anladığında harekete geçti.. yola çıktı...
hayat gidebildiği, görebildiği ve anlayabildiği kadardı. şimdilik tatile çıktı. öyle bilindik olanlardan değil ama biraz farklıydı onun için.. ara verdi, kendine ikinci bir şans verebilmek adına. yaşamak onunda hakkıydı.
valiz hazırlamayı sevmezdi. kocaman sırt çantası işini görürdü. gideceği yer çoktu, kalacağı yerler belirsiz. basit bir kaç tane üst, bir tane deniz şortu ve şapka olsa yeterli gibiydi. tüm eksikleri yolda tamamlayabilirdi. günümüzde insan için tamamlanmayacak hiçbir şey yoktu sanki. dağın başında bile artık erişebileceğin düzeyde ufak tefek konfor balonların var. eksiklerin yerini dolduracak olan elin bir tuşun üzerinde. bastığında işlem tamam.
kamerasını koyacaktı çantasına ama vazgeçmişti. her anı doya doya yaşamalıydı. ısıtıp ısıtıp o yaşadığın sıcak his için aynı lezzeti alabileceğini mi düşünüyorsun? doyumsuzluğun için homurdanma. yola çık.. dedi ve çıktı.
istifasını verdiğinde o yalancı suratların varlığından buharlaştığını, yok olduğunu ve tekrar kendini bulabilmek için varoluşunun güzelliğini keşfedecek olmasının şerefine attığı adımın doğruluğunu tekrar tekrar onayladı. ona değer verilmiyordu hep görmezden gelindi, içinde var olan kendinden vazgeçti. artık erimek istemiyordu. kendi mevsimini beklemek ile de olmayacağını anladığında harekete geçti.. yola çıktı...
hayat gidebildiği, görebildiği ve anlayabildiği kadardı. şimdilik tatile çıktı. öyle bilindik olanlardan değil ama biraz farklıydı onun için.. ara verdi, kendine ikinci bir şans verebilmek adına. yaşamak onunda hakkıydı.
devamını gör...
178.
bir iki kitaplık hikaye çıkmıştır. ağaç ekmek gibi bir şey bu başlık. her yıl meyve veriyordur.
devamını gör...
179.
elinde kahve kupasını tutarken gözleri sıcaklığı tazeliğini koruyan kahve kupasındaydi.
upuzun kirpikleriyle kahveyi izliyor gibi gözükse de, zihni dipsiz kuyularda yere çakılacağı anı bekler gibi metrelerce uzaklıklardan düşüyor , düşünceler ok misali batıyordu aklından geçen her bir cümleye..
çaresizlik değildi aslında hissettiği.
o çaresizlikten de öteyi hissedebilecek kadar ağır yükler taşıyordu zihninde.
öyleki, görünmez bir sırt çuvalına yaşadıklarını yüklemişler, omuzlarında nereye gitse taşımaya mahkum bırakmışlardı sanki...
bir yudum daha çekti içine sıcak kahveden , bomboş hissettiği midesi 4 bilemedin 5 yudum kahve kabul ediyordu sadece..
oturduğu mavi tekli koltuktan dışarı baktı.
yağmur , bulutlardan ayrılışını kutluyor, özgürlüğünü ilan eder gibi herkese hissettiriyordu kendini..
yağmurdan kaçan insanlarda dolaştırdı bir süre gözlerini..
bir kadın, bebek arabasının üstüne yağmurluğu geçiriyordu.
genç bir delikanlı, kafasını ıslatmaktan koruyabilecekmiş gibi elindeki kitabı kafasına siper etmiş , yağmurun oluşturduğu gölcüklerden atlaya atlaya koşturuyordu.
iki sevgili el ele şemsiyenin altinda yürüyor,
terzi elbiselerini içeri aliyor,
manav sebzelerin uzerini ortuyor,
parktaki kadin salincaktaki oğlunu eve götürmek icin ikna etmeye çalışıyordu..
herkesin derdi farklıydı , herkes bambaşka dertlere kurban , farklı tecrübelere ustaydı..
eskiden olsa niye bu kadar düşündüğümü sorgulardım , neden boş baktığımı da ama artık işler farklıydı.
büyümüştüm ve benimle birlikte birtakım zorluklar silsilesi peşimi bırakmamış ,bir mahkum edasıyla sanki bana kelepçelenmişlerdi..
bambaşka biriydim ki ben..
eskiden bambaşka , şuan olduğumdan çok farklı biriydim.
dertler tasalar derken kimsesiz kalmak koymaz saniyordum ama öyle olmadığını biliyordum , en acı şekilde yapayalnız kalmayı hayat kafamı duvara vura vura öğretmişti..
eski halimi özleyecek kadar bile halim kalmamıştı
özgür ve yalnız bir hayat isterdim hep, ama kastettiğim etrafimdaki herkesin bir bir gitmesi değildi ki..
keske sadece gitmis olsalardı dedi icimdeki ses;
onlar gitmedi , onlar sonsuzluğa sürgün edildi ..
bir an canim yandi sandim , hissettiğim sadece hiçken..
peki ben diye sordum kendime , hala neyi bekliyorum?
peşlerinden gitmek yerine neden oturuyorum?
neden şuan hayatıma bir son vermiyorum?
cevabım vardı kendime lakin can yakıyordu.
çünkü daha yüzünü bir kereden fazla görmediğim kardeşim vardi hayatta,
hastanedeydi.
2 aydir dur durak bilmeden günlerce ikimizinde yerine yas tutan kardeşim ...
onu bırakamazdım , kendi yaşadığımı ona yaşatamazdım.
bir yetim bir yetimi nasıl büyütürdü?
ama olacaktı işte, bende bilmiyorum ama olacaktı..
((şahsıma aittir))
upuzun kirpikleriyle kahveyi izliyor gibi gözükse de, zihni dipsiz kuyularda yere çakılacağı anı bekler gibi metrelerce uzaklıklardan düşüyor , düşünceler ok misali batıyordu aklından geçen her bir cümleye..
çaresizlik değildi aslında hissettiği.
o çaresizlikten de öteyi hissedebilecek kadar ağır yükler taşıyordu zihninde.
öyleki, görünmez bir sırt çuvalına yaşadıklarını yüklemişler, omuzlarında nereye gitse taşımaya mahkum bırakmışlardı sanki...
bir yudum daha çekti içine sıcak kahveden , bomboş hissettiği midesi 4 bilemedin 5 yudum kahve kabul ediyordu sadece..
oturduğu mavi tekli koltuktan dışarı baktı.
yağmur , bulutlardan ayrılışını kutluyor, özgürlüğünü ilan eder gibi herkese hissettiriyordu kendini..
yağmurdan kaçan insanlarda dolaştırdı bir süre gözlerini..
bir kadın, bebek arabasının üstüne yağmurluğu geçiriyordu.
genç bir delikanlı, kafasını ıslatmaktan koruyabilecekmiş gibi elindeki kitabı kafasına siper etmiş , yağmurun oluşturduğu gölcüklerden atlaya atlaya koşturuyordu.
iki sevgili el ele şemsiyenin altinda yürüyor,
terzi elbiselerini içeri aliyor,
manav sebzelerin uzerini ortuyor,
parktaki kadin salincaktaki oğlunu eve götürmek icin ikna etmeye çalışıyordu..
herkesin derdi farklıydı , herkes bambaşka dertlere kurban , farklı tecrübelere ustaydı..
eskiden olsa niye bu kadar düşündüğümü sorgulardım , neden boş baktığımı da ama artık işler farklıydı.
büyümüştüm ve benimle birlikte birtakım zorluklar silsilesi peşimi bırakmamış ,bir mahkum edasıyla sanki bana kelepçelenmişlerdi..
bambaşka biriydim ki ben..
eskiden bambaşka , şuan olduğumdan çok farklı biriydim.
dertler tasalar derken kimsesiz kalmak koymaz saniyordum ama öyle olmadığını biliyordum , en acı şekilde yapayalnız kalmayı hayat kafamı duvara vura vura öğretmişti..
eski halimi özleyecek kadar bile halim kalmamıştı
özgür ve yalnız bir hayat isterdim hep, ama kastettiğim etrafimdaki herkesin bir bir gitmesi değildi ki..
keske sadece gitmis olsalardı dedi icimdeki ses;
onlar gitmedi , onlar sonsuzluğa sürgün edildi ..
bir an canim yandi sandim , hissettiğim sadece hiçken..
peki ben diye sordum kendime , hala neyi bekliyorum?
peşlerinden gitmek yerine neden oturuyorum?
neden şuan hayatıma bir son vermiyorum?
cevabım vardı kendime lakin can yakıyordu.
çünkü daha yüzünü bir kereden fazla görmediğim kardeşim vardi hayatta,
hastanedeydi.
2 aydir dur durak bilmeden günlerce ikimizinde yerine yas tutan kardeşim ...
onu bırakamazdım , kendi yaşadığımı ona yaşatamazdım.
bir yetim bir yetimi nasıl büyütürdü?
ama olacaktı işte, bende bilmiyorum ama olacaktı..
((şahsıma aittir))
devamını gör...
180.
çok kısa hikaye:
<samet>
tam kadına ilanı aşk edeceğim. kadın bana
"salça yapmayı biliyor musun?" diye sordu.
romantizmin içine etmiş oldu tabi.
bozulduğumu belli etmeden cevap verdim:
"gün kurusu domates salçası yapmayı bile bilirim; ama bu memlekette olmaz, daha güneye gitmemiz lazım" dedim.
"domates ne ayak samet?" dedi şaşgınlıkla; (şaşgın= şaşkın + kızgın ) .
"salça için" dedim.
" ne salçası ya, salça demedim, salsa dedim; beni nerenle dinliyorsun samet?" diye çıkıştı.
o gün ilanı aşk edemedim o kadına. hiç ilan edemedim. etmedim.
adım samet değil, necati çünkü
<samet>
tam kadına ilanı aşk edeceğim. kadın bana
"salça yapmayı biliyor musun?" diye sordu.
romantizmin içine etmiş oldu tabi.
bozulduğumu belli etmeden cevap verdim:
"gün kurusu domates salçası yapmayı bile bilirim; ama bu memlekette olmaz, daha güneye gitmemiz lazım" dedim.
"domates ne ayak samet?" dedi şaşgınlıkla; (şaşgın= şaşkın + kızgın ) .
"salça için" dedim.
" ne salçası ya, salça demedim, salsa dedim; beni nerenle dinliyorsun samet?" diye çıkıştı.
o gün ilanı aşk edemedim o kadına. hiç ilan edemedim. etmedim.
adım samet değil, necati çünkü
devamını gör...