yazarların yazdığı hikayeler
başlık "delirmiş_psikolog" tarafından 14.11.2020 17:34 tarihinde açılmıştır.
121.
birisi olmalıydı karanlık odamda. beni tüm korkularımdan alıkoyan, içimi ürperten yalnızlığımdan, sessiz çığlıklarımdan alıkoyan birisi olmalıydı. yalnızlık dediysem öyle çok abartılacak bir şey de değil. sadece kafamın içindeki çığlıkları bastıramayacak kadar yalnızım. yoksa çoktur kalabalıklarım, gelenim gidenim, gidip de geri dönmeyenim. ahh ne diyordum! birisi olmalı öyle alalade değil gidip de dönmeyeninden olmalı. alışık değilim diğer türlüsüne, ne me lazım bir gün döner başıma olur olmadık bir aşk çıkartır, alışık değilim işte böylesine. evet evet birisi olmalıydı ama olamadı, kafamdaki çığlıklar da sustu zaten. sen en iyisi mi sadece birisi ol bu saatten sonra.
devamını gör...
122.
bir garip anayasa
madde 1: putaşi birliği bir cumhuriyettir. ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
ilk maddesi buydu anayasanın. birliğin kurucu başkanları bu maddeyi oluşturmak adına günlerce kafa patlatmışlardı. eski anayasaları, hukuk kitaplarını, dini kitapları, sosyoloji, felsefe, tarih kitaplarını yalayıp yutmuşlardı. ne buldularsa yığmışlardı önlerine oradan da zihinlerine. yüzlerce kitabı süzerek, milyonlarca cümleyi damıtarak; bu maddeyi, anayasalarının ilk maddesi olarak, okunaklı bir yazıyla kocaman bir defterin ikinci sayfasına kondurmuşlardı.
ilk madde önemliydi. onu yazdıktan sonra gerisi nasılsa gelirdi. yazmaları gereken yüzlerce madde gözlerini korkutmuyordu. yol açıktı artık. bundan sonraki maddeler yolunu bulan su gibi akacaktı.
anayasayı tamamlayamamaktan korkmuyorlardı ama müsterih oldukları anlamına de gelmiyordu bu durum. diken üstündeydi kurucu başkanlar. birlik içindeki aşırı muhalif grup anayasayı sabote etmek için bir ekip kurmuştu çoktan. amaçları birlik meclisinde çoğunluğu oluşturup olası ilk maddeyi değiştirerek birlik yönetim biçimini kendi istedikleri hale sokmaktı. bunun için kurulan ekip şu anda, birlik kurucu başkanlarının çalışmakta olduğu odanın kapısında ve caddeye bakan iki camın önünde konuşlanmış içeriden gelecek her sesi, sözü, sözcüğü yakalayabilmek ve bu sözcüklerin oluşturacağı sorunları muhaliflerin merkezine iletmek için bekliyorlardı.
içeride gerçekleşen her şey dışarıda yankı buluyordu. ne zaman ilk maddeye bir sözcük eklense ya da bu maddeden bir sözcük çıkarılsa bu haber anında muhalif grup başkanlarına iletiliyordu. o kadar yoğun bir istihbarat ve istihbarata karşı koyma çalışması vardı ki iki tarafta da bazen bilgiler birbirine karışabiliyordubirlik kurucu başkanları ilk maddeyi koruma altına almaları gerektiğine dair bir düşünceye gark olduklarında muhalif grup bu maddenin değiştirilmesinin şart olduğuna iyice inandı.
iki grubun endişelerinin oluşturduğu çapraz ateş arasında toplantı salonundakiler ilk maddenin değiştirilmesini engellemek için ikinci bir madde koydular;
madde 2: anayasanın 1 inci maddesindeki birliğin şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
bu madde içeride ne kadar sevince ve rahatlamaya neden olduysa dışarıda da o kadar üzüntü ve endişe saldı muhaliflerin içine. çünkü ikinci madde, öyle sanılıyordu ki, ilk maddenin dolayısıyla da anayasanın ve kurulmuş olan birliğin etrafında görünmez bir zırh, bir koruma kalkanı oluşturacaktı. bu korunaklı anayasa taslağı kurucular için bir kahve molası, muhalifler içinse yoğun bir kulis çalışması anlamına geldi.
dört kurucu başkan ve yaverleri kahve içmek için kahve masasına doğru gittiler. önce başkanlar sonra da yaverler aldı bardaklarını ellerine. başkanlar porselen, yaverler plastik bardaktan içiyorlardı kahvelerini. kahve buğusu, sigara dumanı ve korku, endişe, rahatlama, sevinç gibi duyguların ortama saldığı garip kokular odanın havasını ağırlaştırmıştı. düşünme duyuları dumura uğrayan ekip bir süre kendi hallerinde boş hayallere daldı, sessiz bir kararla.
bu esnada dışarıdaki hengâme de görülmeye değerdi. koşturanlar, düşünenler, bağıranlar, azarlananlar, sorun çıkartanlar, çözüm üretenler hep bir arada absürt bir trajedinin içinde dönenip duruyorlardı. ikinci maddenin ağır darbesi altında ezilmişlerdi. çözüm ne olabilirdi? ilk iki madde nasıl hükümsüz kılınabilirdi?
bu sorunun çözümünü muhalifler değil kurucular buldu. kurucu yaverlerinden biri sessiz düşünme anında ağzından çıkan sözcüklerin oluşturduğu soruya engel olamadı ve bu soruyu ortama saldı yüzü kıpkırmızı olarak;
— ya ikinci maddeyi de değiştirirlerse?
bu soru bir bomba gibi patladı odada. başkanların en genci bardağını düşürdü elinden ve bardak, en şişman başkanın yüzü gibi tuzla buz oldu. yaverler tiril tiril titremeye başladı. kahveler bırakıldı ve masanın başında toplanıldı yeniden üçüncü bir madde yazmak için.
dışarıdaki durumsa çok farklıydı içeridekinden. en büyük sorunları umulmadık bir anda ve beklenmedik bir şekilde çözülmüştü. artık yapılacak tek şey beklemekti.
üçüncü madde hızla yazıldı.
madde 3: anayasanın 2 inci maddesindeki hüküm değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
madde yazılmıştı yazılmasına ama yazım işi bitir bitmez gözler birbirine korku dolu bakışlarla dönmüştü. ya bu da değiştirilirse diye.
hemen kaleme sarıldı kurucu başkanlar bir dördüncü madde yazdılar, ardından beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci…
birkaç gün sonra kurucu başkanlar ilk maddenin değiştirilmesini belki de büyük bir sorun çıkartmayacağı kararına varıp anayasayı olduğu gibi bırakmaya karar verdi. 765. maddenin değiştirilemeyeceğini söyleyen 766. maddeyi yazdıktan sonra elbette. muhaliflerse 466. maddenin değiştirilemeyeceğini söyleyen 467. maddeden sonra vazgeçmişlerdi ilk maddeyi değiştirmekten.
anayasa birlik meclisinde oybirliği ile kabul edildi. 766 madde ve şimdi tek sorun; bu maddelerin günlük yaşama nasıl uygulanacağı. kurucular içeride, muhalifler dışarıda harıl harıl çalışmaktalar.
madde 1: putaşi birliği bir cumhuriyettir. ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
ilk maddesi buydu anayasanın. birliğin kurucu başkanları bu maddeyi oluşturmak adına günlerce kafa patlatmışlardı. eski anayasaları, hukuk kitaplarını, dini kitapları, sosyoloji, felsefe, tarih kitaplarını yalayıp yutmuşlardı. ne buldularsa yığmışlardı önlerine oradan da zihinlerine. yüzlerce kitabı süzerek, milyonlarca cümleyi damıtarak; bu maddeyi, anayasalarının ilk maddesi olarak, okunaklı bir yazıyla kocaman bir defterin ikinci sayfasına kondurmuşlardı.
ilk madde önemliydi. onu yazdıktan sonra gerisi nasılsa gelirdi. yazmaları gereken yüzlerce madde gözlerini korkutmuyordu. yol açıktı artık. bundan sonraki maddeler yolunu bulan su gibi akacaktı.
anayasayı tamamlayamamaktan korkmuyorlardı ama müsterih oldukları anlamına de gelmiyordu bu durum. diken üstündeydi kurucu başkanlar. birlik içindeki aşırı muhalif grup anayasayı sabote etmek için bir ekip kurmuştu çoktan. amaçları birlik meclisinde çoğunluğu oluşturup olası ilk maddeyi değiştirerek birlik yönetim biçimini kendi istedikleri hale sokmaktı. bunun için kurulan ekip şu anda, birlik kurucu başkanlarının çalışmakta olduğu odanın kapısında ve caddeye bakan iki camın önünde konuşlanmış içeriden gelecek her sesi, sözü, sözcüğü yakalayabilmek ve bu sözcüklerin oluşturacağı sorunları muhaliflerin merkezine iletmek için bekliyorlardı.
içeride gerçekleşen her şey dışarıda yankı buluyordu. ne zaman ilk maddeye bir sözcük eklense ya da bu maddeden bir sözcük çıkarılsa bu haber anında muhalif grup başkanlarına iletiliyordu. o kadar yoğun bir istihbarat ve istihbarata karşı koyma çalışması vardı ki iki tarafta da bazen bilgiler birbirine karışabiliyordubirlik kurucu başkanları ilk maddeyi koruma altına almaları gerektiğine dair bir düşünceye gark olduklarında muhalif grup bu maddenin değiştirilmesinin şart olduğuna iyice inandı.
iki grubun endişelerinin oluşturduğu çapraz ateş arasında toplantı salonundakiler ilk maddenin değiştirilmesini engellemek için ikinci bir madde koydular;
madde 2: anayasanın 1 inci maddesindeki birliğin şeklinin cumhuriyet olduğu hakkındaki hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
bu madde içeride ne kadar sevince ve rahatlamaya neden olduysa dışarıda da o kadar üzüntü ve endişe saldı muhaliflerin içine. çünkü ikinci madde, öyle sanılıyordu ki, ilk maddenin dolayısıyla da anayasanın ve kurulmuş olan birliğin etrafında görünmez bir zırh, bir koruma kalkanı oluşturacaktı. bu korunaklı anayasa taslağı kurucular için bir kahve molası, muhalifler içinse yoğun bir kulis çalışması anlamına geldi.
dört kurucu başkan ve yaverleri kahve içmek için kahve masasına doğru gittiler. önce başkanlar sonra da yaverler aldı bardaklarını ellerine. başkanlar porselen, yaverler plastik bardaktan içiyorlardı kahvelerini. kahve buğusu, sigara dumanı ve korku, endişe, rahatlama, sevinç gibi duyguların ortama saldığı garip kokular odanın havasını ağırlaştırmıştı. düşünme duyuları dumura uğrayan ekip bir süre kendi hallerinde boş hayallere daldı, sessiz bir kararla.
bu esnada dışarıdaki hengâme de görülmeye değerdi. koşturanlar, düşünenler, bağıranlar, azarlananlar, sorun çıkartanlar, çözüm üretenler hep bir arada absürt bir trajedinin içinde dönenip duruyorlardı. ikinci maddenin ağır darbesi altında ezilmişlerdi. çözüm ne olabilirdi? ilk iki madde nasıl hükümsüz kılınabilirdi?
bu sorunun çözümünü muhalifler değil kurucular buldu. kurucu yaverlerinden biri sessiz düşünme anında ağzından çıkan sözcüklerin oluşturduğu soruya engel olamadı ve bu soruyu ortama saldı yüzü kıpkırmızı olarak;
— ya ikinci maddeyi de değiştirirlerse?
bu soru bir bomba gibi patladı odada. başkanların en genci bardağını düşürdü elinden ve bardak, en şişman başkanın yüzü gibi tuzla buz oldu. yaverler tiril tiril titremeye başladı. kahveler bırakıldı ve masanın başında toplanıldı yeniden üçüncü bir madde yazmak için.
dışarıdaki durumsa çok farklıydı içeridekinden. en büyük sorunları umulmadık bir anda ve beklenmedik bir şekilde çözülmüştü. artık yapılacak tek şey beklemekti.
üçüncü madde hızla yazıldı.
madde 3: anayasanın 2 inci maddesindeki hüküm değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
madde yazılmıştı yazılmasına ama yazım işi bitir bitmez gözler birbirine korku dolu bakışlarla dönmüştü. ya bu da değiştirilirse diye.
hemen kaleme sarıldı kurucu başkanlar bir dördüncü madde yazdılar, ardından beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci…
birkaç gün sonra kurucu başkanlar ilk maddenin değiştirilmesini belki de büyük bir sorun çıkartmayacağı kararına varıp anayasayı olduğu gibi bırakmaya karar verdi. 765. maddenin değiştirilemeyeceğini söyleyen 766. maddeyi yazdıktan sonra elbette. muhaliflerse 466. maddenin değiştirilemeyeceğini söyleyen 467. maddeden sonra vazgeçmişlerdi ilk maddeyi değiştirmekten.
anayasa birlik meclisinde oybirliği ile kabul edildi. 766 madde ve şimdi tek sorun; bu maddelerin günlük yaşama nasıl uygulanacağı. kurucular içeride, muhalifler dışarıda harıl harıl çalışmaktalar.
devamını gör...
123.
bırak gideyim dedi kadın.
bırak! kollarımdan, saçımdan kokunu al ve git dedi adam.
ben gidemiyorum diye rüyalarıma girme haddini kim veriyor sana? diye haykırdı kadın da perdeler kımıldamadı.
kimsin sen? bu katil benim tüm umudumu toprağın altına gömen.
toprak yine yeşerecek görmüyor musun dedi adam
kadın gerçekten de görmüyordu.
duymuyordu.
olmaması yerde kalanların zerafetli acısında debeleniyordu.
kapı oradaydı.
kapıdan kadın geçmesi gerekirken, çıktı gitti adam.
bırak! kollarımdan, saçımdan kokunu al ve git dedi adam.
ben gidemiyorum diye rüyalarıma girme haddini kim veriyor sana? diye haykırdı kadın da perdeler kımıldamadı.
kimsin sen? bu katil benim tüm umudumu toprağın altına gömen.
toprak yine yeşerecek görmüyor musun dedi adam
kadın gerçekten de görmüyordu.
duymuyordu.
olmaması yerde kalanların zerafetli acısında debeleniyordu.
kapı oradaydı.
kapıdan kadın geçmesi gerekirken, çıktı gitti adam.
devamını gör...
124.
zamanın evi
bu satırları derinden gelen tıkırtılar içinden yazıyorum. burada herkes birbirini kovalıyor. benim önümde kimse yok. koşuyorum…
soğuk adeta vücuduma yapışmıştı. yarı donmuş parmaklarımla evimin kapısını açmaya çalışırken, bir yandan da en kısa zamanda eve girip sırtımı en yakın kalorifer peteğine dayamanın hayalini kuruyordum. bir iki denemeden sonra kapıyı açmayı başardım. içeriye girmemle evimin sıcaklığının beni olanca içtenliği ile kucaklaması bir oldu. donmaktan kurtulmuştum. felsefi sorgulamalara girecek durumda olmasam da düşünmeden edemedim. zamane insanın kahramanlıkları ne kadar yüzeysel, tehlikesiz ve bencilceydi.
donmaktan kurtulmak bana bir an için büyük bir başarı gibi gelmişti ama aslında ortada böyle kahramanlığa dair bir savaşım yoktu, bir insanın bedeni bundan katbekat soğuklara dayanabilirdi, kaldı ki evin kapısındaydım ve 5 dakika önce dolmuştan inmiştim. yani en ufak bir tehlike yoktu, dahası; tersi bir durum söz konusu olsaydı bile buna kahramanlık diyemezdik çünkü kurtaran ve kurtarılan aynı kişi olacaktı. bu durumda söylenecek pek bir şey yoktu. paltomu sırtımdan sıyırıp oturma odama doğru yürümeye başladım. gözlerim her zamanki gibi evin alışılmış köşelerinde dolaştı içgüdüsel bir şekilde. ama sanki bir ara, çok kısa bir zaman diliminde gözlerimin ev içindeki yolculuğu kesintiye uğradı. bir şey eksikti. evde olması gereken, her zaman orda olan eşyalardan biri kayıptı. önce ısınıp, bir çay suyu koyup, sonra da bu konuyu çözmeye karar verdim. evimdeki eksikliği giderecektim. ve bugün ikinci kez kendimin kahramanı olacaktım. zamane insanı işte!
çay suyu ocağın üzerinde kendi kendine kaynarken, ben de hem koltuk hem de yatak olarak kullandığım ziyadesiyle fonksiyonel kanepenin üzerine oturdum ve insiyaki bir hareketle bir sigara yaktım. duman içime dolduğunda zihnim canlanmaya başlamış, bedenimdeki soğuk kaynaklı uyuşukluk yerine nikotin kaynaklı bir rahatlamaya bırakmıştı bile. televizyonu açmadım, bir kitap alıp okumaya karar verdim ama kendimi hayal dünyasına kaptıramayacak kadar yorgun ve isteksiz hissediyordum. televizyonu açmaya ve haberleri seyretmeye niyetlendim. haber saatinin gelip gelmediğini anlamak için saatime baktığımda saatimin kolumda olmadığını gördüm. duvara baktım, orda olması gereken duvar saatim de sırra kadem basmıştı. içeri girdiğim anda hissettiğim eksiklik buydu. evdeki saatlerin tümü, yelkovanlarını, akreplerini, üzerlerindeki sayıları, dakikaları, saniyeleri de almış ve gitmişlerdi.
o anda aklıma gelen saatler ortadan kaybolduğunda, her şeylerini alıp evi terk ettiklerinde, ev içinde süregitmesi gereken zamanın devam edip etmeyeceği oldu. mutfağa gittim ve kaynayan suyun bir fotoğraf karesi gibi donmuş olduğunu gördüm, sigaramın ucundaki duman asılı kalmıştı öylece. hiçbir şey hareket etmiyordu, yalnız ben, bu devinimsizliğe mahkûm edilmiş evde dilediğim gibi davranmakta özgür bırakılmış gibiydim. ama zamansız bırakılmış olmak nasıl bir özgürlük olabilirdi? kendimi, yıllarca bir kafesin içinde yaşamış ve bir anda kafesin olmadığını fark etmiş zavallı, çaresiz bir muhabbet kuşu gibi hissediyordum. yıllarca zaman ve mekân duvarları arasına kısılmış yaşayan bir insanın bu duvarlardan birinden yoksun bırakılması nasıl bir eksiklik yaratabilirdi? tahmin edemiyor, etmek bile istemiyordum. zamandan azade yaşamak ona daha fazla bağlanmaktan başka ne olabilirdi ki?
bu yoksunluk dolu özgürlük yanılsamasından kurtulmanın tek yolu vardı. saatlerimi bulmak. saatlerimi bulmak ve kendi kendine kulluk eden bir tanrı olmaktan kurtulmak. yoksa… yoksa kaybolup gitmem, mekâna sarılmış bir siluet olamam an meselesi idi.
fikir yürütmelerim beynime nefes alma fırsatı verdiğinde, bir yerlerden gelen tik takları duydum. sese doğru yürümeye başladım. nabız atışlarım saat seslerine uymuş, adımlarım ağırdan alıyordu. sesler, çıkış kapısına doğru yaklaştıkça hızlanıyor ve kuvvetleniyordu. ama çıkış kapısı yerinde değildi. yerinde ise dalgalanan, şeffaf, dumansı görüntüler vardı. cesaretimi toplayıp ayaklarımda, kapımın olması gereken yerde beni bekleyen hiçliğe doğru yürüdüm. içeriye adımımı attığımda yoğun bir tik tak sesi ve kesif bir yaşlılık kokusu karşıladı beni. yaşlılık kokusu; biraz küf, biraz limon kolonyası, ilaç, naftalin ve bolca toprak… ve sağır edici bir ses… zamanın kokusu ve sesi. insanların korkularının temel nedeni ölümün ayak seslerinin en yankılı, en gür duyulduğu yer burası olmalıydı. burası; zamanın evi…
kafamı ritmik hareketlerle sağa sola çevirip gözlerimin bu olağan dışı duruma alışmasına yardımcı olmaya çalıştım. burası tam bir saat cennetiydi ya da cehennemi ya da mezarlığı ya da hepsi birden. rolexlerin kendini beğenmişlikle etrafa saçılmalarına bozulan ve ellerinde köstekleriyle ortalıkta dolaşan serkisofflar en çok ses çıkaranlardı. swatchlarsa daha canlıydılar ve bir arada dolaşmaktan zevk alıyorlardı. casiolar savaştan yeni dönmüş kahraman edasıyla bir köşede ve saf düzeninde ağırbaşlılıkla, disiplin içinde bekleşiyorlardı. başka başka saatler de vardı ama ben isimlerini bilmiyordum. kimisi zengin kimisi orta halli… hepsi bir şeylerle meşgul…
benim saatlerim ise iki kardeş gibi sırtlarını birbirlerine dayamışlar, uyukluyorlardı. tik takları birbirine karışmış, akrepleri ve yelkovanları birbirlerine sarılmıştı. zamanın göstergesi olan nesnelerin derin bir uyku halinde olması kadar ilginç olan şey çıkardığım seslerden rahatsız olup uyandıklarında ve hafifçe esnedikten sonra bana dostça gülümsemeleriydi. duvar saatim yerinden doğruldu vücudunu da esnettikten sonra bana doğru yaklaşıp; “hoş geldin” dedi. halimi hatırımı sordu. bu hoş geldin seremonisinin bir an önce bitmesini istiyordum. merak ettiğim şeyler vardı ve artık beklemeye sabrım yoktu. kol saatim kendini zamansızlığın kollarında ama yine de zamanı içinde taşıyarak yeni bir uykuya daldı. rüya görüp görmediğini sormak istedimse de bu gözüme o kadar da önemli görünmedi.
duvar saatime sormam gerekenleri sordum. neler oluyor? zaman neden durdu? burada ne işiniz var? ya benim? beni oldukça rahatsız eden ve kendimi küçük bir çocuk gibi hissetmeme neden olan bir ağırbaşlılık ve bilgelikle beni takvim yaprağından yapılmış bir koltuğa oturttu. ve bir bir anlatmaya başladı.
zaman, artık dünyayı ve insanlığı terk etmeye karar vermişti. devrik bir kral olarak evine çekilmiş, maiyetini etrafına toplamış ve dünyayla hoş beşi kesmişti. “ alacak verecek kalmadı” demişti tüm saatlere. onlar da krallarına bazen baş kaldırsalar da çoğu zaman sadık oldukları için toplanıp bu eve, kendi evlerine yerleşmişlerdi. nedense bu durumu garipsememiştim. bana çok doğal geliyordu anlatılanlar.
zamanın durmaya karar vermesinin nedenine gelince. insanlar zamanı bir yarış aracı olarak kullanmaya başlamışlardı. her şeyi hızla yapıp saatlerinin içinde zamanlar biriktiriyorlardı. belli bir miktara ulaşınca da üzerlerindeki tozu silker gibi silkip atıyorlardı zamanı. kronometreler icat etmişlerdi hızlarını onaylatabilmek için. hızına yetişememeye başlamıştı zaman, insanlığın açlığının ve açgözlülüğünün. kum saatleri zaten tarih olmuştu çoktan, zamanı yavaşlattığı düşünüldüğü için sadece süs olarak kullanılıyorlardı ama kimse zamanın hızının sabit olduğunu hesaba katmıyordu.kimse zamanın biriktirilebilecek, sonra da boşa harcanabilecek bir şey olmadığının farkında değildi. ayrıca zamanın yarıdmcılarını, evin bir köşesinde güzel ve nostaljik bir görüntü aracı olarak kullanmanın zamana hakaret olacağını düşünemiyorlardı. zamanın da bir sabrının ve bir kırılma noktasının olduğu hesaba katılmalıydı. fark edemediler, düşünemediler ve hesaba katamadılar... kendileriyle o kadar meşgulüler ki zaman''a yaptıkları nankörlüğü anlayamadılar. bunun bir karşılığı olmalıydı. o kadar eli açık bir kral değildi artık zaman.insanların yararına sunduğu bütün nimetleri geri almaya bunun için de durmaya karar vermişti zaman ve ona engel olabilecek hiçbir güç yoktu, kendini her şeyin üzerinde sana insanlık birden enkaz altında kalmıştı böylelikle ve bu bir intikamdı.
bu kadar hızlı bir anlatımdan sonra saat biraz soluklanmak için sözlerine ara verdi. pillerinin zayıflamaya başladığını ve ancak son soruma yanıt verebilecek kadar süresi kaldığını söyledi. sonra arkadaşıyla dinlenmeye çekilecekti.
benim burada olma nedenimi ise kısaca anlattı. saatlerim onlara iyi davrandığımı, onları anlamak için uğraştığımı zamana anlatmışlardı ve benim gibi birkaç kişi daha zaman evine kabul edilmişti. onlar da tıpkı benim gibi kendi hikâyelerini dinliyorlardı bir yerlerde.
bu satırları derinden gelen tıkırtılar içinden yazıyorum. siz, ihanet ettiğiniz zamanın intikamına maruz kalan insanlara zaman evinin içinden sesleniyorum. ihanetiniz bitene kadar, ara sıra güneşe baktığınızda saatlerle dans eden beni görebileceksiniz gökyüzünde. ve ben, devinimsizliğe mahkûm fani bedenlerinizle hayatın orta yerinde dururken siz, insanlar; sizi bağışlaması için zaman, saatleri kurmaya devam edeceğim durmadan. ben kendi kahramanlığıma ulaştım, şimdi sıra sizde.
bu satırları derinden gelen tıkırtılar içinden yazıyorum. burada herkes birbirini kovalıyor. benim önümde kimse yok. koşuyorum…
soğuk adeta vücuduma yapışmıştı. yarı donmuş parmaklarımla evimin kapısını açmaya çalışırken, bir yandan da en kısa zamanda eve girip sırtımı en yakın kalorifer peteğine dayamanın hayalini kuruyordum. bir iki denemeden sonra kapıyı açmayı başardım. içeriye girmemle evimin sıcaklığının beni olanca içtenliği ile kucaklaması bir oldu. donmaktan kurtulmuştum. felsefi sorgulamalara girecek durumda olmasam da düşünmeden edemedim. zamane insanın kahramanlıkları ne kadar yüzeysel, tehlikesiz ve bencilceydi.
donmaktan kurtulmak bana bir an için büyük bir başarı gibi gelmişti ama aslında ortada böyle kahramanlığa dair bir savaşım yoktu, bir insanın bedeni bundan katbekat soğuklara dayanabilirdi, kaldı ki evin kapısındaydım ve 5 dakika önce dolmuştan inmiştim. yani en ufak bir tehlike yoktu, dahası; tersi bir durum söz konusu olsaydı bile buna kahramanlık diyemezdik çünkü kurtaran ve kurtarılan aynı kişi olacaktı. bu durumda söylenecek pek bir şey yoktu. paltomu sırtımdan sıyırıp oturma odama doğru yürümeye başladım. gözlerim her zamanki gibi evin alışılmış köşelerinde dolaştı içgüdüsel bir şekilde. ama sanki bir ara, çok kısa bir zaman diliminde gözlerimin ev içindeki yolculuğu kesintiye uğradı. bir şey eksikti. evde olması gereken, her zaman orda olan eşyalardan biri kayıptı. önce ısınıp, bir çay suyu koyup, sonra da bu konuyu çözmeye karar verdim. evimdeki eksikliği giderecektim. ve bugün ikinci kez kendimin kahramanı olacaktım. zamane insanı işte!
çay suyu ocağın üzerinde kendi kendine kaynarken, ben de hem koltuk hem de yatak olarak kullandığım ziyadesiyle fonksiyonel kanepenin üzerine oturdum ve insiyaki bir hareketle bir sigara yaktım. duman içime dolduğunda zihnim canlanmaya başlamış, bedenimdeki soğuk kaynaklı uyuşukluk yerine nikotin kaynaklı bir rahatlamaya bırakmıştı bile. televizyonu açmadım, bir kitap alıp okumaya karar verdim ama kendimi hayal dünyasına kaptıramayacak kadar yorgun ve isteksiz hissediyordum. televizyonu açmaya ve haberleri seyretmeye niyetlendim. haber saatinin gelip gelmediğini anlamak için saatime baktığımda saatimin kolumda olmadığını gördüm. duvara baktım, orda olması gereken duvar saatim de sırra kadem basmıştı. içeri girdiğim anda hissettiğim eksiklik buydu. evdeki saatlerin tümü, yelkovanlarını, akreplerini, üzerlerindeki sayıları, dakikaları, saniyeleri de almış ve gitmişlerdi.
o anda aklıma gelen saatler ortadan kaybolduğunda, her şeylerini alıp evi terk ettiklerinde, ev içinde süregitmesi gereken zamanın devam edip etmeyeceği oldu. mutfağa gittim ve kaynayan suyun bir fotoğraf karesi gibi donmuş olduğunu gördüm, sigaramın ucundaki duman asılı kalmıştı öylece. hiçbir şey hareket etmiyordu, yalnız ben, bu devinimsizliğe mahkûm edilmiş evde dilediğim gibi davranmakta özgür bırakılmış gibiydim. ama zamansız bırakılmış olmak nasıl bir özgürlük olabilirdi? kendimi, yıllarca bir kafesin içinde yaşamış ve bir anda kafesin olmadığını fark etmiş zavallı, çaresiz bir muhabbet kuşu gibi hissediyordum. yıllarca zaman ve mekân duvarları arasına kısılmış yaşayan bir insanın bu duvarlardan birinden yoksun bırakılması nasıl bir eksiklik yaratabilirdi? tahmin edemiyor, etmek bile istemiyordum. zamandan azade yaşamak ona daha fazla bağlanmaktan başka ne olabilirdi ki?
bu yoksunluk dolu özgürlük yanılsamasından kurtulmanın tek yolu vardı. saatlerimi bulmak. saatlerimi bulmak ve kendi kendine kulluk eden bir tanrı olmaktan kurtulmak. yoksa… yoksa kaybolup gitmem, mekâna sarılmış bir siluet olamam an meselesi idi.
fikir yürütmelerim beynime nefes alma fırsatı verdiğinde, bir yerlerden gelen tik takları duydum. sese doğru yürümeye başladım. nabız atışlarım saat seslerine uymuş, adımlarım ağırdan alıyordu. sesler, çıkış kapısına doğru yaklaştıkça hızlanıyor ve kuvvetleniyordu. ama çıkış kapısı yerinde değildi. yerinde ise dalgalanan, şeffaf, dumansı görüntüler vardı. cesaretimi toplayıp ayaklarımda, kapımın olması gereken yerde beni bekleyen hiçliğe doğru yürüdüm. içeriye adımımı attığımda yoğun bir tik tak sesi ve kesif bir yaşlılık kokusu karşıladı beni. yaşlılık kokusu; biraz küf, biraz limon kolonyası, ilaç, naftalin ve bolca toprak… ve sağır edici bir ses… zamanın kokusu ve sesi. insanların korkularının temel nedeni ölümün ayak seslerinin en yankılı, en gür duyulduğu yer burası olmalıydı. burası; zamanın evi…
kafamı ritmik hareketlerle sağa sola çevirip gözlerimin bu olağan dışı duruma alışmasına yardımcı olmaya çalıştım. burası tam bir saat cennetiydi ya da cehennemi ya da mezarlığı ya da hepsi birden. rolexlerin kendini beğenmişlikle etrafa saçılmalarına bozulan ve ellerinde köstekleriyle ortalıkta dolaşan serkisofflar en çok ses çıkaranlardı. swatchlarsa daha canlıydılar ve bir arada dolaşmaktan zevk alıyorlardı. casiolar savaştan yeni dönmüş kahraman edasıyla bir köşede ve saf düzeninde ağırbaşlılıkla, disiplin içinde bekleşiyorlardı. başka başka saatler de vardı ama ben isimlerini bilmiyordum. kimisi zengin kimisi orta halli… hepsi bir şeylerle meşgul…
benim saatlerim ise iki kardeş gibi sırtlarını birbirlerine dayamışlar, uyukluyorlardı. tik takları birbirine karışmış, akrepleri ve yelkovanları birbirlerine sarılmıştı. zamanın göstergesi olan nesnelerin derin bir uyku halinde olması kadar ilginç olan şey çıkardığım seslerden rahatsız olup uyandıklarında ve hafifçe esnedikten sonra bana dostça gülümsemeleriydi. duvar saatim yerinden doğruldu vücudunu da esnettikten sonra bana doğru yaklaşıp; “hoş geldin” dedi. halimi hatırımı sordu. bu hoş geldin seremonisinin bir an önce bitmesini istiyordum. merak ettiğim şeyler vardı ve artık beklemeye sabrım yoktu. kol saatim kendini zamansızlığın kollarında ama yine de zamanı içinde taşıyarak yeni bir uykuya daldı. rüya görüp görmediğini sormak istedimse de bu gözüme o kadar da önemli görünmedi.
duvar saatime sormam gerekenleri sordum. neler oluyor? zaman neden durdu? burada ne işiniz var? ya benim? beni oldukça rahatsız eden ve kendimi küçük bir çocuk gibi hissetmeme neden olan bir ağırbaşlılık ve bilgelikle beni takvim yaprağından yapılmış bir koltuğa oturttu. ve bir bir anlatmaya başladı.
zaman, artık dünyayı ve insanlığı terk etmeye karar vermişti. devrik bir kral olarak evine çekilmiş, maiyetini etrafına toplamış ve dünyayla hoş beşi kesmişti. “ alacak verecek kalmadı” demişti tüm saatlere. onlar da krallarına bazen baş kaldırsalar da çoğu zaman sadık oldukları için toplanıp bu eve, kendi evlerine yerleşmişlerdi. nedense bu durumu garipsememiştim. bana çok doğal geliyordu anlatılanlar.
zamanın durmaya karar vermesinin nedenine gelince. insanlar zamanı bir yarış aracı olarak kullanmaya başlamışlardı. her şeyi hızla yapıp saatlerinin içinde zamanlar biriktiriyorlardı. belli bir miktara ulaşınca da üzerlerindeki tozu silker gibi silkip atıyorlardı zamanı. kronometreler icat etmişlerdi hızlarını onaylatabilmek için. hızına yetişememeye başlamıştı zaman, insanlığın açlığının ve açgözlülüğünün. kum saatleri zaten tarih olmuştu çoktan, zamanı yavaşlattığı düşünüldüğü için sadece süs olarak kullanılıyorlardı ama kimse zamanın hızının sabit olduğunu hesaba katmıyordu.kimse zamanın biriktirilebilecek, sonra da boşa harcanabilecek bir şey olmadığının farkında değildi. ayrıca zamanın yarıdmcılarını, evin bir köşesinde güzel ve nostaljik bir görüntü aracı olarak kullanmanın zamana hakaret olacağını düşünemiyorlardı. zamanın da bir sabrının ve bir kırılma noktasının olduğu hesaba katılmalıydı. fark edemediler, düşünemediler ve hesaba katamadılar... kendileriyle o kadar meşgulüler ki zaman''a yaptıkları nankörlüğü anlayamadılar. bunun bir karşılığı olmalıydı. o kadar eli açık bir kral değildi artık zaman.insanların yararına sunduğu bütün nimetleri geri almaya bunun için de durmaya karar vermişti zaman ve ona engel olabilecek hiçbir güç yoktu, kendini her şeyin üzerinde sana insanlık birden enkaz altında kalmıştı böylelikle ve bu bir intikamdı.
bu kadar hızlı bir anlatımdan sonra saat biraz soluklanmak için sözlerine ara verdi. pillerinin zayıflamaya başladığını ve ancak son soruma yanıt verebilecek kadar süresi kaldığını söyledi. sonra arkadaşıyla dinlenmeye çekilecekti.
benim burada olma nedenimi ise kısaca anlattı. saatlerim onlara iyi davrandığımı, onları anlamak için uğraştığımı zamana anlatmışlardı ve benim gibi birkaç kişi daha zaman evine kabul edilmişti. onlar da tıpkı benim gibi kendi hikâyelerini dinliyorlardı bir yerlerde.
bu satırları derinden gelen tıkırtılar içinden yazıyorum. siz, ihanet ettiğiniz zamanın intikamına maruz kalan insanlara zaman evinin içinden sesleniyorum. ihanetiniz bitene kadar, ara sıra güneşe baktığınızda saatlerle dans eden beni görebileceksiniz gökyüzünde. ve ben, devinimsizliğe mahkûm fani bedenlerinizle hayatın orta yerinde dururken siz, insanlar; sizi bağışlaması için zaman, saatleri kurmaya devam edeceğim durmadan. ben kendi kahramanlığıma ulaştım, şimdi sıra sizde.
devamını gör...
125.
dur bakalım biraz okuyayım da çalınacak hikaye var mı ?
devamını gör...
126.
beyin kanaması. (yarım öykü)
arşiv dolabının boyası kalkmıştı. içeriye girdiğinde dilara bunu fark etmedi. bu küçücük detayın hayatına mal olmasını bekliyorsunuz değil mi? oysa öyle bir şey de olmadı. loş arşiv odasının toz ve sararmış kağıt kokan raflarının arasına gizlenmiş bir katil pek tabii yoktu. ya da en sondaki soğuk metal rafların ardında başka bir dünyaya açılan ve üzerinde hiçbir zaman hiç kimsenin anlamayacağı kargacık burgacık yazılar yazan bir kapı da yoktu. arşiv dolabının boyası kalkmıştı sadece. peki neden yazar burada tam bu noktada. sabahın dördünde dilara’nın hikayesini anlatmaya kalkerken bu boyaya takılmıştı. belki de dilara’nın ayak parmaklarındaki ojeler de kalktığı için. arada bir bağlantı vardı. dolabın boyası sadece biri kolileri taşırken kalkmıştı. dilara’nın parmaklarındaki ojelerin kalkmasının sebebi bu kadar tesadüfü değildi.
mesele dilara’nın hikayesiyse kesinlikle ayaklarından başlamak gerekirdi.
küçük parmağındaki ojenin renginden girilmeli.
ince bileklerinden ilerlemeli.
narin diz kapaklarından eteğinin ucuna çıkmalı
ve oradan kalçalarında durmalı.
dilara’nın kalçaları göğüsleri kadar elle tutulur, gözle yenilir bir görselliğe sahip değildi. ama yine de hakkında üç beş satır konuşulması gerekirdi.
yazar bu noktada fazlasıyla üşengeçti. kalçalara bakılırdı. üzerine satılar yazılmazdı diye düşündü.
ve o sırada dilara arşiv odasının ortasına doğru çoktan ilerlemişti.
eteğinin hışırtısı sessiliğin içinde mikrofondan geliyor gibiydi.
mikrofonu eline alan sanatçılar gibi işte eteği de tam boyası kalkmış arşiv dolabının kenarına takıldı.
ve…
ve dilara düştü.
arşiv odasında düştü.
gözleri karardı.
eli ters döndü.
beyaz bacakları çaprazlandı.
kırmızı bir damla tozlu zeminin üzerine yayıldı.
arşiv dolabının boyası kalkmıştı. içeriye girdiğinde dilara bunu fark etmedi. bu küçücük detayın hayatına mal olmasını bekliyorsunuz değil mi? oysa öyle bir şey de olmadı. loş arşiv odasının toz ve sararmış kağıt kokan raflarının arasına gizlenmiş bir katil pek tabii yoktu. ya da en sondaki soğuk metal rafların ardında başka bir dünyaya açılan ve üzerinde hiçbir zaman hiç kimsenin anlamayacağı kargacık burgacık yazılar yazan bir kapı da yoktu. arşiv dolabının boyası kalkmıştı sadece. peki neden yazar burada tam bu noktada. sabahın dördünde dilara’nın hikayesini anlatmaya kalkerken bu boyaya takılmıştı. belki de dilara’nın ayak parmaklarındaki ojeler de kalktığı için. arada bir bağlantı vardı. dolabın boyası sadece biri kolileri taşırken kalkmıştı. dilara’nın parmaklarındaki ojelerin kalkmasının sebebi bu kadar tesadüfü değildi.
mesele dilara’nın hikayesiyse kesinlikle ayaklarından başlamak gerekirdi.
küçük parmağındaki ojenin renginden girilmeli.
ince bileklerinden ilerlemeli.
narin diz kapaklarından eteğinin ucuna çıkmalı
ve oradan kalçalarında durmalı.
dilara’nın kalçaları göğüsleri kadar elle tutulur, gözle yenilir bir görselliğe sahip değildi. ama yine de hakkında üç beş satır konuşulması gerekirdi.
yazar bu noktada fazlasıyla üşengeçti. kalçalara bakılırdı. üzerine satılar yazılmazdı diye düşündü.
ve o sırada dilara arşiv odasının ortasına doğru çoktan ilerlemişti.
eteğinin hışırtısı sessiliğin içinde mikrofondan geliyor gibiydi.
mikrofonu eline alan sanatçılar gibi işte eteği de tam boyası kalkmış arşiv dolabının kenarına takıldı.
ve…
ve dilara düştü.
arşiv odasında düştü.
gözleri karardı.
eli ters döndü.
beyaz bacakları çaprazlandı.
kırmızı bir damla tozlu zeminin üzerine yayıldı.
devamını gör...
127.
bugün size gerçekleşmeyen hayallerin hikayesini anlatacağım. her gün onlarca hayal kurarız. bu hayallerin bir kısmı gerçekleşirken maalesef diğer kısmı zihnimizin tozlu raflarında sönmüş bir umut olarak kaybolup gider. "hayallerim suya düştü" lafını duymuşsunuzdur. peki hayaller gerçekten suya mı düşer? tabi ki hayır! gerçekleşmeyen hayallerimiz doğrudan harikalar karnavalı'nın kıpkırmızı çöllerine düşer. yaramaz panlar ise çölün ortasında mücevher gibi parlayan bu hayal kırıklarını katıksız bir neşeyle toplarlar. panların görevi hayalleri düş hırsızlarına çaldırmadan fabrikaya ulaştırmak.(inanın çok zor) kırık dökük hayallerimizin sonraki durağı olan düş fabrikası karnavalın neredeyse en büyülü yeri. yaşanmış ve yaşanacak tüm hayaller, üzüntüler ve sevinçler bu fabrikada yanyana gerçekleşeceği günü beklemekte. bir bebeğin ilk güldüğü anı ya da bir babanın evladının mezarına attığı ilk toprağı deneyimleyebilirsiniz burada. fabrikanın asıl kahramanları ise düş tamircileri. bir düş tamircisi, saf umutla dokunmuş kırık dökük bir hayalin bozulan parçalarını tamir eder gerekirse değiştirir. daha sonra güzelce boyar, cilalar ve yepyeni bir hayal ortaya çıkartır.yenilenen bu hayaller ortak bir havuzda biriktirilir. gece olunca düş postası bu hayalleri kalbi kırık olan tüm canlıların başucuna bırakır. yenilenmiş hayaller öyle rastgele dağıtılmazlar, hepsinin yeri ayrı ve çok özeldir. sabah olunca tüm üzgün canlılar başuçlarına bırakılmış yeni hayallerle karşılaşırlar. sönmüş olan umut ışığı onlar için tekrar parlar. işte bu an bir düş tamircisinin en mutlu olduğu andır. tüm fabrika bu mutluluk uğruna döner. bir de size küçük bir sır vereceğim. postalanan her hayalin arasına bir karnaval davetiyesi sıkıştırılıyor. eminim ki hayallerinizi birazcık kurcalarsanız bir düş tamircisinin imzasını ve elbette davetiyenizi bulabilirsiniz.
devamını gör...
128.
devamını gör...
129.
seju-weol.blogspot.com/
buralarda yayınlıyorum merak edip de giren olirsa yorumlarını esirgemesinler lütfen
buralarda yayınlıyorum merak edip de giren olirsa yorumlarını esirgemesinler lütfen
devamını gör...
130.
-...-
uykusuz geçen günlerden sonra on iki saatlik uykusundan henüz uyanmıştı. derin bir nefes aldı, tüm eklemleriyle merhaba dercesine esnedi yatağında. uyanabilmek en sevdiğiydi ve mutlu olmaya yeterdi. penceresini açtı, güneşin konumuna göre öğle vakitleri olmalıydı.
sonbaharın ilk günleriydi daha yapraklar yeni sararmaya başlamıştı. bu güzelliği kaçıramazdı hayata yapılan haksızlık olurdu bu. çünkü doğa ana uykuya hazırlanıyordu; dişlerini fırçalayacak, makyajını temizleyecek ve pijamasını giyinip uykuya dalacaktı.
heyecanla banyoya doğru yürüdü, aynada gördüğü yansımasına günaydın dedikten sonra hızlıca soyunup ılık suyun huzuruna bıraktı bedenini, sahip olduğu her şeye bin minnet duyarak. havlusu belinde çıktı duştan. elleriyle saçlarını düzelterek çalışma masasının önüne kadar yürüdü. gece yazıcıdan çıkardığı son baskıyı eline alıp, kâğıt ve mürekkebin kokusunu çekti içine. tamamlanmış hissetti kendini, aylardır uykusuz geçirdiği gecelere değmişti. kendisine ilham veren her varlığa tek tek teşekkür etmek istiyordu, giyindi. sırt çantası defteri, kalemi, fotoğraf makinesi ve kendisi her şey hazırdı, yürüdü.
hayat içine akıyordu. açtı kapıyı çıktı dışarı. an'daydı.
-...-
uykusuz geçen günlerden sonra on iki saatlik uykusundan henüz uyanmıştı. derin bir nefes aldı, tüm eklemleriyle merhaba dercesine esnedi yatağında. uyanabilmek en sevdiğiydi ve mutlu olmaya yeterdi. penceresini açtı, güneşin konumuna göre öğle vakitleri olmalıydı.
sonbaharın ilk günleriydi daha yapraklar yeni sararmaya başlamıştı. bu güzelliği kaçıramazdı hayata yapılan haksızlık olurdu bu. çünkü doğa ana uykuya hazırlanıyordu; dişlerini fırçalayacak, makyajını temizleyecek ve pijamasını giyinip uykuya dalacaktı.
heyecanla banyoya doğru yürüdü, aynada gördüğü yansımasına günaydın dedikten sonra hızlıca soyunup ılık suyun huzuruna bıraktı bedenini, sahip olduğu her şeye bin minnet duyarak. havlusu belinde çıktı duştan. elleriyle saçlarını düzelterek çalışma masasının önüne kadar yürüdü. gece yazıcıdan çıkardığı son baskıyı eline alıp, kâğıt ve mürekkebin kokusunu çekti içine. tamamlanmış hissetti kendini, aylardır uykusuz geçirdiği gecelere değmişti. kendisine ilham veren her varlığa tek tek teşekkür etmek istiyordu, giyindi. sırt çantası defteri, kalemi, fotoğraf makinesi ve kendisi her şey hazırdı, yürüdü.
hayat içine akıyordu. açtı kapıyı çıktı dışarı. an'daydı.
-...-
devamını gör...
131.
efendim. bu haftanın ve hatta geçen haftanın ürünü.
dövmeci
“bu sefer kanatma olur mu?” dedi dilara.
dövmeci o sırada ellerine beyaz plastik eldivenleri geçiriyordu.
“aşk olsun dilara. ne zaman canın acıdı ki kanasın” dedi dövmeci sırıtarak.
mekanın ışıkları loştu ama birazdan işleme başlayınca ameliyat koltuğuna benzer koltuğun üzerindeki florasan ışık yanacaktı dövmeci daha iyi görebilsin diye.
tam olarak yirmi sekizinci gelişiydi buraya. ilk geldiği günü dün gibi hatırlıyordu. bir barda uzun süre tek başına oturup beş bira devirdikten sonra canı eve gitmek istememişti her zamanki gibi ve kendini ikinci kordon’un pis havasına atmıştı. aşk acısı çekenler, ve hatta çok uzun süre aşk acısı çekenler böyle oluyordu işte. eve yere sığmayan. ruhu sıkışmış ve bir miktar kaybolmuş.
üç senedir cebelleşiyordu gayet sıradan tutkusunun, sıradan karşılık bulmayışı ve akabinde gelen obsesif bağımlılık. bağımlı karakterlerin genel sorunuydu belki de reddedilip unutamamak. oysa kendini bağımlı görmüyordu dilara. o bağımsızdı. o özgürdü. o….
özgürüm ben diye geçirdi içinden
başkalarının duvarları karşısında durmayacağım artık.
yürüyeceğim tüm duvarlardan uzaklara, yaylalara, tarlalara ve hatta belki geniş ovalara.
ve tam da bu düşüncelerine uygun dövmesi geldi aklına dövmeci dükkanının önünden geçerken.
istemsiz girdi mekana. ertesi gün hatırlamayacaktı bile leşliğini. dövmecinin enerjisini.
işte ilk komik dövmesi böyle bir gecede vuku bulmuştu.
arkadaşları uzun bir süre dalga geçtiler saçma. anlamsız her şeyin karşısında dalga geçme huyu vardı insanoğlunun. ve bir çizgi ile noktadan oluşan dövmesi o kadar anlamsızdı ki her anlam yüklenebilirdi. umursamadı.
ve bugün yirmi sekizinci dövmesi işte o bir çizgi ve bir noktadan büyüye bünyeye bir ıstakoz şeklini alacaktı iki senenin sonunda.
dövme yaptırmanın bağımlılık olduğunu söylemişlerdi ama iplememişti. tıpkı iplemesi gereken pek çok şeyi iplememesi gibi.
dükkan iki sene önceki aynı leşliğindeydi. kokudan yoksun ve keşmekeşin içerisinde hijyen namına pek bir şey anımsatmayan alelade yer.
“burak” dedi dilara dövmeciye.
“sence bu ıstakoz tamamlanınca son bulur mu dövme yaptırmam?”
burak dişlerinin arasından tısladı.
“yani bırakırsan bir müşterimi kaybetmiş olurum. ama senin bu anlam türetmelerinden bütün vücudunu kaplamanı da doğru bulmuyorum” dedi. bir dövmeciye yakışmayacak şekilde.
başla hadi dedi.
çizmişti ıstakozu kağıt üstüne…
“bana bak çok benzesin hatta aynısı olsun.”
“bu peki kaçıncı aşk?” diye sordu burak.
bu hep aynı adam dedi dilara.
yaklaşık bir saat sonra işlem bitmişti. toplam iki saat sonra ise l koltuğunun bir köşesine oturmuş elinin üzerindeki kırmızı ıstakoza bakıyordu dilara. burak haklıydı. bilmediği ve hayatında üç defa gördüğü bir adama olan aşkından anlam türetmeleri artık bir son bulmalıydı.
mutfağa gitti.
bir hamam böceği tezgahın üzerinden güldü.
dolaptan biraz peynir ve kırmızı şarap alarak tekrar döndü koltuğuna. akşam bastırmıştı. dışarıda mahallenin bok kokusu evin duvarlarını zorluyordu içeri girmek için.
elinde kadeh sızdı dilara. yorgun ve canı acıyarak.
gözünü açtığında gece ikiyi geçiyordu. şehir susmamıştı ama konuşmayı da bilmiyordu pencerelerin arkasında. önce ayaklarını uzattı. sonra gözlerini ovuşturdu. sonra gülümsedi dövmesini hatırlayarak ve eline baktı.
rüyada olsa korkusu belki uyandırırdı ama uyanık olunca korkunun etkisi sinir uçlarında gerilmeye sebep oldu. dövme yerinde yoktu. gerçeklik algısı bozuldu mu kontrol etmek için hemen telefonuna baktı. son mesajlar son ödemler ve evet dövmecinin ödemesi kabak gibi ortadaydı.
eline tekrar baktı dövme yoktu.
yerinden fırladı.
uzun bacakları titriyordu. elleri kızıl saçlarına gitti. ne oluyor lan diye bağırdı ama komşusu dördüncü sevişmesinin orgazmını yaşadığından duymadı.
mutfağa girdi hızlıca. en son hamam böceğini hatırlıyordu.
ışığı açınca….
bir ıstakoz…
tezgahın üzerinden onu selamladı.
dövmeci
“bu sefer kanatma olur mu?” dedi dilara.
dövmeci o sırada ellerine beyaz plastik eldivenleri geçiriyordu.
“aşk olsun dilara. ne zaman canın acıdı ki kanasın” dedi dövmeci sırıtarak.
mekanın ışıkları loştu ama birazdan işleme başlayınca ameliyat koltuğuna benzer koltuğun üzerindeki florasan ışık yanacaktı dövmeci daha iyi görebilsin diye.
tam olarak yirmi sekizinci gelişiydi buraya. ilk geldiği günü dün gibi hatırlıyordu. bir barda uzun süre tek başına oturup beş bira devirdikten sonra canı eve gitmek istememişti her zamanki gibi ve kendini ikinci kordon’un pis havasına atmıştı. aşk acısı çekenler, ve hatta çok uzun süre aşk acısı çekenler böyle oluyordu işte. eve yere sığmayan. ruhu sıkışmış ve bir miktar kaybolmuş.
üç senedir cebelleşiyordu gayet sıradan tutkusunun, sıradan karşılık bulmayışı ve akabinde gelen obsesif bağımlılık. bağımlı karakterlerin genel sorunuydu belki de reddedilip unutamamak. oysa kendini bağımlı görmüyordu dilara. o bağımsızdı. o özgürdü. o….
özgürüm ben diye geçirdi içinden
başkalarının duvarları karşısında durmayacağım artık.
yürüyeceğim tüm duvarlardan uzaklara, yaylalara, tarlalara ve hatta belki geniş ovalara.
ve tam da bu düşüncelerine uygun dövmesi geldi aklına dövmeci dükkanının önünden geçerken.
istemsiz girdi mekana. ertesi gün hatırlamayacaktı bile leşliğini. dövmecinin enerjisini.
işte ilk komik dövmesi böyle bir gecede vuku bulmuştu.
arkadaşları uzun bir süre dalga geçtiler saçma. anlamsız her şeyin karşısında dalga geçme huyu vardı insanoğlunun. ve bir çizgi ile noktadan oluşan dövmesi o kadar anlamsızdı ki her anlam yüklenebilirdi. umursamadı.
ve bugün yirmi sekizinci dövmesi işte o bir çizgi ve bir noktadan büyüye bünyeye bir ıstakoz şeklini alacaktı iki senenin sonunda.
dövme yaptırmanın bağımlılık olduğunu söylemişlerdi ama iplememişti. tıpkı iplemesi gereken pek çok şeyi iplememesi gibi.
dükkan iki sene önceki aynı leşliğindeydi. kokudan yoksun ve keşmekeşin içerisinde hijyen namına pek bir şey anımsatmayan alelade yer.
“burak” dedi dilara dövmeciye.
“sence bu ıstakoz tamamlanınca son bulur mu dövme yaptırmam?”
burak dişlerinin arasından tısladı.
“yani bırakırsan bir müşterimi kaybetmiş olurum. ama senin bu anlam türetmelerinden bütün vücudunu kaplamanı da doğru bulmuyorum” dedi. bir dövmeciye yakışmayacak şekilde.
başla hadi dedi.
çizmişti ıstakozu kağıt üstüne…
“bana bak çok benzesin hatta aynısı olsun.”
“bu peki kaçıncı aşk?” diye sordu burak.
bu hep aynı adam dedi dilara.
yaklaşık bir saat sonra işlem bitmişti. toplam iki saat sonra ise l koltuğunun bir köşesine oturmuş elinin üzerindeki kırmızı ıstakoza bakıyordu dilara. burak haklıydı. bilmediği ve hayatında üç defa gördüğü bir adama olan aşkından anlam türetmeleri artık bir son bulmalıydı.
mutfağa gitti.
bir hamam böceği tezgahın üzerinden güldü.
dolaptan biraz peynir ve kırmızı şarap alarak tekrar döndü koltuğuna. akşam bastırmıştı. dışarıda mahallenin bok kokusu evin duvarlarını zorluyordu içeri girmek için.
elinde kadeh sızdı dilara. yorgun ve canı acıyarak.
gözünü açtığında gece ikiyi geçiyordu. şehir susmamıştı ama konuşmayı da bilmiyordu pencerelerin arkasında. önce ayaklarını uzattı. sonra gözlerini ovuşturdu. sonra gülümsedi dövmesini hatırlayarak ve eline baktı.
rüyada olsa korkusu belki uyandırırdı ama uyanık olunca korkunun etkisi sinir uçlarında gerilmeye sebep oldu. dövme yerinde yoktu. gerçeklik algısı bozuldu mu kontrol etmek için hemen telefonuna baktı. son mesajlar son ödemler ve evet dövmecinin ödemesi kabak gibi ortadaydı.
eline tekrar baktı dövme yoktu.
yerinden fırladı.
uzun bacakları titriyordu. elleri kızıl saçlarına gitti. ne oluyor lan diye bağırdı ama komşusu dördüncü sevişmesinin orgazmını yaşadığından duymadı.
mutfağa girdi hızlıca. en son hamam böceğini hatırlıyordu.
ışığı açınca….
bir ıstakoz…
tezgahın üzerinden onu selamladı.
devamını gör...
132.
çokça uzun bir öykü
çapraz çift düğüm
“kesmeye başlayabilirsin” dedi düğüm ustası. sena ve adam kayalıkların üzerinde duruyorlardı. deniz köpüre köpüre dalgalarıyla tehdit ediyordu ancak bulundukları noktaya erişmiyordu mavi tuzlu soğuk su. sena sırt çantasını omzundan indirdi eğildi ve içerisinden babasının hediye ettiği isviçre çakısını çıkardı.
“kaç parçaya kesmem gerekiyor” diye sordu ayağa doğrulduğunda.
“ne kadar ufak parçalara kesmen gerektiğini kesmeye başladığında anlayacaksın” dedi düğüm ustası.
deniz biraz daha gürledi, gökyüzündeki gri bulutlar sena’nın göz rengine büründü ve tuzun kokusu burnunu yakmaya başladı.
düğüm ustası bir iki adım uzaklaştı ve incelemeye başladı kadını. kısa kül rengi saçları rüzgarda tel tel uçuşuyordu. zayıf bedeni de sanki kuvvetli esintiye kapılıp havalanacakmış gibi dengesiz duruyordu kayalıkların üzerinde. çelik ip sena’nın ayaklarının dibinde yığılmıştı. bir ucu ise elindeydi. sert bir hareketle yaklaşık üç cm kesti ipin ucundan.
“güzel” dedi usta. “ılki her zaman rahatlatır. şimdi devam et ve olacakları izle”
sena’nın bembeyaz elleri hızlı hareket etmeye başladı. önce üçer santim kesti ipi sonra sıklaşmaya başladı aralıklar. her bıçak darbesinde bir santim beş milimetre… kıyım gibiydi sahne. bu sırada gözlerinden akan yaşlar görünüşünü iyice bulanıklaştırıyordu.
düğüm ustası bu zayıf kadının mücadelesini gözleri keskin dudaklarının kenarı hafif yukarı kalkmış izliyordu.
üç gün önce atölyesinde otururken telefon çaldığında duymuştu ilk sesini.
“iyi günler, hülya dilivar’dan aldım numaranızı” derin bir nefessizlik sonrasında “bilgi almak istiyorum hizmetinizle alakalı” berrak su gibi sesi vardı.
telefonda bilgi vermeyeceğini, kalabalık bir yerde buluşup yüz yüze görüşerek kişiye özle hizmet verdiğini belirterek randevulaşmışlardı öğleden sonrası için.
şehrin merkezinde, kafelerin olduğu işlek bir cadde de bir mekana oturmuşlardı.
klasik bir el sıkışma masaya oturma ve siparişleri verdikten sonra adam ilk cümleyi kurdu.
“beni aramaya iten şey ne oldu sena”
kadın tedirgin, önce karşısında duran ve kahvesinden gözünü ayırmayan adamı inceledi. bir usta denilince insanın aklında beyaz saç sakalı birbirine girmiş yüzünün derisinde derin çizgileri olan biri canlanıyordu. ama karışışındaki adam takım elbiseli parlak, kemikli yüz hatları ve neredeyse kendi yansımasını göreceği kel kafasıyla şehrin ticaret alanındaki gökdelenlerin birinde çalışan kurumsal müdür gibi duruyordu. güvenmek gerekir miydi? güvenmekten başka bir çaresi var mıydı ki sena’nın?
boğazını temizledi ince parmaklarıyla kıvrımlı porselen bardaktan bir yudum çay aldı. kafenin içerisinde ki ses ve görüntüler sanki onun konuşmasını beklermişçesine duruldu.
“ben ben olduğum şeyi bırakmak istiyorum. buna engel olan yine beni çözmek istiyorum” dedi ve kot pantolonun cebine sıkıştırdığı kağıdı çıkardı.
“konuşmayı pek sevmiyorum. o yüzden bunu okumanız faydalı olabilir” dedi ve tükenmez kalemle yatık yazısını adama uzattı.
düğüm ustası kağıdı almadı. “bunu bana okumanız gerekiyor. ben yazılı şeyleri okumamaya yeminliyim.” dedi.
sena ne yapacağını bilemedi. eli havada kalmıştı kağıtla. adamın kömür gözlerindeki kararlığı görünce ısrar etmemesi gerektiğini anladı ve başladı okumaya
“yine yolların ortasındayım. kerpiç ellerini geçirdi kalbime. senelerdir mücadele ediyorum kurtulmak için. ben her gitmek istediğimde, yeter artık çığlıklarımla etrafımdaki taş duvarlarını yıkmaya çalıştığımda daha da geçiriyor tırnaklarımı derime. türlü türlü araçları var vücudunda. her seferinde ayrı bir maharetle, ayrı bir bahaneyle olduğum yere çiviliyor beni. ya toplum ne der? ya aç kalırsan? başarısızlığı sindirebilecek misin içine? yıllarını heba edebilecek misin? bunca emek, bunca saat, mücadele bir hiç uğrana mı? ya aklını yitirene kadar direnmen? şimdi yine yolların kesiştiği noktada o sırtımda, ailem uzakta, tek başıma bekliyorum karar vermeyi. oysa atmak ne kadar kolay diyorlar. sadece iradenle bir silkinip üzerinden defetmeye bakıyor diyorlar. o zaman neden bu kadar zor diyorum. tercihler önüme bir bir sunulurken ben neden öngöremiyorum bu döngüden çıkmanın verebileceği rahatlığı. yolların kesiştiği yerde küçük bir çimen parçası. benim korunaklı alanım. tek bir limon ağacı köşesinde. ne bir trafik lambası. ne bir araç. ufukta mavi gökyüzünde güneş batacak birazdan. oturuyorum çimenin üzerine sırtımı dayıyorum. o ise şimdi benim güvendiğim ağaca tırmanıyor. usul usul konuşmaya başlıyor. düzen böyle. ne bekliyorsun ki? sen kimsin ki farklı bir yol çizebileceğini düşünüyorsun? sonra yollardan birinde biraz uzakta beliriyor bina. tüm ihtişamıyla. yarısı gömük yarısı yer yüzünde. betonun ihtişamı. ahşabın doğadan izi. işte yine oluyor. kanım ısınıyor. yüzüm kızarıyor. kendimi her seferinde gideceğim demenin yalanıyla yüz yüze buluyorum. kalkıyorum ayağa. evet yürüyeceğim binaya doğru. bırakamayacağım seni benim kerpiç mesleğim.”
okumasını bitirdiğinde gözlerinden akan yaşlar kağıdın üzerine damlamış ve mürekkebi dağıtmıştı yer yer. gözlerini ovuşturdu ve düğüm ustasına baktı.
“ çapraz çift düğüm” dedi usta. “hatta hırsız düğümüyle karıştırılır” ve yanında getirdiği çantadan kalın bir halat çıkardı. bir yandan konuşuyor bir yandan halatı elinde kıvırıyordu.
“ tarih içersinde kişinin kendisini kandırmak için kullandığı en eski yöntemlerden biridir. güvenilmez ve kolay çözülür bir düğüm. ne kadar zamandır böylesin?
“ yaklaşık on altı senedir. aklımı yitirdim yine de devam ettim mesleğimi yapmaya. yıllarca terapi ve ilaç ama döngüyü kıramıyorum. hülya hanım’la tesadüfen bu kafede tanıştım. yakın dert ortağı olduk ve geçen hafta sizden bahsetti. konvansiyonel yönteminiz yok biliyorum. antik çağlardan kalma dedi ama tam anlamadım.”
bu sırada düğüm ustası sena’nın iki elini birden kavradı bileklerinden. halatla düğümledi bilekleri birbirine. sena nefesini tuttu.
“ içindeki düğümler bu düğüm gibi” dedi. sena bileklerini açmaya çalıştı ve giderek panikliyordu.
“korkmana gerek yok. birazdan açacağım. şanslısın düğümlerini kendin atıyorsun ve sadece kendini kandırmak için. sadece kaç tane attığını bulmak, onları çıkarmak ve çözmek gerekiyor. hülya’nın durumu farklıydı biliyorsun. bir cinayete tanıklığın düğümü çok daha zordur.”
derin bir nefes aldı sena ve “lütfen açabilir misiniz?” dedi.
düğüm ustası gülümsedi baş parmağı ve işaret parmağının ufak bir hareketiyle halatın bir ucundan tutup çekti. düğüm bir anda çözüldü.
bileklerini ovuşturdu sena.
tıpkı şimdi deniz kenarında tüm çelik halatı un ufak parçalara kesmeyi bitirdikten sonra olduğu gibi.
sena’nın kendini en güvende ve rahat hissettiği yer burası olduğu için kafeden gelmişlerdi kayalıklara. deniz sakindi o zaman. bulutlar toplanmaya başlamıştı da güneş yine de umut dağıtıyordu aralarından sızarak.
bu kadar hızlı olacağını tahmin etmemişti sena. bir insanın içinden çelik halat çıkarabileceğini ve insanın kendine söylediği yalanların maddeleşebileceğini. düğüm ustası ayaklarını ellerini düğümlemiş ve gözlerini bağlamıştı. üç darbe indirdi sena’ya ayaktayken. biri yalanları destekleyen kalbine, diğeri yalanları üreten beynine üçüncüsü ise tüm bunlara direnen omuruna. boğuluyormuş hissi geldi birden çığlık atmak ve nefes almak için ağzını açtı sena ve işte o zaman içinden üzerinde yüzlerce düğüm olan çelik halat çıkmaya başladı. tamamı yere döküldüğünde martılara cehennemin sesini hatırlatan bir çığlık çıktı ağzından.
düğüm ustası çözdü sena’yı. içinden çıktığına hala inanamadığı çelik halatın başına bağdaş kurarak oturdular. ve düğüm ustası halatın üzerindeki ilk düğümü nasıl çözeceğini gösterdi sena’ya. sonra teker teker çözdü düğümleri beyni boş.
son düğüme geldiğinde gözlerinin önünde bir bina belirdi. kerpiçten. camları kirli. çatısı yıkık.
“üfle gitsin” dedi düğüm ustası.
üfledi o da ve yıkıldı bina.
çapraz çift düğüm
“kesmeye başlayabilirsin” dedi düğüm ustası. sena ve adam kayalıkların üzerinde duruyorlardı. deniz köpüre köpüre dalgalarıyla tehdit ediyordu ancak bulundukları noktaya erişmiyordu mavi tuzlu soğuk su. sena sırt çantasını omzundan indirdi eğildi ve içerisinden babasının hediye ettiği isviçre çakısını çıkardı.
“kaç parçaya kesmem gerekiyor” diye sordu ayağa doğrulduğunda.
“ne kadar ufak parçalara kesmen gerektiğini kesmeye başladığında anlayacaksın” dedi düğüm ustası.
deniz biraz daha gürledi, gökyüzündeki gri bulutlar sena’nın göz rengine büründü ve tuzun kokusu burnunu yakmaya başladı.
düğüm ustası bir iki adım uzaklaştı ve incelemeye başladı kadını. kısa kül rengi saçları rüzgarda tel tel uçuşuyordu. zayıf bedeni de sanki kuvvetli esintiye kapılıp havalanacakmış gibi dengesiz duruyordu kayalıkların üzerinde. çelik ip sena’nın ayaklarının dibinde yığılmıştı. bir ucu ise elindeydi. sert bir hareketle yaklaşık üç cm kesti ipin ucundan.
“güzel” dedi usta. “ılki her zaman rahatlatır. şimdi devam et ve olacakları izle”
sena’nın bembeyaz elleri hızlı hareket etmeye başladı. önce üçer santim kesti ipi sonra sıklaşmaya başladı aralıklar. her bıçak darbesinde bir santim beş milimetre… kıyım gibiydi sahne. bu sırada gözlerinden akan yaşlar görünüşünü iyice bulanıklaştırıyordu.
düğüm ustası bu zayıf kadının mücadelesini gözleri keskin dudaklarının kenarı hafif yukarı kalkmış izliyordu.
üç gün önce atölyesinde otururken telefon çaldığında duymuştu ilk sesini.
“iyi günler, hülya dilivar’dan aldım numaranızı” derin bir nefessizlik sonrasında “bilgi almak istiyorum hizmetinizle alakalı” berrak su gibi sesi vardı.
telefonda bilgi vermeyeceğini, kalabalık bir yerde buluşup yüz yüze görüşerek kişiye özle hizmet verdiğini belirterek randevulaşmışlardı öğleden sonrası için.
şehrin merkezinde, kafelerin olduğu işlek bir cadde de bir mekana oturmuşlardı.
klasik bir el sıkışma masaya oturma ve siparişleri verdikten sonra adam ilk cümleyi kurdu.
“beni aramaya iten şey ne oldu sena”
kadın tedirgin, önce karşısında duran ve kahvesinden gözünü ayırmayan adamı inceledi. bir usta denilince insanın aklında beyaz saç sakalı birbirine girmiş yüzünün derisinde derin çizgileri olan biri canlanıyordu. ama karışışındaki adam takım elbiseli parlak, kemikli yüz hatları ve neredeyse kendi yansımasını göreceği kel kafasıyla şehrin ticaret alanındaki gökdelenlerin birinde çalışan kurumsal müdür gibi duruyordu. güvenmek gerekir miydi? güvenmekten başka bir çaresi var mıydı ki sena’nın?
boğazını temizledi ince parmaklarıyla kıvrımlı porselen bardaktan bir yudum çay aldı. kafenin içerisinde ki ses ve görüntüler sanki onun konuşmasını beklermişçesine duruldu.
“ben ben olduğum şeyi bırakmak istiyorum. buna engel olan yine beni çözmek istiyorum” dedi ve kot pantolonun cebine sıkıştırdığı kağıdı çıkardı.
“konuşmayı pek sevmiyorum. o yüzden bunu okumanız faydalı olabilir” dedi ve tükenmez kalemle yatık yazısını adama uzattı.
düğüm ustası kağıdı almadı. “bunu bana okumanız gerekiyor. ben yazılı şeyleri okumamaya yeminliyim.” dedi.
sena ne yapacağını bilemedi. eli havada kalmıştı kağıtla. adamın kömür gözlerindeki kararlığı görünce ısrar etmemesi gerektiğini anladı ve başladı okumaya
“yine yolların ortasındayım. kerpiç ellerini geçirdi kalbime. senelerdir mücadele ediyorum kurtulmak için. ben her gitmek istediğimde, yeter artık çığlıklarımla etrafımdaki taş duvarlarını yıkmaya çalıştığımda daha da geçiriyor tırnaklarımı derime. türlü türlü araçları var vücudunda. her seferinde ayrı bir maharetle, ayrı bir bahaneyle olduğum yere çiviliyor beni. ya toplum ne der? ya aç kalırsan? başarısızlığı sindirebilecek misin içine? yıllarını heba edebilecek misin? bunca emek, bunca saat, mücadele bir hiç uğrana mı? ya aklını yitirene kadar direnmen? şimdi yine yolların kesiştiği noktada o sırtımda, ailem uzakta, tek başıma bekliyorum karar vermeyi. oysa atmak ne kadar kolay diyorlar. sadece iradenle bir silkinip üzerinden defetmeye bakıyor diyorlar. o zaman neden bu kadar zor diyorum. tercihler önüme bir bir sunulurken ben neden öngöremiyorum bu döngüden çıkmanın verebileceği rahatlığı. yolların kesiştiği yerde küçük bir çimen parçası. benim korunaklı alanım. tek bir limon ağacı köşesinde. ne bir trafik lambası. ne bir araç. ufukta mavi gökyüzünde güneş batacak birazdan. oturuyorum çimenin üzerine sırtımı dayıyorum. o ise şimdi benim güvendiğim ağaca tırmanıyor. usul usul konuşmaya başlıyor. düzen böyle. ne bekliyorsun ki? sen kimsin ki farklı bir yol çizebileceğini düşünüyorsun? sonra yollardan birinde biraz uzakta beliriyor bina. tüm ihtişamıyla. yarısı gömük yarısı yer yüzünde. betonun ihtişamı. ahşabın doğadan izi. işte yine oluyor. kanım ısınıyor. yüzüm kızarıyor. kendimi her seferinde gideceğim demenin yalanıyla yüz yüze buluyorum. kalkıyorum ayağa. evet yürüyeceğim binaya doğru. bırakamayacağım seni benim kerpiç mesleğim.”
okumasını bitirdiğinde gözlerinden akan yaşlar kağıdın üzerine damlamış ve mürekkebi dağıtmıştı yer yer. gözlerini ovuşturdu ve düğüm ustasına baktı.
“ çapraz çift düğüm” dedi usta. “hatta hırsız düğümüyle karıştırılır” ve yanında getirdiği çantadan kalın bir halat çıkardı. bir yandan konuşuyor bir yandan halatı elinde kıvırıyordu.
“ tarih içersinde kişinin kendisini kandırmak için kullandığı en eski yöntemlerden biridir. güvenilmez ve kolay çözülür bir düğüm. ne kadar zamandır böylesin?
“ yaklaşık on altı senedir. aklımı yitirdim yine de devam ettim mesleğimi yapmaya. yıllarca terapi ve ilaç ama döngüyü kıramıyorum. hülya hanım’la tesadüfen bu kafede tanıştım. yakın dert ortağı olduk ve geçen hafta sizden bahsetti. konvansiyonel yönteminiz yok biliyorum. antik çağlardan kalma dedi ama tam anlamadım.”
bu sırada düğüm ustası sena’nın iki elini birden kavradı bileklerinden. halatla düğümledi bilekleri birbirine. sena nefesini tuttu.
“ içindeki düğümler bu düğüm gibi” dedi. sena bileklerini açmaya çalıştı ve giderek panikliyordu.
“korkmana gerek yok. birazdan açacağım. şanslısın düğümlerini kendin atıyorsun ve sadece kendini kandırmak için. sadece kaç tane attığını bulmak, onları çıkarmak ve çözmek gerekiyor. hülya’nın durumu farklıydı biliyorsun. bir cinayete tanıklığın düğümü çok daha zordur.”
derin bir nefes aldı sena ve “lütfen açabilir misiniz?” dedi.
düğüm ustası gülümsedi baş parmağı ve işaret parmağının ufak bir hareketiyle halatın bir ucundan tutup çekti. düğüm bir anda çözüldü.
bileklerini ovuşturdu sena.
tıpkı şimdi deniz kenarında tüm çelik halatı un ufak parçalara kesmeyi bitirdikten sonra olduğu gibi.
sena’nın kendini en güvende ve rahat hissettiği yer burası olduğu için kafeden gelmişlerdi kayalıklara. deniz sakindi o zaman. bulutlar toplanmaya başlamıştı da güneş yine de umut dağıtıyordu aralarından sızarak.
bu kadar hızlı olacağını tahmin etmemişti sena. bir insanın içinden çelik halat çıkarabileceğini ve insanın kendine söylediği yalanların maddeleşebileceğini. düğüm ustası ayaklarını ellerini düğümlemiş ve gözlerini bağlamıştı. üç darbe indirdi sena’ya ayaktayken. biri yalanları destekleyen kalbine, diğeri yalanları üreten beynine üçüncüsü ise tüm bunlara direnen omuruna. boğuluyormuş hissi geldi birden çığlık atmak ve nefes almak için ağzını açtı sena ve işte o zaman içinden üzerinde yüzlerce düğüm olan çelik halat çıkmaya başladı. tamamı yere döküldüğünde martılara cehennemin sesini hatırlatan bir çığlık çıktı ağzından.
düğüm ustası çözdü sena’yı. içinden çıktığına hala inanamadığı çelik halatın başına bağdaş kurarak oturdular. ve düğüm ustası halatın üzerindeki ilk düğümü nasıl çözeceğini gösterdi sena’ya. sonra teker teker çözdü düğümleri beyni boş.
son düğüme geldiğinde gözlerinin önünde bir bina belirdi. kerpiçten. camları kirli. çatısı yıkık.
“üfle gitsin” dedi düğüm ustası.
üfledi o da ve yıkıldı bina.
devamını gör...
133.
yazdığım hikayeyi maalesef kaybettim. belki yine yazarım. şununla ilgiliydi:
birkaç yıl önce kaza geçirmiş ve yoğun bakımda kalmıştım, yoğun bakımdan çıktıktan sonra içerisinde iki hastanın daha olduğu bir gözlem odasına alındım. içeriye ilk girdiğimde görünüşü bizden farklı bir çocuk gördüm ve istemsiz korktum zaten yaşım on beşti. sonrasında bu çocuğun hikayesini annesinden öğrendim.
ömer… on beş yaşında kan kanseri olduğu öğreniliyor ve tam beş yıldır mücadele veriyor ailesi, tarla, ev her şeylerini satıp ömer’i şuanki haline zor getirmişler. hastane hastane gezip eve gidemiyorlar. onların evi hastaneler. çok zor, adaletsiz ve duyduğunuzda hıçkıra hıçkıra ağlayacağınız bir hayatı olmuş ömer’in… ama… ama… ömer’e her baktığımda bana tebessüm ediyordu, gözlerinin içi gülüyordu. hayran olmuştum bu duruşuna kendime de çok öfkelenmiştim; zaman zaman ergenliğin verdiği saçma düşüncelerle ölmeyi isterdim o zamanlar, ben bu kadar sağlıklıyken bu kadar muhteşemken her şey şükretmiyor ve ölmeyi düşünüyorum ama ömer yaşama, hastane yataklarında, tek başına hiçbir eylemi gerçekleştiremeyen hatta belki düşünemeyen bir insan olmasına rağmen çok bağlıydı, hastalığı sebebiyle her an ölebilecek durumdayken hala umut dolu bakıyordu. pes etmemişti. ömer’in yeri benim için çok ayrıdır, onu hiç unutmadım, unutmayacağım da… maalesefki bir daha ona ulaşma fırsatım olmadı. yaşıyor mu yaşamıyor mu bilmiyorum bile. hiç tanımadığı bir insanı sever mi insan? ben onu çok sevdim. ah ömer umarım iyileşmişsindir…
birkaç yıl önce kaza geçirmiş ve yoğun bakımda kalmıştım, yoğun bakımdan çıktıktan sonra içerisinde iki hastanın daha olduğu bir gözlem odasına alındım. içeriye ilk girdiğimde görünüşü bizden farklı bir çocuk gördüm ve istemsiz korktum zaten yaşım on beşti. sonrasında bu çocuğun hikayesini annesinden öğrendim.
ömer… on beş yaşında kan kanseri olduğu öğreniliyor ve tam beş yıldır mücadele veriyor ailesi, tarla, ev her şeylerini satıp ömer’i şuanki haline zor getirmişler. hastane hastane gezip eve gidemiyorlar. onların evi hastaneler. çok zor, adaletsiz ve duyduğunuzda hıçkıra hıçkıra ağlayacağınız bir hayatı olmuş ömer’in… ama… ama… ömer’e her baktığımda bana tebessüm ediyordu, gözlerinin içi gülüyordu. hayran olmuştum bu duruşuna kendime de çok öfkelenmiştim; zaman zaman ergenliğin verdiği saçma düşüncelerle ölmeyi isterdim o zamanlar, ben bu kadar sağlıklıyken bu kadar muhteşemken her şey şükretmiyor ve ölmeyi düşünüyorum ama ömer yaşama, hastane yataklarında, tek başına hiçbir eylemi gerçekleştiremeyen hatta belki düşünemeyen bir insan olmasına rağmen çok bağlıydı, hastalığı sebebiyle her an ölebilecek durumdayken hala umut dolu bakıyordu. pes etmemişti. ömer’in yeri benim için çok ayrıdır, onu hiç unutmadım, unutmayacağım da… maalesefki bir daha ona ulaşma fırsatım olmadı. yaşıyor mu yaşamıyor mu bilmiyorum bile. hiç tanımadığı bir insanı sever mi insan? ben onu çok sevdim. ah ömer umarım iyileşmişsindir…
devamını gör...
134.
düşten gerçek
bugün patrondan izin alıp işten erken çıktım. işyerindekiler beni hastaneye gidecek diye biliyorlar ya ben şimdi evime yakın, ıssız bir pastanede oturmuş geçen akşam dayı oğlunun düğününde tanıştığım kızın gelmesini bekliyorum. adı nilgün. bu akşam ailesinin yanına ankara'ya gideceğini öğrenince dayanamayıp yolculuktan önce bir kahve içmek istediğimi söyledim. teklifimi duyduğunda yüzü buruşur gibi oldu ama itiraz da etmedi. çok mu aceleci davrandım yoksa? ama öyle etkilendim ki halinden ikinci görüşme için arayı soğutmamam lazımdı. hem bir daha ne zaman karşılaşacaktık ki? beklemek de amma zor. biraz da gecikti mi ne? ya gelmezse? bir karşılaştığın kadını bir daha görememek senin kaderinde var oğlum. evet var, bu kader bana yıllar önce yakınlaştığım ilk kadınla yazıldı. yaşadığıma yakınlaşma, karşılaştığıma da kadın denir mi bilmiyorum ki. hiç de çıkmıyor aklımdan.
lise sondayız o zaman, kanımız fıkır fıkır fakat sinemada mıncıkladıklarımızı saymazsak kadına el sürmüşlüğümüz de yok. bizim sınıfta o işi yaptığını oradan buradan duyduğumuz kızlar var ama ne yaptıysak kendilerinden bir türlü yüz bulamadık. ''sanayi mahallesi'nde çift cinsiyetli bir kadın var,'' dediler , ucuza yapıyormuş, gençmiş de. isteğimizi merak da körükleyince bir pazartesi evlerden haftalıkları aldığımız gibi şehir meydanından yola koyulduk. daha sabahın körüyse de en az bir buçuk saatlik yol tepeceğiz, hem sallana salana gideriz vakit geçer hem de ne bileyim evde belki kuyruk falan da varsa beklememiz gerekir diye düşünüp başka plan kurmadan yürümeye başladık. arkadaşlardan biri: ''ilk kez gidiyoruz evine, elimiz boş olmaz,'' deyince bir pastaneye girip çikolatalı muzlu, yuvarlak yaş pastalardan aldık. ''gerek yok,'' dememize rağmen paketi hazırlayan kadın pastanın yanına beş tane de küçük mum koydu. pasta alma fikrini öne süren arkadaş sebepsiz gelen mumların üçünü bize, birini gittiğimiz kadına, falına göre fazlalık çıkan son mumu da evde karşılaşacağımızı düşündüğü bir başka müşteriye yordu. diğer arkadaş ona: ''lan oğlum iyice bir bak belki sen de çift cinsiyetlisindir. öyleyse boşuna o kadar yolu yürütme, seni s***lim,'' dedi, gülüştük. bize tarif edilen evin önüne geldiğimizde artık öğle oluyordu. koca bir taşlığın ortasında, arkası fabrikalarla dolu, pembe boyalı, tek katlı, küçük bir ev. zili yok muydu yoksa biz mi bulamadık bilmiyorum. fazla oyalanmadan bir cesaretle kapıyı üç kez yumrukladım. cılız bir erkek sesi: ''kim o?'' diye seslenince hepimiz sözleşmiş gibi birer adım geri çekildik. pastacı arkadaş, belki çift cinsiyetli olduğundan sesi böyle çıkıyordur gibi bir fikir öne sürdü, bir an rahatlar gibi olduk. adam yeniden sorunca dayanamadım ''müşteri!'' diye bağırıverdim. kapı gacır gucur açıldı ve kısa boylu, zayıf, derisi buruşmuş biri aralık kapıdan yavaşça eşiğe kadar çıktı. bizi teker teker süzükten sonra kararsız gözlerini benim elimdeki pasta poşetinde sabitledi:
''sizi kel hayri mi gönderdi?''
giriş biletimizi elinde tutan hayri'yi tanımadığımı belli etmemeye çalışan kendinden emin bir tavırla evet der gibi hafifçe başımı salladım. yan gözle şöyle bir baktım ki çocuklar da en az benim kadar kendilerinden eminler. adam başkaca konuşmaya gerek duymadan içeri girip kapıyı ardına kadar açtı ve bizi içeri buyur etmeden sağdaki odaya girip görüş alanımızdan çıktı. işte o an hep birlikte arkamızı dönüp ayaklarımızı g*tümüze çarptıra çarptıra kaçacağımız yerde kuzu gibi ayakkabılarımızı çıkarmaya koyulduk.
''yerler kirli çıkarmadan girin.''
bir hafiflik hissiyle başımı kaldırdım. kirli yolluğun diğer ucunda elli yaşlarında, çirkince bir kadın basma eteğine yapışmış küçük bir kız çocuğuyla ayakta durmuş boş gözlerle bana bakıyordu. hiçbirimiz tek laf etmeden kadının bir el hareketiyle çiğ et, ter , küf, kirli çorap ve rutubet kokularını yararak bizi daha temiz bir havanın karşılamadığı loş salona girdik. rulo yapılıp duvar köşelerine dik yaslanmış halılar ve pencerenin önüne karşılıklı yerleştirilmiş biri plastik biri ahşap iki eski masanın üzerine alelade bırakılmış ayağı kırık saat, sapı düşmüş çaydanlık, kolsuz oyuncak bebek gibi hurdalarla ağzına kadar dolu görünen odadaki yeşil üçlü koltuğa birer fazlalık gibi oturduk. kadın da karşımızdaki kirden rengi kaybolmuş çekyata, adamın yanına geçti. hiç konuşmadan bizi incelemeye başladı, önce birimizin ayakkabısına, sonra diğerimizin saçına, derken bir öncekinin ceketine bir anlık da olsa yoğunlaşarak seyri tahmin edilemez bir sırayla ayrıntıdan ayrıntıya sıçrıyor, bu sırada odada yeni uykuya dalan yaşlı adamın horultusundan başka çıt çıkmıyordu. bu muydu yani yatacağımız kadın? e hani gençti. birden içim bulandı, boğuk havayı biraz dağıtmak için bir şeyler söylemek istedim: eviniz çok güzelmiş, havalar da birden ısındı, buradan kaç numaralı dolmuş geçer bilmediğimiz için yürüdük biz de, terledik tabii biraz. neyse ki çok geçmeden: ''ilk kim girecek?'' diye sordu kadın. yolda pastacıya niyetlenen arkadaş tek umudumuz. kalktı gitti kadının peşinden. o gürültüyle yaşlı adam da uyandı, çıktı odadan. yoksa bu adam mı? yok canım... önce öksürerek açılan musluğun, sonra tazyikli suyun sesi geldi dışarıda bir yerden. arkadaşımla umutsuzca göz göze geldik. ne söylemeli? sustuk. çok geçmedi adam elindeki mendille yüzünü gözünü kurulayarak geri döndü. bizim koltuğun üzerindeki tek sıra rafa uzanıp bir dua kitabı aldı, yerine oturup başına takkesini de geçirip mırıl mırıl bir şeyler okumaya başladı. yanlış gelmiş olabilir miydik? pekala masaya bakarsan bir eskici, adama bakarsan bir cinci, kadına bakarsan bir falcı evi olabilirdi burası. neden kimse konuşmuyordu? ben tam adamın duasını bölmeye, alelade bir şeyler söylemeye niyetlenirken kadın başını kapıdan içeri uzattı. pastacıyı işaret edip: ''sen gel,'' dedi. arkadaşım ufak bir tereddütle odadan çıktı. hafızla biz yalnız kaldık. e diğer arkadaş nerede? hiçbir şey yapmadan çıkmış olabilir miydi? belki de dönüşte tuvalete uğramıştır. gerginlikten kopacak gibiydim. içimden ''yavuz oğlum sakin ol, içeride çük kesmiyorlarmış, istemezsen yapmazsın,'' diye diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım. ilk çıkan arkadaşım elini yüzünü silerek içeri girdi. bir dua kitabı da o istemesin. yanıma otururken: ''çok acayipti,'' diyerek gevşek gevşek sırıttı. ''hadi sıra sende!'' e pastacı... ne bu devir teslim töreni mi yapılıyor içeride?
odadan çıkınca az önceki kız çocuğunu gördüm, dış kapının önüne bağdaş kurmuş, pastayı da kucağına almış tırtıklıyor. evin içinde şöyle bir arandım, bu oda olmalı, salonun tam karşısındaki kapıyı tıklattım. ses gelmedi. biraz daha sert vurdum, yine ses yok. kapıyı açıp başımı içeri uzatınca küçücük odanın içindeki çift kişilik yatakta yorganı boynuna kadar çekmiş yatan, güzel yüzlü bir kızla göz göze geldim. gülümsedim.
''merhaba!''
''bugün biraz üşüyorum, soyun da gel hadi,'' dedi ezberden konuşan birinin duygusuz sesiyle. fakat öyle de güzel bir yüz ki... yaşı da yirmi var yok. aceleyle soyunup yorganı kaldırınca beklediğimden daha beyaz bir bedenle karşılaştım. orasını tam göremedim ya bana filmlerde gördüklerimden daha şişkinmiş gibi geldi. beni hemen yatağa alıp yorganı üzerimize çekti. elimi orasına atınca avucumu yumurtaya benzer sert bir şey doldurdu, erkeklik organı olacak. bir an içim ürperdiyse de diğer elimle memelerini yoklayınca sakinleştim.
''adın ne senin?''
''serpil'' dedi.
serpil diye diye iki dakikadan kısa kısacık bir yolda gittim geldim. ilerleyen günlerde bu güzel yüz rüyalarıma da girince arkadaşlara haber vermeden gizlice yürüdüm aynı yolu. birkaç pazartesi sonra gittiğim evin yerinde oyuncaklara, ev eşyalarına parça üreten bir plastik fabrikası buldum. birkaç yitik rüyayı saymazsak eğer serpil'i bir daha hiç görmedim. sonra ne ayşelerle ne hülyalarla tanıştım, hiçbiri ikinci kez görmek istemedi beni. ya nilgün de istemezse? vakit de geç oluyor. dur bakalım kapıda bir kız var. bir türlü de giremedi içeri. nilgün bu. kırmızı elbise nasıl da yakışmış. gülümsüyor. yanakları da elbisesine takım.
''özür dilerim beklettiğim için. biletimi bulamadım bir türlü. ''
''önemli değil, ben de yeni geldim sayılır. söyleyeyim mi kahveleri?''
''olur. bir de... girerken gördüm, çikolatalı muzlu yuvarlak yaş pastalardan diziyorlardı vitrine. tazeciktir, birer dilim isteyelim mi?''
bugün patrondan izin alıp işten erken çıktım. işyerindekiler beni hastaneye gidecek diye biliyorlar ya ben şimdi evime yakın, ıssız bir pastanede oturmuş geçen akşam dayı oğlunun düğününde tanıştığım kızın gelmesini bekliyorum. adı nilgün. bu akşam ailesinin yanına ankara'ya gideceğini öğrenince dayanamayıp yolculuktan önce bir kahve içmek istediğimi söyledim. teklifimi duyduğunda yüzü buruşur gibi oldu ama itiraz da etmedi. çok mu aceleci davrandım yoksa? ama öyle etkilendim ki halinden ikinci görüşme için arayı soğutmamam lazımdı. hem bir daha ne zaman karşılaşacaktık ki? beklemek de amma zor. biraz da gecikti mi ne? ya gelmezse? bir karşılaştığın kadını bir daha görememek senin kaderinde var oğlum. evet var, bu kader bana yıllar önce yakınlaştığım ilk kadınla yazıldı. yaşadığıma yakınlaşma, karşılaştığıma da kadın denir mi bilmiyorum ki. hiç de çıkmıyor aklımdan.
lise sondayız o zaman, kanımız fıkır fıkır fakat sinemada mıncıkladıklarımızı saymazsak kadına el sürmüşlüğümüz de yok. bizim sınıfta o işi yaptığını oradan buradan duyduğumuz kızlar var ama ne yaptıysak kendilerinden bir türlü yüz bulamadık. ''sanayi mahallesi'nde çift cinsiyetli bir kadın var,'' dediler , ucuza yapıyormuş, gençmiş de. isteğimizi merak da körükleyince bir pazartesi evlerden haftalıkları aldığımız gibi şehir meydanından yola koyulduk. daha sabahın körüyse de en az bir buçuk saatlik yol tepeceğiz, hem sallana salana gideriz vakit geçer hem de ne bileyim evde belki kuyruk falan da varsa beklememiz gerekir diye düşünüp başka plan kurmadan yürümeye başladık. arkadaşlardan biri: ''ilk kez gidiyoruz evine, elimiz boş olmaz,'' deyince bir pastaneye girip çikolatalı muzlu, yuvarlak yaş pastalardan aldık. ''gerek yok,'' dememize rağmen paketi hazırlayan kadın pastanın yanına beş tane de küçük mum koydu. pasta alma fikrini öne süren arkadaş sebepsiz gelen mumların üçünü bize, birini gittiğimiz kadına, falına göre fazlalık çıkan son mumu da evde karşılaşacağımızı düşündüğü bir başka müşteriye yordu. diğer arkadaş ona: ''lan oğlum iyice bir bak belki sen de çift cinsiyetlisindir. öyleyse boşuna o kadar yolu yürütme, seni s***lim,'' dedi, gülüştük. bize tarif edilen evin önüne geldiğimizde artık öğle oluyordu. koca bir taşlığın ortasında, arkası fabrikalarla dolu, pembe boyalı, tek katlı, küçük bir ev. zili yok muydu yoksa biz mi bulamadık bilmiyorum. fazla oyalanmadan bir cesaretle kapıyı üç kez yumrukladım. cılız bir erkek sesi: ''kim o?'' diye seslenince hepimiz sözleşmiş gibi birer adım geri çekildik. pastacı arkadaş, belki çift cinsiyetli olduğundan sesi böyle çıkıyordur gibi bir fikir öne sürdü, bir an rahatlar gibi olduk. adam yeniden sorunca dayanamadım ''müşteri!'' diye bağırıverdim. kapı gacır gucur açıldı ve kısa boylu, zayıf, derisi buruşmuş biri aralık kapıdan yavaşça eşiğe kadar çıktı. bizi teker teker süzükten sonra kararsız gözlerini benim elimdeki pasta poşetinde sabitledi:
''sizi kel hayri mi gönderdi?''
giriş biletimizi elinde tutan hayri'yi tanımadığımı belli etmemeye çalışan kendinden emin bir tavırla evet der gibi hafifçe başımı salladım. yan gözle şöyle bir baktım ki çocuklar da en az benim kadar kendilerinden eminler. adam başkaca konuşmaya gerek duymadan içeri girip kapıyı ardına kadar açtı ve bizi içeri buyur etmeden sağdaki odaya girip görüş alanımızdan çıktı. işte o an hep birlikte arkamızı dönüp ayaklarımızı g*tümüze çarptıra çarptıra kaçacağımız yerde kuzu gibi ayakkabılarımızı çıkarmaya koyulduk.
''yerler kirli çıkarmadan girin.''
bir hafiflik hissiyle başımı kaldırdım. kirli yolluğun diğer ucunda elli yaşlarında, çirkince bir kadın basma eteğine yapışmış küçük bir kız çocuğuyla ayakta durmuş boş gözlerle bana bakıyordu. hiçbirimiz tek laf etmeden kadının bir el hareketiyle çiğ et, ter , küf, kirli çorap ve rutubet kokularını yararak bizi daha temiz bir havanın karşılamadığı loş salona girdik. rulo yapılıp duvar köşelerine dik yaslanmış halılar ve pencerenin önüne karşılıklı yerleştirilmiş biri plastik biri ahşap iki eski masanın üzerine alelade bırakılmış ayağı kırık saat, sapı düşmüş çaydanlık, kolsuz oyuncak bebek gibi hurdalarla ağzına kadar dolu görünen odadaki yeşil üçlü koltuğa birer fazlalık gibi oturduk. kadın da karşımızdaki kirden rengi kaybolmuş çekyata, adamın yanına geçti. hiç konuşmadan bizi incelemeye başladı, önce birimizin ayakkabısına, sonra diğerimizin saçına, derken bir öncekinin ceketine bir anlık da olsa yoğunlaşarak seyri tahmin edilemez bir sırayla ayrıntıdan ayrıntıya sıçrıyor, bu sırada odada yeni uykuya dalan yaşlı adamın horultusundan başka çıt çıkmıyordu. bu muydu yani yatacağımız kadın? e hani gençti. birden içim bulandı, boğuk havayı biraz dağıtmak için bir şeyler söylemek istedim: eviniz çok güzelmiş, havalar da birden ısındı, buradan kaç numaralı dolmuş geçer bilmediğimiz için yürüdük biz de, terledik tabii biraz. neyse ki çok geçmeden: ''ilk kim girecek?'' diye sordu kadın. yolda pastacıya niyetlenen arkadaş tek umudumuz. kalktı gitti kadının peşinden. o gürültüyle yaşlı adam da uyandı, çıktı odadan. yoksa bu adam mı? yok canım... önce öksürerek açılan musluğun, sonra tazyikli suyun sesi geldi dışarıda bir yerden. arkadaşımla umutsuzca göz göze geldik. ne söylemeli? sustuk. çok geçmedi adam elindeki mendille yüzünü gözünü kurulayarak geri döndü. bizim koltuğun üzerindeki tek sıra rafa uzanıp bir dua kitabı aldı, yerine oturup başına takkesini de geçirip mırıl mırıl bir şeyler okumaya başladı. yanlış gelmiş olabilir miydik? pekala masaya bakarsan bir eskici, adama bakarsan bir cinci, kadına bakarsan bir falcı evi olabilirdi burası. neden kimse konuşmuyordu? ben tam adamın duasını bölmeye, alelade bir şeyler söylemeye niyetlenirken kadın başını kapıdan içeri uzattı. pastacıyı işaret edip: ''sen gel,'' dedi. arkadaşım ufak bir tereddütle odadan çıktı. hafızla biz yalnız kaldık. e diğer arkadaş nerede? hiçbir şey yapmadan çıkmış olabilir miydi? belki de dönüşte tuvalete uğramıştır. gerginlikten kopacak gibiydim. içimden ''yavuz oğlum sakin ol, içeride çük kesmiyorlarmış, istemezsen yapmazsın,'' diye diye kendimi sakinleştirmeye çalıştım. ilk çıkan arkadaşım elini yüzünü silerek içeri girdi. bir dua kitabı da o istemesin. yanıma otururken: ''çok acayipti,'' diyerek gevşek gevşek sırıttı. ''hadi sıra sende!'' e pastacı... ne bu devir teslim töreni mi yapılıyor içeride?
odadan çıkınca az önceki kız çocuğunu gördüm, dış kapının önüne bağdaş kurmuş, pastayı da kucağına almış tırtıklıyor. evin içinde şöyle bir arandım, bu oda olmalı, salonun tam karşısındaki kapıyı tıklattım. ses gelmedi. biraz daha sert vurdum, yine ses yok. kapıyı açıp başımı içeri uzatınca küçücük odanın içindeki çift kişilik yatakta yorganı boynuna kadar çekmiş yatan, güzel yüzlü bir kızla göz göze geldim. gülümsedim.
''merhaba!''
''bugün biraz üşüyorum, soyun da gel hadi,'' dedi ezberden konuşan birinin duygusuz sesiyle. fakat öyle de güzel bir yüz ki... yaşı da yirmi var yok. aceleyle soyunup yorganı kaldırınca beklediğimden daha beyaz bir bedenle karşılaştım. orasını tam göremedim ya bana filmlerde gördüklerimden daha şişkinmiş gibi geldi. beni hemen yatağa alıp yorganı üzerimize çekti. elimi orasına atınca avucumu yumurtaya benzer sert bir şey doldurdu, erkeklik organı olacak. bir an içim ürperdiyse de diğer elimle memelerini yoklayınca sakinleştim.
''adın ne senin?''
''serpil'' dedi.
serpil diye diye iki dakikadan kısa kısacık bir yolda gittim geldim. ilerleyen günlerde bu güzel yüz rüyalarıma da girince arkadaşlara haber vermeden gizlice yürüdüm aynı yolu. birkaç pazartesi sonra gittiğim evin yerinde oyuncaklara, ev eşyalarına parça üreten bir plastik fabrikası buldum. birkaç yitik rüyayı saymazsak eğer serpil'i bir daha hiç görmedim. sonra ne ayşelerle ne hülyalarla tanıştım, hiçbiri ikinci kez görmek istemedi beni. ya nilgün de istemezse? vakit de geç oluyor. dur bakalım kapıda bir kız var. bir türlü de giremedi içeri. nilgün bu. kırmızı elbise nasıl da yakışmış. gülümsüyor. yanakları da elbisesine takım.
''özür dilerim beklettiğim için. biletimi bulamadım bir türlü. ''
''önemli değil, ben de yeni geldim sayılır. söyleyeyim mi kahveleri?''
''olur. bir de... girerken gördüm, çikolatalı muzlu yuvarlak yaş pastalardan diziyorlardı vitrine. tazeciktir, birer dilim isteyelim mi?''
devamını gör...
135.
sokaklarda feshane'de yaşayan iki cücenin hikayesi anlatılıyor bu günlerde. biri kör bir dilenci diğeri çapkın bir hırsız. o türk filmlerinde çokca rastladığınız kalp hırsızlarından değil. düz adi bir hırsız, hem cüce hem hırsız, ama yakışıklı ve çapkın. dilenci eyüp'de, hırsız aksaray'da dolanırmış genelde gündüzleri uyur geceleri çalışırlarmış. boş zamanlarında kitap okumaz, sigara içerlermiş, hiç bir zaman sahip olamayacakları hayallerini şarap kadehlerine değişip durmuşlar. hırsız olan hayatında hiç şarap çalmamış, parası neyse çalı(şı)p kazanmış. dilenci cuma akşamları sofra kurarmış tüm mahalleye. o gün camii çıkışı kazandığı parayla kuş sütü sofralar hazırlatırmış. ikisinin de parayla arası iyi değilmiş. onlar için zenginlik sahip oldukları şarap ve sigaralarla ölçülüymüş. günler geçip gitmiş. bir gün dilenci bi kıza aşık olmuş, hayatında gördüğü en güzel kızmış o, ilk görüşte aşık olmuş ona, öyle ki cumaları sofra kurmaz olmuş, pahalı hediyelerle kızı şımartmaya çalışmış. tam da o günlerde hırsız kızın kalbini çalmış, türk filmlerine yakışan bir incelikte yapmış üstelik. buz dolu bir kutuya koymuş. akşam olmadan satıp bi kasa şarap almış. adetleriymiş her pazar akşamı bu boş evin içinde muhabbet edermiş iki cüce. hırsız şarapları, dilenci sigaraları alırmış, başka da bir şey olmazmış sofralarında. zenginliklerinin tadını çıkartırlarmış. o akşam dileci sigara almamış, son parasını su dolu bir kutunun içinde atmayan bir kalbe vermiş. tüccar topalmış ama fiyatta indirim yapmış. o akşam şarabın çoğunu hırsız içmiş, dilenci sigarasız içemiyormuş şarabı, hırsızsa hayatında hiç sigara içmemişmiş. dilenci atmayan kalbi açlıktan midesi sırtına yapışmış bi sokak köpeğine vermiş gelirken, karşılığında 2 dal sigara almış köpekten, elinde olanla yetinmeye çalışmış o gece.
o gece hayatlarında ilk defa fakir hissetmişler kendilerini cüceler. hem sigaraları hem muhabbetleri azmış o gece. o gece koşar adım uzaklaşmak istemişler feshaneden, koşmaya başlamışlar beraber. hırsız sağdaki pencereden atlamış ve koşmaya devam etmiş, dilenci soldaki pencereden atlarken kafasını çarpmış ve ölmüş. çünkü aslında dilenci cüce değilmiş, o sadece körmüş, zamanında hırsız gözlerini çalmış, hırsızın iyi bir sebebi varmış bunun için;
-ilk görüşte aşık olmasın'diye yapmıştır hırsız, yine de başaramamıştır, kaçmış gitmiş feshaneden bir çift gözle.
feshanede bir gece, biri kör bir dilenci olan iki cüce ölmüş. hırsız koşarken düşmemiş, araba da çarpmamış ama o gece hırsız da ölmüş, kimse sebebini bilmiyormuş. çünkü hırsız bütün gözleri çalmış o gece dünyada aşk diye bir şey kalmasın diye, ama kim demiş; körler ilk görüşte aşık olamaz diye.
o gece hayatlarında ilk defa fakir hissetmişler kendilerini cüceler. hem sigaraları hem muhabbetleri azmış o gece. o gece koşar adım uzaklaşmak istemişler feshaneden, koşmaya başlamışlar beraber. hırsız sağdaki pencereden atlamış ve koşmaya devam etmiş, dilenci soldaki pencereden atlarken kafasını çarpmış ve ölmüş. çünkü aslında dilenci cüce değilmiş, o sadece körmüş, zamanında hırsız gözlerini çalmış, hırsızın iyi bir sebebi varmış bunun için;
-ilk görüşte aşık olmasın'diye yapmıştır hırsız, yine de başaramamıştır, kaçmış gitmiş feshaneden bir çift gözle.
feshanede bir gece, biri kör bir dilenci olan iki cüce ölmüş. hırsız koşarken düşmemiş, araba da çarpmamış ama o gece hırsız da ölmüş, kimse sebebini bilmiyormuş. çünkü hırsız bütün gözleri çalmış o gece dünyada aşk diye bir şey kalmasın diye, ama kim demiş; körler ilk görüşte aşık olamaz diye.
devamını gör...
136.
sonbahar adım adım terkederken sahneyi, süzülen yapraklarda umutsuzluk kıpırdanirken arterlerinden örülmüş bir urgana geçiriyordu boynunu.
henüz yeni bitmişti viskisi, bardak hala soğuk, buz hala diriydi. bir an buzun üzerinde süzülen damlayı ayrımsadı gözü, ruhu ozanlardan mı çalınmıştı yoksa yalnızlığın büyük bir getirisi olan hayal gücüne mı sahipti bilinmez ama o damla ile hayatı butunlestirdi gözünde. buzun kendisinden kopan ve adım adım ana rahminden uzaklaşan, sonu çoktan yazılmış olan bir damla. kim bilir, bir buz olarak viskisini ıslatmadan evvel nerelerdeydi, hangi kader yazılmıştı kaygan alnına?
yüzüne bir gülümseme peydah oldu arterlerinden örülmüş bir urgana boynunu geçirmek üzere olan adamın. benzerlik, bir o kadar ironik, bir o kadar hakikiydi. uzun vakittir hakikate temas etmemişti, edememişti zihni. zaten her şeyin nedeni bu değil miydi? hem kaderin hem de boynundaki urganın örülmesinin nedeni hakikati aydınlatan ve ona doğru yolu işaret eden yıldızın sönmesi değil miydi? sönmek değildi esasında, yok olmaktı. sanki bu güne dek sağladığı ısı ve ışığı yaşlı bir yıldız gibi içten içe bencilce ve muhtemelen yalnızlığın getirdiği huzursuzlukla yüzüne vuruyordu adamın. başka bir şeyi aydınlatmıyordu bu yeryüzünde, yalnızca o kesik, yumuşak ıslak mendebur surat.
bu ben miyim diye sorardı yıllarca, yıllardır bu tenin içinde mı yaşıyorum? ınsanlar beni böyle mı tanidilar? ah şanssız varlıklar. şu gülüş, peki ya catilan kaslar, sıska beden, ismet özel olabilir miydim ben?
saatlerce bu sorular yankılanırdı kirli banyosundan adamın. elbette bu sorular da biterdi. yalnızca imla kuralları tanımazdı adam. sorular yumuşak kıvrımları ve anlamsız biçimiyle bir işaret ile bitemezdi. onlara her sonun içinde olan merhametsiz bir tokat lazım gelirdi, hatta bir yumruk. kim bilir kaç aynadan acısını çıkartmıştı bu soruların. sahi daha geçen ay yeni bir ayna almamış miydi? ancak zarar çıkardı bu adamın girdiği her tepkimeden. belki de bu yüzden ister istemez kendisini bu kuyuya sürüklemişti. yoksa sürüklenmiş miydi. hepsi onun suçu diye düşündü, aynalar da, kuyu da, urgan da, damla da; hepsi orada sırıtan mendebur suretin suçu.
sonra her zamanki gibi aynı cevabı verdi, sert bir tokat. delirmiş gibiydi, belki de çoktan delirmişti. yalnızca devlet tarafından onaylanmış bir kâğıda sahip değildi. elleri amaçsızca havada sallanıyor. sanki tüm gücüyle sert bir mermi gibi sallanan bu ellerin şiddeti yetmezmiş gibi başını ellerine doğru sertce itiyordu. tüm gücüyle devam etti bu tek kişilik işkence nöbeti, dakikalarca.. kaşının altında suzuzlen birkaç damla kan durdurabildi onu. o kırmızı koyu sıcacık pelte az önce seyrettiği şu damlacigini hatırlattı adama.
akmam gerek dedi. herkesin, her şeyin arasından, yeryüzünün kanunlarına boyun eğerek akmam gerek. yoluma çıkan barajlarda nefes almam, ardından yüce iradenin kararlarına bağlı olarak yeniden akmam gerek. peki akan bir damla olmak, sorgulamanın getirdiği hareketli katılığı ve sıcaklığı reddetmek anlamına gelirse, daha kaç ayna kırmam gerekiyor diye düşündü? daha ne kadar canı yanmalı etrafımdaki rezidansların?
rezidans derdi ötekilere adam. çünkü kendisi bir harabeydi. yıllar önce kirilan ilk aynanın çatlaklarının etkisiyle çökmüştü onun müstakil varlığı. hatta bazı geceler daha da ileri giderdi. yine ruhunu ozanlardan mı çalmıştı bilinmez fakat aynalarını yerleştirdiği duvara şunları kazımıştı:
sen, güzeli cinkinlestiren;
sen, tanrının adaletinin celladı;
sen, haraviden harabelesen varlık;
sen, şunu asla unutma,
sen, toplumun göze batan çıkıntısı.
yeniden sıkıca tuttu arterlerinden ördüğü urganı adam, yeniden boynuna geçirdi. artık haykırıyordu tüm gücüyle:
sen!
sen, lanet olası ayna, hepsi senin suçun!
damlalar kayıyordu, buz ve yüzü kaygandı. sesi gürdü;
bu sefer yeniden haykırdı adam,
akmam gerek.
damlalar kaydı,
buz artık son gücüyle dayanmaya çalışıyordu. kan çoktan puturlesmis, gözündeki pınar kurumuştu. sonbaharda sürüklenen yapraklar umutsuz bir çabayı resmediyordu sokaklara, ve hayat kırılgan aynalar, yumuşak imla kuralları son bir kez selam durdu:
"minnet eyle ona tanrım; akması gerekti."
henüz yeni bitmişti viskisi, bardak hala soğuk, buz hala diriydi. bir an buzun üzerinde süzülen damlayı ayrımsadı gözü, ruhu ozanlardan mı çalınmıştı yoksa yalnızlığın büyük bir getirisi olan hayal gücüne mı sahipti bilinmez ama o damla ile hayatı butunlestirdi gözünde. buzun kendisinden kopan ve adım adım ana rahminden uzaklaşan, sonu çoktan yazılmış olan bir damla. kim bilir, bir buz olarak viskisini ıslatmadan evvel nerelerdeydi, hangi kader yazılmıştı kaygan alnına?
yüzüne bir gülümseme peydah oldu arterlerinden örülmüş bir urgana boynunu geçirmek üzere olan adamın. benzerlik, bir o kadar ironik, bir o kadar hakikiydi. uzun vakittir hakikate temas etmemişti, edememişti zihni. zaten her şeyin nedeni bu değil miydi? hem kaderin hem de boynundaki urganın örülmesinin nedeni hakikati aydınlatan ve ona doğru yolu işaret eden yıldızın sönmesi değil miydi? sönmek değildi esasında, yok olmaktı. sanki bu güne dek sağladığı ısı ve ışığı yaşlı bir yıldız gibi içten içe bencilce ve muhtemelen yalnızlığın getirdiği huzursuzlukla yüzüne vuruyordu adamın. başka bir şeyi aydınlatmıyordu bu yeryüzünde, yalnızca o kesik, yumuşak ıslak mendebur surat.
bu ben miyim diye sorardı yıllarca, yıllardır bu tenin içinde mı yaşıyorum? ınsanlar beni böyle mı tanidilar? ah şanssız varlıklar. şu gülüş, peki ya catilan kaslar, sıska beden, ismet özel olabilir miydim ben?
saatlerce bu sorular yankılanırdı kirli banyosundan adamın. elbette bu sorular da biterdi. yalnızca imla kuralları tanımazdı adam. sorular yumuşak kıvrımları ve anlamsız biçimiyle bir işaret ile bitemezdi. onlara her sonun içinde olan merhametsiz bir tokat lazım gelirdi, hatta bir yumruk. kim bilir kaç aynadan acısını çıkartmıştı bu soruların. sahi daha geçen ay yeni bir ayna almamış miydi? ancak zarar çıkardı bu adamın girdiği her tepkimeden. belki de bu yüzden ister istemez kendisini bu kuyuya sürüklemişti. yoksa sürüklenmiş miydi. hepsi onun suçu diye düşündü, aynalar da, kuyu da, urgan da, damla da; hepsi orada sırıtan mendebur suretin suçu.
sonra her zamanki gibi aynı cevabı verdi, sert bir tokat. delirmiş gibiydi, belki de çoktan delirmişti. yalnızca devlet tarafından onaylanmış bir kâğıda sahip değildi. elleri amaçsızca havada sallanıyor. sanki tüm gücüyle sert bir mermi gibi sallanan bu ellerin şiddeti yetmezmiş gibi başını ellerine doğru sertce itiyordu. tüm gücüyle devam etti bu tek kişilik işkence nöbeti, dakikalarca.. kaşının altında suzuzlen birkaç damla kan durdurabildi onu. o kırmızı koyu sıcacık pelte az önce seyrettiği şu damlacigini hatırlattı adama.
akmam gerek dedi. herkesin, her şeyin arasından, yeryüzünün kanunlarına boyun eğerek akmam gerek. yoluma çıkan barajlarda nefes almam, ardından yüce iradenin kararlarına bağlı olarak yeniden akmam gerek. peki akan bir damla olmak, sorgulamanın getirdiği hareketli katılığı ve sıcaklığı reddetmek anlamına gelirse, daha kaç ayna kırmam gerekiyor diye düşündü? daha ne kadar canı yanmalı etrafımdaki rezidansların?
rezidans derdi ötekilere adam. çünkü kendisi bir harabeydi. yıllar önce kirilan ilk aynanın çatlaklarının etkisiyle çökmüştü onun müstakil varlığı. hatta bazı geceler daha da ileri giderdi. yine ruhunu ozanlardan mı çalmıştı bilinmez fakat aynalarını yerleştirdiği duvara şunları kazımıştı:
sen, güzeli cinkinlestiren;
sen, tanrının adaletinin celladı;
sen, haraviden harabelesen varlık;
sen, şunu asla unutma,
sen, toplumun göze batan çıkıntısı.
yeniden sıkıca tuttu arterlerinden ördüğü urganı adam, yeniden boynuna geçirdi. artık haykırıyordu tüm gücüyle:
sen!
sen, lanet olası ayna, hepsi senin suçun!
damlalar kayıyordu, buz ve yüzü kaygandı. sesi gürdü;
bu sefer yeniden haykırdı adam,
akmam gerek.
damlalar kaydı,
buz artık son gücüyle dayanmaya çalışıyordu. kan çoktan puturlesmis, gözündeki pınar kurumuştu. sonbaharda sürüklenen yapraklar umutsuz bir çabayı resmediyordu sokaklara, ve hayat kırılgan aynalar, yumuşak imla kuralları son bir kez selam durdu:
"minnet eyle ona tanrım; akması gerekti."
devamını gör...
137.
(bkz: zamane hikayeleri)
devamını gör...
138.
yazılı bir romanım var ki yazar mahlası sadece buraya has değil hayatımda.
devamını gör...
139.
#1581733
bu tarz birkaç hikayem daha var. totom açıkta kaldıkça yazarım.
bu tarz birkaç hikayem daha var. totom açıkta kaldıkça yazarım.
devamını gör...
140.
bir tuhaf cennet/ bölüm 1
taksici, "abi senin cennete geldik", durduğumuz yerden üç dört metre ötede, uzun otlar yüzünden zar zor seçilen tahta köprüyü işaret ederek "şu tahta köprüyü geçeceksin, kapısı orada" dedi. “altında pis su kanalı var, atlayayım deme, düşersin. düşersen de çıkmak için yarım saat yukarı yürümen gerekir” diye ekledi.
”bu mu yani sırat” dedim. “hani ateş, hani kılıçtan keskin kıldan ince tel”
“bu fakirlerin cenneti, ateşe verecek paraları olsa soba yakarlar kışın” diye yanıtladı.
"tamam, o zaman" dedim. ilk çıkan, tarihi taksimetrelere benzeyen taksimetredeki tutara baktım, 666 lira. taksici mahcup bir şekilde "buraya otobüs koymaları lazım, herkeste para olmuyor" dedi.
cebime davrandım. cep falan yok. böyle bembeyaz bir gecelik giymişim; sadece boyun ve iki de kol deliği olan, koni biçiminde aşağı doğru inen bir şey. iç çamaşırı giymemişim. hani çişim gelse eteği kaldır otur tuvalete.
"bende de para yok, yanıma koymamışlar" dedim ellerimi iki yana açarak.
"lanet olsun, eve ekmek götüremiyoruz”. durdu, yüzüme baktı, “de sekter git gireceğin yere" dedi.
gittim.
üstü kurumuş çamur kaplı, toz rengi tahta köprü, kırık dökük olmasına, adım attıkça gıcırdamasına rağmen sağlamdı. nitekim birkaç adımda geçtim ve “cennet no 1” yazılı levhanın bulunduğu kapıya yürüyüp içeri girdim.
çok büyük ve toprak renginin hâkim olduğu bir bahçeydi burası. bahçede çok sayıda tahta, çevresine dört kişinin ancak sıkışarak oturabileceği kadar küçük masalar vardı. masaların etrafına da dörder tahta sandalye dizilmişti. hem masalar hem de sandalyeler dışarıdaki köprü gibi toprak rengiydi ve bana kırk yıl, elli yıl öncesinin köy kahvelerini anımsatıyordu.
“sizi böyle alalım” dedi bir genç kadın sesi. sese döndüm. on dokuz, yirmi yaşlarında daha fazla değil bir genç kız… kızın üzerinde benim giydiğim gibi bir boyun ve iki kol deliği olan bir gömlek vardı. gömlek de toprak rengiydi ve göğüslerinin hemen altında bitiyordu. belden aşağısı tamamen çıplaktı. göğüslerinin ucunu gömlek kapatıyordu ama altı açıktı. yukarıdan aşağı süzdüm kendisini. “sen kimsin” dedim.
”ben bu cennetin hurilerinden biriyim” dedi.
”başkaları da mı var” dedim.
”çok” dedi. “mesai saati gelsin hepsi çıkar ortaya”
gerçekten de kısa bir süre sonra ortalık az önce konuştuğum huri gibi giyinmiş kadınlarla kaynıyordu. her masanın yanında en az iki huri. ilginç bir şekilde de hepsi birbirine benziyordu.
”nasıl ayırt edeceğiz sizi” dedim.
”saç rengimiz bir, kaş rengimiz iki” dedi. “başka ayrıntılar da var; onları zaman geçince kendiniz öğrenirsiniz.”
huriler ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra diğer cennet sakinleri de ortaya çıkmaya başladı. bıyıklı, sakallı, tüysüz, yüzsüz bir dolu adam…
bir de kafa, iki kol iki bacaktan oluşan vücudunun geri kalan kısımları silgiyle silinmiş gibi duran adamlar vardı. bunlar elbise falan giymemişti.
“bunlar kim ve ayrıca kadınlar yok mu” dedim.
”kadınlar diğer cennette. bir süre sonra ziyaret edebilirsin orayı ama önce buraya bir alış. bunlar da intihar bombacıları” dedi. patlama sonucunda gövdelerinin ortaları tamamen dağıldığı ve toplamak çok zaman aldığı için onları bu şekilde alıyorlar. bir umut bir şeyler olabilir diye hurilerin peşinden ayrılmaz bunlar. ama huri de olsak bizim de canımız var. o kadar eksik adamla hiç işimiz olmaz”
“çok sordum ama son bir soru daha sonra sormam herhalde” dedim. “şöyle bakıyorum buradaki erkek sayısı kadar huri var. hani burada adam başına yetmiş iki huri düşüyordu. nasıl oluyor bu”.
”doğru” diye yanıtladı. “istersen düşüyor” az ötede büyükçe bir tahta platformun üstünde ayakta duran adamı gösterdi. adamın yaklaşık on metre üstünde, ortası çukurlaşmış bir tente vardı. ne olduğunu anlamaya çalışırken tente olduğu gibi adamın kafasına düştü. tentenin içinden sayamadığım kadar kız çıktı.
”konu yanlış anlaşılmış, adam başına yetmiş iki huri böyle düşüyor” dedi yanımdaki huri. orada yetmiş iki taneler.
”adam nerede” dedim
huriler dağıldıktan sonra gördüm. sinekkapan bitkisi tarafından yakalanmış kurbağadan geri kalanlar kadar bir şey kalmıştı adamdan geriye. gerisi macun gibi bir şeydi.
”gel” dedi huri. “sen yoldan geldin yorgunsundur. sana bir masaj yapayım, kuytu bir yere gidelim.”
en kuytu yer örtüsü bile olmayan masanın altıydı tabi ki.
taksici, "abi senin cennete geldik", durduğumuz yerden üç dört metre ötede, uzun otlar yüzünden zar zor seçilen tahta köprüyü işaret ederek "şu tahta köprüyü geçeceksin, kapısı orada" dedi. “altında pis su kanalı var, atlayayım deme, düşersin. düşersen de çıkmak için yarım saat yukarı yürümen gerekir” diye ekledi.
”bu mu yani sırat” dedim. “hani ateş, hani kılıçtan keskin kıldan ince tel”
“bu fakirlerin cenneti, ateşe verecek paraları olsa soba yakarlar kışın” diye yanıtladı.
"tamam, o zaman" dedim. ilk çıkan, tarihi taksimetrelere benzeyen taksimetredeki tutara baktım, 666 lira. taksici mahcup bir şekilde "buraya otobüs koymaları lazım, herkeste para olmuyor" dedi.
cebime davrandım. cep falan yok. böyle bembeyaz bir gecelik giymişim; sadece boyun ve iki de kol deliği olan, koni biçiminde aşağı doğru inen bir şey. iç çamaşırı giymemişim. hani çişim gelse eteği kaldır otur tuvalete.
"bende de para yok, yanıma koymamışlar" dedim ellerimi iki yana açarak.
"lanet olsun, eve ekmek götüremiyoruz”. durdu, yüzüme baktı, “de sekter git gireceğin yere" dedi.
gittim.
üstü kurumuş çamur kaplı, toz rengi tahta köprü, kırık dökük olmasına, adım attıkça gıcırdamasına rağmen sağlamdı. nitekim birkaç adımda geçtim ve “cennet no 1” yazılı levhanın bulunduğu kapıya yürüyüp içeri girdim.
çok büyük ve toprak renginin hâkim olduğu bir bahçeydi burası. bahçede çok sayıda tahta, çevresine dört kişinin ancak sıkışarak oturabileceği kadar küçük masalar vardı. masaların etrafına da dörder tahta sandalye dizilmişti. hem masalar hem de sandalyeler dışarıdaki köprü gibi toprak rengiydi ve bana kırk yıl, elli yıl öncesinin köy kahvelerini anımsatıyordu.
“sizi böyle alalım” dedi bir genç kadın sesi. sese döndüm. on dokuz, yirmi yaşlarında daha fazla değil bir genç kız… kızın üzerinde benim giydiğim gibi bir boyun ve iki kol deliği olan bir gömlek vardı. gömlek de toprak rengiydi ve göğüslerinin hemen altında bitiyordu. belden aşağısı tamamen çıplaktı. göğüslerinin ucunu gömlek kapatıyordu ama altı açıktı. yukarıdan aşağı süzdüm kendisini. “sen kimsin” dedim.
”ben bu cennetin hurilerinden biriyim” dedi.
”başkaları da mı var” dedim.
”çok” dedi. “mesai saati gelsin hepsi çıkar ortaya”
gerçekten de kısa bir süre sonra ortalık az önce konuştuğum huri gibi giyinmiş kadınlarla kaynıyordu. her masanın yanında en az iki huri. ilginç bir şekilde de hepsi birbirine benziyordu.
”nasıl ayırt edeceğiz sizi” dedim.
”saç rengimiz bir, kaş rengimiz iki” dedi. “başka ayrıntılar da var; onları zaman geçince kendiniz öğrenirsiniz.”
huriler ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra diğer cennet sakinleri de ortaya çıkmaya başladı. bıyıklı, sakallı, tüysüz, yüzsüz bir dolu adam…
bir de kafa, iki kol iki bacaktan oluşan vücudunun geri kalan kısımları silgiyle silinmiş gibi duran adamlar vardı. bunlar elbise falan giymemişti.
“bunlar kim ve ayrıca kadınlar yok mu” dedim.
”kadınlar diğer cennette. bir süre sonra ziyaret edebilirsin orayı ama önce buraya bir alış. bunlar da intihar bombacıları” dedi. patlama sonucunda gövdelerinin ortaları tamamen dağıldığı ve toplamak çok zaman aldığı için onları bu şekilde alıyorlar. bir umut bir şeyler olabilir diye hurilerin peşinden ayrılmaz bunlar. ama huri de olsak bizim de canımız var. o kadar eksik adamla hiç işimiz olmaz”
“çok sordum ama son bir soru daha sonra sormam herhalde” dedim. “şöyle bakıyorum buradaki erkek sayısı kadar huri var. hani burada adam başına yetmiş iki huri düşüyordu. nasıl oluyor bu”.
”doğru” diye yanıtladı. “istersen düşüyor” az ötede büyükçe bir tahta platformun üstünde ayakta duran adamı gösterdi. adamın yaklaşık on metre üstünde, ortası çukurlaşmış bir tente vardı. ne olduğunu anlamaya çalışırken tente olduğu gibi adamın kafasına düştü. tentenin içinden sayamadığım kadar kız çıktı.
”konu yanlış anlaşılmış, adam başına yetmiş iki huri böyle düşüyor” dedi yanımdaki huri. orada yetmiş iki taneler.
”adam nerede” dedim
huriler dağıldıktan sonra gördüm. sinekkapan bitkisi tarafından yakalanmış kurbağadan geri kalanlar kadar bir şey kalmıştı adamdan geriye. gerisi macun gibi bir şeydi.
”gel” dedi huri. “sen yoldan geldin yorgunsundur. sana bir masaj yapayım, kuytu bir yere gidelim.”
en kuytu yer örtüsü bile olmayan masanın altıydı tabi ki.
devamını gör...