yazarların yazdığı hikayeler
başlık "delirmiş_psikolog" tarafından 14.11.2020 17:34 tarihinde açılmıştır.
21.
hikaye ismi: ilk sigara
— gelmek istemediğine emin misin ali?
— eminim anne, ders çalışmam gerekiyor.
aslında ders falan çalışmayacaktı. bir haftadır evde yalnız kalmak için bahane kovalıyordu. o bahane de anne ve babasının ...’ya gitmeye karar vermeleriyle zuhur olmuştu.
ali geçen hafta okuldan geldiğinde annesi akşam yemeği hazırladığı için mutfaktaydı. sigara paketini de salonda, televizyon sehpasının üzerinde bırakmıştı. ya da unutmuştu, şimdiye kadar ilk defa sigara paketi ali’yle baş başa kalmıştı. annesi de babası da her zaman ya yanlarında taşırlar ya da yatak odalarında bırakırlardı sigaralarını. hiçbir zaman da ali’nin yanında sigara içmezlerdi. ama ali babasının reklam aralarında neden balkona gittiğini biliyor, gündüzleri annesinden sonra banyoya gittiğinde duyduğu keskin kokunun sigaradan çıkmış olduğunu anlıyordu. arkadaşlarından birkaçı da sigara içerdi. ara sıra ali’ye uzatsalar da ali asla onların uzattığını almaya yeltenmemişti. yeltenmemesinin nedeni içmek istememesi değildi tabii. annesi de, babası da defalarca uzun uzun tembihlerde bulunarak sigara içmemesi gerektiğini, sigara içmenin sağlıksız ve zararlı olduğunu anlatmıştı. içmek istemiyordu çünkü annesine ve babasına içmeyeceğine dair söz vermişti. eğer içer de bir tanıdığı tarafından yakalanırsa kesinlikle ailesinin kulağına gideceğini biliyor, bundan dolayı da cezalandırılacağını kestiriyordu.
nitekim yakalanırsa uzun uzun sigaranın zararlarıyla ilgili nutuklar işitecek ve cezalandırılacaktı da. bu yüzden dışarıda ne kadar gözden uzak olursa olsun sigara içmek tehlikeliydi.
ali, geçen hafta sehpanın üzerindeki sigara paketini görmüştü. mutfaktan gelen sesten de anlayacağı üzerine annesi yemek hazırlamaya yeni başlamış, bir hayli zaman da ortalıkta görünmeyecekti. çantasını omuzlarından indirmeden salonun ortasında durdu. önce mutfağa doğru sonra da televizyon sehpasına baktı. bir tane sigara alma fikri daha aklına gelmeden kalp atışları hızlandı, yüzüne kan tırmandı ve ateşi yükseldi. sanki annesi kapının sesini duymamış gibi ayak ucuna basarak sehpaya doğru yöneldi, sigara paketini eline aldı. paketi yükseltip başına yaklaştırdıkça kalp atışları yükseliyordu. sanki kalbi kulaklarında atıyor gibi kulakları tıkandı. nefesini tutup usulca sigara paketini açtı. paketin yarısı doluydu. fark edilmeyeceğini umarak bir tane alıp aceleyle pantolonunun cebine soktu. aceleciliğinin de etkisiyle sigaranın ucu kırılmıştı ama ali bunun farkına ancak bir hafta sonra varacaktı. yine acele ederek sigara paketini kapayıp aslında sakin bir şekilde koyacağından daha uzun bir sürede yerine koydu. sigaralar bir tane eksik olarak yerine geçtiğinde yüzündeki sıcaklık azalmaya başlamıştı bile. biraz sonra çantasını odasına koymaya gittiğinde annesi mutfaktan beklediğinden erken çıktı, sehpanın üzerine koyduğunu hatırladığı paketini yerinden alıp odasına götürdü. annesi de paketten bir tane eksiltip cebinde ucu kırılmamış sapasağlam bir sigara ve çakmakla tuvalete yöneldi.
odasına giren ali biraz yatışmış olsa da hâlâ normalden yüksek atan kalbi, ali’nin odasındaki kitaplığın alt bölmesine eğilip kitapların çoğunu indirerek sanki bakarsa annesine işte tam o an yakalanacakmış gibi göz ucuyla bile bakmadan cebinden çıkardığı ve henüz ucunun kırık olduğunu bilmediği sigarayı kitaplık rafının en arkasına atıp indirdiği kitaplarla onu iyice kamufle edene kadar tam olarak yatışmadı. uygun bir bahane bulup da içeceği ilk sigaranın iyi bir yere saklandığından emin olan ali, deminden beri tuttuğu nefesini gürültülü bir şekilde bırakmış, üstünü değiştirdikten sonra oturma odasına gidip televizyonu açmıştı. koltuğa oturunca baktığı ilk yer az önce hırsızlık yaptığı yerdi. sigara paketinin eski yerinde olmadığını fark ettiğinde kalp atışının tekrar yükselişi ve “acaba fark etti mi?” korkusu annesinden sonra tuvalete girip oranın kesinlikle yeni sigara içilmiş izlenimi verdiğini fark edene kadar sürdü. fark edilmediğinden emin olduktan sonra artık tek bir iş kalmıştı. bir bahane bulup evde sigarasıyla yalnız kalmak ve sigara içmenin nasıl bir şey olduğunu keşfetmek.
nihayet o fırsatı bugün yakalamıştı.
annesiyle babası hiç ısrar etmeden ali’ye kim olursa olsun kapıyı açmaması gerektiğini hatırlatarak evden uzaklaştı. her şeyi daha önce saatlerce planlayan ali, onlar kapıdan çıkar çıkmaz işine kalkışmamış, planladığı gibi on beş dakika beklemeye koyulmuştu. saatine yüzüncü kez baktığında on beş dakika geçtiğini gördü. artık vakit gelmişti. birazdan annesiyle babasının sürekli yaptığı, arkadaşlarının defalarca ona tavsiye ettiği şeyi gerçekleştirecek; herkesi mutlu eden bu şeyle mutlu olacaktı.
hiç acele etmeden ve televizyonu kapatmaya gerek duymadan koltuktan kalktı, doğruca odasına gitti. bir haftadır dokunmadığı kitaplığın alt rafına eğilip sağ taraftaki birkaç kitabı kaldırarak toplanmış yatağının üzerine koydu. sanki orada görmeyecekmiş gibi biraz endişelenip kitaplığın altına doğru başını eğdi. oradaydı, üzerine birkaç kitabın binmesiyle biraz şekli değişmiş ve ucundan biraz hasar almış olsa da ilk sigarası kitaplığının en alt rafının sol köşesine doğru uzanmış, ali’nin onu almasını bekliyordu.
hiçbir engelle karşılaşmayan eli, doğruca sigarayla buluşmuş ve bu sefer öncekinden daha saygı gösterilerek onu hiç hasar almadan pantolonunun cebine yerleşmişti. ali, yatağının üzerindeki kitapları yerine yerleştirip odasından çıktı.
nasıl bir yol izleyeceğini bir haftadır planlamıştı. aynı planladığı gibi yaptı. oturma odasından ne olur ne olmaz diyerek olur da kokusu kalır diye kokuyu absorbe etmek için oda spreyini aldı. mutfağa elinde sprey, cebinde bir haftadır hayalini kurduğu sigarasıyla girip doğruca balkona yöneldi. balkonun güneşliğini olur da o anda komşularından biri evlerini gözler onu uygunsuz bir iş yaparken görür ve ailesine ihbar eder diye boydan boya çekti. genelde babasının kullandığı küllüğü oturma odasının balkonundan alıp mutfak balkonunda duran küçük masanın üzerine koydu. bir şey unutmuş mu diye bir müddet düşündü ve unutulan bir şey olmadığına karar verdi. ailesi evde yoktu, balkonun güneşliğini çekmişti, oda spreyi pencerenin dış pervazındaki yerini almış, küllük de birazdan üzerine düşen vazifeyi yerine getirecek bir konuma yerleştirilmişti. şimdi yapılacak şey mutfağa girip dolaptan sigarasına eşlik edecek bir meyve suyu almak, ocaktan sigarasını yakıp balkondaki sandalyeye yerleşip hep hayal ettiği şu hazzı tatmaktı.
önce bir bardak meyve suyu doldurdu, masadaki küllüğün yanına koydu. sonra da sigarasını yakmak için mutfağa yöneldi. birazdan ailesinin koyduğu bir yasağı çiğneyecekti ve bu, onu hiç endişelendirmiyordu. aksine birazcık heyecanlandırıyordu. vücudu karıncalanmaya, ateşi yükselmeye başlamıştı. yavaş adımlarla gözlerini kocaman açmış bir şekilde ocağa yöneldi, düğmesini itip çıt çıt sesini çıkarttı. nefes alışverişi yavaşlamaya başlarken düğmeyi hafifçe sola doğru çevirdi. ocak birkaç defa daha çıtladıktan sonra birden onlarca ateş parçası bir halka oluşturarak kendini gösterdi. ocak düğmesindeki eli çekti, pantolonunun cebine soktu, iki parmak ucuyla tuttuğu büzülmüş sigarasını çıkarıp iki elini kullanarak düz bir şekle soktu. sigaranın vücudu yumuşak ve kırışıktı, ucundan aldığı hasarla da bir miktar tütün yerini boşaltmıştı. bu yaşlanmış gibi duran sigara, onun ilk sigarası olacaktı. o an onun gözünde kusursuz bir şey gibi görünüyordu. onun kahverengi kısmını arkadaşlarından gördüğü gibi ince dudaklarının arasına yerleştirdi. dudakları sigara izmaritini çevreleyen bir halka oluşturdu. ağzındaki sigarayı yüzünü yavaş yavaş ısıtarak başından sarkan saçı yakmamaya özen göstererek ocakta filizlenmiş ateş demetine yaklaştırdı. sigaranın ucu ateş çemberine hasar verirken arkadaşlarından öğrendiği gibi yanaklarını içe çökecek şekilde sigaranın içinden geçen bir nefes aldı. sigarası yanarken körpecik akciğerleri temiz havadan başka ilk defa içine giren bu kirli dumana tepki göstererek onu bir öksürük nöbetine tuttu. onu öksürterek ciğerlerinden çıkan duman yükselip gözlerini yakmıştı. sigarasını düşürmeden ağzından çıkarmayı başarmış, öksürük nöbeti devam ederken ocağı söndürmeyi ihmal etmeyerek elindeki sigarayla planladığı yere, balkondaki sandalyeye şaşkın bir şekilde oturmuştu.
her şey planladığı gibi gidiyordu ama bu öksürme krizini hesaba katmamıştı. onu nefesini kesecek kadar heyecanlandıran bu ilk deneyim bu muydu? herkesin öve öve yaptığı bu eylem, neden onun canını yakmıştı. gözleri yanmış, boğazı acımış ve sanki akciğerleri ateş almıştı. sigaradan aldığı ilk dumanın üzerinden bir dakika kadar geçmişti. bardağından aldığı kocaman yudum meyve suyu biraz boğazına iyi gelse de ciğerleri hâlâ kendine gelememişti. bir yerde yanlış yaptığını düşünüyordu. küllüğe koyduğu sigarayı biraz uzağına koymuş, ucundan yukarıya çıkan ince gri dumanı izleyerek nerede hata yaptığını anlamaya çalışıyordu. biraz daha bekleyip canını yakmayan nefesler almaya başladığında tekrar denemeye karar verdi. usulca elini uzatarak küllükteki sigarayı başkalarında gördüğü gibi işaret ve orta parmağının ucuna koydu, yavaşça ağzına doğru getirdi. parmaklarının iç kısmından taşan bir parça sigara izmaritini dudaklarını arasına koymadan önce gözlerini dumanla bir daha yanmaması için kapadı. sigara yerine geçtikten sonra tekrar sigarayı büzüştürecek bir dumanı içinden geçirerek içine çekti.
dudaklarının ardından çıkıp dişlerinin arasından yayılan duman önce dilinin sırtından geçerek nefes borusuna yetişti, sanki bir alevmiş gibi boğazını ciğerleriyle buluştuğu yere kadar yaka yaka ilerledi, temiz oksijenle karşılaşmayı uman ciğerleri hüsrana uğratarak bütün gözeneklerini selle karşılaşmış bir sokak gibi kapladı. buna alışık olmayan ali’nin vücudu kendisini bu musibetten kurtarmak için ani bir refleksle onu dolu dolu öksürttü. öksürürken dumanın da henüz zedelediği soluk borusu tahrip oluyor, kirli duman acıtarak geldiği yolu bir tarlayı sürüyormuş gibi yırtarak dışarı çıkıyordu. sigarasını küllüğe atan ali, dakikalarca gözleri yaşararak öksürdü. meyve suyunu getirdiğine şükrederek birkaç yudum alıp kendini biraz sonra toparladı. bu yaşadığı şey onu şaşırtmaktan çok hüsrana uğrattı.
neydi bu şimdi? bir haftadır hayalini kurduğu onun derslerine bile konsantre olmasını engelleyen şey bu muydu? neler bekliyordu da neler olmuştu öyle? arkadaşları bunun çok zevk verdiğini söylüyordu. ailesi bunu yıllardır yapıyordu. annesi…
bu kadar can yakan bir şeyi…
ona yıllarca kötü, sağlıksız, zararlı olduğunu söyledikleri bu şeyi nasıl oluyordu da yıllarca yapabiliyorlardı. nasıl oluyordu da bu iğrenç şeyi içmek için kendilerini zorluyor, bunun için bir de para verebiliyorlardı. bundan nasıl bir zevk alabiliyorlardı, hiç anlamış değildi. kaşlarını çatmış, öfkeli bir şekilde arada öksürerek küllükten yukarıya biraz yükselip hafifçe salınarak tepede dağılan bir duman bırakan sigaraya baktı. onu parmaklarının arasına alarak yanan ucunu küllüğün içine bastırıp söndürdü.
buna değmiş miydi? annesinin ısrarla yapmaması gerektiğini söyleyen bu suçu işleyip ondan bir şey çalmasına…
ilk defa bir şey çalmış olduğunu fark etti. artık o bir hırsızdı! birden bir utanç duydu. bir kabahat işlemişti ve utanıyordu. zaten dumandan ötürü yaşarmış gözleri birden ağlamaklı oldu. içine girdiği pişmanlık bütün vücudunu ele alıp tüylerini kabarttı. annesine yalan söylemiş, ondan bir şey çalmış, ona koydukları bir yasağı çiğnemişti. peki niçin? pişmandı, annesi geldiğinde olanları ona anlatacak, özür dileyecekti.
meyve suyundan bir yudum daha aldı. ortalığı toparlayıp küllükteki pişmanlığını imha etmek istiyordu. onu dış dünyadan gizleyen güneşliği çekecek, getirdiği spreyden birkaç sıkımla balkonu çiçek kokutacak, küllüktekini bir poşete koyup sitenin önündeki çöpe atacaktı. önce güneşliği çekmek için ayağa kalktı. ayağa birden kalkınca başı muazzam bir şekilde dönmeye başladı, görüşü bulandı. bütün vücudu titriyor, kendisini oldukça hafif hissediyordu. aynı zamanda çok ağırdı vücudu. olduğu yere tekrar çöktü. elini kaldırıp bardaktan bir yudum daha almak istiyordu ama sanki kolları ağırlaşmıştı. sırtını iyice sandalyeye dayadı. içinde bulunduğu bu kasvetli durumun kendisine haz verdiğini hissediyordu. hâlâ boğazı yanıyordu, ciğerleri ağrıyordu ama… mutluluk duyuyordu. kendisini hiç olmadığı kadar iyi hissediyor, gülümsemesine engel olamıyordu. beklediği şey bu muydu? bu sarsıcı bir şeydi. az önce hissettiği bütün utanç onu terk etmiş, yerini bu hisse bırakmıştı.
biraz sonra etkisi geçmişti. etkisi geçmişti ama aldığı hazla dudaklarında oluşan gülümseme daha onu terk etmemişti. birden bakışı küllükteki sönmüş sigarayla buluştu. gülümsemesi bir kat daha arttı. onu tekrar yakacaktı.
buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim.
— gelmek istemediğine emin misin ali?
— eminim anne, ders çalışmam gerekiyor.
aslında ders falan çalışmayacaktı. bir haftadır evde yalnız kalmak için bahane kovalıyordu. o bahane de anne ve babasının ...’ya gitmeye karar vermeleriyle zuhur olmuştu.
ali geçen hafta okuldan geldiğinde annesi akşam yemeği hazırladığı için mutfaktaydı. sigara paketini de salonda, televizyon sehpasının üzerinde bırakmıştı. ya da unutmuştu, şimdiye kadar ilk defa sigara paketi ali’yle baş başa kalmıştı. annesi de babası da her zaman ya yanlarında taşırlar ya da yatak odalarında bırakırlardı sigaralarını. hiçbir zaman da ali’nin yanında sigara içmezlerdi. ama ali babasının reklam aralarında neden balkona gittiğini biliyor, gündüzleri annesinden sonra banyoya gittiğinde duyduğu keskin kokunun sigaradan çıkmış olduğunu anlıyordu. arkadaşlarından birkaçı da sigara içerdi. ara sıra ali’ye uzatsalar da ali asla onların uzattığını almaya yeltenmemişti. yeltenmemesinin nedeni içmek istememesi değildi tabii. annesi de, babası da defalarca uzun uzun tembihlerde bulunarak sigara içmemesi gerektiğini, sigara içmenin sağlıksız ve zararlı olduğunu anlatmıştı. içmek istemiyordu çünkü annesine ve babasına içmeyeceğine dair söz vermişti. eğer içer de bir tanıdığı tarafından yakalanırsa kesinlikle ailesinin kulağına gideceğini biliyor, bundan dolayı da cezalandırılacağını kestiriyordu.
nitekim yakalanırsa uzun uzun sigaranın zararlarıyla ilgili nutuklar işitecek ve cezalandırılacaktı da. bu yüzden dışarıda ne kadar gözden uzak olursa olsun sigara içmek tehlikeliydi.
ali, geçen hafta sehpanın üzerindeki sigara paketini görmüştü. mutfaktan gelen sesten de anlayacağı üzerine annesi yemek hazırlamaya yeni başlamış, bir hayli zaman da ortalıkta görünmeyecekti. çantasını omuzlarından indirmeden salonun ortasında durdu. önce mutfağa doğru sonra da televizyon sehpasına baktı. bir tane sigara alma fikri daha aklına gelmeden kalp atışları hızlandı, yüzüne kan tırmandı ve ateşi yükseldi. sanki annesi kapının sesini duymamış gibi ayak ucuna basarak sehpaya doğru yöneldi, sigara paketini eline aldı. paketi yükseltip başına yaklaştırdıkça kalp atışları yükseliyordu. sanki kalbi kulaklarında atıyor gibi kulakları tıkandı. nefesini tutup usulca sigara paketini açtı. paketin yarısı doluydu. fark edilmeyeceğini umarak bir tane alıp aceleyle pantolonunun cebine soktu. aceleciliğinin de etkisiyle sigaranın ucu kırılmıştı ama ali bunun farkına ancak bir hafta sonra varacaktı. yine acele ederek sigara paketini kapayıp aslında sakin bir şekilde koyacağından daha uzun bir sürede yerine koydu. sigaralar bir tane eksik olarak yerine geçtiğinde yüzündeki sıcaklık azalmaya başlamıştı bile. biraz sonra çantasını odasına koymaya gittiğinde annesi mutfaktan beklediğinden erken çıktı, sehpanın üzerine koyduğunu hatırladığı paketini yerinden alıp odasına götürdü. annesi de paketten bir tane eksiltip cebinde ucu kırılmamış sapasağlam bir sigara ve çakmakla tuvalete yöneldi.
odasına giren ali biraz yatışmış olsa da hâlâ normalden yüksek atan kalbi, ali’nin odasındaki kitaplığın alt bölmesine eğilip kitapların çoğunu indirerek sanki bakarsa annesine işte tam o an yakalanacakmış gibi göz ucuyla bile bakmadan cebinden çıkardığı ve henüz ucunun kırık olduğunu bilmediği sigarayı kitaplık rafının en arkasına atıp indirdiği kitaplarla onu iyice kamufle edene kadar tam olarak yatışmadı. uygun bir bahane bulup da içeceği ilk sigaranın iyi bir yere saklandığından emin olan ali, deminden beri tuttuğu nefesini gürültülü bir şekilde bırakmış, üstünü değiştirdikten sonra oturma odasına gidip televizyonu açmıştı. koltuğa oturunca baktığı ilk yer az önce hırsızlık yaptığı yerdi. sigara paketinin eski yerinde olmadığını fark ettiğinde kalp atışının tekrar yükselişi ve “acaba fark etti mi?” korkusu annesinden sonra tuvalete girip oranın kesinlikle yeni sigara içilmiş izlenimi verdiğini fark edene kadar sürdü. fark edilmediğinden emin olduktan sonra artık tek bir iş kalmıştı. bir bahane bulup evde sigarasıyla yalnız kalmak ve sigara içmenin nasıl bir şey olduğunu keşfetmek.
nihayet o fırsatı bugün yakalamıştı.
annesiyle babası hiç ısrar etmeden ali’ye kim olursa olsun kapıyı açmaması gerektiğini hatırlatarak evden uzaklaştı. her şeyi daha önce saatlerce planlayan ali, onlar kapıdan çıkar çıkmaz işine kalkışmamış, planladığı gibi on beş dakika beklemeye koyulmuştu. saatine yüzüncü kez baktığında on beş dakika geçtiğini gördü. artık vakit gelmişti. birazdan annesiyle babasının sürekli yaptığı, arkadaşlarının defalarca ona tavsiye ettiği şeyi gerçekleştirecek; herkesi mutlu eden bu şeyle mutlu olacaktı.
hiç acele etmeden ve televizyonu kapatmaya gerek duymadan koltuktan kalktı, doğruca odasına gitti. bir haftadır dokunmadığı kitaplığın alt rafına eğilip sağ taraftaki birkaç kitabı kaldırarak toplanmış yatağının üzerine koydu. sanki orada görmeyecekmiş gibi biraz endişelenip kitaplığın altına doğru başını eğdi. oradaydı, üzerine birkaç kitabın binmesiyle biraz şekli değişmiş ve ucundan biraz hasar almış olsa da ilk sigarası kitaplığının en alt rafının sol köşesine doğru uzanmış, ali’nin onu almasını bekliyordu.
hiçbir engelle karşılaşmayan eli, doğruca sigarayla buluşmuş ve bu sefer öncekinden daha saygı gösterilerek onu hiç hasar almadan pantolonunun cebine yerleşmişti. ali, yatağının üzerindeki kitapları yerine yerleştirip odasından çıktı.
nasıl bir yol izleyeceğini bir haftadır planlamıştı. aynı planladığı gibi yaptı. oturma odasından ne olur ne olmaz diyerek olur da kokusu kalır diye kokuyu absorbe etmek için oda spreyini aldı. mutfağa elinde sprey, cebinde bir haftadır hayalini kurduğu sigarasıyla girip doğruca balkona yöneldi. balkonun güneşliğini olur da o anda komşularından biri evlerini gözler onu uygunsuz bir iş yaparken görür ve ailesine ihbar eder diye boydan boya çekti. genelde babasının kullandığı küllüğü oturma odasının balkonundan alıp mutfak balkonunda duran küçük masanın üzerine koydu. bir şey unutmuş mu diye bir müddet düşündü ve unutulan bir şey olmadığına karar verdi. ailesi evde yoktu, balkonun güneşliğini çekmişti, oda spreyi pencerenin dış pervazındaki yerini almış, küllük de birazdan üzerine düşen vazifeyi yerine getirecek bir konuma yerleştirilmişti. şimdi yapılacak şey mutfağa girip dolaptan sigarasına eşlik edecek bir meyve suyu almak, ocaktan sigarasını yakıp balkondaki sandalyeye yerleşip hep hayal ettiği şu hazzı tatmaktı.
önce bir bardak meyve suyu doldurdu, masadaki küllüğün yanına koydu. sonra da sigarasını yakmak için mutfağa yöneldi. birazdan ailesinin koyduğu bir yasağı çiğneyecekti ve bu, onu hiç endişelendirmiyordu. aksine birazcık heyecanlandırıyordu. vücudu karıncalanmaya, ateşi yükselmeye başlamıştı. yavaş adımlarla gözlerini kocaman açmış bir şekilde ocağa yöneldi, düğmesini itip çıt çıt sesini çıkarttı. nefes alışverişi yavaşlamaya başlarken düğmeyi hafifçe sola doğru çevirdi. ocak birkaç defa daha çıtladıktan sonra birden onlarca ateş parçası bir halka oluşturarak kendini gösterdi. ocak düğmesindeki eli çekti, pantolonunun cebine soktu, iki parmak ucuyla tuttuğu büzülmüş sigarasını çıkarıp iki elini kullanarak düz bir şekle soktu. sigaranın vücudu yumuşak ve kırışıktı, ucundan aldığı hasarla da bir miktar tütün yerini boşaltmıştı. bu yaşlanmış gibi duran sigara, onun ilk sigarası olacaktı. o an onun gözünde kusursuz bir şey gibi görünüyordu. onun kahverengi kısmını arkadaşlarından gördüğü gibi ince dudaklarının arasına yerleştirdi. dudakları sigara izmaritini çevreleyen bir halka oluşturdu. ağzındaki sigarayı yüzünü yavaş yavaş ısıtarak başından sarkan saçı yakmamaya özen göstererek ocakta filizlenmiş ateş demetine yaklaştırdı. sigaranın ucu ateş çemberine hasar verirken arkadaşlarından öğrendiği gibi yanaklarını içe çökecek şekilde sigaranın içinden geçen bir nefes aldı. sigarası yanarken körpecik akciğerleri temiz havadan başka ilk defa içine giren bu kirli dumana tepki göstererek onu bir öksürük nöbetine tuttu. onu öksürterek ciğerlerinden çıkan duman yükselip gözlerini yakmıştı. sigarasını düşürmeden ağzından çıkarmayı başarmış, öksürük nöbeti devam ederken ocağı söndürmeyi ihmal etmeyerek elindeki sigarayla planladığı yere, balkondaki sandalyeye şaşkın bir şekilde oturmuştu.
her şey planladığı gibi gidiyordu ama bu öksürme krizini hesaba katmamıştı. onu nefesini kesecek kadar heyecanlandıran bu ilk deneyim bu muydu? herkesin öve öve yaptığı bu eylem, neden onun canını yakmıştı. gözleri yanmış, boğazı acımış ve sanki akciğerleri ateş almıştı. sigaradan aldığı ilk dumanın üzerinden bir dakika kadar geçmişti. bardağından aldığı kocaman yudum meyve suyu biraz boğazına iyi gelse de ciğerleri hâlâ kendine gelememişti. bir yerde yanlış yaptığını düşünüyordu. küllüğe koyduğu sigarayı biraz uzağına koymuş, ucundan yukarıya çıkan ince gri dumanı izleyerek nerede hata yaptığını anlamaya çalışıyordu. biraz daha bekleyip canını yakmayan nefesler almaya başladığında tekrar denemeye karar verdi. usulca elini uzatarak küllükteki sigarayı başkalarında gördüğü gibi işaret ve orta parmağının ucuna koydu, yavaşça ağzına doğru getirdi. parmaklarının iç kısmından taşan bir parça sigara izmaritini dudaklarını arasına koymadan önce gözlerini dumanla bir daha yanmaması için kapadı. sigara yerine geçtikten sonra tekrar sigarayı büzüştürecek bir dumanı içinden geçirerek içine çekti.
dudaklarının ardından çıkıp dişlerinin arasından yayılan duman önce dilinin sırtından geçerek nefes borusuna yetişti, sanki bir alevmiş gibi boğazını ciğerleriyle buluştuğu yere kadar yaka yaka ilerledi, temiz oksijenle karşılaşmayı uman ciğerleri hüsrana uğratarak bütün gözeneklerini selle karşılaşmış bir sokak gibi kapladı. buna alışık olmayan ali’nin vücudu kendisini bu musibetten kurtarmak için ani bir refleksle onu dolu dolu öksürttü. öksürürken dumanın da henüz zedelediği soluk borusu tahrip oluyor, kirli duman acıtarak geldiği yolu bir tarlayı sürüyormuş gibi yırtarak dışarı çıkıyordu. sigarasını küllüğe atan ali, dakikalarca gözleri yaşararak öksürdü. meyve suyunu getirdiğine şükrederek birkaç yudum alıp kendini biraz sonra toparladı. bu yaşadığı şey onu şaşırtmaktan çok hüsrana uğrattı.
neydi bu şimdi? bir haftadır hayalini kurduğu onun derslerine bile konsantre olmasını engelleyen şey bu muydu? neler bekliyordu da neler olmuştu öyle? arkadaşları bunun çok zevk verdiğini söylüyordu. ailesi bunu yıllardır yapıyordu. annesi…
bu kadar can yakan bir şeyi…
ona yıllarca kötü, sağlıksız, zararlı olduğunu söyledikleri bu şeyi nasıl oluyordu da yıllarca yapabiliyorlardı. nasıl oluyordu da bu iğrenç şeyi içmek için kendilerini zorluyor, bunun için bir de para verebiliyorlardı. bundan nasıl bir zevk alabiliyorlardı, hiç anlamış değildi. kaşlarını çatmış, öfkeli bir şekilde arada öksürerek küllükten yukarıya biraz yükselip hafifçe salınarak tepede dağılan bir duman bırakan sigaraya baktı. onu parmaklarının arasına alarak yanan ucunu küllüğün içine bastırıp söndürdü.
buna değmiş miydi? annesinin ısrarla yapmaması gerektiğini söyleyen bu suçu işleyip ondan bir şey çalmasına…
ilk defa bir şey çalmış olduğunu fark etti. artık o bir hırsızdı! birden bir utanç duydu. bir kabahat işlemişti ve utanıyordu. zaten dumandan ötürü yaşarmış gözleri birden ağlamaklı oldu. içine girdiği pişmanlık bütün vücudunu ele alıp tüylerini kabarttı. annesine yalan söylemiş, ondan bir şey çalmış, ona koydukları bir yasağı çiğnemişti. peki niçin? pişmandı, annesi geldiğinde olanları ona anlatacak, özür dileyecekti.
meyve suyundan bir yudum daha aldı. ortalığı toparlayıp küllükteki pişmanlığını imha etmek istiyordu. onu dış dünyadan gizleyen güneşliği çekecek, getirdiği spreyden birkaç sıkımla balkonu çiçek kokutacak, küllüktekini bir poşete koyup sitenin önündeki çöpe atacaktı. önce güneşliği çekmek için ayağa kalktı. ayağa birden kalkınca başı muazzam bir şekilde dönmeye başladı, görüşü bulandı. bütün vücudu titriyor, kendisini oldukça hafif hissediyordu. aynı zamanda çok ağırdı vücudu. olduğu yere tekrar çöktü. elini kaldırıp bardaktan bir yudum daha almak istiyordu ama sanki kolları ağırlaşmıştı. sırtını iyice sandalyeye dayadı. içinde bulunduğu bu kasvetli durumun kendisine haz verdiğini hissediyordu. hâlâ boğazı yanıyordu, ciğerleri ağrıyordu ama… mutluluk duyuyordu. kendisini hiç olmadığı kadar iyi hissediyor, gülümsemesine engel olamıyordu. beklediği şey bu muydu? bu sarsıcı bir şeydi. az önce hissettiği bütün utanç onu terk etmiş, yerini bu hisse bırakmıştı.
biraz sonra etkisi geçmişti. etkisi geçmişti ama aldığı hazla dudaklarında oluşan gülümseme daha onu terk etmemişti. birden bakışı küllükteki sönmüş sigarayla buluştu. gülümsemesi bir kat daha arttı. onu tekrar yakacaktı.
buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim.
devamını gör...
22.
adı konulmamış, tanısı olmayan bir hastalıktı bu. kendisinin olmayan bir hayatın sanki ondan çalınmış da yayınlanıyormuş düşüncesiydi turan'ı ele geçiren. aklının ona oynadığı garip bir oyundu. son dönemin popüler dizisi aşk masalının kendi hayatından uyarlandığına inanıyordu. başroldeki deniz eroğlu aslında turan vural'ın ta kendisiydi ona göre. başından geçen olayları nasıl olduysa öğrenmişler ve dizi yapmışlardı. haftalardır televizyondan kendisini izliyordu turan. etrafındakilerin ona inanmaması veya bu düşüncesine önem vermemeleri umrunda değildi. düpedüz hayatını çalmışlardı.
turan'ın bu benzerliği daha ilk izlediği bölümden farketmesine şaşmamalı. çünkü kafasının içerisinde nasıl bir şartlandırma mevcutsa en alakasız özellikleri bile benzetebiliyordu. her şeyden evvel görünüşle başlayalım. ilk defa gördüğünde deniz karakterinin fiziksel olarak kendinden daha kısa ve kilolu seçildiğini düşünüyordu, turan'ın gözleri koyu kahverengi deniz'inkiler ise maviydi. onun dışında allah var yüz hatları benziyordu. elmacık kemiklerinin çöküklüğü, kemerli bir burun, kesik martı kaşlar gibi ayırt edici özellikler benzerdi. ama bu durum deniz'i turan yapmıyordu, o her ne kadar inanmasa da.
gelelim hayat hikayesine. deniz iş arayan bu sürede de dayısının inşaat şirketinde çalışan iki üniversite mezunu bilgisayar mühendisi bir diplomalı yarı işsizdi. tesadüf bu ya turan da işsizdi. koca ülkede milyonlarca üniversite mezunu işsiz olduğu düşünülürse bu denk gelme çok da büyütülecek bir durum değildi aslında. sabit fikirli bir adamdı normalde de turan. bu hikayenin başrolü olduğu sanrısı ise sabit bir fikirden öte bir saplantıydı. onun bir dayısı yoktu yanında çalıştığı. geçici olarak call-center'da çalışıyordu. belki de bütün gün telefon trafiğinin etkisiyle beyninin allak bullak olmasının sonucuydu bunlar, kim bilir.
aşk masalı romantik bir diziydi adından anlaşılacağı üzere. normal şartlarda turan'ın hayatındaki romantizm ögelerini dizi yapsalar beş bölümü bile görmeden final yapmak zorunda kalırdı çünkü turan'ın zeynep adında bir platoniği dışında hayatında doğru dürüst bir kız arkadaşı olmamıştı. zeynep'le olan durumları da onun hayal gücünün ürettikleri ve normal arkadaşlık durumlarından turan2ın kesip biçip montajladığı enstantanelerdi. evet, zeynep'le iyi arkadaşlardı, beraber baş başa yemek yedikleri, beraber kitap fuarına gittikleri, tiyatroda sevdikleri oyunları izledikleri hatıraları çoktu. ama zeynep bu anlarda hep yakın bir arkadaşıyla berabermiş gibi hissediyor ve davranıyordu. dizimizde bu durum bambaşkaydı. başrolümüz deniz aynı şirkette mimar olan sinem ile tutkulu bir aşk yaşıyordu. senaryo zaten bu ikilinin ilişkisi üzerinden ilerliyordu.
"son bölümü izledin mi?"
"hayır turan işim vardı."
"muhakkak izle zeynep. bizim gittiğimiz tiyatro oyununun filmine sinemaya gittiler. bu kadarı da tesadüf olamaz."
"turan çok abartmıyor musun? denk gelmiştir işte. hem bizim hayatımızı kim ne yapsın. sen bu mevzuyu bu kadar düşünme bence, kafanda sürekli kuruyorsun, sağlığından endişe etmeye başlıyorum artık."
sadece tamam diyebildi turan. sevgilisi bugün gününde değildi, ama bir gün muhakkak ona hak verecek dediklerinin doğru olduğunu anlayacaktı.
dizinin yayınlanan son bölümünde başrol deniz çalıştığı şantiyeden eve giderken trafik kazası geçiriyordu. turan artık bölümleri izlerken not tutuyor, olayları kronolojik bir şekilde eşleştirmeye çalışıyordu. fakat bu işte bir terslik vardı. turan hayatı boyunca hiç trafik kazası geçirmemişti. her şey senaryoya uygun ilerlemeliydi. şimdi veya geçmişte olmayan gelecekte olacaktı demek ki. dizi zamanı yaşadığı zamanın önüne geçmiş olsa gerek.
anne babası da durumunda bir tuhaflık olduğunu farketmişlerdi. bir dönem okulda durumlar iyi gitmediğinde ağır bir depresyon geçirmişti turan. iki yıl düzenli ilaç ve terapi ile atlatmıştı. annesi yine o günlere mi dönüyor diye çok endişeliydi.
"turan oğlum neyin var? bizle hiç konuşmuyorsun son zamanlarda."
"konuşsam yine doktora göndereceksiniz biliyorum."
"böyle kendi kendine sayıklanıyorsun sürekli. oğlum içine atma bak! yine geçmişteki gibi durumun ağırlaşmasın."
son zamanlardaki tüm diyaloglarının sonu gibi yine sadece tamam diyebildi. zaten bu ara hep aynı şekilde etrafındakileri geçiştiriyordu. etrafıyla ilişiğini kesip aşk masalı dünyasına dalıyordu.
evet, şimdi eksiği tamamlama zamanıydı. tehlikeli bir saplantıydı demiştik turan'ın durumuna. ilk büyük tehlike çok yakındaydı. dizide kaza geçirdiğini ve hastaneye düştüğünü gören turan yine orada olduğu şekliyle benzesin diye işten eve gelirken yoldan geçen belediye otobüsünün önüne atmıştı kendini. allah'tan durağa yakın bir noktaydı da otobüs yavaştı. ama yerde sürüklenen turan kafasını kaldırıma çarpmıştı. olay yerindekilerin çağırdığı ambulansla hastaneye kaldırıldı. durumu haber alan ailesi apar topar hastaneye koştular. neyse ki tomografi sonucu tehlikeli bir durum olmadığı bir gece gözetim sonrası çıkabileceği söylendi. senaryoyu tam tutturamamıştı ama kaza gerçekti sonuçta. deniz gibi on gün komada kalması hoş olmazdı.
"neden anlamıyorsun yasin, bak geçen bölümdeki gibi ben de kaza geçirdim senin karakterin de tufan. deniz'in en yakın arkadaşı senle ben gibi aynı."
"abi sen kafayı sert çarptın o kaldırıma. hep ondan bu söylediklerin."
"ciddiye almayacaksan uzatmayalım."
"turan, sen bu diziyi izlemeyi bırak abi. sana hiç iyi gelmiyor bilesin."
sadece tamam diyerek geçiştirmek istedi yine ama beceremedi.
"peki ya sinem. aynı zeynep değil mi? büyük büyük gözleri, düz küt saçları, boyu davranışları..."
"oğlum sen her küt saçlıyı sevgilin yapacaksan işimiz var. ayrıca zeynep seni hep arkadaş olarak görüyor onu da bilesin."
"saçmalık."
ne garipti değil mi saçmalayan birinin bunları söylemesi. ama bunların hepsi turan'ın normaliydi. o bir dizi karakteriydi ve bu gerçeğe kimsenin inanmaması başta söylediğimiz gibi umrunda değildi.
"şu lanet dizi bitse de kurtulsam!"
zeynep bütün hıncını evdeki eşyalardan çıkarıyordu. turan obsesif bir biçimde onun sinem olduğunu iddia ediyor dizideki gibi tutkulu bir aşkları olduğunu ve bunu onun da kabul etmesi gerektiğini dayatıyordu. artık arkadaş da kalamayacaklardı. bu böyle gitmezdi çünkü.
aradan bir ay geçti. kazanın üstüne başka şoklar yaşamak istemeyen ailesi turan'ın üstüne titriyordu. bu sırada güzel bir haber geldi. dizi on beşinci bölümde final yapacaktı. final gelecek haftaydı ve ondan sonra turan'ın esareti de bitecekti. artık senaryoya uygun hareket etme saçmalığına da ihtiyacı kalmayacaktı. ama turan bir şok yaşatmayı daha başaracaktı. dizinin setine gidip yönetmeni kendi hayat hikayesini çaldıkları gerekçesiyle suçladı. suçlamak hafif tabir kalır, küfürler havada uçuştu ve turan yönetmeni, set ekibi de turan'ı tartakladı. araya giren aklı selim adamlar ayırması linç edilecekti saçma sapan bir sebepten. neyse ki birkaç ezik ve morlukla atlattı bu badireyi.
son bölüm yayınlandı. şok bir finalle sinem deniz'in kollarında hayata gözlerini yumdu ve kavuşamadılar. kavuşsalardı meşk masalı olurdu zaten dizi. son bölümü aslına uydurma saçmalığına imza atar mı korkusu zeynep'in sinirlerini alt-üst etti.
"turan, bak o dizi gerçek değil. ne sen deniz'sin ne ben sinem!"
"bırak elindeki o silahı turan!""
yasin son anda yetişmiş ve haykırmıştı ama nafile. her şey aslına uygun ilerlemeliydi. vurulan zeynep yere yığılınca turan koşarak yanına geldi ve onu kollarına aldı. aşk masalı da burada bitti.
turan'ın bu benzerliği daha ilk izlediği bölümden farketmesine şaşmamalı. çünkü kafasının içerisinde nasıl bir şartlandırma mevcutsa en alakasız özellikleri bile benzetebiliyordu. her şeyden evvel görünüşle başlayalım. ilk defa gördüğünde deniz karakterinin fiziksel olarak kendinden daha kısa ve kilolu seçildiğini düşünüyordu, turan'ın gözleri koyu kahverengi deniz'inkiler ise maviydi. onun dışında allah var yüz hatları benziyordu. elmacık kemiklerinin çöküklüğü, kemerli bir burun, kesik martı kaşlar gibi ayırt edici özellikler benzerdi. ama bu durum deniz'i turan yapmıyordu, o her ne kadar inanmasa da.
gelelim hayat hikayesine. deniz iş arayan bu sürede de dayısının inşaat şirketinde çalışan iki üniversite mezunu bilgisayar mühendisi bir diplomalı yarı işsizdi. tesadüf bu ya turan da işsizdi. koca ülkede milyonlarca üniversite mezunu işsiz olduğu düşünülürse bu denk gelme çok da büyütülecek bir durum değildi aslında. sabit fikirli bir adamdı normalde de turan. bu hikayenin başrolü olduğu sanrısı ise sabit bir fikirden öte bir saplantıydı. onun bir dayısı yoktu yanında çalıştığı. geçici olarak call-center'da çalışıyordu. belki de bütün gün telefon trafiğinin etkisiyle beyninin allak bullak olmasının sonucuydu bunlar, kim bilir.
aşk masalı romantik bir diziydi adından anlaşılacağı üzere. normal şartlarda turan'ın hayatındaki romantizm ögelerini dizi yapsalar beş bölümü bile görmeden final yapmak zorunda kalırdı çünkü turan'ın zeynep adında bir platoniği dışında hayatında doğru dürüst bir kız arkadaşı olmamıştı. zeynep'le olan durumları da onun hayal gücünün ürettikleri ve normal arkadaşlık durumlarından turan2ın kesip biçip montajladığı enstantanelerdi. evet, zeynep'le iyi arkadaşlardı, beraber baş başa yemek yedikleri, beraber kitap fuarına gittikleri, tiyatroda sevdikleri oyunları izledikleri hatıraları çoktu. ama zeynep bu anlarda hep yakın bir arkadaşıyla berabermiş gibi hissediyor ve davranıyordu. dizimizde bu durum bambaşkaydı. başrolümüz deniz aynı şirkette mimar olan sinem ile tutkulu bir aşk yaşıyordu. senaryo zaten bu ikilinin ilişkisi üzerinden ilerliyordu.
"son bölümü izledin mi?"
"hayır turan işim vardı."
"muhakkak izle zeynep. bizim gittiğimiz tiyatro oyununun filmine sinemaya gittiler. bu kadarı da tesadüf olamaz."
"turan çok abartmıyor musun? denk gelmiştir işte. hem bizim hayatımızı kim ne yapsın. sen bu mevzuyu bu kadar düşünme bence, kafanda sürekli kuruyorsun, sağlığından endişe etmeye başlıyorum artık."
sadece tamam diyebildi turan. sevgilisi bugün gününde değildi, ama bir gün muhakkak ona hak verecek dediklerinin doğru olduğunu anlayacaktı.
dizinin yayınlanan son bölümünde başrol deniz çalıştığı şantiyeden eve giderken trafik kazası geçiriyordu. turan artık bölümleri izlerken not tutuyor, olayları kronolojik bir şekilde eşleştirmeye çalışıyordu. fakat bu işte bir terslik vardı. turan hayatı boyunca hiç trafik kazası geçirmemişti. her şey senaryoya uygun ilerlemeliydi. şimdi veya geçmişte olmayan gelecekte olacaktı demek ki. dizi zamanı yaşadığı zamanın önüne geçmiş olsa gerek.
anne babası da durumunda bir tuhaflık olduğunu farketmişlerdi. bir dönem okulda durumlar iyi gitmediğinde ağır bir depresyon geçirmişti turan. iki yıl düzenli ilaç ve terapi ile atlatmıştı. annesi yine o günlere mi dönüyor diye çok endişeliydi.
"turan oğlum neyin var? bizle hiç konuşmuyorsun son zamanlarda."
"konuşsam yine doktora göndereceksiniz biliyorum."
"böyle kendi kendine sayıklanıyorsun sürekli. oğlum içine atma bak! yine geçmişteki gibi durumun ağırlaşmasın."
son zamanlardaki tüm diyaloglarının sonu gibi yine sadece tamam diyebildi. zaten bu ara hep aynı şekilde etrafındakileri geçiştiriyordu. etrafıyla ilişiğini kesip aşk masalı dünyasına dalıyordu.
evet, şimdi eksiği tamamlama zamanıydı. tehlikeli bir saplantıydı demiştik turan'ın durumuna. ilk büyük tehlike çok yakındaydı. dizide kaza geçirdiğini ve hastaneye düştüğünü gören turan yine orada olduğu şekliyle benzesin diye işten eve gelirken yoldan geçen belediye otobüsünün önüne atmıştı kendini. allah'tan durağa yakın bir noktaydı da otobüs yavaştı. ama yerde sürüklenen turan kafasını kaldırıma çarpmıştı. olay yerindekilerin çağırdığı ambulansla hastaneye kaldırıldı. durumu haber alan ailesi apar topar hastaneye koştular. neyse ki tomografi sonucu tehlikeli bir durum olmadığı bir gece gözetim sonrası çıkabileceği söylendi. senaryoyu tam tutturamamıştı ama kaza gerçekti sonuçta. deniz gibi on gün komada kalması hoş olmazdı.
"neden anlamıyorsun yasin, bak geçen bölümdeki gibi ben de kaza geçirdim senin karakterin de tufan. deniz'in en yakın arkadaşı senle ben gibi aynı."
"abi sen kafayı sert çarptın o kaldırıma. hep ondan bu söylediklerin."
"ciddiye almayacaksan uzatmayalım."
"turan, sen bu diziyi izlemeyi bırak abi. sana hiç iyi gelmiyor bilesin."
sadece tamam diyerek geçiştirmek istedi yine ama beceremedi.
"peki ya sinem. aynı zeynep değil mi? büyük büyük gözleri, düz küt saçları, boyu davranışları..."
"oğlum sen her küt saçlıyı sevgilin yapacaksan işimiz var. ayrıca zeynep seni hep arkadaş olarak görüyor onu da bilesin."
"saçmalık."
ne garipti değil mi saçmalayan birinin bunları söylemesi. ama bunların hepsi turan'ın normaliydi. o bir dizi karakteriydi ve bu gerçeğe kimsenin inanmaması başta söylediğimiz gibi umrunda değildi.
"şu lanet dizi bitse de kurtulsam!"
zeynep bütün hıncını evdeki eşyalardan çıkarıyordu. turan obsesif bir biçimde onun sinem olduğunu iddia ediyor dizideki gibi tutkulu bir aşkları olduğunu ve bunu onun da kabul etmesi gerektiğini dayatıyordu. artık arkadaş da kalamayacaklardı. bu böyle gitmezdi çünkü.
aradan bir ay geçti. kazanın üstüne başka şoklar yaşamak istemeyen ailesi turan'ın üstüne titriyordu. bu sırada güzel bir haber geldi. dizi on beşinci bölümde final yapacaktı. final gelecek haftaydı ve ondan sonra turan'ın esareti de bitecekti. artık senaryoya uygun hareket etme saçmalığına da ihtiyacı kalmayacaktı. ama turan bir şok yaşatmayı daha başaracaktı. dizinin setine gidip yönetmeni kendi hayat hikayesini çaldıkları gerekçesiyle suçladı. suçlamak hafif tabir kalır, küfürler havada uçuştu ve turan yönetmeni, set ekibi de turan'ı tartakladı. araya giren aklı selim adamlar ayırması linç edilecekti saçma sapan bir sebepten. neyse ki birkaç ezik ve morlukla atlattı bu badireyi.
son bölüm yayınlandı. şok bir finalle sinem deniz'in kollarında hayata gözlerini yumdu ve kavuşamadılar. kavuşsalardı meşk masalı olurdu zaten dizi. son bölümü aslına uydurma saçmalığına imza atar mı korkusu zeynep'in sinirlerini alt-üst etti.
"turan, bak o dizi gerçek değil. ne sen deniz'sin ne ben sinem!"
"bırak elindeki o silahı turan!""
yasin son anda yetişmiş ve haykırmıştı ama nafile. her şey aslına uygun ilerlemeliydi. vurulan zeynep yere yığılınca turan koşarak yanına geldi ve onu kollarına aldı. aşk masalı da burada bitti.
devamını gör...
23.
biraz uzun oldu ama hadi bakalım...
cenaze
mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
cenaze
mustafa erdem sekiz numaralı ölü evi’nin kapısında nefes almak için durduğunda öğle vakti olmuştu. izmir'de hava son altı senedir olduğu gibi sabit 42 dereceydi ve güneş insanoğlunu yakmaya ant içmişçesine, ışınlarını en yoğun haliyle gönderiyordu. gri saçlarından akan terler buruşmuş yanaklarından aşağı doğru süzüldü. elleri, düşük bel şortunun cebinde, cam kapının önünde dururken, neden binaya "ölü evi" dediklerine anlam vermeye çalıştı. evden başka her şeye benziyordu. iki parçadan oluşan binanın alt kısmı, simsiyah taş kaplıydı. binanın bütünü üç kat yüksekliğindeydi ve tam bir küptü. hiç penceresi olmayan bu kütlenin üzerinde ise bembeyaz göğü yırtmaya çalışan dört adet kule yükseliyordu. bulunduğu geniş, boş, tamamıyla çimen kaplı arazide, garip bir oyuncak parçası gibi duruyordu aslında. ablasının üç dört yaşlarında lego oynarken çekilmiş bir fotoğrafı zihninde canlandı. kendi kendine gülerek binanın kapısını açtı ve içeri girdi. ölüm soğukluğunda ve hiçliğinde gri giriş holün tam ortasında camdan yapılma bir banko duruyordu. arkasında yirmili yaşlarında üçü de sarışın ve bronz tenli görevli, önlerindeki saydam ekranlara bakarak oturuyorlardı. bankoya yanaştı ve "merhaba" dedi. adam gülümseyerek başını kaldırdı " iyi günler, hoş geldiniz. isminiz?
mustafa tek düze bir ses tonuyla ismini söyledi ve "ablam selda erdem'in ölüm törenin üçüncü faslı için gelmiştim," dedi.
görevli suratında kurumsal bir ifadeyle " evet mustafa bey töreniniz için oda hazır. tek başınıza mı geldiniz? kayıtlarımızda annenizin sağ olduğu ve ilk törene katıldığı yazıyor."
"bugün gelmeyecek" dedi mustafa dişlerini sıkarak. "bu yöntemi herkesin kabul etmesini beklemiyorsunuz herhalde" sesi boş duvarlarda emilip gidiyordu. törenin en zor aşamalarından biri. vücudu bu şekilde görmeye dayanamaz. kalp hastası zaten." dedi. bir an önce görevliden uzaklaşmak istiyordu çünkü adamın suratındaki gülümseme bir türlü kaybolmuyordu konuşurken. görevli daha yüksek bir ses tonuyla "anlıyorum. gelmeleri kendileri için iyi olabilirdi aslında. biliyorsunuz, kemiklerin ortaya çıkmasını gözlemlemek, ölümle barışmanın bir aşaması" dedi.
biraz daha dişlerini sıktı ve "bilgilendirme için teşekkür ederim. bu tören uygulamaları geleli henüz iki yıl oldu. eski toprakların bu işe alışamamasını normal karşılarsınız herhalde" dedi sesi sert. cümlesini bitirince ellerini beline koydu. sadece öfkelendiğinde kendinden emin oluyordu mustafa, normalde mülayim bir adamdı. otuz senelik öğretmenlik hayatında sakinliğinden bir gram kaybetmeden altmış yaşına gelmişti. görevlinin sesi biraz olsun silikleşti, "peki daha fazla sizi burada tutmayayım. kısa bir bilgilendirme yapmak zorundayım. odaya girdikten ve kapı kapandıktan sonra yarım saatiniz var içeride. kendinizi iyi hissetmediğinizde ya da çıkmak istediğinizde, kapının sağında yer alan mavi düğmeye basmanız yeterli. girdiğiniz andan itibaren, çıkışınıza kadar tüm süreç sesli ve görüntülü olarak kayıt altında olup tarafınıza gönderilecektir." sonra birileri iğne batırmış gibi ani hareketle ayağa kalktı. mekânın sağ tarafında kara delik misali duran koridoru göstererek “buyurun size kapıya kadar eşlik edeyim. dört numaralı oda ayarlandı," dedi.
mustafa adamın yanında bir dakika daha kalamayacağını anladı ve elini kaldırarak, "hayır, teşekkür ederim. eşlik etmenize gerek yok. bulabilirim odayı," dedi ve koridora geçti spor ayakkabıları yumuşak olmasına rağmen sert adımları sert zeminin üzerinde deliyordu havayı. otomatik ışıklar tek tek yanmaya başladı. giriş holü ne kadar griyse burası da o kadar başkaydı. zemin, tavan, duvarlar gökyüzünün en parlak mavisine boyanmış. havada boşlukta yürüyormuşsun hissi uyandırıyordu. sağlı sollu ayna kaplı kapıların yanından geçerken mustafa göz uncuyla kendi yansımasına baktı. aynaların üzerinde kumlamadan yapılmış oda numaraları parıldıyordu. dört numaralı odanın kapısına geldiğinde durdu. kendi görüntüsü karşısında her zaman yaptığı gibi, burnunun üzerindeki küçük siyah noktaları kontrol etti. alnındaki derin kırışıklıkları yokladı. son olarak parıldayan gri saçlarında ellerini gezdirdi. yoğun sigara içmekten acıyan ciğerlerine bir derin nefes daha çekti ve kapının yanında yer alan retina okuyucusuna gözünü yanaştırdı. tiz bir onaylanma sesinden sonra, ayna kapı sessizce odanın içerisine doğru açıldı. ağır bir lavanta kokusu gözlerini yaktı birden. ablasının en sevdiği kokuydu. ölü evleri, ilk kayıtta vefat eden kişi hakkında verilen bilgiler doğrultusunda düzenliyordu törenleri. üç hafta önce ablasının bedenini buraya getirdiklerinde bir form doldurmuşlardı. en sevdiği renk, en sevdiği yemek, en sevdiği koku ve daha birçok kişisel bilgiyi bir tablete girip görevlilere teslim etmişlerdi. “bugün demek ki kokuyu ön planda tutacaklar,” dedi mustafa kendi kendine ve odaya girdi. penceresiz odanın zemini ahşap kaplıydı. hafif gıcırdıyordu spor ayakkabılarıyla bastıkça. ikinci fasıl töreni altı numaralı odada yapmışlardı ve orada tek bir pencere yer alıyordu, dışarıya çimenliğe bakan. keşke bu oda da olsa diye geçirdi içinden. ihtiyaç olmamasına rağmen duvarlarda perdeler asılıydı rengarenk kumaşlardan yapılmış. ablası kumaşları ve modayı seviyor diye yazmışlardı. herhalde ondan bu kadar çaputu doldurmuşlardı odaya. odanın tam ortasında, camdan tabutun ineceği yerde mermer kaide duruyordu. kaidenin önünde ise rahat, kırmızı bir kanepe. bu sefer tam bir renk cümbüşüne çevirmişlerdi mekânı. beden ne kadar çürüyorsa renkleri o kadar artıyorlardı aslında. ölü evlerinin genel yaklaşımıydı bu, bir dergide okuduğuna göre. mustafa spor ayakkabılarını çıkardı. çıplak ayaklarıyla bağdaş kurarak koltuğa oturdu ve başını ışıklandırılmış tavana kaldırdı. mermer kaidenin üzerinde tavanda yer alan kapaklar parlak paslanmaz metaldendi. bir piyano, ne acıklı, ne neşeli dansına başladı. sonra tavandaki kapaklardan tok bir ses geldi. selda'nın bedeni cam tabutunun içerisinde yavaş yavaş inmeye başladı. kapakların aralığından mustafa yukarı yükselen beyaz kuleyi ve içerisinde ablasınınki gibi daha onlarca cam tabutu görebiliyordu. tıpkı çok katlı otomatik otoparklarda olduğu gibi beyaz kulelerin içerisinde istifleniyordu tabutlar. cam kabuk kaidenin üzerine hafif bir tıslama sesi yaparak oturdu. mustafa'nın soluk alışı sıklaşmıştı. iki gündür internette bedenin ölümden sonraki geçirdiği fazları araştırıyordu. babasının ölümünde bunların hiçbirine gerek kalmamıştı. klasik biçimde toprağa gömülmüş, kırkı geldiğinde ise annesi dua okutmuştu. ablasının vasiyeti ise oldukça netti. yeni sisteme göre törenlerin yapılmasını istiyordu. ateistler hükümet kurduğundan beri birçok alana el atmışlardı. ölüm ve gömülme de bunlardan biriydi. bu sebeple tüm bu garip yapılar ortaya çıkmıştı. annesi ne kadar karşı çıkarsa çıksın, mustafa vasiyeti yerine getirme konusunda ısrarlıydı. bu sebeple iki gündür araştırıyordu. beden ölümden itibaren yirmi altı aşamadan geçiyordu. kemiklerin gözükmesi yirmi beşinci aşamaydı ve üçüncü haftanın sonunda gözlemlenebiliyordu. ablasının tabutu tam olarak kaidenin üzerine geldiğinde ne ile karşılaşacağının fotoğraflarını görmüştü ama gerçek çok daha çarpıcıydı. cam tabutun tabanında 15 santimlik bir toprak bulunuyordu. onun üzerinde ise, bedenden kalanlar bölük börçük duruyordu. bağırsaklardan yayılan toksinlerin gücü çok kuvvetliydi. ince bir tabaka halinde kemiklerin üzerinde böğürtlen renginde, parçalar halinde etler duruyordu hala. kafatası ise oldukça net biçimde ortaya çıkmıştı. burnu tamamen yok olmuş gözleri erimiş gitmişti. müzik hareketlendi. ince bir saksafon konuştu. ayakları karıncalanmaya başlayan mustafa kalktı ablasından arta kalanların yanına yaklaştı. o sırada duvarların üzerindeki perdeler aralandı ve avuç içi büyüklüğünde projeksiyon cihazları belirdi. müzik iyice hareketlenmişti. kontrbas devreye girmiş, çılgınca söyleniyordu. projeksiyonlar çalışmaya başladı ve ablasının daha önce ölü evine teslim ettikleri fotoğrafları duvarlardaki perdelerde belirmeye başladı. ablası üzgün, mutlu, birilerinin yanında, yalnız, bir dağın tepesinde, denizin dibinde. görüntüler akıp gidiyordu. mustafa önündeki kemik ve et yığınına baktı. tabutun üzerine eğildi ve camı öptü. gözlerinden yaş gelmedi bu sefer. gittiğini biliyordu. burada yatanın maddesel bir dönüşüm olduğunu biliyordu. bir ruhun olmadığını biliyordu. yine de kendini tutamadı ve " umarım dönüştüğün şeyde mutlusundur " dedi yüksek sesle. sonra kırmızı kanepeye tekrar oturdu o sırada telefonu çaldı. annesinin sesi yorgun geliyordu. " ne yaptın yavrum" diye sordu. " iyiyim içerideyim" diye cevap verdi. tek düze ses tonuna geri dönmüştü mustafa. "nasıl durumu?" diye sordu annesi sesindeki korkuyu gizleyemeden. cevabı almak istemiyordu aslında ama merakına yenik düştü her zamanki gibi. " kemikleri gözüktü. " karşı tarafta derin bir sessizliğin ardından telefon kapandı. müzik hala devam ediyordu. bu sefer bir kadın sesi anlamadığı dilde sanki ağlamanın gücünü anlatıyordu. perdelerde görüntülerin geçiş hızları yavaşladı. mustafa artık daha fazla kalmasına gerek olmadığını düşünerek ayna kapıya yanaştı ve düğmeye bastı. bekledi ve kapı bu sefer biraz daha hızlı açıldı. karşısında görevli duruyordu.
" erken çıktınız mustafa bey" dedi parlak beyaz dişlerini gururla göstererek.
" bu kadarı yeterli " diye cevap verdi mustafa. o sırada fark etti spor ayakkabılarından birinin bağcığı bağlanmamıştı.
devamını gör...
24.
işte… yine o aynı hissi yaşatan o soğuk buhrani bir sarkı daha. yasemin yine o şarkıyı mırıldanıyor karnı aççççççç…..
....evet sonunda zil çalmıştı. yoksa, yoksa yıllardır beklediği kişi kapının ardında, tıpkı onun gibi uzun bir bekleyişin sabırsızlığıyla karşısında mıydı?
yasemin heyecanla kapıya doğru yöneldi. girişteki yanları küflenmiş kırık, bulanık aynada kendine baktı. saçının önüne gelen dalgalı buklesini kulağının arkasına attı.... fakat kalp atışlarının hissizliğini aynada göremiyordu. görmek de istemezdi. o olmama olasılığı bir kere daha kafasını bulandırdı. kalbi buruk, yüzündeki o hissiz acı gülümsemeyle, kulağının arkasındaki bukleyi tekrar eski haline getirdi ve hiçbir şeyin geri gelmeyeceğini adeta kendine bir kez daha kanıtladı. her şeye rağmen o yalancı heyecanın taklidini yineleyerek, her zamanki umutlu gülümsemesini takındı. bekleyişin sonuna kadar sürmesi umuduyla kapıyı bir kere daha açtı. çok da farklı olmayan bir cevapla kapının ardındaki kişiyle vedalaştı.
-burası kat 1 siz üst kata çıkmalısınız….
son….
....evet sonunda zil çalmıştı. yoksa, yoksa yıllardır beklediği kişi kapının ardında, tıpkı onun gibi uzun bir bekleyişin sabırsızlığıyla karşısında mıydı?
yasemin heyecanla kapıya doğru yöneldi. girişteki yanları küflenmiş kırık, bulanık aynada kendine baktı. saçının önüne gelen dalgalı buklesini kulağının arkasına attı.... fakat kalp atışlarının hissizliğini aynada göremiyordu. görmek de istemezdi. o olmama olasılığı bir kere daha kafasını bulandırdı. kalbi buruk, yüzündeki o hissiz acı gülümsemeyle, kulağının arkasındaki bukleyi tekrar eski haline getirdi ve hiçbir şeyin geri gelmeyeceğini adeta kendine bir kez daha kanıtladı. her şeye rağmen o yalancı heyecanın taklidini yineleyerek, her zamanki umutlu gülümsemesini takındı. bekleyişin sonuna kadar sürmesi umuduyla kapıyı bir kere daha açtı. çok da farklı olmayan bir cevapla kapının ardındaki kişiyle vedalaştı.
-burası kat 1 siz üst kata çıkmalısınız….
son….
devamını gör...
25.
isyan
bu mektubu sana yazarken gerçekten zorlandığımı söylemek isterim. sonuçta kaç senelik bir geçmişimiz var. şu an bir çöp tenekesinin başında duruyorum ve senin kokunu burnumda hissedebiliyorum. biraz hüzünlüyüm yaptığım şeylerden dolayı ama bir seçim yaptım. şimdi farkına varıyorum ve sana bir açıklama borçlu olduğumu hissediyorum, benim kötü niyetli olmadığımı anlaman için ve bütün hikayeyi öğrenebilmen için. bugün yine sessizce kapına geldim. beni fark etmemen için nefesimi bile tuttum. hala yemek kabını kapının önüne koyuyorsun. her şeyden önce dönmeyeceğimi belirtmek isterim. dışarda hayat var ve çok güzel dostluklar edindim bu iki aylık süreçte. tüm mesele ne zaman başladı biliyor musun? onu eve alınca. o ana kadar keyfim yerinde, karnım tok ve evde geçirdiğim yalnız zamanlardan gayet mutluluk duyuyordum. sen eve gelince ise birlikte uyumak, bacaklarında gezinmek, istediğim zaman istediğim yerde yatmak arada o çok sevdiğim küçük bilyelerle birlikte oyun oynamamız, beni yerden havaya kaldırıp yüzümü sıkman… bunların hepsi benim bildiğim tek gerçeklikti. beni savunmasız, tecrübesiz ve minnacıkken sokakta bulup evine davet ettiğin için minnetimi dile getirmek isterim. hani bizlerin nankör olduğunu söylerler ya hep. bu tam bir safsata. bazılarımız sadece biraz daha özgür ruhlu, bazılarımız duygusal, biraz hırçın, biraz öfkeli… tıpkı siz insanlarda olduğu gibi türlü türlü huylarımız var. mesela akşamları konuşlandığımız köprü altındaki iyi niyetli dostumuz “şef” (nam-ı diğer osman) iki haftada bir çiçekçiden bir gül çalıp, eski sahibinin kapısının önüne bırakıyor.
ne diyordum… evet o, onu getirdiğin günü daha bir dakika önce yaşanmış gibi hatırlayabiliyorum. mutfakta, soğuk seramik zemin üzerinde kendimi serinletmeye çalışırken kapı açıldı ve kafamı şöyle biraz oynatıp baktığımda bir de ne göreyim. beyaz tüyleri kirden simsiyah olmuş, incecik, benim yaşlarımda bir hem cinsim, burnu çizikler içinde ve sağ kulağında hafif bir kan lekesiyle öylece kucağında durup dik dik bana bakıyordu. onu yere bıraktığında doğruca yanıma geldi. “sen de kimsin?” dedim. “sana ne dostum” diye cevap verdi burnundan tıslayarak. sen ise ikimizin yanına gelip “bak çam, bu yeni arkadaşın maske” dedin. bir süre öylece birbirimize baktık ve ben de açıkçası kavgacı olmadığım için, söylediği terbiyesiz cevaba karşılık vermedim ve yatak odasına geçtim. birkaç saat orada kaldım, çarşafların arasında ve bu süre zarfında senin maske’yi yıkayışını, onu besleyişini duyabiliyordum. takdir edersin ki birden, gökten zembille inmiş gibi eve bir kedi getirince bütün dünyam allak bullak oldu. ilerleyen günlerde onunla kavga etmememiz benim iyi niyetli olmamdan kaynaklanıyor. sürekli tacizlerde bulunuyordu. “hey dostum burası resmen bir hapishane” ya da “ sen ne biçim kedisin dostum dışarısı inanılmaz bütün gün burada canın sıkılmıyor mu? söylesene.” diyordu. onunla kesinlikle konuşmama kararı almıştım ve cevap vermiyordum. mümkünse hiç muhatap olmuyordum. arada ön ayaklarıyla bana bir dokunup “sen ölmüşsün dostum” diyordu. onu neden evde tuttuğunu bir türlü anlam veremiyordum. ortalığı karıştırıyordu. mutfak masasının üzerine çıkıp ne var ne yok aşağıya atıyordu. ben de seviyordum eşyaları atmayı ama ancak sen yanımdayken yapıyordum. o ise, sen işe gitmek için kapıdan çıkar çıkmaz koltukların kenarlarını pençeliyor, salonun ortasında yer alan halının kenarlarını tırtıklıyor, banyodaki tuvalet kağıtlarını olduğu gibi yere seriyordu… eve geldiğinde neden kızmadığına anlam veremiyordum. aksine kucağına alıp, kulaklarını ve sırtını okşayıp yine de yemeğini koyuyordun ve o da soluksuz yiyordu. üstüne üstelik benim en çok sevdiğim ip kovalamacayı onunla da oynamaya başlamıştın. kıskançlık gibi bir huyum olduğunu o gelene kadar anlamamıştım.
bir gün sen dışarıdayken, o ise yine yemeğini nefes almadan yerken, ben de her zaman ki gibi tül perdelerin orada yatarken bana döndü ve “gücümü toparlamak üzereyim bir aya kalmaz buradan çıkacağım.” artık dayanamadım ve ben de şöyle dedim “burada bulunduğun için kendini şanslı saymalısın. dışarda geberecekken seni kurtardı, besliyor ve seviyor. senin bu yaptığın nankörlük. ama açıkçası buradan defolup gidersen gayet memnun olurum” “nankörlük mü? saçmalama dostum. mart ayı yaklaşıyor. sen hiç dışarı çıkmadın mı yoksa? ayrıca benim burada bulunmamdan neden bu kadar rahatsız oluyorsun ki? hiç konuşmuyorsun benimle. iki sohbet edelim diye laf atıyorum cevap vermiyorsun. kendi hemcinsine karşı bu ne soğukluk? yalnızlıktan beynin uyuşmuş senin” diye cevap verdi. sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. yemek kabını sürükleyerek benim yanıma getirdi. “biraz ye de, kan şekerin yükselsin” dedi. henüz yemek saatim gelmemişti ve kabım boştu ama birden önüme getirdiği çok cazip geldi ve burnumu daldırdım. “ha şöyle, korkulacak bir şey yok dostum” dedi. sonra o da daldırdı burnunu. sonra ufak bir kahkaha attı ve akabinde geğirdi. “eminim hiç geğirmemişsindir. hanım evladı seni.” dedi gülerek. “geğirdim tabii” diye cevap verdim ve sonra gerçekten de geğirdim. beni bir hanım evladı olarak görmesini istemedim sanırım. bu sefer kocaman bir kahkaha attı ve sonra şöyle dedi “biraz bana katılsan şu sıkıcı halinden kurtulursun. “öyle bir niyetim yok, kusura bakma. ayrıca sıkıcı falan değilim. mart ayı yaklaşıyorken neyi kastediyorsun?” diye sordum. “tanrım sen sevişmedin mi yoksa?” dedi. yılın bir ayında garip bir şeyler oluyordu. bir öfke kaplıyordu içimi, 13. katta bulunan dairemizin pencerelerinden bakıp durduk yere haykırıyordum ama çok umursamıyordum, zaten kısa sürüyordu. acaba onu mu kastediyordu? sevişmek kelimesi benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu. tam sevişmek ne diye soracakken arkasını döndü ve banyoya gitti. yine tuvalet kağıtlarıyla oynayacaktı. ben de olduğum yerde yatmaya devam ettim.
o akşam senin yanında yatarken uyku girmedi gözüme. kafamda sorular… dışarıda neler oluyordu? mart ayının özelliği neydi? sevişmek ne demekti? bu kedi nasıl oluyor da bu kadar kendine özgüvenli ve neşeli olabiliyordu? ertesi gün sen işe gittiğinde yine birlikte yemek yedik. “dostum senin sevişmemiş olmamana aklım ermiyor bir türlü. sen doğana ihanet ediyorsun.” dedi. o gün bir hayli sohbet ettik. bana dışarıdaki dişilerden bahsetti. dolaşılabilecek onca yerden. lezzetli yemeklerin bulunduğu restoran arkalarından. park ve bahçelerde ağaçların altında serilip, açık havada günün tadını çıkarmaktan. sokak aralarında dolaşan dolgun farelerden…
ikinci gün yaşadığı maceraları anlattı. üçüncü gün yemeğimizi yedikten sonra birlikte ortalığı karıştırmaya başladık. sen yokken koltuk kenarlarını dişlemenin nasıl bir özgürlük olduğunu onunla birlikte öğrendim. mutfak musluğunu açıp suyun akışıyla oynamanın zevkini de. böylece bir hafta geçti ve maske ile sıkı bir arkadaşlığımız doğdu. onunla konuştukça dışarıda olan hayat hakkında merakım giderek artıyordu ve gerçekten de mart ayı yaklaşmıştı. tepkiler vermeye başladım. maske ise sen işe giderken dışarı çıkmaya çalışıyordu. sen ayağınla onu geri itip içeri sokuyordun. her seferinde sana olanca küfrü ediyordu. “geri zekalı, kendi aseksüel olduğu için bizi de öyle sanıyor.” diyordu. en son dışarı çıkma denemesinde koca bir tekme yedikten sonra bana döndü ve şöyle dedi. “dostum benimle birlikte olman gerekiyor, buradan çıkmamız lazım.” dedi. ben de “ne yapabilirim ki?” diye cevap verdim. o zaman bana planını anlattı.
ertesi sabah sen işe çıkar çıkmaz başladık. belirtmeliyim ki en çok eğlendiğimiz kısım, küvetin musluğunu açarak zaten küçük olan 1+1 evinin su basmasını sağlamak ve lavabonun altından deterjanları indirip her tarafı köpüğe bulamak oldu. ah tabi bir de mutfak dolaplarından envaı çeşit bakliyatı indirmek ve hepsini dökmek. bir ara maske ile birbirimize buğday fırlatıp kahkahalar attık. eve geldiğinde karşılaştığın manzara karşısında delirdin, o sırada açık bıraktığın kapıdan çıktık işte senin de bildiğin gibi. benimle birlikte oynadığın bilyeleri yanıma almak istedim ama çok hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. mektubumu sonlandırırken şunu söylemek isterim. sen sahibimden çok benim tek bildiğim dostumdun. ama bir dost bunca senedir beni en doğal hakkımdan nasıl mahrum etti diye düşünmeden edemedim bir süre. özellikle çıktığımızın ikinci günü tam sekiz dişiyle birlikte olduktan sonra sana bir hayli öfkelendiğimi de söylemem gerekiyor. sonra affetmenin öfkeyi azalttığını söyledi şefimiz. bu yeni duygu benim için ilk başlarda zor oldu ama sonunda başarabildim. seni affediyorum. belki bir gün dışarda denk geliriz ve ben de senin bacaklarında dolanırım. şimdilik her şey yolunda. karnımızı doyurmada hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. sahil kenarında ki balıkçılar oldukça cömert. şehrin neredeyse her yerini dolaştık ve bu yeni dünyada keşfedilecek çok şey var.
sevgilerimle çam.
bu mektubu sana yazarken gerçekten zorlandığımı söylemek isterim. sonuçta kaç senelik bir geçmişimiz var. şu an bir çöp tenekesinin başında duruyorum ve senin kokunu burnumda hissedebiliyorum. biraz hüzünlüyüm yaptığım şeylerden dolayı ama bir seçim yaptım. şimdi farkına varıyorum ve sana bir açıklama borçlu olduğumu hissediyorum, benim kötü niyetli olmadığımı anlaman için ve bütün hikayeyi öğrenebilmen için. bugün yine sessizce kapına geldim. beni fark etmemen için nefesimi bile tuttum. hala yemek kabını kapının önüne koyuyorsun. her şeyden önce dönmeyeceğimi belirtmek isterim. dışarda hayat var ve çok güzel dostluklar edindim bu iki aylık süreçte. tüm mesele ne zaman başladı biliyor musun? onu eve alınca. o ana kadar keyfim yerinde, karnım tok ve evde geçirdiğim yalnız zamanlardan gayet mutluluk duyuyordum. sen eve gelince ise birlikte uyumak, bacaklarında gezinmek, istediğim zaman istediğim yerde yatmak arada o çok sevdiğim küçük bilyelerle birlikte oyun oynamamız, beni yerden havaya kaldırıp yüzümü sıkman… bunların hepsi benim bildiğim tek gerçeklikti. beni savunmasız, tecrübesiz ve minnacıkken sokakta bulup evine davet ettiğin için minnetimi dile getirmek isterim. hani bizlerin nankör olduğunu söylerler ya hep. bu tam bir safsata. bazılarımız sadece biraz daha özgür ruhlu, bazılarımız duygusal, biraz hırçın, biraz öfkeli… tıpkı siz insanlarda olduğu gibi türlü türlü huylarımız var. mesela akşamları konuşlandığımız köprü altındaki iyi niyetli dostumuz “şef” (nam-ı diğer osman) iki haftada bir çiçekçiden bir gül çalıp, eski sahibinin kapısının önüne bırakıyor.
ne diyordum… evet o, onu getirdiğin günü daha bir dakika önce yaşanmış gibi hatırlayabiliyorum. mutfakta, soğuk seramik zemin üzerinde kendimi serinletmeye çalışırken kapı açıldı ve kafamı şöyle biraz oynatıp baktığımda bir de ne göreyim. beyaz tüyleri kirden simsiyah olmuş, incecik, benim yaşlarımda bir hem cinsim, burnu çizikler içinde ve sağ kulağında hafif bir kan lekesiyle öylece kucağında durup dik dik bana bakıyordu. onu yere bıraktığında doğruca yanıma geldi. “sen de kimsin?” dedim. “sana ne dostum” diye cevap verdi burnundan tıslayarak. sen ise ikimizin yanına gelip “bak çam, bu yeni arkadaşın maske” dedin. bir süre öylece birbirimize baktık ve ben de açıkçası kavgacı olmadığım için, söylediği terbiyesiz cevaba karşılık vermedim ve yatak odasına geçtim. birkaç saat orada kaldım, çarşafların arasında ve bu süre zarfında senin maske’yi yıkayışını, onu besleyişini duyabiliyordum. takdir edersin ki birden, gökten zembille inmiş gibi eve bir kedi getirince bütün dünyam allak bullak oldu. ilerleyen günlerde onunla kavga etmememiz benim iyi niyetli olmamdan kaynaklanıyor. sürekli tacizlerde bulunuyordu. “hey dostum burası resmen bir hapishane” ya da “ sen ne biçim kedisin dostum dışarısı inanılmaz bütün gün burada canın sıkılmıyor mu? söylesene.” diyordu. onunla kesinlikle konuşmama kararı almıştım ve cevap vermiyordum. mümkünse hiç muhatap olmuyordum. arada ön ayaklarıyla bana bir dokunup “sen ölmüşsün dostum” diyordu. onu neden evde tuttuğunu bir türlü anlam veremiyordum. ortalığı karıştırıyordu. mutfak masasının üzerine çıkıp ne var ne yok aşağıya atıyordu. ben de seviyordum eşyaları atmayı ama ancak sen yanımdayken yapıyordum. o ise, sen işe gitmek için kapıdan çıkar çıkmaz koltukların kenarlarını pençeliyor, salonun ortasında yer alan halının kenarlarını tırtıklıyor, banyodaki tuvalet kağıtlarını olduğu gibi yere seriyordu… eve geldiğinde neden kızmadığına anlam veremiyordum. aksine kucağına alıp, kulaklarını ve sırtını okşayıp yine de yemeğini koyuyordun ve o da soluksuz yiyordu. üstüne üstelik benim en çok sevdiğim ip kovalamacayı onunla da oynamaya başlamıştın. kıskançlık gibi bir huyum olduğunu o gelene kadar anlamamıştım.
bir gün sen dışarıdayken, o ise yine yemeğini nefes almadan yerken, ben de her zaman ki gibi tül perdelerin orada yatarken bana döndü ve “gücümü toparlamak üzereyim bir aya kalmaz buradan çıkacağım.” artık dayanamadım ve ben de şöyle dedim “burada bulunduğun için kendini şanslı saymalısın. dışarda geberecekken seni kurtardı, besliyor ve seviyor. senin bu yaptığın nankörlük. ama açıkçası buradan defolup gidersen gayet memnun olurum” “nankörlük mü? saçmalama dostum. mart ayı yaklaşıyor. sen hiç dışarı çıkmadın mı yoksa? ayrıca benim burada bulunmamdan neden bu kadar rahatsız oluyorsun ki? hiç konuşmuyorsun benimle. iki sohbet edelim diye laf atıyorum cevap vermiyorsun. kendi hemcinsine karşı bu ne soğukluk? yalnızlıktan beynin uyuşmuş senin” diye cevap verdi. sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı. yemek kabını sürükleyerek benim yanıma getirdi. “biraz ye de, kan şekerin yükselsin” dedi. henüz yemek saatim gelmemişti ve kabım boştu ama birden önüme getirdiği çok cazip geldi ve burnumu daldırdım. “ha şöyle, korkulacak bir şey yok dostum” dedi. sonra o da daldırdı burnunu. sonra ufak bir kahkaha attı ve akabinde geğirdi. “eminim hiç geğirmemişsindir. hanım evladı seni.” dedi gülerek. “geğirdim tabii” diye cevap verdim ve sonra gerçekten de geğirdim. beni bir hanım evladı olarak görmesini istemedim sanırım. bu sefer kocaman bir kahkaha attı ve sonra şöyle dedi “biraz bana katılsan şu sıkıcı halinden kurtulursun. “öyle bir niyetim yok, kusura bakma. ayrıca sıkıcı falan değilim. mart ayı yaklaşıyorken neyi kastediyorsun?” diye sordum. “tanrım sen sevişmedin mi yoksa?” dedi. yılın bir ayında garip bir şeyler oluyordu. bir öfke kaplıyordu içimi, 13. katta bulunan dairemizin pencerelerinden bakıp durduk yere haykırıyordum ama çok umursamıyordum, zaten kısa sürüyordu. acaba onu mu kastediyordu? sevişmek kelimesi benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu. tam sevişmek ne diye soracakken arkasını döndü ve banyoya gitti. yine tuvalet kağıtlarıyla oynayacaktı. ben de olduğum yerde yatmaya devam ettim.
o akşam senin yanında yatarken uyku girmedi gözüme. kafamda sorular… dışarıda neler oluyordu? mart ayının özelliği neydi? sevişmek ne demekti? bu kedi nasıl oluyor da bu kadar kendine özgüvenli ve neşeli olabiliyordu? ertesi gün sen işe gittiğinde yine birlikte yemek yedik. “dostum senin sevişmemiş olmamana aklım ermiyor bir türlü. sen doğana ihanet ediyorsun.” dedi. o gün bir hayli sohbet ettik. bana dışarıdaki dişilerden bahsetti. dolaşılabilecek onca yerden. lezzetli yemeklerin bulunduğu restoran arkalarından. park ve bahçelerde ağaçların altında serilip, açık havada günün tadını çıkarmaktan. sokak aralarında dolaşan dolgun farelerden…
ikinci gün yaşadığı maceraları anlattı. üçüncü gün yemeğimizi yedikten sonra birlikte ortalığı karıştırmaya başladık. sen yokken koltuk kenarlarını dişlemenin nasıl bir özgürlük olduğunu onunla birlikte öğrendim. mutfak musluğunu açıp suyun akışıyla oynamanın zevkini de. böylece bir hafta geçti ve maske ile sıkı bir arkadaşlığımız doğdu. onunla konuştukça dışarıda olan hayat hakkında merakım giderek artıyordu ve gerçekten de mart ayı yaklaşmıştı. tepkiler vermeye başladım. maske ise sen işe giderken dışarı çıkmaya çalışıyordu. sen ayağınla onu geri itip içeri sokuyordun. her seferinde sana olanca küfrü ediyordu. “geri zekalı, kendi aseksüel olduğu için bizi de öyle sanıyor.” diyordu. en son dışarı çıkma denemesinde koca bir tekme yedikten sonra bana döndü ve şöyle dedi. “dostum benimle birlikte olman gerekiyor, buradan çıkmamız lazım.” dedi. ben de “ne yapabilirim ki?” diye cevap verdim. o zaman bana planını anlattı.
ertesi sabah sen işe çıkar çıkmaz başladık. belirtmeliyim ki en çok eğlendiğimiz kısım, küvetin musluğunu açarak zaten küçük olan 1+1 evinin su basmasını sağlamak ve lavabonun altından deterjanları indirip her tarafı köpüğe bulamak oldu. ah tabi bir de mutfak dolaplarından envaı çeşit bakliyatı indirmek ve hepsini dökmek. bir ara maske ile birbirimize buğday fırlatıp kahkahalar attık. eve geldiğinde karşılaştığın manzara karşısında delirdin, o sırada açık bıraktığın kapıdan çıktık işte senin de bildiğin gibi. benimle birlikte oynadığın bilyeleri yanıma almak istedim ama çok hızlı hareket etmemiz gerekiyordu. mektubumu sonlandırırken şunu söylemek isterim. sen sahibimden çok benim tek bildiğim dostumdun. ama bir dost bunca senedir beni en doğal hakkımdan nasıl mahrum etti diye düşünmeden edemedim bir süre. özellikle çıktığımızın ikinci günü tam sekiz dişiyle birlikte olduktan sonra sana bir hayli öfkelendiğimi de söylemem gerekiyor. sonra affetmenin öfkeyi azalttığını söyledi şefimiz. bu yeni duygu benim için ilk başlarda zor oldu ama sonunda başarabildim. seni affediyorum. belki bir gün dışarda denk geliriz ve ben de senin bacaklarında dolanırım. şimdilik her şey yolunda. karnımızı doyurmada hiçbir sıkıntı çekmiyoruz. sahil kenarında ki balıkçılar oldukça cömert. şehrin neredeyse her yerini dolaştık ve bu yeni dünyada keşfedilecek çok şey var.
sevgilerimle çam.
devamını gör...
26.
gece gündüz savaşı*
saatlerce hiç kalkmadığı masasından kalkmıştı. odada yanan sönük sarı ışık ona hem mayışıklık veriyordu hem de sıcak hissettiriyordu. nitekim ona sıcak hissettiren tek şeyin basit bir masa lambası olması da manidardı. evde her yer zifiri zindandı. gözünü ileride ki pencereye dikti. ona doğru yürümeye başladı. yürürken gözlerinin kararması da geçmiş, etrafı daha iyi görmeye başlamıştı.
insan değil mi, her şeye alışırdı. karanlığa bile alışırdı ama yalnızlığa alışamazdı bir türlü. o inanmazdı, kimsenin yalnızlığa alıştığına. olsa olsa görmezden gelmek olurdu, tüm hislerini. alışmış gibi yapardı, sadece kendini kandırmak için. neden kandırırdı ki kendini? bu başka insanları kandırmaya benzemezdi çünkü. bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktü.. amansız bir savaşın başlangıcıydı çünkü. kendin ve kendin arasında olan o büyük, bitmek tükenmek bilmeyen amansız bir savaş. bir kere girdin mi çıkamazdın acısız, yarasız, zayıf düşmeden..
aman ya, bir pencereye ulaşmak da ne zormuş! halbuki bir ulaşsam, o yağan karı ve müthiş manzarayı bir görebilsem bitecek tüm acılarım. ama ulaşamıyorum. attığım her adım beni daha da geriye çekiyor. ulaşmak istediğim o pencereden göreceğim o şey, beni anlayacak biliyorum. hissediyorum. ama ulaşamıyorum. o beni anladığında kendimi bulacağım. içimdeki savaş bitecek, inanıyorum. kendimi mi kandırıyorum? heh, en iyi yaptığım şeydir. belki de o savaşın bitmesinden korkuyorumdur. sonunda hissedeceğim o müthiş acıdan kaçıyorumdur. hoş, savaşın içindeyken de hissetmiyor muyum? hissediyorum. ama dedim ya, kendimi çok güzel kandırırım ben. o kadar da zekiyimdir. pardon, o kadar da salak. ulaşırsam eğer o pencereye bir gün, belki de o gün gündüz olur. geceler, gündüze evrildiğinde belki her şey daha güzel olur. inanıyorum. çünkü vazgeçersem inanmaktan, işte o zaman bu savaştan canlı çıkamayacağım. elimi uzatıyorum sana. adım atıyorum. düşen her bir eşsiz kar tanesini sakınma benden. geliyorum.
saatlerce hiç kalkmadığı masasından kalkmıştı. odada yanan sönük sarı ışık ona hem mayışıklık veriyordu hem de sıcak hissettiriyordu. nitekim ona sıcak hissettiren tek şeyin basit bir masa lambası olması da manidardı. evde her yer zifiri zindandı. gözünü ileride ki pencereye dikti. ona doğru yürümeye başladı. yürürken gözlerinin kararması da geçmiş, etrafı daha iyi görmeye başlamıştı.
insan değil mi, her şeye alışırdı. karanlığa bile alışırdı ama yalnızlığa alışamazdı bir türlü. o inanmazdı, kimsenin yalnızlığa alıştığına. olsa olsa görmezden gelmek olurdu, tüm hislerini. alışmış gibi yapardı, sadece kendini kandırmak için. neden kandırırdı ki kendini? bu başka insanları kandırmaya benzemezdi çünkü. bir insanın kendine yapacağı en büyük kötülüktü.. amansız bir savaşın başlangıcıydı çünkü. kendin ve kendin arasında olan o büyük, bitmek tükenmek bilmeyen amansız bir savaş. bir kere girdin mi çıkamazdın acısız, yarasız, zayıf düşmeden..
aman ya, bir pencereye ulaşmak da ne zormuş! halbuki bir ulaşsam, o yağan karı ve müthiş manzarayı bir görebilsem bitecek tüm acılarım. ama ulaşamıyorum. attığım her adım beni daha da geriye çekiyor. ulaşmak istediğim o pencereden göreceğim o şey, beni anlayacak biliyorum. hissediyorum. ama ulaşamıyorum. o beni anladığında kendimi bulacağım. içimdeki savaş bitecek, inanıyorum. kendimi mi kandırıyorum? heh, en iyi yaptığım şeydir. belki de o savaşın bitmesinden korkuyorumdur. sonunda hissedeceğim o müthiş acıdan kaçıyorumdur. hoş, savaşın içindeyken de hissetmiyor muyum? hissediyorum. ama dedim ya, kendimi çok güzel kandırırım ben. o kadar da zekiyimdir. pardon, o kadar da salak. ulaşırsam eğer o pencereye bir gün, belki de o gün gündüz olur. geceler, gündüze evrildiğinde belki her şey daha güzel olur. inanıyorum. çünkü vazgeçersem inanmaktan, işte o zaman bu savaştan canlı çıkamayacağım. elimi uzatıyorum sana. adım atıyorum. düşen her bir eşsiz kar tanesini sakınma benden. geliyorum.
devamını gör...
27.
"gördüğünüz gibi sayın seyirciler; kişi veya kişiler bu ay da boş durmadılar. nedeni bilinmeksiniz öldürdükleri kişi sayısı gitgide artıyor. polis, işlenen cinayetlerin sebebini soruşturmak için geniş kapsamlı çalışma yürütüyor."
bayan g, okuduğu dergiden kafasını kaldırıp gerindi. yan odadan haberlerin sesi geliyordu fakat şu an en son duymak istediği şey haber sesiydi. sessizce ofladıktan sonra tekrar dergisine döndü. annesi gelene dek sürdü mutluluğu.
"baksana g, şehirde hayatta kalan birkaç kişi tek kaldı. onları da ufaktan öldürmeye başlıyorlar."
bayan g'nin umrunda dahi değildi. yıllarca emek verdiği kanaldan suçsuz bir şekilde kovulmuş, işlenen cinayetlerden birine dair iz bulunmuş olmasına rağmen kimse ona inanmamıştı. sıkıntıyla bir nefes verdi.
"bunun umrumda olduğunu mu düşünüyorsun anne? elimdeki fırsatı almamış olsalardı, belki de başka kimse ölmezdi."
annesi kızının bu şekilde depresyona girmenin eşiğinde olduğunu gördükçe içi içini yiyordu. elinden bir şey de gelmiyordu ki! g bir hayli inatçıydı! "ne olacak bu halin?" diye söylenerek odadan çıktı. g telefonuna baktı, kanaldan bir arkadaşı ona mesaj attı.
kimden: boncuk
- bu böyle olmaz! hemen elimdeki her şeyi alıp size geliyorum, öğleden sonra orada olurum.
kime: boncuk
- elinde ne var? beni heyecanlandıracak bir olay yoksa gelme!
kimden: boncuk
- şu cinayet olayı desem?
g, bir an nefessiz kaldığını hissetti. çözmeye çalışması dahi kendisine büyük bir haz veriyordu. son mesaja cevap vermedi, onun için "çabuk gel de anlat" demekti sessiz kalması. öğleden sonrası için sabırsızlanmaya başladı. boncuk bir an önce gelsin istiyordu. stresle tırnaklarını kemirmeye başladı. olacağı yoktu. biraz uyumak iyi gelebilirdi.
••
kapı çaldı. g, annesine bırakmadan hızla kapıya koştu. tahmin ettiği gibi gelen arkadaşıydı. çarçabuk montunu alıp astı. arkadaşı söylemeden geçemedi.
bu ne heyecan böyle kız, sakin olsana az! kaçmıyor kimse bir yere! g onu dinlemedi. masasını hazırlamış, kendisinden sonra ortaya çıkanları duymak için delice bir istek duyuyordu. masaya geçtiler. boncuk, çantasından çıkardığı dosyayı g'ye uzattı. g dosyayı öyle hızlı aldı ki, annesi gülmeden edemedi. hemen içerisinden resimleri ve yazılanları çıkardı. o dosyayı incelerken boncuk anlatmaya başladı.
ayın üçüncü, yılın altıncı cinayeti. cesetlerden üçü evlerinde bulunmuş, diğer üçünü de sanayi bölgesinden 2 kilometre uzakta bulmuşlar. neredeyse aynı yerde yani. hepsini aynı kişi veya kişilerin öldürdüğü düşünülüyor çünkü öldürme şekli aynı; boğazı kesmek.
eşimden -boncuk'un eşi polisti ve boncuk gizlice bilgileri alıyordu- (ç)aldığım bilgilere göre bu kişilerin tek bağlantısı sanayi bölgesi'nde araba tamiri ustaları olmaları. öldürülmeleri için bir sebep yok! sicil kayıtları temiz, ufak tefek borçlar dışında borçları da yok!
en son gidip ustaların eski çıraklarıyla falan konuşmuşlar. hiçbiri onların öldürülmesine sebebiyet verecek bir neden sunmamış ancak çalışanlardan biri "buranın eski çalışanı vardı; bahsettiğiniz ustaların dükkânında çalışan tek o.
--
devamı sonra. *
bayan g, okuduğu dergiden kafasını kaldırıp gerindi. yan odadan haberlerin sesi geliyordu fakat şu an en son duymak istediği şey haber sesiydi. sessizce ofladıktan sonra tekrar dergisine döndü. annesi gelene dek sürdü mutluluğu.
"baksana g, şehirde hayatta kalan birkaç kişi tek kaldı. onları da ufaktan öldürmeye başlıyorlar."
bayan g'nin umrunda dahi değildi. yıllarca emek verdiği kanaldan suçsuz bir şekilde kovulmuş, işlenen cinayetlerden birine dair iz bulunmuş olmasına rağmen kimse ona inanmamıştı. sıkıntıyla bir nefes verdi.
"bunun umrumda olduğunu mu düşünüyorsun anne? elimdeki fırsatı almamış olsalardı, belki de başka kimse ölmezdi."
annesi kızının bu şekilde depresyona girmenin eşiğinde olduğunu gördükçe içi içini yiyordu. elinden bir şey de gelmiyordu ki! g bir hayli inatçıydı! "ne olacak bu halin?" diye söylenerek odadan çıktı. g telefonuna baktı, kanaldan bir arkadaşı ona mesaj attı.
kimden: boncuk
- bu böyle olmaz! hemen elimdeki her şeyi alıp size geliyorum, öğleden sonra orada olurum.
kime: boncuk
- elinde ne var? beni heyecanlandıracak bir olay yoksa gelme!
kimden: boncuk
- şu cinayet olayı desem?
g, bir an nefessiz kaldığını hissetti. çözmeye çalışması dahi kendisine büyük bir haz veriyordu. son mesaja cevap vermedi, onun için "çabuk gel de anlat" demekti sessiz kalması. öğleden sonrası için sabırsızlanmaya başladı. boncuk bir an önce gelsin istiyordu. stresle tırnaklarını kemirmeye başladı. olacağı yoktu. biraz uyumak iyi gelebilirdi.
••
kapı çaldı. g, annesine bırakmadan hızla kapıya koştu. tahmin ettiği gibi gelen arkadaşıydı. çarçabuk montunu alıp astı. arkadaşı söylemeden geçemedi.
bu ne heyecan böyle kız, sakin olsana az! kaçmıyor kimse bir yere! g onu dinlemedi. masasını hazırlamış, kendisinden sonra ortaya çıkanları duymak için delice bir istek duyuyordu. masaya geçtiler. boncuk, çantasından çıkardığı dosyayı g'ye uzattı. g dosyayı öyle hızlı aldı ki, annesi gülmeden edemedi. hemen içerisinden resimleri ve yazılanları çıkardı. o dosyayı incelerken boncuk anlatmaya başladı.
ayın üçüncü, yılın altıncı cinayeti. cesetlerden üçü evlerinde bulunmuş, diğer üçünü de sanayi bölgesinden 2 kilometre uzakta bulmuşlar. neredeyse aynı yerde yani. hepsini aynı kişi veya kişilerin öldürdüğü düşünülüyor çünkü öldürme şekli aynı; boğazı kesmek.
eşimden -boncuk'un eşi polisti ve boncuk gizlice bilgileri alıyordu- (ç)aldığım bilgilere göre bu kişilerin tek bağlantısı sanayi bölgesi'nde araba tamiri ustaları olmaları. öldürülmeleri için bir sebep yok! sicil kayıtları temiz, ufak tefek borçlar dışında borçları da yok!
en son gidip ustaların eski çıraklarıyla falan konuşmuşlar. hiçbiri onların öldürülmesine sebebiyet verecek bir neden sunmamış ancak çalışanlardan biri "buranın eski çalışanı vardı; bahsettiğiniz ustaların dükkânında çalışan tek o.
--
devamı sonra. *
devamını gör...
28.
toplanmış ve seyahata çıkıyordu, belki şu an, belki bundan yüzlerce yıl sonra belki de bundan binlerce yıl önce. çıkacağı seyahat itibariyle ne zaman çıkarsa çıksın yanına alacağı şeyler aynıydı; düş kırıklığı, hüzün, biraz sevinç ve bol miktarda tecrübe. tüm bu hayat kırıntıları, doğuştan gelen ve tüm engellemelere rağmen ancak keşif edebildiği insanlıkta birleşiyordu. insanlık, keşif ettiğinden beri taşıması en kolay, taşıması en zor yüktü onun için.
güneş ufku aydınlatmaya başlamıştı, belki güneş ufukta son parıltılarını bırakıyordu, hava belki çok soğuk, belki çok sıcaktı. kağnılar yol alıyordu gıcırdayarak ya da son sürat otomobiller geçiyordu hayatın tüm güzelliğini ıskalayarak. kulağa gelen su sesinin kaynağı, kıyıyı döven haşin dalgalardı belki, belki de su sesisin kaynağı patlak bir lağım borusuydu. bu seyahatta ne güneşin doğduğu veya battığı, ne havanın sıcaklığı, ne insanların hayatı ıskalamak için kullandığı ulaşım araçları ne de kulağa çalınan su sesinin kaynağını bir anlam ifade ediyordu. bu seyahatte, bu serüvende önemli olan hayat kırıntılarının toplandığı insanlıktı.
bu seyahata çıkmaya karar veren kişi bir kız da olabilirdi, erkek de, çirkin veya güzel, genç veya yaşlı, hasta veya sağlam, kısa veya uzun, evli veya bekar. bu seyahatta önemli olan, insanlığın keşfinin ardından atılan adımdı.
belki bu seyahata siz çıkyordunuz, belki bu seyahata çıkmayı yıllardır planlıyordunuz, belki bu seyahatten deli gibi korkuyordunuz.
insanın doğduğunda sahip olduğu, sonrasında yitirdiği ve hayatı boyunca belki bir daha hiç bulamadığını bulup da bu seyahate çıkmak, düşünün bir kere, doğduğunuzda daha gözleriniz açılmamışken, ya da daha yeni açılmışken, insan gırtlağı anadiline göre biçimlenmemişken, saf, duru yüreğiniz ve beyniniz hala sizinleyken, kimse sizi milletlere, sınıflara, mezheplere bölmemişken sahip olduğunuz o güzelliği, insan olmak unsurunu kaybetmek ve yeniden bulmak.
bavulsuz ve biletsiz bir seyahat bu, bildiklerinizden değil. daha hayata attığınız ilk adımda sahip olduğunuzu tüm size anlatılanlara, öğretilenlere rağmen, ünavanı, malı serveti, önyargıyı, böbürlenmeyi, hırsı, bencilliği, sizin olmayan sevdaları, sizin olmayan hedefleri, belki bir gün sonra gelecek belki hiç gelmeyecek terfiyi, lüksü, rahatlığı terk etmek, insanlıktan başka, yapay ne varsa hepsinden vazgeçmek ve hayatı ıskalamamak için, hayatı anlamak için bir seyahata çıkmak.
bu seyahata ben çıkmıyorum, bu seyahata siz çıkmıyorsunuz, ama çıkan birileri elbette vardır. yoksa bu kadar hayatı ıskalayan inasanın içinde dünya yaşanmaz bir yer olurdu...
güneş ufku aydınlatmaya başlamıştı, belki güneş ufukta son parıltılarını bırakıyordu, hava belki çok soğuk, belki çok sıcaktı. kağnılar yol alıyordu gıcırdayarak ya da son sürat otomobiller geçiyordu hayatın tüm güzelliğini ıskalayarak. kulağa gelen su sesinin kaynağı, kıyıyı döven haşin dalgalardı belki, belki de su sesisin kaynağı patlak bir lağım borusuydu. bu seyahatta ne güneşin doğduğu veya battığı, ne havanın sıcaklığı, ne insanların hayatı ıskalamak için kullandığı ulaşım araçları ne de kulağa çalınan su sesinin kaynağını bir anlam ifade ediyordu. bu seyahatte, bu serüvende önemli olan hayat kırıntılarının toplandığı insanlıktı.
bu seyahata çıkmaya karar veren kişi bir kız da olabilirdi, erkek de, çirkin veya güzel, genç veya yaşlı, hasta veya sağlam, kısa veya uzun, evli veya bekar. bu seyahatta önemli olan, insanlığın keşfinin ardından atılan adımdı.
belki bu seyahata siz çıkyordunuz, belki bu seyahata çıkmayı yıllardır planlıyordunuz, belki bu seyahatten deli gibi korkuyordunuz.
insanın doğduğunda sahip olduğu, sonrasında yitirdiği ve hayatı boyunca belki bir daha hiç bulamadığını bulup da bu seyahate çıkmak, düşünün bir kere, doğduğunuzda daha gözleriniz açılmamışken, ya da daha yeni açılmışken, insan gırtlağı anadiline göre biçimlenmemişken, saf, duru yüreğiniz ve beyniniz hala sizinleyken, kimse sizi milletlere, sınıflara, mezheplere bölmemişken sahip olduğunuz o güzelliği, insan olmak unsurunu kaybetmek ve yeniden bulmak.
bavulsuz ve biletsiz bir seyahat bu, bildiklerinizden değil. daha hayata attığınız ilk adımda sahip olduğunuzu tüm size anlatılanlara, öğretilenlere rağmen, ünavanı, malı serveti, önyargıyı, böbürlenmeyi, hırsı, bencilliği, sizin olmayan sevdaları, sizin olmayan hedefleri, belki bir gün sonra gelecek belki hiç gelmeyecek terfiyi, lüksü, rahatlığı terk etmek, insanlıktan başka, yapay ne varsa hepsinden vazgeçmek ve hayatı ıskalamamak için, hayatı anlamak için bir seyahata çıkmak.
bu seyahata ben çıkmıyorum, bu seyahata siz çıkmıyorsunuz, ama çıkan birileri elbette vardır. yoksa bu kadar hayatı ıskalayan inasanın içinde dünya yaşanmaz bir yer olurdu...
devamını gör...
29.
sol taraftan başlıklarından derlediğim bir saçma hikaye....
sol taraftan 01
aldatmanın karakter meselesi olmadığı gerçeğini suratıma suratıma vurmasana be dedi zebra çizgilerinden mutlu.
sen de tam bir ahlak bekçisi çıktın ama şimdi olmadı ki dedi istakoz.
ıstakozun ormanda işi yoktu oysa.
bir zebrayla konuşması alışıldık bir durum değildi.
senin gibi bir cahille sohbeti kesmek istemiyorum. lütfen beni zorlama dedi ıstakoz. o sırada kabuklarındaki çatlakların üzerine poligon sıkıyordu. poligonu geçen gün durduk yere ağaçlardan birine çarpan avcının cebinden çalmıştı.
neyse boş ver şimdi. gel de bir şarkı mırıldanalım dedi ve sultan-ı yegah söylemeye başladı. bir süre sonra sıkıldı ve
sence şamdanlarını donanınca eski zaman sevdalarının ne demek?
zebra homurdandı.
eski zaman sevdalarının karanlığı aydınlatan mum ışıklarını üzerimize silah gibi donanıp çarpışmaya mı hazırlanmamız gerekir? dedi ıstakoz kollarından bir tanesini heyecanla havaya kaldırarak.
zebra bu duruma sinirlendi.
senin gibi şarkıların sözlerini yanlış anlayan bir başkasına daha rastlamadım. hem sen neden buradasın ki?
anlattım ya denizde yüzme yasağından muaf tutuldum. ben de çıktım, denizden buralara kadar geldim işte gezinti amaçlı.
e ormanda tanıdık birilerine rastlamadın mı? bir tek sen mi muafsın bu yasaktan? ne özelliğin var ki?
efendim şöyle açıklayayım ben ve benim gibiler hibrit ıstakozlar olarak adlandırılıyoruz. denizde durabildiğimiz gibi, ormanda, tavanda, fuayelerde cirit atabiliyoruz. denizler konseyi de bizi serbest bırakıyor işte gidelim öğrenelim öğrenirken eğlenelim eğlenirken düşünelim diye.
bizde de orman konseyi var ama hiçbir halta izin vermiyorlar dedi zebra.
o sırada büyük bir beyaz balina ormanın zemininde yaprakları ezerek ve ağaçların kabuklarını kırarak yanlarına geldi.
ben sana demedim jön ıstakoz zebralarla konuşma dediğimi şimdi bas git buradan
denizler konseyi fahri üyesini karşısında görünce pek bir şaşırdı ıstakoz. zaten çatlak olan kabuğu birden parçalanarak dökülmeye başladı. ekolojik olarak mümkün olmayan bu durum zebrayı bir hayli üzdü. danışman baykuşların yanına giderek lucid bir rüyaya daldı.
sol taraftan 01
aldatmanın karakter meselesi olmadığı gerçeğini suratıma suratıma vurmasana be dedi zebra çizgilerinden mutlu.
sen de tam bir ahlak bekçisi çıktın ama şimdi olmadı ki dedi istakoz.
ıstakozun ormanda işi yoktu oysa.
bir zebrayla konuşması alışıldık bir durum değildi.
senin gibi bir cahille sohbeti kesmek istemiyorum. lütfen beni zorlama dedi ıstakoz. o sırada kabuklarındaki çatlakların üzerine poligon sıkıyordu. poligonu geçen gün durduk yere ağaçlardan birine çarpan avcının cebinden çalmıştı.
neyse boş ver şimdi. gel de bir şarkı mırıldanalım dedi ve sultan-ı yegah söylemeye başladı. bir süre sonra sıkıldı ve
sence şamdanlarını donanınca eski zaman sevdalarının ne demek?
zebra homurdandı.
eski zaman sevdalarının karanlığı aydınlatan mum ışıklarını üzerimize silah gibi donanıp çarpışmaya mı hazırlanmamız gerekir? dedi ıstakoz kollarından bir tanesini heyecanla havaya kaldırarak.
zebra bu duruma sinirlendi.
senin gibi şarkıların sözlerini yanlış anlayan bir başkasına daha rastlamadım. hem sen neden buradasın ki?
anlattım ya denizde yüzme yasağından muaf tutuldum. ben de çıktım, denizden buralara kadar geldim işte gezinti amaçlı.
e ormanda tanıdık birilerine rastlamadın mı? bir tek sen mi muafsın bu yasaktan? ne özelliğin var ki?
efendim şöyle açıklayayım ben ve benim gibiler hibrit ıstakozlar olarak adlandırılıyoruz. denizde durabildiğimiz gibi, ormanda, tavanda, fuayelerde cirit atabiliyoruz. denizler konseyi de bizi serbest bırakıyor işte gidelim öğrenelim öğrenirken eğlenelim eğlenirken düşünelim diye.
bizde de orman konseyi var ama hiçbir halta izin vermiyorlar dedi zebra.
o sırada büyük bir beyaz balina ormanın zemininde yaprakları ezerek ve ağaçların kabuklarını kırarak yanlarına geldi.
ben sana demedim jön ıstakoz zebralarla konuşma dediğimi şimdi bas git buradan
denizler konseyi fahri üyesini karşısında görünce pek bir şaşırdı ıstakoz. zaten çatlak olan kabuğu birden parçalanarak dökülmeye başladı. ekolojik olarak mümkün olmayan bu durum zebrayı bir hayli üzdü. danışman baykuşların yanına giderek lucid bir rüyaya daldı.
devamını gör...
30.
haydi dedi hazırlan! zaman geldi, birazdan gidiyoruz...
öylece kalakaldı bir süre oturduğu taşın üzerinde. sevdiği insanlar geçti aklından hemen hızlıca. zaten yavaş geçmeye ne zamanı vardı ne de ömrü. herkesi hızlıca geçip kızında durdu düşünceleri... o küçük, masum çocuk, dünyalar tatlısı, gördüğü zaman yaşadığına şükretme sebebi, evladı babasız büyüyecekti. bunu düşündükçe yüreği daraldı. oysa hep dua ederdi, "o büyümeden ölmeyeyim". ama vatan sevgisi kızından bile ağır basmıştı. çünkü biliyordu; eğer bir şeyler yapmasa kızının yaşayacak bir vatanı olmayacaktı ve kim bilir neler çekecekti büyüdüğünde...
tüm bu yaptıkları insanlar içindi; sevdiği, sevmediği bütün insanlar. umarım bir gün farkına varırlar diye geçirdi içinden. umarım bir gün, kızım babasını gururla anar. işte bu adam benim babam der göğsünü kabartarak. gerçekten böyle mi olacaktı yoksa unutulup gidecek miydi. ne fark ederdi ki beni bilen biliyor ya, eminim onlar güzel hatırlayacaktır beni. ama bir söz vardı ya hani "seni tanıyan son insan öldüğünde aslında hiç var olmamış olacaksın" bu düşünceyle ürperdi, soğuk terler dökülmeye başladı alnından. gerçekten, yok olup gidecekti. öldükten sonra birinin senin hatırlamasının ne önemi vardı.
"hey" dedi gardiyan kolundan dürterken, "hayırdır daldın". "yoo" dedi adam, "bi sigara versene". sigaranın ilk nefesini sanki tüm hayatı boyunca aldığı nefeslerin toplamı gibi çekti içine, ciğerleri yandı. "ulan" dedi "hep kanser olcam bu meret yüzünden diye düşünürdüm, olamadan gidiyor dağ gibi adam" diye düşündü. kafasını hafif kaldırdı, ufak pencereden turuncu güneşi gördü. "gün batıyor demek ki, buradan güneş görünüyor muydu be" diye geçirdi içinden; daha önce hiç fark etmemişti.
gardiyan geldi dikildi önünde hadi dedi. ağır ağır doğruldu oturduğu yerden, koluna girdi gardiyan beraberce çıktılar hücreden dışarı. dışarı dediysem de avlu gibi bir yer, karanlık, basık, iç sıkıcı.
temiz havaya çıktı ama nefesi daraldı bir an. oysa söz vermişti kendine; korktuğunu asla belli etmeyecekti, başı dik gidecekti dar ağacına. it gibi korkuyordu aslında ama; korkunun ecele faydası yoktu. bari arkamdan amma tırstı ha gördün mü demesinler.
urgan boynuna geçerken derin bir nefes aldı. buraya kadarmış... ulan" dedi dua edecektim ben, bildiği bir elham vardı ama olsun. "son arzun var mı" dedi önünde dikilen adam; kimdi bu adam, ilk defa görmüştü. aman bana neyse diye düşündü, bilsem ne olacak sanki." var" dedi, "hızlı olsun". inşallah boynum kırılır diye düşündü, bir yerde okumuştu boynu kırılırsa daha hızlı ölecekti.
tekme sesini duydu ayakları yerden kesildi. tabureye vurdu biri; "kim vurdu lan ona" diye bağıracak oldu ama; urgan boğazına basınca nefesi kesildi, gözleri kaydı birden hiçbir şey seçemez oldu. "allah" diyesi geldi ama ona da gücü yetmedi.
dağ gibi adam sallanıyordu urganın ucunda şimdi.
edit: hikaye anlık yazılmıştır, başlığı görünce yazayım dedim *
öylece kalakaldı bir süre oturduğu taşın üzerinde. sevdiği insanlar geçti aklından hemen hızlıca. zaten yavaş geçmeye ne zamanı vardı ne de ömrü. herkesi hızlıca geçip kızında durdu düşünceleri... o küçük, masum çocuk, dünyalar tatlısı, gördüğü zaman yaşadığına şükretme sebebi, evladı babasız büyüyecekti. bunu düşündükçe yüreği daraldı. oysa hep dua ederdi, "o büyümeden ölmeyeyim". ama vatan sevgisi kızından bile ağır basmıştı. çünkü biliyordu; eğer bir şeyler yapmasa kızının yaşayacak bir vatanı olmayacaktı ve kim bilir neler çekecekti büyüdüğünde...
tüm bu yaptıkları insanlar içindi; sevdiği, sevmediği bütün insanlar. umarım bir gün farkına varırlar diye geçirdi içinden. umarım bir gün, kızım babasını gururla anar. işte bu adam benim babam der göğsünü kabartarak. gerçekten böyle mi olacaktı yoksa unutulup gidecek miydi. ne fark ederdi ki beni bilen biliyor ya, eminim onlar güzel hatırlayacaktır beni. ama bir söz vardı ya hani "seni tanıyan son insan öldüğünde aslında hiç var olmamış olacaksın" bu düşünceyle ürperdi, soğuk terler dökülmeye başladı alnından. gerçekten, yok olup gidecekti. öldükten sonra birinin senin hatırlamasının ne önemi vardı.
"hey" dedi gardiyan kolundan dürterken, "hayırdır daldın". "yoo" dedi adam, "bi sigara versene". sigaranın ilk nefesini sanki tüm hayatı boyunca aldığı nefeslerin toplamı gibi çekti içine, ciğerleri yandı. "ulan" dedi "hep kanser olcam bu meret yüzünden diye düşünürdüm, olamadan gidiyor dağ gibi adam" diye düşündü. kafasını hafif kaldırdı, ufak pencereden turuncu güneşi gördü. "gün batıyor demek ki, buradan güneş görünüyor muydu be" diye geçirdi içinden; daha önce hiç fark etmemişti.
gardiyan geldi dikildi önünde hadi dedi. ağır ağır doğruldu oturduğu yerden, koluna girdi gardiyan beraberce çıktılar hücreden dışarı. dışarı dediysem de avlu gibi bir yer, karanlık, basık, iç sıkıcı.
temiz havaya çıktı ama nefesi daraldı bir an. oysa söz vermişti kendine; korktuğunu asla belli etmeyecekti, başı dik gidecekti dar ağacına. it gibi korkuyordu aslında ama; korkunun ecele faydası yoktu. bari arkamdan amma tırstı ha gördün mü demesinler.
urgan boynuna geçerken derin bir nefes aldı. buraya kadarmış... ulan" dedi dua edecektim ben, bildiği bir elham vardı ama olsun. "son arzun var mı" dedi önünde dikilen adam; kimdi bu adam, ilk defa görmüştü. aman bana neyse diye düşündü, bilsem ne olacak sanki." var" dedi, "hızlı olsun". inşallah boynum kırılır diye düşündü, bir yerde okumuştu boynu kırılırsa daha hızlı ölecekti.
tekme sesini duydu ayakları yerden kesildi. tabureye vurdu biri; "kim vurdu lan ona" diye bağıracak oldu ama; urgan boğazına basınca nefesi kesildi, gözleri kaydı birden hiçbir şey seçemez oldu. "allah" diyesi geldi ama ona da gücü yetmedi.
dağ gibi adam sallanıyordu urganın ucunda şimdi.
edit: hikaye anlık yazılmıştır, başlığı görünce yazayım dedim *
devamını gör...
31.
sabahçı kahvesinde sonlanan bir gece daha. koyu sohbetten midir yoksa saim abi'nin katran karası çayının koyuluğundan mıdır bilmem, sabaha kadar gözler fal taşı gibi açık oturmuşuz. şimdi şimdi gecenin yorgunluğu üzerime çöküyor. uzun zamandır işsizim efendim. adım rıfat. arkadaşlar arasında entel rıfat. okumayı pek sevmemden sebep, biraz da gevezeyim üzerinize afiyet, bu lakabı uygun görmüşler bana, yirmi yedisinde, gençlik umutlarının yerini gelecek hezeyanları almış bir garip memur adayıyım. şu haberlerde, internette ya da ne bileyim bir akrabadan eşten dosttan duymuş olabileceğiniz kpss denilen sınava iki yılını vermiş bir gaziyim. yaralı atlattık çok şükür, atanmayı bekliyoruz. belli mi olur atamadan malulen emekli ediverirler belki. bir kedim var ellerinizden öper, adı sırma. bugünlerde yanımda kalan ender yol arkadaşlarından. belki mamayı azaltsam o da unutur gider beni, bilemedim şimdi. neyse, kendi halinde bir ademoğluyum işte. arada memlekettekiler gelir gider, anam evi çekip çevirir. babam halden anlar, halen on sekizdeymişçesine ihtiyaçlarıma yardımcı olur. zor geliyor tabi bir yaştan sonra baba eline bakmak ama kaderi de biz tayin etmiyoruz ki. rızık allah'tan diyerek beklemeye devam. kedim sırma dışında mahalleden ahmet, musa ve cevat en sıkı dostlarım diyebilirim. cevat ile askerde de aynı birliğe düştüğümüzden anılarımız çoktur. sık sık saim abi'nin kahvede toplanır, oyun oynar, muhabbet ederiz.
gel gelelim bu satırları kağıda dökme sebebine. benimkisi biraz içini dökmek, biraz da hayat tecrübesinden sebeplendirmek. bugüne kadar hemen her seferinde karşımdakilere koşulsuz güvenen, safdil bir enayi oldum. ağzıma ne geldiyse pat diye ilk anda saldım gitti. işin özü bu aslında. okurken, evde, oyunda ya da ne bileyim herhangi bir ortamda işte, içinde bulunduğum ortamın kendim gibi insanlarla dolu olduğu , saygılı, empati yeteneği yüksek insanlarla çevrelendiğim hissi gelip yerleşiyor beynime. sonrası mı, sal gitsin ipleri, dökülsün kelimeler.
geçenlerde, tabi geçenlerde dediğim iki ay oldu, memurluk mülakatına çağrıldım. puanım yeterli, referansım olumlu (bu biraz bana göre bir yorum tabi) olunca sözlü mülakata davet edildim. tipik bir işe alım mülakatından ziyade bir ego tatmini seansıymış bilemedim. karşımdaki idareciler tecrübem olmamasından tutun da (ki bu imkansız yeni başlayan nasıl tecrübeli olsun) işlerin çok yoğun ve stresli oluşuna, benim bunu kaldırabilecek yapım olmadığına dair verip veriştirdiler. samimiyetlerine güvenenerek bir kamu kurumunun ne kadar yoğun olabileceğini sorarak yaptım ilk hatayı. geveze çene arada atom mu parçalanıyor tarzı cümlelerle avcıları daha da kışkırttı. artık kontrolü ele almalı ve geri adım atmalıydım ama duramıyordum. mülakatta yer alan müdürlerden birine eğitimimin uzaması dert olmuştu. evet bir rahatsızlık yüzünden okula gidemedim bir süre ve geç mezun oldum. ama bunun mazereti vardı işte. müdüre göre tek sebep tembellik. biz tembel adamı napalım diye yükseldi de yükseldi.
işte bu bardağı taşıran son damlaydı. gaza gelen kahramanımız rıfat devlette işlerin nasıl yürüdüğünden girdi, torpilden çıktı, cemaatlerden girdi, diplomasız yk üyelerinden çıktı derken on beş dakika nefessiz giydirmişim. sonrasında ne mi oldu? çok da kibar olmayan bir yolla kendimi dışarıda buldum. dokuz köyden biri burasıymış demek, doğrular dökülünce masaya, kapının dışında bulduk kendimizi. memurluk hayalleri başka bahara kaldı, geçti o devlet en iyi patron rıfat bırakma peşini seansları. artık bize buradan zor ekmek çıkar, mimlendik.
diyeceğim oydu işte basit hikayemde. siz siz olun, etrafınızdakiler kimdir nedir tam anlamadan hareket etmeyin, ayağınızı denk alın, ölçülü olun. köprü geçiş ücretlerine zam üstüne zam yapan ayıcığa dayıcığım diyin. her doğru her yerde söylenmez, her söylendiği yerde de doğru olmaz, onun gibi bir şey işte yahu. devleti kurtaracaktık, artık kahve köşesinde okey dörtlüsü ile sabaha kadar istediğimiz kadar yaparız o işi. ohh, mesai derdi yok, ceket pantolon yok, müdür yok, pazartesi sendromu yok, bu akşam evde yemek yok. neyse, yine kahvede cevat ile sabahlarız.
gel gelelim bu satırları kağıda dökme sebebine. benimkisi biraz içini dökmek, biraz da hayat tecrübesinden sebeplendirmek. bugüne kadar hemen her seferinde karşımdakilere koşulsuz güvenen, safdil bir enayi oldum. ağzıma ne geldiyse pat diye ilk anda saldım gitti. işin özü bu aslında. okurken, evde, oyunda ya da ne bileyim herhangi bir ortamda işte, içinde bulunduğum ortamın kendim gibi insanlarla dolu olduğu , saygılı, empati yeteneği yüksek insanlarla çevrelendiğim hissi gelip yerleşiyor beynime. sonrası mı, sal gitsin ipleri, dökülsün kelimeler.
geçenlerde, tabi geçenlerde dediğim iki ay oldu, memurluk mülakatına çağrıldım. puanım yeterli, referansım olumlu (bu biraz bana göre bir yorum tabi) olunca sözlü mülakata davet edildim. tipik bir işe alım mülakatından ziyade bir ego tatmini seansıymış bilemedim. karşımdaki idareciler tecrübem olmamasından tutun da (ki bu imkansız yeni başlayan nasıl tecrübeli olsun) işlerin çok yoğun ve stresli oluşuna, benim bunu kaldırabilecek yapım olmadığına dair verip veriştirdiler. samimiyetlerine güvenenerek bir kamu kurumunun ne kadar yoğun olabileceğini sorarak yaptım ilk hatayı. geveze çene arada atom mu parçalanıyor tarzı cümlelerle avcıları daha da kışkırttı. artık kontrolü ele almalı ve geri adım atmalıydım ama duramıyordum. mülakatta yer alan müdürlerden birine eğitimimin uzaması dert olmuştu. evet bir rahatsızlık yüzünden okula gidemedim bir süre ve geç mezun oldum. ama bunun mazereti vardı işte. müdüre göre tek sebep tembellik. biz tembel adamı napalım diye yükseldi de yükseldi.
işte bu bardağı taşıran son damlaydı. gaza gelen kahramanımız rıfat devlette işlerin nasıl yürüdüğünden girdi, torpilden çıktı, cemaatlerden girdi, diplomasız yk üyelerinden çıktı derken on beş dakika nefessiz giydirmişim. sonrasında ne mi oldu? çok da kibar olmayan bir yolla kendimi dışarıda buldum. dokuz köyden biri burasıymış demek, doğrular dökülünce masaya, kapının dışında bulduk kendimizi. memurluk hayalleri başka bahara kaldı, geçti o devlet en iyi patron rıfat bırakma peşini seansları. artık bize buradan zor ekmek çıkar, mimlendik.
diyeceğim oydu işte basit hikayemde. siz siz olun, etrafınızdakiler kimdir nedir tam anlamadan hareket etmeyin, ayağınızı denk alın, ölçülü olun. köprü geçiş ücretlerine zam üstüne zam yapan ayıcığa dayıcığım diyin. her doğru her yerde söylenmez, her söylendiği yerde de doğru olmaz, onun gibi bir şey işte yahu. devleti kurtaracaktık, artık kahve köşesinde okey dörtlüsü ile sabaha kadar istediğimiz kadar yaparız o işi. ohh, mesai derdi yok, ceket pantolon yok, müdür yok, pazartesi sendromu yok, bu akşam evde yemek yok. neyse, yine kahvede cevat ile sabahlarız.
devamını gör...
32.
kadın, pardösüsünün yakasını kaldırdı, sanki rüzgarı tutabilecekmiş gibi, düğmelerini tek tek, kontrol etti ve yanındaki kız çocuğunu sevecen nemli gözlerle seyrederken,
iyi ki dedi, hiç değilse onu bu yağmurlu soğuk havaya uygun giydirmişim..
küçük kızın elini daha sıkı fakat nadir bir kristali tutar gibi şefkatle kavradı ve birlikte, şiddetli yağmur damlalarının yüzlerine ve bedenlerine çarpmasını hissederek hızlı adımlar ile yürümeye çalışırken,
küçük kız, mızmızlanıp kadının elini çekiştirerek incecik tiz ağlamaklı sesi ile ; bırakma ne olur, gitmek istemiyorum diye yalvarıyor,
söz ağlamayacağım, derken dahi ağladığının farkında olmadan devam ediyordu..
oysa kadının aklı ve kalbi arasındaki uçurum gittikçe açılmaya başlamıştı bile..
onun adına bir başkası ya da başkalarının karar verdiğini hissediyor bundan da rahatsızlık duyuyordu.. .
zihninde yaşadığı gelgitler ile boğuşurken bir taraftan da allak bullak olan zihnine rağmen,
kendisine verdiği sözü de bir türlü unutmamasına şaşırıyordu.
peki bu nasıl oluyordu?
her şeyi bu kadar netleştiren veya bulanıklaştıran o muydu?
o küçük kız her defasında nasıl başarıyordu bunu?
peki o olmazsa, bir daha kim onu koşulsuzca sevecekti, ya da kime sarılacaktı? veya kimle bu kadar eğlenceli zaman geçirebilecekti?
ki, pekala biliyordu onu bırakıp unuttuğu takdirde sonsuza dek susacaktı kadın!
aldığı kararın doğruluğunu bir kez daha sorgularken, küçük kızın sesini bastıran havada,
rüzgara ve yağmura, onu nasıl ikna etmesi gerektiği ile ilgili sorular soruyordu çaresizce ; bu sefer, evet bu sefer yapmalıyım, daha katı ve kararlı olmam gerekiyor biliyorum, biliyorum fakat içimden gelmiyor, öyle uzun zamandır beraberiz ki, onsuz kalmak beni korkutuyor diyerek
kendi kendine konuşup yürümesine devam etti, neden böyle bir havayı seçtim?
daha güzel, günlük güneşlik günler dururken, bu boz bulanık hava sırası mıydı sanki? dedi ;
evet, bu hava daha iyi çünkü
güzel havada insanlar sokaklarda olacak, acıyan bakışlarla
fısıldaşmalarını istemiyorum..
başka yolu yok, bu kızı büyütmem gerek ;
dünya, onun gözlerinin gördüğünden, yüreğinin sevdiğinden, daha kötü, daha zor ve sevgiden daha fakir!!!
eğer,
büyütemezsem ölecek..
iyi ki dedi, hiç değilse onu bu yağmurlu soğuk havaya uygun giydirmişim..
küçük kızın elini daha sıkı fakat nadir bir kristali tutar gibi şefkatle kavradı ve birlikte, şiddetli yağmur damlalarının yüzlerine ve bedenlerine çarpmasını hissederek hızlı adımlar ile yürümeye çalışırken,
küçük kız, mızmızlanıp kadının elini çekiştirerek incecik tiz ağlamaklı sesi ile ; bırakma ne olur, gitmek istemiyorum diye yalvarıyor,
söz ağlamayacağım, derken dahi ağladığının farkında olmadan devam ediyordu..
oysa kadının aklı ve kalbi arasındaki uçurum gittikçe açılmaya başlamıştı bile..
onun adına bir başkası ya da başkalarının karar verdiğini hissediyor bundan da rahatsızlık duyuyordu.. .
zihninde yaşadığı gelgitler ile boğuşurken bir taraftan da allak bullak olan zihnine rağmen,
kendisine verdiği sözü de bir türlü unutmamasına şaşırıyordu.
peki bu nasıl oluyordu?
her şeyi bu kadar netleştiren veya bulanıklaştıran o muydu?
o küçük kız her defasında nasıl başarıyordu bunu?
peki o olmazsa, bir daha kim onu koşulsuzca sevecekti, ya da kime sarılacaktı? veya kimle bu kadar eğlenceli zaman geçirebilecekti?
ki, pekala biliyordu onu bırakıp unuttuğu takdirde sonsuza dek susacaktı kadın!
aldığı kararın doğruluğunu bir kez daha sorgularken, küçük kızın sesini bastıran havada,
rüzgara ve yağmura, onu nasıl ikna etmesi gerektiği ile ilgili sorular soruyordu çaresizce ; bu sefer, evet bu sefer yapmalıyım, daha katı ve kararlı olmam gerekiyor biliyorum, biliyorum fakat içimden gelmiyor, öyle uzun zamandır beraberiz ki, onsuz kalmak beni korkutuyor diyerek
kendi kendine konuşup yürümesine devam etti, neden böyle bir havayı seçtim?
daha güzel, günlük güneşlik günler dururken, bu boz bulanık hava sırası mıydı sanki? dedi ;
evet, bu hava daha iyi çünkü
güzel havada insanlar sokaklarda olacak, acıyan bakışlarla
fısıldaşmalarını istemiyorum..
başka yolu yok, bu kızı büyütmem gerek ;
dünya, onun gözlerinin gördüğünden, yüreğinin sevdiğinden, daha kötü, daha zor ve sevgiden daha fakir!!!
eğer,
büyütemezsem ölecek..
devamını gör...
33.
sözlükte de nasıl tüketim hastası olduğumuzun kanıtı niteliğindeki başlık. ciddi manada çok başarılı hikayeler var ama bir bakıyorum beğeniler üç beş tane sıfır bile var yahu insaf! iki cümleden fazla okuyamayan yazarlarımızın değerini bilmediği başlık.
devamını gör...
34.
(bkz: cossack's song)
devamını gör...
35.
x-line
komut yine çalışmıyordu. ekranın karanlık yüzünde yansımasına baktı. kısa gri saçları, ince burnu, geniş ağzı selam çaktı karşıdan. parmaklarını klavyenin üzerine götürdü tekrar. komutu girdi. xline. sonsuz bir çizgi çekmekti derdi. sonra üzerinde bir nokta belirleyip oradan yeniden başlamak her şeye. orbitlerden orbit seçip bakmak istiyordu o noktaya. sıfırdan inşa edebilirdi. enter tuşuna bastı. sol eli mouse’un üzerinde. bu sefer çalışmıştı komut. sonsuza atacağınız çizgi nasıl olsun diye soruyordu program. yatay mı? dikey mi? açılı mı? sonsuzluğun istikametini, cinsini cibilliyetini soran programdan hayır gelmezdi. kalktı masadan, pamuklu pantolonunun üzerindeki kırışıkları düzeltti. arkasına döndü ve odanın dışarıya açılan penceresine gitti. bulutlar arasından yıldızlar esiyordu. camı açtığında serin hava beyaz tenini soğuttu iyice. pencerenin pervazına çıktı. uzun bacaklarını sallandırdı sekizinci kattan aşağı. vardı bir bildiği programın. sonsuzluğa ulaşmak için bile bir rota gerekiyordu. gözlerini kıstı ve aşağıya baktı. kedinin teki apartmanın tam önünde duran kırmızı arabanın kaputundan ona bakıyordu. kalçasını biraz oynattı pervazın üstünde ve parmaklarını iyice geçirdi ahşaba. o sırada arkasındaki bilgisayarından bir ses geldi. kafasını çevirdiğinde ekranın bembeyaz olduğunu gördü sonra “nokta belirlendi” cümlesi büyük harflerle belirdi ve iki saniye sonraysa yok oldu. nokta belirlenince ne olur ki diye düşündü? soruların anında çözüldüğü bir alemde vakit kaybetmek olmazdı. önce oturduğu pervaz yok oldu. sonra çerçevesi. sonra odası, binası, şehri, dünyası, denizi, gökyüzü… ve salındı renksiz yoklukta nereden başlayacağını bilemez halde.
komut yine çalışmıyordu. ekranın karanlık yüzünde yansımasına baktı. kısa gri saçları, ince burnu, geniş ağzı selam çaktı karşıdan. parmaklarını klavyenin üzerine götürdü tekrar. komutu girdi. xline. sonsuz bir çizgi çekmekti derdi. sonra üzerinde bir nokta belirleyip oradan yeniden başlamak her şeye. orbitlerden orbit seçip bakmak istiyordu o noktaya. sıfırdan inşa edebilirdi. enter tuşuna bastı. sol eli mouse’un üzerinde. bu sefer çalışmıştı komut. sonsuza atacağınız çizgi nasıl olsun diye soruyordu program. yatay mı? dikey mi? açılı mı? sonsuzluğun istikametini, cinsini cibilliyetini soran programdan hayır gelmezdi. kalktı masadan, pamuklu pantolonunun üzerindeki kırışıkları düzeltti. arkasına döndü ve odanın dışarıya açılan penceresine gitti. bulutlar arasından yıldızlar esiyordu. camı açtığında serin hava beyaz tenini soğuttu iyice. pencerenin pervazına çıktı. uzun bacaklarını sallandırdı sekizinci kattan aşağı. vardı bir bildiği programın. sonsuzluğa ulaşmak için bile bir rota gerekiyordu. gözlerini kıstı ve aşağıya baktı. kedinin teki apartmanın tam önünde duran kırmızı arabanın kaputundan ona bakıyordu. kalçasını biraz oynattı pervazın üstünde ve parmaklarını iyice geçirdi ahşaba. o sırada arkasındaki bilgisayarından bir ses geldi. kafasını çevirdiğinde ekranın bembeyaz olduğunu gördü sonra “nokta belirlendi” cümlesi büyük harflerle belirdi ve iki saniye sonraysa yok oldu. nokta belirlenince ne olur ki diye düşündü? soruların anında çözüldüğü bir alemde vakit kaybetmek olmazdı. önce oturduğu pervaz yok oldu. sonra çerçevesi. sonra odası, binası, şehri, dünyası, denizi, gökyüzü… ve salındı renksiz yoklukta nereden başlayacağını bilemez halde.
devamını gör...
36.
her nefes alıp verişte ağzından çıkan dumana bakıyordu genç kadın. buz gibi hava ciğerlerine dek işlemişti. gözünden akan yaşların farkında değildi.
yanına biri oturdu. başını bile çevirmedi. konuşmaya başlayınca onun da bir kadın olduğunu fark etti.
- neden ağlıyorsun? dedi kadın.
sustu. içinden yanıtlamak gelmiyordu. ağladığını da o anda fark etti zaten. korkmuştu. ilk kez bu kadar çaresiz hissetmişti kendini. ve yapayalnız. içinden geçenleri anlatacağı kimsesi de yoktu. hem böylesine bir acı nasıl dillendirilir, hangi sözcük tarif edebilir bunu da bilmiyordu.
kadın tekrar konuştu.
- üzülme yavrum, bu hayatta geçmeyecek dert yoktur.
susmaya devam etti. dışarıdan nasıl göründüğünün farkında değildi. açıkçası umursamıyordu da.
"geçmeyecek dert yoktur." cümlesi kafasında dönmeye başladı. cümle bir uzaklaşıyor, aniden hızlıca dönüp üzerine çullanıyordu sanki. vardı işte.
fiziksel hiçbir acısının olmamasına rağmen bütün vücudunu sızlatan bir ağrısı varmış gibi geliyordu. en çok da kalbini... sanki bir el sıkıyor, sıkıyor, nefes almasını da engelliyordu. oysa nefes de alıyordu işte. ağzından çıkan duman bunun kanıtıydı.
elini karnına götürdü. bastırdı. acıyı hissedene dek bastırdı.
"tüm bunlar neden başıma geldi ki? bu kadar aptal nasıl olabildim. yüzüne bakamıyorum. kimsenin yüzüne bakamıyorum. biriyle yüz yüze gelsem içimi okuyacaklar diye ödüm kopuyor. başka yolu yok. hayır, başka yolu yok. beni anlamayacaklar. sadece suçlayacaklar. utanacaklar. hem de benim adıma utanacaklar. annem, babam da utanacak. insan içine de çıkamayacaklar. hele annem, üzüntüden ölebilir. bunu ona yapamam. peki bebek? ben utanmayayım diye, hayal ettiğim hayatı yaşayayım diye... bebek! sus, sus! bebek değil, o. henüz değil. sus!"
kendisiyle olan kavgası bitmiyordu. zihninde kelimeler uçuşuyor. hissettiği acı artıyordu. bir karara varması lazımdı artık. ellerini sıkıca bastırdığı karnına baktı. yavaşça kalktı oturduğu banktan. yürüdü. tabelaya baktı. muayenehane 3. kattaydı. isteksiz ama kararlı bir adım attı ilk basamağa doğru.
yanına biri oturdu. başını bile çevirmedi. konuşmaya başlayınca onun da bir kadın olduğunu fark etti.
- neden ağlıyorsun? dedi kadın.
sustu. içinden yanıtlamak gelmiyordu. ağladığını da o anda fark etti zaten. korkmuştu. ilk kez bu kadar çaresiz hissetmişti kendini. ve yapayalnız. içinden geçenleri anlatacağı kimsesi de yoktu. hem böylesine bir acı nasıl dillendirilir, hangi sözcük tarif edebilir bunu da bilmiyordu.
kadın tekrar konuştu.
- üzülme yavrum, bu hayatta geçmeyecek dert yoktur.
susmaya devam etti. dışarıdan nasıl göründüğünün farkında değildi. açıkçası umursamıyordu da.
"geçmeyecek dert yoktur." cümlesi kafasında dönmeye başladı. cümle bir uzaklaşıyor, aniden hızlıca dönüp üzerine çullanıyordu sanki. vardı işte.
fiziksel hiçbir acısının olmamasına rağmen bütün vücudunu sızlatan bir ağrısı varmış gibi geliyordu. en çok da kalbini... sanki bir el sıkıyor, sıkıyor, nefes almasını da engelliyordu. oysa nefes de alıyordu işte. ağzından çıkan duman bunun kanıtıydı.
elini karnına götürdü. bastırdı. acıyı hissedene dek bastırdı.
"tüm bunlar neden başıma geldi ki? bu kadar aptal nasıl olabildim. yüzüne bakamıyorum. kimsenin yüzüne bakamıyorum. biriyle yüz yüze gelsem içimi okuyacaklar diye ödüm kopuyor. başka yolu yok. hayır, başka yolu yok. beni anlamayacaklar. sadece suçlayacaklar. utanacaklar. hem de benim adıma utanacaklar. annem, babam da utanacak. insan içine de çıkamayacaklar. hele annem, üzüntüden ölebilir. bunu ona yapamam. peki bebek? ben utanmayayım diye, hayal ettiğim hayatı yaşayayım diye... bebek! sus, sus! bebek değil, o. henüz değil. sus!"
kendisiyle olan kavgası bitmiyordu. zihninde kelimeler uçuşuyor. hissettiği acı artıyordu. bir karara varması lazımdı artık. ellerini sıkıca bastırdığı karnına baktı. yavaşça kalktı oturduğu banktan. yürüdü. tabelaya baktı. muayenehane 3. kattaydı. isteksiz ama kararlı bir adım attı ilk basamağa doğru.
devamını gör...
37.
tren raylarında anlatmaya başlamıştı hayatının acılarını. ben hayran gözlerle ona bakarken o aşkının yıkıntılarına kabul etti beni. duman gibi gözleri vardı kimseye bakamayan.
devamını gör...
38.
o heykellerden ürküyordu, evde heykeller olması ona bir gün kımıldayamayacak olması ihtimalini hatırlatıyordu çünkü. bu tüm ihtimallerin içinde en kötüsüydü. ama bir korkusu daha vardı. delirmekten korkuyordu. kendisinin kalıbı alınmış gibi hazırlanan bir kadın heykeli vardı evinde ve artık hayatta olmayan başka bir kadın tarafından yapılmıştı. saçları, küçük vücudu, ellerini başında tutması ve kahkaha atar görüntüsüyle her gün o heykele bakıyordu. heykeli gören herkes, heykelin güldüğünü ve neşe dolu olduğunu düşünüyordu. ama o heykelin delirmiş olabileceğini düşünüyordu. evinin tam orta yerinde duran bu çıplak heykele baktıkça bu kez sadece kıpırdayamamaktan değil delirmekten de korkmaya başlıyordu. heykelin ağzına bir maske taktı. bu espriye herkes çok güldü. ama asıl amacı espri ya da gülmek değildi. heykelin artık sahte kahkahalar atmasından rahatsız oluyordu. kendisinin her sahte gülüşünde, sanki heykelle göz göze geliyordu. heykel gülerken gözleri çizgi gibi olan bir kadını betimliyordu. ve o, bazen o kadar gülüyordu ki kendi gözleri de çizgi gibi oluyordu. o kadar gülecek bir şey olmadığını bildiği halde. her ihanete gülmeye, her çiğliği görmezden gelmeye, her eğilimle empati yapmaya başlamıştı. doğruları her geçen gün değişiyordu. bunu yapmak için bol bol gülmek gerekiyordu.
bir gün o evle, o heykelle vedalaşacağını biliyordu. tıpkı diğer her şey gibi hiç tanışmadan ölen o heykeli yapan kadının da tesadüf olmadığı ihtimallerinin içinde boğulmaya başlamıştı. aslında mistik bir işaret değildi bu. heykel sadece kımıldamadan yerinde duruyordu. o,heykelin kahkahalarının sahte olduğunu düşünecek kadar delirmişti sadece.
edit:heykelin üstünü örttü, kapıyı çekip çıktı.
bir gün o evle, o heykelle vedalaşacağını biliyordu. tıpkı diğer her şey gibi hiç tanışmadan ölen o heykeli yapan kadının da tesadüf olmadığı ihtimallerinin içinde boğulmaya başlamıştı. aslında mistik bir işaret değildi bu. heykel sadece kımıldamadan yerinde duruyordu. o,heykelin kahkahalarının sahte olduğunu düşünecek kadar delirmişti sadece.
edit:heykelin üstünü örttü, kapıyı çekip çıktı.
devamını gör...
39.
misafir
altı yaşındaki çocukluğunuz mu geldi ziyarete sizi?
hem de sabah dokuzda. siz işte olmanız gerekirken. kışın ortasında şehir kar altındayken.
derhal muhteşem bir kahvaltı hazırlayın!
yazın hazırlanmış domateslerden. sonra beyaz peynir, sıcak simit, yeşil zeytin mi severdiniz çocukken? hala sakladığınız bir eşya var mı? çıkarın onu. ama eğer yoksa da dert etmeyin.
işte geldi bakın, kapı çaldı. yanında kimse de yok. öylece çıkıp gelmiş… uzun örgülü saçlarıyla. kendi çocuk yüzünüz karşınızda ciddi bakışlarıyla duruyor.
sıcacık mutfağa geçtiniz. insan çocukluğuyla nasıl vakit geçirir? ne soracaksınız, ne öğüt vereceksiniz? elinizi çabuk tutun, çünkü öğlene kadar vaktiniz var. ilk o kırıyor sessizliği her şeye dürüstçe cevap verebilecek misiniz? soru sormuyor oysa.. bıdır bıdır konuşuyor.
bütün hayallerinden bahsediyor. okuldaki çocuklardan, annesinin saçlarından, babasının iş kıyafetinden. sek sek oynarken bileğini nasıl burktuğundan. okumayı sökmek nasıl da zor. öğretmenin kokusu... sonra sessizlik ve
“ ama hep burada mı oturacağız? “ diye soruyor size şimdi. ne yapmak lazım? dışarıda lapa lapa kar var. kahverengi gözleri pencereden çıkıp şehrin tepesine uçuyor. giyiyorsunuz kalın montlarınızı. seninki de yeşil onunki de. insan sevdiği renklerden hiçbir zaman vazgeçemiyor.
çıkıyorsunuz sokağa. asfalt korkutmuyor, ağaçlar bembeyaz, derin bir sessizlik hakim koşuyor atıyor kendini karların üzerine. sonra kalkıp bir kar topu yapıyor ve tüm gücüyle fırlatıyor size karşılık vermemek olmaz. oynamak lazım. o daha çocuk. yakınmıyor musunuz oyunun eksikliğinden yetişkinken. kalkıp şimdi sokağın ortasında ona gelecekte olanları anlatıp dikkat etmesini söyleyecek değilsiniz. siz de daldırıyorsunuz elinizi kara. kocaman bir kartopu yapıp fırlatıyorsunuz. kahkahalar, kıkırdamalar, kızaran yüzler… zaman duruyor, gökyüzü duruyor, kuşlar şahit.
sonra geliyor yanınıza. “uykum geldi.” diyor esneyerek.
dönüyorsunuz sıcak eve. koltuğun üzerine kıvrılıyor. battaniye örtüyorsunuz. derin bir uyku… mutfağa geçiyorsunuz sıcak ballı süt yapıp içeriye götüreyim de boğazı ısınsın diye
salona girdiğinizde ne o var ne de artık eski siz.
altı yaşındaki çocukluğunuz mu geldi ziyarete sizi?
hem de sabah dokuzda. siz işte olmanız gerekirken. kışın ortasında şehir kar altındayken.
derhal muhteşem bir kahvaltı hazırlayın!
yazın hazırlanmış domateslerden. sonra beyaz peynir, sıcak simit, yeşil zeytin mi severdiniz çocukken? hala sakladığınız bir eşya var mı? çıkarın onu. ama eğer yoksa da dert etmeyin.
işte geldi bakın, kapı çaldı. yanında kimse de yok. öylece çıkıp gelmiş… uzun örgülü saçlarıyla. kendi çocuk yüzünüz karşınızda ciddi bakışlarıyla duruyor.
sıcacık mutfağa geçtiniz. insan çocukluğuyla nasıl vakit geçirir? ne soracaksınız, ne öğüt vereceksiniz? elinizi çabuk tutun, çünkü öğlene kadar vaktiniz var. ilk o kırıyor sessizliği her şeye dürüstçe cevap verebilecek misiniz? soru sormuyor oysa.. bıdır bıdır konuşuyor.
bütün hayallerinden bahsediyor. okuldaki çocuklardan, annesinin saçlarından, babasının iş kıyafetinden. sek sek oynarken bileğini nasıl burktuğundan. okumayı sökmek nasıl da zor. öğretmenin kokusu... sonra sessizlik ve
“ ama hep burada mı oturacağız? “ diye soruyor size şimdi. ne yapmak lazım? dışarıda lapa lapa kar var. kahverengi gözleri pencereden çıkıp şehrin tepesine uçuyor. giyiyorsunuz kalın montlarınızı. seninki de yeşil onunki de. insan sevdiği renklerden hiçbir zaman vazgeçemiyor.
çıkıyorsunuz sokağa. asfalt korkutmuyor, ağaçlar bembeyaz, derin bir sessizlik hakim koşuyor atıyor kendini karların üzerine. sonra kalkıp bir kar topu yapıyor ve tüm gücüyle fırlatıyor size karşılık vermemek olmaz. oynamak lazım. o daha çocuk. yakınmıyor musunuz oyunun eksikliğinden yetişkinken. kalkıp şimdi sokağın ortasında ona gelecekte olanları anlatıp dikkat etmesini söyleyecek değilsiniz. siz de daldırıyorsunuz elinizi kara. kocaman bir kartopu yapıp fırlatıyorsunuz. kahkahalar, kıkırdamalar, kızaran yüzler… zaman duruyor, gökyüzü duruyor, kuşlar şahit.
sonra geliyor yanınıza. “uykum geldi.” diyor esneyerek.
dönüyorsunuz sıcak eve. koltuğun üzerine kıvrılıyor. battaniye örtüyorsunuz. derin bir uyku… mutfağa geçiyorsunuz sıcak ballı süt yapıp içeriye götüreyim de boğazı ısınsın diye
salona girdiğinizde ne o var ne de artık eski siz.
devamını gör...
40.
mısır'ın şam el-şeyh şehrinden havalanan uçaktır. mısır'dan ets tur'a bağlı olarak istanbul üzerinden kenya'ya giden, tüm yolcuların japon uyruklu olduğu uçak, dört motordan üçünün bozulmasının ardından marmara denizi açıklarında infilak etmiştir. bunun ardından 8 mürettebat ve 147 yolcu hayatını kaybetmiştir. ilk anda havayi fişek gösterisi sanan yöre halkı bir anda göz yaşlarına boğulmuştur. yolculardan bazılarının kimlik bilgisi ise şöyle: uzumaki naruto, oramakoma buramako. peki ünal'ın suçu ne?
devamını gör...