181.
sanıyorum 2016 yılında yazdığım bir büyülü gerçekçi öykü.


şubat ayının sonlarına doğru deniz hırçınlığını yitirmeye başlamıştı. denizin dinginleşmesi havaların da düzeleceğinin habercisiydi. kökleri karanlığa gömülmüş otların yeniden yeşermeye başlaması her sokağında denizin kokusunun ciğerleri doldurduğu bu kasabanın hayata dönmesi demekti. ilikleri donduran soğuğun buraları terk etmesi içinse henüz zamana ihtiyaç vardı. amber kasabası dört mevsimi de hakkını vererek yaşatan bir iklime sahipti. eteklerinde
derin koyların bulunduğu sarp kayalığın üzerine kurulmuş bu kasaba tek başına adeta bir anıt gibi ayaktaydı. dışarıdan gelen neredeyse hiç olmazdı. en azından yıllardır olmuyordu. bu nedendir ki kasaba insanı bu kasabadan göçenlerin ardından çok üzülürdü. ne zaman biri bohçasını toplayıp başka diyarlarda yaşamaktan söz etse hep birlikte iç çekerdi amberliler. yüzlerindeki hüzünden kimsenin gitmemesini istediklerini anlayabilirdiniz.

amber’de doğup büyüyen biri için amber dışında bir dünyanın pek de gereği yoktur. kasabada hemen herkes için bir iş bulunurdu. herkes birbirini tanır ve severdi. kasabanın ormana bakan eteklerinde başlayan çayırlar hayvanlar için kusursuz ve sonsuz bir otlaktı. ormanın içerisindeki büyük göl balıklarla doluydu. bu gölün balıkları denizin balıklarından daha lezzetliydiler. amberliler ne kadar çok avlanırsa avlansın göl onları asla balıksız bırakmamıştı. bir kere bile suyunun çekildiği görülmemişti. bu bereketli göl, bahar günlerinde ailelere, sevgililere açardı kucağını. kıyısında gezilir, ağaçlığın dibine örtü serilir ve toplu piknikler yapılırdı. gölün diğer yakasındaysa ormanın içine uzanan yol bulunurdu. bu yol neredeyse hiç kullanılmazdı. amber’e bir gelen bir daha gitmezdi de ondan.

sokak sokak dizilmiş evler neredeyse bir örnekti. hepsi birbirinden dayanıklı ağaçlardan yapılmış, yıllarca sağlam kalmışlardı. nizami sokaklara sahipti amber. dağın eteklerinden kasabayı görenler simetri duygusunu hissederlerdi. bu küçük kasabanın uzaklardan hissedilen bir büyüsü vardı. en güçlü ağaçlardan yapılmış evleri ve birbirine sıkıca geçirilmiş taşlardan oluşan sokaklarında gezen çalışkan insanlarıyla bu kasaba huzurun yeryüzündeki yansımasıydı.
o sıkıca geçirilmiş taşları yontan taş ustası kerreum’un evinde bir telaş vardı o akşam. mahallenin tüm kadınları eve doluşmuşlar, erkekleri kapı dışarı etmişlerdi. kapının önünde dondurucu soğuktan muzdarip kerreum’u bütün mahalleli tebrik ediyordu. saatler geçse de içeriden haber çıkmamıştı. mahallenin erkekleri tir tir titremekten sıkılıp birer ikişer dağılmaya başladığında ay gökyüzünü neredeyse kaplayacak kadar büyümüştü. dolunay bu gece bir başka parlıyordu. ışığı neredeyse tüm kasabayı aydınlatıyor, kerreum’un dizdiği taşlardan yansıyordu. kerreum kapının önünde tek başına kaldığında artık üşümediğini hissetti. gözlerini dolunaya dikmiş hareketsiz izlerken yüzündeki gerginlik azalmış, yanak kaslarına bir ferahlık yayılmıştı. o anda geceyi yırtan bir çığlık yükseldi. kulaklar irkilmekte haklıydılar. çığlıkların ardı arkası kesilmedi. gece sessizliğe tam gömüldü derken bir ağlama sesiyle irkildi boş sokak. bir insan yavrusundan geliyordu bu ses. kerreum’un yavrusu, hayata gözlerini açan o bebekten. kapının açılmasını bekledi kerreum çocuğuna ismini verebilmek için. o ana kadar bir isim düşünmemişti ancak kapının açılmasını sabırsızlıkla bekliyordu. dakikalar geçse de o kapı açılmadı. epey bekledi kerreum. kapıya vurdu defalarca. duyan olmadı. kötü bir şey olduğuna dair içine yayılan his tüm keyfini kaçırmıştı. evin etrafında koşturmaya başladı. yontulmuş taşlarını yığdı penceresinin önüne ve üzerine tırmandı. yatak odalarının penceresinden içeri baktı. gördükleri karşısında hayretler içindeydi. mahallenin bütün kadınları hayretlerle kerreum’un yeni doğan çocuğuna bakıyorlardı. hepsi büyülenmiş gibiydiler. dakikalar önce acıların en büyüklerini yaşayan karısı da kadınlara katılmış kucağındaki çocuğunu gözünü bile ayırmadan izliyordu. gözlerindeki hayranlığı okumak hiç zor değildi. sanki kerreum’un çocuğu odaya bir ışık yayıyor ve kadınları etkisi altına alıyordu. cama vurdu kerreum. kimse başını döndürüp bakmadı bile. pencerenin kenarını çakısıyla kaldırıp yukarı kaldırdı ve güç bela önce başını sonra da buz tutmuş bedenini attı yatak odasına. kadınlar geldiğini fark etmemişlerdi. sırtı dönük karısının omzundan çocuğuna baktı. kerreum da bu bebeğin kusursuz yüzü, manalı bakışları ve altın sarısı saçları karşısında büyülenmiş mahallenin kadınlarına katılmıştı. o kadar güzel bir bebekti ki böylesi daha önce görülmemişti. bu denli güzel bir varlığın doğabileceğini kimse aklına getirmemişti. gece boyu çocuğunu izledi kerreum ve ona aynı büyülenmişlikle izlediği dolunayın adını verdi. moonu.

moonu hızla büyüyor, büyüdükçe bebeksi masumluğundan hiçbir şey kaybetmiyordu. büyüdükçe güzelleşiyor, o büyüdükçe efsanesi kasabada dilden dile dolaşıyordu. kadınlar her gün ona kıyafetler, hediyeler getiriyor onu görmek için bahane arıyorlardı. erkekler ise türlü türlü şekerlerle bu güzel varlığın gönlünü hoş tutmak istiyor, bir kere güldüğünde ilahi bir varlığın rüzgarına kapılmış gibi kendilerini koyveriyorlardı. doğumunda hep birlikte bekledikleri bu güzeller güzeli çocuğu hep birlikte büyütüyorlardı.

yıllar geçtikçe moonu daha da güzelleşip artık bir kadın olmuştu. gözlerinden sakınarak onu büyütenler yaşlanmışlar ancak onun güzelliğine olan hayranlıklarından hiçbir şey eksilmemişti. kasabanın her delikanlısı moonu’ya aşıktı. onun için yapmayacakları şey yoktu. moonu evinin tahta kapısını her açtığında adımını attığı ilk taşın üzerinde çiçek demetleri bulurdu. delikanlılar defalarca ona olan aşklarını ilan eder, bir gülücük alabilmek için birbirleriyle yarışırlardı. moonu ise kimseyi kırmak istemezdi. hep güler yüzlü, akıllı bir kızdı. herkese yardım ederdi. onu hep birlikte büyüten amberlilere kendini borçlu hisseder, var gücüyle onların yardımına koşardı. moonu’yu gencinden yaşlısına herkes severdi. kerreum da bu durumdan hep hoşnuttu.kızıyla her zaman gurur duyar, onun gibi bir evlada sahip olduğu için kendini şanslı hissederdi. doğduğu günden beri babasını bir kere bile üzmemiş, her zaman bir övünç kaynağı olmuştu.

moonu hayal kurmayı hep çok sevmişti. kayalıkların eteklerinden başlayan denizin içinde yeni yeni dünyalar, deniz kızları olduğunu hayal ederdi. uzaktan geçen gemilere el sallar, onların gittiği limanları, şehirleri hayal ederdi. babasını üzen tek şey buydu. kızı amber dışında bir dünyanın hayalini kuruyordu. bu muazzam güzelliğin bir gün buralardan çekip gideceği korkusu içini sarıyordu. bu endişesinde de yalnız değildi. amberliler, moonu bir gün çekip gidecek olsa üzüntüden ne yapacaklarını bilemezlerdi. moonu’nun hayalleri kasabada duyulduğunda moonu’nun en büyük aşığı harum’un aklına bir fikir geldi. moonu’nun buradan gitmesini hiç kimse istemiyordu. moonu’nun mutsuz olmasını da istemiyorlardı. o halde moonu gidemiyorsa ona dünyayı getirmeliydiler. moonu o şehirleri merak ediyorsa şehirleri, gemileri merak ediyorsa denizcileri, deniz kızlarını merak ediyorsa en güzel masalları amber’de yaşatmalıydılar. bu fikre tüm kasaba sıkıca sarıldı ve var güçleriyle moonu’yu mutlu etmek için bir festival hazırlığına girdiler. o güne kadar dış dünyayla neredeyse hiç iletişime girmemiş olan amber’e bir sürü şarkıcılar, şairler, denizciler, aşçılar, kumpanyacılar geliyordu. devasa bir cümbüş vardı. tiyatro sahnesinin önüne dizilen kalabalık ayakta sanatçıların çıkmasını bekliyordu. moonu sokağa girdiğinde hemen musa’nın asası havaya kalkmış gibi ikiye ayrıldılar. moonu aralarından gülücükler saçarak geçti. sahnenin önüne geldiğinde hemen çok rahat bir koltuk getirdiler ve kasabanın göz bebeğini bu koltuğa oturttular. yüzlerce insan ayaktayken bu çok rahat koltuğa oturmak moonu’yu mahçup etse de dostlarını kıramamıştı. diyarın en büyük tiyatro grubu moonu için yolunu kaybeden bir denizkızının köyüne özlemini anlatan bir oyuna çalışmıştı. moonu büyülenmiş bir biçimde denizkızının kuyruğuna ve pullarına bakıyordu. o kadar gerçekçiydi ki moonu bunun gerçek bir denizkızı olduğuna yemin edebilirdi. tiyatro oynanırken herkesin gözü moonu’daydı. oyuncular bile oynamakta zorluk çekiyordu bu güzellik karşısında. bir çoğu moonu’yu görme arzusuna karşı koyamayarak amber’e yerleşeceklerdi. oyun boyunca herkes moonu’yu izledi. oyundaki denizkızı gibi giderse amber’i özleyeceğini düşünmesini istiyorlardı. eller alkışlamaktan yoruldu. nefis yemekler yendi. denizcilerin bembeyaz kıyafetleri sokakları aydınlattı. cambazlar iplerin üzerinde yürürken aslanları kırbaçladılar. balık dolu gölde yüzüldü. yüzme yarışları yapıldı. hava kararana dek piknik yapıldı. sonrasında gün ışıyana kadar ateşli çubuklarıyla lav püsküren adamlar karanlığı aydınlattı. gelen herkes amber’de kalıyordu. kalanlar da bu muhteşem yeri ve moonu’nun güzelliğini mektuplarıyla herkese anlatıyordu. bir süre sonra amber o kadar kalabalıklaştı ki insanlar bitmeyen festival boyunca sokaklarda kalmaya başladı. tatlı su azalmaya başlamıştı. insanlar gölden su içmeye başladılar. içtikçe içtiler. gölün suyu hastaları iyileştiriyor, acıkanları doyuruyor, yaraları onarıyordu. bir süre sonra gölün suyu çekildi ve kurudu. son damla da kuruduğunda gölün tam ortasında kocaman bir oyuk gördüler. korkarak bu oyuktan içeri baktıklarında içeri uzanan merdivenler vardı. kapkaranlık bu oyuğun ulaştığı dehlizlere gitmeye kimse cesaret edemedi. günlerce başında beklediler. bir gün gölün diğer yakasındaki yoldan insanlar geliverdi. bir denizcinin mektubuyla olayı öğrenen bir arkeolog bütün ekibini toplayıp uzak yerlerden çıkagelmişti. insanların arasından hızla geçtiler ve oyuktan içeri giriverdiler. aylarca belki de yıllarca çıkmadılar. herkes oyuğun başında beklemekten yorgun düşmüş, festivalin neşesi kaçmıştı ki arkelog oyuktan başını çıkarıverdi. oyuğun içinde antik bir kent bulmuşlardı. oyuğu genişletecekler, aylarca belki yıllarca da çalışmaya devam edeceklerdi. şimdilik amber’den gideceklerini ama bir dolunay akşamı geri döneceklerini söylediler. kimse bunu duymaktan memnun olmamıştı. moonu hariç. orada ne olduğunu çok merak ediyordu. gitmeden oyuğun üzerine bir kaya sürdüler ve kimsenin girmemesini, içerisinin çok tehlikeli olduğunu, şeytanların cirit attığını, başka bir dünyanın parçası olduğunu söylediler.

festival artık durmuştu ve moonu bohçasını hazırladı. babasının gözyaşlarını onu üzüyor olsa da başka diyarları görmek istiyordu. bu arzusuna boyun eğebilecek tek kişi de kerreum’du şüphesiz. moonu’ya duyduğu saf sevgi onun mutsuz olması yerine özlemi yeğliyordu. amberliler ise öyle değildiler. çok üzüldüler, çok kızdılar. elleriyle büyüttükleri bu ilahi varlığın gitmesine izin vermek istemediler. öfkelendiler. moonu’ya duydukları aşk yerini nefrete bırakmaya başlamıştı. yüzüne bakmamak istiyorlar ancak kendilerini alamıyorlar bu yüzden de öfkeyle gözlerinin içine bakıyorlardı. kıskançlıkları büyümüştü. moonu bohçasını sırtlayıp gitmeye kalktığında homurtular iyice yükseldi. moonu’nun ölmesi gitmesinden daha iyidir dediler ve etrafını sardılar. kalabalık öfkeden deliye dönmüştü. moonu onu çok seven insanların nasıl birden şeytana döndüğünü anlayamıyordu. ona şeker getiren adamlar yüzüne tükürüyor, onu yıkarken saçını okşayan kadınlar moonu’yu taşlamak için yerde taş arıyorlardı. çember iyice daraldığında öfkeyle bağıran bir ses yükseldi. ‘’durun!’’ dedi. bu ses yine moonu’nun en büyük aşığı harum’dan geliyordu. herkes durdu. ‘’moonu başka bir diyara gitmek ister. bizse onu burada isteriz. bunun bir çözümü vardır.’’ kalabalık homurdandı. nedir çözüm herkes merak ediyordu. harum açıkladı ‘’eski göl yatağında başka bir diyar yok mudur? gidelim, moonu’yu amber’in altındaki diyara götürelim.’’fikir amberlilerin aklına yatmıştı ve sanki birden gözlerini bürüyen hırs ve kinden eser kalmamıştı. birden moonu’yu ne kadar sevdiklerini tekrar hatırladılar ve kızcağızı önlerine kattılar. moonu az önceki korkunç sahneyi çoktan unutmuş arkeoloğun söylediği sözleri düşünüyordu. başka bir dünyanın parçası... sahiden başka bir dünya olabilir miydi yoksa insanları oradan uzak tutmak için uydurulmuş bir söz müydü bu? şeytanlar cirit atıyor demişti arkeolog. şeytanlar mı? amber gibi bir cennette şeytanın ne işi var diye düşündü. her ne olursa olsun oyuğun içini görmek için deli oluyordu.

oyuğun önündeki taşı kaldırmaya hiçbir delikanlının gücü yetmeyince kerreum taşı kamasıyla yardı. harum ve delikanlılar yarılan taşı oyuktan çekiverdiler. ellerinde meşalelerle moonu önde delikanlılar arkasında, tüm amberliler oyuktan içeri girip merdivenleri inmeye başladı. merdivenler epey derine iniyordu. adımlarına dikkat ediyordu herkes. karanlığın ucu bucağı yoktu. indikçe merdivenler uzuyordu sanki. bir düzlüğe indiler. düzlük yer altında açılan bir uçurumun aşağı yılan gibi kıvrılan patikasıydı. harum elindeki meşaleyi uçurumdan aşağı fırlattı dibini görebilmek için. meşale havada süzüldü süzüldü süzüldü. dibe değdini kimse görmedi, duymadı. patika boyunca çeşit çeşit heykeller, minik evler vardı. sanki patika boyunca bir kavim yaşamış ve hayatlarının sonuna gelmişlerdi. moonu gördükleri karşısında dilini yutmuş gibiydi. bambaşka bir diyarı keşfediyor olmanın coşkusu vardı içinde. yine de bir şeyler eksikti. içine karışabileceği bir dünya değildi burası. bu uçsuz bucaksız patikayı günlerce indiler. dinlenmek için durup uykuya daldıklarında efsunlu rüyalar görüyorlardı. tozlu bir mavilik benliklerini sarıyor, onları bir boşluğun ortasında keyifli bir sarhoşluğa bırakıyordu. uyandıklarında tekrar uyuyup bu sarhoşluğa geri dönmek istiyorlardı. bazıları uyumaya devam ediyordu da. ilerledikçe sayıları azaldı. amberlilerin yarısı yolda uyuyakalmıştı.

oyuğun dibine geldiklerinde zemin düzleşti. yerde gölgelerini görmeye başladıklarında dibe vardıklarını anladılar. harum meşalesinin külünü buldu. oyuğun dibinde yürümeye devam ettiler. karşılarına kocaman yuvarlak, korkutucu bir kapı çıktı. üzerine bambaşka bir dilde anlaşılmaz yazılar vardı. başka diyara açılan kapı bu olmalıydı. amberliler korktular. yine de moonu’yu kıramayıp kapıyı açmak için her yolu denediler. yine de başaramadılar. moonu ise parmaklarının ucuyla silinmeye yüz tutmuş antik harfe dokunuverdi. o anda kapı büyük bir gürültüyle açıldı. devasa bir ışık karanlığa doldu. günlerdir gözleri karanlığa alışan amberliler gözlerine dolan acıdan diz çöktüler. kollarıyla gelen bu kuvvetli ışığı kapatmaya çalışıyorlardı. saatler boyu bu ışığa alışmaya çalıştılar. biraz görmeye başladıklarında bu oyuğun bir limana açıldığını gördüler. antik bir yeraltı medeniyetinin mezarı ülkenin en gözde liman kentine açılıyordu. karşılarında kendileri gibi insanları buldular. şaşkınlıkları dakikalarca sürdü. kendilerine geldiklerinde bu yepyeni yerin güzelliğine bakakaldılar ama bir şey eksikti. moonu dakikalar önce limanda düdüğünü var gücüyle çalan bu büyük gemiye binmişti. gemi limandan ayrılıyordu. moonu’yu güvertede gördüler. onlara el sallıyordu. çaresizce karşılık verdiler. hepsinin gözlerinden damlalar süzüldü. moonu olmadan amber’in amber olamayacağını söyledi harum. geri dönmemeye karar vermişti. diğerleri de ona katıldılar. işte kayalığın zirvesindeki cennet amber böyle terk edildi.
devamını gör...
182.
yazdığım ilk kitap ağır bir psikolojik kitabı. üstelik fazla dram. yazdıklarıma bazen o kadar şaşırıyorum ki, "bunu nasıl bir psikolojiyle yazdım acaba?" diye sormadan edemiyorum.
devamını gör...
183.
uzun zaman önce hepimiz yalnızdık ve hiçbirimiz bir ötekinden haberdar değildik. yazarak geçirdiğimiz geceleri, insanlardan kaçarak geçirdiğimiz gündüzler izliyordu. bir şeylerin yanlış, aşırı ve eksik olduğunun farkındaydık. değişmesini istediğimiz şeyler vardı, aradığımız bir şeyler. o gazete ilanına kadar neyi aradığımızı bilmiyorduk. en azından ben, ali ve fatma bilmiyorduk. fuat ise çok önceden fark etmişti. zaten ilanı veren de oydu. “ödül: yüz bin(100 000) türk lirası”…

böyle bir ilan vermek bir tek fuat’ın aklına gelirdi zaten. tam sayfa ilanı gazeteden koparıp duvarıma yapıştırmıştım. bana aradığımın ne olduğunu söylüyordu. ilanda yazdığı şekliyle “dünyayı değiştirecek, yaşamımı derinden sarsacak bir cümle” arıyordum. böyle bir cümle var mıydı, yoksa kurulabilir miydi? bu cümle karşısında yüz bin türk lirasının ehemmiyeti kalır mıydı? sonra bu ilanı veren de kimdi? bu cümle ile ne yapmak istiyordu? dünyayı kurtaracak olan bir cümle benim yaşamımı ne kadar değiştirebilirdi? hayır, hayır şüphesiz bu cümle varlığıma anlam katardı. zaten başlangıçtan beri ben bu cümleyi arıyordum da aradığımı bilmiyordum. sonunda beklemenin ve bu cümleyi bulduğum hayallerin çevresinde dolaşmanın bana bir şey kazandırmayacağını anladım. şüphesiz bu cümle, kelimelerle arası benden çok daha iyi olan birisi tarafından kurulacak ve yüz bin liralık ödüle satılacaktı. beklemek bir şey kazandırmayacaktı bana, gitmeli ve o cümleyi öğrenmeliydim. hiç olmazsa şansımı denemeliydim.

ilandaki adresi takip ettiğimde bir saray yavrusunun önünde bulmuştum kendimi. yaşadığım rutubetli bodrum katı düşündüğümden olsa gerek her zamankinden daha yabancı hissettim kendimi dünyaya. ilan verileli bir hafta olmuştu.

aklımda kurmuştum. bu cümle çok değerliydi ve postaya güvenilemezdi. o yüzden kendim söylemek için gelmiştim. güvenlikleri böyle atlatacaktım. ağır adımlarla dış kapıya doğru ilerlerken, hayatımın değişmek üzere olduğunu onu görünce anladım. baştan aşağı siyahlar giyinmişti ve sanki yüz yıldır mutsuzdu, yine de gülse dünya ona eşlik etmekte bir an bile tereddüt etmeyecekti. bir şeyler düşündüğü belliydi. gözleri, sanki güneş görmemiş bin bir gecenin karanlığını barındırıyordu, bir an dalsam, kaybolsam bir daha kendimi bulamazdım. attığı adımlar kararlı ve umursamazdı. saçlarını da erkek gibi kısacık kestirmişti. sanki dünya gibi saçlarıyla da ilgilenmek istemiyordu. beni görmeden kapıya doğru gitti. işte fuat’la karşılaşmamız tam da bu büyülü ana denk geliyordu. galiba fuat da bizi gördüğü anda bir şeylerin değiştiğini biliyordu. ya da o gün şartlar her şeyin değişmesi için hiç olmadığı kadar elverişliydi.

önce kucağıma beyaz bir çuval düştü. kâğıtlarla doluydu. sonra da saray yavrusunu çevreleyen duvardan beyaz takımlı bir adam atladı. “daha sonra açıklayacağım her şeyi… koşun!” diye bağırdı bize. çuval elimde olduğu için ve galiba kendimi buraya ait hissetmediğimden durumu anlamada ve koşmada ben daha aceleciydim. fatma duraksamıştı. böylelikle adını bile henüz bilmediğim fatma’nın elinden tutabilmiştim. sonunda o da diretmedi ve koştu. o kadar çok koşabileceğimi o gün öğrenmiştim ve ilk defa o gün kendimi yalnız hissetmiyordum. fuat bize sonra anlatmıştı, ödül işi falan düzmeceymiş. o ev de zaten kendinin değilmiş. “eğer” demişti, “hiç olmazsa bir gün daha geç gelseydi ev sahipleri tatilden, o cümleyi bulabilirdim belki de” neden kaçtığımızı sormuştu fatma. “çünkü koşan insan yaşadığını hisseder” demişti fuat. hep böyle afili cevapları vardı fuat’ın. çünkü esasında saklamak istediği çok şey vardı. mutsuzdu, hepimiz mutsuzduk. henüz ali bizi bulmamıştı ama o da mutsuzdu. belki bizi hiç bulmasaydı en azından biz bu mutsuzluktan kurtulabilirdik. sonra “boş verelim” dedi fuat. “sessizliği sevmem, çünkü nerede bir sessizlik olsa kafamın içindekiler konuşmaya başlar.” “şu çuvalı açsana” dedi bana. böylelikle ilk günümüzde dünyayı değiştirmeyecek yüzlerce cümle okuduk. insanlar ödülü duyunca neler neler yazmışlardı. sonunda bu cümlelerin hiçbir işe yaramayacağını itiraf ettik birbirimize. belki de o cümleden değil de o cümleyi aramaktan ibaretti dünya. çuvaldaki cümleleri bitirirken güneş batmıştı. gece fatma’nın güzelliğini parlatıyordu.
üçümüz çok güzeldik, yalnız değildik, yaşamımız farklı bir noktaya gidiyordu. ama fatma tek başına da güzeldi. cümleler bittiğinde şehrin en yüksek binasına çıktık, tüm kâğıtları dünyaya fırlattık… beş kuruş etmez sizin cümleleriniz diye bağırıyorduk. aslında bazı cümleleri beğenmiştim ama şu da bir gerçekti ki yüz bin lirayı fırlatıyor olsaydık orada çok daha fazla dikkat çekerdik.

evlere dağıldık. yalnız olmadığımız ve yazmadığımız bir kaç gece geçti. bu sürede hep o günü düşündüm. yaşadığım gibi yaşamak zorunda olmadığımı fark etmiştim. içimde bir heyecan vardı. bir şeyler yapabileceğimi biliyordum. yine de hiçbir şey yapma gücünü kendimde bulamıyordum. ben ben olarak bir şey değildim de sanki öteki ikisiyle tamamlanıyordum.
bizi birleştiren yine fuat oldu. yanında ali’yle çıkageldi bir sabah, ikisi yan yana dururken sanki milli maç tribününden çıkmış gibiydiler. fuat’ın üzerinde yine beyaz bir takım elbise vardı. ali ise garip kırmızı bir kazak altına bordo bir pantolon giymişti, sanki üzerindekiler kanla yıkana yıkana bu hale gelmiş gibiydi, yüzünde de zaten çirkin, derin bir yara vardı. fuat çok heyecanlıydı, evimin adresini bile nasıl bulduklarını soramadan, “işte o cümleyi yazacak kişi” diye tanıtmıştı ali’yi bana. sonra fatma’ya koşmuştuk, diğer ikisinin koştuğunu unutup, “koşmak, sevdiğine koşmaksa koşmaktır” diye düşünüyordum. bir simitçinin yanında bulduk fatma’yı. neden o simitçiye koştuğumuzu, fatma’yı orada bulacağımızı nereden bildiğimizi bilmiyordum. fuat koşmuştu ve biz de koşmuştuk. sonunda fatma’nın yanındaydık. dünyayı değiştirecek o cümleyi yazacak o kişiyi bulduğumuzu ve bunun çok önemli olduğunu söylüyordu fuat. fatma da en az fuat kadar ali’ye ilgi gösteriyordu. yüzündeki yaranın ali’ye derin bir anlama kattığını ve o cümlenin bu yaradan çıkacağını düşünüyordu.

o günü, ayaklarımız şişene kadar dünyanın sokaklarını gezerek geçirdik, insanlara bulaştık, deli olduğumuzu düşündüler ve biz onlara güldük. sonunda dermanımız kalmayınca deniz kıyısında koca bir kayaya oturduk. fuat cebinden kâğıtlar ve kalemler çıkarıp bize verdi. “yazın” dedi. “dünyayı değiştirmek için değil, günü hatırlamak için yazın.”

zannediyordum ki eğer fatma’ya bakıp iki satır bir şeyler yazsam dünya değişirdi, taşlar yerinde ağırlaşmanın yanlışlığını anlayıp göğe atlardı, balıklar sıraya girerdi yazdıklarımı okumak için. insanlar dururlardı hayatlarının ortasında, işlerini falan bırakıp da bu cümleyi duymak isterlerdi. fatma’ya bakıp da yazamadım iki satır. dünya değişmedi. geçtiğimiz yollara bakıp yazdım. sonra fatma ve ali de yazdılar, hiçbirimizin yazdığını diğerine okutmadı fuat, koşarak bir kırtasiyede çoğalttı yazdıklarımızı. sonra sokaklara fırlattık. insanlara başka türlü de yaşanabileceğini gösteriyorduk.
akşam olunca dağılmak istemedik. hep beraber yaşamaya da o gün karar verdik.
dördümüzün yolu kesiştikten sonra mutluyduk, yalnız değildik. ancak bunun bir bedeli vardı ve hiçbirimiz bunu ödemeye hazır değildik.
günler geçtikçe kış soğuğunu hissettiriyordu. delice yaşarken işimizden olmuştuk. zaten fuat’ın ve ali’nin doğru düzgün bir işi yoktu. orada burada sürtüyorlardı. yine de paraya ihtiyacımız olduğunda bir şekilde bulan fuat oluyordu. ama o biriktirmekten yana değildi. diyordu ki “bu ev olmasa sanki daha mutlu oluruz.” fuat’a göre düşünmek zorunda kalmak insanı mutsuz ediyordu. sahip olduklarımızdan kurtulmalıydık. oysa zaten birbirimizden başka sahip olduğumuz hiçbir şey yoktu.
fuat yaz demedikçe fatma’yla ben hiçbir şey yazmıyorduk, ali ise durmadan o cümlenin peşindeydi. defterler bitiyordu ama ali o cümleyi yazamıyordu. sanıyordu ki o cümleyi yazamazsa biz onu terk ederiz. ya da ben öyle sandığını sanıyordum. çünkü kış soğuğunu gösterirken sürekli sinirliydi. bizim bu kadar mutlu olmamızı anlayamıyordu. dünya değişmemişti, olduğu gibi duruyordu dışarıda. ona bunun o kadar önemli olmadığını söylediğim gün, şiddetli bir tartışmaya girmiştik. o gece dördümüz de huzursuzduk. yollarımız kesiştikten sonra ilk defa mutsuz uyuyordum.

o sabah iki önemli olay oldu. ilki; fuat’ın aramızdan ayrılmasıydı. “afili bir cümle kuramayacağım, yapmam gereken işler var, döneceğim” yazılı bir kâğıt bırakarak arkasında. o an için ikincisi; yani fatma’nın hasta uyanması benim için çok daha önemliydi. sonuçta fuat döneceğim demişti, şüphe etmemiştim. ali benim gibi düşünmemişti, akşama doğru toparlandı. “bu ev olmasa gerçekten de daha mutlu olurduk” dedi ve çıkıp gitti. fatma’yla kalmıştık ve fatma çok hastaydı. olanları anladığından bile emin değildim. ev soğuktu, satılabilecek durumdaki eşyaları sattım, geri kalan bazı şeyleri de yaktım ancak bizi iki üç gün idare edebildi. ilaçlara bile param yetişmedi. zaten, değerli çok bir şeyimiz yoktu. fuat’ı bekliyordum ve fuat pek gelecek gibi değildi. birkaç gün sonra da yiyecek bulmakta bile zorlanmaya başlamıştım. dışarı çıksam iş arasam aklım evde kalıyordu. yine de yapacak bir şey yoktu. dışarı çıkıp birkaç saat iş arayıp, koşar adım eve geliyor sonra geri sokaklara çıkıyordum.
fatma hastalandığının on üçüncü gününde biraz iyi olur gibi olmuştu. gözlerini açmış etrafı izlemişti. ne kadar zayıfladığını o an fark etmiştim. ne fuat’ı ne de ali’yi sormuştu, demek olan bitenin farkındaydı. “bugün iyiyim” dedi, “gelip beni kontrol etmene gerek yok, kendini iş aramaya ver.” nasıl mutlu olmuştum. muhakkak iş bulacaktım. çıktım ve sokak sokak dolaştım, sonunda da o işi buldum. hemen çalışmaya başla demişti patron. ama akşam biraz avans almayı da başarmıştım. eve elimde poşetlerle gidiyordum, yakacak kömür de almıştım, gerçi sadece tek bir torbaydı ama iş bulmuştum ya olsun, her şey düzelecekti. bazen hayatta sizin tüm mücadelelerinizin boşa gittiği anlar vardır. kapıdan girdiğim anda, içimi kaplayan korkunç sessizliğin ne demek olduğunu hissediyordum. gözümden yaşlar akmaya başladı. boylu boyunca uzanıyordu, hemen yanında bir kâğıt bir kalem. üzerinde ilk gün onu gördüğüm kıyafetler vardı, siyahlara bürünmüş bir melek gibiydi. belki gitmek istemişti de hastalığı kal demişti. böylelikle ruhu arşa çıkarken; bedeni yanımda, bu bodrum katındaki evimde kalmıştı.
kâğıdı aldım, ama okumadım, çünkü o cümlenin yazdığını biliyordum ve artık dünyanın değişmesinin benim için bir anlamı kalmamıştı. kırtasiyeye gidip, çoğalttırdım… sonra o ilk günkü binanın tepesinde yani burada buldum kendimi. kalabalığa döndüm ve bağırdım. “bana bakın… birazdan değişecek dünyanız.” sesimi çok az insan duydu, onlar da deli olduğumu düşündü herhalde. yaşamaya devam ettiler. tek birisi durmuştu, yüzünü seçemiyordum, beyaz bir takım giyiyordu. kağıtları fırlattım, geriye yapmam gereken tek şey vardı, boşluğa doğru bir adım atmak, attım. düşerken aşağıda beyazlar giyinen adamın sesi kulağımda yankılanıyordu. kanatlarını çırp…


normal sözlük yazarlarından hikayeler
devamını gör...
184.
benim hikayem soğuk bir kış gününde başlıyor.

dallama bir adam hoş bir kadına aşık oluyor.istemese bile onu düşünüyor ve saçma bir şekilde onunla hayaller kurarken buluyor kendini...
derken bu kadın adamın rüyalarına girmeye başlıyor.
adam kendini geri çekme ihtiyacı hissedip oluruna bırakıyor.
aslında duygusal bir adam olduğundan duyguları gizli moda alıyor diyelim biz ona.

sokturu yoktan bir aşk hikayesinde 3.kişiler eksik olur mu? olmaz.
başka bir adamın varlığını hissettiğinde kıskanıyor.
ses vermiyor.

hikayem devam ediyor. bittiğinde edit girerim.
devamını gör...
185.
#2252804 başka adamları dikeyim taktım işte kafayı.
kötü bir takıntı değil ama bu.
ne bileyim olsaydık iyi olurduk.
bak harbi bunu her adam söylemez.
diyorum işte yengeç erkeğiyim hep ondan oluyor bunlar.

girmiyorum edit felan.
devamını gör...
186.
kedi
bir gece evimin bahçesinde sessizce duran bir kedi gördüm. miyavlamıyor veya hırlamıyordu sadece öylece uzanmış ve gözlerini bana dikmişti, soracağı bir şey olup da soramayan bir hali vardı.
aç olsaydı ayaklarıma dolanır durmadan ağlardı kedi dilinde. oysa o hali ve dik bakışları içime merak düşürdü. haliyle yanından öylece geçip gidemedim . önce bana neden öyle baktığını sormak istedim. fakat sonra vazgeçtim. aynı onun yaptığı gibi sessizce gözlerimi dikip baktım. aramızdaki gizli anlaşma gereğince çıt çıkarmadan anlaştık.
ben onun sorusunu anladım ve o da cevabımı duydu ve biraz hüzünlenmiş olacak ki başını hafifçe yana doğru eğip yüzünü kapattı.
onu üzdüğüm için ben de üzüldüm. az önce vermiş olduğum cevabı yumuşatarak hiç konuşmadan yineledim .
bu defa da başını yeniden dikleştirip esnedi. sonra da iyice yayıldı üstünde yattığı çimlere.
bana inanmıştı ya da inanıyor gibi görünmek istemişti.
gidip yanına diz çöktüm. elimi başının yumuşak tüylerinde gezdirdim ve yeniden kafasını kaldırıp bana bakana dek de elimi çekmedim. birkaç saniye sonra kafasını kaldırıp bana baktı ve “bir uyutmadın arkadaş” dedi. o sırada bayılmışım.
beni ortalığı kolaçan eden apartman görevlisi bulmuş. gözümü açtığımda karşımdaydı.
kendimi toparlayıp eve çıktım.
kardeşim ve anneme sabah durumu anlattığımda güldüler.
kardeşimin önerisi artık sihirli perili abuk subuk dizileri izlememem oldu.
ertesi akşam yeniden aynı saatte eve dönerken karşılaştık insan diliyle konuşan kediyle.
beni görür görmez uyuşuk bir şekilde kalktı ve muhatap olmak istemiyormuş havasıyla yürüyüp gitti.
çok sinirlenmiştim.
ona iyi bir ders vermek istedim.
ertesi gece onu göremedim.
bir hafta sonra yine bir akşam üzeri karşıma çıktı.
işte dedim kendi kendime intikam zamanı geldi.
tam yanından geçerken “miyav” dedim.
ve kedi bayıldı.
bir hafta önce aynı durumu bana yaşatan ve ertesi gün bana kaba davranmakta bir mahsur görmeyen bu hayvanın haline önce güldüm. sonra vicdanımın sızladığını ve bu sızının kalbimden ciğerlerime ve sonra bütün vücuduma yayıldığını hissettim.
ufacık bir kediyle aşık atmış onu insansı hırslarımla incitmeye çalışmıştım.
hemen yanına gittim ve ne yapacağımı şaşırmış bir halde bir süre kalakaldım
birden aklıma çantamdaki suyum geldi ve plastik şişemi çıkardım. ona bir şey olacağı endişesiyle panik içinde kapağını açmaya çalıştım. kapak elimden düşerek yattığı yere kadar yuvarlandı. sudan elime bir miktar döktüm ve yüzünü ve başını ıslattım.
“iyiyim” sözleri döküldü ağzından. sebep olduğum durumdan utandım fakat gülmemi de gizleyemedim.
gözlerini yavaşça açtı ve beni karşısında görmeyi uzun zamandır bekleyen eski bir dostum gibi bana gülümsedi.
ben de ona gülümsedim ve onun için yapabileceğim bir şey olup olmadığını sordum yumuşak bir ses tonuyla.
biraz aç olduğunu ve benim aniden ona kendi dilinde merhaba dememle heyecanlanarak tansiyonunun düşmüş olduğunu söyledi.
beklemesini söyleyerek eve koştum ve kedimin mamasından bir poşet doldurarak yeniden bahçeye indim.
teşekkür etti ve yalnız kalmak ve biraz dinlenmek istediğini söyledi.
mahçup bir şekilde konuşmadan başımla onayladım ve eve geri döndüm.
evin kapısını açtığımda kedim karşımda sorgu memuru gibi dimdik oturmuş beni bekliyordu.
ve o an anladım ki hayat benim için oldukça farklılaşacaktı. çünkü kapıyı kapatmak için arkama döndüğümde bana “mamayı ona mı götürdün” dediğini işittim.
sonrasında defalarca karşıma çıkan kedilerle iletişim kurdum. gerçekten bilmiyorum....
kedilerle konuşabiliyorum. ya da konuştuğumu hayal ediyorum. ve ikinci seçeneğin gerçek olma ihtimalinden dehşetle korkuyorum.
devamını gör...
187.
bir de sinan

âşık olduğum bir adam vardı, bir de sinan. âşık hâlime âşık olan sinan…

deva ile ilişkimiz beş yıl sürdü, arkadaşlığımızı da sayarsam yedi yıl. arkadaş bile olamamıştık başta; ben onu beğeniyordum, yakınımda olsun, iki yakın arkadaş olalım istiyordum ama basit birer arkadaş olduk, bir süre. sonra ben tüm arkadaşlarımı kaybettim, bir kişi bile kalmadı yanımda. gözümün her daim toprakta olduğunu biliyordu sanırım; yalnız kalırsam bana kimse engel olamaz diye düşündüğünden sık sık ziyaretime gelmeye başladı. bazen saatlerce sohbet eder bazen de tek kelime bile konuşmadan tüm şehri yürürdük.

bir şekilde, bizi tanımladığını sandığım bu aşka adım attık. çok koştum peşinden, yalan yok. o bir adım geldiyse ben on adım gittim ona. ama sonradan öğrendim ki, ilk aşık olan ben değil de oymuş. uzaktan severmiş beni; yüzüm düştüğünde canı sıkılır, beni bir an olsun güldürmek için çırpınırmış –bunu itiraf ettiğinde bazı hatıralarımız anlam kazandı- ilk âşık olan oydu belki ama en çok seven bendim.

başta her şey iyi olsa da bir zaman sonra birbirimizi boğmaya, nefes alamamaya başladık. ikimiz de farkındaydık bunun ama kabul etmek istemedik. birbirimizden başka kimsemiz yoktu ki. onsuz bir hayatın nasıl olduğunu bilmiyordum. öyle içime işledi ki benim için nefes almak kadar doğal bir şeydi onla olmak. can acıtıyordu, birbirimizi hasta ediyorduk ama vazgeçemiyorduk.

ilk vazgeçen ben oldum. yüzleşmesi zordu ama nefes almak istiyordum… onu ikna etmem zor olmadı, her şeyin farkındaydı. bensiz bir hayatı yaşayamayacak kadar korkaktı sadece…

ayrılmak istediğimi söylediğim akşamdan sonra hiç görmedik birbirimizi, aylarca. sinir krizi geçirdiğim bir akşamın gecesi kapı çaldı. deva. şaşırmadım. çünkü bu daha önce de olmuştu. birimiz kötüyse diğerimiz iyi olamıyordu, bir şekilde buluyorduk birbirimizi.

yorgunum, dedim, sabah konuşalım. öğleye doğru uyandığımda kahvaltıyı hazırlamış, beni bekliyordu. başta hiç konuşmadık. ama konuşmaya başlayınca da iki gün hiç susmadık. içinde hâlâ bir umut vardı, görebiliyordum. neden olmazını anlattım gün boyunca, gece boyunca hatalarımı haykırdı yüzüme, hiç bilmediğim hiç fark etmediğim belki de göz ardı ettiğim travmalarımı yüzüme vurdu, sabaha kadar kollarında ağladım. duvarlarımı yıktı, “umut olabilir mi” dememe sebep oldu. sonra kendimle yüzleşmem için beni yapayalnız onsuz bıraktı. günlerce uyuyamadım, sokağı izledim, bekledim. sonra tekrar nefes almaya, dışarı çıkmaya başladım.
o günden sonra birkaç kere daha geldi. giderek daha az kalıyordu yanımda. anlamak zor değildi ama yine de konduramıyordum ona… bu sefer, terk eden o oldu.


üzerinden yıllar geçti, belki iyi oldum belki olmadım. sık sık adını andım, bazen sevgi bazen kırgınlıkla ama hiçbir zaman küfürle değil.

deva’dan sonra kimseyle birlikte olmadım. sevemiyordum, kalbim tıka basa onunla doluydu. kalbimin dolup taştığı günlerden birinde sinan’la tanıştık. bir tanıdığımın arkadaşıydı, o kalabalık gruptan kurtulup kenara çekildiğimde buldu beni. iyi biriydi, kalbinin güzelliği yüzünden okunuyordu. tek sorun saçma bir şekilde ona yakın hissetmemdi. bütün sırlarımı versem de beni yargılamayacakmış ve başından sonuna kadar dinleyecekmiş gibiydi. dinledi de. hem de tüm gece. tüm gece deva’yı anlattım ona. sabah ayıp ettiğimi anladım ama artık çok geçti. oysa o hiç de böyle düşünmüyordu. sohbetimi sevdiğini, benimle daha çok sohbet etmek istediğini söyledi.

daha çok sohbet ettik. bazen orada burada bazen birbirimizin evinde. onu tanıdıkça, ilk görüşmemizde ona neden yakın hissettiğimi anladım: deva’ya benziyordu mimikleri. ve kardeşime, kaybettiğim kardeşime, benziyordu gülümsemesi. bir süre kabullenemedim bunu. sonra ona da söyledim. bana kızmasını, saçma bir gururla inkâr etmesini bekledim. ama o, yine saçma bir gururla, göğsünü gere gere “ne güzeli” dedi, “sevdiklerinden izler taşıyorum.” alt metni okuyamasaydım belki daha iyi olurdu: ne güzel, bu bir gün beni de sevebilirsin demek.

sinan’ı sevdim. ama bu hiçbir zaman onun istediği gibi bir şey olmadı… tüm dünyadan daha yakındı bana, sırtımı yaslayabildiğim tek, artık tek, insandı. yine de onu istediği gibi sevemedim. denedim ama. bunun düşüncesi bile kalbimi kırıyordu ama denedim.
bir zaman sonra aşkımı dinleyip bana âşık olan sinan, aşkıma tahammül edemez oldu. kulaklarını tıkadı, gözlerini kapadı, yine de aşkıma şahit olmaktan kaçamadı. çareyi ise benden kaçmakta buldu.
sinan adına çok mutluyum ama bir yandan da çok kıskanıyorum onu. ben, benden kaçamıyorum. nereye gitsem, nerede uyansam bu aşk bu kalp benimle. işte bu yüzden bu aşkı da benimle gömmeye karar verdim. hak ettiğimiz şey sadece bir parça toprak. daha fazlası değil. -g-

not: bu sıralar ayfer tunç okuyorum. acılezzet adlı öyküsünü okurken oldu ne olduysa. bir kağıt bir kalem. normalde yazsam da paylaşmayı tercih etmiyorum ama bu sefer paylaşayım dedim. benimle mezara gelseler ne olacak sanki?
okuduysanız teşekkür ederim. yordum sizi. okumadıysanız da canınız sağ olsun, sizden önemli mi?

*
devamını gör...
188.
lanet olası sıcak bir günde tanıştım onunla...

bir bankta oturup müzik dinliyordum. sonra bir dede yaklaştı yanıma. yaklaştıkça dedenin yüzü garipleşiyordu lakin umursamadım. kafamı eğip telefonuma bakmaya devam ettim. dede yanıma oturup sigara paketimi gösterdi.
bir tane uzattım derken çakmak istedi. içimden söverken dedenin yüzüne dikkatlice baktım.
yanağında bir yara izi vardı.
dede yaklaşırken garip bakmış olabileceğimi düşünürek kendimden utanmıştım.
sigarayı yakmadan önce üzerine hiç uymamış olan siyah hırkayı çıkarttı.
dedenin kolunda kalaşnikof dövmesi vardı.
vah dedim içimden...bu dede gençken gangsta felan mıydı ?
garip bir şekilde ilgimi çekiyordu her hareketi.
sonra bir anda bana dönüp sigara için çok genç değil misin evlat dedi.
galiba öyle dedim.
gel sana bir hikaye anlatayım dedi.
aha dedim bu değişik dede kafamı bozacak şimdi...

gençliğini anlatıverdi iki dakika içerisinde. yüzündeki yara izinin nasıl olduğunu...
dede peki bu kalaşnikof dövmesi ne alaka dedim.
onun sadece sembolik olduğunu söyleyerek geçiştirdi.
peki diyerek önüme döndüm.
tam kalkmak üzereyken başka bir dedenin geldiğini gördüm.
go nida dedim kendime...çok bile lak lak ettin yalnız puşt.
ama dede kolumdan tutarak istersen bir de ondan dinle gençliğimi dedi...

wtf ben nereye düştüm diye sorgularken diğer dede çoktan gelmişti. bastonuyla beni kenara ittirdi.
onu bulmuşsun dediğinde kalbim başka taraflarımda atmaya başlamıştı.
peki anlattın mı dedi...
yanımdaki dede kalaşnikof dövmesini diğer dedeye gösterdi.
diğer dede güzel,ama görevimiz yeni başladı dedi.

kafamda kalaşnikoflar dans ettiğinde ayaklarım mabadıma vura vura kaçıyordum...


part 2 yakında sizlerle...
devamını gör...
189.
-neşter-

bir sabah daha anlamsız bir iç sıkıntısı ile heba olup gitti. değiştirmek istediklerini listelemişti. sırayla başlayacaktı. öyle aman aman bir zorluğu yoktu kağıt üzerinde ama ilk adımı atmak onu zorluyordu. oklar nicedir kendini gösteriyordu. etrafındakileri kolay kolay değiştiremeyeceğini bildiğinden kendi dönüşümüyle hayatını rayına sokmaktı hedefi. bir sabahı daha heba edemezdi.

lise son sınıfta başlamıştı keskin düşüş, üniversite hayatı boyunca da devam etti. arada bir dibe vurdum, tamam dese de daha da battı. etrafındakiler kötü günde elinden tutup çekecek insanlar değildi. belki de en büyük hatasıydı arkadaş seçimi. insan hayatı boyunca birkaç sağlam dost edinse yeterli ama şans bu konuda ismail'in yanında olmamıştı. bir de en olmaz zamanda çıkagelen kara sevda onu kör kuyularda merdivensiz bırakmıştı tam anlamıyla. belki elimden tutar, bir ışık olur yoluma diye heves ettiği nazlı onu hepten depresyona sürüklemişti. insan hayatta adımlarını atarken muhakkak tecrübesinden, yaşanmışlığından yola çıkarak kendisine yol gösterecek büyüklerin örgütlerine kulak asmalı. ismail çocukluktan beri nasihat dinlemeyi sevmezdi, çoğunlukla dinler gibi yapar sonra da unuturdu söylenenleri. biraz olsun burnunun dikine gitme sevdasından vazgeçseydi önündeki duvarı görüp çarpmadan durabilirdi belki. zamanı geri alabilmek ne mümkün.

bundan sonrası amansız bir mücadele. yukarıya doğru her sıçrayışından önce ayağına takılan çelmeler. kalabalık şehrin içinde yapayalnız bir kurban ismail. önceleri ailesine açamamıştı yaşadıklarını ama hastalanıp yataklara düşünce kaleme kağıda sarılıp ne olup bittiyse döktü satırlara. dayısı ihsan okudu çalakalem yazılanları. ilk işi nazlı'yı bulmak oldu. bir de onun ağzından dinlemek istedi olanları ama nazlı hiç oralı olmadı. ismail hayal dünyasında bambaşka bir aşk yaşıyordu. olayın diğer kahramanı hiçbir zaman bu oyuna dahil olmamıştı. yakınında yöresinde olan birkaç okul arkadaşını da yokladı ihsan ama beklediği desteği göremedi. ismail'i toparlamak tamamen ailenin çabalarına kalmıştı. hastalığın tanısını koymak aylar aldı. bu süreçte yıpranan, zayıflayan ismail iyice güçten düştü. bir gece artan ateşin etkisiyle sayıklamaya başladı.

"ben bunları hakedecek bir yanlış yapmadım! ben sadece koşulsuz sevdim, güvendim. ölmek istemiyorum! daha çocuğum bile olmadı."

insanın aklına ölürken arkasında neler bırakacağı gelir. kendinden sonra bu dünyada özünü devam ettirecek birileri bırakamamışsa toprağa karışıp kaybolup gideceği gerçeği kavurur içini. ismail de ateşler içinde bu düşüncelerle boğuşuyordu.

tam üç ay sonra başarılı bir operasyonla kurtuldu hastalık belasından ismail. ama bu süreçte bedeni de zihni de çok hırpalanmıştı. tek tesellisi yaradanın bu hayatı tekrar yaşama şansı bahşetmesiydi.

bu sefer aynı hataları yapmayacağına dair kendi kendine söz verdi. ilk işi hayatındaki toksik kalıntılardan temizlenmek oldu. nasıl ki cerrah vücudundaki zararlı parçayı kesip kopardıysa ameliyatla, o da hayatındaki zararlı insanlara neşteri vuracaktı. kalbiyle başladı ilkin. nazlı'yı kazıdı kalbinden. sırasıyla zor günlerinde destek olmaktansa kaçıp giden, hatta onunla eğlenen dost görünümlü hainleri attı hayatından.

tertemiz bir sayfa vardı önünde doldurulacak. geceyi gündüze katarak çalışmaya başladı. kaybolan bir iki yılı kazanmak içindi tüm bu çaba. yavaş yavaş meyvelerini toplamaya başlayınca kendine olan güveni de arttı. sütten ağzı yandığı için hayatına yeni insanlar katarken çok ihtiyatlı davranıyordu. bu zaman diliminde hastayken olduğu gibi en çok yardımı dayısı ihsan'dan aldı.

ismail artık umutla bakıyordu hayata. bu sabahların bir anlamı olmalıydı.
devamını gör...
190.
elimi tuttu, "güzel miyim" diye sordu.
bu soruyu neden sorduğunu anlamadım, yanıtı kendisi de biliyordu
"değilsin" dedim. sözüme devam etmeme izin vermedi.
ayağa kalktı, elmacık kemiğimin üstünden öptü ve çekip gitti.
ondan sonra bir daha hiç görmedim onu...
devamını gör...
191.
-sadık-

ankara’da kışın geldiğini iyiden iyiye hissettiren keskin bir soğuk uyandırdı sabah ezanı ile sadık’ı uykusundan. geceyi aç geçirmişti. belki yiyecek bırakan olmuştur ümidiyle çöpün yanına seğirtti usul usul. bugün de unuttular beni!

rasim ve çetesinin durumuna diyecek yoktu. mahalleli korkusundan bunların mamasını eksik etmiyor, sağa sola saldırmasınlar diye her gün yiyeceklerini muntazam bir şekilde kendi çöplükleri haline getirdikleri tarlanın kenarına bırakıyordu. rasim, çetenin lideri. alacalı tüyleri, baktıkça insanı ürküten kocaman gözleri, alanına girenleri uzak tutmaya yarayan gür bir havlaması olan beş yaşında bir erkek. çete lideri olmanın verdiği özgüvenle yanında bir değil iki dişi ona yarenlik ediyor. gün boyu miskin miskin sağda solda sürten rasim gece olunca sokaktan geçenlere dadanıyor. en son yedi yaşında bir çocuğu bisikletinden düşürüp paçasından sürükledi, sonrasında salyalar akan ağzından mahalleli zor aldı çocuğu. müdahale edilmedikçe sapıtan rasim zamanında kendisini alıp barınağa götürecek belediye ekiplerinin elinden de yarenleri sayesinde kurtulmuştu. mahalleli sabah işe giderken kendinden uzak tutmak için elinde değnek, cebinde taş tarlanın mümkün mertebe uzağından yollanıyordu.

idil bu sabah işe giderken sadık’ta bir haller olduğunu hissetti. servisin gelmesine daha beş dakika olduğu için yanına gidip başını okşayarak onunla konuşmaya çalıştı. sadık gözlerini kaçırıyordu. boğazında derinlerden gelen bir hırıltı belli belirsiz duyuluyordu. idil elini tüyleri arasında gezdirirken bir anda kana bulandığını farketti. sadık yaralanmıştı. dün gece sitenin bahçesinden gelen gürültülerin sebebi şimdi anlaşıldı. rasim ve çetesi sadık’ı her zaman uyuduğu kömürlüğün önünde sıkıştırıp hırpalamıştı. idil’in gözünden süzülen yaşlar ankara ayazıyla buz kesti yanaklarında. servis’in kornası ile irkildi, gitmesi gerekiyordu.

sadık yaralı bir biçimde birkaç gün kömürlükten hiç çıkmadı. yiyecek, içecek sıkıntısı çekmedi idil sayesinde, yaralarına da pansuman yapılmıştı. zaten yaşlı ve biraz da hastaydı. bu hırpalanma da üstüne tuz biber ekti. savaşmak istiyordu ama yalnızdı. öfkesini içine gömdü ve birkaç gün kıpırdamadan dinlendi. gücünü toplayıp iyileşince dışarı çıkma zamanı gelmişti. sisli bir pazar sabahı kömürlüğün kapısı önünde idil’i gördü. haftasonu olduğu için işe gitmemişti. günün neredeyse tamamını beraber geçirip oyun oynadılar. ikindi vakti idi eve döndü, sadık da kömürlüğüne.

pazar gece gece kimdi bu arayan. idil telefonu açtığında annesinin ağlanmaklı sesini işitti. ne oldu diyemeden babasının aniden rahatsızlandığını, hastaneye gelmesi gerektiğini işitti cızırtılı sesten. çabucak hazırlandı. evden o kadar ani çıkmıştı ki arabanın anahtarını unuttu. tam site kapısından geri dönerken üç tane köpeğin üzerine atıldığını gördü. sessiz ve derinden gelmişlerdi bu sefer. hazırlıksız yakalanan idil’i bacağından tutup sürüklemeye başlayan rasim aniden ensesinde bir acı hissetti. sanki bir mengene boynunu sıkıştırıyor, nefes almasını engelliyordu. yarenleri de toz olup gitmişlerdi bir anda, yalnız kalmıştı. sadık çenesi kitlenmiş bir biçimde tüm gücüyle rasim’in boynunu sıkıyordu. birkaç nefessiz dakika, sonrasında rasim’in bacakları çözüldü. aniden yere yığıldı.

idil sadık’la göz göze geldiğinde borcunu ödemiş olan ama masumiyetini yitiren birini görüyordu. keşke seni o kömürlükten dışarı bırakmasaydım dedi içinden ama bir yandan da kurtulduğuna seviniyordu.
devamını gör...
192.
hikaye yazamıyorum keşke yazabilsem. roman yazmak için bir giriş yapmış olurum. zirâ bir distopya yazmayı çok isterdim. ama dert değil, deneme yazıyorum. denemelerimi kitaba dönüştürmeyi düşünüyorum. her şey olabilir. emek ve tecrübe lâzım.
devamını gör...
193.
bir yere gönderdim ama beğenmediler. yine de olsun ya... buyurun efendim. daha önce koymuştum sonra kaldırmıştım.

yetim
elime bir kar küresi verdiler annem öldükten sonra. içinde annem. gittim kütüphanenin raflarından birine koydum. babam masada oturuyor bazen. arada bakıyor küreye ve gidip sallıyor. dibindeki kağıt parçaları kendilerini kar zannederek havalanıyor ya da yer çekiminin ve suyun azizliğine uğruyorlar. babam biliyor kar küresinin içindeki annemi. neden oraya girdiğini bir türlü anlamıyor ama… annemle bu konuyu konuşuyoruz babam odada yokken. sana yardım etmeden çıkamam diyor. anne işte, öldükten sonra da çocuklarını düşünüyorlar. ama ne bileyim, bedenen yok olup, ruhunu bir camdan kürenin içine hapsetmek de biraz fazla değil mi? artık yalnız da değilim ben.
babam dönüp kar küresine bakıyor sonra açıyor bilgisayarını ve aynı şeyi yazıp yazıp duruyor. satırlarca tekrar eden cümle beyaz ekranda iyice anlamını yitiriyor. ne bir öykü başlangıcı ne bir rahatlama ne de bir dışavurum…
“onu özlüyorum.”
ah, özlüyorsun biliyorum. hani damarların sızlıyor ve midendeki ağrı zihnini kemiriyor. ama ben öldürmedim onu diyorum sana baba. hani siz kaza geçirdiniz ya. sense o cümlenin etrafından dolaşıp, kutsuyorsun acını. varlığımdan habersiz devam ediyorsun masada oturmaya. oysa ne güzel konuşurduk seninle. ben yatağımda yattığımda, hani oturduğunda yanı başıma. derdimi anlattığımda buruşmuş parmaklarını saçlarımda gezdirdiğinde.
annem de biliyor bu anları. kapı aralığından bir tebessümle bize baktığında gözlerindeki ışıltıyı yakalayıp yıldızlara saldığım anlar.
onun katili ben değilim diye fısıldıyorum babamın kulağına. ölmesi zamanın kanunu ve hatta doğrusallığın sıradanlığı gibi.
kaldırmak istiyorum babamı oturduğu yerden. sırtı iyice eğilmiş ve elleri başını zor tutuyor. bu sahnenin donması yeterince üzüyor beni.
annem de çok üzülüyor onun kamburuna. ne de muhteşemlerdi gençken. benim ortalamamı meydana getiren bu iki uzun, dik duruşlu insan.
şimdi annem o kadar küçüldü ki, kar küresinin içerisinde neredeyse yerle bir.
onu ben koymadım oraya. o istedi biliyorum. babam acısından kurtulsun ve beni yalnız bırakmasın diye. ne de hoş bir çaba.
kurgusal karakterler böyledir. bir amaç uğruna var olmak isterler. ta ki yazar canlarına okuyana kadar ya da onları değiştirene kadar.
ben annemi değiştirebilir miyim bilmiyorum çünkü zihnimde ufak kırıntılar halinde anısı. rujlu bir dudak. odaya girdiğinde yayılan vanilya kokusu, eteğinin kenarına bulaşmış yemek lekesi.
belki babam bunları hatırlıyor işte ve hatta daha fazlasını. unutamama hastalığına yakalanmış olmalı.
benim mi ona yardım etmem gerekiyor?
babam hafif doğruluyor şimdi masanın başında. oh be diyorum, sahne hareketlendi.
eli klavyeye gidiyor.
“onu unutursam ölürüm.” cümlesini yazıyor boş sayfaya ve kalkıyor masanın başından. az önce kar küresini koyduğum kütüphaneye gidiyor. tozlu rafların arasından onu alıyor ve masasının üzerine koyuyor. annem büküldüğü yerden kalkıyor karların arasında.
gözlerinde ateş, “varlığının bir yararı yok.” diyor babama. sonra sert sesi cam küreyi deliyor, odadaki diğer mobilyalardan sekiyor, sararmış tavana çarpıyor ve kışın kokusunun içeriye daldığı pencereden dışarı çıkmadan hemen önce bir kurşun olarak giriyor babamın beynine.
belki de hatıranızın bir yararı yok diyorum kendi kendime. niye eziyet ediyorum ki bu iki insana? niye eziyet ediyorum ki kendime...
insanın anılarını öldürmesi katil olması demekse o zaman katil olacağım bu akşam şu demirden yatakta, yattığım yerde.
şimdi babamın başı masanın üzerinde hareketsiz. kırık cam fanusun içinde annem yerde.
sahne yavaş yavaş kayboluyor.
belki yarın giderim onların cenazesine.
izin verirlerse tabi.
yetimhaneden dışarı çıkmak pek mümkün değil biliyor musunuz? anca bahçeye...
devamını gör...
194.
gecenin karanlığı çökmüş, etraf sessizleşmişti. büyük bir gerginlikle patatesleri soyuyordum. her soyduğum patates bir ferahlama ile tarladan elime düştüğü ana kadarki yaşamı film şeridi gibi gozlerinin önünden geçiyordu. bu gergin bekleyiş sigarasını bitiren neriman dayıyı daha tahammül edemez duruma sokup " yeğenim ben gidiyorum yae" diye söylenmeyle karışık psikolojik çözünmeye giden ruhunu dinginleştirip terk-i bahçem yapmaya zorlamıştı.
neriman dayı da gidince iyice yalnız kaldım. patatesler ve ben başbaşa kalmıştık. yalnızlığın etkisiyle utangaçlıklarını bir kenara fırlatan patatesler bana ihtiyaç duymadan kendi kendilerine soyunmaya başladılar. e ben de öyle olunca "etrafı kolaçan edeyim" diye içimden usulca geçirerek bahçenin karanlık ıssız köşelerine doğru gölgemi yanıma almadan ufak ve sessiz adımlarla yürümeye başladım.
biraz dolaştıktan sonra "şu son köşeye portakal ağacının oralarada bir bakayım, sonra patateslerin tavadaki dans edişlerini izlerken keyifle buz gibi şalgamımı yudumlar biraz gevşerim" diye düşündüm.
portakal ağaçlarına yaklaştıkça hafif bir müzik sesi ve çığlıklar geliyordu. tüylerim sanki bir gülmüşüm gibi diken diken oluyordu, ağaca yaklaştıkça belli belirsiz sesler daha da artmaya başladı. ömrümün en uzun yolunu yürüyordum sanki, aldığım nefesler arası mesafe kısalmış vücudum korkunun etkisiyle sakinleşmek için daha fazla oksijene ihtiyaç duyar hale gelmişti. sonunda bitmek bilmeyen o yol bitmiş ağaçların oraya gelmiştim. gördüklerim karşısında " aman allahım" diye istemsizce bağırdım. o an geceden daha siyah olan sakallarım bembeyaz olmuştu. bu gördüğüm yoksa bir rüyanın içerisinde miydim? yoksa şalgamı gene fazla mı kaçırmıştım . hayır hayır, bunlar bir hayal değil tam aksine gerçekti. ve benim de bütün bilincim buz gibi sularda yüzen bir yunus balığı kadar açıktı. evet o gece portakal ağacının altında gördüklerimi size söylemeye dilim varmıyor. uykularinizin kaçmasını, belki de ruhunuzun bedeninizi terk etmesine sebep olacak o görüntüler bende bir sır olarak kalacak.
devamını gör...
195.
-kapanış-

bu gece de bekledim seni. hasta bir çocuğun iyileşip tekrar arkadaşlarının arasına döneceği günü beklediği gibi bekledim. gözlerim tavana dikilmiş, kulağım kapıda. neyim var diye soranları tersliyorum. derdimin dermanı onlardaymış gibi üzerime gelmelerine tahammül edemiyorum. uzun uzun düşünme şansım oldu. kafamda ölçtüm biçtim aramızda geçenleri. evet, sen haklıydın, bu konuda hemfikirim. ama bilmediğin haklı olman senin de bu suça ortak olduğun gerçeğini değiştirmiyor. beraber planladık, beraber harekete geçtik, beraber yazdık sonunu bu hikayenin.

ısınamadım bir türlü buralara. sen varsın diye alışırım demiştim ama öyle olmadı. havası çok nemli. okuldan kaçıp ılgındaki hamama gittiğimiz günü hatırlıyor musun? sen annemler okuldan kaçtığımızı anlarsa bir temiz döver bizi demiştin. yanakların işlediğimiz suçtan mı, hamamın sıcağından mı bilinmez bütün gece kıpkırmızıydı. annem sezmişti bir şeyler çevirdiğimizi ama üstelememişti. aslında korktuğun kadar sert biri değildi annem. sen biraz hassastın.

bir gün oturup bunları uzun uzun konuşmalıyız senle. birikenler seti aştı, olur olmaz dökülüyorum sağa sola. zaman eski zaman değil abi. insanlar en ufak bir açığını yakaladı mı, vur düşene tekmeyi. oysa sen öyle mıydın? ayağımın takılacağı tüm taşları birer birer temizlerdin ben daha yola adımımı atmadan. çok alışmıştım be abi.

öksürüyorum yine kesik kesik. sen olsan bırak oğlum artık şu sigarayı, yazık değil mi gençliğine derdin. değil abi. artık sen yoksun, varsın sökulsün ciğerlerim. belki daha çabuk kavuşuruz.

senden ayrıldığım ayı sildim takvimden. otuz gün kapanıyorum eve. perdeler kapalı, içeri sızacak bir ışık huzmesine dahi tahammülüm yok. benim hayatım karardıysa bu ayda, odam da kapkaranlık olmalı.

ne demiştim. beraber planladık, beraber harekete geçtik, beraber yazdık sonunu bu hikayenin. sadece sen benden daha cesurdun. göğüs gerdin mutlak sona bir büyüğe yakışır şekilde. ölümün soğuk nefesini kestin kardeşim üşümesin diye. ben mi? ben gölgende kaldım her zaman olduğu gibi. bu oyunun kapanışında sahnede beraber ölmeliydik be abi.
devamını gör...
196.
bakkal necip abi
yirmi beş yıldan sonra ilk kez geliyordum gençlik günlerimin geçtiği sokağa. sokak, sokaktaki evler, eskiden de kırık dökük olan üç küçük dükkân olduğu gibi duruyordu. ama o günlerde tüm evlerin bahçe duvarlarını şenlendiren gençler, çocuklar yoktu.
sesler de yoktu. tüm sokak ve büyük bir sessizlik…
o zamanki evimizin sokağıyla, biz gençlerin, boş bir övünmeyle şehrin en uzun sokağı diye övündüğümüz sokağının kesiştiği kavşakta, sokağımızın tek bakkalı necip abi’nın bakkalı vardı. bakkaldan bira alıp, bahçenin demir parmaklığına oturur, demirin kıçımızı kesmesine aldırmadan bağıra, çağıra konuşurduk; kimse kimseyi dinlemezdi. necip abi de, kah köylü ali’yle, kah bir başkasıyla oturur, ters çevrilmiş bir gazoz kasasının üstünde tavla oynardı. akşam olunca, bakkalın olduğu apartmanın en üst katında oturan nuri abi de iner, mangal yakılır, üstüne biber, domates, az sucuk atılır, yeşil maden suyu şişelerine doldurdukları rakıyı yudumlarlardı.
bunlar da yoktu.
necip abi de ölmüş olmalı diye düşündüm. babam, annem, mahallede uzun yıllar emlakçılık yapan ve yaşça bizden küçük olan selo, doktor dediğimiz arkadaşımız selçuk ölmüştü. herkesin ana babası ölmüştü.
bakkal’a doğru yanaştım. kapısı açıktı. merakla içeri baktım.
necip abi, üstünde sarı, yeşil, kırmızı kareli kısa kol bir gömlek, bacaklarında koyu krem rengi bir pantolon, gri renkli çoraplı ayaklarında sandalet, boş gibi görünen dükkânı süpürüyordu. gömleğinin cebinde samsun sigarası görünüyordu.
beni görünce hiç şaşırmadı. adımı hem başta hem sonda söyleyerek “hoş geldin” dedi.
“nasılsın necip abi” dedim. hiç değişmemişsin diyecektim, demedim. yaşlanmamıştı bile.
“iyiyiz çok şükür” dedi.
dükkanın dolu olduğu günlerde, ya bakmadığımdan, ya görünmediğinden, ya olmadığından, görmediğim, fark etmediğim bir pencere gördüm. dükkanın bahçe tarafındaki duvarı üstündeydi. tuvalet penceresi gibiydi. oradan da ışık geliyordu. ışık yerde dikdörtgen bir yer aydınlatıyordu.
necip abi, dükkanı süpürürken kapıyı örtmüştü. kapının camında üç kafa belirdi, üçü de siyah giyinmiş, neredeyse rahip gibi, üç adam, dükkanın açık olduğunu anlayınca kapıyı itip içeri girdiler. kendi aralarında, “buradan kestirme yol var” diyerek bakkalın depo kısmına doğru ilerlediler. necip abi, “beyler dışarıdan dolaşın” diye azarladı adamları. ama önlerini de kesmedi. arkasından gelecek olanları engelledi sanki böylece.
boş dükkanı işaret ettim. “ne yapacaksın bundan sonra necip abi” dedim.
“arkadaşlarla bir şeyler düşünüyoruz” dedi az önceki üç adamı işaret ederek. “işte dükkan bizim malımız” dedi.
“allah utandırmasın necip abi” dedim. "sağol" dedi.
bir sessizlikten sonra “bu son görüşmemiz galiba, ya ben giderim, ya sen gidersin, bundan sonra hiç görüşemeyiz herhalde” diye ekledim.
duymamış gibi davrandı. “dur sana dut kurusu vereyim, yiyerek gidersin” dedi.
teşekkür etmeme gerek kalmadan eğildi. duvar penceresinden gelen ışığın yere düştüğü yerde tahta bir kutu olduğunu gördüm o zaman. kapağı sürgülü, üç karış kadar boyu, bir buçuk karış kadar eni olan bir kutu. kapağı açtı. öndeki küçük bölmede küçük, kahverengi beyaz kese kağıtları vardı. küçük plastik bir küreğin ucuyla kesekağıdına bir avuç kadar dut kurusu koydu.
çıktım
dut kurusunu kemirerek yürüdüm gittim yokuş aşağı
devamını gör...
197.
-anormal-

mezarın başında iki büklüm inliyordu. “hepsini gömeceğim anne. yavaş yavaş olacak ama bir gün mutlaka başaracağım.”

lise son sınıfın ikinci döneminde sınav stresindendir diye teşhis konulan bir karın ağrısı ismail’i canından bezdirmişti. stres falan yoktu, doktorlar salaktı ona göre. çocukluktan beri saygı kavramına uzak yetişmişti. onun için hayatta en önemli olan kendi doğru düşünceleriydi. başkalarının ne düşündüğünü umursamadığı gibi haksız olduğu konularda da ikna edilemiyordu. bunun altında yatan sebep kimilerine göre çocukluğu boyunca babasından gördüğü zulüm, kimisine göre de huysuz dayısına çekmesiydi.

“bu çocuk senin yüzünden bu halde.” belini yavaşça doğrulturken ayşe kocasının kan çanağına dönmüş gözlerinin içine bakarak tek bu cümleyi kurabilmişti. uğradığı şiddet artık onun için sıradanlaşmıştı. ihsan evlendikleri ilk yıl böyle bir adam değildi aslında. suyu sertti, kaba sabaydı ama ayşe’ye hiç el kaldırmamıştı. ne olduysa alacaklıların kapıya dayanıp ihsan’ı karısının önünde bir temiz dövmesinden sonra oldu. 91 kışıydı, kar üç ay örtüsünü kaldırmamıştı toprağın üstünden. donan saçakların altında eksi on derecede çırılçıplak soyup dövmüşlerdi. ihsan bu kadar borçlanmanın sebebinin ayşe olduğunu düşünerek o günden sonra acısını ondan çıkarmaya başlamıştı. ne lüzumu vardı iki dirhem bir çekirdek yaşamanın. neymiş efendim, eşe dosta karşı yüzümüz düşmesin. karı milleti değil mi, hepsi aynı.

ismail para biriktirip güç bela aldığı bilgisayarın karşısından bütün gün ayrılmıyordu. zaten onu dışarı çıkaracak arkadaşı, eşi dostu da yoktu. en yakın arkadaşı mecidiyeköy’den topladığı bu bilgisayar ve sanal ortamda edindiği online oyun karakterleriydi. oyun bitse de chat uygulaması üzerinden konuşmaya devam ediyorlardı. ekinler biçilirken doğmuştu ismail. doğum tarihi yoktu annesine göre. bunun altında yatan sebeplerden biri annesinin ismail’i istemeyerek doğurmasıydı. evliliklerinin üçüncü yılında tam da ihsan’dan ayrılmayı düşünürken karnına düşmüştü. ne ihsan’dan ayrılabildi ne de ismail’i sevebildi ayşe. vücudunun ağrılar içinde kıvrandığı, kanserin akciğerini yiyip bitirdiği son günlerine kadar da sarılmadı ismail’e. sadece hastane odasında bir kere elveda demek için sarıldı. ismail’in yaşadığı en güzel anı böyle olmamalıydı.
ihsan ayşe’nin ölümü sonrası alkol dışında kimseyle bağ kurmadı. kendi kabuğunda kurudu gitti. evlat olduğunu bir an bile hissetme şansı olmayan ismail ise sanal dünyadaki yaşantısına devam etti. kesip biçtiği canavarlar onu bir nebze olsun rahatlatıyordu. içindeki öfke ve nefreti oyun oynarken dışa vuruyordu. ağrı döneminde kendi çabalarıyla gittiği doktor da çare olmadı. zaten bu yeteneksizlerden ne beklenirdi ki.

“yine körkütük sarhoş hayvan herif. anca iç tükürdüğümün ayyaşı.” evde yiyecek tek lokma yoktu. dışardan ekmek arası yaptırıp geldi hızlıca. bilgisayarın başına kuruldu. bugün oyun yoktu, sadece muhabbet. salih dallaması geldi mi acaba? ne uyuz oğlandı şu salih. fazla mükemmel yaşantısı vardı alçağın. yediği önünde yemediği arkasında, dereceyle mezuniyetler, havalı kıyafetler, on numara da bir kız arkadaşı vardı. nefret ediyorum lan ben bu heriften. ah bir elime geçse, dizlerinin bağını çözene kadar döverim.

önce ilk sataşma, sonra küfürleşme derken ismail bir yolunu bulup salih’in yaşadığı yeri öğrenir. bir hışımla evden çıkar, kan beynine nasıl vurduysa kış ortasında odada oturduğu t-shirti değiştirmeden üstüne bir kapşonlu geçirip çıkmıştı. ihsan itinin nuh nebiden kalma broadwayini hızlıca çalıştırıp yola koyulur. kuzguncuk’a vardığında saat 10 olmuştu. dükkanların çoğu kepenk indirmiş, bir iki kafe açıktı sadece. menekşe apartmanını haritadan kolaylıkla buldu cep telefonu sayesinde.

“saliiiiiiiih, in lan aşağı domuzun sıpası!”
etraftakiler neler olduğunu anlamadan sesin geldiği yere doğru döndüler. camdan salih’in babası gözüktü. ellilerinde, orta halli, ak saçlı, tıknaz bir adamdı.
“ne bağırıyorsun evladım gece gece.”
“sen karışma lan, salih köpeğini gönder yoksa ben gelirim.”

gecenin sonu ismail’in planlamadığı, çoğunuzun tahmin edebileceği şekilde karakolda sonlandı. işin kötü yanı salih’in babasının ağır ceza hâkimi olmasıydı. kapıya polis arabasının damlaması beş dakika, merkeze gitmek on dakika aldı. on beş dakikada paketlediler ismail’i.

“oğlum sen gerizekâlı mısın?”

komiser’in bir bu dediği kalmıştı aklında. ifade, nezarethane derken salmışlardı ertesi gün. arabayı çekmişlerdi yalnız. eve yürüyerek gitmek zorunda kaldı.
evde fazla oyalanmadı. ilk iş annesinin mezarına gitmek oldu. elinde mahalledeki parktan topladığı çiçekler, yavaşça eğildi mezarın üzerine.
“sen yoksun ya, her gün ben de ölüyorum. bıktım artık yaşamaktan. nefret ediyorum herkesten. sırayla hepsini öldürmek istiyorum. senin yaşaman gerekiyordu, sadece senin.”

eve dönüş yolunda on iki kilometre yürümüş olsa da hiç yorgunluk hissetmiyordu. sadece yorgunluk değildi aslında hissetmediği, duygu olarak nefret o kadar ağır basıyordu ki nefreti saymazsak hissizdi. eve girmeden komşunun oğlu turan’la karşılaştı kapıda.

“mezardan mı?”
“yok ebenin ….”
“ne tersliyorsun lan değişik.”
“turan defol git zaten canım sıkkın.”
“iyi be, ne halin varsa gör.”

eve girdiğinde içerisi buram buram anason kokuyordu. demlenmişti yine akşama kadar allahın belası. kanepede sızmış, ağzından akan salyalar yastığı sırılsıklam etnmişti.”
“ilk seni gömeceğim lanet ayyaş.”

oyuna oturdu. bugün önemli bir gündü. salih hıyarının takımıyla beşe beş maç vardı. hepsini biçmeye and içmişti. oyunun başından sonuna kadar o kadar odaklanmıştı ki kazanmaya, oyun bitimi kaskatı olmuştu, kıpırdayamıyordu. kazanmıştı ama, hepsini gebertmişti. ihsan odaya kısaca bir göz atıp çıkmıştı. zaten onun için ismail’in ha varlığı ha yokluğu. salih pisliği ne halt ediyor acaba? oyuna da gelmedi. kesin mükemmel ailesiyle harika vakit geçiriyordur. ot tıkayacağımümüğüne, mutluluklarını boğazlarına dizeceğim. hele bir dur. fırsat geçsin elime, liğme liğme edeceğim seni pis burjuva.

sabaha kadar sohbet odasında çocuklarla lafladı. beş kişiden ikisi kalmıştı ama muhabbet sürdü. evin içindeki anason kokusunun etkisinden gevşeyen sinirleri ne var ne yoksa aklından geçenleri dökülüvermesine sebep oldu. “öldüreceğim iti. en mutlu gününde alacam canını.” ilk başta ciddiye almadı diğerleri, kafası güzel ne dediğini bilmiyor dediler. baktılar herif ciddi, sakinleştirmeye çalıştılar.

“oğlum sen manyak mısın? katil mi olacaksın bir oyun yüzünden?”
“kahraman olacağım.”

karın ağrısı sabahın altısında yataktan sıçrattı. ilaç almıyor, tedaviyi umursamıyor, bolca sigara içiyordu sadece. sigara iyi geliyor diye kendini avutuyordu. uyandığında ihsan evde yoktu. “nereye gitti lan bu herif?” sabaha kadar konuştuklarını düşündü. “ne diye heriflere olanı biteni anlattın be allahın salağı.” yapacak bir şey yoktu. unutur giderler belki. ben yoluma bakayım.

19 mart salih için hayatının en mutlu günüydü. hem okuldaki arkadaşlarıyla oluşturduğu takım matematik olimpiyatlarında şampiyon olmuş, hem de doğum günüydü. babası her zamanki ailecek özel akşamlarda gittikleri restoranı ayarlamıştı. aliecek yola koyuldular akşamüstü. arabadan indiklerinde salih’in ağzı açık kalakaldı.

“ne işin var senin burada?”
“yarım kalan hesabımızı kapatmaya geldim.”
“indir o silahı, manyaklaşma.”
“güle güle salih.”

silah sesi restoran camlarını titretti. salih’in annesinin çığlığı da geceyi.

ardına bakmadan koşmuştu ismail. mezarlığın girişinde durdu, soluklandı. ayşe’nin mezarının yanına geldiğinde ihsan’ı mezarın üzerine kapanmış halde buldu.

“bir kurşunum daha var, sıkayım şunun kafasına olsun bitsin.”

sıkmadı. kendine saklamıştı son kurşunu. ihsan yaşamalıydı. bu iğrenç hayat onun için ceza olarak yeterliydi.

“geldim anne!”
devamını gör...
198.
merhaba balım dediklerim...
yeni bir hikaye ile karşınızdayım.
sakın bana gelip iyi ama nida diğer hikayenin devamı gelmedi bile demeyin...
o daha bitmiş bir hikaye değil.

ve evet bu anlatacağım hikayede öyle.

sadece benim ismim dışında hikayede geçen herkesin ismini değiştireceğim.
ama hepsine hayvan isimleri vereceğim.
sevdiğim hayvanların isimlerini..
çünkü neden olmasın.
hayal gücümü kısıtlamayın lütfen...
tatlı bir çocuk hikayesiymiş gibi okuyun.

baş karakterimiz nida bir gün bir kuzgunla tanışıyor. bir müddet sonra nida bu denişik kuzguna bir şeyler hissetmeye başlıyor.
denişik olmasına aldırmıyor. çünkü kendisi denişikliğin dik âlâsı...

gel zaman git zaman nida bu denişikliğin öylesine bir denişiklik olmadığı kanaatine varıyor.
kuzgunu göz hapsine alıp sessiz bir şekilde izliyor.
günün birinde bir tilki yolunu kesip nidanın ağzından kuzgunla ilgili bilgiler almaya çalışıyor.
tilki her zaman ki tilki...
olabildiğince kurnaz ve zeki bir tilki.
nidaya kafasında oturtamadığı şeyler için küçük ipuçları bırakıyor.
oyun oynamak nidanın hoşuna gitmeye başladığında sesini çıkartmamaya karar veriyor.

aslında tilki ile kuzgunu birbirine çok benzetiyor.
benzetiyor benzetmesine ama aralarında ki bu husumetin nedenini bir türlü anlayamıyor.
en garibi ise bu ikiliyi hiçbir zaman yan yana göremiyormuş nida.
hep farklı anlarda tek tek çıkıyorlarmış karşısına.

bir gün tilkiyi tek gördüğü bir anda durdurup akşam masallara konu olacak güzel bir sofra hazırlayacağını söyleyip yemek yemeye davet etmiş.
tilki tamam demiş,gelirim...
nida güzel bir sofra hazırlayıp adam başı 7 şişe miller koymuş masaya.
ahahahahhah. ya burasını canım çok istedi kusura bakmayın.
neyse.

nidanın bünyesi zaten zayıf olunca birden sarhoş olmuş bile...
bu iki misafir ise hayvan tabi.
bünyeleri öyle kolay kaldıramaz ki içkiyi.
onlarda aynı şekilde sarhoş olmuş.

bir ara kalkıp lavaboya gitmiş.
geldiğinde ise gördükleri karşısında dona kalmış.
kuzgun masanın tam çaprazında bulunan boydan aynanın karşısında öylece dikiliyor ve kendi kendine konuşuyormuş.

sessizce kapıdan içeriye girmiş nida...
kuzguna çaktırmadan onun arkasına doğru yol almış.
aynada kuzgunun yansımasının olması gerektiği yerde tilki dikiliyormuş.
nida o anda bu nasıl olabilir lan diye düşünürken kafasında şimşekler çakmış.
kuzgun onu fark etmeden sessizce masaya dönüp oturmuş.

miller her zaman içtiği miller...
onu nasıl sarhoş ettiğini bilirdi.
ama bu sefer yanılmış olabilir miydi?

nida dehşet içinde kuzgunu izlerken bu kadar yeter çok uzun oldu diyerek devamını part 2 kısmına saklamış...
devamını gör...
199.
(bkz: anlat anlat sen seversin yalanı)
devamını gör...
200.
anonim platformlarda anlatılan hayat hikayesi, başarı hikayelerinin %90 gibi civarı zaten kafadan atılan hikayelerdir.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yazarların yazdığı hikayeler" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim