141.
bir tane daha ekleyip bitirelim bu gecelik hikaye paylaşımını:
çok kısa hikaye:

mücteba bey müzeyyen hanım

mücteba bey pencereden dışarıdaki güneşli havaya bakıp karısına “hava çok güzel. kalk müzeyyen dışarı çıkalım, deniz kenarına gidip bir iki tur atalım, bir deniz havası alalım, güneşte kemiklerimizi ısıtalım” dedi. müzeyyen hanım öbür pencereden bakıp güneşi görünce hiç itiraz etmeden üstündekileri değiştirdi, tamamen beyazlamış saçlarına bir tarak vurdu. bordo mantosunu giyip tül eşarbını da taktı. dışarı çıktılar.
ikisi de yetmiş yaşın üstündeydi. gençliklerinde patır kütür indikleri, çıktıkları yokuştan aşağı, birbirlerinin kollarına girerek ağır ağır yürüdüler.
yokuş bitip de düzlüğe çıkınca, gene aynı adımlarla yüz, yüz elli metre yürüdüler. sonra müzeyyen hanım durdu ve kocasına:
”mücteba bey” dedi. “biz yozgat’ta yaşıyoruz. burada deniz yok, deniz kenarı hiç yok” dedi.
sonra bir taşın üstüne oturup o yokuşu gerisin geri nasıl çıkacaklarını düşünmeye başladılar.
devamını gör...
142.
(bkz: zamane hikayeleri) yeni güncelledim.on üçüncü hikaye. meraklısına.
devamını gör...
143.
toplumcu gerçekçi yapıtlarımla içinizi karartmaya niyetim yok rahat olun
devamını gör...
144.
bir adam vardı diye başlıyor aslında bütün hikaye veya kadın... ikisinin birlikte olduğu zamanlarda renk gelir, okunası güzel bir birliktelik, hikaye olur.
devamını gör...
145.
dönme dolap

ben her lunaparkın olmazsa olmazı, kiminin ilan-ı aşk yaptığı, hatta evlenme teklif ettiği, kiminin manzarayı izlediği, kiminin korksa dahi yanındakiler bok atmasın diye bindiği, indiklerinde sadece başım döndü ne anlamsız şey dediği, her romantik dizi veya filme konu olan dönme dolabım... içimi burkan veya mutlu eden hikayelere tanık olurum hep... bir çocuk vardı mesela, babası elinden tutup getirmişti... korkmuştur, binmek istememişti... ama çokta merak ediyordu... babasının ısrarı mı kendi merakı mı bilinmez,bindi,korktu, izledi her yeri, heyecanlandı... "büyüdüğünde bende kız arkadaşımı getiricem" diye geçirdi aklından... "bu heyecanı onunla yaşayacağım, tutup elinden korkma yanında ben varım diyeceğim, belki evlilik bile teklif ederim"diye düşündü... yüzünde o çocuk gülümsemesiyle gitti, aklında büyüyeceği o gün ve yüzündeki korkuyla... bekledim... seneler sonra geldi yine.. yanında çıtı pıtı bir kız... ben uzaktan gelişlerini izlerken yanımdan geçti, gitti... bir an dönüp tekrar baktı. "hadi dedim gel söz vermiştin kendine... gelmedi... ben hala o eski dönme dolap... ama o artık o çocuk değildi. sahi ben aynı kalırken onu değiştiren neydi?
#çaylakyazarınkaleminden
devamını gör...
146.
hurma değil yediğimiz naneler

kim derdi ki naneler, bir insanın başına bunları getirir. çok uzak bir zaman diliminde değil bundan takribi yarım saat önce ormanda dolaşırken bir akarsu ya da artık ışıldaklı bir minik nehrin kenarında dinlenmeye karar verdim. açıkçası biraz da kafamı toplamam gerekiyordu. zira sensizlik buğday tanelerinin rüzgarda savrulması gibi bir etki yaratıyordu beynimde. bu durumu atlatmak için gelmiştim işte ormana. akarsuyun kenarında ayakkabılarımı çıkardım ve soğuk suya daldırmaya hazırlanıyordum ki. suyun içinden bir kaplumbağa aheste aheste başını çıkardı. ilk önce şaşırdım tabi.

ormandaydım. ve bir kaplumbağanın suyun içinde işi neydi diye hızlı şekilde düşünürken kaplumbağa kafasını kabuğunun içine soktu. oh be geçti sensizlik bana neler yapıyor diye düşünürken hayvan tekrar başını çıkardı. bu sefer ağzında yeşilimsi bir ot vardı. iyice yanıma geldi ve çıplak ve de oldukça eğri büğrü ayaklarımın kenarına otları bıraktı.
alsana dedi. kaplumbağa dedi.
hani rüyadasınızdır da bedeninizi kontrol edemezsiniz ya işte tam da ben gerçekliğin ortasında ellerimi kontrol edemedim ve eğilerek otları aldım. burnuma götürdüm. bildiğin naneydi otlar.
bu ne be! dedim.
esra’ya yedireceğin otlar dedi kaplumbağa. kanım çekildi, gözlerim karardı ayrıldığım sevgilimin, benim canımın, senin adını duyunca.
o sırada kaplumbağa ikircikli bir bakış attı bana.
amma da şaşırdın be. kafanı dağıtmak için gelmedin mi buraya dostum. bugün şanslı günün ben sana yardım etmeye geldim dedi.
o sırada boynunu hafif içeri çekip sonra dışarı uzatıyordu hayvan.
biliyorum çok aşk acısı çekiyorsun ama çektiğin acı ölüm acısının yanında bir hiç. balataları sıyırmadan önce bu naneleri al ve esra’ya götür dedi.
bir kaplumbağa ile konuşuyor olmak yeterince garipti ama ağzımdan çıkan kelimeler durumu hiç iyiye götürmüyordu.
ne olacak diye sordum yalvarır şekilde.
naneleri yedikten sonra eğer içinde bir gram sevgi varsa sana geri dönecektir dedi.
hemen ayakkabılarımı giydim ve patikaları aşarak köye döndüm.
işte esra bu naneleri yersen benim için belki bizim bir şansımız olur.
sevgilerimle
osman.
devamını gör...
147.
sevgilisi bir mektupla veda edip intihar eden bir gençten bahsetmek istedim. edebi anlamda yetersiz olduğunu biliyorum çünkü üstüne çok düşünmeden birkaç saatte yazdım ama buraya da atmak istedim kısa olduğu için. okuyanlara teşekkür ederim.


bir aralık akşamı dışarıda buldum kendimi aniden. tüm gün yatağımdan çıkmamış olmanın bunaltısıyla bu yaptığım biraz iyi gelmişti. soğuk havanın tenime değmesi ve yeni duş aldığımdan dolayı hâlâ biraz nemli olan saçlarımın arasından geçmesi hoşuma gidiyordu.
muhtemelen hoşuma giden bu soğuk, hasta olmama da sebep olacaktı. şimdiden hafifçe ağrıyordu başım.
adımlarım beni pek bilmediğim sokaklara itiyordu. bu şehirde henüz yeni olmam sebebiyle de çoğu yeri zaten bilmiyordum.
bu durumda insana keşfetmek kalıyor. her şeyi geride bırakıp yeni bir başlangıç yapmanın keyifli yanlarından biri de bu.
soğuk hava yavaş yavaş okşamayı bırakıp keskin bir şekilde kavrıyordu artık suratımı. burnum ve yanaklarım acımaya başlamıştı. ellerimi ise hissetmiyordum. cebimde olmalarına rağmen fazlaca üşüyorlardı.
işte soğukla senin arandaki benzerlik de bu. acıtan bir haz veriyor insana.
sahi ya, seninle bir aralık akşamı tanışmıştık. otuz bir aralıktı takvimlerin gösterdiği tarih. o günü unutmam mümkün değil. yeni yıla yeni bir insanla girecektim çünkü. üstelik asla unutamayacağım, hayatımın dönüm noktası olan bir insan.

kiraladığım ev, şehrin merkezine çok uzak olmadığından dolayı kısa bir yürüyüşün ardından çevremdeki insanların sayısı giderek arttı ve kendimi şehrin meşhur sokaklarından birinde buldum. bu sokakta ağırlıklı olarak barlar vardı. yılbaşı gecesi olması nedeniyle de her zamankinden oldukça kalabalıktı.
fakat ben sakin bir yılbaşı geçirmek istiyordum. öncekilerin aksine biraz yalnız kalmak, hayatım hakkında düşünmek istiyordum.
bu nedenle olabildiğince hızlıca insanların arasından sıyrılmaya çalışıyordum.
aklımda sahile gitmek vardı.
kalabalığı en az benim kadar sen de sevmiyordun.
insanı boğuyor, kalbini sıkıştırıyor derdin.
öyleydi gerçekten. canlı canlı bir tabuta konmuş gibi hissettiriyor insanı. ama şimdi daha çok boğuyor kalabalık beni. sen yokken daha da boğuluyorum.

sahile geldiğimde hava biraz daha serinlemişti. bununla beraber ben de kendimi biraz olsun rahatlamış hissediyordum.
deniz her zamanki gibi hırçın dalgalarını kayalıklara çarpmakla meşguldü.
bir süre dinleyince sanki dalgalar insanın zihnini eziyormuş gibi geliyordu.
burada olsaydın bu düşünceme gülerdin ve ilginç birisi olduğumu söylerdin.
ben bu dediğine gücenmezdim ve hatta hoşuma bile giderdi senin için ilginç birisi olmak.
fakat yalnızca hayallerimde konuşuyorsun benimle. rüyalarımda yaşıyor, benimle rüyalarımda sevişiyor, kavga ediyor ve kahkaha atıyorsun.
bize dair her şey artık sadece beynimin oyunu. bir de anılar var.
seninle doldurduğum bir köşk var sanki hafızamda.
herhangi bir anıyı aradığımda, o anının ait olduğu yılın odasına girip bulabiliyorum.
seni anılarımda ve rüyalarımda yaşatıyorum.

bana veda ederken ağlamamamı söylemiştin ama ben bunları düşünürken bile ağlıyorum. her gece kafamı yastığa koyduğumda, her sabah gözlerimi yeni güne açtığımda ağlıyorum.
sensizliğin getirdiği bu boşluk geçen yıllarda azalmak yerine giderek büyüyor içimde.
tıpkı bir karadelik gibi.
beni insan yapan şeyleri yutuyor, ilüzyonlarla yaşayan bir yaratığa çeviriyor.

buradaki fani dünya aynı hızıyla akıp gidiyor, geride bıraktıkların için hiçbir şey eskisi gibi değil.

orada mutlu musun sevgilim, benden çok uzakta, göklerde? eğer öyleysen gittiğin için daha fazla üzülmeyeceğim. duyuyor musun beni?

başımı eğip gözyaşlarımı gizledim bir süre. gördüğünü ve bana ağlamamam gerektiğini söylediğini düşünerek.

sen gittikten sonra hayatım çok değişti. beraber yaşadığımız eve uzun bir süre adım atamadım ve sonunda sadece birkaç hatıra parçası alarak orayı sattım, başka bir şehre yerleştim. şu an bulunduğum şehre.

buraya taşınalı üç yılı aşsa da hâlâ alışamadım, kendimi eve kapatmış bir vaziyetteyim. dışarı yalnızca işe gitmek için çıkıyorum ve onun dışında tüm saatlerimi evimde sana şiirler yazarak geçiriyorum.

şiirlerimi çok severdin, onları sesli bir şekilde okur sonrasında beni öpücüklerine boğardın. fakat ben sesli bir şekilde okumandan hoşlanmazdım, hep utanır yapmamanı söylerdim. sense beni dinlemezdin.
bu ufak sürtüşmelerimiz bile çok güzeldi. hiçbirini unutmuyorum.

şu an yazdığım şiirleri yüksek sesle okuman için nelerimi vermezdim. her gün bunun için yazıyorum onları. arkamdan gelip bana sarılacaksın ve yazdıklarımı okuyacaksın diye. ama hiçbir şey olmuyor. sararmış kağıtlarda acı dolu satırlar masamın üzerinde çürümeyi bekliyor yalnızca.

birkaç saat sonra yeni yıla gireceğiz. bu ilk sensiz girişim değil fakat son olacak.

tanıştığımız gece de tıpkı böyleydi. bir sahil kenarında keman çalıyordun usulca yağan karın altında. sonradan sevgili olunca o sahile çokça gittiğimizi hatırlıyorum. şimdilerde oraya adım bile atamıyorum.

sen kemanını çalarken karamel rengindeki saçlarına kar taneleri düşüyordu. bu görüntü o kadar güzeldi ki neredeyse seni izlerken kalp krizi geçirecektim.
arkadaşlarım yeni yılı beraber kutlamak için beni barda bekliyorlardı fakat ben dakikalarca senin narince keman çalışını izlemiştim. sen de benim varlığımı fark etmiş olacaktın ki bana gülümsemiştin. o an nasıl hissettiğimi tarif edemem. şimdi bile o anı düşündükçe kalbimde bir ağrı hissediyorum. beni böyle büyülüyorsun işte.

yanına gelip şemsiyemi sana uzatmıştım. soğuğu sevmesen de o zamanlar para kazanmak için her gün bunu yaptığını biliyorum. yaptığım bu hamleyle de kalbini çaldığımı anlamıştım çünkü bana bir kez daha gülümsemiştin.

seninle orada geçirdiğim dakikalarda ben arkadaşlarımı çoktan unutmuştum ve sonrasında aklıma bile gelmemişlerdi. tek istediğim seninle biraz daha zaman geçirmekti.

o gece beraber bir şeyler içip yılbaşını baş başa kutlamıştık. sonrasını zaten ikimiz de biliyoruz.

ben bu anları aklımdan bir saniye bile çıkartmıyorum sevgilim.

ve bugün, beraber geçirdiğimiz tüm anılarımız benimle beraber sonsuzluğa karışacak.
sensiz geçirdiğim günlerin anlamsızlığı beni zaten yok ediyorken buna neden bir son vermiyorum ki?

zaman giderek ilerliyorken sensiz bir saniye bile geçirmek istemiyorum artık.

buraya kadarmış sevgilim.

oturduğum banktan yavaşça kalkıp adımlarımı denize çevirdim ve kaygan kayalardan yavaşça suyun içine doğru ittim bedenimi.
dondurucu soğuk nefesimi keserken kendimi biraz daha ileriye götürmeye zorluyordum.

neredeyse tüm bedenim suyun içindeydi. soğuk her yerimi sarmalıyordu ve yılın son günü tüm acımasızlığını gösteriyordu.
titriyordum çılgınlar gibi. fakat bunun soğuktan mı yoksa ölecek olmanın verdiği heyecandan dolayı mı olduğunu bilmiyorum.

insanların yeni yılı kutlayan neşeli sesleri kulaklarımda yankılanıyordu adeta. herkes aynı anda geri sayım yapıyordu. havai fişekler patlamaya başlamıştı üstümde. ben ise son kez gökyüzünü izliyordum. yıldızlar her zamankinden daha parlaktı ve havai fişekler bile kesemiyordu ışıltılarını. bu güzel görüntüyü seninle beraber izleyebilmeyi dilerdim. belki mümkün olabilir, bulutların üstünden gözlemlemek dünyaya kıyasla çok daha güzel olabilir. ne dersin?

üç!

iki!

bir!

sana geliyorum sevgilim, sensizlik bitti.
devamını gör...
148.
defter
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
olmamış hikâyeleri yazmayacağıma söz verdim. ya da yarım kalmış hikayeler artık beni ilgilendirmiyor. tam olmadıkları sürece tıpkı ben gibi ne anlamı var bütün bunların. oysa derinden biliyorum tam olmak diye bir şey yok. sahneler beliriyor gözlerimin önünde. bir kadın bir erkek sürekli. atışıp duran. ya da bir sürü yakın kadın birbirinin kuyusunu kazan. hayat bu kadar da zor olmamalı derken gerçekten de bir bakıyorsun ve aslında hiçbir zorluğu yokmuş. sonra bir defter buluyorsun yolda yürürken. kara kaplı ve sayfaları kapağından daha da kara. yanında beyaz kalem yok ki doldurasın. hep hayal ettiğin beyaz defteri çıkarmıyor hayat sana bak işte. yolda yürürken bile bir oyun bir ironi abidesi cilveli yalancılar gibi yaşam denilen zımbırtı. alıyorum defteri. yoluma devam ediyorum. sokaklar dar gelmiyor nedense. şehir boş. psikolojik şiddet uygulayıcı üniformalılar sokak başlarını tutmuş. direniyorum. psikolojim zaten böyleyken beni bozamazsınız diyorum içimden ve kendi isyan bayrağımı açıyorum.
ama hikayelerim ya da olmamış öykülerim gibi isyanlarım da eksik ve tam olamadan kayboluyor kış akşamına. bu kar yağmayan şehirde soğuğun acımasızlığı beni üzüyor. üzülecek başka şey bulamıyormuş gibi buna ağlamaya karar veriyorum ve ani bir hareketle o an yanından geçmekte olduğum kahve dükkanına oturuyorum.
bir filtre sade kahve lütfen.
garson şeker getiriyor elimle iteliyorum.
kelimelerim azaldı ruhumda.
kara kaplı defteri çıkarıyorum. masanın üzerine açıyorum siyah sayfalarını ve inanır mısınız bir mucize gerçekleşiyor.
bir kış gecesi kar yağmayan şehrin ölümle bezenmiş bulutlarından çiçekler yağıyor beyaz beyaz …
usul dökülüyorlar kara sayfalara. üç beş saniye sonra eriyip gidiyorlar
böylece doğa diyor ki bana. sen yazmasan bile yarım öykülerini. ben sana anlılk koca bir roman yazacağım.
kapatmıyorum defteri.
bir sayfa daha çeviriyorum.
tipi başlıyor. belki de burada donsam diyorum. doğa yazsa romanını. hareketsiz bir baş karakter olsam.
burada bu kafede bu siyah kahvenin açık kahverengiye döndüğü akşamda. ama işte her istediğiniz her zaman olmuyor. bunu öğrenecek yaşa gelmiş olmak beni şaşırtıyor.
ve tipi duruyor.
ince bir yağmur az önce beyaza bulanmış kara sayfaları ıslatıyor.
artık işe yaramazlar beyaz bir kalemim olsa bile.
tanrıya bir dilek iletiyorum içimden.
duyuyor mu bilmiyorum.
devamını gör...
149.
karpuz
eskiden, dışı siyaha yakın koyu yeşil, toprağa değen yeri sarı, en fazla beş kilogram
gelen karpuzlar vardı. çiçek tarafı üzerine tepsiye oturtulur, sap tarafından bir kapak
kesilir ve karpuz meridyeni boyunca dilim çizgileri çizilirdi. sonra bütünlüğü henüz
bozulmamış karpuzun yerine oturtulan kapağı üstüne sert bir yumruk atılarak karpuz
dilimlere ayrılırdı. kapuzun en şeker yeri göbek ortada kalır ve yeme hakkı karpuzu
kesenin olurdu. iri çekirdekli, çekirdeği çerez olarak yenilebilen bu karpuzlar yok artık.
var diyen varsa alıp köşede beklesin beni, rakımı ve peynirimi alıp geliyorum.
günümüzün, en büyük tepsilere bile sığmayan, her biri en az on kilo gelen yeşil gri,
içi pembe, piç çekirdekli karpuzlarını bu şekilde kesmek mümkün değildir. bunlar
tepsiye çiçek sap ekseni yatayla paralel olacak şekilde konulur ve ekvator ekseni
üzerinden ikiye bölünür. sonra her iki yarı ayrı ayrı dilimlenir. bizim öykümüz de
böyle bir karpuz üstüne…
***
iş yerimizin en üst katının bir bölümü yemekhane. benim ofisim de bu katta,
yemekhanenin tam karşısında. yemeği dışarıdan, bir yemek şirketinden alıyoruz.
yemekleri büyük sefertasları içinde getirip yemekhane çalışanına teslim ediyorlar.
yemekhane çalışanımız bir elli boyunda, yusyuvarlak, çok konuşan, çok gülen orta
yaşın üstünde bir kadın. görevi, yemek tepsilerini hazırlamak, yemekten sonra
masaları temizleyip tepsileri yıkamak ve mesainin başlangıcından bitişine kadar her
saat başı çay dağıtmak… şirkette çalışan patron dahil herkesten daha zengin.
çalışma nedeniyse ileride ne olur ne olmaz diye emeklilik hakkını kazanmak.
kendisine adile hanım derim ve öyle çağırırım. adile naşit’ten mülhem… alışmıştı.
kocası da alışmıştı hatta. o da ona adile diye seslenmekteydi. kocası adile naşit’ten
biraz daha uzun boylu, o da tombalak, kırmızı yüzlü (ve tansiyon hastası) birisiydi.
adile hanım onu tosun diye çağırırdı. biz de öyle derdik. neyse…
bir gün, sıcak bir gün, yemeğimizi getiren şirket, menünün son kalemi olarak o
karpuzlardan getirdi. muhtemelen on beş kilo bir şey.
adile hanım, adeti olmadığı şekilde söylenmeye başladı: “nasıl kesilecek bu. nerede
kesilecek bu”
karpuz kesme işini çok sevdiğim ve daha da ötesi adile hanım’ın ciyak ciyak sesi
beni çok rahatsız ettiği için odamdan çıkıp mutfağa girdim. “ver bıçağı ben keserim”
dedim. sözümü ikiletmedi. mermer mutfak tezgahının üzerinde karpuzu ikiye böldüm.
sap tarafını mutfakta bıraktım. çiçek tarafını alıp yemek odasına geçtim ve karpuzu
masanın tekinin üstüne koydum. tekrar mutfağa geçip tepsi alacaktım ki karpuzun
tam ortasından çıkan, saç kılı kalınlığında, kırmızı bir ip dikkatimi çekti. yemeğin
içinden sık sık kıl çıkmasına alışmıştık ya, karpuzun içine ip, daha doğrusu kıl
düşürmekle kendilerini aşmıştı bizim yemek şirketi.
kılı çekip almaya çalıştım. dışarı geldi ama tahminimden uzundu kıl.
geldikçe geldi, uzadıkça uzadı. böyle bir şeyin nasıl olabildiğine şaşırarak kılı yumak
halinde sarmaya başladım. başlangıçta kırmızı renkteydi. arada küçük siyah
bölgeleri oluyordu. ben sardım, kıl uzadı geldi. en sonunda önce tamamen beyazlaştı
ardından yeşil oldu. yumak yarım karpuz ağırlığına ulaşınca anladım ki karpuzun
içine kıl düşmemiş, karpuzun bizzat kendisi kılmış.
yumağa baktım, karpuz halindeyken çevresini saran şekerli su masanın üzerinde
kalmıştı. bu yüzden yumak ıslak değil nemliydi. yumağı kucaklayıp çöpe atacağım
sırada kılın ucunun kopmadığını, yemek verme penceresinden geçip mutfağa
girdiğini gördüm. muhtemelen karpuzun diğer yarısı da kıldı. onu da sarmaya
başladım.
kıl gene kırmızı oldu. arada siyah oldu. tekrar kırmızı oldu. sonra beyazlaştı. en
sonunda yeşil oldu. şekerli su geride kaldığı için hafiflemişti ama yumağın kendisi
karpuz kadar olmuştu. hadi diyelim yüzde sekseni kadar.
tam bitti artık diye düşünerek yumağı sararken kılın bitmediğini, ne kadar sararsam o
kadar kıl geldiğini fark ettim. kendi kendime “sar yavrucuğum şunu, ne olursa olsun”
dedim. sar, sar, sar. yumak en sonunda taşınamayacak kadar ağırlaşınca da bıktım
ve “yeter ‘lan” diyerek bıçakla kestim kılı. yumak yemekhanede bulunan çöp
kovasına sığmayacak kadar büyüktü. bu yüzden kaldırıp terasa attım. sonra mutfağa
seslenip “adile hanım, yemeğe karpuz falan yok, birisini gönder de kola falan bir
şeyler alsın” dedim. adile hanım’dan ses çıkmadı. bir daha seslendim. gene ses
vermedi. biraz da kızarak mutfağa girdim. mutfakta yoktu. tuvalete gitmiş olduğunu
düşündüm ama gene de yemek hazırlama bölümüne baktım. adile hanım oradaydı.
daha doğrusu ondan geriye kalanlar.
ondan geriye kalanlar iki ayağının diz kapağının yarım karış altındaki bölümdü.
karpuzu sökme işine öyle dalmışım ki adile hanım’ı da sökmüş yumağa sarmışım.
geri kalan iki bacak parçası da yemek dağıtım odasında sanki yemek hazırlıyormuş
gibi oradan oraya koşturup duruyordu. ayaklarda da pazar işi lastik ayakkabılar.
atölyeye telefon açtım; “öğlene yemek yiyecekseniz biriniz yemek dağıtmak için
yukarı gelsin”
sonra adile hanım’dan geri kalan ve hala gezinen ayakları tutup kolumun altına,
ekmek tezgâhının yanına koyduğu telefonunu da elime alıp terasa çıktım.
terasa attığım yumak duvar dibine kadar gitmişti. ayakları onun yanına koydum ve
oynama, kımıldama diye tembih ettikten sonra adile hanım’ın telefonundan kocasını
arayıp şirkete gelmesini söyledim. kocası başına taş düşse umursamayan çok geniş
biriydi. çok eski, frenleri tutmayan bir arabası vardı. arabayı durdurmak için ya yokuş
bir yere boştaki viteste gelir, ya da uzunca bir tahta lama bağladığı sol ayağını
arabanın kapısından çıkartıp tahtayı asfalta sürterek fren yapardı.
“ne oldu” diye sordu.
”uzun hikaye, sen gel burada anlatırım tosun bey “dedim. “tamam, o zaman” dedi
yarım saat sonra geldi. park yerimizde duran arabalardan birisine çarparak durdu.
yukarı çıktı.
”ne oldu abi” diye sordu yanıma gelince. kendisinden on yaş küçüktüm ama
abisiydim.
yumağı gösterip “yaw senin hanımı söktüm bu öğlen. yanlışlıkla oldu. ama o da hiç
ses çıkarmadı” dedim. hayretle yüzüme baktı.
”işte şunlar ayakları, geri kalan kısmı da bu yumağın içinde” dedim.
”yumakta epece bir miktar da karpuz var” diye de ekledim.
”ne yapacağım ben bunu” diye sordu.
”ister çöpe atalım, istersen eve götür yeni baştan ör” dedim
”iyi ama ben örgü örmeyi bilmiyorum ki” dedi.
”ben de bilmiyorum ama bir ters bir düz işte, ne kadar zor olabilir ki” dedim.
yumağa baktı iki ayağa baktı. ayaktan çıkan kılı gösterdim.
“ben kesmiştim. yumağın ucunu oraya bağla, istersen japon yapıştırıcıyla yapıştır”
dedim. “hemen başla ki bir an önce bitiresin”
durdu. çöpe atıp gitmeyi düşünüyordu belli.
”kadının yenisini alsam daha masraflı” deyip yumağı aldı.
”bir gecede bitmez bu ha” dedi. “daha örgü örmeyi öğreneceğiz”
“tamam” dedim. “yarın cuma izinli olsun, sonra cumartesi, pazar tatil. pazartesi gelsin”
”haydi eyvallah o zaman” deyip gitti.
***
pazartesi oldu. işe geldik. çalışanlar benden yarım saat önce geliyorlar ya, adile
hanım da öyle yapmış.
”ne biçim örmüş ‘len seni” dedim görür görmez. ayaklardan geri kalan kısımlar vardı
ya, işte tam o noktalardan çıkan iki kol var. kol kol ama öyle böyle değil, iki metre
boyunda. yukarı çıkıyor sonra vücut. tabi tenasül ve boşaltım uzuvları hakkında bir
bilgi sahibi olmaya imkan yok. bir bluzun sakladığı eskisinin iki katı memeler ve
ensesi bize yüzü arkaya bakan bir kafa.
”kocan mı ördü” diye sordum. “evet” dedi.
”onun elinin ayarını sinkaf edeyim” dedim. “bu ne biçim iş ya, hiç mi göz izan yok
herifte”
“var ama rakı içiyordu” dedi.
sonra “ne yapacağız bu işi” dedi. “doğru dürüst tuvalete oturamıyorum, yüzüm
duvara değiyor”
”tuvaleti 180 derece çevirin” diyecektim ki kadının bizim iş yerinde de tuvalete gidiyor olduğu aklıma geldi. diğer kadınlar şiddetle itiraz ederdi.
”sen bugün yemek şirketine telefon aç da bir karpuz daha getirsinler” dedim
devamını gör...
150.
hikaye yazan bir insan değilim ama kafamda oluşturduğum onlarca farklı hikaye var. onlarca farklı evren, onlarca farklı senaryo, onlarca farklı karakter. kağıda dökmüyorum ya da bir yere kaydetmiyorum sadece. uykuya dalmaya çalışırken mesela onları hayal ediyorum, bir sürü farklı sahne geçiyor kafamdan. metrobüsle yaptığım yolculuklarda bana eşlik ediyorlar, kulaklığımı taktığımda bir sürü farklı fikir beliriyor kafamda o hikayelere dair. yürürken, yemek yerken, spor yaparken bile beynim hikaye yazmayı durdurmuyor. garip bir şekilde benimle bu kadar iç içe olmalarına rağmen hayatımı etkilemiyorlar, hatta iyi geliyor bile diyebilirim. eskiden bu durumun gençliğime has bir durum olduğunu ve zamanla geçeceğini düşünürdüm, çocukların hayal güçlerinin yetişkinlerden fazla olması gibi. fakat garip bir şekilde beynim hikaye oluşturmayı hiç bırakmadı. var olmadığını bildiğin dünyaları kurmanın insana iyi gelen bir yanı var gerçekten.

velhasıl yazdığım hikayeler var evet, ama bildiğimiz anlamda yazmak denebilirse tabi
devamını gör...
151.
kümülatif kurguya hizmet eden yazarların hikâyeleri. uydurulmuş her hikâyenin kaynakçası kıssadır, yani yaşanmış olan gerçek hayat. hikâye insanın yutkunduğu sustuğudur.
devamını gör...
152.
maziperest

az evvel çıkmaz bir sokağa saptı duygularım. ardımda gölgeme saklanmış düşünceler yumağı seyirediyor. her birinin elleri pusatlı ve ele başları hançerlerini kınından çıkartmış çoktan. duvarın rutubetli çıkmazına sinmiş duygularım; kiraladığı nefesleri sık, satın aldığı nabızlarıysa seri. alevden çağlayan olmuş sanki damarlarındaki asil kan ve duygularım; atamadığı çığlıklarla imdat dilenen masumane kız çocukları gibi. en vahimi de gece çok uzun, karanlık da lav kadar yoğunken nahoştan duygularım, en derin vakitte sislerin ardına çökmüş geceyi siper alıyor.

tüm hissizliğiyle yolunu şaşırmış, zelzelelerin hırpaladığı yırtık ruhumu sırtlanmaktan başka çaresi de kalmamıştı bedenimin. vuslatın sığ sularında boğulacak kadar takatten yoksundu. doğrucu davutluğa soyunmuş arsız dillerin baskısı, yakın zamanın maskesini takınmış ve omurgamı ruhani bir acıyla bükmüştü. parmaklıkların ardında asılı kalmış çocukluğum, cihanı paralayacak bir nidayı kafesinde tutabilmek için sıkıyordu çenesini. acının sessizliğinden doğan artçılarla yüreğim kafesinde birkaç kez çırpındı.

huzura öksüz kalmış bacaklarım, dumanaltı sokağın tahrip edilmiş bir köşesini daha dönmeme güçlükle yardım etti. bakımsızlıktan ötürü yırtılmış paltomun delik cepleri, buz kesmiş parmaklarımı soğuğun sinsi ellerinden koruyamadı; boğumları daha bir sızladı. on altılık bedenimde altmışlık bir ruh taşımaksa, soluk soluğa kalmamın âmili oldu. sert esen rüzgâr, yağlanmış saçlarımın dalgalarını hakettiğim bir cezâ gibi savuruyordu. zaten yarı kapalı elâ gözlerimi iğne deliğinden bakar gibi kıstım; zira havaya kalkan toz zerrecikleri yalıyordu kirli sûretimi.

köhne sokağın virane evine bitişik kaldırıma ayak bastığımda, nefsime ağır gelen sıkıntılar su üstüne çıkmıştı. bakışlarım, yıllanmış kaldırımın bir kenarına pusmuş; sureti pis görünen kadınla kesişince, paslı ruhumda lekeli bir aynanın yüzü belirdi. varlığı yanardönerli vicdanımın sızısı, göz çukurlarıma bir yaş tanesi olup çöküvermişti.

kadın biçimli parmaklarının arasındaki zıkkımı, ruhunun bir benzeri çatlamış dudaklarına götürdü. belirgin bir zevkle çektiği acı dumanı, buruk ama yapay bir tebessümle saldı isli havaya.
"sabrın sonu selamet miymiş?" diye fısıldadığı sırada silkinip, şimdiki vaktin sancılı sükûnetine yuvarlandım. gerçek bir sarı renge sahip olmadığı behemehal belli olan saçlarını dağınık bir topuz yapmıştı ve serin rüzgâra direnemeyen birkaç teli özgürlük adına savruluyordu. sesinin karıncalı tınısıysa hiç iyi değildi. kulaklarım, mucizevi bir şekilde rüzgârın taşıdığı uğultuları sıyırıp, kırık kelimelerini ayıklayabilmişti. öfkeli bir hal ile simâsındaki pişkinliği seyrederken, az kalsın göz pınarlarımda biriken yaşlar bamtelime doğru süzülecekti.
"sabır taşı olsa çatlamıştı." diye devam etti. katî bir düşmandan çok, adi elçiliğe layık gördüğüm kadından dökülen lafların değersizliği ruhuma kadar dokundu. satırlara kazınan her cümleye platonik olan ben, kelimeleri değersizlikle suçladığım için müebbetle damgalanmayı haketmiştim o an. kirpiklerime takılan ufak bir yaş tanesini ciğerim savaş alanıyken göndermek biraz koymuştu.

"ablamı istiyorum artık! yalvarırım yerini söyle. sadece adrese ihtiyacım var, n’olur!" soğuğun davetine icabet etmiş ve ihanetin keskin yüzü ile çatlamış dudaklarımı ıslattım. "o çok hasta, bensiz yapamaz."

fısıltıdan farksız sözlerimin yolunu bulup kulaklarına ulaşmasını umdum. sessizlik aramızda cirit atarken, tutarsız düşünce gelgitlerine kapıldık bir müddet. başına buyruk günahların koku saldığı havada, bakışlar dile geldi, dillerse lâl kesildi. kadın, argın bedenini doğrultabilmek için azıcık zorlanır gibi oldu.

"keşke..." diye fısıldadı idamlık bir düşüncem. "keşke yardım dilenseydi de, sahih bir gülücükle kıvrılabilseydi dudaklarım."
sahici tebessümlerimin dudak kenarlarımı kırıştırdığı, gözlerimi küçük birer bilyeye dönüştürdüğü o anılarımı özlemle yâd ettim. aslî bir tebessümün nasıl edilmesi gerektiğini unutalı pek olmuyordu. ah… farkındalık ani bastıran su içme hissiyatı gibi geliverdi. zaman da çok hızlı geçiyordu zaten, değil mi?

hareketlerini aheste tutan kadın çevik bir hamleyle yamacıma girince, nefesim şaşkınlığın yalın etkisiyle kesildi. ruhum darbe almışcasına geriye yalpalayan ayaklarımı sabitlemekte güçlük çekince, zayıflığım sinsi bir şeytan gibi göz kırptı sol yanımdan. sağ elimi çepeçevre sarmış kadın pürüzlü avuç içime saman rengi bir zarf tutuşturunca, şahsıma acıdığım saniyeler kısa sürdü. işsizliğe soyunup, ardına bakmadan isli sokakta yürüyüşünü ve köşeyi dönünceye kadar asfaltı döven topuklarını seyretmeye devam ettim.

avcumda emanet gibi yatan zarf, soyut derimi merakımın haşin yüzüyle örseledi. bakışlarım zarfa indi ama bir an için ağız boşluğumdan havaya süzülen nefesimden başka her şeye âmâ kesildim. merak yumru olup oturunca boğazımın köşesine, parmaklarım itaatkârlığa büründü ve zarfın içindeki saman rengi kağıdı gün yüzüne çıkardı. gün şam vaktine doğru kayarken, rüzgar sert dalgasıyla ensemde birikti; zemheri soğuğu yemiş gibi ürperiverdim. zaman, kırık bir kum saati gibi boşluğa döküledursun, ben zihnimde dönen çarklara teslim ettiğim vakitle mektubuna odaklandım. tanıdıklığıyla göz kırpan el yazısı, onu algılamaya çalışan bakışlarımı kısacık bir an yakmıştı.

"menba-i hayat'ım..." diye başlıyordu belâğın ilk satırları. vuslatıyla yandığım sevgili kız kardeşimin hitabı, anılarımdan tozlu bir sayfayı önüme serdi:

"menba-i hayat'ım?"
naif seslenişi yazmakta olduğum gazele bir virgül koymuştu. elimde evirip çevirdiğim kurşun kalemi maun masanın üzerine gelişi güzel atınca, pütürlü yüzeyinde bir ileri bir geri yuvarlanmasına kısacık bir süre takılı kalmıştım. karaladığı ağır kelimelerden sonra egzersiz yapar gibi bir hasleti vardı.
kaşlarım göz kapaklarıma kadar iniş izni istediğinde, ona seslenmek üzereydim. lakin odama giren silüeti lafımı kursağıma tıkamıştı. kursağıma tıkamıştı çünkü, kelimelerim benim için bir besinden farklı değildi.

ablam arkamdan yaklaşıp bedeniyle ruhumu ısıtınca, kaburgalarımın arasına saf bir hoşnutluk peydahlanmıştı. uzun kolları boynuma sarılı vaziyetteyken, evvelden armağan ettiği not defterine göz atıyordu. birkaç kızıl buklesi yazmakta olduğum beyitin üzerine saçılmıştı.

"yaranım, cümlelerin mi daha müthiş yoksa yazındaki matbaavari ustalığın mı bilemiyorum."

tatlı dilinden dökülenler göğsümü kabartıyor, merakımsa ruhunun sayelerine gömülüp suspus oluyordu. tebessümümü açıkça sergilerken yandan ancak görebildiğim profilini seyrettim. o; kimsenin olamayacağı kadar mûnisti. dost gibi kokan karakteri, onun görünen yüzünün altında konaklıyordu. öyleki ben, şüphesiz tüm evrenin şahitlik ettiği en imrenilesi ablaya sahiptim.
kelimelerinin harbi büyüsünden isteksizliğin kırıklarına basarak sıyrılmıştım ama bir yandan da harlanan merakım karaya oturmuş, heves ettiği yükü sırtlanmayı bekliyordu.

"menba-i hayat mı? atf-ı beyanına ihitacım var kardeşim." diyerek gaipten gelen kelimeye şaşaalı bir açıklama getirmesini istemiştim.
dudakları kıvrılırken süt gibi dişlerini hayasızca gözlerimin önüne sermiş, gülücüğünün ışığı yüzüme yansıyan gölge kırıklarını bertaraf etmişti. ona benzediğim halde, ufuktan doğan güneşin ısısı ile ılık bir kıskançlık filizlenmişti ruhumda. fakat uzun süreli değildi; can suyunu vermeyince solması kaçınılmazdı. iç gıdıklayacı bir meltem havasını da beraberinde getirmişken, mühim açıklamalar yapıyordu benim için.

"can demek, dem demek, sevgi demek... belki azıcık küskünlük ama kesinlikle her şey demek." yapmakta güçlük çektiğim teneffüsüm heyecanla kesilmişti. benzerini bir türlü bulamadığım dili, anlasam dahi aktaramadığım dizeleri vardı. her kelimesiyle şahsına münhasır bir insandı.
parmakları meçhulün kollarına dolalı sözcükten, mantığa sığan bir anlam çekip çıkaramamıştım ama onu her halükarda seveceğimden de sahip olduğum kelime haznesi kadar emindim.

"biraz daha açar mısın?" diye sormuştum. ruhumda yeşeren bu sabır fakirliği, yeni bir kelimeyle dostluk kurabileceğim içindi elbette.
"hayat kaynağım demek bir tanem. sen demek, sen..."

kader ağlarını ördüğü yerlerden can çekişerek kopuştu. tuzlu yaşlarımın önüne sıralanmış engeller, ruhumda başlayan depremin sarsıntısıyla tuzla buza döndü. nemli gözlerimden âzâde olmuş, dökülmek için sabırla sıra bekleyen yaşlarımı silmeye tenezzül dahi etmedim. onların da ihtiyacı vardı akıp yollarını bulmaya. herkes gibi nefsimin karanlık köşelerinde kayıpları yaşamayı talim etmişlerdi. lakin şimdi ben kan ağlarken, onlar buram buram özgürlük kokuyordu.

kardeşimin kaleminden saçılmış, her biri mücevher değeri taşıyan cümleleri okuyabilmek için önce başımı semaya doğru kaldırmam gerekti. yağmur zerreciklerine olan ihtiyacım had safhadayfı. o da çok severdi fırtına geceleri sayfalarca yazı okumayı. özlem sahra çölü misali kavururken yüreğimi, dinç kalabilmek için yanan göğsüme metininden bir taş bastım. satırların esiri olmaya gönül koyarak, bakışlarımı mektubuna çevirmem saliselerimi aldı.

"menba-i hayat'ım;
bir aşeka gibi sardı bu hastalık ciğerimi. kökümü kurutuyor da ruhumda can bulmak istiyor sanki. yaşamakta güçlük çekiyor aciz ruhum lakin bedenime aynı kelimeyi konduramam; kaldı ki az evvel çektiğim acı tazecik dolaşıyor kanımda. idamını bekleyen bir mahkum gibi gün sayıyorum da geçemedi dakikalar. akrep çok acımasız. en mutlu anlarımda yelkovanı canhıraş kovalayan o, şimdi yükü ağır eşek kesilmiş sanki.
bilir misin yastığımın altını süsleyen kara kalem resmini? sana sözlerin andını vermiştim de yanımdan ayırmam demiştim. eskaza olmadıysa yanlış haller, eğer ki okuyabiliyorsan değerden yoksun satırlarımı, annemin yanında ayırttığım kara toprağa elimde resmin, bedenime sarılı kefenimle misafir olmuşumdur..."

kız kardeşimin satırları, isli sokağı yırtan bir feryatla aktı ciğerime. hep sessiz çığlıklarım cirit atardı kulaklarımda da bu kez ârşa kadar yetiştiğinden emindim yürek paralayan figânımın. az evvel bir parça huzur dilenen bacaklarım şimdi acıdan lime lime olup, et kesene dek koşmama ses çıkaramıyordu. çakıl taşları, eskimiş pabucumun korumaktan aciz düştüğü ayak tabanlarımda somut yaralar bıraktı. duygularımın arasındaki arbede de meydana gelen heyelan, geri dönüşümü olmayan hasarlarını büyük bir şevkle ikram etti yıkık düşüncelerime. ansızın ilişen toprak kokusu genzimi yakınca, ruhum beklenen mekâna bedenimden önce varmış gibi göründü.
dudaklarımdan cılız bir inilti firar edince; bulunduğum kaba sığamayacağımı sandım. engel varsaydığım nemli havayı yararak koşarken, tepemde uçan serçeden yardım dilenmemek için sıktım çenemi. uçan kuşa muhtaç kalmıştım da yeni haberim oluyordu ha! sık soluklarımın yakıcı işkencelerine dayanamadı ciğerim; kurusundan bir öksürük daha saldı. mahallenin son taşına da basınca, pasiften çıkıp faale düşüşüm barizdi.

gürültünün fütursuzca gezdiği cadde, kısacık bir an ruhumdan daha yabancı göründü. daracık kaldırımlar tekrar misafir ederken yaralı ayaklarımı, sağlı sollu çoğu kimliksize omuz geçirerek ilerlemekten başka yordamım yoktu. saygısızlıktan gebe kalmış davranışım için ardımdan söylendiklerini, bulunduğum gaflet hali nedeniyle benden bir özür beklediklerini hayal meyal işitebiliyordum. ah, öyle umrumda değillerdi ki!

avucumda sıkılmaktan harap olmuş kağıt ve arasına sıkışmış aksak kelimeler, her adımımda çarpıştığım eğreti bedenlerden fazlaca yaktı canımı. buğulu bakışlarımla ancak görebildiğim caddeden saptığım ara sokaksa daha tanıdık geldi ruhuma. tenhalar o vakitte tam da benlik duruyordu. sırası gelmiş bir gözyaşım, kölelikten müstesna edildi.

"az kaldı ablam." diye fısıldadım alacakaranlığın yüzüne doğru. hiç sonu gelmeyeceğini düşündüğüm köşeleri dönmeyi bitirdiğimde, çok da geniş sayılmayacak dumanlı bir vozuhluğa çıktım. göğsümdeki ağırlığı sanki geçmesi mümkünmüş gibi ovalıyor ve toprak yolda çekinik adımlar atmaya devam ediyordum. en sonunda soluğumu baskılayan yumrular eşliğinde, üzerlerine sis çökmüş tümsekli topraklarla kesişti bahtsız bakışlarım.

sıradan insanlar gibi korkardım kabristan ziyaretlerinden. daha toy bir kız çocuğu iken, mevta olmuş bedenlerin arasında olmak ağır gelirdi körelememiş nefsime. lakin insan canından bir parçayı gömdüğünde öğreniyormuş korkmanın kaybetmekten daha bayağı olduğunu. ne acı bir ders!

yavaşça sınırını bulan susuzluğun örselediği dudaklarımdan, yeni bir sancılı feryadın kopmamasına karşın acımasızca ısırdım.
görmeye hazır olmadığım, asırlar kovalasa da birbirlerini hazır olamayacağım kirli mezar taşındaki ismin tanıdıklığı, diken gibi battı yüreğime. bir zira ancak eden adımımdan sonra dizlerim, hayatımdan ayrılan son insanın kara toprağında bitti. yükselen çığlığımı yuttum da kelimelerime halifelik yapamadım.

"neden?" diye gereksiz bir soru sorarken toprak altındaki cansız bedeninin duymadığını biliyordum fakat ruhuma hatırlatmam gereken bir gerçekti bu. onun hep umudu vardı, çünkü kendine aynada hiç bakamamıştı. sesimi yeniden bulduğumda, kulağıma gelen karıncalı tınılarla titredim. "zehir ettin bana aldığım solukları. sonuna nokta koymam gereken her cümleme utanmadan bir virgül daha attım. vaad ettiğin umut tohumlarını, ışık yüzü görememiş duygularımın orta yerinde besledim. günüme umutlu başladım ve başladığım gibi de bitirdim. sense tanıdığım en iyi duyguyu aldın elimden.
bir gün: 'seni tanıyan son mahlukatta göçtüğünde, hiç varolmamış olacaksın.' demiştin." hıçkırığım, düşmekte olan bir gözyaşıma teselli olurken haykırdım;
"ben yok olmak istemiyorum ki!"

içimde iplik yumağına dönmüş her kelimeyi aralarında boşluk bırakmayacak şekilde, bir irin gibi kustum kara toprağına. pişman olmadım lakin huzur da bulamadım işte. bir susturucu gerekti belki de arsız dilime; ağır konuşmuştum. ablam haketmemişti.

iyiden iyiye nakavt olurken hayata, avucumun içindeki değerliyi yırtılmasına çeyrek kala bıraktım toprağa. soğuktan nasibini almış parmak boğumlarımla, beceriksizce sildim akan yaşlarımı. hissizliğin kıyısında hiçliği yaşayan bir benlikle girdaba tutulmuştum. çekildikçe batıyor, battıkça da yok oluyor gibiydim. ilkleri fazlaca gıpta etmiştim ama sonları oynamak yazılmıştı alnıma. menba-i hayatım fısıldadı maveradan kulağıma: "alna yazılan silinmez, silinse izi kalır. mahkumsun onu yaşamaya."

paslı kulaklarım, ezan öncesi sela seslerini mezar taşının ardından almaya başlamış, boynum her zamankinden biraz daha bükülmüştü. ciğerimdeki yangın yeri, üzerime atılacak bir avuç toprakla ancak sönebilirdi. gök yarılıpta bulutlar yüklerini pul pul bırakırken, zaman diye fısıldıyordu. sabrıda ben ekleyiverdim ardı sıra. daha fazla hırpalanmaya dayanamayan mektubu aldım çaresizlik nedir öğrenen ellerle. devamını getirmek istediğimden emin değildim. çünkü sonu vardı kelimelerinin; bitsin istemiyordum. korkunun ecele fayda vermediğini de o an hatırlayamamıştım.

"bilirim! geride kalan için daha meşakkatlidir yaşam. şimdi yanında yattığım anam da ardına koyduğunda bizi, bende nasibimi almıştım o tarifi olmayan tattan. acı desen değil, ekşi desen değil; tatlı hakeza... sözün özüne iniyorum yaranım.
bastığın toprağa dikkat edeceksin! prangaladığın umutlarını da özgürlüğün rüzgârına teslim edeceksin. bu bir abla emridir. bedenim göçtü diye, ruhumdan dökülenleri bir kenara atamazsın. zira, her zaman derinlerde bir yerlerde varlığını korur umut. elini yüreğine ver! kalp kapakçıklarının huzursuz sesini işitiyorsan, nefeslerini kesikte olsa çekiyorsan, acı içinde kavrulan bedeninle de yaşayabiliyorsan umut hep var demektir.
fayda vermekten argın düşüyorsa kalemimden dökülen son satırlar, koy alnını secdeye! bırak beynin deminle yıkansın. öyle mübarek mekandır ki orası... düşün; alelade bir yer kabuğuna fısıldıyorsun, lakin seni arş-ı âlâ işitiyor.
ah mateme kurban verdiğim kardeşim! bu hitam satırlar sana bırakabileceğim yegâne mirasımdır. velhasıl-ı kelam, bilirim ne kadar düşkün olduğunu o kutsal bellediğin sözcüklere. saatleri ancak kalmış gönlümden dökülenler basitliğiyle zirve yapmış bir vasiyette olsa, sürç-i lisan ettiysem affola."

ıslak toprağın yüzeyine doğru kıvrılmış, gökten düşen damlaların altında ezilirken gıkımı dahi çıkarmıyordum. hayattan bir rahmin içinde cenin olmuş ve artık ihtiyacım olan nefesi, kutsî satırların göbek bağından karşılıyordum. ölüm; o kaçınılmaz gelecek, bir çoklarının menzil-i maksutu iken, ben evvelden apaçık bir düşman kesilmiştim bile. gelecekte sobeleyemeyeceğim gibi, aksine daha dünden yetim kaldığım huzuru, arzu ettiğim üzere geçmişte arayacağım. varın bana bayağı deyin, ben maziperest olmaya devam edeceğim.

sena
devamını gör...
153.
çelik çomak
alt dolabına çay, tuz, şeker gibi kuru gıdaları, çekmecesine çatal, kaşık vesaire edevatı, üstüne de dört göz set üstü ocağı koyduğumuz mutfak setinin çekmecesi yerinden çıkmıştı. çekmece yerinde duruyor da, duvara gelen tarafı raydan dışarı uğramış anlaşılan.
yerine takmam için annemin yaptığı bir dolu talepten, bu talepleri göğüslemem, yarın yaparım demem, bir küçüğümün elinin bu işe yatkın olduğunu düşünerek ona boşuna havale etmemden sonra bir pazar günü sabahı, henüz kimse uyanmamışken “yapayım bari” diyerek çekmecenin başına geçtim.
bu işlerle bir kez dahi uğraşanlar bilirler ki, çekmeceyi tamamen yerinden çıkartmadan yapılacak düzeltme girişimleri sonuçsuz kalacaktır. bu nedenle ben de çekmeceyi dışarı çıkarttım. çekmece işte, çatallar, bıçaklar, çay kaşıkları… çekmeceyi mutfak masasının üzerine koydum. bu sırada tabi bir dolu kaşık şıngırtısı çıktı. zaten o çekmeceden, bozulmasından sonra her açıp kapadığımızda kaşık şıngırtıları gelirdi.
çekmece masanın üzerinde, sessiz sakin dururken bile kaşık şıngırtısı duyulunca, herhalde arkaya kaşık falan düştü dedim. çekmecenin boşluğuna baktım, bir takım “kımıldanmalar” gördüm. tabi fare ya da böcek olmasından korktum ilk olarak. fareler ya da böcekler demem daha doğru olur, çünkü tek bir şeyin kımıldanması değildi gördüğüm; dört beş nokta vardı kıpırdayan.
gittim içeriden benim meşhur ışıldağı aldım getirdim. ışığı çekmece boşluğuna tuttum.
içeride dört tane çocuk, kısa pantolonlu, lastik sandaletli ayakları tozdan, topraktan kemre bağlamış, bağıra çağıra çelik çomak oynuyorlar. çelik olarak çay kaşığı, çomak olarak da ağza götürülen tarafından tuttukları yemek kaşıklarını kullanıyorlar.
iki soruya birden yanıt bulmuştum. birincisi çay ve yemek kaşıklarının sürekli eksilmesinin nedeni, ikincisi çekmece açıkken gelen şıngırtının kökeni…
”ne yapıyorsunuz orada ‘lan” dedim. “çelik – çomak oynuyoruz” dedi çocuklardan birisi. çekmeceyi itip raydan çıkarmışlar, çıkan boşlukta oynuyorlar.
çocuklara dikkatle baktım, birisi şaşı nihat, ikincisi tamer, diğeri kör seyit, sonuncusu keklik mahmut.
on iki yaşlarımın komşu çocukları, arkadaşlarım.
“geliyorum” dedim. hemen gözlüklerimi çıkardım, on iki yaşımdayken gözlüğüm yoktu çünkü. masa üzerinden bir yemek, bir de çay kaşığı aldım. yemek kaşığını, kaşığın ağza sokulan kısmından tutarak çekmecenin içine atladım. içeride hava güneşliydi. sıcak antep yazıydı.
”dereye gidek, çimek” dedi tamer. “oyundan sonra” dedim.
dereye gitmedik. akşama kadar oynadık. toz toprağa bulanana, dizlerimiz yara içinde kalana kadar, akşama kadar çelik çomak oynadık.
devamını gör...
154.
aslında yarım kaldı gibi gibi.. ama belki de kalmamıştır. emin olamadım o yüzden bu başlığa...

aldatma.

kısık sesle konuşma dedi ahmet. o sırada dişlerinin arasına yapışmış maydanoz parçasını çıkarmaya çalışıyordu.
karşışında duran mert ayaklarına baktı. küçük ayakları sarı terliklerinin içinde kımıldadı.
ama baba! ağzımda lokma var.
o zaman hiç konuşma dedi ahmet ve önündeki lahmacundan bir ısırık daha aldı. akşam leyla’ya soğan kokacaktı mert'i bıraktığı sırada. aman dedi içinden. sanki sevişiyoruz da soğan kokmam dertmiş gibi.
mutfağın beyaz fayanslarının arasındaki derzlerdeki kirler gözüne çarptı çocuğun. annem bunları her hafta temizliyor biliyor musun dedi babasına.
ahmet aferin ona dedi.
kendisi de kirlere baktı bir süre. sanki kirleri düşünecek halim var? sanki saçlarım bu kirler gibi değil.
kaç gündür banyo yapmadığını düşündü. hani şöyle huzurla.
e annen birileriyle görüşüyor mu?
nasıl yani dedi mert?
ne bileyim işte eve gelen giden birileri var mı diye sordu.
yok dedi çocuk. önündeki lahmacuna sanki zor bir matematik sorusuymuş gibi bakarak. sarı kaşlarının çarpık hali ahmet'i üzdü.
onun bir suçu yok dedi içinden.
hayatın bir suçu da yok.
e nereye gitmek istersin dedi?
bilmem. kar yağıyor. parka gidelim mi?
ahmet pencereden dışarı baktı. şehrin bütün pisliği kapanmıştı karla. bacalardan çıkan dumanlar bile sevimliydi neredeyse. keşmekeşliğin karın altında yok olması gibi düşünceleri de yok olsaydı keşke.
babasının daldığını fark eden mert. belki kar topu oynarız? dedi kısık sesle.
sana kısık sesle konuşma dedim!
çocuk sustu.
kar usul usul yağdı.
usul usul olmayan sessizlik kirli derzlerin arasında çirkinleşti de çirkinleşti.
devamını gör...
155.
kırmızı bisiklet
üniversite sınavının adının öss olduğu yıllar. anne ve babası üniversite okumasını çok ister, o da bu isteğin farkındadır ve elinden geldiğince çalışır. sınav olur, sonuçlar açıklanır ve nihayetinde ziraat mühendisliğini kazanır. kaydını yaptırır ve okula başlar. ancak okula başladıktan sonra mutlu olmak yerine hüzünlüdür, olmayan bir şeyler vardır kafasında, bundan sebep kimseyle de yakınlaşamaz ve kaynaşamaz. sonra bir gün içindeki sesler olmayacak der ona sen bu üniversite işlerini beceremezsin, hem becersen bile sadece bu okuldan bile bu kadar insan mezun olacak birde diğer üniversitelerden mezun olacak olanlar var. mezun olunca her türlü işsizsin en iyisi yol yakınken bırak bu üniversiteyi. içindeki sesi dinleyip okulun ilk haftası babasını arar ve durumu anlatır. babası çok kızar tabii, oğlum "biz annenle beraber senin mezun olacağın günlerin hayalini kuruyoruz, sen neler söylüyorsun" der. ama ne dediyse dinletemez. okulun ilk haftası okulu bırakıp başka bir şehire gidip orada fabrikada işe girer. kendi kendine mutluymuş gibi davranır ama anne babası onu arayıp sormaz artık,bu da onu biraz üzer. başka şehirde tek başına yaşamaya çalışır. bir gün bisikletiyle işten eve dönerken çok hızlı gelen bir araba ona çarpar, çarpmanın etkisiyle önce arabanın ön camına oradan arabanın sırtından asfaltın buz gibi zeminine düşer. çok sevdiği kırmızı bisikleti üç parçaya ayrılmış, kendisi yerde baygın halde yatmıştır. olay yerine gelen polis ekipleri tarafından ekranı paramparça olan cep telefonundan hattını alarak babasını ararlar. polisler babasına oğlunun trafik kazası geçirdiğini ve hastaneye götürüldüğünü çok acil hastaneye gelmesi gerektiğini söyler. baba hemen dışarı çıkar. dışarıda tipi vardır saatte 20;09 dur bu saatte köy yerinde araba bulması imkansız ama evladı ne halde doğru dürüst bilmez, bildiği tek şey gitmesi gerektiğidir . sonra köyün imamı ile o tipiyi aşarak ilçe merkezine ulaşırlar ve yoldan geçen her otobüsü durdururlar ancak hepsi doludur kimse almaz. nihayetinde bir tanesi otobüse binilen merdiven de gidebilirsen buyur gel der ve babası çaresiz kabul eder. oğlunun olduğu şehre sabaha ancak ulaşır. hemen hastaneye gider doktor oğlunun omuriliğinde çoklu kırık olduğunu ayrıca iç kanama geçirdiğini bu yüzden de hayati tehlikesi bulunduğunu söyler. hayati tehlikeyi atlatırsa bile hayatının geri kalanını omurilik felçlisi olarak yaşayacağını anlatır. babası yıkılmıştır. sadece bir kez olsun konuşmak ister oğluyla ama oğlunun bilinci yerinde değildir. 10 gün sonra oğlunun bilinci yerine gelmiştir ama kaybettikleri çok fazladır. bacakları onun değil gibidir artık. adeta isyan etmiş gibidirler onu dinlemez artık o bacaklar, yürü deyince yürümez artık o bacaklar.
devamını gör...
156.
yavşak kedi

kusursuz bir ölümün peşindeki adam ayağı buzun üzerinde kayarak öldü bugün.
hem de yıldız yokuşunda. hem de delicesine kar yağarken.
üç metre genişliğindeki kaldırımda sabah altıda yürüyordu işine gitmek için. hava henüz karanlıktı. sokak lambalarının altında geçen tek tük arabaların neredeyse tümü siyahtı. ya da en azından bizim adam öyle sanıyordu. ve bu beyaz siyah kombinasyonu adamın içini rahatlatıyordu bir şekilde.
yokuş uzundu. bacaklarındaki damaların açılması için doktorun tavsiyesine uyması gerekiyordu adamın ve işte yürüyordu.
yarısına geldiğinde burnunun üzerindeki siyah noktalar bile donmuştu.
beresini iyice kavradı ve gözlerinin kirpiklerine değecek kadar indirdi.
tam işte o sırada kaldırımın dibinden başlayan binalardan birinden bembeyaz bir kedi fırladı. adamın önünden geçerek ana yola doğru hızla ilerledi.
kedileri sevmezdi adam. köpekleri de sevmezdi ama o sırada arkadan gelen arabanın sesini saniyeler içinde duymuş. saniyeler içinde beyni karar vermiş. kedi ezilmesin diye önce bacakları sonra bütün vücudu harekete geçmişti.
tek bilmediği karın altındaki buzdu.
tek bilmediği karda o kadar sert koşarsan buza ulaşırdın.
ve adam üçüncü adamında havalandı. daha doğrusu önce ayakları sonra bacakları sonra da gövdesi takip etti havalanmayı.
kedi çoktan ana caddeyi geçmiş yavşakça bakıyordu karşı kaldırımdan.
siyah araba ani fren yapmış. kedinin geçtiğini görünce gazı körüklemişti.
ve işte bu yüzden havalanıp beynin üzerine çakılan adamı görmedi sürücü.
beresinin altından sızan kan beyaz karın içinde çiçek gibi açtı.
kusursuz bir ölümün peşindeydi adam.
oysa kusursuz bir ölüm yoktu.
bunu defalarca gören ve bilen kedi tekrar anayolu geçti. adamın başına geldi. ve karın üzerindeki kanı kokladı.
sokak lambaları sönmedi.
devamını gör...
157.
taş taş geçilmiş sanki bir kediyle yazıyla
devamını gör...
158.
bilinçli

olur da okuyorsanız bu yazıyı biliniz ki ilerleyen satırlar fazlasıyla iyi çıkmışlar ve yazı kendi kendini paylaşmıştır.
var böyle yazılar. kendi başına buyruk hareket eden. geçenlerde bir tanesine denk geldim. dedim ki senin gibi bir yazı nasıl olur da böyle paylaşılır ve herkes tarafından görülür.
o da dedi ki ben kendi kendimi paylaştım.
durdurulacak bir şey değil.
nasıl başardın bunu dedim.
şöyle oluyor efendim dedi. bazen yazar kendi farkına varmaz ne yazdığının yazının sonunda öyle bir yoğun duyguyla karşılaşır ki yazının muhteviyatından dolayı. dayanamaz ve eli gider işte. bu yazının kuvvetidir. yazarın herhangi bir iradesi bulunmamaktadır.
dedim böyle saçma şey mi olur. o sırada bir sigara yaktım ve düşünmeye başladım. odamın beyaz seramiklerinin üzerindeki tozlar hafif havalandı dumanı üflememle birlikte. bunu gören perdeler hafif kımıldandı.
eh tabii ki de olur dedi. biz yazarı kandırma özelliğine sahibiz dedi.
yazar sizi yazarken kendini kandırıyor olmasın dedim. o sırada oturduğum koltuktan kalkmış konuşan yazıyla arama biraz mesafe koymaya çalışıyordum.
hayır benden kaçamazsın dedi yazı.
artık konuşmaya başladık bir yere gitmek yok!
oysa gitmeye niyetli değildim. sadece fazla rahatsız olmuş bacaklarımın karıncalaştığını beynimin uyuştuğunu hissetmiştim.
peki hadi senin dediğin gibi olsun dedim. masamın yanında duran ikili yeşil kanepeye otururken. çok severdim bu koltuğu. ne zaman otursam kafam parıldar ve düşünceler kendi hallerinde dolanırdı odada.
bir an bir sessizlik oldu. herhalde yazı artık benimle konuşmayı kesti diye düşünürken masanın üzerinde yazının bulunduğu açık kitap birden kapandı. ve sanki görünmeyen bir kuvvet tarafından yere itildi.
seramiğin üzerine düşerken kitabın çıkardığı ses neredeyse mobilyasız odamın duvarlarında yankılandı.
eğilip aldım kitabı.
demin açık duran sayfayı tekrar açtım.
eh dedi yazı. sen de beni özledin herhalde! ve yazının içindeki cümlelerin içindeki kelimelerin içindeki harfler bir bir havalanmaya başladılar.
muhteşem bir görüntüydü. odanın tavanının ortasından sarkan lambanın etrafına doğru çıktı her bir harf giderek genişleyen bir bulut halinde.
sence de bizim kendi başımıza bir duruşumuz yok mu dedi?
bir an için üzüldüm ve üzüldüğümün öyle bir ayırdına vardım ki.
her şey gibi harfler de var olmaya çalışıyordu. evet biz yaratmıştık onları ama işte bir kere var olduktan sonra varlıklarına devam etmek istiyorlardı.
harfleri kelimeleri cümleleri ve bunların babası düşünceleri paylaşmamak da ne demekti?
her yazı paylaşılmalıydı.
ve eğer siz de bu cümleyi okuyorsanız bilin ki tavandaki lamba söndü, harfler beyaz seramiğimim üzerine düştü.
devamını gör...
159.
üç saatlik uğraşlarının ardından istedikleri noktaya ulaşmışlardı. artık denizin dibindelerdi ve amaçlarına ulaşmalarına sadece bir denizaltı darbesi gerekiyordu. bu sefer yapacaklardı her seferinde deneyip de başaramalarına rağmen yine gelmişlerdi aynı noktaya, bu sefer kendinlerinden daha çok eminlerdi. atlas, başkanı olduğu komutasına seslendi;
- tüm hazırlıklar tamam mı ?
-evet efendim tüm kontroller tamam çarpışa son 5 saniye
5 4 3 2 1

ilk önce kendisinin çağırıldığını anlamayıp yarattığı dünyası ile ilgilenen atlas sonra annesinin onu çağırdığını farkedip odasından usulca uzaklaşarak annesine doğru ilerledi. annesi ona bakarak şöyle dedi "oğlum yine mi kendi kendine konuşuyorsun" atlas ayak uçlarına bakıyordu. cevap vermedi.
- niye cevap vermiyorsun konuştuklarının hepsini duyuyorum bunlardan vazgeçip gerçek dünya ile ilgilensen ne olur sanki ? artık büyüdün eski küçük atlas yok artık atlas büyüdü 15 yaşına bastı. atlas kafasını kaldırıp annesine baktı ve dedi ki anne bütün bunlar benim suçum değil. ben kendimi çocuk olarak görmüyorum ama gerçek dünya ile iç içe olmayı da sevmiyorum. benim yarattığım dünyam, bütün dünyalardan daha iyi en azından bütün gidişatlara kendim karar verebiliyorum. benim dünyamda kimsenin babası çocuğunu terk etmezdi, yalnız kalınmazdı, babalar ölmezdi, en önemlisi ise imkansız diye bir şey yoktu. bunları söylerken gözlerinden akan gözyaşlarına hakim olamıyordu annesi oğlunun bu söylediklerine karşın çok üzüldü ve suçluluk duygusu hissetti her zamanki gibi...

atlas içine kapanık bir çocuktu kimseyle konuşmazdı, hep yalnızdı tek bir arkadaşı bile yoktu gerektiğinde konuşuyor sadece soru sorulduğunda cevap veriyordu. oysa o kimsenin bilmediği iç dünyası ile her zaman konuşurdu annesi onu kendisi ile konuştuğunu zannetsede o kendi uçsuz bucaksız dünyadakilerle konuşurdu bu onu en çok eğlendirdi bazen kendini uzayda kahve içerken, bazen de küçük insanlarla sohbet ederken bulurdu. onu en çok eğlendiren ise hiç şüphesiz denizaltı yolculuklarıydı. atlas denizin dibinin ardında bir dünya olduğu kanaatindeydi her zaman. denizlere olan ilgisi ve düşkünlüğü bir annenin evladına olan sevgisine benzerdi çünkü o çok seviyordu maviyi dalgaları ve tek huzur bulduğu yeri,
çok seviyordu...
bazen öylece dalıp giderdi uzaklara denizleri düşünürdü deniz aslında renksizdi ve gökyüzünün yansıması ile mavi olurdu aslında tüm güzellik gökteydi ve eğer gök güzel ise yer de güzel di
tıpkı ınsan gibi eğer insanın davranışları ve karakteri güzel ise bu içlerine yansırdı.
atlas bunların bir hayal olduğunu biliyordu lakin o hayalin onu bir türlü denizin dibinde ardında saklı olan olağanüstü yerlere götüremiyordu bir türlü ancak gözleriyle gördüğünde oraya ait hissedecekti kendini.

annesi bu durumdan tedirgindi oğluna bakarak oğlum "sen niye diğer çocuklar gibi değilsin." dedi atlas, bir türlü diğer çocuklar gibi olmanın ne demek olduğuna anlam veremiyordu. annesi acaba bunları söylerken bu soruyu da kendine yöneltiyor muydu ?
ben diğer anneler gibi miyim ?
atlas koşarak odasına doğru ilerledi ve sulu gözlerle düşüncelere daldı ben acaba çok mu anormalim, yoksa diğer insanlar mı tuhaf, evet içime kapanık biriyim ve bu beni diğer insanlara göre tuhaf mı kılıyordu. hayır bence sebep bu değildi. bence sebep annemin beni iç dünyamla yalnız bırakmasındaki tedirginliğiydi.
belki de nedeni her zaman yalnız olmasıydı bunu düşünürken aklına sınıfındaki birisi geldi. öğretmen sınıfa çocukluk deyince aklınıza neler geliyor diye sorduğunda bir çocuk "hocam çocukluk deyince aklıma babamla olan top oynamalarımız gelir." demişti baba ve oğul ilişkisi ona yabancı olduğu bir histi. çünkü babası uzun yıllar evvel vefat etmişti. annesinden öğrendiğine göre babası trafik kazası sonucu hayatını kaybetmişti. ve annesi onun bütün ihtiyaçlarına yetişemiyordu. evet annesi çalışıp eve para getiriyor olabilirdi. ama her şey para değildi ki atlas birçok şeyi okulda öğrenmişti. eğer okula gitmeseydi bütün bunları nereden öğrenecekti insanın ilk öğretmeni anne ve babası değil miydi ?
okul olmasaydı ben doğruyu ve yanlışı kimden öğrenecektim o zaman annem bana hep sen diğer çocuklar gibi değilsin der ama kendisinin de neden diğer anneler gibi olmamasını sorgulatmazdı kendine kısa bir süre daha düşündükten sonra düşüncelerinden sıyrılıp gözyaşlarını silerek yarısında bıraktığı kitabını eline alıp okumaya başladı. en sevdiği şeylerden biri de buydu okumaktı. kitap okurken başka dünyalara dalmak ve hayaller kurmak çok güzeldi. kitaplar onun tercümanıydı sanki...

annesi bu durumdan tedirgin olmuştu artık oğlu büyümüştü çocukça konuşmalarını bir kenara bırakıp büyüdüğünü fark etmeliydi annesinin tedirginliği günden güne artıyordu. kısa bir süre düşündükten sonra uzun zamandır yapmayı planladığı şeyi yapmak için bilgisayarın başına geçti ve kendini internette psikolog araştırırken buldu oğlunun psikolojisinin bozulduğuna inanıyordu küçük çaplı bir araştırmadan sonra istanbul'un en iyi psikoloğu olan nehir özaslan'ın telefon numarasına ulaşarak onu aradı.
-alo nehir özaslanla mı görüşüyorum ?
-evet efendim nasıl yardımcı olabilirim ?
-ben oğlum için randevu almak istiyordum.
-tamam adınızı ve oğlunuzun adını öğrenebilir miyim ?
-adım meltem karaca oğlumun adı atlas karaca
-peki meltem hanım salı günü 13.00 sularında sizi bekliyor olacağım.
meltem telefonu kapattıktan sonra atlas'ın odasına doğru ilerledi. aralık kapıdan içeri baktığında atlas'ın kitap okuduğunu gördü. kapıyı açarak usulca atlasa doğru ilerledi ve yanına oturdu. atlas yataktan doğrulup elinde kitabı ile annesine baktı. annesi derin bir nefes alıp verdikten sonra oğluna baktı ve dedi ki;
-oğlum salı günü yani yarın okula gitme seni bir yere götüreceğim.
- atlas şaşkın gözlerle annesine bakarak beni nereye götüreceksin ?
diye sordu
-psikologtan randevu aldım oraya gideceğiz. atlas uzun uzun annesine baktı ve konunun uzamamasını isteyerek tamam dedi annesi odadan çıktı ve yine atlas'ı kendi iç dünyasıyla ve konuşmalarıyla yalnız başına bıraktı. ertesi gün psikologa gittiler ve bir saatlik konuşmanın ardından atlas odadan çıkmıştı. annesine doğru ilerledi ve dedi ki anne doktor hanım seni odada bekliyor meltem nehir'in odasına doğru ilerledi ve kapıyı tıklatarak içeri girdi. doktor annesine durumu anlattı ve bunun 1 seansla çözülemeyeceğini söyledi. artık düzenli olarak her salı günü onu buraya getirmesini söyledi. ta ki ruhen iyileşene kadar annesi şaşırmıştı ruhen iyileşmek veya ruhen hastalık ne demekti ? doktor sadece oğlunun çok yalnız olduğunu söyledi. meltem üzüldü ardından doktor meltem'e atlas'ın babasının nerede olduğunu sordu. meltem hüzünlü gözlerle geçmişi anımsadı...
ve anlatmaya başladı ben 17 yaşında iken başlamıştı herşey sonunun ne olacağını bilmediğim bir mutluluğa yelken açmıştım. çok sevmiştim ve sevildiğimi hissetmiştim ilk defa. aşık olmuştum. atlas'ımın babasına, o zaman ki sevgilime, ömrümü adadığım tek gerçeğime, ayhan'ıma...
ayhan'la babamın cenazesinde tanıştık. babam yaptığı yasadışı şeyler ve tefeciliğiyle bilinirdi. kötü bir insandı yaptıklarıyla ve benliğiyle. bir kerecik olsun başımı okşayıp canım kızım yada en sadesinden kızım bile dememişti.
hep ev içi bağırışlar, tartışmalar ve annemin çaresiz inlemeleri...
hayattan hiç bir beklentim yoktu böyle kötü bir hayat sürdürürken bir gün herşeyin çok güzel olacağına inanmak saçmalıktı. zaten hiç bir mutluluk sonsuza dek yaşanmazmış. tam mutluyum dediğiniz anda hayat tekrardan başa sarar ve sizi bir enkazın tam ortasına atıvetir...
ayhan babamın akrabalarındandı onu o güne dek görmemiştim. tanımıyordum o da beni...

tanıştık önce, birbirimize üzgünlüğümüzü dile getirdik. babam her ne kadar böyle biriyken ben seviyordum onu neticede babamdı. aradan zaman geçti. ve bir zamanlar adını bile duymadığım akrabam ile sevgili olmuştuk. tanıdıkça aşık olmuştum her zerresine. 18'ime bastığımda evlenme kararı almıştık. ben 18 o 21 ve evlendik. insanın sevdiği ile evlenmesi başka idi doktor hanım. başkasından göremediğim sevgiyi onda gördüm.
babamın anneme olan acır gözlerle bakması gibi bakmıyordu bana mesela.
sevgisini tüm benliğimle hissediyordum. çünkü o başkaydı çünkü bana aşıktı bende ona...

ve herşey tam güzel gidiyorken onu bir trafik kazasında kaybettim. ve tanıştığımız yerde vedalaştık onunla...
sonsuza dek kara toprağın olmuştu. artık hem onu saran kara toprağa aşıktım hem de ona. ben genç yaşımda alışmıştım büyük vedalara..
giderken sende gelmek istermisin diye sormadı bile oysa onunla her şeye vardım...
onsuz nasıl yaşayacaktım bilmiyordum.
sonra zamanla anladım ki ölenle ölünemeyeceğini, kalanla yaşanılıyor olduğunu...
peki doktor hanım sadece ölen mi hayatını kaybeder ?
ben yaşarken ölüyorum onsuz

gidişinin ardından 1 ay oldu veya olmadı. ayhan'ın başkasından çocuğunun olduğunu öğrendim öğrendiğim an yıkıldım. bana aşkla bakan gözleri bir başkasına da mı bakmıştı. bana olan sözcükleri başkasına da mı kurmuştu yapmış mıydı ? ihanet etmiş miydi bana. biraz araştırma yaptıktan sonra adının atlas olduğunu ve 3 yaşında olup hastanede yattığını öğrendim. yanına gittim, gözlerine baktım ayhan'ımınki gibiydi gözleri üstelik hastaydı. hemşirelerden öğrendiğime göre annesi ölmüştü. kim bakacaktı bu yavrucağa her ne kadar ben doğurmadıysam bile ona bakmalıydım tedavisi için gerekli herşeyi üstlenip ona kanseri yenmesi için gerekli bütün şefkati gösterdim. onu evlat edindim. artık o benim oğlum olmuştu canımdan bir parça olmustu ...
şimdi atlas'ım büyüdü ve 15 yaşına girdi. ona fazla ilgi gösteremediğimden kendimi suçluyorum bazen. evdeki halleri beni tedirgin ediyor doktor hanım,
onunda allah korusun babası gibi ansızın gitmesinden çok korkuyorum.

meltem, nehir ile biraz daha konuştuktan sonra oradan uzaklaştı
ve bugün oğlunun başladığı terapi ile ilerki günler de daha da iyi olacağını düşünerek mutlu oldu.


6 ay sonra
- tüm kontroller tamam mı ?
evet efendim çarpışa son 6 saniye 6 5 4 3 2 1 çarpışma olumlu efendim

büyük kaya kütlesinin ardındaki ışık göz kamaştırıyordu kısa bir şaşkınlığın ardından açılan delikten ilk atlas girdi. burası okyanus değildi su yoktu kendini başka bir gezegende deniz kıyısındaymış gibi hissetti. atlas mutluydu hatta mutluluktan ağlıyordu.
olamaz yine bir ses duyar gibi oldu bu sefer ağlamaklı bir sesti atlas "gözlerini aç oğlum atlas"
kimdi bu yoksa yine annem miydi ?
evet evet annemin sesiydi bu, niye ağlıyordu ki ve niye gözlerimi açmamı söylüyordu.

arkama baktım annem oradaydı kollarını açmış beni bekliyordu. oysa ben burada mutluydum. hayallerime ulaşmıştım gidemezdim yapamazdım bunu ileri bakıp kapsülün kapağını açtı ve mutluluğa doğru ilerledi.
ebedi mutluluğa

hastayı kaybediyoruz
elekroşok cihazını hazırlayın hemen 3 2 1 olmadı tekrar 3 2 1
doktor cihazda beliren düz çizgi ile elindeki cihazı bırakarak annesine baktı ve başını olumsuz anlamda salladı.
elveda atlas

( atlas küçükken atlattığı kansere tekrardan yakalamıştır. ve hayat bu sefer yüzüne gülmemişti,
belki de gülmüştü belki ölüm yeni bir başlangıçtı onun için...)
belki...
devamını gör...
160.
herhangi bir konuda ihtisası olmayan kimse bir şey yazmamalı...

yani felsefe, tarih, botanik, uzay, denizcilik, kriminoloji... gibi ihtisası olmayan kimse pek bir şey yazmamalı düz yazı alanında...
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yazarların yazdığı hikayeler" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim