101.
öykünün adı su tabancası

yavşak bir kedi gördünüz mü hiç?
geçen pazar sabah yedide daha güneş kendine gelememişken ben anlamsız bir enerjiyle uyandım. normalde böyle bir durum olmaması gerekirdi zira bir önceki akşam fazlasıyla alkolü kaçırmış, kıyafetlerimi bile çıkaramadan odamdaki tek kişilik koltuğun üzerinde sızmıştım. uyandığımda camı açık bıraktığım için içeri giren bir sinek, kahverengi perdeyle sevişme halindeydi.
bir balkonum var. çıkmaz sokağa bakan. üzerimde donum ve tişörtüm çıktım soğuk sabaha. sakallarım dondu, beyaz saçlarım titredi.
balkonun demirlerine asılı sardunyaların toprağını kontrol ettim. ziyadesiyle kurumuşlardı ama kim giderdi şimdi banyoya ve bir tas su doldururdu? tam o sırada balkonun altına bir kedi belirdi. göz göze geldik. dik dik baktım. o da bana dik dik baktı. birkaç tanımsız kuş balkonun yanındaki limon ağacında sesini yükseltti. sesle birlikte limonlar titredi ve koku yayıldı.
tekrar kediye baktım.
mavi yeşil gözleri bana odaklandı.
ne bakıyorsun lan dedim.
sana ne lan dedi.
kediler konuşmaz sen ne ayaksın? dedim balkonumun demirlerinden. sardunyalarım onayladı durumu.
senin de konuşmaman lazım ama konuşuyorsun işte dedi kedi.
hadi lan oradan dedim. o sırada aklıma babam geldi. pek sevmezdi kedileri. erkekler zamanla babaları mı olur? ben de sevmemeye başlamıştım işte kedileri.
vurayım mı lan seni? dedim
neyle vuracaksın dedi dişlerinin arasından sonra mavi yeşil gözlerini kıstı. babamda kısardı gözlerini tetikte olduğunda.
pek tabii suyla dedim.
güldü.
gülme lan dedim ve bir hışımla içeri gittim.
geçen yaz ölen babamın geriye bıraktığı bir kutu eşyayı dolabın en üst rafına koymuştum.
vücudumu esneterek aldım.
kapağını açtım.
işte duruyordu orada kutunun dibinde.
doğru banyoya ve açtım musluğu. kutudan çıkardığım su tabancasını doldurdum.
balkona çıktığımda sardunyalardan biri… ama olacak iş değil bizi sulamıyorsun da bir kediyle mi atışacaksın şimdi dedi.
karışmayın dedim.
kedi hala aynı yerdeydi. sırıtıyordu.

sen baban değilsin biliyorsun değil mi dedi.
sen de kedi değilsin dedim.
nişan aldım ve sıktım tabancayı.
isabet ettiremedim. kedi iki ayağının üzerine kalktı ve bildiğin patisiyle nah hareketi çekti bana.
babam değildim.
içeri girdim. geceden kalan sidik biradan bir yudum aldım.
şimdi belki de babamdım.
devamını gör...
102.
5 yıllık profesyonel yazarlık hayatımda, yazdığım onlarca hikayeyi dijitale dökememiş bir yazar olarak üzgünüm, malum biz ölünce değer görüyoruz. yaşarken bilgisayar alacak paramız bile olmuyor. hala bilfiil kalem çalıştıran, mürekkep yalayan -tükenmez kalemler tükeniyor malum- yazarcığınız olarak , ufak bir giriş bırakıyorum bu demogojinin altına;

bir kış ayazıydı, aylardan pembe. hayır hayır deli değilim ben. iyi hatırlıyorum.
hani şu yaprakların yeşerdiği aylar var ya, onlardan biriydi. hangi sene diye sormayın sakın. o sene yapraklar bir başka eda ile dökülüyorlardı. karanlığın içinde gördüm onu. elinde bir defter tutuyordu. yaklaştı bana, bu kadar yaklaşmasına müsade etmezdim kimselerin. bir rüyaydı sanıyorum. sanrılar; bir tek onlar böyle güzel şeyler sunarlar insanlara zannediyordum. gözlerimi açtığımda, yine üstümde polarımla kendimi masanın başında bulmuştum. üstadlardan birine sormuşlar. her yazarın bir masası olduğunu zannederdim. kendine özel bir üslup ile cevap vermiş soruya; bazı yazarların mutfak masası dahil yoktur..
benim değildi, ne o polar, ne o gölge, ne o masa. onlar eve aitlerdi. bana ait olan tek şey kafamdaki düşüncelerden ibaretti. rüyalar, yaşadığım gizli mahzen. onlarla büyürüm hala. o gece gördüğüm gölge öyle güzeldi ki..
bir sabah, yine pembe yapraklı çiçekler, yine dans eden.. karşımda o gölge.. doğduğumuzda bize isimler verirler. doğmak, dünyaya gelmek ise eğer; ben kendime o andan itibaren bir isim belirledim. benim adım karpembe. hiç pembe kar olur mu? ben karı yalnızca resimlerden hatırlıyorum. bir varlık, resimlerden ibaret olmamalı. o gölge benimle tekrar doğdu ise eğer adını rüyam koyuyorum..
devamını gör...
103.
ben hikayelerini yazdım, ilgili kişiye postaladim. gerisi onun bileceği iş efendim .
devamını gör...
104.
düşündüğü yolculuğu daha fazla ertelemeyecekti, sabahın ilk ışıkları ile erkenden gitmeliyim diye geçirdi içinden. zaten vedaları hiç bir zaman sevemedim, bir de veda mı etmem gerekiyor?
geçirdiği yoğun günün ardından stresini yorgunluğunu daha kolay atabilmek için bonyoya girdi, suyun ısısını ayarlamaya çalırken, kendi, kendine, söylendi,
siktiğimin musluğunu bir de kolay ayarlasak, kıyafetlerini çıkarırken gözüne takılan üzerindeki lekeler oldu, terettüd le bedenine göz gezdirdi, ne zaman nerede olduğunu anımsamaya çalıştı, sanki hafızası ona oyun oynuyordu, içinden çığlık atmak geldi, eline geçirdiği havlu ile ağzını sıkı sıkı kapattı, sesini kimse duymamalıydı, kimse böyle görmemeliydi onu, gözlerinden dökülen gözyaşlarına hakim olamıyordu bir türlü, çaresizce duşun altında yere çöktü, daha ne kadar sürecek bu?..
sanki zaman donmuş, yaşanmışlıkları ondan intikam alırcasına gözünün önünden acımasızca ağır aksak geçiyordu, orada öylece kalakaldı ne kadar süre geçtiğinin farkında bile değildi..
kapının arkasından ona seslenen kişinin sesi ile irkildi, korkuyla gözlerini kapıya dikti, kapıyı kilitleyip kilitlemediğini düşündü, karmakarışık olan düşünceleri daha da bulanıklaştı, iyiyim, iyiyim, birazdan çıkarım, diye seslendi ve doğruldu pantalonuna uzandı, cebine sakladığı neşteri çıkarttı, bu iş sabaha kalmamalı!
gülümsedi, gözlerinde savaş kazanmış komutan edası ile incecik bileğini suyun altına tuttu, masmavi damarı keyifle seyretti, neşteri nasıl vurursa başarılı olacağını öğrenmişti nasılsa...
devamını gör...
105.
bulutlar güneşin sarı sıcak renklerini havadan çalıp kendilerini turuncu ve pembenin tonlarına boyarken sıcaklığı çalınmış çevre, soğuk bir rüzgara göğüs germeye çalışıyordu. ilkbaharın ilk günleri olsa da yeni atlatılan kış mevsiminin ayazı özellikle sabahın bu saatlerinde insanı iliklerine kadar üşütmeye yetiyordu. gün doğumunu yıllardır tanıdığı bu soğukla karşılayan şehir yeni yeni uyanıyordu.
saat sabah beş sularıydı. deniz yakın olduğundan havada uçuşan martıların sesi yakındaki tren garının içinden bile duyulmaktaydı. şimdi terkedilmiş gibi bir izlenim veren bu garda bekçilik yapan cemal, her sabah yaptığı gibi martıların sesini derin bir dalgınlıkla dinlemekteydi bir süredir. havadan denize doğru süzülen kuşların sesi ona acı çığlıklar gibi gelirdi hep, duyduğunda ürperirdi. fakat bir kaç saate kalmaz vapurun, simitçinin ve gara doluşan insanların sesiyle hemencecik unutuverirdi içine doluşup tüylerini havaya diken bu hoşnutsuz hissiyatı.
izlerdi. başka şehirden gelen insanlara simit satan kaldırım kenarındaki simitçiyi, vapura yetişmek için koşan insanları, hangi trene bineceğini birilerine sorup duran kişileri hep izlerdi dikkatli bakışlarla. ellerinde bavullarıyla, yalnız başına dolanıp duran, trene binene değin içlerinden geçen bin bir sıkıntıyla etrafı izleyen insanları izlemeyi severdi en çokta. hoş, bu sevgi ona kendini hatırlatan bir hüzün de getirir, bu hüzün ona çay yanına konan bayat bisküvi gibi bir tat verirdi. yiyince ağzı tatlanacak sanırdı ama verdiği acımtırak tatla yediğine pişman olurdu. tüküremezdi de. kötü olduğunu bile bile yutmak zorunda kalırdı. önce yalnız başına, ardında koca kalabalıklar bırakarak giden o tek bavullu insanlara üzülür, sonra kendi yalnızlığına bakıp daha da körüklerdi bu üzüntünün ateşini. bunlardan sonra da sadece düşünürdü. düşünürdü ve kendi kendine derdi ki, “en azından onların gidecek yerleri var. geçmişlerini bırakmayı göze de almışlar. sen kalsan kimin var, gitsen kimin var? tek bir bavulu dolduracak kadar eşyan bile yok. annen yok, baban yok, malın mülkün yok… yok oğlu yok. boşa gitmeye heves etme, oğlum cemal. burada çok düzgünmüş gibi bir de yaban ellerde mahvolma.” işte hep böyle yapardı. bir anda kendini gitmeye cesaretlendirir, hemen ardından gidecek yeri yurdu olmadığı için vazgeçerdi bu düşünceden. hem gitse ne olacaktı ki zaten? kendini bildi bileli yalnızdı, yine yalnız kalacak, bir dala tutunamayacaktı. göze alamadığı şeylerden biri de buydu.
hiç bir yere gidemediğinden yazardı cemal. kıyıdan köşeden bulduğu kağıt ve mürekkebi bitmek üzere gelen kalemlerle, garın girişindeki küçük kulübesinin bir köşesinde duran eski yatağa oturur ve kime yazdığını bilmediği veda cümleleri kurardı kağıtların üstüne. geceleyin yine doldurmuştu kenarı yırtık bir sayfayı. bir veda mektubu bırakacak kimsesi olmadığından çöpe atacak olsa da yazmadan edemiyordu belki bu kez gitmeye cesaret ederim umuduyla. fakat bir mektup daha veda önsözü olarak kalmıştı, yine cesaret edemedi.
atmadan evvel son bir kez gözlerini mürekkebi silik kelimelere çevirdi ve çöpe atmak üzere okuyup içten içe alay etti yalnızlığıyla,
“yaşıyoruz, ya da yaşadık. yaşam kimine güzel gelen bir yudum suymuş belki, bunu anladık. büyüdük, koştuk, yaralandık, oyunlar oynadık… yavaş geçiyor, canımı yakıyor, bir an önce bitsin dediğimiz günler oldu ve de olacak, ölmeye ramak kala o günlerin de çabucak geçtiğini hızlıcana kavradık. belledik. kimimiz iyi yaşamayı, kimimiz yalnızca yaşamayı, kimimizse sövgüler eşliğinde birilerinin anasını babasını… yaşadık mı? yaşadık. bazen güzel bazen, bazen lanetler okuyarak bir şekilde yaşarken şunun veya bunun için, onun veya kendimiz için bir şeyler yaptık. için için yaşadık, bir şeyleri birileri için yaptık. farkında olmadan ya da olarak, öğrenerek ya da bilmeyerek birilerinin çıkarı uğruna, belki kendimizi mutlu etmek adına ‘için’ li sebepler içinde tüm dünyayla yarışa koştuk. aslında hep yarıştık. yanımızdakinden iyi yaşamayı amaç edinirken, karşımızdakinden daha üstün olmayı dilerken ‘hayal kuruyorum’ diyerek koştuğumuz yarışı gözümüzün görmeyeceği kör bir noktaya attık. aslında hep korktuk. yaşamaktan korktuk. kimisi can korkusu dedi, kimisi allah. oysa sorsan yaşamak için bize can veren de allah.
yaşıyoruz işte değil mi? ertesi gün ölmeyeceğimizi kim bilebilir peki? ben her zamanki gibi bilemem. yani belki kendim için bilirim de bu da demek değildir her şeyi kendim için biliyorum. bahsettiğim şey ölmek konusu. herkes kendi ölümünü bilir. bilemese bile en azından hisseder. kalanlarsa sadece “bu dünyadan artık gitti.” demeyi bilir ardımızdan. işte bu yanlış bir bilmektir. bu, gitmekle ölmeyi bilmemektir. gitmek, bu dünyadaki yaşamanın içindedir. var olduğu söylenen öteki dünyada yaşayan bir beden cennet veya cehennem dışında nereye gidebilir? gitmek sadece gitmektir işte. bazen bir tercih ve bazense bir zorunluluktur. bunu da öğrendim ve bildim sanıyorum.
şayet bir gün gitmeyi tercih edersem, “üzülmeyin, bunu ben seçtim. bundan sonrası benim kendime bıraktıklarım. size ardımda yalnızca anılarım kalacak. üzülmeyin. bir gün siz de gitmek tercihinde bulunursanız anlarsınız beni.” gibisinden bir şeyler söylerim veya yazarım. yazmak her zaman daha kolay gelmiştir bana. ah! vazgeçtim. söylerim yalnızca. çünkü geride size fiziki bir şey kalmayacak derken sözün uçup yazının kaldığını bir anlığına unutuverdim. evet evet, kesinlikle söylerim. ya da buraya yazmak yine kolayıma geldiğinden şimdi söylerim diye kendimi kandırdım, eminim ki söylemeye cesaret bile edemem. bilemiyorum. işte bilemediğim bir şey daha. her neyse. ölmek demiştik bir de. ölmekse zorunluluktur sadece. bir tercih şansı onun da olsa bile yine de zorunluluktur o da.
doğduk, yaşadık ve zorunda olduğumuz için bir şekilde öleceğiz. ölenlere ve öleceklere, yarışı artık bitirmişlere rahmet, gidenlere aklı geride kalmamak dileklerimle selam olsun.”
cemal camın ardından gördüğü yolcuları fark edince kenardaki eski masasının üzerinde duran sigaralardan bir tanesini ince dudaklarının arasına yerleştirdi ve elindeki kağıdı buruşturup yatağın ilerisindeki kovaya fırlattı. madem kendi gidememişti, bir başına gidenleri izleyerek giderirdi gitmek hasretini.
devamını gör...
106.
saat gecenin 3'ü. hava biraz serin ama çok üşütmüyor. hafif bir esinti sadece. karşıda uçsuz bucaksız bir deniz, denizin kenarında gecenin sessizliği ile konuşan bir kadın. altında eski bir eşofman, üzerinde ince, örme bir ceket.* aklında ise sorular. düşünüyor, "ne yapacağım?" diyor. ardından bir ses duyuyor yanından.

bir keresinde biz makes hanım’la
emirgan’da hiç çay içmedik
bir keresinde biz makes hanım’la
emirgan’da çay içmedik
,

solunda oturan adam söylüyor bu şarkıyı. yüzünün yarısı görünüyor adamın. kirli sakallarını, karakteristik burnunu ve kalın kaşlarını seçebiliyor genç kadın. adam neden oturduğunu bilmiyor bu kadının yanına, "neden burada? neden bu şarkıyı söylüyor şu anda? ne yapıyor?", bilmiyor. kadın ise anlam veremeden susuyor öylece. bu nahif ve güzel sesi dinliyor sadece. devam ediyor adam.

kim sevmez, kim sevmez söyleyin kim?
makes hanım’ı kim sevmez?
kim sevmez, kim sevmez söyleyin kim?
yerimde olmayı kim istemez?


adam içindeki meraka yenilip yarıda kesiyor şarkıyı.
- ne işiniz var burada, bu saatte?
- sizin için bir önemi mi var?
- oldukça endişeli ve meraklı görünüyorsunuz, rahatsız etmek istememiştim. iyi akşamlar.

adam kalkıyor ve gidiyor kadının yanından, istemeye istemeye...
kadın düşünüyor, ne oldu len az önce?

ertesi gece, saat 4
kadın yine oturmuş denizle sohbet ediyor. sahil bomboş. ileride içen birkaç kişi dışında ortam sessiz. kadın onları duymuyor bile. ileriden bir adam geliyor, yanındaki banka oturuyor. kadın tanıyor bu adamı ama nereden? bilemiyor. önüne dönüyor kadın. düşüncelere dalıyor bir kez daha. sabah 6 suları, gün doğmaya başlıyor. "bir gece daha bitti. artık gitmeli " diye geçiriyor aklından. yanındaki uzun saplı çantasını almaya yeltendiği sırada yandaki bankta oturan adamı görüyor. adamın varlıģını dahi unutmuş kadın. ama adam hala orada. sonra hatırlıyor kadın. bu o adam, dün yanında şarkı söyleyen. kalkıyor banktan, hiç düşünmeden adamın yanına doğru ilerliyor. bunu fark eden adam büyük bir gülümseme ile karşılıyor kadını.

-merhaba.
-merhaba?
-siz dünkü beyefendi değil misiniz? şu şarkıyı söyleyen hani?
- ah, evet benim.
- ...
- dün düşünceli halinizi görünce merak etmiştim. bu gece de burada olacağınızı tahmin ettim. yanılmadım.
-size ne bundan?
- size karşı içimde bilemediğim bir merak var, merak ediyorum sizi.
-tamam da neden? tanışıyor muyuz daha önceden ?
- sanmıyorum.
-o zaman?
- bilmem...
hiçbir şey söylemeden adamın yanından ayrılıyor kadın. "ne tuhaf bir adam..." diye düşünüyor içinden.

gece saat 4 suları. adam sessiz adımlarla geliyor sahile. kadını arıyor gözleri. kadın yok etrafta.
"rahatsız ettim herhalde kadıncağazı. ah salak kafam, kapatsana çeneni." diye kızıyor kendisine. biçare oturuyor kadının her zamanki oturduğu banka. takıyor kulaklığını, başlıyor yakamozu izlemeye. adamın aklında kadın, peki ya kadın???

sabah gün doğmaya başlıyor. adam gidemiyor buradan. "ya gelirse o güzel kadın?" düşüncesi ile. bir yandan da korkuyor kadını rahatsız etmiş olmaktan. "neden? " diyor. "neden bu merakım? ". kendisi de cevap veremiyor buna.

ileriden biri geliyor, görüyor adam. yoksa o kadın mı? değil, olsa tanırdı çünkü. ama o gibi...
bir heyecan sarıyor adamı. ileriden, kendisine bol gelen örme ceketi ve elinde bez bir çanta ile ilerleyen o kadını artık net görüyor. kocaman bir gülümseme peydah oluyor adamın yüzünde. çaktırmadan önüne dönüyor, daha fazla rahatsız etmemek için kadını. kadın kendisine doğru ilerlemeye devam ediyor, görüyor fakat yanına oturmayacak biliyor. oysa ne güzel olurdu yanına otursa, diye düşünüyor.

- günaydın, diyor kadın.
-günaydın?
-rahatsız mı ediyorum?
-ah hayır, asla. oturur musunuz?
gülümseyerek oturuyor kadın.
- çay ister misiniz? emirgan'da değiliz ama olsun.
şaşırıyor adam.
-tabii isterim. teşekkürler.
kadın bez çantanın içinden kırmızı bir termos ve iki karton bardak çıkartıyor. adam şaşkın ve heyecanlı. başlıyorlar gün doğumunu izlerken çay içmeye. içleri sıcacık. çaydan mı? birlikte oldukları için mi? onlar da anlayamıyorlar...
tam 1 hafta boyunca bu iki kişi her gece buluşmaya başlıyorlar burada. birbirlerine şiirler okuyor, şarkılar söylüyor, hikayeler okuyorlar ve en önemlisi susuyorlar.


gecelerden birinde, her zamanki gibi güneş tepeye çıkıncaya kadar sohbet ediyorlar deniz eşliğinde.
- o zaman bu gece burada görüşmek üzere.
- peki saat 2 uygun mudur?
- anlaştık o zaman. saat 2'de burada.
adam kadının beklemediği bir şey yaparak sarılıyor kadına. kadın şaşkın bir şekilde sarıyor kollarını adama. iki şaşkın ve mutlu ruh, ayrılıyor o sabah bir kez daha.

gece kadın bekliyor adamı. saat 1.57. 3 dakika var. biliyor kadın, gecikmez bu adam. nereden biliyor bunu? onu da bilmiyor ama neredeyse emin gecikmeyeceğinden.

saat 3.39.
4.12
5.56
7.03
adam gelmedi, kadın ise bekledi sabaha kadar. "gelmeyecek demek ki" diyerek cebindeki sigaraya uzandı kadın. eline farklı bir şey değdi, hissetti. 4'e katlanmış bir kağıt parçası. okudu yavaşça bu birkaç kelimeyi. gözünden bir damla yaş aktı, denize karıştı. deniz sonsuza kadar o bir damla göz yaşını taşıdı. kadın ise affetmedi bu adamı.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
107.
zamanında çok güzel bir hikaye yazmıştım. yaklaşık ilk 80 sayfası hazır gibiydi. elektronik cihazdan yazdığım için cihaza virüs girdi ve tüm hikayem silindi.
hevesim de kaçtı sonra tabii... şimdi yeni yeni tekrar başka bir hikaye yazmaya başladım.
güzel bir ilerleme kaydediyorum. umarım her şey yolunda devam eder.
devamını gör...
108.
serin bir nisan akşamıydı. yağmur yağıyordu. evden çıktığını, yürüyüp buraya geldiğini, daha şimdi fark etmişti. evden nasıl çıktığını, ne kadardır yürüdüğünü hatırlamaya çalıştı, başaramadı. bir anda kendisinin nasıl olup da tam ortasında kaldığını anlayamadığı bu yağmura hazırlıksız yakalanmıştı. deri montunun altındaki tişört ensesinden sızan yağmur sularıyla ıslanmıştı. yağmur şiddetini hızla artırırken, yürüdüğü karanlık caddeyi ara ara çakan şimşekler aydınlatıyor, peşinden gelen gök gürültüsü, içindeki korkuyu diri tutuyordu. bir duman daha almak üzere sigarasını ağzına götürdü. saçlarından damlayan bir yağmur damlası, sigaranın zayıf ateşine düşüp de sigarayı söndürdüğünde, dişlerinin arasından fısıltıyla bastı küfrü…

sırılsıklam olmuştu. üşüyordu. tanrı yağmuru yağdırmıyor; adeta göğü yarıp, elinin altındaki tüm su kaynağını onun kafasından aşağı boca ediyordu. gözüne giren yağmur damlaları, ağlıyormuş gibi hissettirdiğinden, onu rahatsız ediyordu. belki ağlıyordu ama bunu ayırt edemiyordu. boğazına bir şey takılmıştı, gırtlağı yanıyordu. içinden ağzına parmağını sokup, kusarak o düğümden kurtulma fikri geldi önce. sonra, daha kusmamış olduğu kusmuğun ekşi kokusu geldi burnuna, vazgeçti…

kendisinden başka tek bir insanın bile olmadan tek başına yürüdüğü bu karanlık sokağı, zayıfça sarı bir ışıkla yaran bir pencerenin önünde durup, içeriye baktı biraz. cılız bir müzik sesi çalındı kulağına. pencerenin hemen yanındaki eski ahşap kapıyı iterek içeri attı kendini. ayakkabılarının içine sızan yağmur suyunun içinde yüzen çoraplarını hissetti. kafasını eğip ayaklarına baktı. kapının eşiğinin, üstünden damlayan yağmur sularıyla ıslandığını gördü. mekânda hiç müşteri yoktu. duvar dibindeki masalardan birini gözüne kestirip oraya doğru yöneldi. montunu çıkarıp, sandalyeye astı. sonra karşısındaki sandalyeyi çekip oturacakken, duvardaki ısıtıcının sıcaklığı sırtına dokununca kendini biraz olsun iyi hissetti. kendisine yaklaşan garsonla konuştu, siparişini beklemeye koyuldu…

***


iyice ısınmıştı artık, üşümüyordu. kadehine uzanmak üzereyken vazgeçti. kalktı, karşısındaki sandalyeye uzandı, montun cebinden sigarasını alıp sandalyesine geri oturdu. paketten bir tane çıkarıp, dudaklarının arasına yerleştirdi. çakmağı çakıp tam yakmak üzereydi ki, izlendiğini hissetti birden. kafasını doğrultup, az önce içeri girdiği kapıya baktı, heyecandan ağzındaki yakamadığı sigarayı düşürdü.

-baba?

elindeki şemsiyeyi kapı yakınında bir masanın yanına yasladı adam. yüzüne takındığı tebessümle ve ağır adımlarla masasına doğru yaklaştı. montun asılı olduğu sandalyeyi es geçip, montunu çıkarmadan duvar dibindeki sandalyeye, oğlunun tam karşısına kurulup, cevapladı:

-merhaba oğlum…

mustafa oldukça şaşkın ama bir o kadar içi özlemle dolu olarak sordu:

-baba senin burada ne işin var?
-niye oğlum? burası benim müdavimi olduğum bir yerdi, hatırlamıyor musun?
-yok baba, hatırlıyorum elbet, o anlamda sormadım. şu an, başka bir yerde olman gerekmiyor mu senin?
-bilmem, gerekiyordur belki…

mustafa sıkıntıyla paketten bir sigara daha çıkarıp aceleyle yaktı. dumanı içine çekti ve tekrar babasına döndü:

-neden buradasın baba?

adam hala aynı tebessümle karşısında oturuyordu. buğulu gözleri çok tuhaftı. sanki birazdan yağmur olup yağacakmış gibi dingin ama aynı zamanda o yağmurun içinde çakacak şimşekler gibi de diri bakıyordu mustafa’nın gözlerinin içine… sanki öyle, sessizce, günler boyu oturacaklarmış gibi hissetti mustafa. saatlerce, günlerce, haftalarca babasıyla birlikte orada oturduklarını hayal etti. sonra babasının sesiyle tekrar kendine geldi:

-olanları duydum, bu kadar üzüldüğünü bilmek canımı acıttı oğlum. yanında olmak istedim sadece…
-sen nereden duydun olanları?
-oğlum bu nasıl soru? sen benim oğlumsun. bugüne kadar seninle ilgili her şeyi nasıl biliyorduysam, yine öyle biliyorum. babayım ben oğlum, baba... bileceğim elbet…
-baba! anlamıyorum… neden buradasın?

babası sustu bir müddet… mustafa’nın yüzünü izledi biraz. saçları kırlaşmaya başlamıştı. zaman diye düşündü, zaman… tanpınar’a göre umut olan zaman, coelho’ya göre eceldi. oğlunun kır düşen kısa saçlarına bakıp içlenerek sordu:

-sigaraya ne zaman başladın, annen ölünce mi?
- her şeyi bildiğini iddia eden bir babaya göre sence de oğluna fazla soru sormuyor musun baba?
- neden bunu yapıyorsun?
-neyi?
-bunu işte. kendine bunu neden yapıyorsun? sen güçlü bir çocuksun. hep de öyleydin. senden başka herkes biliyor bunu, bi’ sen öğrenemedin.
-beni eleştirmek için fazlaca uzun bir yoldan geldin baba. bazı şeyler gerçekten de insanı değiştirebiliyormuş demek. eskiden beni hiç eleştirmezdin.
-yine eleştirmiyorum oğlum. sadece, çalışıyorum işte…
-neye baba?
-şey, bilirsin işte... özür dilemeye çalışıyorum.
-ben seni hiç suçlamadım baba. ne için özür dileyecekmişsin benden, boş ver… bakma bana, toparlarım ben. ama madem o kadar yoldan geldin, sarılabilir miyim sana?

ikisi de ayaklandılar… boş mekânı sandalyelerin çekilirken ki gürültüsü doldurdu. masanın kenarında karşı karşıya gelip durdular. gülümsediler birbirlerine. sarıldılar… mustafa babasının boynuna gömdü burnunu. derin derin çekti içine kokusunu. garip bir kokusu vardı babasının. yağmur sonrası toprak ve çimen karışımı gibi geliyordu burnuna… ağlaya ağlaya kokladı babasını mustafa. kokladıkça daha sıkı sarıldı. babasına sarılmaya devam ederken bir şey oldu. mustafa’yı sırtından çekiştirip duruyordu birisi. arkasına döndü mustafa, küçük bir kız çocuğu vardı. üzerinde kırmızı elbisesi, yanlarından kulak yapılmış iki tutam saçı, ve inci gibi dişleriyle gülümseyip el sallıyordu mustafa’ya:

-sen de kimsin?

kız sadece gülümsüyor, hiçbir şey söylemiyordu.

-baban burda mı çalışıyor senin?

kız kafasını iki yana salladı.

-cevap versene cimcime, baban nerde senin?

eliyle kendisini gösterdi küçük kız. mustafa hayret içinde babasına döndü, babası yanında yoktu. tekrar kıza döndü, kızın sadece ayak seslerini duydu, koşarak kapıdan çıkmış olmalıydı. birden bir uğultu geldi kulağına. uğultu giderek şiddetini arttırıyor, yer sallanmaya başlıyordu.

-beyefendi! beyefendi, iyi misiniz?
-n’oluyor?
-beyefendi beni duyuyor musunuz? iyi misiniz?

gözlerini araladı mustafa. üzerine eğilmiş gençten bir adam gördü. şaşırdı. yattığı yerden doğrulup oturur vaziyette bekledi. üzerine çiğ düşmüş, montu ıslanmıştı. titriyor, kemikleri ağrıyordu. kendisini çok yorgun hissederken konuşmaya üşendi ama telaşlı görünen genç adama bir cevap vermesi gerektiğinin de farkındaydı:

-iyiyim, n’oluyor beyefendi?
-bilmiyorum, ben ablamı ziyarete gelmiştim, hemen şurada… sizi burada yatarken görünce, fenalaşıp yığıldınız sandım. iyi misiniz gerçekten?
-iyiyim, iyiyim. teşekkür ederim. sanırım içim geçmiş.
-ambulans çağırmamı, bir yakınınızı aramamı falan ister misiniz ? yahut hastaneye ben götüreyim, hatta isterseniz evinize de götürebilirim…
-yok teşekkür ederim, çok sağ olun… sadece uyuyakalmışım, biraz kötü bir gece geçirdim.
-peki, iyiyim diyorsunuz madem; o halde ben gideyim. size şimdiden iyi bayramlar…
-çok sağ olun tekrar, rahatsızlık verdiysem kusura bakmayın lütfen. size de iyi bayramlar…

montunun cebini yokladı mustafa. buruşmuş paketinde kalan son sigara hala sağlamdı. mutlu etti bu onu. sigarayı yakıp derin bir nefes aldı önce, sonra dönüp babasının mezar taşına baktı. harflerin biçimlerine, boyasına, dikkatle inceledi. dumanı bıraktı sonra, burun deliklerinden çıktı beyaz duman.

metin özerler doğum 11.04.1963 ölüm 07.05.2007

‘’günaydın baba!’’ dedi mustafa, ‘’günaydın… sana bir teşekkür borçluyum, çünkü artık korkmuyorum baba… küçük bir hediyem var sana, buraya bırakıyorum, yanından hiç ayırma.’’

önce toprağı biraz eşeledi mustafa. sonra cebinden ince bir kâğıt çıkardı. eştiği çukura gömüp üstünü kapatıp babasıyla vedalaşmak üzere mezar taşına fısıldadı:

‘’torunun baba… 4 haftalık…tanıştırmaya da getiririm, söz…’’

15/06/21 kadıköy 18:37
devamını gör...
109.
çıkmaz

gecenin bir yarısıydı. evdekiler uyumuş, ortamda ne gürültü ne de kalabalık kalmıştı. öte yandan ben uyanık biçimde odamda oturmuş, zamansızlığın kısa tarihi adlı kitabı okuyor ve bir yandan da pencereden dışarısını izliyordum. yerleri apak örten kar uslanmamışçasına yağmaya devam ediyor, sokak lambalarının turuncu ışığında görülen irili ufaklı kar taneleri aheste aheste süzülerek yerdeki dostlarına eşlik ediyordu. nitekim kışın büyüsü ve karın süzülüşü aklımı çeldiğinden kendimi kitap okumaktan çok dışarıyı izlerken buluveriyordum.
kitabımı, kalın hırkamı ve kupamı alıp kapıyı mümkün olduğunca gıcırdatmamaya çalışarak odamdan çıktım. mutfakta kendime çabucak kahve yaptıktan sonra kitabımı ve kupamı balkondaki masaya yerleştirip hırkamı da üzerime geçiriverdim. balkonun soğuğu, kahvenin sıcaklığı ve dışarıda yağan karın görkemiyle elimdeki kitabı okumaya devam ettim. zamanın kime dost, kime düşman olacağı bilinmez.
birazdan gözlerimi kitaptan ayırıp dışarıya, sokağa baktım. bayırı aşıp bir karartı halinde, yol boyunca yavaş yavaş ilerleyen bir adam gözüme ilişti. içten içe bu saatte, bu soğukta ve sokağa çıkma kısıtlaması olduğundan burada ne işi var diye düşündüm ancak çok üstünde durmadan kitabıma döndüm. zaten pek sürmeden adamın ilerideki karartısı hızlanan kara karışarak görüş alanımdan çıkıverdi. ben de böylece kahvemi yudumlayarak kitap okumama devam ettim.
ertesi gün kar hızlanmış, sanki tüm kent apak kefenlere sarılmışçasına karla bezenmişti. odamın penceresinden dışarıdaki tipiyi izlerken içten içe keyifleniyor, uzun zamandır böyle güzel bir şey görmediğime seviniyordum. nitekim dayanamayıp pencereyi hafifçe aralayarak dışarısının tadına bakmak istedim. kış olağanüstü esintisiyle bana soğuk bir yanıt verince hırkamı geçirip ev halkı uyanana dek dışarıyı izlemeyi sürdürdüm.
kahvaltıda sıcak çayımı yudumlarken birdenbire dün gece sokakta gördüğüm adamın sureti aklıma düşüverdi. gördüğüm adam bir yanıyla mahalleye yabancı, dertli ve kederli biri; bir yanıylaysa çözülmeyi bekleyen gizemler içeren uçrak biriydi. dalgın dalgın patates kızartmasından yerken içten içe bu adamı düşünmemi garipsesem de nedensiz bir biçimde aklıma takılıvermişti. ancak ne yazık ki düşünceli halim ev halkının gözlerinden de kaçmamış gibiydi.
“hayırdır, neyin var oğlum?” dedi annem meraklı gözlerle oysa ben ne konuşmak ne de rahatsız edilmek istiyordum. yine de kibarca “yok bir şey,” deyip onları geçiştiriverirken dikkat çekmeden düşüncelere boğulmaya devam ettim.
kahvaltının ardından kendime türk kahvesi pişirip, dolaptan birkaç abur cubur alıp odama çekildim. hemen ardından kapımı kapadım, kulaklıklarımı taktım ve türk ezgileri eşliğinde yarım kalan kitabımı okumaya başladım. bu sırada perdeyi araladığımdan ara sıra dışarısının büyüleyici devinimine kendimi kaptırmadan edemedim. bir ara sokakta kara bir suret görüp irkildim. her ne kadar izlemesi muhteşem olsa da bu soğukta, bu tipide ve virüsün izlerinin kaybolmadığı bu günlerde kim, niçin dışarı çıkar ki diye düşündüm. elimdeki kitabı masama bırakıp hepten dışarıyı gözlemeye başladım. içten içe alışverişe çıkan, işe giden ya da evine dönmekte olan biri olduğunu düşündüm ama yok, değildi. dün geceki adamdı bu. yaklaşık beş dakikadır durmuş, göz gözü görmeyen bu tipinin ortasında beni izliyordu.
sokağın orta yerinde durmuş beni izlemekte olan adam, güçbela penceredeki karartımı fark etmiş olmalıydı ki en sonunda hiçbir şey olmamışçasına yoluna devam edip gizemli bir biçimde apak karın ortasında kapkara haliyle gözden kayboluvermişti. bununla birlikte hepten merak duymaya ve içten içe de korkmaya başladım. bundan birine söz etmeli miydim ki? ikidir gördüğüm bu adam gerçekten beni mi izliyordu, yoksa bana mı öyle geliyordu? bu durum başıma dert açabilir miydi?
en sonunda içime kurt düşüren bu sorulara kendim yanıt vermeye karar verdim. hiç kuşkusuz, bu durumdan kimseye söz etmemeliydim. benim gibi içine kapanık birini kim, niye izlesindi? büyük olasılıkla düşündüklerimin hepsi kuruntuydu. ayrıca ben birinin beni izleyip başıma dert açmasını sağlayacak ne yapmıştım ki? ne evden çıktığım vardı ne de toplumsal uygulamalara girdiğim. hepsi yalnızca bilinçaltımın bıkkınlıktan ve can sıkıntısından ötürü beni heyecanlandırmak ya da bir nebze olsun korkutmak için uydurduğu şeyler olmalıydı. buna aldırış etmemeliydim.
beynimi bu boş düşüncelerden arındırıp kitaplığımdan kara kapaklı defterimi alıverdim. içine yaşadığım önemli olayları, kurguladığım öyküleri, sevdiğim ve sevmediğim şeyleri yazdığım deftere birkaç karalama yapmaya başladım. bu sırada en sevdiğim şarkılardan biri kulaklığımda yankılanıyordu. nitekim beynim boşalmış, ellerim kalemle buluşup bir şeyler çiziktirmeye davranmış, yüreğimse kulağımda çınlayan müziğin dokunuşlarıyla onmaya başlamıştı.
gece yarısı ev halkı yatıp uyuduktan sonra hiç durulmayan karın yağışını izlemeye, balkona çıktım. bu kez üzerimde kalınca bir yorgan, kulağımda kulaklıklar ve elimdeyse sımsıcak kahve vardı. akşam yemeğine değin bir daha aklıma düşmeyen adam, sonraları yeniden beynimi bulandırmaya, içimde bir dürtü olarak beni rahatsız etmeye başladığından beynime izlenmediğimi, bunların hepsinin birer rastlantı olduğunu kanıtlamak adına balkona gelmiş; yağan karların arasında o adamı yeniden görmeyi beklemiştim. içgüdüsel olarak adamın belirmesini diliyor, beynime yaşadıklarımın kurmaca olduğunu göstermek içinse böyle bir şeyin olmamasını istiyordum.
en sonunda bekleyişim içgüdülerimin utkusuyla sonlanınca içimi değişik bir telaş, korku ve gerilim kapladı. oysa sokağımda aynı adamı yeniden görmeseydim çoktan olanların beynimin beni kandırmak adına oynadığı pis oyunlar olduğuna inanacaktım. buna hazırdım. ama ne yazık ki ne beynimi ne de kendimi kandırabildim.
ses çıkarmamaya çalışarak odama girdim. anahtarımı, maskemi, montumu ve şapkamı alıp balkona geldim. ağır adımlarla bayırı çıkmakta olan adamı incelerken üzerimi giymeye koyuldum. evdekilere sezdirmeden dış kapıyı açtım ve apartmandan dışarıya fırladım. dışarı çıkar çıkmaz müthiş bir esintiyle karşılaştım. nitekim maskemi yüzüme geçirip montun kapüşonunu da takınca başımı eğerek depderin karın içerisinde düşmeden, hızlı hızlı yürümeye davrandım. bu adamın kim olduğunu, ne istediğini ve ne yapmaya çalıştığını öğrenmeden bana rahat yoktu.
sokak boyunca ilerleyip adama sezdirmeden bayırı tırmandım. görüş alanım belirsizleştiğinde ayak izlerini takip ederek kolayca adamın varmaya çalıştığı yere geldim. adam iki katlı, pek de büyük olmayan bir evin önünde duraladı. birden arkasına dönüp etrafı kolaçan etmeye başladı. besbelli izlendiğini fark etmiş ve peşinde kimin olduğunu öğrenmeye çalışmıştı. ancak ondan önce davrandığımdan kıl payı saklanmayı başarmıştım.
adam evin kapısını aralayıp içeri girdi. çok geçmeden kapıyı ardından kapamayıp bahçeye gelerek evin arkasını dolanmaya gitti. bense onun yokluğundan olanak bulup aralık kapıdan içeriye daldım. girişte büyükçe bir masa ve üzerindeyse birkaç eşya vardı. kalemler, mumlar, kitaplar ve kara kaplı bir defter.
beynimden vurulmuşa dönmüştüm. masada duran bu defter benim defterimin aynısıydı. böylesi bir rastlantı olamaz diye düşünerek kitabın kapağını araladım. ilk sayfada kocaman harflerle adım yazıyordu. içten içe telaşlanmaya, kalbim güm güm atmaya, ellerim terleyip soğuktan çok korkudan titremeye başladı. ayak sesleri işitince defteri kapıp hemen evden koşarak kaçtım. ardıma dahi bakmadan, adamın beni fark edip etmediğini önemsemeden yalnızca kaçtım.
soluklarımı dizginleyip yavaşça evimin kapısını açtım. kimse uyanmamış, dışarı çıktığımı fark etmemişti neyse ki. hemen balkondaki eşyalarımı toparlayıp odama geçtim. içimdeki tedirginlik ve korku geçmemiş, tam tersine daha da artar olmuştu. çünkü belki de üçtür rastlantı olarak gördüğüm adamın bu kez beni takip ederek bana ait olup onun elinde olan defteri çaldığım için bana zarar verebileceğini aklımdan çıkarıvermiştim. ne yaptım ben böyle?
çalışma masama oturdum. masa lambasını açıp kendi defterimle adamın evinden aldığım defteri karşılaştırmaya, incelemeye başladım. bugün çiziktirdiğim şeye kadar birebirlerdi. sonrasındaysa henüz yazmadığım, çizmediğim şeyler vardı.
21 haziran 2021: biz okullarımıza kavuşmayı beklerken her şeye daha kötüye gitmeye başladı. bugün virüsün art arda mutasyonlar geçirdiği haberiyle tüm dünya sarsıldı. artık hiç kimsenin dayancı kalmamıştı. virüs hiç görmediğimiz kadar hızlı bulaşıyor ve bulaştığı kişiyi ânında öldürüyor. öte yandan işsizlikten, aşsızlıktan ve bunalımlardan ötürü intihar edip ölenlere kimse ses çıkarmıyor, herkes bu gerçeklere göz yumuyor. bense kaç kez ölümün eşiğinden döndüm.
defterin devamına kalmadan okuduğum ilk satırla birlikte içimde korku tomurcukları yeşermeye başladı. ben bugünlerin geride kalmasını ve güzel bir geleceğe adım atmayı düşlerken bunları okumak içimdeki tüm umutları solduruvermişti. sayfaları çevirdikçe de bu umutsuzluk giderek artmaya, tüm bedenimi karamsarlığa tutsak etmeye başladı.
30 haziran 2025: üniversite yılını tümüyle uzaktan eğitimle geçiren ilk nesil olarak bugün mezun olduk. ancak bundan sonra ne yaparım bilemiyorum. yıllarını sınavlara girip kopyayla derslerini geçen kişilere göre daha iyi değerlendirmiş olsam da ne ciddi bir eğitim almış ne de doğru düzgün bir çevre edinebilmiştim. nitekim yarı bilgili ve geniş bir çevresi olmayan biri olarak hiçbir şey yapamayacağımı biliyorum. ama artık intihara girişmekten yıldım. ölemiyorum, ölemeyeceğimi de biliyorum.
5 mart 2027: bugün mezarlığa ziyarete gittim. annemi, babamı, liseden arkadaşlarımı bir kez daha görmek istedim. kimi zaman onlara imrendiğim bile oluyordu. keşke ben de ölüp onların yanında olabilseydim. ama biliyorum ki daha zamanım var. o, bana ölemeyeceğimi defalarca söyledi. üstelik öleceğim günü, nasıl öleceğimi de söyledi. hiçbir zaman öğrenmemeyi yeğlerdim oysaki.
1 ocak 2030: yıllar geçip giderken covid-69 virüsüne bile alıştık da bilgisizliğin, cahilliğin neden olduğu şeylere alışamıyoruz. yalnız başıma geçirdiğim bu 9. yılbaşında da ne yazık ki cahiller yüzünden türlü kıyımlar olageldi. artık dünya nüfusu hepten azalırken yalnızca çok dikkatliler ve akıllı kişiler sağ kalmayı başarıyor. öte yandan ben ne yeterince dikkatli ne de akıllı sayılırım. ölüp de cehennemden kurtulanlara katılmak için her şeyimi verirdim. ama onun dediği gibi sayılı zaman hiç de öyle kolay geçmiyor. daha ölümüme çok var.
6 nisan 2033: artık akıl sağlığımı yitirir oldum. bu kez ölmeye kararlıyım.
ömrüm boyunca tatmadığım bir korku yüreğimi kapladı. kafam allak bullak oluverdi. bunların hepsini ben yazmıştım ve okuduklarım benim geleceğimdi. öyleyse o adam kimdi? ben miydim? o adam gelecekteki ben miydim? böyle bir şey nasıl olabilirdi ki? mümkün müydü?
nasıl, nasıl olur diye dövünüp durdum. bu defterin beni gözleyen, izleyen ve taklit eden bir manyağa ait olmasını bile diledim. ancak bunların gerçekleşmesi olasılığı içime kurt düşürüyordu. bununla birlikte bu defteri de yazılanları da yadsımaya başladım. böyle bir şey olamazdı! anca filmlerde, dizilerde ya da kitaplarda olurdu böylesi. gerçek olamazdı, olmamalıydı!
adamın evinden aldığım kitabı âdeta fırlatırcasına kitaplığıma koydum. içimi kemiren bu karamsar düşünceleri silmek adına bir süre sevdiğim şarkıları dinleyerek yatağıma uzandım. çok geçmeden uykuya daldığımda kötü düşlerle, karabasanlarla boğuşup durdum. bütün bu olanlar beynimi, bilinçaltımı ve düşüncelerimi fena halde etkilemişti. buna bir son vermeliydim.
gündüzleyin daha kimse uyanmadan pencereden beni izleyen adamı görüverdim. artık korkudan çok heyecan duymaya başladığımdan kalbim çarpmaya, elim ayağıma dolaşmaya başladı. yapacak bir şey yoktu. bu adamla yüzleşmeli, neyin olup bittiğini artık öğrenmeliydim. nitekim hızla ve sessizce hazırlanıp dışarıya çıktım. odamın karşısındaki sokağa hemencecik gelince kapkara giyimli adamla karşı karşıya geldim. üstünde kapkalın bir kaban, yüzündeyse gaz maskelerinin bir benzeri vardı. saçları kirli, yağlı ve de upuzundu.
“seninle karşılaştığıma çok sevindim,” deyiverdi ben daha bir şey söyleyemeden. “sanırım benim kim olduğumu, niçin burada olduğumu anladın.”
“sen bensin,” dedim kekeleyerek.
“doğru,” diye fısıldadı. başımdan kaynar sular dökülür gibi hissettim. içten içe nasıl ola ki diye düşündüm, durdum.
“nasıl?” diye sorabildim yalnızca.
“ne yazık ki sonsuz bir döngünün içindeyiz. yakında sen de bugün olduğum adam olacak ve şu anki halini bulup benim yaptığımı yapacaksın. bu bizim yazgımız. değiştiremeyiz. bunu çok denedik ancak tanrı bizi böyle bir çıkmaza hapsetti,” dedi adam güncel meselelerden söz edercesine bir rahatlıkla.
“anlamıyorum,” dedim dehşetle. “bu hiç mantıklı değil.”
“biliyorum,” dedi anlayışla. “bunca zaman hep mantık aradık ancak burada mantık falan yok. hepimizin sürekliliğini sağlaması gereken bir döngü bu. sıra sende.”
“sen... ne saçmalıyorsun?” diye parladım. böylesine gizemli konuşması sinir bozucuydu. “ben hiçbir şeyi sürdürmeyeceğim. bu saçmalığa bir son vereceğim. anladın mı?”
“yazdıklarımı okudun,” dedi adam ben gitmeye davranırken. “ne yaşayacağın, ne yapacağın ve ne olacağı orada yazılı. bundan başkası gelmeyecek başına. o senin yazgın ve bunu değiştiremezsin. istem diye bir şey yoktur. biz yalnızca tanrı’nın yazdığı romanın başkişisiyiz. tanrı’nın kurguladığı öyküde sıramız geldiğinde oynuyoruz.”
“saçmalık!” diye bağırıp tek bir söz bile işitmemek adına koşarak oradan uzaklaştım. hızla eve girdim. bizimkiler uyanmış, salonda oturmuş besbelli beni bekliyorlardı. ancak onlara kulak asmadan mutfağa girdim ve kapıyı kilitleyip bulduğum tüm ilaçları içtim. kapının ardından ailemin bağrışlarını, çığırışlarını ve kapıyı tekmelemelerini işittim. birazdan gözlerim kararıp yere yığıldığımda seslerin giderek azaldığını ve hiçliğe karıştığını duyumsadım. işte! ölüyordum. yazgıyı değiştiriyordum. bu çıkmazdan, döngüden kurtuluyordum!
“günaydın,” diye bir ses işitmemle irkilmem bir oldu. hastanedeydim. yatıyordum. tepemdeyse o duruyordu. “geçmiş olsun.”
“sen... nasıl?.. ne oldu bana? hayır, hayır! bu olamaz! ölmeliydim!” diye sızlanmaya başlayınca ağzımı kapadı ve işaret parmağını dudaklarını götürüp “şşş!” diye fısıldadı.
“ben de aynısını yapmıştım,” dedi gülümseyerek. “tüm ilaçları içtim ve ölürüm sandım. ancak olmadı. olmayacak da. bu daha ilk denememizdi. daha nice ölümlerden döneceğiz. nice ölümlere tanık olacağız.”
“ailem... onlar nerede?” diye sordum telaşla.
“söylemeyi unuttum, değil mi? ilk intihar girişimizden sonra annemiz kalp krizi geçirip hakk’ın rahmetine kavuştu. babamızsa şimdi onun ölüsünün başında,” dedi ifadesiz biçimde. bense korkunç bir düşün içerisinde olduğumu hissediyordum. olanlara akıl sır erdiremiyordum.
“peki ya sen... sen nasıl geldin geçmişe?” diye sorunca yüzünde âdeta güller açtı adamın.
“eh, en çok sormanı beklediğim soru buydu,” deyip ciddileşti. “son intihar girişimimizde -defterde yazdığım son şeyden sonra- kendimi doğum günümde buluverdim. birden 2002 yılına gelmiştim. şubatın başıydı. o günden beri seni yıllarca izledim. gelecekteki o korkunç talihten bu sayede sıyrılıp sen 18’ine gelene dek güzel güzel yaşadım.”
“yıllardır beni izliyordun, ha?” diye sordum afallayarak.
“evet, aynen öyle,” deyip içten biçimde sırıttı.
“peki, şimdi ne yapacaksın?” diye sordum.
“yolun sonu,” dedi mutlulukla. “birazdan tıpkı yıllar önce bana dendiği gibi hastanenin çatısından atlayıp intihar edeceğim. sense bugünü yaşamak için yıllarca benim çektiklerimi çekeceksin.”
“hayır, hayır,” diyerek ağlamaya başladım. “bunun başka bir çıkar yolu yok mu? bu çıkmazdan kurtulmanın bir yolu yok mu?”
“ne yazık ki yok. türlü başarısızlıklara, ölümlere, savaşlara, yeni düzenlere, yalanlara, kurmacalara ve intiharlara maruz kalacaksın. ancak hiçbir çıkar yolu yok. tanrı bizim için ölümsüz olmayı seçmiş. biz hep doğup, ölüp yeniden doğacak ve öleceğiz.”
yaşlı gözlerle adama bakıyordum. o ise yavaş yavaş ayaklanıp odadan çıkmaya koyuldu. kapının eşiğinde birazcık durup “hoşça kal” diye fısıldadı ve gitti. bir süre ağlayarak yattığım yatakta uyuya kalmış, yeniden uyandığımdaysa hastanenin ayağa kalkmış olduğunu fark etmiştim. koşuşturmalar, bağırışlar, çığırışlar... meğer hastanenin çatısından bir adam atlayıp intihar etmiş. en sonundaysa ölmüş. ölmüşüm.
zamanın kime dost, kime düşman olacağı bilinmez. ben biliyordum. zaman da tanrı da bana düşmandı.
devamını gör...
110.
yarım bir örümcek hikayesi....
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

örümceklerin kafalarını ezmek için harekete geçmişti. nefret ediyordu. odasının köşesini mesken edinmişti. sekiz tane örümcek. ilk başlarda önemsemedi. örümcek öldürmek günahtı galiba bir yerde okuduğuna göre. kimse durduk yere günah işlemek istemezdi. teyit edecek kadar meraklı değildi. kulaktan dolma bilgilerle bir ömür geçmezdi tabii ama işte bu çok önemsenecek bir şey değildi. ta ki bu sabaha kadar. genelde sırt üstü yatardı. uzun saçları yüzünün çoğunu kapatır sakallarıyla bir bütün olurdu uyurken. gözlerini saçlarının karanlığına açar uzun bir süre yatakta öylece kımıldamadan zihninin açılmasını beklerdi.
dün akşam ise hafif bir burun akıntısıyla yatağa girdi. gece birkaç defa uyanıp ter içinde titredi. sabaha karşı sırt üstü pozisyona geçmiş olmalıydı. gözlerini açtığında günün ilk ışıkları odanın küçük penceresinden süzülüyordu ve kendi ter kokusunun keskinliği burnunu yaktı. saçlarının karanlığının aksine yüzünde beyazdan bir ağ vardı. ve bir örümcek ağın arkasından burnunun üzerine inip kalkıyordu. böğürerek bir eliyle yüzüne örülen ağı söküp attı. kafasını tavana kaldırdı. odanın köşesinden ilerleyerek yatağının üzerine, tavanın ortasına gelmişti örümcekler. her biri modern bir lambanın aygıtları gibi rastgele inip kalkıyordu. yatağında doğruldu. odanın köşesinden yatağının ucuna kadar ağ örmüşlerdi.
eh! dedi. demek sizin gitme vaktiniz geldi. yatağının üzerinde ayağa kalktı. eğilip yastığı aldı. örümceklerden biri osman’ın bu hareketiyle hızlı bir iniş yaptı göz hizasına. bir örümcekle burun buruna geldiniz mi hiç? bir örümceğin gözleri ne renk gördünüz mü hiç? osman da görmemişti o ana kadar. hayvanın yeşilliğinde kendi gözlerinin yansımasını gördü. saniyeler içinde kafası korkudan donup kalmıştı.
o sırada yatağının başucundaki telefonu çaldı.
örümcek küçücük başıyla telefonu işaret etti.
osman zıpladı yataktan.
alo.
sakın öldürme onları.
o sırada sekiz örümcek de tavandan ilerleyip osman’ın ayakta durduğu yere geldi ve baş hizasına ağlarıyla indi.
sekizi birden tek ağızdan öldürme bizi dedi.
telefondaki ses…
şimdi sakince dışarı çık.
sekizi birden evet diye çınladı örümceklerin.
telefondaki kadın sana dışarı çık dedim diye bağırdı.
emir verilince genelde hareket eden osman telefon elinde odasının kapısını açtı ve koridora attı kendini.
gün ışığı almayan mekan soğuktu ve kapı çaldı.
devamını gör...
111.
mutlak arayışı

ahşap ev önce esnedi, ardından gıcırdadı. küçüklüğümünde, onun ağzını kocaman açtığını, ikinci kata kıvrılarak çıkan merdivenlerin de dişleri olduğunu hayal ederdim. dolayısıyla her şey bazen görünür bazen de görünmez olurdu. güya, giriş kapısının hemen sağında olması gereken mutfak gider, kapısı yerine bir kalın duvar beni bekliyor olurdu. ardından annemin göz zevki gereği neredeyse her şeyi yeşil olan mutfağımızı evin her yerinde, örneğin sığmayacağı muhakkak olan dolap içlerine kadar arardım. elbette ararken tekerlemeler eksik olmazdı. sonradan unuttum çoğunu. biri var ki aklımdan çıkmaz,

"mutfağımda cüceler
taze taze simitler
biri almış götürmüş
bulamazsam onu
ruyalar ağlar


annem ve babam, bu hayalperest çocuğa bazen endişeli, çoğunluk evde devinen ve gelişen örneğin bir bitkiyle kıyaslanabilir bir ilgiyle bakarlardı. oldukça yalnız bir çocuktum. evimizin kasabaya olan uzaklığını saymazsak, arada bir ziyaretimize gelen akrabalar, birkaç yaşlı komşu olmasa neredeyse yabancı biriyle karşılaşmam mümkün değildi.

bu sade yaşam, hayallerime büyük katkısı olan odalar arasında onları kaybedip sonra da aramaya girişerek devam etti. büyüdüğümde de alışkanlığım gereği insanlar üzerinde bunu gerçekleştirir oldum. hayatımda olan belli ki varlıkları geçmeyecek insanlara önce kaybolmuşlar gibi davranıp sonra da aramaya giriştim. kimi başlangıçta buna oldukça sert tepki verdi ve beni anlamsızca davranmakla suçladı. kimi de belki anlamadan ama içten içe bunun benim için hayatıma devam edebilmek için lüzum eden bir ihtiyaç olduğunu hissederek sesini çıkarmadı. yeşil mutfak kaybolunca gözlerimi kapatıyordum. onu kahvaltı eden bir aileyi kuşatan bir yeşil orman gibi düşünmek ne güzeldi. üstelik artık her yerde olabilirdi.
devamını gör...
112.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

-yüzbaşı tekrar denizlere açılmak, seferlere katılmak gibi bir planınız var mı peki?

-hayır, kesinlikle hayır. denizde geçen tek bir gün daha yaşamak istemiyorum. korsanlardan, yamyamlardan ve vahşilerden öğrendiğim bir şey varsa o da hayatın o kadarda ucuz bir şey olmadığı.. bir şeytanın kirli tırnaklarıyla boğazlanmaktansa, asil bir hanımefendinin koynunda yaşlanmayı tercih ederim. krallık için çok şey yaptım ama artık yeter.

-yaşadığınız olayları dinlemeyi çok isterdim yüzbaşı büyük maceralar atlatmış olmalısınız.

-bende sizi daha yakından tanımayı isterim. aslına bakarsanız uzun zamandır sizinle konuşmak istediğim bir konu var.

-benimle mi? nedir yüz başı lütfen anlatın.

- bildiğiniz gibi uzun zamandır krallık adına denizleri fethetmekle ve portekizi düşmanlardan korumakla görevliydim ama artık vazifemi tamamladım ve bir aile kurup huzurlu bir hayatım olsun istiyorum.

-anlıyorum yüzbaşı ama bunun benimle olan ilgisi nedir?

-sizinle uzun zamandır tanışıyoruz ve sohbetlerimizide seviyorum bunu daha ileriye taşımak istemem yadırganacak bir şey olamaz sanırım...

-daha ileriye derken yüzbaşı?

-dediğim gibi bir aile kurmak istiyorum ve ideal bir eş olabileceğiniz konusunda karar kıldım.

-yani benimle evlenmek mi istiyorsunuz?

-yoksa görüştüğünüz başka biri mi var sinyora?

-şeyy aslında iki ay önce rahip gustavo ile nişanlandık. bu yaz marsilyadan döndüğünde evleneceğiz.

-hahahhaha evet elbette tahmin etmeliydim. gustavo iyi bir adamdır ikinize mutluluklar dilerim. bundan haberim yoktu bilsem böyle bir konuyu açmazdım elbette. umarım rahatsızlık vermemişimdir.

-üzgünüm yüzbaşı, size bundan bahsetmek istiyordum ama aklımdan çıkıvermiş.

-önemli değil, ben sadece sizinle olan samimiyetinden cesaret alıp böyle bir şeye cürret ettim. biraz aceleci davrandım galiba, belkide denizlerden ayrılmaya karar vermek için çok erkendir.

-anlamadım tekrar donanmaya mı katılacaksınız?

-okyanus ötesine hint kıyılarına giden daha kısa bir rota deneyeceğiz. atlantik okyanusunu dolanmayı düşünüyor amiral, benden cevap bekliyordu sanırım kabul edeceğim.

-ama az önce bir daha asla denizlere açılmayacağınızı söylediniz.

-az önce ayrılmak istemeyeceğim muhteşem bir ada bulduğuma inanıyordum. şimdiyse o adanın bana göre olmadığını gördüm ve tekrar denizlere açılmaktan başka şansım yok. izninizle bu güzel sohbet için teşekkür ederim. gustavo ile ikinize mutluluklar.

-durun yüzbaşı macellan size söylemek istediğim bir şey var. eğer daha önce gustavo hayatımda yokken, bana böyle bir teklifle gelmiş olsaydınız yine kabul etmezdim.

-ama neden?

-babam o da sizin gibi bir asker ve kaşifti hayatı denizlerde geçti pek az görebiliyorduk onu. son seferinden dönmedi. aynı şeyin tekrar olmasına asla izin veremem.

-evet ama ben artık denizlerden uzak duracaktım.

-babamda defalarca vazgeçti ama denizlerin laneti onu hep kendine çekti. ondaki tutku sizde de var. az önce vazgeçtiğiniz denizlere dönmeye çok çabuk karar verdiniz.

-belkide haklısın bana bundan bahsetmemiştin hiç, belkide dalgalar ve deniz bizim lanetimizdir. bu durumda tutkularımın peşinde koşmaktan başka elimden ne gelir ki. elveda sinyora.

-elveda yüzbaşı...
devamını gör...
113.
nereden başlayacağını bilemediği bir hayatın ortasına bırakılmıştı. bu zamana kadar başından geçenlere dair en ufak bir hatıra kırıntısı dahi yoktu zihninde. geçmişi kapkaranlık bulutlarla kaplı, geleceği ise geçmişinden daha iç karartıcıydı. nereden mi biliyorum, gelin anlatayım.

nisan 1989. kuş uçmaz, kervan geçmez bir kasabada, hiçliğin ortasında dünyaya gelen ismail aklının erdiği günden beri burada yaşam mücadelesi vermişti. ara sıra babasının peşine takılıp ilçenin yolunu tuttuğu günleri saymazsak kasaba sınırları dışında nefes aldığı olmamıştı. kendi halinde bir çocukluğu, macerasız bir ergenlik, etliğe sütlüğe karışmadığı bir gençlik izlemişti. saysak bir elin parmaklarını geçmeyecek olay vardı hayatında iz bırakan. otuzlu yaşlara geldiği bugünlerde geriye dönüp baktığında yaşamamış, sanki hiç var olmamış gibi hissetmesine sebep olan da buydu zaten.

aralık 1992. istanbul’un en köklü semtlerinin birinde osmanlı zamanından kalma üç katlı ahşap nazenin konağında, refahın ve bolluğun içinde dünyaya gelen adem. fransız hocasından aldığı lisan dersleri, ülkenin en önemli sanatçılarından birinin verdiği özel piyano dersleri, hafta sonları tenis kursları ile dolu dolu geçen bir çocukluk, istanbul’u keşfettiği artık kendini çok rahat ifade edebildiği, hezeyanlardan uzak bir ergenlik, ellisine kadar yaşayacağı günlerin rotasını çizdiği, eğitim hayatında başarıdan başarıya koştuğu, ailenin beklentilerinin de ötesine geçtiği gençlik yılları. güneş gibi parlayan, bakanların gözünü alan bir hayat portresi.

temmuz 2021. ankara’nın kavurucu yaz sıcağında, bozkırın ortasında. ismail adem’e, adem ismail’e dönüşmüş ama ikisi de bunun farkında değil. tek bildikleri yabancı bir hayatın sabahına uyandıkları. buraya nasıl geldikleri, şu an hangi kimlikle yaşadıkları, yarın için ne yapmaları gerektiğine dair en ufak bir şey bile yok akıllarında. sadece iki isim, ismail ve adem.

ismail bir sabah uyandığında böcek olarak kalksa yataktan daha fazla şaşırabilirdi ancak. yüzünü yıkamaya gittiğinde karşısında bulduğu bu yabancı adam aklını başından almaya yetmişti. sanki karşısındaki görüntü değişecekmiş gibi panikle yüzüne defalarca su çarptı. aynadaki aksi otuz iki yıllık ismail’i alıp yerine geçen bambaşka biriydi. otel odasında dört döndü amaçsızca. arada bir lavaboya gelip aynanın karşısına geçiyordu. bir umut rüyadır diye geçirdi aklından ama değildi.

aynı saatlerde, aynı otelin yan odasında adem uyandı. sabah alarmı duymadığı için uzun zamandır hazırlandığı toplantıyı kaçırmıştı ama şu an için daha büyük dertleri vardı. telefonuna baktığında dokuz cevapsız çağrı gördü. duş alıp çıkardı normalde ama bugün ona fırsat yoktu. zaten fazlasıyla geç kalmıştı. banyoya geldiğinde az daha kayıp yere kapaklanıyordu. aynaya doğru yaklaştı gözlerine inanamayarak. kimdi bu karşısındaki. yan odadaki gariban ne hissediyorsa aynıları onun için de geçerliydi. kabus olmalı bütün bunlar ama değildi işte.

dünyanızın tamamen size ait olmayan ögelerle dolu olduğu, bambaşka bir yaşama uyandığınız bir sabahı düşünün. ne yapardınız? ilk olarak eski kimliğinize dair aramaya koyulmak akla geliyor değil mi? bu birbirinden habersiz iki genç de hayatlarının geri kalanını birbirlerini arayarak geçirecekti. her ne kadar şu an için aralarında sadece bir duvar olsa da bugünden itibaren birbirlerine olan mesafe gün geçtikçe açılacak, karşı karşıya gelebilmeleri çeyrek asır alacaktı. aradan geçen bu uzun süre adem’in ismail, ismail’in ise adem olduğunu kabullenmesine yetecek kadar zamana bolca sahipti. ama onlar kabullenmedi. yirmi beş yıl boyunca özlerine dönmek için çabaladılar.

şubat 2046. iklimin artık eskisine nazaran çok değiştiği, kışları buzul çağından hallice soğukların yaşandığı, nüfusun salgınlar ile üçte birine düştüğü, kaosun başkenti haline gelmiş bir istanbul’da adem ismail’i, ismail de adem’i buldu. aradan geçen yirmi beş senede birbirlerinin hayatını yaşamak zorunda kalan bu iki garip yolcunun yolları nihayet kesişti. birbirlerine rastladıklarında aradan geçen zaman gençliklerinin yanında yaşamaya dair umutlarını da onlardan alıp götürmüştü. ama yıllar sonra gelen bu karşılaşma ikisinin de içlerinde sönmekte olan yaşam ateşini sonuna kadar harlamaya yetti.

artık demir alma vakti geldi bu limandan
meçhule doğru kalkan gemi karayı gördü
iki garip yolcu biri ismail biri adem
el salladılar kaybolan çeyrek asra
devamını gör...
114.
kısa bir hikaye de ben yazayım.

"adam kadının yazdıklarını okudu, aylardır ne zaman ve nasıl, neredesinden vurulacağını bilemeden bu kadını sevmiş bir adamdı bu, adam deliydi eyvallah ama kadının deliliği o kadar fazlaydı ki adamın bile ilişki içinde kafası basmıyordu. ama az önce kadının mağdurum da mağdurum diye mızıklamalarını okuyunca bu nahif satırları yazan kadının ona ettiği küfürleri, ettiği iftiraları, içinin tüm neşesini bir kelimesi ile kaçırıp kendi karanlığına çekme çabalarını tekrar tekrar aklına getirdi.
eline kağıt kalem alıp yazmaya başladı ;

"bak, seni hâlâ bir yerlerde sevdiğimi düşünüyorsan çok ama çok yanılıyorsun, aylardır senin de yarı normal zamanlarında itiraf ettiğin gibi bana yaşattığın tutarsızlık, suçlama, iftira, öfke nöbetlerine katlandım ama artık mecbur değilim, bana ulaşamayınca bana yakın olan ya da yakın olduğunu düşündüğün insanlara saracağını da çok çok iyi biliyorum, işin güzel tarafı onlar da seni biliyor, bir şey anlatamama gerek kalmadan hem de.

o yüzden benden ve insanlarımdan uzak dur, bak bu sefer yalvarmıyorum, bak bu sefer her zaman alttan alan adam değilim, senden bir tek şey istiyorum, mektuplarında, yazdıklarında, mızıklamalarında, ağlamalarında, gülmelerinde, hayallerinde bile ben ve sevdiklerim olmasın. "

adam kağıdı katladı, zarfa bile koymadan çıkıp üst katın kapısının altından attı..

çünkü kadın adama ettiği o kadar laftan, hakaretten sonra yine gelip üst katına yerleşmişti."
devamını gör...
115.
havalar çok sıcak ımış. sıcakta eriyen biri var ımış. erimiş.
devamını gör...
116.
ferit

"nahit yekduman akşam üzeri ferit ile buluştu. kendisine bir miktar para ve ruhsatı başka bir isme kayıtlı silah ve bir kimlik verdi.
ferit açığa alınmış bir komiser. yukarıdan birilerinin canını sıkmış olacak ki şuan görevinde değil. nahit bey üst düzey bir devlet adamı. diplomat. ferite yardım ediyor. nahit bey ferite “şu anahtarı al. ormanın çıkışında bir ev var. bir iki aylık erzağın, ihtiyacın olan bir çok şey mevcut. kapının üstünde evin numarası var (aa1783). acil bir durumda numarayı ara. istediğini istediğin noktaya bırakacaklar. unutma ferit kimseyle irtibat kurmayacaksın benden başka.” dedi ve yanından ayrıldı."
devamını gör...
117.
yazdığım kitaptan birkaç tanesinin özeti:
* bir adam burnunda kötü kokularla uyanır. önce evdeki çöplerden şüphelenir ama bir şey bulamaz. pencereyi açtığında kokunun aslında dışarıdan geldiğini anlar. hemen sokağa çıkar çünkü koku gittikçe dayanılmaz hale gelmektedir. yalnız bir sorun vardır, kendisinden başka kimse koku almamaktadır.
* bir adam dünya güzeli bir kadınla evlidir ama kızları neredeyse çirkinlik abidesidirler. bir gün gerçeği öğrenir.
* yine başka bir adam, kafasının içinde hareket eden bir şey olduğunu anlar. hangi doktora gittiyse bir şeyin yok deyip geri gönderirler. halbuki vardır, o kadar ki, başını hafif sağa eğse o şey de, kayarcasına sağa gitmektedir.
* bu sefer bir kadın, sonrasında lanet okuyacağı küçük bir tesadüfle bir erkekle tanışır.
* anlık kararlar hayatımızı kökten değiştirebilir.
devamını gör...
118.
bir molik varmış lakin varlığı ile yokluğu birmiş. uzatmaya gerek yok.
devamını gör...
119.
küçük bir kız ağlıyor

öyle masum, öyle ürkek ve korkmuş ki…

“neden ağlıyorsun?” diye soruyorum..

bu sefer hıçkırıklara boğuluyor.. konuşamıyor..

bir süre sonra sakinleşiyor, yutkunuyor ve konuşmaya başlıyor…

“annem, annem” diyor, yine sözlerine devam edemiyor, gözyaşlarına boğuluyor…

saçlarını okşuyorum, “ağlama ne olursun” demek istiyorum içimden ama biliyorum ki ağlamayıp da gözyaşlarını içine akıtsa büyüdüğünde ruhunda daha büyük yaralar olacak.. acısı içine oturacak ve derin izler oluşacak…

susuyorum… sadece gözyaşlarına dokunuyorum…

bir süre sonra rahatlıyor ve ağlamayı bırakıyor…

“biliyor musun, annem beni hiç sevmiyor” diyor…

“aaa olur mu öyle şey, senin gibi cici bir kız sevilmez mi? hem anneler ne olursa olsun koşulsuz olarak çocuklarını severler…neden böyle düşünüyorsun” diyorum…

“ama annem beni sevseydi, hep bana “aptal olduğumu, yaramaz olduğumu, hiçbir şeyi beceremediğimi” söylemezdi… hani anneler, hep çocuklarının iyiliğini isterdi… annem, böyle davranarak beni üzdüğünü bilmiyor mu? annem, kötü bir şey yaptığımda sakince beni uyarsa ve iyi bir şey yaptığımda bana “aferin” dese her şey daha güzel olmaz mı? ben daha küçücük bir kızım, hatalar yaparak hayatı öğreniyorum, hiç hata yapmamak mümkün mü? hem annem hiç hata yapmıyor mu ki bana kızıp bağırıyor” diyor…

“haklısın, çok haklısın” diyorum…

boğazımda bir yumru oluştuğunu hissediyorum, gözlerimden yaşlar süzülürken, ufak bir yanlış davranışın, hayatı deneyimlemeye yeni başlayan minik bir çocuğun ruhunda ne denli büyük yaralar açabileceğini düşünmeye başlıyorum ve gözlerim çok uzaklara dalıyor…
devamını gör...
120.
hikaye değil hikayem...
hayat basiretsiz düşüncelerimizden ibaretmiş. bir anlık ertelemeler bir anlık olarak kalmazmış , sızısını taşırmışsın bir ömür. alarmını da ertelersin ya sonra sen uyanana kadar periyodik olarak çalmaya devam eder hani, aynen öyleymiş fakat tek farkı ansızın içini sızlatmasıymış.
benim için anlamı farklı bir kelimeydi "babaanne". bir kelime nasıl olurda içinde geçen iki farklı kelimenin tam sentezi olarak ortaya çıkar hep şaşırmışımdır. hem baba hem anneydi işin doğrusu, daha farklı bir isim kullanılamazdı.
kendi halimizde ufak bir düğün salonu işletirdik ailecek. babaannemde o sıralar birkaç aydır hastane yatıyordu. bazen yoğun bakımda bazen de odaya çıkarıyorlardı durumuna göre. lise dönemimdi, arkadaşlarım her öğlen arası eve ya da kafeye giderlerdi yemek yemeye. ben ise hastaneye giderdim koşa koşa üç beş dakikada olsa görelim diye. ne açlık ne yorgunluk gelirdi gelirdi aklıma o sıralar. dedem tek çocuk, babam tek çocuk ve bende ailede tek çocuktum. bu çekirdekten başka kimsemizde yoktu. kendi halimizde ufak bir düğün salonu işletirdik ailecek. istisnasız her gece düğün sonrası hastaneye uğrar kısa sürede olsa babaannemi görür gelirdik bu gece hastaneye uğramayalım, sabah gideriz dedik. işte o basiretin bağlandığı gece çok yorulduk sabah uğrarız dedik. evimize döndük uykuya dalma arasında bir telefon geldi hastaneden. bakmayın böyle duygusalmış gibi yazdığıma aslında duygularımı çoktan aldırmış biriyimdir. fenalaştı dediler telefonda ama ikimizde anladık babamla. hastaneyle evimizin arası tam on dakika. hiçbir on dakikadan bu kadar korkmamışım o güne kadar. bir idam mahkumunun urganıyla bakışması kadar uzundu benim için. hastaneye vardığımızda doktor geldi yanımıza. "bende böyle annemi kaybettim burada. biz elimizden geleni yaptık ama başarılı olamadık hayata döndüremedik inanın " dedi kısık ses tonuyla. doktorlar... kendilerini açıklamaları bile ne kadar garip aslında, kim bilir kaç gece onları suçlu buluyor böyle ölümlerde. yoğun bakıma çıktık, cansız bedenini bir ceset torbasına koymuşlar. bizim elimize de ufak bir poşet verdiler. "kalan eşyaları" dediler. kimlik, takma diş, yelek vs şeyler vardı torbada. koskoca 60 yılı bir bakkal poşetine sığdırmışlar. morg görevlisi, ben, babam ve babaannem asansöre bindik o anda morga inmek için. tam kapı kapanacakken morg görevlisi " ben bir şey unuttum hemen gelicem siz inin deyip gitti. asansörün kapısı kapandı ama şans bu ya asansör bozuldu ve elektrikler gitti. asansörde canlı 2, cansız 1 bir kişi kaldık. karanlıkta olunca insan bir tırsmıyor değil. neyse ki birkaç dakika içinde geldi de daha farklı bir travma yaşamadık. en can alıcı yerine geldik belki şimdi. " son kez görmek ister misiniz" dediler. fermuarı açtılar ya işte. hala gözümün önünden gitmeyen o son bakış var. bazen keşke görmese miydim, hep eskisi gibi mi hatırlasaydım diyorum ama yine de iyi ki diyorum. görmesem hayatım boyunca yine bu sorumluluğunun ağırlığını üzerimde hissedecektim. ellerini görmüştüm. yumruk gibi sıkmıştı avuçlarını. kim bilir ne kadar can çekişti ruhu bedeninden ayrılırken. ölüm çok garip, fazla garip, sanki bu dünyada ölüm kavramını bastırıp yaşıyoruz. ardından kaç sabah uyku sersemi kapısının ziline basıp bekledim. bilinçli falan değil öyle, alışkanlıktan. sonra üç beş saniye geçince yokluk geliyor aklınıza. yürüyüp gidiyorsunuz. o yürüyüşlerde içtiğim sigaranın tadını hiç bir sigara vermedi bana bugüne kadar. o sigaranın kokusu bile bir başka geliyordu. o koku öylesine rahatsız edici öylesine insancıldı. yokluk dolmaz belki ama siz var edebilirsiniz. artık onların hayalleri sizin hayalleriniz olabilir, en azından içiniz rahat edecekse bunu yapabilirsiniz. ben bunu tercih ettim. babaannemin yapamadıkları, edemedikleri hayalleri benim gerçeklerim olsun diye uğraştım.
umarım, umarım bir gün yine bir yerlerde...
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yazarların yazdığı hikayeler" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim