yazarların yazdığı hikayeler
başlık "delirmiş_psikolog" tarafından 14.11.2020 17:34 tarihinde açılmıştır.
221.
her hayvandan ikişer tane olan bir çiftlikte bir kara bir sarı yılan yaşarmış. sarı olan ısırarak yalamayı severmiş, kara olan yalayarak ısırmayı severmiş. sarı olan kara olana kalleş demiş sen neden ısırarak yalamıyorsun, kara olan sarı olana dönüp asıl sen kalleş! neden yalayarak ısırmıyorsun demiş. boş bir kavga içerisine girip zeka yarıştırırlarken bir tilki gelmiş siz kim köpek demiş. yılanlar tabii şok biz köpek değil yılanız demiş. tilki ise ne olduğunuzu soymadan bilemem kardeş soymadan bilemem demiş. neyse ki hayat denen mukadderat kısa ve bir o kadar kısa olmayan hoş ama nahoş olmayan nidalarla doludur. çünkü sarı ve şirret olan yılan tilkinin diğer eşini yiyip onu sonsuz bir yalnızlığa terk etmiş.
devamını gör...
222.
kırmızı tüy
mary yer yer sisli bir havada sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran kadim orman’ın kıyısında durmuş bir sonraki adımını atmayı bekliyordu. üzerinde ormanda daha rahat hareket etmesini ve gizlenmesini sağlayan kahverengi, yeşil karışımı pelerinin başlığı kafasını ve yüzünün bir kısmını örtüyordu. sırtında içinde bolca erzak ve battaniye olan ufak bir çanta vardı. eğer uzaktan onu gören birisi olsa ormana avlanmaya giden bir avcı olduğunu düşünürdü ama henüz güneş kendisini sıradağların ardından yeni yeni göstermeye başladığı için horozlar da dahil kasabadaki herkes yataklarından daha çıkmamıştı. karşılıklı sıradağların tam ortasındaki geniş ve bereketli bir vadide yer alan yaşadığı kasaba, içinde bulunduğu krallığın o kadar uzak ucundaydı ki vergi memurları vergileri toplamak için her yıl gelmek yerine birkaç yılda bir uğrardı. ancak buna rağmen kasaba halkı zaman zaman yabancıları buralarda görmeye alışkınlardı. çünkü renne, doğudaki sıradağın yamacında bulunan, sağlı sollu kilometrelerce uzanan kadim orman’a ev sahipliği yapıyordu. peki neydi bu ormanı bu kadar meşhur eden ve başka ülkelerden bile yabancıları buraya çeken?
“nine, bana şu zümrüdü anka kuşunun hikâyesini anlatır mısın?” diye sordu mary, yatakta ninesinin kucağına sokulmuş uzanırken.
“ah yapma ama, daha kaç kere anlatacağım?” diye karşılık verdi ninesi. ama torunu biliyordu ki ninesinin sesindeki tınıdan, hikâyeyi anlatmaya o da hevesliydi. “hem bugün çok yoruldum, yarın anlatırım.”
işte buydu! ninesi bu son cümleyi söyleyerek mary’nin ısrar etmesini beklediğini belli ediyordu. zaten hep böyle olurdu. mary daha küçük bir çocukken ona bu hikâye anlatıldığında adeta aşık olmuş ve o zamandan beri ninesine defalarca anlattırmıştı. zaten bütün kasaba bu hikâyeyi ve daha nicelerini bilir nesilden nesile aktarırlardı.
“hadi ama benim tatlı ninem, bak zaten ne zamandır anlatmıyorsun” dedi mary yüzünü dönüp ninesinin yanağına bir öpücük kondurduktan sonra.
“eh” dedi yaşlı kadın iç geçirdikten sonra ve ekledi “belli ki senden kurtuluş yok, anlatayım sen de kurtul ben de.”
“kadim orman’ın en derinlerinde, en korkusuz avcıların ya da savaşçıların bile girmeye cesaret edemedikleri yerinde, tüyleri alevler gibi kırmızı, bakanın gözlerini alamadığı ismi zümrüdü anka olan iri bir kuş yaşarmış. o kadar narin ve güzel görünürmüş ki bir kuğu bile onun yanında çirkin kalırmış.”
“nine” diye araya girdi mary “neden gelip de insanların içinde yaşamıyor?”
aslında bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. ama ne zaman bu hikâyeyi dinlese hep araya girer ve cevabını defalarca sorduğu soruları sorardı. çünkü zümrüdü anka hikâyesini her dinlediğinde sanki ilk defa dinliyormuş gibi heyecanlanır ve soru sormadan duramazdı.
“çünkü insanlar açgözlüdür benim tatlı yavrum. eğer gelip içimizde yaşasa onu hemen kafese kapatırlar ve en çok altını verene satarlar ki zaten bir tüyü bile insana küçük bir servet kazandıracak kadar değerlidir.”
“ve bu yüzden de ormanın en derininde saklanıp kendisini koruyor öyle mi?”
“evet canım benim aynen öyle yapıyor. ama eskiden çok çok eskiden bazen geceleri bu kasabayı ziyaret ettiği ya da göklerde uçtuğu görülürmüş. gerçi ne ben ne de benden daha yaşlılar böyle bir şeye şahit olmadı.''
“işte bu güzeller güzeli kuşu görmek için yine çok eskilerde dışarıdan buraya pek çok gezgin, maceracı ya da zorda kalan insanlar gelirmiş.”
“çok azı geri dönmüş ama” diye fısıldadı mary korkuyla.
“çünkü orman tehlikelerle dolu güzel torunum. avcılar bile sadece belli bir kısmına kadar girip avlanırlar daha öteye gitmezler.”
“peki giden niye gidiyor?”
“en çok meraktan” diye cevap verdi ninesi derin bir iç geçirip “merak sevgili çocuğum o kadar güçlü bir duygudur ki insanı pençesine aldı mı onun esaretinden kurtulman neredeyse imkânsız hale gelir. bazıları gelip bu kuşun gerçekten var olup olmadığını görmek ister, bazıları yakalayıp zengin olmak bazıları da sadece bir tüy istemek için…”
“neden tüyünü istiyorlar?”
“anka kuşunun tüyü çok nadirdir. çok zenginler onu kıyafetlerine süs olarak takıp başkalarına hava atarlar. öyle bir görünürmüş ki sanki tüy değil de alev taşıyormuşsun gibi bir izlenim bırakırmış. o yüzden bazıları, daha az aç gözlü olanlar ya da çaresizlikten ölümü bile göze alanlar sırf bir tüy bulabilmek ya da alabilmek umuduyla buralara gelirlermiş ki çaresizlik bir insana öyle şeyler yaptırır ki akla hayale sığmaz. üstelik o tüyün her türlü hastalığa şifa olduğunu da söylerler.”
“hala gelenler var” diye itiraz etti mary.
“eh haklısın yavrucuğum, nadir de olsa geliyorlar. ama eskiden burası yabancı kaynarmış ve kasaba halkı da bundan şikayetçi değilmiş. çünkü yabancı demek altın, gümüş demek doğal olarak.”
“niye daha az kişi geliyor artık?” diye sordu mary ki ne zaman bu soruyu sorsa sesindeki hayal kırıklığı hemen belli olurdu.
“çünkü çok uzun zamandır zümrüdü anka’yı ne gören var ne de duyan. artık gerçek değil de dilden dile anlatılan bir efsane, masal oldu onun varlığı.”
“hayır, hiç de bile. o hala yaşıyor ormanın içlerinde eminim. arkadaşım mark onu bir gece vakti görmüş.”
“mark kıçını bile göremeyecek kadar şaşkın bir aptalken nasıl onun söylediklerine inanıyorsun anlamıyorum!”
“ah bir de şu hafıza kaybı var” dedi mary aceleyle “ onu anlatmadın ama.”
ninesi zar zor bastırdığı esnemesinin ardından “anka kuşunu aramak için ormana gidip de onu bulmuş olanlar ormanda geçirdikleri zamana dair ya hiçbir şey hatırlamazlar ya da bölük pörçük anılar. çünkü…”
“başkalarına da anlatıp ona nasıl ulaşacaklarını söylemesinler diye” cümleyi tamamladı mary. ancak ninesi cevap vermedi, çünkü çoktan uykuya dalmıştı bile.
“tatlı rüyalar nineciğim.”
mary burnunu çekip bir adım attı ama devamını getiremedi. halbuki onlarca defa bu ormandan içeri girmişti. ama şimdi sanki bir güç onu yerinden tutuyor daha fazla ilerlemesine müsaade etmiyordu. en sonunda yumruklarını sıkıp derin bir nefes aldıktan sonra o tanıdık ağaçların arasına daldı.
o da tıpkı babası gibi bir avcıydı. ormanda ne bulursa avlar ve evin geçimine bu şekilde katkı sağlardı. bir erkek çocukları olmadığı için babası onu da tıpkı kendisi gibi avcı olarak yetiştirmişti. annesi yıllarca buna itiraz edip avcılığın bir kız için çok tehlikeli ve uygunsuz olduğunu söylese de en sonunda pes etmiş ve baba kızı kendi hallerine bırakmıştı. mary ormanın içinde sessizce ilerlerken, annesi ve babası aklına gelince içi cız etti. onları birkaç yıl önce kanlı öksürükten kaybettiğinden beri kırılan kalbi hiç tam düzelmemiş ve zaman zaman sızlamaya devam etmişti. lanet hastalığın bir çaresi yoktu ve o kadar bulaşıcıydı ki belirti gösterenler hemen ayrı bir yere alınır ve uzaktan tedavi edilmeye çalışılırdı. bu zamana kadar o illete yakalanıp da kurtulan neredeyse hiç olmamıştı. üstelik nasıl ve nereden bulaştığı da belli olmuyordu. geldiği hızla kayboluyor, sonra tekrar gelip birkaç can alıp tekrar gidiyordu.
onlar öldükten sonra mary, ninesi ve teyzesiyle baş başa kalmıştı. hayatta sahip olduğu yegâne iki kişi onlardı ve şimdi onlardan habersiz muhtemelen bir daha geri dönemeyeceği bir yolculuğa çıkmıştı. attığı her adımla içindeki endişe ve korku biraz biraz dinmeye başlamıştı. bu yaşlı ve bereketli orman en azından belli bir sınıra kadar adeta onun evi gibiydi. o sınırdan ötesi en tecrübeli avcılar için bile tehlikeliydi ama mary şimdilik işin bu kısmını düşünmemeye çalışıyordu. ailesini kaybettikten sonra hemen hemen her gün ormana gelir, bazen sadece kendi başına saatlerce otururdu. bazı zamanlar ise mark ile kamp yapmaya gelirlerdi. bazen tavşan ya da bıldırcın avlarlar bazen de sadece meyve toplayıp onları yerlerdi. işte ne zaman kamp ateşinin başına geçseler konu dönüp dolaşıp hep aynı yere gelirdi. acaba zümrüdü anka nasıl bir şeye benziyordu? gerçekten onu bulan herkese yardım ediyor muydu? bir gün beraber onu aramaya çıksalar ne olurdu acaba?
sonu gelmeyen sohbetlerin ve kurdukların hayallerin sonunda uyurlar, ertesi gün evlerine dönerlerdi. “bir şeyi hayal etmekle onu gerçekleştirmek aynı şey değil çocuğum” derdi ninesi “hayaller tatlıdır, gerçekler ise acı…”
kocaman kayın ağaçlarının arasından geçerken aklına gelmişti bu öğüt. yıllar boyunca o ateş kuşunun hayalini kurmuştu. ormana girecek, bütün engelleri aşacak ve anka’yı görecekti. hatta ondan bir tüy bile istemeyecekti. “ben” diyecekti, “buraya sadece seni görmeye geldim, senden tüy istemiyorum. çünkü zengin olmaya ihtiyacım yok.” ve anka da onun bu yüce tavrı karşısında önce şaşıracak sonra da takdirle karşılayacaktı. “tek bir şey istiyorum senden” diyecekti, “lütfen hafızamı silme, böylece seni gördüğümü herkese anlatayım. ama söz veriyorum seni nasıl bulduğumu kimseye anlatmam.”
bir yandan yürürken bir yandan da gülümseyip başını iki yana salladı. ne kadar da çocuksu hayallerdi ve ninesi ne kadar da haklıydı. önünde sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran ormana bakınca, başarısız olma ihtimalinin neredeyse kaçınılmaz olduğu kafasına dank etmişti. sen kim onu bulmak kim seni lanet olası aptal! tam vazgeçip geri dönecekti ki, bu yola neden çıktığını hatırladı ve sırtını aydınlığa dönüp tekrar ilerlemeye başladı. ya ölecekti ya da bulacaktı. başka türlü bir dönüş yoktu onun için…
ilk gün neredeyse hiç dinlenmeden akşama kadar yürümüş ve en sonunda ormanın derin noktalarına giden sınıra ulaşmıştı. daha önce birkaç defa buraya babasıyla bir defa da mark’la beraber gelmişti ama diğer tarafa hiç adım atmamışlardı. “orman bize yeterince şey sunuyor, daha derinlere inmenin ve hayatımızı riske etmenin anlamı yok” demişti babası ciddi bakışlarla bir keresinde tam sınırda durduklarında. “anka kuşunun hikâyesi bana da her zaman çok çekici gelmiştir ama onu arayıp bulmayı hiç düşünmedim” diye devam etmiş ve gülümsemişti. “çünkü, her şeye sahibim. iyi bir ailem, tok bir karnım var. daha fazlasını neden isteyeyim ki?”
mary babasıyla o konuşmayı yaptığı yere battaniyesini serip oturmuş, kollarıyla dizlerine sarılmış nerdeyse nefes almadan karşıya, ormanın vahşi kısmına bakıyordu. nereden başlayacağıyla ilgili belli belirsiz fikirleri vardı ve bu fikirlerin üzerine bir plan kurmuştu. zaten yıllar boyunca anka kuşu efsanesi ile ilgili anlatılan her şeyi dinlemiş, bulabildiği tüm kitapları okumuştu. bu efsane kendi kasabasında on yıllardır bilindiği için orada yaşayanlara sıradan gelir ve günlük hayatlarının bir parçası, hatta bir gelenek olarak kabul ederlerdi. ancak nadir de olsa zaman içinde konuyu daha fazla merak edip araştıranlar da olmuştu. kimi en sonunda dayanamayıp ormana aramaya gitmiş ve geri dönmemiş, daha az cesur olan ya da başka bir bakış açısıyla daha temkinli olan kimi ise sadece teorik olan bilginin peşine düşmüştü. kasabanın belediye başkanının büyük büyük dedesi de sadece bilgi edinerek daha fazlasını öğrenmek isteyen konunun uzmanlarındandı ve geride sayfaları çok yıpranmış kendi fikirlerini yazdığı bir kitap da bırakmıştı. belediye başkanı kendi evinde incelemesi kaydıyla mary’ye kitabı vermişti ki mary o zamanlar sadece daha fazla şey öğrenmek için çabalıyordu. kitapta yazana göre kasabalıların ormanın derin noktası olarak isimlendirdikleri sınırdan sonrası sanki bambaşka bir dünya gibiydi. evet aynı orman, aynı ağaçlar, aynı hayvanlardı. ama yazarın teorisine göre; zümrüdü anka çok güçlü bir sihirli yaratıktı ve kendisini korumak için ormanın en derininde yaşıyordu. işte o efsanevi kuşun sahip olduğu sihir ister istemez zaman içinde dalga dalga yayılarak belli bir noktaya kadar etrafındaki her şeyi etkiliyor ve muhtemelen kendisine hizmet etmelerini sağlıyordu. ama nasıl? işte buna cevap verebilmek için ormana gidip neler olduğunu yerli yerinde görmek gerekiyordu ama yazar bu konuya hayatını feda etmeyi göze alacak kadar meraklı olmadığını da belirtmeden geçmemişti. üstelik, canlı dönse bile hiçbir şey hatırlamayacağı için bu yolculuğa çıkmak faydasızdı. kitabın en sonunda ''bu zamana kadar edindiğim izlenimlere göre, anka kuşu merhametsiz ya da düşünüldüğü kadar vahşi olmayabilir. eğer öyle olsaydı kimse oradan canlı dönmez ve ellerinde bir tüy olmazdı. bir sır olmalı… geri dönen pek az kişinin hatırlamadığı ama hepsinin ortak bir yanı olmalı ki oradan ellerinde bir tüyle dönmüşler. belki de o efsanevi kuş bir şekilde onları bir tehdit olarak görmemiş ve canlı olarak dönmelerine müsaade etmiştir. ya da belki gerçekten ona ihtiyaç duyduklarını anlamış ve yardım etmeye karar vermiş olabilir. ne de olsa güçlü bir büyüye sahip. sonuç olarak eğer ben onu bulmaya gidecek olsaydım, zaten riske girmişken yanıma tehdit oluşturabilecek hiçbir silah almazdım…'' yazıyordu.
mary daha şimdiden o ihtiyarın öğüdünü tuttuğuna pişman olmuştu. yayını ve hançerini yanında getirmediği için içten içe kendisine kızgınlık duyuyordu ama sesi çok cılız çıkan bir parçası da böylesinin daha iyi olduğunu fısıldıyordu. mevsim ilkbaharla yaz aylarının tam buluştuğu noktadaydı ve bu dönemler kolay kolay yağmur yağmazdı. o yüzden hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra battaniyesini altına serdi ve rahatsız bir uykuya daldı. sabaha karşı karmakarışık gördüğü rüyaların arasında birkaç defa korkuyla uyanmış ama etrafta bir tehlike görmemişti. ertesi sabah güneş doğmadan uyandığında orman derin bir sessizlik içindeydi. mary sanki misafirliğe geldiği bir evde ev sahiplerinden önce uyanmış ve onların da uyanmasını bekliyormuş gibi hissetti.
yola çıkmak için güneşin doğuşunu sabırla bekleyip çantasını sırtına attıktan sonra derin bir nefes alıp sınırı geçti. ve beklediğinin aksine hiçbir şey olmadı. sanki sınırı geçtiğinde hiç beklemediği garipliklerle karşılaşacakmış gibi bir beklenti içindeydi. ancak her şey normal görünüyordu. orman yavaş yavaş uyanırken bir yandan ilerliyor ama tam olarak nereye gideceğini de bilmiyordu. daha önce hiç geçmediği sınırı geçip daha derinlere yol almak onu hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu. heyecanlanıyordu çünkü babasının bile yapmadığı bir şeyi yapmış olmanın verdiği bir gurur vardı içinde ve tabii ki bilinmezliğe her adımıyla daha da yaklaşmak, sanki büyük bir şey başarıyormuş hissi veriyordu. korkuyordu çünkü tamamen savunmasızdı. eğer karşısına aniden bir tehlike çıkarsa kaçmaktan başka yapacağı bir şey yoktu ve bu da iyi bir plan sayılmazdı. üstelik ağaçların dalları güneş ışığını kesecek kadar birbirine yakın duruyordu ve yer yer karanlık olan kısımlarda önüne bir şeylerin fırlama ihtimali onu tedirgin ediyordu.
öğleden sonra tam molasını bitirip toplanıyordu ki çok da uzak olmayan bir mesafeden kurt uluması duydu ve bir an olduğu yerde donup kaldı. tam da mola verdiği sırada yolculuğunun ne kadar da sorunsuz geçtiğini düşünmüştü. hızla çantasını ve battaniyesini toplarken uluma sesi az öncekine göre o kadar yakın bir yerden geldi ki mary her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçmaya başladı ama kurtların sürü olarak avlandığı aklına geldiğinde az ilerisinde heybetli bir şekilde duran meşe ağacına tırmanmaya başladı. olabildiğince yükseğe tırmandıktan sonra bir yandan düşmemek için sımsıkı tutunurken bir yandan da nefes alışverişini kontrol etmeye çalıştı. daha önce bir kurtla karşılaşmamıştı ama çok zeki hayvanlar olduğu konusunda defalarca uyarılmıştı. üstelik hassas koku alma duyularıyla onun varlığından haberdar olacaklardı ama en azından nefesini kontrol altına alabilirse belki yerini bulamazlar ve giderlerdi. üzerinde bulunduğu kalın dala dikkatli bir şekilde oturduğu sırada mola verdiği yerin yakınına boz renkli iri bir kurt geldi. hayvan o kadar korkutucu görünüyordu ki muhtemelen mary’yi tek bir lokmada yutabilirdi. kurt bir süre etrafı koklayıp yerde duran battaniye ve çantanın yanına gitti. bir süre burnunu çantanın içine sokup kokladıktan sonra çantayı dişlerinin arasına alıp oradan uzaklaştı. ''ah lanet olsun, yiyeceklerim gitti!''
yaşadığı hayal kırıklığı o kadar büyüktü ki uzun bir süre ne düşüneceğini bilemeden ağacın tepesinde öylece oturdu. yanında yayı ya da en azından hançeri olsaydı avlanıp yiyecek sorununu çözebilirdi. yola daha yeni çıkmıştı ve kaç gün daha ormanda kalacağını bilmiyordu. karnını doyurmak için tek umudu karşısına meyve ağaçlarının çıkmasını beklemek olacaktı ama buna güvenerek yola devam etmek gerçekten alınabilecek bir risk miydi? eğer şimdi geri dönmeye karar verirse bir şekilde geldiği yoldan geri gidip eve dönüş yolunu bulabilirdi. tam yerinden kalkıp ağaçtan inmeye karar verdiği sırada yola neden çıktığını hatırladı ve gözleri doldu. yola çıktığından beri tek düşündüğü şey hedefe ulaşmak ve bunu yaparken hayatta kalmaya çalışmaktı. her şeyi bir kenara bırakıp sadece bunları düşünüyordu, üstelik çantasının elinden gitmesi de tam bir şok olmuştu. işte tüm bunlar ona, bu sonu bilinmez ölüm kalım yolculuğuna neden çıktığını unutturmuştu. neden bu tehlikeyi göze aldığını ve neden geri dönmemeyi bile kabullendiğini bir kenara bırakmıştı. halbuki asıl hatırlaması gereken ve aklından çıkartmaması gereken tek şeyi öylece bir kenara bırakmıştı. ah lanet olsun diye içinden geçirirken bir yandan da gözyaşları sicim gibi yanağından akıyordu. kurt tehlikesinin geçtiğinden emin de olamadığı için olabildiğince sessiz ve içli içli ağlıyordu. hayır, geri dönmek yok, gerekirse açlıktan ölürüm ama yine de geri dönmem.
“sen neden ağlıyorsun?” diye bir ses duyduğunda o kadar korktu ki neredeyse dengesini kaybedip ağaçtan düşecekti ancak son anda ağacın gövdesine yapışıp tekrar dengesini buldu ve korka korka hemen yanı başında duran, serçe büyüklüğündeki, masmavi tüylü kuşa baktı. kuş az ilerisinde durmuş başını hafifçe yana yatırıp merakla ona bakıyordu.
“sen… sen gerçekten de konuşuyor musun?” diye sordu mary gerçekten bir cevap alabileceğinden şüphe ederek.
“buna neden bu kadar şaşırdın ki? sen de konuşuyorsun ya?” diye cevap verdi mavi kuş olduğu yerden kıpırdamadan.
mary şaşkınlıktan neredeyse küçük dilinin yutacaktı. daha önce konuşan kuşlar görmüştü, ormandaki muhabbet kuşlarını yakalayıp onlara bir iki kelime öğreten birilerine şahit olmuştu. hatta belediye başkanının evinde bir papağan bile vardı ve kısa cümleler kurabiliyordu. ama karşısındaki bu küçük yaratık adeta bir insanmışçasına cümle kuruyor, kendi içinde mantık yürütüp soru soruyordu. dengesini kaybetmemek için bir eliyle ağaca tutunan mary boşta kalan koluyla yüzündeki gözyaşlarını sildi.
“yani, daha önce bu şekilde konuşan bir kuş görmemiştim, o yüzden şaşırdım.”
“ah işte bunda haklısın” diye cevap verdi mavi kuş neşeyle ve devam etti “her hayvanın kendine özgü bir dili vardır. ancak” dedikten sonra bir kanadını kaldırıp adeta ders veren bir öğretmen gibi hareket ettirdi “buralarda yaşayanlar insanların dilini de konuşabilirler.”
bu anka kuşunun etkisi olmalı diye içinden geçirdi mary heyecanlanarak. belki de onun sihri diğer hayvanlar üzerinde böyle bir etki bırakıyordur. doğru yoldayım galiba…
“bu arada çok şanslısın” dedi mavi kuş “o lanet kurt seni yakalasaydı kendisine güzel bir ziyafet çekerdi.”
“eh şimdilik çantamdaki yiyeceklerle yetinmek zorunda kalacak” diye cevap verdi mary bir yandan da etrafına baktı o korkunç yaratıktan bir iz arayarak. “acaba sen zümrüdü anka’yı görmüş olabilir misin?”
“senin de onu aramaya geldiğini biliyorum” diye cevap geldi karşısından “uzun süreden beri sen onu arayan karşılaştığım ilk kişisin.”
“peki son gördüğün kişi onu bulabilmiş miydi? bana yol gösterip onu bulmama yardımcı olur musun?” diye sordu mary merakla.
“maalesef hayır, son kişi koca ayının midesinde duruyor. o yüzden yol yakınken geri dönmeni tavsiye ederim” dedikten sonra kurnaz kurnaz bakıp devam etti “sana dönüş yolunu gösterebilirim ve böylece evine dönersin.”
“senden nasihat istemedim!” dedi mary kızgınlıkla “buraya kadar geldim ya onu bulacağım ya da burada öleceğim!''
mavi kuş bir süre cevap vermeden durup öylece baktıktan sonra içini çekti “peki madem, ama başına bir şey gelirse sorumluluk almam. üstelik” dedikten sonra uyarırcasına ufak tüylü kanadını kaldırdı “anka kuşu misafirlerden hiç hoşlanmaz ve seni bir çırpıda yiyiverir.”
mary’nin içi bu son uyarıyla beraber korkuyla doldu ama yine de tutunduğu bir umut vardı “geri dönenler oldu, başarılı olanlar oldu” diye cevap verdi istemeden cılız bir sesle.
mavi kuş havalanıp çoktan yere konmuştu ama mary’nin ağaçtan inmesi biraz zaman aldı. en sonunda yola çıktıklarında omzunda kuş, elinde kurdun dokunmadığı battaniyesi ormanın derinlerine doğru yol almaya başladılar. yer yer ağaçların dalları gökyüzünü tamamen kapatıyor ve günün ortasında ormana geceymiş hissi veriyordu.
“daha ne kadar yolumuz kaldı?” diye sordu mary akşama doğru yorgunluktan bitmiş bir vaziyette, her halinden yıllardır orada durduğu belli olan bir kütüğe sırtını vermiş otururken. karnı açlıktan şikâyet edercesine gurulduyordu.
“daha çooook var” diye cevap verdi kuş yanı başından. “daha şimdiden yoruldum diyorsan bence hiç devam etme.”
“ne kadar yol kaldığını merak edemez miyim?” diye sordu mary sinirle. “üstelik yoruldum da demedim.”
“sen demedin ama yüzün her şeyi ortaya döküyor” dedi kuş bilmiş bir tavırla.
“buralarda meyve ağaçları var mı?” diye sordu mary yerinden kalkarken. açlığa bir çözüm bulmalıydı ve şimdiye kadar ne meyve ağacı görmüştü ne de susuzluğunu giderecek bir kaynak.
“o ağaçlar daha çok sizin evlerinize yakın yerlerde olur, buralarda göremezsin. hadi bakalım biraz daha devam edelim” dedi kuş, havalanıp mary’nin hemen önünde onun da ayağa kalkmasına teşvik etmek için kanatlarını hızlı hızlı çırpmaya başladı.
gecenin karanlığında pek çok böceğin şarkıları eşliğinde yollarına devam ettiler. bu seslere kimi zaman bir baykuş ötüşü kimi zaman da bir tilkinin tuhaf çığlıkları eşlik ediyordu. mary ormanın kendine has seslerini her zaman çok huzur verici bulurdu. içinde taşıdığı ve her adımında bastırmaya çalıştığı korkuyu bir kenara bırakıp kendisini sadece seslere bıraktı. böylece zihnini boşaltıp rahatlamaya ve sakinleşmeye başlarken hemen sol tarafından önce bir homurdanma ardından da yüksek sesli bir kükreme geldi. mary olduğu yerde donup kaldı. korku onu öyle bir ele geçirmişti ki ya da bu durumda pençesine almıştı ki beyni çığlık çığlığa kaçmasını söylese de bacaklarına söz geçiremiyordu. az sonra daha önce hiç görmediği kadar iri, simsiyah bir ayının başı çalılıkların arasından çıktı ve karanlık gözlerini mary’ye dikti.
“kaç” diye bağırdı kuş telaşla “eğer canını seviyorsan kaç!”
işte bu uyarı mary’yi kendine getirdi. bacakları sonuna kadar gerilip en sonunda fırlayan bir yay gibi onu ayıdan uzaklaştırmaya başladı. ancak ayı da hemen peşindeydi ve dört bacağı üzerinde koşmanın verdiği avantajla her saniye kıza biraz daha yaklaşıyordu. mary’nin korkudan kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyordu. bacakları adeta kendi kendine uçarcasına onu taşırken akşamın karanlığında nereye gittiğini bilmiyordu. tam bir adımını atmış diğerini da atmak için bacağını öne geçirmişken ayağının altında sert zemini hissetmediğini fark etti ve bir an sonra her şey karanlığa gömüldü.
başında şiddetli bir ağrıyla uyandığında, havanın aydınlık olduğunu fark etti ve ağzından istemsiz bir inleme çıktı.
“ah sonunda uyandın” diye bir sesi geldi kucağından. mavi kuş oturmuş ona anlaşılmaz gözlerle bakıyordu. kızın uyandığına sevinmiş miydi üzülmüş müydü pek belli olmuyordu.
mary etrafına baktığında derin bir çukurda olduğunu gördü. ne kadar derin olduğunu ya da çukurdan çıkıp çıkamayacağını ayağa kalkmadan anlamak pek mümkün görünmüyordu. etrafında topraktan dışarı fırlamış ağaç kökleri vardı ve onlardan bir tanesine tutunup doğrulmaya çalışırken acıyla çığlık attı. sağ ayağının üzerine basamıyordu ve eğilip daha dikkatli baktığında bileğinin davul gibi şişmiş olduğunu fark etti. ''ah lanet olsun.''
“sen şimdi bu halle nasıl yola devam edeceksin? hem yüzün de kan içinde kalmış.”
elini yüzüne götürdüğünde sağ şakağından yanağına kadar kurumuş kanla kaplanmış olduğunu fark etti.
“sen en iyisi eve dön, daha çoook yolumuz var” dedi kuş tünediği iri bir ağaç kökünün üzerinden.
“bana baksana sen!” diye patladı mary. “sen bana yardımcı olmaya mı çalışıyorsun yoksa beni yolumdan döndürmeye mi anlamadım. eğer istemiyorsan uçup başka bir yere gidebilirsin. ben o lanet yolu tek başıma bulurum!”.
“hey hemen kızma” diye cevap verdi kuş iki kanadını da kaldırıp. “ben sadece sana yardımcı olmaya çalışıyorum. yorgun ve yaralısın, eve dönmek daha mantıklı olur diye düşündüm.”
mary bir cevap vermedi ve ağaç köklerine tutunarak çukurdan tırmanabileceğini hesapladı. normalde olsa bu onun için çocuk oyuncağı olurdu, ama ayağı çok fena durumdaydı. sağlam iki tane kökü sımsıkı tutup tırmanmaya başladı. ilk seferinde acıyla yere yığıldı. ancak çukurdan çıkması için dayanması gerektiğini biliyordu. yoksa burada ölüp gidecekti. yukarıya tırmanana kadar o kadar çok acı çığlığı attı ki muhtemelen ormandaki en vahşi hayvanlar bile korkudan oldukları yere sinip kalmışlardır diye düşündü. en sonunda tırmanışı hıçkırıklar içinde bittiğinde acı ve yorgunlukla kendisini yere bıraktı ve uzun bir süre hareket etmeden o şekilde kaldı. ayağa kalkıp yürüyecek gücü kalmadığı gibi açlıktan ya da acıdan tekrar bayılacağını hissediyordu. üstelik bir değnek yardımı olmadan yürümesi mümkün değildi ve etrafında onu taşıyacak iri bir dal parçası da görünmüyordu. bir süre daha öyle yattıktan sonra az ileriden bir homurtu duydu ama başını kaldırıp bakmaya tenezzül etmedi bile. zaten ne yapabilirdi ki?
biraz sonra çantasını alıp giden boz renkli iri kurt ağzında kalın ve uzun bir dal parçasıyla kızın görüş alanına girdikten sonra dalı yere bırakıp birkaç adım uzaklaştıktan sonra arka ayakları üzerine çöktü. mary ne düşüneceğini bilemiyordu. o kadar yorgun olmasa şaşkınlıktan ağzı açık kalabilirdi ama o sadece gözlerini dikmiş kurda bakıyordu.
“demek yardım etmeye karar verdin” diye kuşun sesi geldi öteden bir yerden.
“evet” diye cevap verdi kurt bakışlarını mary’den ayırmadan. “o bunu hak etti.”
“hey neler oluyor?” diye sordu mary zorlanarak da olsa yerinden doğrulup oturdu. “siz… siz…” dedikten sonra bir kurda bir de mavi kuşa baktı.
“biz hepimiz zümrüdü anka’ya hizmet ederiz” diye cevap verdi kuş. “sınavı geçtin mary, ona gitmeye hak kazandın.”
mary’nin acıdan ya da belki de sevinçten gözleri doldu ama ağlamadı ve yerdeki kalın dalın yardımıyla ayağa kalkıp mavi kuşu takip etmeye başladı. kurt da peşlerinden geliyor ama arada mesafe bırakıyordu.
ilk damlalar yüzüne düşmeye başladığında vakit öğleye doğru yaklaşıyordu ve mary artık o kadar yorulmuştu ki en sonunda bir elma ağacının altına oturduğunu kurt ona bir elma getirene kadar fark etmemişti bile. tam dördüncü elmasını yiyordu ki yağmur hızlandı ve bir süre yola koyulmalarına engel oldu. her üçü de sırılsıklam olsa da kızın eşlikçileri buna aldırıyormuş gibi görünmüyorlardı. mary yırtık pelerininin başlığını başına çekmiş kollarını sağlam bacağına dayamış öylece oturuyordu. öyle bir noktadaydı ki başına gelenleri düşünüp tartacak ya da şaşıracak hali yoktu. acıdan ve yorgunluktan beyni uyuşmuş vaziyetteydi. onu ayık tutan tek şey hedefine odaklanmış olmasıydı.
en sonunda yağmur dindiğinde tekrar yola çıktılar. kuş nereyi gösterirse mary o taraftan gidiyor onun haricinde onlarla konuşmak aklına bile gelmiyordu. sağlam ayağınla bir adım at, sonra değnek olarak kullandığı daldan güç alarak şişmiş olanı yavaşça sürükle. sağlamı at, sonra diğerini sürükle…
mavi kuş “işte geldik” dediğinde mary iki adım daha attı ve ancak ondan sonra durmaları gerektiğini anladı. kafasını kaldırıp baktığında biraz ilerisinde onu ölümüne kovalayan siyah ayının, önünde mışıl mışıl uyuduğu bir mağaranın birkaç adım ötesinde durduklarını gördü.
“içeri girebilirsin kızım” diye sesi geldi kurdun arkadan.
“bak iyi düşün, oraya girersen muhtemelen öleceksin” dedi kuş uyaran bir ses tonuyla.
“kes artık maviş,” diye hırladı kurt arkadan “o burada olmayı hak etti” dedikten sonra mary’nin yanına geldi ve kızı burnuyla hafifçe dürterek içeri girmesi için cesaretlendirdi.
“ne yani, zümrüdü anka içeride mi?” diye sordu mary tedirgince. “sonunda onu görebilecek miyim?”
“evet” diye homurdandı ayı uyuduğu yerden. “maalesef evet.”
mary farkında olmadan tazelenmiş bir enerji ve merakla elinde tuttuğu dala dayanarak elinden geldiği kadar hızla ilerledi ve içeriye adımını attı. beklediğinin aksine mağara oldukça aydınlıktı. tavandan içeriye giren gün ışığı az ileride bir kaide üzerinde duran ve mary’nin ilk bakışta anlamlandıramadığı bir şeyin üzerine vuruyordu. peki o hikâyelerde güzelliğiyle ünlü anka kuşu neredeydi? sırılsıklam kıyafetlerinden su damlata damlata bir iki adım daha yaklaştı ve kaidenin üzerinde bir kıpırtı oldu ve alev renginde el kadar gagası olan bir baş uzandığı yerden hafifçe doğrulup, ona inanmayan gözlerle bakan kıza döndü. mary şaşkınlıktan ağzı açık bir vaziyette istemsiz bir şekilde dayandığı dalı yere düşürdükten hemen sonra kendisi de kalça üstü yere oturdu ve ayağından bütün bedenine bir acı dalgası yayıldı.
kaidenin üstündeki kuş da ayağa kalkmış hüzünlü gözlerle mary’ye bakıyordu. kanatlarından bir tanesinin ucunda duran bir tüy hariç tüm bedeni tamamen çıplaktı. sanki bütün tüyleri yolunmuş gibi görünüyordu. bu bin yıl boyunca düşünse mary’nin aklına gelmeyecek bir manzaraydı.
“sen..” diyebildi en sonunda acıdan yaşarmış gözlerle.
“evet ben zümrüdü anka’yım”
“ama sana ne oldu böyle?” dedikten sonra elleriyle gözyaşlarını sildi. “sen çok farklı görünüyorsun.”
“nerede o efsanevi, dillere destan güzellik değil mi mary?” diye sordu anka ve gülümsedi. “buraya gelebilen hiç kimseyi geri çevirmedim.”
“yani” dedi mary dili damağı kuruduğu için konuşmakta zorlanıyordu “sende yeni tüy çıkmıyor mu?”
anka kuşu bir defa daha hüzünle gülümseyip başını iki yana salladı. “hayır, çıkmıyor çocuğum. tüylerimizi verip vermemek bize kalmış bir şey ama bir zümrüdü anka ona gelen herkese yardım eder.”
“ama bu şekilde sana zor olmuyor mu?”
“benim için korkma bu son tüyü de verdikten sonra ölüp küle dönüşeceğim ve bir gün tekrar belki burada belki de dünyanın bambaşka bir yerinde küllerimden doğacağım” dedikten sonra kanadının ucunda kalmış olan ışık değdikçe sanki alev alıyormuş gibi göz kamaştırıcı görünen tüyü gagasıyla koparıp yere bıraktı. “sen de bunu hak ettin. ancak korkarım ninen için yapabileceğin bir şey kalmadı.”
mary o kadar hızla oturduğu yerden ayağa kalktı ki ayağındaki acıyı bile neredeyse hissetmedi. “ninem…” diyebildi şaşkınlıkla ve dudakları titrerken. “ninem öldü mü?”
“anneni babanı alan hastalık onu da aldı sevgili çocuğum. onun için yaptıkların takdire şayan, senden çok daha güçlü niceleri bunu başaramadılar. ama onun için yapacağın bir şey kalmadı.”
“ah nine” diyebildi mary çatlayan sesle ve tıpkı annesiyle babasını kaybettiği zaman olduğu gibi yapıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. ninesi yatağa düştüğünden beri içinde biriktirdiği bütün acı ve korku, tuttuğu tüm gözyaşları adeta sağanak yağmur gibi gözlerinden boşanıyordu.”
“benim de zamanın geldi” dedi anka uzandığı yerden hüzünlü gözlerle, en sonunda mary sustuğunda. “hafızan silinmeyecek ki zaten buna gücüm kalmadı. benimle ilgili bildiğin ve öğrendiğin her şeyi herkese anlat ki gerçekten neler olduğu bilinsin” dedikten sonra gözlerini kapadı ve bir daha da hiç konuşmadı. sanki tatlı bir rüyaya dalmışçasına huzurlu görünüyordu.
kasaba halkı günlerdir aradıkları mary’yi bir gece ormanın kıyısında baygın ve perişan halde bulmuşlardı. o kadar çok ateşi vardı ki kendi kendine sayıklıyor kimi zaman ninesine kimi zamansa anka kuşuna sesleniyordu. o uyanıp anlatana kadar tam olarak neler olduğunu bilemeyeceklerdi. ancak elinde sımsıkı tuttuğu ve hiçbir şekilde almayı başaramadıkları ışık vurunca alev gibi parlayan, uzun, kırmızı tüyden yola çıkarak bir fikir edinmişlerdi; zümrüdü anka yaşıyordu…
mary yer yer sisli bir havada sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran kadim orman’ın kıyısında durmuş bir sonraki adımını atmayı bekliyordu. üzerinde ormanda daha rahat hareket etmesini ve gizlenmesini sağlayan kahverengi, yeşil karışımı pelerinin başlığı kafasını ve yüzünün bir kısmını örtüyordu. sırtında içinde bolca erzak ve battaniye olan ufak bir çanta vardı. eğer uzaktan onu gören birisi olsa ormana avlanmaya giden bir avcı olduğunu düşünürdü ama henüz güneş kendisini sıradağların ardından yeni yeni göstermeye başladığı için horozlar da dahil kasabadaki herkes yataklarından daha çıkmamıştı. karşılıklı sıradağların tam ortasındaki geniş ve bereketli bir vadide yer alan yaşadığı kasaba, içinde bulunduğu krallığın o kadar uzak ucundaydı ki vergi memurları vergileri toplamak için her yıl gelmek yerine birkaç yılda bir uğrardı. ancak buna rağmen kasaba halkı zaman zaman yabancıları buralarda görmeye alışkınlardı. çünkü renne, doğudaki sıradağın yamacında bulunan, sağlı sollu kilometrelerce uzanan kadim orman’a ev sahipliği yapıyordu. peki neydi bu ormanı bu kadar meşhur eden ve başka ülkelerden bile yabancıları buraya çeken?
“nine, bana şu zümrüdü anka kuşunun hikâyesini anlatır mısın?” diye sordu mary, yatakta ninesinin kucağına sokulmuş uzanırken.
“ah yapma ama, daha kaç kere anlatacağım?” diye karşılık verdi ninesi. ama torunu biliyordu ki ninesinin sesindeki tınıdan, hikâyeyi anlatmaya o da hevesliydi. “hem bugün çok yoruldum, yarın anlatırım.”
işte buydu! ninesi bu son cümleyi söyleyerek mary’nin ısrar etmesini beklediğini belli ediyordu. zaten hep böyle olurdu. mary daha küçük bir çocukken ona bu hikâye anlatıldığında adeta aşık olmuş ve o zamandan beri ninesine defalarca anlattırmıştı. zaten bütün kasaba bu hikâyeyi ve daha nicelerini bilir nesilden nesile aktarırlardı.
“hadi ama benim tatlı ninem, bak zaten ne zamandır anlatmıyorsun” dedi mary yüzünü dönüp ninesinin yanağına bir öpücük kondurduktan sonra.
“eh” dedi yaşlı kadın iç geçirdikten sonra ve ekledi “belli ki senden kurtuluş yok, anlatayım sen de kurtul ben de.”
“kadim orman’ın en derinlerinde, en korkusuz avcıların ya da savaşçıların bile girmeye cesaret edemedikleri yerinde, tüyleri alevler gibi kırmızı, bakanın gözlerini alamadığı ismi zümrüdü anka olan iri bir kuş yaşarmış. o kadar narin ve güzel görünürmüş ki bir kuğu bile onun yanında çirkin kalırmış.”
“nine” diye araya girdi mary “neden gelip de insanların içinde yaşamıyor?”
aslında bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. ama ne zaman bu hikâyeyi dinlese hep araya girer ve cevabını defalarca sorduğu soruları sorardı. çünkü zümrüdü anka hikâyesini her dinlediğinde sanki ilk defa dinliyormuş gibi heyecanlanır ve soru sormadan duramazdı.
“çünkü insanlar açgözlüdür benim tatlı yavrum. eğer gelip içimizde yaşasa onu hemen kafese kapatırlar ve en çok altını verene satarlar ki zaten bir tüyü bile insana küçük bir servet kazandıracak kadar değerlidir.”
“ve bu yüzden de ormanın en derininde saklanıp kendisini koruyor öyle mi?”
“evet canım benim aynen öyle yapıyor. ama eskiden çok çok eskiden bazen geceleri bu kasabayı ziyaret ettiği ya da göklerde uçtuğu görülürmüş. gerçi ne ben ne de benden daha yaşlılar böyle bir şeye şahit olmadı.''
“işte bu güzeller güzeli kuşu görmek için yine çok eskilerde dışarıdan buraya pek çok gezgin, maceracı ya da zorda kalan insanlar gelirmiş.”
“çok azı geri dönmüş ama” diye fısıldadı mary korkuyla.
“çünkü orman tehlikelerle dolu güzel torunum. avcılar bile sadece belli bir kısmına kadar girip avlanırlar daha öteye gitmezler.”
“peki giden niye gidiyor?”
“en çok meraktan” diye cevap verdi ninesi derin bir iç geçirip “merak sevgili çocuğum o kadar güçlü bir duygudur ki insanı pençesine aldı mı onun esaretinden kurtulman neredeyse imkânsız hale gelir. bazıları gelip bu kuşun gerçekten var olup olmadığını görmek ister, bazıları yakalayıp zengin olmak bazıları da sadece bir tüy istemek için…”
“neden tüyünü istiyorlar?”
“anka kuşunun tüyü çok nadirdir. çok zenginler onu kıyafetlerine süs olarak takıp başkalarına hava atarlar. öyle bir görünürmüş ki sanki tüy değil de alev taşıyormuşsun gibi bir izlenim bırakırmış. o yüzden bazıları, daha az aç gözlü olanlar ya da çaresizlikten ölümü bile göze alanlar sırf bir tüy bulabilmek ya da alabilmek umuduyla buralara gelirlermiş ki çaresizlik bir insana öyle şeyler yaptırır ki akla hayale sığmaz. üstelik o tüyün her türlü hastalığa şifa olduğunu da söylerler.”
“hala gelenler var” diye itiraz etti mary.
“eh haklısın yavrucuğum, nadir de olsa geliyorlar. ama eskiden burası yabancı kaynarmış ve kasaba halkı da bundan şikayetçi değilmiş. çünkü yabancı demek altın, gümüş demek doğal olarak.”
“niye daha az kişi geliyor artık?” diye sordu mary ki ne zaman bu soruyu sorsa sesindeki hayal kırıklığı hemen belli olurdu.
“çünkü çok uzun zamandır zümrüdü anka’yı ne gören var ne de duyan. artık gerçek değil de dilden dile anlatılan bir efsane, masal oldu onun varlığı.”
“hayır, hiç de bile. o hala yaşıyor ormanın içlerinde eminim. arkadaşım mark onu bir gece vakti görmüş.”
“mark kıçını bile göremeyecek kadar şaşkın bir aptalken nasıl onun söylediklerine inanıyorsun anlamıyorum!”
“ah bir de şu hafıza kaybı var” dedi mary aceleyle “ onu anlatmadın ama.”
ninesi zar zor bastırdığı esnemesinin ardından “anka kuşunu aramak için ormana gidip de onu bulmuş olanlar ormanda geçirdikleri zamana dair ya hiçbir şey hatırlamazlar ya da bölük pörçük anılar. çünkü…”
“başkalarına da anlatıp ona nasıl ulaşacaklarını söylemesinler diye” cümleyi tamamladı mary. ancak ninesi cevap vermedi, çünkü çoktan uykuya dalmıştı bile.
“tatlı rüyalar nineciğim.”
mary burnunu çekip bir adım attı ama devamını getiremedi. halbuki onlarca defa bu ormandan içeri girmişti. ama şimdi sanki bir güç onu yerinden tutuyor daha fazla ilerlemesine müsaade etmiyordu. en sonunda yumruklarını sıkıp derin bir nefes aldıktan sonra o tanıdık ağaçların arasına daldı.
o da tıpkı babası gibi bir avcıydı. ormanda ne bulursa avlar ve evin geçimine bu şekilde katkı sağlardı. bir erkek çocukları olmadığı için babası onu da tıpkı kendisi gibi avcı olarak yetiştirmişti. annesi yıllarca buna itiraz edip avcılığın bir kız için çok tehlikeli ve uygunsuz olduğunu söylese de en sonunda pes etmiş ve baba kızı kendi hallerine bırakmıştı. mary ormanın içinde sessizce ilerlerken, annesi ve babası aklına gelince içi cız etti. onları birkaç yıl önce kanlı öksürükten kaybettiğinden beri kırılan kalbi hiç tam düzelmemiş ve zaman zaman sızlamaya devam etmişti. lanet hastalığın bir çaresi yoktu ve o kadar bulaşıcıydı ki belirti gösterenler hemen ayrı bir yere alınır ve uzaktan tedavi edilmeye çalışılırdı. bu zamana kadar o illete yakalanıp da kurtulan neredeyse hiç olmamıştı. üstelik nasıl ve nereden bulaştığı da belli olmuyordu. geldiği hızla kayboluyor, sonra tekrar gelip birkaç can alıp tekrar gidiyordu.
onlar öldükten sonra mary, ninesi ve teyzesiyle baş başa kalmıştı. hayatta sahip olduğu yegâne iki kişi onlardı ve şimdi onlardan habersiz muhtemelen bir daha geri dönemeyeceği bir yolculuğa çıkmıştı. attığı her adımla içindeki endişe ve korku biraz biraz dinmeye başlamıştı. bu yaşlı ve bereketli orman en azından belli bir sınıra kadar adeta onun evi gibiydi. o sınırdan ötesi en tecrübeli avcılar için bile tehlikeliydi ama mary şimdilik işin bu kısmını düşünmemeye çalışıyordu. ailesini kaybettikten sonra hemen hemen her gün ormana gelir, bazen sadece kendi başına saatlerce otururdu. bazı zamanlar ise mark ile kamp yapmaya gelirlerdi. bazen tavşan ya da bıldırcın avlarlar bazen de sadece meyve toplayıp onları yerlerdi. işte ne zaman kamp ateşinin başına geçseler konu dönüp dolaşıp hep aynı yere gelirdi. acaba zümrüdü anka nasıl bir şeye benziyordu? gerçekten onu bulan herkese yardım ediyor muydu? bir gün beraber onu aramaya çıksalar ne olurdu acaba?
sonu gelmeyen sohbetlerin ve kurdukların hayallerin sonunda uyurlar, ertesi gün evlerine dönerlerdi. “bir şeyi hayal etmekle onu gerçekleştirmek aynı şey değil çocuğum” derdi ninesi “hayaller tatlıdır, gerçekler ise acı…”
kocaman kayın ağaçlarının arasından geçerken aklına gelmişti bu öğüt. yıllar boyunca o ateş kuşunun hayalini kurmuştu. ormana girecek, bütün engelleri aşacak ve anka’yı görecekti. hatta ondan bir tüy bile istemeyecekti. “ben” diyecekti, “buraya sadece seni görmeye geldim, senden tüy istemiyorum. çünkü zengin olmaya ihtiyacım yok.” ve anka da onun bu yüce tavrı karşısında önce şaşıracak sonra da takdirle karşılayacaktı. “tek bir şey istiyorum senden” diyecekti, “lütfen hafızamı silme, böylece seni gördüğümü herkese anlatayım. ama söz veriyorum seni nasıl bulduğumu kimseye anlatmam.”
bir yandan yürürken bir yandan da gülümseyip başını iki yana salladı. ne kadar da çocuksu hayallerdi ve ninesi ne kadar da haklıydı. önünde sonsuza kadar uzanıyormuş gibi duran ormana bakınca, başarısız olma ihtimalinin neredeyse kaçınılmaz olduğu kafasına dank etmişti. sen kim onu bulmak kim seni lanet olası aptal! tam vazgeçip geri dönecekti ki, bu yola neden çıktığını hatırladı ve sırtını aydınlığa dönüp tekrar ilerlemeye başladı. ya ölecekti ya da bulacaktı. başka türlü bir dönüş yoktu onun için…
ilk gün neredeyse hiç dinlenmeden akşama kadar yürümüş ve en sonunda ormanın derin noktalarına giden sınıra ulaşmıştı. daha önce birkaç defa buraya babasıyla bir defa da mark’la beraber gelmişti ama diğer tarafa hiç adım atmamışlardı. “orman bize yeterince şey sunuyor, daha derinlere inmenin ve hayatımızı riske etmenin anlamı yok” demişti babası ciddi bakışlarla bir keresinde tam sınırda durduklarında. “anka kuşunun hikâyesi bana da her zaman çok çekici gelmiştir ama onu arayıp bulmayı hiç düşünmedim” diye devam etmiş ve gülümsemişti. “çünkü, her şeye sahibim. iyi bir ailem, tok bir karnım var. daha fazlasını neden isteyeyim ki?”
mary babasıyla o konuşmayı yaptığı yere battaniyesini serip oturmuş, kollarıyla dizlerine sarılmış nerdeyse nefes almadan karşıya, ormanın vahşi kısmına bakıyordu. nereden başlayacağıyla ilgili belli belirsiz fikirleri vardı ve bu fikirlerin üzerine bir plan kurmuştu. zaten yıllar boyunca anka kuşu efsanesi ile ilgili anlatılan her şeyi dinlemiş, bulabildiği tüm kitapları okumuştu. bu efsane kendi kasabasında on yıllardır bilindiği için orada yaşayanlara sıradan gelir ve günlük hayatlarının bir parçası, hatta bir gelenek olarak kabul ederlerdi. ancak nadir de olsa zaman içinde konuyu daha fazla merak edip araştıranlar da olmuştu. kimi en sonunda dayanamayıp ormana aramaya gitmiş ve geri dönmemiş, daha az cesur olan ya da başka bir bakış açısıyla daha temkinli olan kimi ise sadece teorik olan bilginin peşine düşmüştü. kasabanın belediye başkanının büyük büyük dedesi de sadece bilgi edinerek daha fazlasını öğrenmek isteyen konunun uzmanlarındandı ve geride sayfaları çok yıpranmış kendi fikirlerini yazdığı bir kitap da bırakmıştı. belediye başkanı kendi evinde incelemesi kaydıyla mary’ye kitabı vermişti ki mary o zamanlar sadece daha fazla şey öğrenmek için çabalıyordu. kitapta yazana göre kasabalıların ormanın derin noktası olarak isimlendirdikleri sınırdan sonrası sanki bambaşka bir dünya gibiydi. evet aynı orman, aynı ağaçlar, aynı hayvanlardı. ama yazarın teorisine göre; zümrüdü anka çok güçlü bir sihirli yaratıktı ve kendisini korumak için ormanın en derininde yaşıyordu. işte o efsanevi kuşun sahip olduğu sihir ister istemez zaman içinde dalga dalga yayılarak belli bir noktaya kadar etrafındaki her şeyi etkiliyor ve muhtemelen kendisine hizmet etmelerini sağlıyordu. ama nasıl? işte buna cevap verebilmek için ormana gidip neler olduğunu yerli yerinde görmek gerekiyordu ama yazar bu konuya hayatını feda etmeyi göze alacak kadar meraklı olmadığını da belirtmeden geçmemişti. üstelik, canlı dönse bile hiçbir şey hatırlamayacağı için bu yolculuğa çıkmak faydasızdı. kitabın en sonunda ''bu zamana kadar edindiğim izlenimlere göre, anka kuşu merhametsiz ya da düşünüldüğü kadar vahşi olmayabilir. eğer öyle olsaydı kimse oradan canlı dönmez ve ellerinde bir tüy olmazdı. bir sır olmalı… geri dönen pek az kişinin hatırlamadığı ama hepsinin ortak bir yanı olmalı ki oradan ellerinde bir tüyle dönmüşler. belki de o efsanevi kuş bir şekilde onları bir tehdit olarak görmemiş ve canlı olarak dönmelerine müsaade etmiştir. ya da belki gerçekten ona ihtiyaç duyduklarını anlamış ve yardım etmeye karar vermiş olabilir. ne de olsa güçlü bir büyüye sahip. sonuç olarak eğer ben onu bulmaya gidecek olsaydım, zaten riske girmişken yanıma tehdit oluşturabilecek hiçbir silah almazdım…'' yazıyordu.
mary daha şimdiden o ihtiyarın öğüdünü tuttuğuna pişman olmuştu. yayını ve hançerini yanında getirmediği için içten içe kendisine kızgınlık duyuyordu ama sesi çok cılız çıkan bir parçası da böylesinin daha iyi olduğunu fısıldıyordu. mevsim ilkbaharla yaz aylarının tam buluştuğu noktadaydı ve bu dönemler kolay kolay yağmur yağmazdı. o yüzden hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra battaniyesini altına serdi ve rahatsız bir uykuya daldı. sabaha karşı karmakarışık gördüğü rüyaların arasında birkaç defa korkuyla uyanmış ama etrafta bir tehlike görmemişti. ertesi sabah güneş doğmadan uyandığında orman derin bir sessizlik içindeydi. mary sanki misafirliğe geldiği bir evde ev sahiplerinden önce uyanmış ve onların da uyanmasını bekliyormuş gibi hissetti.
yola çıkmak için güneşin doğuşunu sabırla bekleyip çantasını sırtına attıktan sonra derin bir nefes alıp sınırı geçti. ve beklediğinin aksine hiçbir şey olmadı. sanki sınırı geçtiğinde hiç beklemediği garipliklerle karşılaşacakmış gibi bir beklenti içindeydi. ancak her şey normal görünüyordu. orman yavaş yavaş uyanırken bir yandan ilerliyor ama tam olarak nereye gideceğini de bilmiyordu. daha önce hiç geçmediği sınırı geçip daha derinlere yol almak onu hem heyecanlandırıyor hem de korkutuyordu. heyecanlanıyordu çünkü babasının bile yapmadığı bir şeyi yapmış olmanın verdiği bir gurur vardı içinde ve tabii ki bilinmezliğe her adımıyla daha da yaklaşmak, sanki büyük bir şey başarıyormuş hissi veriyordu. korkuyordu çünkü tamamen savunmasızdı. eğer karşısına aniden bir tehlike çıkarsa kaçmaktan başka yapacağı bir şey yoktu ve bu da iyi bir plan sayılmazdı. üstelik ağaçların dalları güneş ışığını kesecek kadar birbirine yakın duruyordu ve yer yer karanlık olan kısımlarda önüne bir şeylerin fırlama ihtimali onu tedirgin ediyordu.
öğleden sonra tam molasını bitirip toplanıyordu ki çok da uzak olmayan bir mesafeden kurt uluması duydu ve bir an olduğu yerde donup kaldı. tam da mola verdiği sırada yolculuğunun ne kadar da sorunsuz geçtiğini düşünmüştü. hızla çantasını ve battaniyesini toplarken uluma sesi az öncekine göre o kadar yakın bir yerden geldi ki mary her şeyi olduğu gibi bırakıp kaçmaya başladı ama kurtların sürü olarak avlandığı aklına geldiğinde az ilerisinde heybetli bir şekilde duran meşe ağacına tırmanmaya başladı. olabildiğince yükseğe tırmandıktan sonra bir yandan düşmemek için sımsıkı tutunurken bir yandan da nefes alışverişini kontrol etmeye çalıştı. daha önce bir kurtla karşılaşmamıştı ama çok zeki hayvanlar olduğu konusunda defalarca uyarılmıştı. üstelik hassas koku alma duyularıyla onun varlığından haberdar olacaklardı ama en azından nefesini kontrol altına alabilirse belki yerini bulamazlar ve giderlerdi. üzerinde bulunduğu kalın dala dikkatli bir şekilde oturduğu sırada mola verdiği yerin yakınına boz renkli iri bir kurt geldi. hayvan o kadar korkutucu görünüyordu ki muhtemelen mary’yi tek bir lokmada yutabilirdi. kurt bir süre etrafı koklayıp yerde duran battaniye ve çantanın yanına gitti. bir süre burnunu çantanın içine sokup kokladıktan sonra çantayı dişlerinin arasına alıp oradan uzaklaştı. ''ah lanet olsun, yiyeceklerim gitti!''
yaşadığı hayal kırıklığı o kadar büyüktü ki uzun bir süre ne düşüneceğini bilemeden ağacın tepesinde öylece oturdu. yanında yayı ya da en azından hançeri olsaydı avlanıp yiyecek sorununu çözebilirdi. yola daha yeni çıkmıştı ve kaç gün daha ormanda kalacağını bilmiyordu. karnını doyurmak için tek umudu karşısına meyve ağaçlarının çıkmasını beklemek olacaktı ama buna güvenerek yola devam etmek gerçekten alınabilecek bir risk miydi? eğer şimdi geri dönmeye karar verirse bir şekilde geldiği yoldan geri gidip eve dönüş yolunu bulabilirdi. tam yerinden kalkıp ağaçtan inmeye karar verdiği sırada yola neden çıktığını hatırladı ve gözleri doldu. yola çıktığından beri tek düşündüğü şey hedefe ulaşmak ve bunu yaparken hayatta kalmaya çalışmaktı. her şeyi bir kenara bırakıp sadece bunları düşünüyordu, üstelik çantasının elinden gitmesi de tam bir şok olmuştu. işte tüm bunlar ona, bu sonu bilinmez ölüm kalım yolculuğuna neden çıktığını unutturmuştu. neden bu tehlikeyi göze aldığını ve neden geri dönmemeyi bile kabullendiğini bir kenara bırakmıştı. halbuki asıl hatırlaması gereken ve aklından çıkartmaması gereken tek şeyi öylece bir kenara bırakmıştı. ah lanet olsun diye içinden geçirirken bir yandan da gözyaşları sicim gibi yanağından akıyordu. kurt tehlikesinin geçtiğinden emin de olamadığı için olabildiğince sessiz ve içli içli ağlıyordu. hayır, geri dönmek yok, gerekirse açlıktan ölürüm ama yine de geri dönmem.
“sen neden ağlıyorsun?” diye bir ses duyduğunda o kadar korktu ki neredeyse dengesini kaybedip ağaçtan düşecekti ancak son anda ağacın gövdesine yapışıp tekrar dengesini buldu ve korka korka hemen yanı başında duran, serçe büyüklüğündeki, masmavi tüylü kuşa baktı. kuş az ilerisinde durmuş başını hafifçe yana yatırıp merakla ona bakıyordu.
“sen… sen gerçekten de konuşuyor musun?” diye sordu mary gerçekten bir cevap alabileceğinden şüphe ederek.
“buna neden bu kadar şaşırdın ki? sen de konuşuyorsun ya?” diye cevap verdi mavi kuş olduğu yerden kıpırdamadan.
mary şaşkınlıktan neredeyse küçük dilinin yutacaktı. daha önce konuşan kuşlar görmüştü, ormandaki muhabbet kuşlarını yakalayıp onlara bir iki kelime öğreten birilerine şahit olmuştu. hatta belediye başkanının evinde bir papağan bile vardı ve kısa cümleler kurabiliyordu. ama karşısındaki bu küçük yaratık adeta bir insanmışçasına cümle kuruyor, kendi içinde mantık yürütüp soru soruyordu. dengesini kaybetmemek için bir eliyle ağaca tutunan mary boşta kalan koluyla yüzündeki gözyaşlarını sildi.
“yani, daha önce bu şekilde konuşan bir kuş görmemiştim, o yüzden şaşırdım.”
“ah işte bunda haklısın” diye cevap verdi mavi kuş neşeyle ve devam etti “her hayvanın kendine özgü bir dili vardır. ancak” dedikten sonra bir kanadını kaldırıp adeta ders veren bir öğretmen gibi hareket ettirdi “buralarda yaşayanlar insanların dilini de konuşabilirler.”
bu anka kuşunun etkisi olmalı diye içinden geçirdi mary heyecanlanarak. belki de onun sihri diğer hayvanlar üzerinde böyle bir etki bırakıyordur. doğru yoldayım galiba…
“bu arada çok şanslısın” dedi mavi kuş “o lanet kurt seni yakalasaydı kendisine güzel bir ziyafet çekerdi.”
“eh şimdilik çantamdaki yiyeceklerle yetinmek zorunda kalacak” diye cevap verdi mary bir yandan da etrafına baktı o korkunç yaratıktan bir iz arayarak. “acaba sen zümrüdü anka’yı görmüş olabilir misin?”
“senin de onu aramaya geldiğini biliyorum” diye cevap geldi karşısından “uzun süreden beri sen onu arayan karşılaştığım ilk kişisin.”
“peki son gördüğün kişi onu bulabilmiş miydi? bana yol gösterip onu bulmama yardımcı olur musun?” diye sordu mary merakla.
“maalesef hayır, son kişi koca ayının midesinde duruyor. o yüzden yol yakınken geri dönmeni tavsiye ederim” dedikten sonra kurnaz kurnaz bakıp devam etti “sana dönüş yolunu gösterebilirim ve böylece evine dönersin.”
“senden nasihat istemedim!” dedi mary kızgınlıkla “buraya kadar geldim ya onu bulacağım ya da burada öleceğim!''
mavi kuş bir süre cevap vermeden durup öylece baktıktan sonra içini çekti “peki madem, ama başına bir şey gelirse sorumluluk almam. üstelik” dedikten sonra uyarırcasına ufak tüylü kanadını kaldırdı “anka kuşu misafirlerden hiç hoşlanmaz ve seni bir çırpıda yiyiverir.”
mary’nin içi bu son uyarıyla beraber korkuyla doldu ama yine de tutunduğu bir umut vardı “geri dönenler oldu, başarılı olanlar oldu” diye cevap verdi istemeden cılız bir sesle.
mavi kuş havalanıp çoktan yere konmuştu ama mary’nin ağaçtan inmesi biraz zaman aldı. en sonunda yola çıktıklarında omzunda kuş, elinde kurdun dokunmadığı battaniyesi ormanın derinlerine doğru yol almaya başladılar. yer yer ağaçların dalları gökyüzünü tamamen kapatıyor ve günün ortasında ormana geceymiş hissi veriyordu.
“daha ne kadar yolumuz kaldı?” diye sordu mary akşama doğru yorgunluktan bitmiş bir vaziyette, her halinden yıllardır orada durduğu belli olan bir kütüğe sırtını vermiş otururken. karnı açlıktan şikâyet edercesine gurulduyordu.
“daha çooook var” diye cevap verdi kuş yanı başından. “daha şimdiden yoruldum diyorsan bence hiç devam etme.”
“ne kadar yol kaldığını merak edemez miyim?” diye sordu mary sinirle. “üstelik yoruldum da demedim.”
“sen demedin ama yüzün her şeyi ortaya döküyor” dedi kuş bilmiş bir tavırla.
“buralarda meyve ağaçları var mı?” diye sordu mary yerinden kalkarken. açlığa bir çözüm bulmalıydı ve şimdiye kadar ne meyve ağacı görmüştü ne de susuzluğunu giderecek bir kaynak.
“o ağaçlar daha çok sizin evlerinize yakın yerlerde olur, buralarda göremezsin. hadi bakalım biraz daha devam edelim” dedi kuş, havalanıp mary’nin hemen önünde onun da ayağa kalkmasına teşvik etmek için kanatlarını hızlı hızlı çırpmaya başladı.
gecenin karanlığında pek çok böceğin şarkıları eşliğinde yollarına devam ettiler. bu seslere kimi zaman bir baykuş ötüşü kimi zaman da bir tilkinin tuhaf çığlıkları eşlik ediyordu. mary ormanın kendine has seslerini her zaman çok huzur verici bulurdu. içinde taşıdığı ve her adımında bastırmaya çalıştığı korkuyu bir kenara bırakıp kendisini sadece seslere bıraktı. böylece zihnini boşaltıp rahatlamaya ve sakinleşmeye başlarken hemen sol tarafından önce bir homurdanma ardından da yüksek sesli bir kükreme geldi. mary olduğu yerde donup kaldı. korku onu öyle bir ele geçirmişti ki ya da bu durumda pençesine almıştı ki beyni çığlık çığlığa kaçmasını söylese de bacaklarına söz geçiremiyordu. az sonra daha önce hiç görmediği kadar iri, simsiyah bir ayının başı çalılıkların arasından çıktı ve karanlık gözlerini mary’ye dikti.
“kaç” diye bağırdı kuş telaşla “eğer canını seviyorsan kaç!”
işte bu uyarı mary’yi kendine getirdi. bacakları sonuna kadar gerilip en sonunda fırlayan bir yay gibi onu ayıdan uzaklaştırmaya başladı. ancak ayı da hemen peşindeydi ve dört bacağı üzerinde koşmanın verdiği avantajla her saniye kıza biraz daha yaklaşıyordu. mary’nin korkudan kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyordu. bacakları adeta kendi kendine uçarcasına onu taşırken akşamın karanlığında nereye gittiğini bilmiyordu. tam bir adımını atmış diğerini da atmak için bacağını öne geçirmişken ayağının altında sert zemini hissetmediğini fark etti ve bir an sonra her şey karanlığa gömüldü.
başında şiddetli bir ağrıyla uyandığında, havanın aydınlık olduğunu fark etti ve ağzından istemsiz bir inleme çıktı.
“ah sonunda uyandın” diye bir sesi geldi kucağından. mavi kuş oturmuş ona anlaşılmaz gözlerle bakıyordu. kızın uyandığına sevinmiş miydi üzülmüş müydü pek belli olmuyordu.
mary etrafına baktığında derin bir çukurda olduğunu gördü. ne kadar derin olduğunu ya da çukurdan çıkıp çıkamayacağını ayağa kalkmadan anlamak pek mümkün görünmüyordu. etrafında topraktan dışarı fırlamış ağaç kökleri vardı ve onlardan bir tanesine tutunup doğrulmaya çalışırken acıyla çığlık attı. sağ ayağının üzerine basamıyordu ve eğilip daha dikkatli baktığında bileğinin davul gibi şişmiş olduğunu fark etti. ''ah lanet olsun.''
“sen şimdi bu halle nasıl yola devam edeceksin? hem yüzün de kan içinde kalmış.”
elini yüzüne götürdüğünde sağ şakağından yanağına kadar kurumuş kanla kaplanmış olduğunu fark etti.
“sen en iyisi eve dön, daha çoook yolumuz var” dedi kuş tünediği iri bir ağaç kökünün üzerinden.
“bana baksana sen!” diye patladı mary. “sen bana yardımcı olmaya mı çalışıyorsun yoksa beni yolumdan döndürmeye mi anlamadım. eğer istemiyorsan uçup başka bir yere gidebilirsin. ben o lanet yolu tek başıma bulurum!”.
“hey hemen kızma” diye cevap verdi kuş iki kanadını da kaldırıp. “ben sadece sana yardımcı olmaya çalışıyorum. yorgun ve yaralısın, eve dönmek daha mantıklı olur diye düşündüm.”
mary bir cevap vermedi ve ağaç köklerine tutunarak çukurdan tırmanabileceğini hesapladı. normalde olsa bu onun için çocuk oyuncağı olurdu, ama ayağı çok fena durumdaydı. sağlam iki tane kökü sımsıkı tutup tırmanmaya başladı. ilk seferinde acıyla yere yığıldı. ancak çukurdan çıkması için dayanması gerektiğini biliyordu. yoksa burada ölüp gidecekti. yukarıya tırmanana kadar o kadar çok acı çığlığı attı ki muhtemelen ormandaki en vahşi hayvanlar bile korkudan oldukları yere sinip kalmışlardır diye düşündü. en sonunda tırmanışı hıçkırıklar içinde bittiğinde acı ve yorgunlukla kendisini yere bıraktı ve uzun bir süre hareket etmeden o şekilde kaldı. ayağa kalkıp yürüyecek gücü kalmadığı gibi açlıktan ya da acıdan tekrar bayılacağını hissediyordu. üstelik bir değnek yardımı olmadan yürümesi mümkün değildi ve etrafında onu taşıyacak iri bir dal parçası da görünmüyordu. bir süre daha öyle yattıktan sonra az ileriden bir homurtu duydu ama başını kaldırıp bakmaya tenezzül etmedi bile. zaten ne yapabilirdi ki?
biraz sonra çantasını alıp giden boz renkli iri kurt ağzında kalın ve uzun bir dal parçasıyla kızın görüş alanına girdikten sonra dalı yere bırakıp birkaç adım uzaklaştıktan sonra arka ayakları üzerine çöktü. mary ne düşüneceğini bilemiyordu. o kadar yorgun olmasa şaşkınlıktan ağzı açık kalabilirdi ama o sadece gözlerini dikmiş kurda bakıyordu.
“demek yardım etmeye karar verdin” diye kuşun sesi geldi öteden bir yerden.
“evet” diye cevap verdi kurt bakışlarını mary’den ayırmadan. “o bunu hak etti.”
“hey neler oluyor?” diye sordu mary zorlanarak da olsa yerinden doğrulup oturdu. “siz… siz…” dedikten sonra bir kurda bir de mavi kuşa baktı.
“biz hepimiz zümrüdü anka’ya hizmet ederiz” diye cevap verdi kuş. “sınavı geçtin mary, ona gitmeye hak kazandın.”
mary’nin acıdan ya da belki de sevinçten gözleri doldu ama ağlamadı ve yerdeki kalın dalın yardımıyla ayağa kalkıp mavi kuşu takip etmeye başladı. kurt da peşlerinden geliyor ama arada mesafe bırakıyordu.
ilk damlalar yüzüne düşmeye başladığında vakit öğleye doğru yaklaşıyordu ve mary artık o kadar yorulmuştu ki en sonunda bir elma ağacının altına oturduğunu kurt ona bir elma getirene kadar fark etmemişti bile. tam dördüncü elmasını yiyordu ki yağmur hızlandı ve bir süre yola koyulmalarına engel oldu. her üçü de sırılsıklam olsa da kızın eşlikçileri buna aldırıyormuş gibi görünmüyorlardı. mary yırtık pelerininin başlığını başına çekmiş kollarını sağlam bacağına dayamış öylece oturuyordu. öyle bir noktadaydı ki başına gelenleri düşünüp tartacak ya da şaşıracak hali yoktu. acıdan ve yorgunluktan beyni uyuşmuş vaziyetteydi. onu ayık tutan tek şey hedefine odaklanmış olmasıydı.
en sonunda yağmur dindiğinde tekrar yola çıktılar. kuş nereyi gösterirse mary o taraftan gidiyor onun haricinde onlarla konuşmak aklına bile gelmiyordu. sağlam ayağınla bir adım at, sonra değnek olarak kullandığı daldan güç alarak şişmiş olanı yavaşça sürükle. sağlamı at, sonra diğerini sürükle…
mavi kuş “işte geldik” dediğinde mary iki adım daha attı ve ancak ondan sonra durmaları gerektiğini anladı. kafasını kaldırıp baktığında biraz ilerisinde onu ölümüne kovalayan siyah ayının, önünde mışıl mışıl uyuduğu bir mağaranın birkaç adım ötesinde durduklarını gördü.
“içeri girebilirsin kızım” diye sesi geldi kurdun arkadan.
“bak iyi düşün, oraya girersen muhtemelen öleceksin” dedi kuş uyaran bir ses tonuyla.
“kes artık maviş,” diye hırladı kurt arkadan “o burada olmayı hak etti” dedikten sonra mary’nin yanına geldi ve kızı burnuyla hafifçe dürterek içeri girmesi için cesaretlendirdi.
“ne yani, zümrüdü anka içeride mi?” diye sordu mary tedirgince. “sonunda onu görebilecek miyim?”
“evet” diye homurdandı ayı uyuduğu yerden. “maalesef evet.”
mary farkında olmadan tazelenmiş bir enerji ve merakla elinde tuttuğu dala dayanarak elinden geldiği kadar hızla ilerledi ve içeriye adımını attı. beklediğinin aksine mağara oldukça aydınlıktı. tavandan içeriye giren gün ışığı az ileride bir kaide üzerinde duran ve mary’nin ilk bakışta anlamlandıramadığı bir şeyin üzerine vuruyordu. peki o hikâyelerde güzelliğiyle ünlü anka kuşu neredeydi? sırılsıklam kıyafetlerinden su damlata damlata bir iki adım daha yaklaştı ve kaidenin üzerinde bir kıpırtı oldu ve alev renginde el kadar gagası olan bir baş uzandığı yerden hafifçe doğrulup, ona inanmayan gözlerle bakan kıza döndü. mary şaşkınlıktan ağzı açık bir vaziyette istemsiz bir şekilde dayandığı dalı yere düşürdükten hemen sonra kendisi de kalça üstü yere oturdu ve ayağından bütün bedenine bir acı dalgası yayıldı.
kaidenin üstündeki kuş da ayağa kalkmış hüzünlü gözlerle mary’ye bakıyordu. kanatlarından bir tanesinin ucunda duran bir tüy hariç tüm bedeni tamamen çıplaktı. sanki bütün tüyleri yolunmuş gibi görünüyordu. bu bin yıl boyunca düşünse mary’nin aklına gelmeyecek bir manzaraydı.
“sen..” diyebildi en sonunda acıdan yaşarmış gözlerle.
“evet ben zümrüdü anka’yım”
“ama sana ne oldu böyle?” dedikten sonra elleriyle gözyaşlarını sildi. “sen çok farklı görünüyorsun.”
“nerede o efsanevi, dillere destan güzellik değil mi mary?” diye sordu anka ve gülümsedi. “buraya gelebilen hiç kimseyi geri çevirmedim.”
“yani” dedi mary dili damağı kuruduğu için konuşmakta zorlanıyordu “sende yeni tüy çıkmıyor mu?”
anka kuşu bir defa daha hüzünle gülümseyip başını iki yana salladı. “hayır, çıkmıyor çocuğum. tüylerimizi verip vermemek bize kalmış bir şey ama bir zümrüdü anka ona gelen herkese yardım eder.”
“ama bu şekilde sana zor olmuyor mu?”
“benim için korkma bu son tüyü de verdikten sonra ölüp küle dönüşeceğim ve bir gün tekrar belki burada belki de dünyanın bambaşka bir yerinde küllerimden doğacağım” dedikten sonra kanadının ucunda kalmış olan ışık değdikçe sanki alev alıyormuş gibi göz kamaştırıcı görünen tüyü gagasıyla koparıp yere bıraktı. “sen de bunu hak ettin. ancak korkarım ninen için yapabileceğin bir şey kalmadı.”
mary o kadar hızla oturduğu yerden ayağa kalktı ki ayağındaki acıyı bile neredeyse hissetmedi. “ninem…” diyebildi şaşkınlıkla ve dudakları titrerken. “ninem öldü mü?”
“anneni babanı alan hastalık onu da aldı sevgili çocuğum. onun için yaptıkların takdire şayan, senden çok daha güçlü niceleri bunu başaramadılar. ama onun için yapacağın bir şey kalmadı.”
“ah nine” diyebildi mary çatlayan sesle ve tıpkı annesiyle babasını kaybettiği zaman olduğu gibi yapıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. ninesi yatağa düştüğünden beri içinde biriktirdiği bütün acı ve korku, tuttuğu tüm gözyaşları adeta sağanak yağmur gibi gözlerinden boşanıyordu.”
“benim de zamanın geldi” dedi anka uzandığı yerden hüzünlü gözlerle, en sonunda mary sustuğunda. “hafızan silinmeyecek ki zaten buna gücüm kalmadı. benimle ilgili bildiğin ve öğrendiğin her şeyi herkese anlat ki gerçekten neler olduğu bilinsin” dedikten sonra gözlerini kapadı ve bir daha da hiç konuşmadı. sanki tatlı bir rüyaya dalmışçasına huzurlu görünüyordu.
kasaba halkı günlerdir aradıkları mary’yi bir gece ormanın kıyısında baygın ve perişan halde bulmuşlardı. o kadar çok ateşi vardı ki kendi kendine sayıklıyor kimi zaman ninesine kimi zamansa anka kuşuna sesleniyordu. o uyanıp anlatana kadar tam olarak neler olduğunu bilemeyeceklerdi. ancak elinde sımsıkı tuttuğu ve hiçbir şekilde almayı başaramadıkları ışık vurunca alev gibi parlayan, uzun, kırmızı tüyden yola çıkarak bir fikir edinmişlerdi; zümrüdü anka yaşıyordu…
devamını gör...
223.
bank
sabahın ışıklarıyla birlikte bir kız oturmuş bir banka deniz kenarında martıları izliyor. daha az önce evsiz bir ayyaş kalkmış o banktan. ayyaşın hayallerinden çok farklı hayallere sahip kız. beyaz atlı prens falan bekliyor. kısa saçlı uzun boylu, kaytan bıyıklı bir genç hayallerini süslüyor. çantası gevşiyor ellerinden, ne denizi görüyor ne dünyayı, sanki bir masalın içinde.
bu sırada elinde simitle dalgın bir çocuk gelip oturuyor, neden sonra kızı fark ediyor, o kadar dalgın. çocuk yalnızlığa ve bu banka her sabah yalnız oturup simitlerini yemeye bir de martıları izlemeye çok alışık. ayyaştan ve her gece kurduğu hayallerden o da habersiz. kendi dalgınlığında kademe atlayarak ikinci seviye bir dalgınlık geçiriyor bir süre kalksam mı diye düşünürken kızın yanında sonra boş veriyor. birinci kademe dalgınlığına dönmek isterken kızın kendisine aval aval baktığını fark ediyor. kız da farkında değil pek tabi avallığının, masalla gerçek arasında. çocuğun henüz terleyen bıyıkları pek hayalleriyle uyuşmuyor ve pek de beyaz atı varmış gibi durmuyor. hatta saçları bile kısa değil, yeni yetme üniversiteliler gibi, uzatmaya başlamış tam uzun da değil.
çocuk saçını kore filmlerindeki komik ama romantik karakterler gibi savuruyor. ve o anda kendini ne kadar karizmatik hissetse de komik gözüküyor.
kız gülümsüyor. neden sonra(bugün herhalde her şey olması gerekenden biraz daha sonra oluyor.) elindeki simidi paylaşmanın iyi olabileceğini düşünüyor, çocuk. kız hemen teşekkür ederim yemeyeceğim diyor. seni küçük şapşal diyor bizim çocuk çok film izlediğinden olsa gerek ve çok komik duruyor bu sözler üzerinde. senin için değil martılar için. kız hafiften utanıyor. alıyor simidi. çantayı bankta bırakıyor, koşuyor deniz kenarına. martılara simit atıyor. bu sırada çocuk saatine bakıyor o da ne! geç kalmış, bir kâğıt çıkarıyor. lütfen beni ara yazıyor çantanın üstüne bırakıyor ve koşarak uzaklaşıyor. kız fark etmiyor, çünkü tam bu sırada martılara simit atarken, hayalindeki prensle banktaki çocuğu uzlaştırmaya çalışıyor kafasında, simidin son parçasını atarken bir bisikletli kıza çarpıyor, kız suya düşüyor. korkmayın bu kadarcık suda kimse boğulmaz. bir kalabalık toplanıyor yine de kızın etrafında. bu sırada ayyaş kendi bankının önünden geçerken çantayı alıyor, çok normalmiş gibi… kimse görmüyor. kâğıt rüzgârda uçuyor.
her şey sakinleştiğinde kız çantasını almak için banka geliyor ve her şey oturuyor kafasında. vay adi diyor çocuğa, beni suya iten de oydu kesin...
sabahın ışıklarıyla birlikte bir kız oturmuş bir banka deniz kenarında martıları izliyor. daha az önce evsiz bir ayyaş kalkmış o banktan. ayyaşın hayallerinden çok farklı hayallere sahip kız. beyaz atlı prens falan bekliyor. kısa saçlı uzun boylu, kaytan bıyıklı bir genç hayallerini süslüyor. çantası gevşiyor ellerinden, ne denizi görüyor ne dünyayı, sanki bir masalın içinde.
bu sırada elinde simitle dalgın bir çocuk gelip oturuyor, neden sonra kızı fark ediyor, o kadar dalgın. çocuk yalnızlığa ve bu banka her sabah yalnız oturup simitlerini yemeye bir de martıları izlemeye çok alışık. ayyaştan ve her gece kurduğu hayallerden o da habersiz. kendi dalgınlığında kademe atlayarak ikinci seviye bir dalgınlık geçiriyor bir süre kalksam mı diye düşünürken kızın yanında sonra boş veriyor. birinci kademe dalgınlığına dönmek isterken kızın kendisine aval aval baktığını fark ediyor. kız da farkında değil pek tabi avallığının, masalla gerçek arasında. çocuğun henüz terleyen bıyıkları pek hayalleriyle uyuşmuyor ve pek de beyaz atı varmış gibi durmuyor. hatta saçları bile kısa değil, yeni yetme üniversiteliler gibi, uzatmaya başlamış tam uzun da değil.
çocuk saçını kore filmlerindeki komik ama romantik karakterler gibi savuruyor. ve o anda kendini ne kadar karizmatik hissetse de komik gözüküyor.
kız gülümsüyor. neden sonra(bugün herhalde her şey olması gerekenden biraz daha sonra oluyor.) elindeki simidi paylaşmanın iyi olabileceğini düşünüyor, çocuk. kız hemen teşekkür ederim yemeyeceğim diyor. seni küçük şapşal diyor bizim çocuk çok film izlediğinden olsa gerek ve çok komik duruyor bu sözler üzerinde. senin için değil martılar için. kız hafiften utanıyor. alıyor simidi. çantayı bankta bırakıyor, koşuyor deniz kenarına. martılara simit atıyor. bu sırada çocuk saatine bakıyor o da ne! geç kalmış, bir kâğıt çıkarıyor. lütfen beni ara yazıyor çantanın üstüne bırakıyor ve koşarak uzaklaşıyor. kız fark etmiyor, çünkü tam bu sırada martılara simit atarken, hayalindeki prensle banktaki çocuğu uzlaştırmaya çalışıyor kafasında, simidin son parçasını atarken bir bisikletli kıza çarpıyor, kız suya düşüyor. korkmayın bu kadarcık suda kimse boğulmaz. bir kalabalık toplanıyor yine de kızın etrafında. bu sırada ayyaş kendi bankının önünden geçerken çantayı alıyor, çok normalmiş gibi… kimse görmüyor. kâğıt rüzgârda uçuyor.
her şey sakinleştiğinde kız çantasını almak için banka geliyor ve her şey oturuyor kafasında. vay adi diyor çocuğa, beni suya iten de oydu kesin...
devamını gör...
224.
uludag'da 1 tane 15-20 sayfalik hikaye entry'm var 13-14 yasindan kalma. uludag'dan silebilsem buraya atardim da bos yere ifsa olmayak, tabi suan uludag kullanmiyom da ama gene de hesap duruyor nihayetinde. ama baya iyiydi be cok ozenmistim.
devamını gör...
225.
ilk iz.
benim için yaz demişti.
emin olamıyorum gerçek mi değil mi, emin olamıyorum hislerinden..
emin olamıyorum ama okurum demişti.
okur diye sürekli yazmıştım bende.
sadece tek bir şey istiyormuş, anlamaya çalışmalıymışım.
gözlem değil özlem gerekiyormuş. hatta biraz elem lazımmış. ancak o zaman değeri bilinirmiş.
hikayelerimi severmiş eskiden ama artık küsmüş. hüzün doluymuş.
o dışında kimse anlamazmış. haklıydı.
o dışında kimse anlamaz.
kelimelerimin ne anlam ifade ettiğinden, hikayelerimin nasıl başladığından, nasıl bitemediğinden..
haksızlık etmişim.
anlamak bile istememişim. doğru.
istemedim. yeterince zaman vardı.
kıymeti bilinmedi. niye halen burada olduğumu anlayınca şaşırmadı.
aslında şaşırması gerekirmiş.. öyle dedi..
hepsini sildim. silmeseydim belki. artık değişti.
anısıyla,,
benim için yaz demişti.
emin olamıyorum gerçek mi değil mi, emin olamıyorum hislerinden..
emin olamıyorum ama okurum demişti.
okur diye sürekli yazmıştım bende.
sadece tek bir şey istiyormuş, anlamaya çalışmalıymışım.
gözlem değil özlem gerekiyormuş. hatta biraz elem lazımmış. ancak o zaman değeri bilinirmiş.
hikayelerimi severmiş eskiden ama artık küsmüş. hüzün doluymuş.
o dışında kimse anlamazmış. haklıydı.
o dışında kimse anlamaz.
kelimelerimin ne anlam ifade ettiğinden, hikayelerimin nasıl başladığından, nasıl bitemediğinden..
haksızlık etmişim.
anlamak bile istememişim. doğru.
istemedim. yeterince zaman vardı.
kıymeti bilinmedi. niye halen burada olduğumu anlayınca şaşırmadı.
aslında şaşırması gerekirmiş.. öyle dedi..
hepsini sildim. silmeseydim belki. artık değişti.
anısıyla,,

devamını gör...
226.
neden olduğu bilinmezmiş,
vazgeçmiş,
kendisi olmaktan yorulmuş,
olmak istediğine bürünmeliymiş,
dolmuş,
taşamamış,
benim için fotoğraf çıkarttırmış,
inanmamışım.
yalanına ortak olmamışım,
yalan olan kendisiymiş,
kendimi kötü hissetmemeliymişim.
okur veya yazarsam kafayı yemezmişim.
illa birilerine anlatmalıymışım..
yapamadım. yapmak istemedim.
özür dilerim.
sürekli yazmalıymışım. ama artık istemiyorum. tek istediğim sarılmak. çok fazla şeyden vazgeçtim. sen nereden bileceksin.
vazgeçmiş,
kendisi olmaktan yorulmuş,
olmak istediğine bürünmeliymiş,
dolmuş,
taşamamış,
benim için fotoğraf çıkarttırmış,
inanmamışım.
yalanına ortak olmamışım,
yalan olan kendisiymiş,
kendimi kötü hissetmemeliymişim.
okur veya yazarsam kafayı yemezmişim.
illa birilerine anlatmalıymışım..
yapamadım. yapmak istemedim.
özür dilerim.
sürekli yazmalıymışım. ama artık istemiyorum. tek istediğim sarılmak. çok fazla şeyden vazgeçtim. sen nereden bileceksin.
devamını gör...
227.
kırık bir aşk hikâyesi
sağlık ocağına doğru giden yolun bittiği yerde tam grafitilik bir duvar var. duvarda bir yazı yazılıydı koca harflerle: "günaydın pamuğum"
pamuk, büyük ihtimalle duvarın karşısındaki çok katlı evlerden birinde oturan bir kızdı.
yazı orada epey kaldı. sonra araya seçimler girince üstü kireçle boyanıp yerini muhalefet partisi liderine övgü bir grafiti aldı.
cumartesi günü marketten eve yürüyerek dönerken mahallemizin camisinin yanından geçtim. orası da uzun, beyaz graffitilik duvara sahip bir yol. pamuklu duvardan bir kilometre ötede... duvarda, bozkurtlar ulusun tanrı türkü söylesin makamında duvar yazılarının yanında, küçük harflerle siyah boyayla yazılmış bir yazı:
pamuğum neredesin? yanında beyaz kireçle çizilmiş kırık bir kalp…
sağlık ocağına doğru giden yolun bittiği yerde tam grafitilik bir duvar var. duvarda bir yazı yazılıydı koca harflerle: "günaydın pamuğum"
pamuk, büyük ihtimalle duvarın karşısındaki çok katlı evlerden birinde oturan bir kızdı.
yazı orada epey kaldı. sonra araya seçimler girince üstü kireçle boyanıp yerini muhalefet partisi liderine övgü bir grafiti aldı.
cumartesi günü marketten eve yürüyerek dönerken mahallemizin camisinin yanından geçtim. orası da uzun, beyaz graffitilik duvara sahip bir yol. pamuklu duvardan bir kilometre ötede... duvarda, bozkurtlar ulusun tanrı türkü söylesin makamında duvar yazılarının yanında, küçük harflerle siyah boyayla yazılmış bir yazı:
pamuğum neredesin? yanında beyaz kireçle çizilmiş kırık bir kalp…
devamını gör...
228.
evin içinde kesif bir beklemişlik kokusu. sigara dumanından sararmış perdeler yarım açık. metal bir mama kabı tepeleme dolu, yanında aynısından bir su kabıyla beraber. kitaplıkta birbirinin üzerine özensizce dizilmiş, bir hevesle başlandıktan sonra yarım bırakılmış düzinelerce kitap. kapının üzerinde kim bilir hangi gün giyildiği belirsiz bir atlet teslim bayrağı gibi asılmış.
- kedi bile dayanamadı bana ihsan.
- deme öyle. çekme kendini şu kuyuya.
sisin içerisinde kaybolmuş dallarının arasında bir çamın kuytusuna sığınmış minicik bir pamuk topu. sesinin yankısına dikkat kesilip o yöne bakmasam mümkün değil karların arasında ayırt edebilmem. gecenin kör karanlığında bu kardeleni buraya kim dikti acaba. fazla düşünmeye devam edersem kediciğin orada donacağını fark etmiş olmalıyım ki montun içine sarmaladım kediyi. şefkatli bir yuvaya kavuşacağını anlayan minik mırıldanmaya başladı hemen. karanlık gecenin sabahına sıcacık yuvasında gözlerini açacaktı sonunda. eve çıktıktan sonra minnetten mi, montun sıcağına alıştığından mı bilinmez yerinden devinmeden mırıldanmasına devam etti.
gecenin dördünde acı acı öten telefon sesine ilk kulak kabartan kedi olmuş. ben uyanana kadar beş dakikaya yakın geceyi bu saçma melodi çınlatmış. gözümü araladığımda telefonu yerinden epey yana kaymış buldum. kimdi bu lüzumsuz gecenin köründe defalarca arayan. tabi ki de nazlı, başka kim olacak gece gece alacaklı gibi darlayan. bir hışımla telefonu elime aldım. kararlıydım artık. bu sefer ağzıma geleni sayıp dökecek, bir türlü kapatamadığım bu defteri ortasından yırtıp atacaktım.
ankara’da bir eylül sabahı. sonbahar yaprakları arasında nereye gideceğimi bilmeden adımlıyorum. bugün pazar. pazarları hiç sevmem. öksüzlüğümün adının konduğu gündür pazar. yine bir pazar günü kahvaltı masasında yalnız bırakılmıştık babamla. aradan geçen onca sene nerede olduğunu bilmediğimiz annemin vefat haberi yağmurlarla gelmişti bir pazar akşamı. ağlayamamıştım, gözlerimi cama dikip, düşen damlaları seyretmiştim sadece. onlar veda etmişti anneme benim yerime. ama bu pazar diğerlerinden farklıydı. ihsan’ın ısrarlarına dayanamayıp kız arkadaşı aylin’in iş yerine beraber gitmeye karar vermiştik. pazar günü ne işi demeyip takılmıştım peşine. meğer hayırlı bir işmiş.
- tarık, bu durum daha ne kadar böyle sürecek?
- ne durumu nazlı?
- senin için endişeleniyorum yahu. neden anlamıyorsun?
- sen her şey için endişeleniyorsun.
insan bir kere ağzını açsa, içindeki tüm zehri akıtsa, boşalsa midesindeki bu zehirli safra. ne gözyaşı dökebildim, ne de biriktirdiğim acıları kusabildim. sadece susup öylece dinledim. insanların bir gün beni anlayacağını ümit ederek, gençliğimi tükettim.
- ne var nazlı, ne?
- defalarca aradım seni yahu.
- saat gecenin dördü!
- kardeşim tarık. kardeşim istanbul dönüşünde kaza yapmış. çok kötüyüm.
içimde, tam midemde, yine o taş gibi düğüm oturdu kaldı. yumru şeklinde kalbimden daha sert çarpmaya başladı. nihat, ah nihat! kaç kere uyarmıştım onu motorla hız yapmaması, dikkatli kullanması için. ama dinlemezdi ki, ablası kılıklı çocuk. keçi inadı bunlarda genetik.
ihsan evin soğuk olduğunu bir süre sonra anca fark edebilmişti. havasızlıktan olsa gerek içerisi boğucuydu. kombi çalışıyor mu diye mutfağa girdiğinde günlerdir yıkanmayı bekleyen tabak çanağın fazlalığı onu hayrete düşürmüştü. bulaşık makinasının kapağına doğru bir hamle yapar gibi oldu ama sonra vazgeçti. önce şu ışıtıma işini çözmeliydi. çalışıyor mu diye kontrol etmeye gidince kombinin üzerinde dördünün gülen gözlerle ışık saçtıkları fotoğrafı gördü. hala yerindeydi. ama ısıtmıyordu.
- bıktım usandım artık tarık! beni dinlememen, bana anlayışsız davranman, ben ne hissederim düşünmeden aklına gelenleri döküp saçman, kırıldığımı bile bile üstüme gelmen.
boş bakışlarla dinliyordum. çünkü bu sözleri ilk duyuşum değildi. ama artık son olması gerekiyordu.
- sen de kardeşin de salaksınız. anladın mı nazlı? ben mantık insanıyım. körü körüne duygularının peşinde giden salaklara benim hayatımda yer yok. bunu da böyle bil. tekrarlatma artık.
ilk defa telefon yüzüme kapandı diye bu kadar huzurlu hissetmiştim. kısa süreceğini bilmiyordum tabi.
- kombiyi sen mi açtın ihsan?
- oğlum tarık, sen ruh hastasısın anladık da bir de zatürre ile uğraştırma bizi.
- terkedildim ihsan. hep terkedildim. bu evin soğuğu bana koymaz.
- sıçtırma metaforuna tarık. giy şu hırkayı.
- onu giyemem. nazlı almıştı.
yine lanet bir pazar günü. karlı yollar arasından yeşil sarılı dört kollu ağzını açmış bekleyen çukura doğru ağır ağır yol alıyor. kardelen çiçeklerinin anavatanı yavrusunu kucağına almayı bekliyor. gönlüm el vermiyor ömrünün baharında göçüp gidene.
karlar arasında uzaktan nazlı’ya son kez bakıyorum. kucağında kar topu gibi pamuktan tüyleriyle bir kedi. benim yerime de ağlıyorlar.
- kedi bile dayanamadı bana ihsan.
- deme öyle. çekme kendini şu kuyuya.
sisin içerisinde kaybolmuş dallarının arasında bir çamın kuytusuna sığınmış minicik bir pamuk topu. sesinin yankısına dikkat kesilip o yöne bakmasam mümkün değil karların arasında ayırt edebilmem. gecenin kör karanlığında bu kardeleni buraya kim dikti acaba. fazla düşünmeye devam edersem kediciğin orada donacağını fark etmiş olmalıyım ki montun içine sarmaladım kediyi. şefkatli bir yuvaya kavuşacağını anlayan minik mırıldanmaya başladı hemen. karanlık gecenin sabahına sıcacık yuvasında gözlerini açacaktı sonunda. eve çıktıktan sonra minnetten mi, montun sıcağına alıştığından mı bilinmez yerinden devinmeden mırıldanmasına devam etti.
gecenin dördünde acı acı öten telefon sesine ilk kulak kabartan kedi olmuş. ben uyanana kadar beş dakikaya yakın geceyi bu saçma melodi çınlatmış. gözümü araladığımda telefonu yerinden epey yana kaymış buldum. kimdi bu lüzumsuz gecenin köründe defalarca arayan. tabi ki de nazlı, başka kim olacak gece gece alacaklı gibi darlayan. bir hışımla telefonu elime aldım. kararlıydım artık. bu sefer ağzıma geleni sayıp dökecek, bir türlü kapatamadığım bu defteri ortasından yırtıp atacaktım.
ankara’da bir eylül sabahı. sonbahar yaprakları arasında nereye gideceğimi bilmeden adımlıyorum. bugün pazar. pazarları hiç sevmem. öksüzlüğümün adının konduğu gündür pazar. yine bir pazar günü kahvaltı masasında yalnız bırakılmıştık babamla. aradan geçen onca sene nerede olduğunu bilmediğimiz annemin vefat haberi yağmurlarla gelmişti bir pazar akşamı. ağlayamamıştım, gözlerimi cama dikip, düşen damlaları seyretmiştim sadece. onlar veda etmişti anneme benim yerime. ama bu pazar diğerlerinden farklıydı. ihsan’ın ısrarlarına dayanamayıp kız arkadaşı aylin’in iş yerine beraber gitmeye karar vermiştik. pazar günü ne işi demeyip takılmıştım peşine. meğer hayırlı bir işmiş.
- tarık, bu durum daha ne kadar böyle sürecek?
- ne durumu nazlı?
- senin için endişeleniyorum yahu. neden anlamıyorsun?
- sen her şey için endişeleniyorsun.
insan bir kere ağzını açsa, içindeki tüm zehri akıtsa, boşalsa midesindeki bu zehirli safra. ne gözyaşı dökebildim, ne de biriktirdiğim acıları kusabildim. sadece susup öylece dinledim. insanların bir gün beni anlayacağını ümit ederek, gençliğimi tükettim.
- ne var nazlı, ne?
- defalarca aradım seni yahu.
- saat gecenin dördü!
- kardeşim tarık. kardeşim istanbul dönüşünde kaza yapmış. çok kötüyüm.
içimde, tam midemde, yine o taş gibi düğüm oturdu kaldı. yumru şeklinde kalbimden daha sert çarpmaya başladı. nihat, ah nihat! kaç kere uyarmıştım onu motorla hız yapmaması, dikkatli kullanması için. ama dinlemezdi ki, ablası kılıklı çocuk. keçi inadı bunlarda genetik.
ihsan evin soğuk olduğunu bir süre sonra anca fark edebilmişti. havasızlıktan olsa gerek içerisi boğucuydu. kombi çalışıyor mu diye mutfağa girdiğinde günlerdir yıkanmayı bekleyen tabak çanağın fazlalığı onu hayrete düşürmüştü. bulaşık makinasının kapağına doğru bir hamle yapar gibi oldu ama sonra vazgeçti. önce şu ışıtıma işini çözmeliydi. çalışıyor mu diye kontrol etmeye gidince kombinin üzerinde dördünün gülen gözlerle ışık saçtıkları fotoğrafı gördü. hala yerindeydi. ama ısıtmıyordu.
- bıktım usandım artık tarık! beni dinlememen, bana anlayışsız davranman, ben ne hissederim düşünmeden aklına gelenleri döküp saçman, kırıldığımı bile bile üstüme gelmen.
boş bakışlarla dinliyordum. çünkü bu sözleri ilk duyuşum değildi. ama artık son olması gerekiyordu.
- sen de kardeşin de salaksınız. anladın mı nazlı? ben mantık insanıyım. körü körüne duygularının peşinde giden salaklara benim hayatımda yer yok. bunu da böyle bil. tekrarlatma artık.
ilk defa telefon yüzüme kapandı diye bu kadar huzurlu hissetmiştim. kısa süreceğini bilmiyordum tabi.
- kombiyi sen mi açtın ihsan?
- oğlum tarık, sen ruh hastasısın anladık da bir de zatürre ile uğraştırma bizi.
- terkedildim ihsan. hep terkedildim. bu evin soğuğu bana koymaz.
- sıçtırma metaforuna tarık. giy şu hırkayı.
- onu giyemem. nazlı almıştı.
yine lanet bir pazar günü. karlı yollar arasından yeşil sarılı dört kollu ağzını açmış bekleyen çukura doğru ağır ağır yol alıyor. kardelen çiçeklerinin anavatanı yavrusunu kucağına almayı bekliyor. gönlüm el vermiyor ömrünün baharında göçüp gidene.
karlar arasında uzaktan nazlı’ya son kez bakıyorum. kucağında kar topu gibi pamuktan tüyleriyle bir kedi. benim yerime de ağlıyorlar.
devamını gör...
229.
sen dışında kimse anlamadı
sen dışında kimse bilmedi
sen dışında kimse inanmadı
sen dışında kimse görmedi
sen dışında kimse fark etmedi.
kısa bir hikayeydi.
sen dışında kimse bilmedi
sen dışında kimse inanmadı
sen dışında kimse görmedi
sen dışında kimse fark etmedi.
kısa bir hikayeydi.
devamını gör...
230.
başlamadan biten bir hikaye, buruk bir masal.
herkes okusun
anlayan anlasın
kuzular kurtlara yem olsun diye.
ıssız ve derin bir ormanda bir gün küçük bir kuzu bir kurtla aşık atmaya kalkışmış. iki seçenek varmış. ya kurdun yemeği olacakmış. ya özgür kalacakmış.
hep kaçmaya çalışmış.
kaçtıkça peşinden gelen kurda direnmeye çalışmış.
ama yapamamış.
kurt bir kere irinini akıtmış kuzuya.
kuzu en sonunda teslim olmaya karar vermiş.
küçük bir kuzu büyük bir kurda ne kadar karşı gelebilir.
canını yakmasına izin verip teslim olmuş.
kuzuyu kurt dışında bir daha gören olmamış.
gökten 3 elma düşmüş
biri bu hikayeyi yazanın başına
biri okuyanın başına
biri ise elmalardan nefret eden herkesin başına.
savaş bitti.
herkes okusun
anlayan anlasın
kuzular kurtlara yem olsun diye.
ıssız ve derin bir ormanda bir gün küçük bir kuzu bir kurtla aşık atmaya kalkışmış. iki seçenek varmış. ya kurdun yemeği olacakmış. ya özgür kalacakmış.
hep kaçmaya çalışmış.
kaçtıkça peşinden gelen kurda direnmeye çalışmış.
ama yapamamış.
kurt bir kere irinini akıtmış kuzuya.
kuzu en sonunda teslim olmaya karar vermiş.
küçük bir kuzu büyük bir kurda ne kadar karşı gelebilir.
canını yakmasına izin verip teslim olmuş.
kuzuyu kurt dışında bir daha gören olmamış.
gökten 3 elma düşmüş
biri bu hikayeyi yazanın başına
biri okuyanın başına
biri ise elmalardan nefret eden herkesin başına.
savaş bitti.
devamını gör...
231.
- sona kalan gülün kokusu -
muhteşem geçen bir aile yemeğinin ardından saat epey geç vakti bulmuştu. ılık rüzgarın sıcak dokunuşları boynunu adeta okşuyor, masada ona tatlı bir sarhoşluk katıyordu. aldığı yaş ve seneler güzelliğinden hiçbir şey götürmemişti. masada adeta parlıyor ve bütün sahne ışıklarını üzerine alıyordu. bir anlığına içeri geçme isteği duydu, sanki o an masadaki tüm aile bireyleri onun gözünde flu hale gelmiş, sesler bulanıklaşmıştı. ince bir rüzgar sesi miydi ona içeri çağıran, yoksa aynada o muhteşem yaşlanan yüzünü seyredip birkez daha gülümsemesi mi ?
bütün alımıyla ayağa kalktığında erkekler de onunla beraber kalkıp bir selam vermişti. müsade isteyip odasına doğru giderken, tüm ihtişamı ve kokusunu ardında bırakmış ve yine masadaki herkesi hayran bir şekilde kendisini izletmeye koyulmuş gibiydi. kendisinin epey farkındaydı, güzelliğinin alımının ve cazibesinin.. pek çok şeyi elde etmişti yılların ardından, iyi bir aile, iyi eğitilmiş çocuklar ve güzel anılar biriktirmişti harika gözlerinde parlayan.
yavaşça odasının kapısını açmış ve içeri yukarıdan zemine bir dumanmışçasına sinmiş, o daha önce duymadığı ama eskilerden bir şeyleri hatırlatan gül kokusunu derince içine çekmişti. bir an gülümsedi gururla, biliyor muydu ? görmüş müydü ? hissetmiş miydi yoksa da gülümsemişti, gözlerini kapayıp ? kendine güvenir bir şekilde aynasının karşısına oturdu, yavaşça eldivenleri çıkardı ve kokladığı andan itibaren hala kapalı olan gözlerini açtı hızlıca. tahmin ettiği gibi, hafif kurumuş, dökülmeye yüz tutmuş ama bütün ihtişamıyla da dik kalmayı başarabilmiş o kapkara ve kırmızı renkler arasında dans eden gül ordaydı. onu alıp derin bir nefes çekip kokladığı anda, tıpkı daha içeri girdiğinde tahmin edip gülümsemesi gibi aynanın sol yanının köşesine baktı. o gülü kokladıkça bahçesindeki güller de teker teker soluyordu. aynasından bunları seyrederken gülü yerine koydu ve iyice emin olmuştu. 'o' burdaydı artık gelmişti işte..
dışardaki uzun siyah pardesülü adam attığı her adımda gülleri soldurmaya başlamıştı bu sefer. çok eskilerden gelen biri gibiydi, kara vebayı görmüş, büyük savaşlara tanık olmuş ve eski mitolojilerden, krallıklardan çıkmış gibi bir havası vardı. sona kalan gülü de onun için bırakmıştı masaya. bu muhteşem parçayı masasından kaldırtıp yanına çağıran da onun ta kendisiydi. iyice kadının aynasına yaklaştı. önde duran aynadan gözükür şekilde elini omzuna uzattığı an, kadın artık aynadan ayrılmış, başını biraz eğip o simsiyah eskimiş tırnakları görünce tekrar gülümseyip 'geldin demek' deyiverdi sadece. varlık, 'bir gün bunu yapacağımı söylemiştim, hatırlıyorsun değil mi' ? demişti. kadın kendisinden artık o kadar emin ve sonsuz bir huzurla dolmuş gibiydi ki, 'hiç unutmadım ki' diyebildi sadece..
varlığın yüzü gittikçe belirginleşince tıpkı kadının gençliğinde hatırladığı gibiydi , hiç değişmemişti. elini kadına uzattı ve 'hazırsan gidelim' dedi. kadın tüm ihtişamıyla başıyla onayladı sadece ve yavaşça güllerin solduğu yerden geçtiler. geride dostlar, bir aile ve çocuklar bırakmıştı varlığın kollarında.
varlık defterini açtı son gül de solup kuruyunca ve yıllar önce halletmesi gerekenin şimdi üstünü çizebilmişti.
'sonsuz aşkının'
muhteşem geçen bir aile yemeğinin ardından saat epey geç vakti bulmuştu. ılık rüzgarın sıcak dokunuşları boynunu adeta okşuyor, masada ona tatlı bir sarhoşluk katıyordu. aldığı yaş ve seneler güzelliğinden hiçbir şey götürmemişti. masada adeta parlıyor ve bütün sahne ışıklarını üzerine alıyordu. bir anlığına içeri geçme isteği duydu, sanki o an masadaki tüm aile bireyleri onun gözünde flu hale gelmiş, sesler bulanıklaşmıştı. ince bir rüzgar sesi miydi ona içeri çağıran, yoksa aynada o muhteşem yaşlanan yüzünü seyredip birkez daha gülümsemesi mi ?
bütün alımıyla ayağa kalktığında erkekler de onunla beraber kalkıp bir selam vermişti. müsade isteyip odasına doğru giderken, tüm ihtişamı ve kokusunu ardında bırakmış ve yine masadaki herkesi hayran bir şekilde kendisini izletmeye koyulmuş gibiydi. kendisinin epey farkındaydı, güzelliğinin alımının ve cazibesinin.. pek çok şeyi elde etmişti yılların ardından, iyi bir aile, iyi eğitilmiş çocuklar ve güzel anılar biriktirmişti harika gözlerinde parlayan.
yavaşça odasının kapısını açmış ve içeri yukarıdan zemine bir dumanmışçasına sinmiş, o daha önce duymadığı ama eskilerden bir şeyleri hatırlatan gül kokusunu derince içine çekmişti. bir an gülümsedi gururla, biliyor muydu ? görmüş müydü ? hissetmiş miydi yoksa da gülümsemişti, gözlerini kapayıp ? kendine güvenir bir şekilde aynasının karşısına oturdu, yavaşça eldivenleri çıkardı ve kokladığı andan itibaren hala kapalı olan gözlerini açtı hızlıca. tahmin ettiği gibi, hafif kurumuş, dökülmeye yüz tutmuş ama bütün ihtişamıyla da dik kalmayı başarabilmiş o kapkara ve kırmızı renkler arasında dans eden gül ordaydı. onu alıp derin bir nefes çekip kokladığı anda, tıpkı daha içeri girdiğinde tahmin edip gülümsemesi gibi aynanın sol yanının köşesine baktı. o gülü kokladıkça bahçesindeki güller de teker teker soluyordu. aynasından bunları seyrederken gülü yerine koydu ve iyice emin olmuştu. 'o' burdaydı artık gelmişti işte..
dışardaki uzun siyah pardesülü adam attığı her adımda gülleri soldurmaya başlamıştı bu sefer. çok eskilerden gelen biri gibiydi, kara vebayı görmüş, büyük savaşlara tanık olmuş ve eski mitolojilerden, krallıklardan çıkmış gibi bir havası vardı. sona kalan gülü de onun için bırakmıştı masaya. bu muhteşem parçayı masasından kaldırtıp yanına çağıran da onun ta kendisiydi. iyice kadının aynasına yaklaştı. önde duran aynadan gözükür şekilde elini omzuna uzattığı an, kadın artık aynadan ayrılmış, başını biraz eğip o simsiyah eskimiş tırnakları görünce tekrar gülümseyip 'geldin demek' deyiverdi sadece. varlık, 'bir gün bunu yapacağımı söylemiştim, hatırlıyorsun değil mi' ? demişti. kadın kendisinden artık o kadar emin ve sonsuz bir huzurla dolmuş gibiydi ki, 'hiç unutmadım ki' diyebildi sadece..
varlığın yüzü gittikçe belirginleşince tıpkı kadının gençliğinde hatırladığı gibiydi , hiç değişmemişti. elini kadına uzattı ve 'hazırsan gidelim' dedi. kadın tüm ihtişamıyla başıyla onayladı sadece ve yavaşça güllerin solduğu yerden geçtiler. geride dostlar, bir aile ve çocuklar bırakmıştı varlığın kollarında.
varlık defterini açtı son gül de solup kuruyunca ve yıllar önce halletmesi gerekenin şimdi üstünü çizebilmişti.
'sonsuz aşkının'
devamını gör...
232.
niloya, çok uslu ve bir o kadar da akıllı bir kızmış. en yakın arkadaşı tosbik ile oynamak onun en büyük eğlencesiymiş. her gün arkadaşı tospik ile buluşur köyde oyun oynarmış. tospik de niloya ile oynamaktan oldukça mutluymuş.
ancak bir gün niloya’nın annesi en yakın arkadaşını evlerine misafirliğe çağırmış. misafirliğe gelen annesinin arkadaşının aynı zamanda küçük bir de kendi yaşlarında kızı varmış. niloya bu yeni kızı görünce kendisiyle oyun oynamak isteyip istemediğini sormuş.
kız biraz çekingen bir tavırla niloya’nın oyun isteğini kabul etmiş. iki kız koşarak bahçeye çıkıp ip atlamış, seksek oynamış, saklambaç oynamış ve daha sonra gölün kenarına gidip piknik yapmaya karar vermişler.
bu sırada niloya’nın yanına en yakın arkadaşı tospik gelerek niloya’nın kendisiyle oynayıp oynamayacağını sormuş. niloya ise tospik’e şu anda yanında bir arkadaşı olduğunu onunla daha sonra oynayacağını söyleyerek tospik’in cevabını beklemeden arkadaşını da alarak gölün kenarına gitmiş.
ancak bir gün niloya’nın annesi en yakın arkadaşını evlerine misafirliğe çağırmış. misafirliğe gelen annesinin arkadaşının aynı zamanda küçük bir de kendi yaşlarında kızı varmış. niloya bu yeni kızı görünce kendisiyle oyun oynamak isteyip istemediğini sormuş.
kız biraz çekingen bir tavırla niloya’nın oyun isteğini kabul etmiş. iki kız koşarak bahçeye çıkıp ip atlamış, seksek oynamış, saklambaç oynamış ve daha sonra gölün kenarına gidip piknik yapmaya karar vermişler.
bu sırada niloya’nın yanına en yakın arkadaşı tospik gelerek niloya’nın kendisiyle oynayıp oynamayacağını sormuş. niloya ise tospik’e şu anda yanında bir arkadaşı olduğunu onunla daha sonra oynayacağını söyleyerek tospik’in cevabını beklemeden arkadaşını da alarak gölün kenarına gitmiş.
devamını gör...
233.
atmam ki.
kizlarsoruyor'da var bikac tane. evet.
kizlarsoruyor'da var bikac tane. evet.
devamını gör...
234.
pasithea ve hypnos ayrıldıklarında (bkz: kendine yenilmek) gibi görüp kendi mabetlerindr devam ediyorlardı hayatlarına.
insanoğluna ise geride depremler volkan patlamaları hatta yer kabuğunda oluşan çatlak bırakmışlardı. bu devasa aşkın dibe vurması adeta dünyayı içten içe çökertiyordu.
çok sonra zamanda bir kırılma gerçekleşti ve zeus aşıkların ruhlarını sisifos ve meropeyle yer değiştirdi.
sisifos sadece kendisi için çabalayamaya devam ederken sevgili merope, sevdiği kadının kurban edilmesine göz yuman aşığı sisifos sayesinde artık dinsiz ilan edilmiş, o günahkar kadın olarak bildiklerini susuyor planları asla afişe etmiyordu. sisifosu açık etmediğinden tanrılar tarafından kılıçtan geçirilmiş merope
kör ve yaralı bir prenses olarak zorla evlendiği dev ile hayatına devam edecekti.
böylelikle (bkz: geceye yaşamak için bir sebep bırak) -mış olayım. hikayeler her daim sizi çocukluğunuza götürecek masallardan oluşmaz.
ancak güne farklı yalanlarla uyanmanızı saglayabilir.
insanoğluna ise geride depremler volkan patlamaları hatta yer kabuğunda oluşan çatlak bırakmışlardı. bu devasa aşkın dibe vurması adeta dünyayı içten içe çökertiyordu.
çok sonra zamanda bir kırılma gerçekleşti ve zeus aşıkların ruhlarını sisifos ve meropeyle yer değiştirdi.
sisifos sadece kendisi için çabalayamaya devam ederken sevgili merope, sevdiği kadının kurban edilmesine göz yuman aşığı sisifos sayesinde artık dinsiz ilan edilmiş, o günahkar kadın olarak bildiklerini susuyor planları asla afişe etmiyordu. sisifosu açık etmediğinden tanrılar tarafından kılıçtan geçirilmiş merope
kör ve yaralı bir prenses olarak zorla evlendiği dev ile hayatına devam edecekti.
böylelikle (bkz: geceye yaşamak için bir sebep bırak) -mış olayım. hikayeler her daim sizi çocukluğunuza götürecek masallardan oluşmaz.
ancak güne farklı yalanlarla uyanmanızı saglayabilir.
devamını gör...
235.
kırmızı kulaklı kız ile kuzunun hikayesini yazmayı yakın zamanda düşünüyorum. şimdilik başlığı attım gerisi yakında gelir.
devamını gör...
236.
kırmızı kurdelesi kafasında dingilce yürüyordu merdan-ı mürt. sağına baktı boş, soluna baktı solu da boştu. felek bize ne zaman vuracaktı diye düşünüyordu, vurmuştu felek kendisine. adam kendisinden uzaklaşınca çepe-i çürt oldu kadın. aaaaa desem olmaz, aaaaa desem olmazdı. birine uyan öbürüne uymazdı. yalelli o zaman diye kendisini attı kalabalığın ortasına. kafasına 98 yılında öys sınavına hazırlanırken çalıştığı final dergisinin kütük gibi kalınlıkta çıkardığı matematik kitabının köşesiyle vurulunca kendinden geçercesine yere düştü. işte o zaman zavran-ı zort oldu. kadınlık sıralaması bilinenin tersine böyle ilerlemişti. "manastırın ortasında bir vardı bir pınar, yurdumun kızlarının hepsi de çınar" idi. biz de kayıtsız kalmadık çaldık oynadık.
devamını gör...
237.
-taşradaki canavar- ilk kısım
çocukken bayılarak okuduğum canavar hikayelerinin, yetişkinliğimde bir yenisini yazmama çokça katkılarından dolayı eski eşime teşekkürlerimi borç bilirim.
-geride yanan bir kasabanın ardından uzaklara süren iki aşık-
işte, kitabının önsözünün bir kısmında tam olarak böyle yazmıştı yazar 'nola milburn'. 1996 yılının kasım ayında çıkan nola'nın taşra öyküsü, o dönemin 'en iyi çıkış yakalayan kadın yazar' ödülünü almasına da vesile olmuştu. her ne kadar kitabın ön yüzü bunun 'tipik bir korku öğeleriyle süslenmiş canavar romanı' olduğunu andırsa da okudukça gitgide kapıldığınız bir aşk öyküsüne dönüşüyordu. tıpkı marry shelly'in 'frankenstein' kitabında bir yaratık öyküsünden çok 'bir kaçış' öyküsünün anlatılması gibi.
geçenlerde kitaplığıma göz gezdirirken, nola'nın taşradaki canavar öyküsü denk gelmişti ellerime. tekrar koca yılların ardından büyük bir heyecanla okumuş, yine o meşhur 'tadı damakta bırakan sonlarından' birisini yaşatmıştı bana. bu nola'nın tarzıydı diyebilirim. en azından benim için. bense son dönemlerde yazacak yeni bir şeyler aramış ve en sonunda bulmuş gibiydim.. hatta tam karşımda duruyordu..
'sevgili nola, sana büyük bir saygı duruşunda bulunup, sanırım mahzen's taşradaki canavar öyküsünü yazmak istiyorum'
temmuz 2021'de bu dünyadan göç eden yazar nola milburn'a ithafen..
-mahzen's taşradaki canavar-
ardımda yanan koca bir kasabayı arabamın dikiz aynasından seyrederken, diğer koltukta oturan kadının nefes alıp almadığını kontrol ediyordum. belki de bir hiç uğruna, bence birazdan bayılıp gidecektim ve araba umarsızca savrulmaya başlayıp, ikimizin de sonunun gelmesine sebep olacaktı. evet bunları hatırlıyorum ve yazıyorum. neden bilmiyorum fakat içimde bastıramadığım bir şeyler var. birilerinin bilmesini istiyordum..
taşradaki canavarı.
-kestiiiik!
tüm bu sahneyi dağıtan yönetmenin bu sözü olmuştu. hışımla arabanın arka koltuğundan ön tarafa doğru 'yine yapışkan ve rahatsız edici' bir şekilde iki oyuncusunu da tebrik ediyordu. araba sahnesi için tam 39. tekrarlarıydı ve temmuz ayının sıcağında bu hem oyuncular hem de set ekibi için deyim yerindeyse işkence gibiydi. üstelik bu hepsinin daha ilk sahnesiydi. yönetmenin bir tarzıydı bu, önce son sahneleri çeker sonra da başa dönerdi. o dönem tüm hazırlıklar yapılmış ve taşradaki canavar'ın çekimlerine başlanmıştı. son anda bir oyuncu değişikliğiyle erkek başrol 'clyde clapton' seçilmişti. ve ne de iyi olmuştu bu. yönetmenin etekleri zil çalıyordu adeta çünkü en başından beri clapton'ı deliler gibi istiyordu. şu an koltuğun sağ tarafında oturan 'korku filmlerinin meşhur sona kalan kızı' 'nola milburn' ise bu rol için biçilmiş kaftandı resmen. clyde clapton ile harikalar yaratıyordu.
kısa bir ilk sahne tebrikleşmesinin ardından clyde bir şeyler fark etmişçesine şöyle söyledi,
- bir dakika nola, burnun kanıyor. iyi misin ?
önce tepki vermeyen nola, arabanın aynasını açmış ve bolca akan kanı görmesine rağmen sakinliğini korumuştu. evet bu set ekibinin hazırladığı yapay bir kan değildi, fakat nola gerçek hayatında da cidden 'korku filmlerindeki güçlü kızlar' gibiydi. buna da pek tepki vermeyip bir peçete istemişti sadece.
yönetmen telaşla sette hazır bulunan ambulansa koşup bağırmaya başlayınca nola,
'bir şeyim yok sakin olun lütfen'
diye çıkışsa da, yönetmenin gözde oyuncusunu darlamayı bırakmasına sebep olamamıştı.
clyde bir yandan nola'ya yardım ederken söze girdi,
- epey yoruldun ve sıcak da malum, fakat bugün ben de kötü hissediyorum desem yeridir, özellikle dün kapıma gelen adamdan sonra.. nola şaşırıp hemen ona döndü ve,
'sana da mı geldi o ?
diye ekledi.
- evet,
diyebilmişti clyde önce. kısa bir duraksamanın ardından devam etti,
- bu rol için ilk seçmelere katıldığımda da görmüştüm, pis, pasaklı ve uzun sakallı bir herifti. dün gece kaldığım otelin kapısını çaldı. açtığımda hışımla söze girdi. 'bana yolumun önünde sonunda o evden geçeceğini, hikayenin amacının da bu olduğunu ve bu kasabayı derhal terk etmem gerektiğini' söyledi. yönetmene bu konuyu açtığımdaysa 'boşver kasabanın meczubu, bir dönem iyi bir iş adamıymış sonra batıp köyüne geri dönen bir varoş işte' demişti. sana ne söyledi peki nola ?
nola şok olmuş gibiydi bu sefer, o soğukkanlılığının yerinde yeller esiyordu ve söze girdi.
ilk bölüm sonu.
çocukken bayılarak okuduğum canavar hikayelerinin, yetişkinliğimde bir yenisini yazmama çokça katkılarından dolayı eski eşime teşekkürlerimi borç bilirim.
-geride yanan bir kasabanın ardından uzaklara süren iki aşık-
işte, kitabının önsözünün bir kısmında tam olarak böyle yazmıştı yazar 'nola milburn'. 1996 yılının kasım ayında çıkan nola'nın taşra öyküsü, o dönemin 'en iyi çıkış yakalayan kadın yazar' ödülünü almasına da vesile olmuştu. her ne kadar kitabın ön yüzü bunun 'tipik bir korku öğeleriyle süslenmiş canavar romanı' olduğunu andırsa da okudukça gitgide kapıldığınız bir aşk öyküsüne dönüşüyordu. tıpkı marry shelly'in 'frankenstein' kitabında bir yaratık öyküsünden çok 'bir kaçış' öyküsünün anlatılması gibi.
geçenlerde kitaplığıma göz gezdirirken, nola'nın taşradaki canavar öyküsü denk gelmişti ellerime. tekrar koca yılların ardından büyük bir heyecanla okumuş, yine o meşhur 'tadı damakta bırakan sonlarından' birisini yaşatmıştı bana. bu nola'nın tarzıydı diyebilirim. en azından benim için. bense son dönemlerde yazacak yeni bir şeyler aramış ve en sonunda bulmuş gibiydim.. hatta tam karşımda duruyordu..
'sevgili nola, sana büyük bir saygı duruşunda bulunup, sanırım mahzen's taşradaki canavar öyküsünü yazmak istiyorum'
temmuz 2021'de bu dünyadan göç eden yazar nola milburn'a ithafen..
-mahzen's taşradaki canavar-
ardımda yanan koca bir kasabayı arabamın dikiz aynasından seyrederken, diğer koltukta oturan kadının nefes alıp almadığını kontrol ediyordum. belki de bir hiç uğruna, bence birazdan bayılıp gidecektim ve araba umarsızca savrulmaya başlayıp, ikimizin de sonunun gelmesine sebep olacaktı. evet bunları hatırlıyorum ve yazıyorum. neden bilmiyorum fakat içimde bastıramadığım bir şeyler var. birilerinin bilmesini istiyordum..
taşradaki canavarı.
-kestiiiik!
tüm bu sahneyi dağıtan yönetmenin bu sözü olmuştu. hışımla arabanın arka koltuğundan ön tarafa doğru 'yine yapışkan ve rahatsız edici' bir şekilde iki oyuncusunu da tebrik ediyordu. araba sahnesi için tam 39. tekrarlarıydı ve temmuz ayının sıcağında bu hem oyuncular hem de set ekibi için deyim yerindeyse işkence gibiydi. üstelik bu hepsinin daha ilk sahnesiydi. yönetmenin bir tarzıydı bu, önce son sahneleri çeker sonra da başa dönerdi. o dönem tüm hazırlıklar yapılmış ve taşradaki canavar'ın çekimlerine başlanmıştı. son anda bir oyuncu değişikliğiyle erkek başrol 'clyde clapton' seçilmişti. ve ne de iyi olmuştu bu. yönetmenin etekleri zil çalıyordu adeta çünkü en başından beri clapton'ı deliler gibi istiyordu. şu an koltuğun sağ tarafında oturan 'korku filmlerinin meşhur sona kalan kızı' 'nola milburn' ise bu rol için biçilmiş kaftandı resmen. clyde clapton ile harikalar yaratıyordu.
kısa bir ilk sahne tebrikleşmesinin ardından clyde bir şeyler fark etmişçesine şöyle söyledi,
- bir dakika nola, burnun kanıyor. iyi misin ?
önce tepki vermeyen nola, arabanın aynasını açmış ve bolca akan kanı görmesine rağmen sakinliğini korumuştu. evet bu set ekibinin hazırladığı yapay bir kan değildi, fakat nola gerçek hayatında da cidden 'korku filmlerindeki güçlü kızlar' gibiydi. buna da pek tepki vermeyip bir peçete istemişti sadece.
yönetmen telaşla sette hazır bulunan ambulansa koşup bağırmaya başlayınca nola,
'bir şeyim yok sakin olun lütfen'
diye çıkışsa da, yönetmenin gözde oyuncusunu darlamayı bırakmasına sebep olamamıştı.
clyde bir yandan nola'ya yardım ederken söze girdi,
- epey yoruldun ve sıcak da malum, fakat bugün ben de kötü hissediyorum desem yeridir, özellikle dün kapıma gelen adamdan sonra.. nola şaşırıp hemen ona döndü ve,
'sana da mı geldi o ?
diye ekledi.
- evet,
diyebilmişti clyde önce. kısa bir duraksamanın ardından devam etti,
- bu rol için ilk seçmelere katıldığımda da görmüştüm, pis, pasaklı ve uzun sakallı bir herifti. dün gece kaldığım otelin kapısını çaldı. açtığımda hışımla söze girdi. 'bana yolumun önünde sonunda o evden geçeceğini, hikayenin amacının da bu olduğunu ve bu kasabayı derhal terk etmem gerektiğini' söyledi. yönetmene bu konuyu açtığımdaysa 'boşver kasabanın meczubu, bir dönem iyi bir iş adamıymış sonra batıp köyüne geri dönen bir varoş işte' demişti. sana ne söyledi peki nola ?
nola şok olmuş gibiydi bu sefer, o soğukkanlılığının yerinde yeller esiyordu ve söze girdi.
ilk bölüm sonu.
devamını gör...
238.
şiir kitabı yazıyorum ben olmaz mı?
devamını gör...
239.
yıllardır istisnasız doğum gününü kutluyordu gece. yine bir doğum gününde son dakikalara yaklaşıyordu saat. düşündü düşündü, saat 00:00 oldu ve elinden telefonu bırakıp bir film açtı. doğum gününü bile hatırlamayan birinin doğum gününü yıllardır, unutmadan kutlamak kendine yaptığı haksızlıktı, farketti. bir film açtı, elimde ki şarabından bir yudum içti. hayat güzeldi. kendini sevdikçe hayatı da daha çok sevecekti.
devamını gör...
240.
mısırın o güzide eğlencesinde eski hükümdar kadın, en küçük oğlunu saklayıp köşe bucak aradığı saraydan biriyle olmasını ve bu tohumlar belki de onu tekrar başa geçmesini sağlayacaktı.
vakit daralıyordu ve bulunmamak için örtünen kadın birini gözüne kestirip oğlunun bırakmadığı eliyle yön verip ilerlemeye başladı. fakat bunun bir tuzak olduğunu çok sonra anlayacaktı.
anne oğul ayrıldıklarında kendini baygın halde tapınağın üst katında yakılan meşalelerden birine zincirli buldu. müzik çalıyor huri misali dansözler ortalıklarda ve her yerden gelen devasa kaselerdeki meyvelerin kokusu.
kadın kendine geldiğinde hemen etrafındaki askerleri süzdü. sonra büyük oğlunu gördü hemen yanındaydı. aşağı baktığında imparatorluğun azizleri ve hükümdar yoktu. belki de halen bir şansı olabilirdi.
yüksek sesle ulur gibi tüm cazibesi ve ateşiyle seslendi ortalığa. sonra doğruldu ve aşağıya bakarak kendinden emin devam etti. soyu kendinden sürmesi gerekiyordu ve onun canının kanı alsa bile bu tapınak içinde kalacağına bu evrenin bozgu ancak soyu tükenirse gerçekleşirdi fakat konuşamıyordu. daha doğrusu komuşsa bile sesi çıkmıyordu.
ne olduğunu anlamaya çalışırken büyük oğluna baktı ve anladı. o da bir şey yapamazdım üzgünüm der gibi elleriyle jestlerinden anlaşılmayı umarak üzgün ve acı dolu gözlerle annesine ihanetini anlatıyordu. kalkıp inen omuzları sallanan başı ve titreyen dudaklarını gördü oğlunun. her şey bulanıklaşıyordu yaşaran gözleriyle.
ısrarla sağına soluna bakıyor askerleri el hareketleriyle sakın gelmeyin diye belirtiyordu.
kaldı ki gelecekleri varsa illaki saldıracakladı fakat zaman geçtikte hiçbir şey olmuyor sadece tedirginlikle ve kollarında saklı iki bıçakla beklemek ölümün kollarına atılmaktan beterdi.
derken müzik sustu. şarkılar söylenirken yutuldu ve işte o acı uğultu kulaklarından tüm bedenine yayıldı. hükümdar takdim edildi. yavaşça sağına sonra kederle aşağıya doğru kaydı gözleri.
her gölge yaklaştığında kalp atışı yükseliyor ve nefesi daralıyordu.
hızlıca sağına soluna bakıp tekrar aşağı indirdi gözlerini.
onu gördü. bir zamanlar tahta beraber çıktıkları o genç toy dönemlerini hatırladı. herkesle iyi geçinen halka gülücük saçan ve hükümdar olarak yanındaki kadın olmasa asla ülke yönetemeyecek saf biriydi. ama onu sevmişti. onu yetiştirmişti. iyi bir askerdi. emeklerinin karşılığını kat be kat alıyordu. bu yatırım sadece kendi için değil ülke için en büyük yatırımdı.
fakat söz konusu işbirlikçi düzenbaz yancıları günden güne ona fısıldayıp aklını çeldiler. yatağımdan bile çekip aldılar onu. bu düzen böyle süremezdi. beni sürgün ettiler ancak bir oğulla döndüm geldim. savaşmak için tek bir kozum vardı. fakat büyük oğlum ihanet etti bana. söz konusu oğlum daha hükümdarın gölgesi gelirken katledildi gözümün önünde.
her şey bir anda olup biterken daha hükümdarın gelişini göremeden askerler hareketlenmişti ve kendimi sürekli arkamı kollarken zincirlerin çıkardığı seslerle krbaçlanır gibi mücadele ediyordum. bir anda oğlum bunun gelecrğini görür gibi üzgünüm dedi ve kılıçtan geçirildi.
şok içinde iki elim yanda bekliyordum. ne yapacaklarını bekliyordum..
bir yandan göz ucuyla hükümdarı gördüm. tahta çıktı ve pelerini savurup oturdu. bu oydu.
yüzü sakallarından ve siyah boyadan görünmüyordu ama o sert bakışlarından içim ürpermişti.
kadın, bir zamanlar aşkla baktığı adama şimdi korku ve intikam dolu gözlerle bakıyordu. bunca yıl ondan kaçıp onu devirmeye geldiği ilk anda yakalaması bir tesadüf ve bir ihanetle olamazdı. büyük oğlunun ölüsüne baktı. kanı ayaklarına dolanmıştı sanki. ayaklarındaki ince ayakkabısını çıkardı ve hain dedi içinden. bir hainin kanı. askerin biri gelip zinciri açana kadar arkasını balkona verdi bekledi ve uzaklaştıkları anda sağına soluna kuşkuyla baka baka merdivenlere yöneldi. ancak bir suikast girişimine karşın üstündeki eteğin uzun kumaş parçasını merdiven yanında ince sütuna sararak aşağı indi ve başını kaldırıp ona doğru koşarak ilerlemeye başladı.
ancak koşarken zaman yavaşladı detaylar bulanıklaştı ve başını kaldırmayan hükümdar eliyle dur komutu verdi. bir anda durup yere yığıldı kadın. henüz daha kendine gelememişti. ve mecali de kalmamıştı küçük oğlu da öldüyse eğer.
sonra fark etti. bir ok saplanmıştı sırtına. her daim kollardı arkasını bakardı etrafına halbuki. onu görünce unutmuştu. bir de böyle yere düşüşü
işte diz çökmüş sayılmıştı ona.
herkes görmüştü. azizler bile. o diz çökemezdi.
çökmeyecekti. karşındaki bembeyaz kıyafetiyle ona doğru eğildiğinde bir tutam kumaş sarktı önünde. sadece fısıltılar ve tahta gıcırtıları.
müzik başlasın diye bağırdı ve sesi tüm sarayda yankılandı. kadın ağır ağır kalktı dansçılar diye bağırdı bir daha. bir öncekinden daha sönük fakat duyulur biçimde. hükümdar geriye yaslandı ve yanındaki yardımcısına göz ucuyla bakığ kaşını kaldırdı. müzik başladı ve dansçılar koridoru sararken sonunda kadın yüzünü kaldırıp hükümdarla göz göze geldi.
canı sırtındakinden daha fazla yandı. oğlum nerede diye sormak istiyordu. o kara gözler belki de daha yeni savaştan çıkmış o gözler zaman geçeli çok şey görmüştü ve hiç kuşkusuz bir savaşa daha hazırdı fakat kadın hiçbir şeyi olmadan o savaşı kaldıramayabilirdi.
çünkü aşk bu mabedi terk edeli epeyce olmuş onun anıları sararıp solmuştu belli.
hiçbir şey göremiyordu keskin bakışlarından. ama şunu biliyordu ki ayağına kadar gittiği aslında kendi ölümüydü. gözlerini yavaşça kapatıp aralıyor gözlerini bile benimle eşit zamana koymul gibi yavaşça beni süzüyordu.
evet, işte şimdi öldürdün beni.
bu hikaye benim gördüğüm bir rüyanın uzatılıp kurgulanmış bir haliydi. eksik fazla bu saatte acele acele yazdım işte. başka bir şey yok hikaye bu kadar.
vakit daralıyordu ve bulunmamak için örtünen kadın birini gözüne kestirip oğlunun bırakmadığı eliyle yön verip ilerlemeye başladı. fakat bunun bir tuzak olduğunu çok sonra anlayacaktı.
anne oğul ayrıldıklarında kendini baygın halde tapınağın üst katında yakılan meşalelerden birine zincirli buldu. müzik çalıyor huri misali dansözler ortalıklarda ve her yerden gelen devasa kaselerdeki meyvelerin kokusu.
kadın kendine geldiğinde hemen etrafındaki askerleri süzdü. sonra büyük oğlunu gördü hemen yanındaydı. aşağı baktığında imparatorluğun azizleri ve hükümdar yoktu. belki de halen bir şansı olabilirdi.
yüksek sesle ulur gibi tüm cazibesi ve ateşiyle seslendi ortalığa. sonra doğruldu ve aşağıya bakarak kendinden emin devam etti. soyu kendinden sürmesi gerekiyordu ve onun canının kanı alsa bile bu tapınak içinde kalacağına bu evrenin bozgu ancak soyu tükenirse gerçekleşirdi fakat konuşamıyordu. daha doğrusu komuşsa bile sesi çıkmıyordu.
ne olduğunu anlamaya çalışırken büyük oğluna baktı ve anladı. o da bir şey yapamazdım üzgünüm der gibi elleriyle jestlerinden anlaşılmayı umarak üzgün ve acı dolu gözlerle annesine ihanetini anlatıyordu. kalkıp inen omuzları sallanan başı ve titreyen dudaklarını gördü oğlunun. her şey bulanıklaşıyordu yaşaran gözleriyle.
ısrarla sağına soluna bakıyor askerleri el hareketleriyle sakın gelmeyin diye belirtiyordu.
kaldı ki gelecekleri varsa illaki saldıracakladı fakat zaman geçtikte hiçbir şey olmuyor sadece tedirginlikle ve kollarında saklı iki bıçakla beklemek ölümün kollarına atılmaktan beterdi.
derken müzik sustu. şarkılar söylenirken yutuldu ve işte o acı uğultu kulaklarından tüm bedenine yayıldı. hükümdar takdim edildi. yavaşça sağına sonra kederle aşağıya doğru kaydı gözleri.
her gölge yaklaştığında kalp atışı yükseliyor ve nefesi daralıyordu.
hızlıca sağına soluna bakıp tekrar aşağı indirdi gözlerini.
onu gördü. bir zamanlar tahta beraber çıktıkları o genç toy dönemlerini hatırladı. herkesle iyi geçinen halka gülücük saçan ve hükümdar olarak yanındaki kadın olmasa asla ülke yönetemeyecek saf biriydi. ama onu sevmişti. onu yetiştirmişti. iyi bir askerdi. emeklerinin karşılığını kat be kat alıyordu. bu yatırım sadece kendi için değil ülke için en büyük yatırımdı.
fakat söz konusu işbirlikçi düzenbaz yancıları günden güne ona fısıldayıp aklını çeldiler. yatağımdan bile çekip aldılar onu. bu düzen böyle süremezdi. beni sürgün ettiler ancak bir oğulla döndüm geldim. savaşmak için tek bir kozum vardı. fakat büyük oğlum ihanet etti bana. söz konusu oğlum daha hükümdarın gölgesi gelirken katledildi gözümün önünde.
her şey bir anda olup biterken daha hükümdarın gelişini göremeden askerler hareketlenmişti ve kendimi sürekli arkamı kollarken zincirlerin çıkardığı seslerle krbaçlanır gibi mücadele ediyordum. bir anda oğlum bunun gelecrğini görür gibi üzgünüm dedi ve kılıçtan geçirildi.
şok içinde iki elim yanda bekliyordum. ne yapacaklarını bekliyordum..
bir yandan göz ucuyla hükümdarı gördüm. tahta çıktı ve pelerini savurup oturdu. bu oydu.
yüzü sakallarından ve siyah boyadan görünmüyordu ama o sert bakışlarından içim ürpermişti.
kadın, bir zamanlar aşkla baktığı adama şimdi korku ve intikam dolu gözlerle bakıyordu. bunca yıl ondan kaçıp onu devirmeye geldiği ilk anda yakalaması bir tesadüf ve bir ihanetle olamazdı. büyük oğlunun ölüsüne baktı. kanı ayaklarına dolanmıştı sanki. ayaklarındaki ince ayakkabısını çıkardı ve hain dedi içinden. bir hainin kanı. askerin biri gelip zinciri açana kadar arkasını balkona verdi bekledi ve uzaklaştıkları anda sağına soluna kuşkuyla baka baka merdivenlere yöneldi. ancak bir suikast girişimine karşın üstündeki eteğin uzun kumaş parçasını merdiven yanında ince sütuna sararak aşağı indi ve başını kaldırıp ona doğru koşarak ilerlemeye başladı.
ancak koşarken zaman yavaşladı detaylar bulanıklaştı ve başını kaldırmayan hükümdar eliyle dur komutu verdi. bir anda durup yere yığıldı kadın. henüz daha kendine gelememişti. ve mecali de kalmamıştı küçük oğlu da öldüyse eğer.
sonra fark etti. bir ok saplanmıştı sırtına. her daim kollardı arkasını bakardı etrafına halbuki. onu görünce unutmuştu. bir de böyle yere düşüşü
işte diz çökmüş sayılmıştı ona.
herkes görmüştü. azizler bile. o diz çökemezdi.
çökmeyecekti. karşındaki bembeyaz kıyafetiyle ona doğru eğildiğinde bir tutam kumaş sarktı önünde. sadece fısıltılar ve tahta gıcırtıları.
müzik başlasın diye bağırdı ve sesi tüm sarayda yankılandı. kadın ağır ağır kalktı dansçılar diye bağırdı bir daha. bir öncekinden daha sönük fakat duyulur biçimde. hükümdar geriye yaslandı ve yanındaki yardımcısına göz ucuyla bakığ kaşını kaldırdı. müzik başladı ve dansçılar koridoru sararken sonunda kadın yüzünü kaldırıp hükümdarla göz göze geldi.
canı sırtındakinden daha fazla yandı. oğlum nerede diye sormak istiyordu. o kara gözler belki de daha yeni savaştan çıkmış o gözler zaman geçeli çok şey görmüştü ve hiç kuşkusuz bir savaşa daha hazırdı fakat kadın hiçbir şeyi olmadan o savaşı kaldıramayabilirdi.
çünkü aşk bu mabedi terk edeli epeyce olmuş onun anıları sararıp solmuştu belli.
hiçbir şey göremiyordu keskin bakışlarından. ama şunu biliyordu ki ayağına kadar gittiği aslında kendi ölümüydü. gözlerini yavaşça kapatıp aralıyor gözlerini bile benimle eşit zamana koymul gibi yavaşça beni süzüyordu.
evet, işte şimdi öldürdün beni.
bu hikaye benim gördüğüm bir rüyanın uzatılıp kurgulanmış bir haliydi. eksik fazla bu saatte acele acele yazdım işte. başka bir şey yok hikaye bu kadar.
devamını gör...